Hani bir şarkı vardı; “Son ümidim de bitti, kuş gibi uçup gitti(1)!” diye başlayan, hüzünlü.

Genç adamın belki de hiç bilmediği, ama yaşamına yakışan bir şarkıydı bu. Genç adam? Hüseyin yani, onun adı.

Söylemeye, ya da söylenmeye, anlatmaya yaşamının neresinden başlasaydı ki? Eliayağı... Yok, öyle düzgün denecek gibi değildi, itiraf etmek gerek; düztabandı(2) ve biraz da sekerek mi yürüyordu, ne? Aileden ve ortamdan şekillendiği kadarıyla çiftçi; yani rençperdi(2).

Kusuru nedeniyle asker olamadığından, bir bakıma askerlik yapması yasa tarafından uygun görülmediğinden, kendisiyle alay edilmesine içerliyor, elinden bir şey gelmemesi nedeniyle de kahırlanıyordu. Koca köylerde bunun tedavisi var mıydı, bilmiyordu. Hoş, olsa da tedavi ettirecek külfetleri yoktu, az bile değil.

Düşüncesine göre yaratılışındaki bu noksanlık doğrudan doğruya kendi kusuruydu. O insanların diğer insanlara karşı biraz da olsa bir kısım mecburiyetleri olsa gerekti, tıpkı Yunus Emre'nin dediği gibi;

“Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı severiz / Yaratandan ötürü...”

Annesi ve babası da kendinden utanırlarmış gibi başları eğik gidip gelirlerdi, sağa-sola, çarşıya-pazara, irata-tarlaya. Ne zamanki “Asker olamaz!” haberini almışlardı, o tarihten kelli annesi hiç çıkmaz olmuştu evden, tüm suç kendisininmiş, ya da doğurduğu oğluna karşı kendisi tarafından işlenmiş bir suç gibi.

Babası aynı baş eğişini değiştirmeksizin gider-gelir olmuştu tarlalara, bahçelere evinden. Camiye bile gidişlerini kısıtlamıştı Cumalar dışında. O da camiye gittiğinde kimseyle selâmlaşıp, sabahlanmadan, cemaatin en sonunda en son safın sol kenarında olmak üzere bir köşeye sinerek!

Diyemediği belki de; “Yorgunum dostlarım…(3) deyip yıllara değil, insanlara “Kırgınım artık(3)!” demek gibiydi, bilmesi imkânsız…

Gücenik olduğu Tanrıya gücenikliğini pekiştirmek, ya da onu azat ederek kendi başına bırakıp köyden uzaklaşmak için plânlar yapıyordu Hüseyin. Öyle ya, annesinde babasında olmayan düztabanlığa ve ayak kısalığına Tanrı sebep olup kendisini öyle yaratmış olduğuna göre.

Tanrının onunla; çamurdan bir piyon(2) gibi oynamasından, dolaysıyla kaza ile de olsa özürlerine neden olması dolaysıyla dünyanın tümünü terk etmesinden, bir hapis gibi evinde saklanmaktan vazgeçmekten daha doğal ne olabilirdi ki? Hem topraktan gelip toprağa döneceğimiz belli iken!

Serserilik ve kısmen, her zaman değil, ara sıra babasına yardım etmek dışında, eve bile çok nadiren uğruyordu Hüseyin. Evet, kusurluydu, ama aptal değildi, akıllıydı.

Gene Tanrıya dil uzatmak gerekecekti galiba, kulun buna hakkı olmamasına rağmen, hacı-hoca gibi çok bilenlerin(!) anlattıklarına göre; Tanrı bir insanda bir şeyleri eksik bırakırsa, o insanın diğer bir şeylerini diğer insanlara göre üstün yaratırmış!

Bu nedenle ilkokulu zar-zor bitirmesine rağmen, onun çok nedenle akıllı ve zeki olduğunu söylerdi öncelikle öğretmeni ve bilen çevresi, artık o çevreden ne kadarı, ne kadar, neyi ve nasıl biliyorlardıysa?

Hüseyin’in, yani ailesinin imkânları fukaralık sınırının altında olmasa, biraz-azıcık imkânları olsa, belki içindeki istekle çok kişinin düşüncelerinin aksine okumaya devam edebilirdi. Ama bu ne kıt-kanaat geçimlerine ancak yeten maddi imkânlarıyla, ne de alaycı, hatta aşağılayıcı gözlerin etkisiyle mümkün olabilirdi, şimdilik.

Hapishanesinin kendini azat ettiği, zamanlar dışında tüm gününü dağda-bağda, kırda-bayırda geçiren Hüseyin’in ara sıra kavramı dışında çok zaman eve uğramasının tek nedeni aşırı titizliği idi.

Bu da Tanrının diğer insanlara göre kendine bağışladığı üstün, özel ve yedek(!) bir hassa(2) olsa gerekti.

Özellikle yazları derede yunuyor(4), çamaşırlarını yıkıyor, evden aldığı ya da bir ağaç kovuğundaki poşette sarılı temiz elbiseleri titizce giyiniyor, vakti müsait olduğundan yıkadıkları kuruyuncaya kadar başında bekledikten sonra, aynı poşet, aynı ağaç kovuğu yine saklanma geleneğini şaşırmıyordu, sabunları dâhil..

Bazen ve özellikle kış günlerinde dere donuyor, ya da soğuk su kirlerini tam olarak akıtamıyor, bu nedenle kirlilerini eve götürmek ve yenilerini almak zorunda kalıyordu.

Titizliği belki de özründen değil, annesinden kaynaklanıyor da olabilirdi. Dar-kıt zaman olsa da donlarını bile ütülüyordu annesi. Herhalde yaz-kış demeyip çıplak ayak ve lâstik ayakkabılarla geziyor olmasa çoraplarını bile yıkar, ütülerdi hem hal!

Yazın derede yunması yanında çok zaman da kendi icadı varilde güneşte ısınan suyla yunuyor, temizleniyor, abdest bile alıyordu, her ne kadar şeriatın(2) bazı kuralları kendisine anlatılmaya çalışılmış olsa da.

Neymiş? Söylediklerine göre güneşte ısınan suyla yıkanılmazmış! Allah’ın nimetinden faydalanarak ısınmanın, yıkanmanın neresi yanlış ya da mekruh(2) olabilirdi ki, anlayamıyordu.

Bilindiği üzere; “Taşıma suyla değirmen dönmezdi!” Ama işi-gücü olmayan, boş gezenin, boş kalfası(5) olan kendisi için bu problem değildi. Varil boşaldıkça, kapağını açıyor, iğreti merdivenlerde yükselerek bir sonraki yunuşu için varili suyla doldurup kapağını kapatıyordu yeniden.

Bu işlem sonbaharın geldiğini belli eden sarı yapraklar düşünceye kadar devam ediyordu. Son duşunu alıp, hatta keselendikten sonra varili tekrar doldurmuyor, kapağını özenle kapattıktan sonra, üstünü evden getirdiği, kenarlara-köşelere sakladığı, eline geçen muhtelif poşet, naylon, dal gibi şeylerle varilin üstünü örtüyordu.

Yaz asla sorun yaratmıyordu kendisine. Yılanlar, çıyanlar, akrepler, andıklar, tilkiler hepsi dostlarıydı kendisinin, her nerede olurlarsa olsunlar, elleşmezlerdi kendisine, birincisi her yer döşek, yataktı kendisine, ikincisi taşıma suyla da olsa gerekliliklerini yerine getirebiliyordu ya.

Yaz-kış, ama daha ziyade kışın gittiği yer, dul Habibe Halanın Erenlerdeki kocasını yitirdikten sonra hiç uğramadığı bahçe ortasındaki boş kulübesiydi. Kocasını kocamış bir sabahın behrinde(5) yitirmişti.

Kim bilir ne türlü anılarla dolu olan, hatırlamadığı o boş ancak tüm gereklilikleri yerli yerinde, neredeyse dayalı-döşeli bırakılmış kulübede.

Hüseyin’in Habibe Hala dediği, aslında hala gibi hiçbir yakınlığı olmayan biri idi. Babasının “Gardaş” demesi nedeniyle o da ona “Halalığı” yakıştırmış olsa gerekti.

Hüseyin uğrardı çok zaman Habibe Hala dediğine; “Kulübeden bir isteğin var mı?” diye. Akılda kalması gerekenlerden bir şey de; kışları ağaç kovuğundan o kulübeye nakledilen poşetti, yani çamaşırlarıydı.

Habibe Halanın bahçesindeki iradının tümünü kendi başına peyderpey toplar, bir tanesine, bir sapına bile dokunmaksızın topladıklarını onun evine getirir, o da “Gören gözün hakkı var!” deyip topladıklarının her seferinde en az yarısını ona vermek ister, o ise kabul etmezdi; “Sen toplamasan, dalında, yerinde çürüyeceklerdi oğul! Gidesim-gelesim yok, saikını(2) sen biliyon!” derdi.

Habibe Hala baktı ki sözle olmuyor, o gittikten, kendini tarlalara-bahçelere vurduktan sonra bir eşek yükünü getirir evlerinin bahçesine bırakırdı eşeğiyle, köfünleriyle(2) birlikte. Kadın başına indirmesi zordu çünkü köfünleri. Yüklemesine yardım edeni buluyordu, ne yapacağını bilen komşularından, ya da köfünlere azar-azar 8-10 seferde kendi dolduruyordu.

Anne-babası kışlık olarak ayırdıkları dışında kalan mostralıkları(2) (şimdilerde yeni yetmeler; albenisi diyorlarmış) muhtar emmiye verirlerdi, pazarda satması için. Muhtar sattırır, ya da satar, imece, salma, korucu gibi köy giderlerini düştükten sonra kalanının kuruşuna kadar dokunmadan onlara iade ederdi.

O kulübe nedeniyle Hüseyin’in yaz kış avareliği değişmezdi. O kulübede örümceklerin, tahtakurularının, kara böceklerin, sivrisineklerin eşliğinde yaşamına devam etme gayretinde olurdu. Bu nedenle kendi evini ziyareti yaza göre kışları daha fazla olurdu, denildiği gibi aşırı titizliği nedeniyle.

Nereden nereye? Tanrının hoşgörüsünün kayıtlı ve sınırlı olduğunu anlatmaya hevesli iken neler anlatıldı?

Öncelikle Hüseyin’i tarif etmek gerek herhalde, düztabanlığı ve ayağındaki özrü dışında. Kara yağız, güneş yanığı yüzlü, bir bakıma kız çocukları için söylenildiği rivayet edilirse de(!) “Kaş-göz, gerisi söz” söyleminde yakışıklı bir çocuk sayılırdı, özellikle annesi indinde.

Hani “Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş(6)modunda. Çünkü annesinin dediğine göre özrü bir kenara atılırsa; “Yakışıklı, esmer güzeli, eline su dökecek hiç kimse olmayan” bir çocuktu o, doğduğundan beri.

Hüseyin bir ara özenmiş, sakal bırakmış, baş edememiş, sonraları evdeki usturasına ek olarak o matik denilen hazır tıraş jiletlerinden alıp, bir kısmını kader arkadaşım dediği kırık bir aynayı gizlediği varilin, bir kısmım da Habibe Halanın kulübesine istiflemişti.

Tıraş için sabun falan hak getire, yüzünü yıkıyor, bir matikle kuru kuruya da olsa, yani yüzünün ıslaklığıyla her gün tıraş oluyordu ve bir matik aşağı-yukarı 20-25 kez tıraş olmasına yetiyordu!

Saçları ortaları olmayan iki adet “A” ya da ortası “V” harfi şeklinde ve tek-tük olsa da, belki yaşadığı üzüntülerden, belki de inanılması güç gelebilir, ama irsiyedinden dolayı beyaz-kırçıl idi.

En çok sıkıldığı şeylerin başında, kulaklarındaki ve burnunun üstündeki kıllardı, gübrelenmiş çayır gibi, tükettikçe yenilerinin geldiği. Bunlara “İllet oluyorum!(4) diyerek söylense yeri idi!

Tanrı yapısı öyle boynundan dışarı uzanan göğüs kılları, ya da tüyleri yoktu ve titizdi denildi ya, her bakımdan tertemizdi. Her on beşte bir babasının önüne oturur, sofra bezinden önlüğü boynundan geçirir, babası da onu sıfır numara tıraş ederdi, küflenmeye yüz tutmuş, kendisinin de sakallarını düzelttiği makineyle, doğal olarak “V” harfinin şekline dikkat etmeksizin.

O zamanlar ilkokullar beş seneydi. Okumak için gücü o kadarına yetmişti, hem her bakımdan. Ama gerçek şu ki; okuma-yazmayı sevmiyordu, en büyük tesellisi herkesin aksine yalnızlığı idi, babasına ya da annesine yardım etmesinin gerekmediği zamanlar…

Tanrı bu yalnızlığını da ona uygun görmemiş olsa gerekti. Bir yaz akşamında, bahçelerde yalnızlığını paylaşarak siftinirken(4) köyden yükselen alevler dikkatini çekmiş, içinde zapt edemediği endişe ve duygularla köye yönelmişti.

Yanılmamıştı çiğ et kokusunun çevreye egemen olduğu evi cayır cayır yanıyordu ve kül olmak üzereydi. İtfaiye geldiğinde hani deyim yerindeyse iş işten geçmişti, hem de çoktan. İtfaiye görevlileri yanmış, kül olmalarına çeyrek kalmış anne ve babasının bedenlerini çıkartmışlardı, sonrasında toprağa saklayıp da bedenlerinin toprak olmaları için.

Vasiyetleri, borçları-harçları(5) var mıydı, kenarda köşede, eşe-dosta. Bilemezdi. Bildiği; “Bilinmeyen borcun ödenmesini vasiyet etmenin vacip, üzerinde borç olan oruç vs. kefaretlerin(2) ödenmesini vasiyet etmenin müstehap(2), yabancılardan ya da akrabalardan zengin olanlara vasiyette bulunmanın mubah(2), günah ile meşgul olanlara vasiyetin ise günah olduğu idi” Ulemalardan birinin deyişine göre!

Evi, anası, babası olmadığından kendisini köye bağlayan bir neden yoktu artık! Sadece birkaç evlek(2) bahçe, dumanları tüten, sadece arsası yerinde kalmış bir çöküntü, enkaz ve çok zaman yalnızlığını paylaştığı, kendisinin olmayan Habibe Halanın kulübesi dışında. Bir de anasının-babasının taşsız mezarları, ağaç kovuğundaki ve üstündeki esvap(2) dışında...

Alıp başını gitmek istiyordu köyden, dağlara, bayırlara, kırlara, yollara, köy dışında neresi olursa olsun, hatta uzak, çok uzak şehirlere bile. Ama bilmeksizin!

Himmetine inandığı Muhtara gitti; “Selamünaleyküm!” diyerek ve ekledi;

“Evin yeri, enkazı, bahçeler senin… Ya da muhtarlığın… Ne verirsen ver, yeter ki ben, sessiz-sedasız gözden ırak olayım!”

Muhtar görmüş-geçirmiş, acıyı-inkisarı(2), hüznü ve Hüseyin'in yalnızlığını anlayan, bilen, hisseden babacan bir insandı, yoksa vatandaş onu niye muhtar seçsindi ki?

“Evin yeri de, bağlar-bahçeler senin, alıp da mezarıma mı götüreceğim? Sen bir gün dönünceye kadar, bakar, eder, toplar, senin hakkını biriktiririm. Gönlün yorgun, bilirim. Git, gez, dolaş, acını yitiremezsen de, hafiflet ve dön! Gönlüm ve kollarım senin için daima açık olacak!” dedikten sonra cüzdanını çıkarttı, içindeki tüm parayı saymaksızın, Hüseyin'e uzattıktan sonra;

“Bunlar borç, dönünce ödersin!” diye ekledi, bir gün mutlaka köye döneceği inanç ve umuduyla.

Ceketi yoktu Hüseyin’in. Muhtar eve gidip oğlunun ceketlerinden, çoraplarından ve ayakkabılardan bir çiftini getirdi. Yaşamında ilk defa çorap ve pabuç giydi Hüseyin, abdest alıp ayaklarını yıkayarak. Muhtar giyinmesini bekledi, sonra başındaki şapkayı da başına geçirdikten sonra;

“Ben köylüme anlatırım, aslında ‘Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var(7)!’ deyip vedalaşıp helâlleşseydin daha iyiydi, ama bu senin kararın, benim de hörmet etmem gerek, haydi selâmetle!” dedi.

Ceket bol, kolları uzun, şapka tas gibi kulaklarına kadar oturmuştu, ama olsundu, o kadarcık kusur, kadı kızında bile vardı!

Bir hayta(2), bir apaş(2), bir serseri gibi dolaştı şehir-şehir. Son olarak ulaştığı uzak bir şehirde, bazı-bazen ucuz otellerde, özellikle parasının suyunu çekmesine yakın sokak köşelerinde, kamyon altlarında, sokak köpekleriyle, kedileriyle, pirelenmek, hatta bitlenmek kaçınılmazdı.

Ucuz otellerde sıcak su nerede? Bazen soğuk su ile bazen şehir hamamında artık yıkanmak olduğunu da bildiği şekilde yunuyor, tüm eski çamaşırlarını atıyor, satın aldığı yenilerini giyiyordu. Hazıra dağ mı dayanırdı ki, yeme, yatma, giyinme, barınma gibi şeylerle cebindeki para yetsin?

Vasıfsızdı. Tüm aradığı işlerde bırak kapıların açılmasını beklemek, kapılar açılmıyor, açılanlar da bir bakışla hemen yüzüne kapanıyordu, tıraşlı, tertipli, temiz giyimli olmasına rağmen.

Son parasını tüketmişti, köyüne dönmek düşüncesini bile yaşamaksızın. Aklına gelen tek şey yaşamının mumunu üflemek ve söndürmekti. İp alacak kadar bile parası, görünmeden ulaşacağı bir ağaç da yoktu çevresinde, hem tam takır, kuru bakırdı(5) cepleri.

En iyisi baraj gölüne yürüyerek gitmek ve ömür mumuna orada “Püf!” demek ve sonunu yaşamaktı. Kaldı ki oraya gidecek parası bile yoktu, tam takır ifadesi ile anlatmaya çalıştığı. Sonrası? Sonrası Yunus Emre'nin dediği gibi gerçekleşir olur biterdi;

“Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin”
gibi…

Sabit düşüncelerle Namık Kemal'in deyişleriyle adımlamaya başladı kaldırımları; “İnsan her adımım mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır.

Büyükleri kendisine öğretmişti, ya büyüklerin önemli sözlerinden biri ya bir bilginin önemli sözü, ya da hadis idi, aklında kaldığınca;

“Her gün birine bir iyilik yap. İyilik yapamıyorsan hiç tanımadığın da olsa birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri gelmiyorsa elinden, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy!”

İşte o, bu deyişteki insan olma çabasındaydı gücünün yettiğince. Farklı olarak bir başka büyüğünün deyişini de ekliyordu düşüncelerine;

“Selâmı karşındakine verdikten sonra, alsa da selâmını, almasa da çıkart cebinden aynayı, bir de kendin kendine selâm ver! Selâm Tanrı kelâmıdır ayriyeten!”

Yolda yol boyu atılmış pet şişeleri, kola kutularını, dalları, taşları, gofret, çikolata folyolarını, gazete ve mecmua birikintilerini ayağıyla sanki incitmek istemezcesine itekliyordu, kenarlara, şarampollere(2), arklara doğru.

Bazı bazen içinden küfretmek gelmese de, söylenerek tekme de sallıyordu, birikintilere.

Aynı düşüncelerle, yol üstüne bir kilometre röperinin ardına bırakılmış hissini yaşadığı bir gazete tomarını;

“İnsanlar bir çöp tenekesine kadar gitmeye erinip, içinde ne olduğu belli olmayan çöplerini neden yol kenarlarına atıyorlar, ya da bırakıyorlar yahu!” diye söylendi.

Ayağını inciteceği düşüncesiyle tekme atmak yerine o gazete birikintisini ayağının içiyle sinirle ve haşmetli bir biçimde yol kenarına iterek yürümeye devam etti. Bilemezdi o gazete birikiminin yandaki kör kuyunun çöküntü ile oluşmuş çukuruna girip gizleneceğini. Hem bilse bile ne önemi vardı ki?

Söylenmesi yürüyüşünü sonlandırma gayreti içinde her rastladığı çöpü kenarlara itekleme çabasıyla tükenmeksizin devam ediyordu. Umursamıyordu yorgunluğunu, nasılsa bitecekti, tükenecekti. Belirli bir süre sonunda peşi sıra kendisini takip eden arabayı da fark etmemiş, hissetmemişti…

Baraj gölü kenarına gelince ceketini çıkardı, pantolon ceplerini karıştırdı, Nüfus Kâğıdını bulup ceketinin üstüne özenle yerleştirdikten ve gerekliymişçesine pabuçlarını çıkardıktan sonra, avuçlarını göğe doğru açtı, dudakları kıpırdadı bir süre, “Ya Allah!” diyerek kendini suya atmak üzereyken bir el yapıştı koluna;

“Dur hemşerim! Ne yapıyorsun?” derken bir diğeri ceketini, belki de kontrol etmek istercesine eline almıştı. Bilemezdi kendisinin yaşaması için gayret edenlerin gayesinin ne olduğunu. Anlamsız gözlerle dudaklarını kıpırdattı;

“Bırakın be abiler! Kader gülmedi yüzüme, aç-susuz-uykusuz, evsiz-barksız olmak, kolay mı yaşamak böyle? Yaşamak da içimden gelmiyor. En iyisi dünyanın benden kurtulması!” dedi Hüseyin.

“Yaşam o kadar ucuz değil ki!”

“Bence ucuz, hem o kadar ucuz ki, ‘Cep delik, cepken delik(8) yayan-yapıldak(5) ancak buralara kadar yetti gelişim ve bırakın da gecikmesin ölüşüm...”

“Belki ‘Olur!’ da diyebilirim. ‘Yayan geldim!’ diyorsun, gözüne çarpmadı mı yollar üzerinde, o kör kuyunun olduğu yerde herhangi bir şey?”

Hüseyin soruyu duymamıştı belki, kendinden geçmişti çünkü, dediği gibi bu açlıktan-susuzluktan-uykusuzluktan etkilenişinin, yahut da yaşamına son verme hakkının elinden almışının görüntüsü olsa gerekti.

Kararını uygulama niyetiyle yola koyuluşundan, şu ana kadar hatırlayabileceği şeyler; asfaltın zifti, levhalar, ağaçlar, kuş sesleri, kenarlara süpürdükleri ile baraj gölünün belki de içine sindirmeğe çalıştığı yosun ve çamur kokusuydu. Yüzüne fiskelenip sorunun tekrarlanmasıyla ancak;

“Yoo!” diyecek kadar kısa bir takati olmuş gibiydi.

“Yani ne gördün, ne de işittin?”

Bu kez yorgunca ve bıkkınca tekrarlamıştı aynı heceyi;

“Peki, karnını doyursak, sulasak, sana iş ve yatacak yer temin etsek, ne dersin?”

Yerinden doğrulmaya çalışırken sözlerini gücünün son darbeleri ile seslendirme gayretini yaşadı:

“Abiler! ‘Allah razı olsun!’ demek isterim, ama benimle alay ettiğiniz geçer aklımdan. En iyisi siz yolunuza, ben ahretime, bırakın beni, kendi başıma öleyim, yaşamaktansa...”

“Ölme! Sen bizim için bir kardeşsin artık! Bak Tanrı gönderdi bizi seni kurtarmamız için buraya. Yanlışlık yapmaman, sana yardımcı olmamız için…”

Hüseyin dermansızlığına rağmen, belki de son gücünü kullanarak başını kaldırarak ilk defa baktı her iki koluna giren insanlara. İkisi de iyi giyimli, kravatlı idi, uzaklarda duran ve sözlere karışmayan, yakası neredeyse göbeğine kadar açık, boynunda muhtemelen altından olduğu belli zincirli at nalı, ya da tasma şeklinde bir madalyon(2) ya da işaret olan kişi vardı.

O başını eğince, diğer ikisinden biri ceketini aldı eline, diğeri ayakkabılarını ayaklarına geçirme gayretini yaşadı, eğilerek. Sonra her ikisi de kollarına girdiler sürüklemelerinin hissedilmemesi için kendisine yol gösterilir gibi yapılırken; birinden biri;

“Hele bir önce karnımızı doyuralım, bizim de karnımız acıkmıştı zaten!” dedi.

Söyleyen, tasmalı adama göz mü kırpmıştı, yoksa Hüseyin’e mi öyle gelmişti, şimdilik cılızlaşmış beyniyle bunun hiç önemi yoktu? Tasmalı öne şoförün yanına oturmuş, öteki ikisi kendisini ortaya alarak arkaya oturmuşlardı.

Hüseyin'in bilmediği, kendisine yakınlık gösterenlerin, bilmek, öğrenmek istedikleri bir şeyler için içten pazarlıklı olmalarıydı.

Oysa Hüseyin ne biliyordu ki onların yararına olsun, ya da onların Hüseyin’den beklentileri neydi? Bilemezdi, hem bilmesi de mümkün değildi...

“Allah bereket versin! Şükür, elhamdülillah!” nidalarından sonra bir fabrikaya gittiler.

Tasmalı, fabrika patronuyla özel olarak görüştü önce, neler konuştularsa, patronla beraber kapıya çıktıklarında, tasmalının sözleri yankılandı kulağına ilk defa;

“Eti senin, kemiği benim, “Emmoğlu” dedi, herhalde “Emmioğlu” demek istemiş olsa gerekti, acelesi varmışçasına gibi, ayrılırken üstelik Hüseyin’in omzunu okşamayı da ihmal etmemişti:

“Sana iş bulduk, şimdilik asgari ücretle, yemeğini fabrikadan yiyeceksin, revire senin yatıp-kalkman için bir somya ilâve edilecek. Patronunun sözünden dışarı çıkma. Hele bakalım kendine gel, düzel, unuttuğun, hatırlamadığın ya da daha sonra hatırlayacağın, hatırladığın, aklına gelen bir şey olursa patronuna söyle. Bakalım; ‘Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler!... (9)

Hatırlaman gerekeni yeter ki hatırla sen, ondan sonra kendin ne istersen onu yaparsın, hatta ben de, biz de, bizler de istediğin her konuda sana yardımcı oluruz!”

Söylenenlerin tümü Hüseyin’in bir kulağından girip, diğer kulağından çıkmıştı, kendini akıllı, zeki hissetmesine rağmen hiçbir şey anlamamıştı söylenenlerden ve ne istenildiğinden...

Kendisine tulum ve aksesuarları verilmişti; temizlik arabası, süpürge, fırça, deterjan, temizlik bezleri, paspas, bidon, bot, terlik ve çizmeler gibi…

Fabrikada ne kadar moklu-püsürüklü(5), zor, tehlikeli, korkulu, iğrenç, pis işler varsa hepsi uzun zamandır onu bekliyordu sanki. Hatta kim bilir yıllardır birikmiş gibi! Muhtemelen patronun görevlendirdiği, güvendiği ustabaşılardan biri, her saat başı olmasa da günde bir-iki defa gelip hal-hatır soruyordu(4), işe başladığından beri;

“Nasılsın, iyi misin? Aklına bir şeyler geliyor mu, bir şeyler hatırlıyor musun?” gibi.

Aklına neyin gelmesi gerekiyordu, bilmiyordu ki, ya da neyi hatırlaması...

Kaldığı revir odasında televizyon yoktu, gazete nasıl alsındı ki? Dört duvar arasına sıkıştırılmış bir yaşamda sadece “Abla” sonraları “Anam” dediği Sibel'in verdiği transistörlü radyo vardı, genelde türkü dinlemeye çalıştığı.

İşlerini, verilen görevleri yapma gayretindeyken çok zaman o tasmalı ve değişik adamlarıyla karşılaşıyordu fabrikada. Eksik olmayan gülümsemesi ve “Kolay gelsin!” dileklerini özellikle karşılaşarak söyleme gayretinde oluyor gibi geliyordu kendine.

Sesinin soluğunun çıkmasının beklentisi ve buna tahammüllü olmasının gerekliliği ile zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildi Hüseyin, belki her iki taraf da…

Bazen tuvaletleri temizlerken ki, zoruna giden; bayan tuvaletlerine de bakması ve bu sıralar üstüne bir bayanın gelmesinden ürkmesi ve utanmasıydı. Tuvaletlerin her türlü eksikliklerinin giderilmesi, tamamlanması, doğal olarak temizliklerinin yapılması, eksik malzemelerin sipariş edilmesi, hatta servis arabasıyla gidilip, alınıp, depoya yerleştirilmesi en asil(!) ve gerekli görevlerindendi.

Su sebillerine(2) suları doldurmak, ya da damacana şişelerini ters çevirerek yerlerine koymak, özellikle patates, soğan soymalarında, bezelye, barbunya, fasulye ayıklamalarında aşçıya yardım etmek de asil görevlerindendi.

Gerektiğinde eksiklikler için yakın markete gidip eksiklikleri almak, park yerini temiz tutmak, sigara yasağı nedeniyle fabrika dışında içilen sigara izmaritlerini ve paketlerini toplamak, çöp kutularını boşaltmak da görevlerinin bir bölümüydü sadece.

Ek olarak pencereleri silmek, odalardaki, merdivenlerdeki tozları yok etmek ve bahçedeki çiçekleri sulamak, yaprakları geniş olanları parlatmak ve bir bakıma kendini ürküten bir iş olan çatıdaki kiremitler yerine yerleştirilmiş şıngılları(2) bakıp onarmak, düzeltmek...

Kısaca, özetlemek yahut da toparlamak gerekirse birkaç kişinin yapabileceği tüm angarya işleri yapmak Hüseyin’in göreviydi.

Hepsinin üstesinden geliyordu da, kendisine yeterli olmayan zamandı. Hani, imkân olsa, bir sonraki günlerden ödünç almayı çok isterdi Hüseyin. Çünkü neyin, ne kadar süreceğini kesin olarak bilemiyordu.

Başlangıçlarda kırıp, döküyor, işi uzuyor, sonraları nereden bittiği belli olmayan diğer angarya işler gelip kendini buluyordu.

İşçiler galiba sekiz saat çalışıyorlardı, başlangıçlarda kesin olarak bilmediği, daha sonralarında öğrendiği.

Oysa kendisinin ne kadar çalıştığı yer etmiyordu beyninde, çok zaman yorgunluğuyla yattığı yeri bile bilmiyordu dense yeriydi. Yorgunluktan sızıyordu demek, yerinde bir deyiş olsa gerekti.

“Harnâme'yi bilse(10), belki o eşeğin yaşadıklarını zihninden geçirir, belki de Red Kit’in atının devlet memuru olarak gördüğü posta arabasının atına söylediğini zihninden geçirirdi(11) Asla bir devlet memuru olan boğa gibi yan gelip yatmazdı(12).

Zaten insanlarla hayvanları ayıran özellikler bunlar değil miydi ki?

Aradan uzuna yakın bir süre geçmişti, kendisi için gelip-gidildiğini hissettiği ama anlamlandıramadığı. Bu zaman içinde alın teri ile para kazanmayı öğrenmişti, ırgatlığın(2) verdiklerinin dışında, her türlü angarya üstüne yüklenmiş olmasına rağmen.

Özellikle uyku tutmayan gecelerinde transpaletlerle(2) başlayan iş öğrenimi forklift(2) kullanmakla devam etmiş, sonra boş vaktini değerlendirmek için sigara içen servis şoförlerinin dumanlarıyla pasif içici olmasına aldırmaksızın, özellikle de tatil günlerinde rica ederek pikap, servis aracı, araba kullanmayı öğrenmişti.

Daha önce de denildiği gibi zekiydi ve denilenin, tarif edilenin ikinci bir kez tekrarlanmasına gerek yoktu.

Kendisine çok konuda yardımcı olan, muhasebeci olarak gördüğü muhasebeci yardımcısı Sibel Abla da “Sana uyar!” diyerek beyinin eski elbiselerini, gömlek, çamaşır vs. getirmesinin yanında ara sıra kek, poğaça gibi bir şeyler de yapıp getiriyordu.

Boş vakitleri olmamasına rağmen işlerini aksatmayacağını bilerek, bazen bizzat tatil günlerinde beyiyle birlikte fabrikaya gelerek, bazen evine davet ederek bilgisayar öğretmişti ona.

“Anam, annem” dediği Sibel Ablası, beyinin hoşgörü ile o gelip karısını alana kadar, akşamın geç vakitlerine kadar da sürse ders çalıştırıyordu ona, bilgisayarı, öğrenmesi gerekenleri öğretmek için bilâbedel(2). Hem iyilik karşılık bekleyerek yapılırsa değeri mi olurdu ki?

Sibel Ablasının beyi de aynı düşüncedeydi, Sibel’in annesinin engin hoşgörüsüyle torunlarına göz-kulak olması nedeniyle. Hem dediği gibi eve davetleri istediği, özlediği yemekleri yapması yanında o gecelerde kendisini misafir etmeleri de bulunmaz bir nimetti kendisi için.

Her şey bu kadarla kalsa iyiydi. Gerek Sibel Ablası, gerekse “Enişte Bey” dediği beyi kendisi utanmış olsa da kaç kereler köyle, muhtarla görüştürmüşlerdi telefonla, geçen zaman içinde. İlerleyen zamanın bir keresinde, şehir hayatına, kendisine sonsuz ilgi gösterilmesine, iyi para kazanmasına rağmen köy özlemiyle dile getirmişti düşüncelerini, sessizce Hüseyin. Muhtara;

“Çerden-çöpten(5) de olsa yaptır evimi, işle bağımı, bahçemi, tarlamı, tapanımı, köye geri geleceğim, gerekirse seni sırtımda taşıyıp ödeyeceğim borcumu!” demişti yalvarırcasına.

“Utandığım” dediği gelişme; sevinci, mutluluğu, üzüntüsü; sonra tekrar ve yeniden sevinci, mutluluğu olmuştu Hüseyin'in ilerleyen zamanda. Üstelik bu tasmalının ve patronun bitip-tükenmeyen sorgularının arasına sıkışan bir zamanda gerçekleşmişti.

Bir bayanlar tuvaleti temizliğinde, bir genç kız tuvalete girmiş, kendisini belki de bilerek, plânlayarak izlemiş ve sonrasında kâğıt, sıvı sabun tamamlanmasına ve lâvaboların temizliğine yardım etmişti izin almayı akıl etmeksizin. Sonra adını bildiğini anlatmak istercesine;

“Hüseyin! Benim adım Hacer!” deyip elini uzatmıştı.

O güne değin kimse ilgi göstermemişti kendisine, böylesine bir sıcaklıkla, ilgiyle. Ağabey, Enişte Bey, Abla, Sibel Abla dedikleri dışında itiraf etmesi gerekli olan! Tabii, bir de bıktırıcı sorularıyla sorgulayan, ismini, adını, sanını, fabrika, ya da patronla “Emmoğlu” seslenişi dışında bilmediği tasmalı dışında.

Fabrikada herkesi tanıyordu Hüseyin, adıyla, sanıyla, çoluk-çocuğuyla, Hacer’i de tabii ki, ilgisi ve saklamaması gerek kendi ilgisi dâhil. Buna sebep; her zamanki güler yüzü, hoşgörüsü ve “Tanrı kelâmı” dediği selâm verişi idi, her ne şekilde olursa olsun.

Kiminin o kadar işinin arasında elini sıkar, kiminin başını, omzunu okşar, kimiyle işlerini aksatmaksızın sohbet ederdi Hüseyin, sadece Hacer hariç. Ona bakar, nutku tutulur(4), ses çıkaramazdı, o da kendisine bakar, utanır, başını eğerdi.

Bir gün hatırlamayı aklından geçirmeyi istemediği o gün, tüm cesaretini toplayarak Hacer’in yanına yaklaşıp;

“Sana verecek hiçbir şeyim yok, benim olur musun?” demiş, Hacer de şaşkınlığından, mutluluğundan, belki de sevincinin yarattığı dalgınlıkla elini makineye kaptırmıştı. Onun sıkışan eli makinenin durmasına sebep olmuş, gıkı bile çıkmamıştı(4) Hacer’in.

Hüseyin onun başını göğsüne yaslamış, acısının dinmesi için, içinden geldiğince dualar etmesinin yanında, saçlarını koklama, hatta öpme arzusunu yaşamıştı, teknisyen gelip de onun elini makineden kurtarıncaya kadar.

Bazı haberler tez ulaşıyordu, ilgili yerlere, meselâ Muhasebeci Sibel Ablaya ve patrona.

“Benim yüzümden oldu, dikkatini dağıttım!” deyip Sürücü Belgesi olmaksızın kullandığı çift kabinli pikapla hastaneye yöneldiklerinde. Sibel Abla da vardı ambulans yerine kullandığı pikapta yanlarında.

Ve onun Hüseyin’e bakışları “Nedir?” anlamında merak doluydu.

Bu bakışların anlamını biliyordu Hüseyin, neredeyse bir yılı aşkın süre içinde kendisine el uzatanın felsefesi olarak. İlk anda, ilk beraber, boş anlarında sorguya çekileceğini ifade eden muhterem bir insanın, bir ablanın bakışlarıydı onlar. Çünkü o, kendisinin ablasıydı.

Hastaneye ulaştıklarında;

“Evet!?” dedi Sibel, geniş kapsamlı tek kelimelik bir soruydu bu.

“Bilmem ki abla! Köy çocuğuyum, ırgatım, dilim lâf yapmaz, topraktan geldim, öğrettiklerine rağmen yol-iz bilmem. Yaşamımda ilk kez böyle bir şey yaşadım ve ona ‘Benim ol!’ dedim, elini makineye kaptırdı, vallahi başka bir şey demedim, elini makineye kaptırdı! Başka bir şey bilmiyorum... "

“Biz şehirliler buna ‘Ateş bacayı sarmış!’ deriz.”

“Ne gibi yani abla? Gönlüme ateş mi düşmüş demek bu abla?”

“Onun gibi bir şey! Karşılıklı sevdalanmışsınız gönlünüzce. Yardım edelim mi sana ağabeyinle, yoksa...”

“Ben kendi başıma, ben ben başımla bilemem abla, ne nedir, hem elimde yok, avucumda yok, üstelik özürlüyüm, dilim de kusurlu…”

“Önemseme! ‘İki gönül bir olursa samanlık seyran olur!’ derler.”

“Ne gibi?”

Önce sen söyle! Seviyor musun? Elini tutmak, onun karın olmasını istiyor musun?”

“İsterim. Ama burada kalıcı değilim, köyüme döneceğim. Ona iyi bir şehirli hayatı veremem, şehirli bir kız olduğundan, çünkü elinde nasır, yüzünde güneş yanığı, çil yok, nasıl derim ona;  ‘Gel hele benimle!’ diye. Mümkünsüz bu!”

“Tekrar soruyorum; seviyor musun, bir ömrü beraber paylaşmayı istiyor musun? Ben, onu da, ailesini de razı ederim, eğer genç kızın gönlü de varsa sende, gerekirse Enişte Beyinle birlikte.”

“Evet!”

“O halde git iki yüzük al, biri onun parmağına uygun gibi. Paran var değil mi? Yoksa hemen destekleyeyim!”

Dünyada onun hayallerine sığdıramadığı böyle bir başka insan daha var mıydı ki, Sibel Ablası ve eşi gibi?

“Var, abla! Ama bizimkisi imkânsız, mümkünsüz! Ne elde var, ne avuçta, ne ilde var, ne köyde! Nasıl yaşarız, gönüllerimiz bir olsa da? Onu üzmek istemem. Onu üzmektense mahvolurum, kahrolurum, ölmek, yok olmak isterim!”

“İşte bu sevgi, işte bu aşk, işte bu ben değil, o demek! Kendini değil, karşındakini düşünmek ve onun için yaşamak, kendini yok sayarak. Benim gönlümden sizi şimdiden kutlamak, alkışlamak geçiyor, çünkü ‘Ev yapanla, yuva kurana Allah daima yardımcı olur!’ elmanın yarısı sensin amenna(2), ama elmanın öteki yarısını da sorgulamam gerek!”

Tam bu sırada bir sedye üzerinde bir özel odaya doğru yönlendirildi Hacer. Sadece sargılanmıştı eli. Alçı gibi bir şey yoktu, ellerinde, kollarında. Fargın yatıyordu(4), gözleri kapalı ve sedyenin iki yanında annesi ve babası vardı.

Onlar Hüseyin’i bilmiyorlardı, sadece o itekleme sırasında göz göze geldikleri Sibel’e gülümsemekle, hüzünlü durmak arası selâm vermek gayretiyle yetinmişlerdi.

Hacer'in babası yaşlı adam, koridorun bir ucuna çömeldi, annesi başucundaydı genç kızın, açık kapının iki tarafında da kendileri vardı, Hüseyin ve ablası Sibel olarak. Sibel de, Hüseyin de içlerinden geçenleri bir an önce paylaşmak arzusunda gibiydiler.

Zaman nasıl geçmişti heyecanlarında, ayaklarına kara sular indiğinde(4) bile farkında değillerdi.

Gözlerini açtı Hacer ve gülümsedi. Bu gülümseyişin kime olduğu belirsizdi; annesine mi, Sibel’e mi, yoksa bir bilinmeyen olan Hüseyin’e mi? Üçü birden gülümsemeyi iade ederken “Geçmiş olsun!” demeyi unutmadılar.

Coşkunca bir istek geçiyordu Hüseyin’in içinden, sağlam elini avuçları içine alıp hapsetmek, öpmek ve “Bağışla!” demek için.

Hacer’i kontrole gelen doktor;

“Geçmiş olsun! Bu gece durumunuzu izleyelim, sabaha taburcu ederiz.” deyince, Sibel sorgu, suallerini ve Hacer’in niyetini öğrenmeyi, öğrenme arzusunu ertelemişti. Hacer’in hastaneden çıkışından sonra, uygun bir zamanda Hüseyin’le birlikte Hacer'in evine yönelmenin doğru olacağını düşünmüştü içinden ve susmuştu.

Malûm, eğer acele etmezlerse şeytan mutlaka bir hinlik düşünürdü, işe karışır, yanlışlık yaşamalarına neden olabilirdi. Koluna girdi Hüseyin’in;

“Haydi oğlum, gidelim, yarınlara Allah kerim!” dedi, aralarında 30-40 yaş fark olan ana-oğulmuş gibisine.

Oysa olsa olsa 10, bilemedin 11 yaş fark vardı aralarında abla-kardeş gibiydiler.

Gün bitmiş, gece dönmüş, fabrikada iş başlamış, gecikmenin kendilerine zarar olacağı düşüncesiyle patrona bilgi verilmiş, yedek Hüseyin ve Hüseyin’ler kendisinin fabrikaya gelişinden beri ilk defa devreye girmişlerdi!

Hacer’in taburcu olması ile birlikte patronun himmeti ve zarfıyla, fabrika araçlarından biri görevlendirilmiş olmasına rağmen, Sibel o gün için kocasından arabasını ödünç aldığından, kimsenin bilmesini istemezcesine arabanın bagajına istiflediği hediyelerle Hacer’in evine yönelmişlerdi, Hüseyin’le birlikte.

Hüseyin her ihtimale karşı diyerek aldığı yüzükleri Sibel ablasına vermişti...

Kapı önüne geldiklerinde Sibel;

“Sen arabada bekle!” dedikten sonra kapıya yönelmişti. Hüseyin Sibel’in aklına uyup, hayıflanarak(4) arabada kalmıştı. Başlangıcı Hacer’i görememek olmanın yanında, Sibel’in arabayı ustalıkla kullanması ve kendisinin çok şey, hatta hiçbir şey bilmediği inancıydı.

Hacer ayağa kalkmıştı bile ve penceresinin perdesini, sanki “Pencerenin perdesini, aç bana göster yüzünü(13) demişçesine açmış ve kendisini göstermişti Hüseyin’e. Sonra anne ve babasına kahve yapmak için Sibel Ablasıyla birlikte mutfağa yönelmişti.

Saklamaksızın, geçiştirmeksizin söylemek gerek ki, o kısacık süre içinde, allem edip kellem edip(4), kişilerin ağızlarından girip burunlarından çıkarak(4) Hüseyin’e “Gel!” diyecek işareti yapma imkânını yaratmıştı.

Anne ve babanın merakı çakmak sesinden anladıkları kadarıyla ocağın bir-iki kez yakılıp söndürülmesi, muhtemelen kahvenin cezvesinden taşması olsa gerekti ki, bunun önemi yoktu, hiç mi, hiç hem de, Hüseyin neden sonra kapıda göründüğünde.

Konuşmalarda tek önemli konu; “Düşünmek için” anne ve babanın olağan süre istekleri ve yüzüklerin “Şimdilik” takılmaması idi. Hüseyin’i görmüşlerdi, ama bilip tanımalarının gerektiğini düşünüyorlardı, tabiidir ki Sibel’in ıcığını-cıcığını bilebildiği(4) kadar anlatması isteğiyle.

Aslında ailenin tek konusu, onları yaşama bağlayan, peşi sıra sürüklendikleri tek kızlarının mürüvvetini görmenin(4) yanında onun kendilerini bırakıp kocasının peşinden giderek uzaklaşma ihtimaline tahammüllerinin olmayacak olması idi.

Şehre yakın bir köyden, sırf kızlarının okuma ve sonrasında iş bulup çalışma arzusu nedeniyle göçmüşlerdi. Evleri kiralık, başlangıçta eften-püften(5) eşyalarla donatılmış evleri günbegün evden, çarşıdan alınanlarla tamamlanmıştı, bunda özellikle Hacer’in hamaratlığı(2) inkâr edilemezdi.

Köydeki ev, tarla ve bahçeleri Hacer’in babasının küçük kardeşi olan amcası yarıcı olarak işliyor, babası çok zaman köye kardeşine yardım etmek için gidiyor, hasat-harman-irat sonunda bir kahve içmek için şehre gelen kardeş, ağabeyine hakkı olanı veriyordu.

Hacer’in ve ailesinin tüm dileği hayırlı bir kısmet ve sonrasında köye dönmekti, tıpkı Hüseyin’in aklından geçtiği gibi. Hüseyin gören göze kılavuz gerekmez örneği iyi intibaalar(2) bırakmıştı, ama fersah fersah uzaktı(5) onun köyü. Ve anne-baba olarak Hacer’in yâd ellere(5) gitmesi, doğrusunu söylemek gerekirse akıllarının ucundan bile geçmemişti.

Fabrikaya dönen Hüseyin’i bir sürpriz bekliyordu. Uzun zamandır görmediği, sesini soluğunu hissetmediği tasmalı adam, yanında birkaç benzeri kelepçeli adam, polisler, patron ve Fabrika Müdürü onu bekliyorlardı.

Muhtemelen Sibel’in onlardan haberi olmasa gerekti, hayretle gözlerini açtığına göre.

Hüseyin Sibel’in arabasından iner-inmez onun da sorgusuz ve sualsiz olarak ellerine kelepçe takılmış, “Ne oluyor?” sözleri kaale alınmaksızın(4), kaba anlamda derdest edilip(4) polis arabalarından birine bindirilerek Emniyet Müdürlüğüne götürülmüştü, sorgulanmak üzere.

Ayrı ayrı sorgulanıyorlardı, sıra Hüseyin’e gelince uyuşturucu olarak kendisine atılan iftirayı dinlemiş, sonra başından geçenleri anlatmıştı tane tane, yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağının ispatı gibi.

Tasmalının kendine ait bir paketi sakladığı itiraf edilmişti polislere. Bu ve etrafındakilerin iddiaları gerçekçi değildi. Hüseyin akıllı bir özürlüydü, hemen aklından geçmişti söylemek istedikleri;

“Kusura kalmayın komiserim!” dedi ve eklemek gereğini hissetti;

“Onların dediği her neyse, alıp saklasam, yol bilmem, iz bilmem, nasıl paraya çevirirdim ki? Ve eğer böyle kıymetli bir şey elime geçse, neden yokluk nedeniyle intihara kalkışsaydım ki? Sorun tasmalı adama onlar intihardan vaz geçirmediler mi beni? Pehpehlerle(2) yedirip-doyurup bana iş bulmadılar mı onlar?”

Bir süre düşündü, aklına bazı şeyleri getirmesi, hatırlaması gerekliliği ile;

“O gün yolda gerçekten intihar amacıyla da olsa yürürken gördüğüm pet şişelerini, kayaları, şunu-bunu felsefem gereği ayaklarımla kenarlara süpürdüm. Eğer onların her ne ise şeylerini de bilmeksizin yol kenarına iteklemiş olabilirim, hatırlayamıyorum şimdi!”

“Nerde, bulabilir misin orayı şimdi, seni götürsek oralara?”

“Valla komiserim aradan çok zaman geçti, hem ben yayan gidiyordum. Yolun başından itibaren gene yürürsem hatırlamaya çalışır, gayretli olurum. Ama öncelikle söyleyin lütfen, kabahatim, suçum, kusurum var mı benim?”

“Arkadaşlar sorgulamaya devam ediyorlar, sanırım suçsuzluğunu ispat edeceklerdir, en kısa zamanda...”

“Allah razı olsun komiserim!”

“Öyle hemen ve peşin peşin sevinme, mülâhazat hanemiz boş(5), yani senin anlayacağın şekilde, hâlâ öğrenmemiz gereken bir şeyler olabilir anlamında.”

Komiserin uzun cümlesi ve bilmediği kelimeden bir şey anlamamıştı, gene de; “İyi bir şeydir her hal!” deyip, bir süre sonra komiserin arabasıyla, kelepçesiz olarak, bir kısım polis ve köpeklerle baraj yolunun başlangıcına gelmişlerdi Hüseyin ve etrafındakiler.

Hüseyin aklını bir kere daha çalıştırma gayretini yaşadı. Öyle ya, o sakladıkları şey ne idiyse kolayca bulunacak bir işareti olurdu, bunu oraya koyan da, alacak olan da ve hani meselâ kendisi alıp saklamış olsa da bilir, bulurdu o işareti.

Bu nedenle boş yerlere değil, kilometre levhalarının, Röper Noktasının(5), trafik işaretlerinin çevrelerinde dolaşıp tur atıyordu, polisler ve koku alma hasletleri(2) olan K(14) bilmem ne köpekleriyle birlikte.

Kör kuyunun olduğu yerde gönlü aydınlanmış, aklı başına gelmişti sanki. K köpekleri kudurmuşçasına gibi kuyu etrafında dolaşıyorlardı. Köpeklerden biri heyecanla(!) toprağı eşeleme gayretinde oldu.

Ayağıyla savurduğu gazete tomarı ya da paket, peşinden sürüklediği bir toprak topağı ile üstünü örtmüştü.

Arayanların bulamamalarının, kendisinden şüphelenmelerinin ve sonralarında kendisini azat etmelerinin sebepleri bu olsa gerekti. Köpekler olmasa o paket gene de zor bulunurdu herhalde.

Komiser doyuramadığı şüpheli gözlerle kendisine bakarken, eline aldığı paketi önce eliyle bastırarak kontrol etti ve sonra açtı. İçinde beyaz bir toz olan bir poşet ve bir de mektup gibi bir şey vardı, hissettirmeden okurken, kendisine telsizle ulaşan bir habere göre elini Hüseyin’in omzuna koyup;

“Sağ ol!” dedikten sonra “Serbestsin!” diye eklemiş, sonra telsiziyle birkaç söz söylemiş, gelenler anında hazırlanıp bir bilinmeyen yöne doğru yola koyulmuşlardı. Komiser unutmamıştı Hüseyin’i.

Hem söylediği sözler yaşamda kendisine yönelmiş en hoş ve güzel sözler olsa gerekti. Hüseyin’in yorumladığı; o kâğıtta kendisini ilgilendirmeyen ve fakat polisin ilgilenmesi gereken bir şey olduğunu hissetmişti, aradan geçen onca zamana karşın.

Komiser ulaştıkları yerde yakalanmış bir sürü adam ve kolilerle, kutularla arabasına dönerken tekrar omzunu bu kez sıkarcasına okşarken, gizliliğin olmasının gerektiği kanaatiyle sadece iki kelime daha söylemişti; “Sağ ol! Sayende!”

Hüseyin buldukları gazeteye sarılı o paketin büyük bir uyuşturucu operasyonun kilidi olduğunu, o kilitte neler yazılı olduğunu bilemezdi. Bilmesi gereken kadarını da zaten komiser fısıldamıştı kulağına.

Ve ertesi gün kendi adının geçmediği gazetelerdeki haberler de gözüne çarpmazdı, almadığı için, alanların da kendisini bilip haber iletmelerini düşünmek manasız olsa gerekti.

Temiz bir şekilde görevindeydi Hüseyin. Odasına her yönelişinde Sibel, bir-iki dakika içine sığıştırmaya çalışsa da onunla konuşma gayretini yaşıyordu;

“Köyüne ne zaman dönmeyi düşündüğünü, evlenme dileğinin geçerliliğini, yüzüklerin kendinde olduğunu, Hacer’in göreve başlayacağı tarihi, köyde nelerinin olduğunu, evlenince Hacer’in anne-babasıyla birlikte olup olmayacağını vs. aklına ne gelirse sırasız-sekisiz, düzensiz bir şekilde soruyordu, bazen not alarak, belki unutmak istemeksizin ilgiliye, ilgililere(!) uygun bir şekilde aktarmak için.

Bu arada belirtmek gerek, patron, ya da müdürü, iş başında olmadığı günlerin ücretinde kesinti yapmadığı gibi, Devlet Baba da ismi gizli kalmak üzere, sanıkların yakalanmasında hiçbir katkısı olmadığı halde, paketin bulunmasındaki başarısından dolayı ödüllendirmişti onu.

Açık-seçik konuşmalarla eldeki birikintilerini Hüseyin ve Hacer adına değerlendiren Sibel, son olarak; köydeki evinin muhtar tarafından tamamlanıp tamamlanmadığını sormuştu Hüseyin’e.

Ve cevap vermesine fırsat bırakmaksızın hemen yanında açmıştı telefonu, tamamlandığını, para gerekip gerekmediğini öğrenmek için. Aldığı cevap;

“Ev tamam, içi boş, para-pul önemli değil, hele gelsin hallederiz!” şeklinde idi.

Gelin-damat hazır, baba-anne niyetli, fabrikanın bahçesi düğün-demek, davul-zurna için hazırdı.

Düğün sonunda tasını-tarağını toplayıp bir kamyonete yükleyen aile önce onları Hüseyin’in köyüne uğurlayacaklar, sonra köylerine dönüp ne gerekiyorsa halledip kızlarının, artık “Oğlumuz” dedikleri oğullarının peşleri sıra onun köyüne yerleşeceklerdi.

Kısacası çay sıra umutsuzca çıktığı köyüne, yol-çay sıra olmaksızın(4) gelecekti Hüseyin karısıyla ve umutla. Kendi evlerinde yaşayacaklardı, ömür boyu. Sevgi karşılıklı olunca dağlar bile hürmet edip eğilirdi.

Bir bakıma gereken tek şey Hüseyin ile Hacer’in muratlarına ermesi ve onların kerevetine çıkacakların(4) da hazırda beklemeleri olsa gerekti…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Son ümidim de bitti...  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK 'a, Bestesi; Sadettin KAYNAK'a ait olup eser, Hicaz Makamındadır.

(2) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşam şekli.

Bilâbedel; Bedelsiz, ücretsiz, meccanen.

Düztaban; Ayağın normalde olması gereken iç uzun kavisinin kaybolarak dışa doğru kayması ile söz konusu olan ayak deformesi.

Esvap; Giyecek, giysi.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.

Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.

Hamaratlık; Elinden iyi iş gelme, beceriklilik.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Hassa; Bir kimseye veya şeye has hâl, vasıf, özellik. Kuvvet, tesir.

Hayta; Haylaz. Hoşa gitmeyen davranışlarda bulunan, yaramaz  kimse. Çalışma gücü varken çalışmayan, aylaklık eden, tembel kimse. Külhanbeyi, kabadayı, serseri. Holigan. Apaş.

Irgatlık; Rençberlik, tarım ya da yapı işçiliği (Irgat; Tarım ya da yapı işçisi. Gemilerde ve yapılarda kullanılan yatay kolları olan ve birkaç kişi tarafından çevrilebilen alet (Bocurgat).

İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.

Köfün; Yöresel olarak küfe. 

Madalyon; Genellikle değerli bir madenden yapılmış, içine sevilen birinin küçük bir fotoğrafı konularak zincirle boyuna asılan türlü biçimde süs eşyası.

Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

Mostralık; Göstermelik. Sembolik.  Sözde. Kötü ve yersiz davranışlarıyla göze batma. İsmen var olma.

Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.

Müstehap; Edep. Mendup. Sevilen, beğenilen. İslâm’da yapılınca sevap sayılan, yapışmayınca günah olmayan eylem.

Pehpeh (Pohpoh); Beğenmenin ve şaşkınlığın, çok güzel olduğunun, takdirin belli edilmesi.

Piyon; Bir çıkar sağlamak için istenildiği gibi ve kolayca kandırılabilen kimse. Satrançta oyunun başında ön sıraya dizilen taşlardan her biri. Piyade.

Rençber (Reçber, Rençper); Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişi.

Saik; Sebep. Neden.

Sebil; Kutsal günlerde hayır beklemeden dağıtılan su. Genellerde camilere bitişik olarak özel biçimde yapılmış su dağıtılan yapı (Yöresel olarak “çok” anlamında da kullanılır).

Şarampol; Karayollarının her iki kenarındaki, yol düzeyinin aşağısında kalan bölüm.

Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.

Şıngıl (Shingle); (“Şıngıl Çatı” demek gerekir) Şıngıl en çok tercih edilen çatı kaplama malzemesi olup, eğimli çatılarda kullanılan su izolasyon malzemesidir. Su geçirmez, parçalı ve esnek yapısı olan, sıcaklık farklılıklarına uyum gösteren, uzun ömürlü, üzerinde rahatça yürünebilen maddedir.

Transpalet (Trans Palet); İki çatal halinde ki yük bölgesine konan paletleri belirli bir yere kadar çekerek taşımaya yarayan, sürücü tarafından kontrolü yapılabilen bir araçtır.

(3) Baharı beklerken, ömrüm kış oldu… diye başlayan Güftesi; Sami DERİNTUNA'ya, Bestesi; Selçuk TEKAY'a ait Uşşak Makamındaki bu Türk Sanat Müziğinde; “Yorgunum dostlarım, yorgunum artık, vefasız yıllara dargınım artık!” nakarat bölümü olup, bu vesile ile Rahmetli Adnan ŞENSES'e rahmet okumamak mümkün mü?

(4) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

Allem-Kellâm Etmek (Allem Etmek, Kullem Etmek); Bir işi istediği duruma getirmek için her türlü kurnazca ve hileli çarelere başvurmak.

Ayaklarına Karasular İnmek; Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan dolayı yorulmak.

Çay Sıra Gidip, Yol Sıra Gelmek; Herhangi bir işi isteksiz olarak yapmak.

Derdest Edilmek; Ele geçirilmek, zapt edilmek, kontrol altında tutulmak, yakalanmak, alıkoyulmak.

Fargın Yatmak; Kendini bilmeyecek, kendinden geçmiş, ses-ışık gibi tepkilere cevap veremeyecek şekilde yatmak.

Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.

Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Icığını Cıcığını (Sormak, Çıkarmak) Öğrenmek, Bilmek; İçi-dışı, hepsi, tüm ayrıntıları öğrenmek, bilmek.

İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

Kaale Alınmamak; Önem verilmemek, hesaba katılmamak, sözünü etmeye değer bulunmamak.

Kerevetine Çıkmak (Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!) Sonu iyi biten masalların bitiş cümlesi. Başkasının evlenmesiyle ilgili onların sevinçleriyle sevinmek, mutluluk dileme anlamında bir söz.

Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır-  “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Yumak, Yunmak, Yuğmak;  Yıkanmak. Yıkanıp temizlenmek, tertemiz olmak.

(5) Borç Harç; Ödenmesi gereken mutlak bir borç için çeşitli kaynaklardan (eş-dost yardımı, kredi çekmek vb.) para bulma.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Çerden Çöpten; Çürük, işe yaramaz, dayanıksız gereçlerden, özensizce yapılmış (ev, kulübe, ahır, kümes, eşya vb.)

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Fersah Fersah Uzak; Pek çok uzakta.  Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ileri noktada bulunma durumu.

Moklu Püsürüklü; Karışık, dolaşık, pasaklı, pis, çöplü (“B” harfi yerine “M” harfi icat edildi!)

Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.

O Zamanın Behrinde; “Bir zamanlar” anlamında uzunca bir zaman öncesinde.

Röper Noktası; Arazi üzerinde tespit edilen sabit ve blok taş, tuğla, beton, ağaç, minare vb. yahut da buralara durumu işaretlenmiş bir nokta. Bu noktaya göre, kaybolma ihtimali olsa bile röpere göre daha önceki işlemler anında ve aynen uygulamaya konabilir.

Tam Takır-Kuru Bakır; İçinde hiçbir şey olmayan, yok, bomboş, anlamında kullanılan bir deyim.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.

(6) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz; ”Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür! Küçük suda büyük balık olmaz! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”

(7) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.

(8) Cep Delik, Cepken Delik; Hiç parası olmayan, züğürt anlamında deyim; Orhan Veli KANIK’ın “DELİKLİ ŞİİR”nin  ilk mısraı olup, “Kevgir misin be kardeşlik?” şeklinde devam eder.

(9) İki-Üç örnek;

Deme şu niçin şöyle / Yerincedir ol öyle / Bak sonuna sabr eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Bir işi murâd etme / Olduysa inâd etme / Haktandır o red etme / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

Az ye, az uyu, az iç / Ten mezbelesinden geç / Dil gülşenine gel göç / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

(10) Hârname;  126 Beyitten oluşan Şeyhi Eserinin bir beyti şöyledir; “Bir eşek var idi zâifü nizâr / Yük elinde katı şikeste vü zâr / Gâh odunda vü gâh suda idi / Dün ü gün kahr ile kısuda idi.” (“Zayıf bir eşek vardı / Yük çekmekten anası ağlardı / Bazen odun çeker, bazen su taşırdı / Gece gündüz sıkıntılıydı!” ) Herhalde Hüseyin'in sıkıntılarını tarif için bu kadarı yeterliydi, 126 beyte karşın.

(11) Devlet Memuru Olan Posta Arabası Atı Fıkrası; Çocukluğumdan aklımda kaldığı kadarıyla şöyle,

Orijinal ismi Lucky Luke olan Red Kit’in atı Düldül, yaveri olan Rintintin eşliğinde posta arabasının atına soruyor; “Memuriyet nasıl?” diye. Devlet Memuru olan posta arabasının atı da cevap veriyordu; “Yükümüz ağır, ama iş güvenliğimiz, maaşımız, yani eksik bırakılmayan yemimiz, suyumuz, sigortamız, emekliliğimiz var, yerimiz yurdumuz belli!” şeklinde. Belki eksiğim vardır, ama artım kesinlikle yok. Gel de bu durumda İzmir’in emekli olan kadrolu eşeklerini hatırlama!

(12) Devlet Memuru Olan Boğa Fıkrası; aklımda kaldığı kadarıyla şöyle;

“Çok güçlü damızlık bir boğa köydeki tüm ineklerle çiftleşiyormuş. Devlet dairesi methini duyup, kendi kısırlaşmaya yüz tutmuş boğaları yerine onu, oldukça büyük bir fiyatla satın alıp çiftliğe getirmiş ve ineklerin arasına salmış. Ancak boğada harekete rastlanmamış. Bakıcısı, olmaz ya, oldu diyelim, geviş getiren boğanın yanına yaklaşıp sormuş; ‘Seni kimse tutamazdı, bu halin ne? Hasta mısın?’ ‘Mesai 8 saat, artık Devlet Memuru oldum!’ demiş.”  Tabiidir ki ben yalancının yalancısıyım!

(13) Pencerenin perdesini aç bana göster yüzünü…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muhlis Sebahatti EZGİ’ye ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(14) K Köpeği; Polis Köpeği, K-9 olarak ifade edilen özel olarak eğitilmiş köpek.