“Şeytan azapta gerek!(1)” denmiş! Hiç de öyle görünmüyordu teke tek toplanma, bir arada olma, televizyon seyretme, sohbet etme mekânı olan köy kahvesinde. Büyüklerin de çok zaman ve vakit namazları öncesinde ezan sesini bekledikleri bir mekândı orası.
Yaşlılar, ya da namazı meslek edinenler(!), boş vakitlerini değerlendirme gayretinde olanlar ve hatta içlerinden gelerek Tanrıya görevlerini eda etmek isteyen bir kısım gençler de vardı aralarında!
Yaşları ilerilerde olanlardan bir kısmı, özellikle ellerinden iş gelmeyen güçsüz yaşlılar, uzun süren kış gecelerinde yatsı namazından sonra da köy kahvesine teşrif(!) imkânlarını seferber eder, birbirlerine karşı ilgilerini eksik etmezlerdi, gençlerin kendilerince bilinen huy ve alışkanlıklarını erteleme isteklerine karşın.
Bu imkânlarını geniş boyutta kullanma isteğinde direnen yaşlılardan sakınmak için kahvede görürdü bir kısım işlerini gençler; yanlış da olsa alışkanlıklarını, ya da isteklerini muhtemelen gereksiz gibi görünüyor olsa da. Bu “zıkkımlanmak(2)” anlamında ihtiyaç gibi gördükleri konu içindi. Yoksa üç-beş çapulcu(3) “zıkkım sever” için meyhane mi, bakkal mı açılırdı ki köyde?
Çözüm kolaydı, yeter ki şehre giden, siparişleri vaktinde ve fark ettirmeksizin getirmiş olsun. Ondan sonrası kolaydı. Kimi çay takviyeli kanyak, kimi kola-gazoz katkılı cin-votka içerdi, yaşlıların gözlerine baka baka.
Bazısı şapkasının altına gizleyerek çay bardağında sek olarak ulusal olanla da işini görürdü, her ihtimale karşı uzaktan, uzaklardan, nasihat küpü(4) ve ulema(3) olanların, ayağa dikilip de kaza ile de olsa yakınlarından bile geçmeksizin
İlerleyen zamanda hüzün, hicran, aşk acısı dâhil, herhangi bir nedenle ağlayan ve burnunu çekenler yanında, diğer taraftan neşeden kahkahalara boğulmalarına dikkat etmeyenler, yaşlıların yaşanan olayların farkında olmalarını bilmez gibiydiler (zannederlerdi, demek daha doğru)!
Gençler bir tek rakı için çareyi bulan fötr şapkalı, sek götüren(!) dışında “Ulusal İçki” için çare bulamamışlardı. Susuz gitmezdi ki meret(3)? Su, ya da herhangi bir şey katkılı olsa mutlaka kimliğini açık ederdi.
Ancak bira, şarap hatta likör için bile nargile keyfinde çözüm bulmuşlardı. İzbe bir yere geçen heveslisi, ara sıra fokurdatarak gereğini hallederdi marpuç(3) şeklindeki hortumla, nargile gibi! Üstünde tütün varmış, ateş yokmuş ne gençlerin umurunda, ne de yaşlıların düşüncelerinde olamazdı.
“Kişiyi nasıl bilirsin? Kendim gibi! (5)”
İşte gençlerin bilmedikleri ya da öğrenmek istemedikleri buydu. Çünkü tüm yaşlılar, ne de olsa dün kendileri gibiydiler, yarınlarında ise onlar da kendileri gibi olacaklardı. Onlar bilirdi hepsini ad-ad, unvan-unvan ve hinliklerini(3).
Ama nedense söyleyerek ikaz etmek, mahcup etmek yerine, zamanında kendileri için uygun gördüklerini, yaşlılıklarında bu kez karşısındakiler için sakıncasız olarak görmelerinin gerektiğini bilirlerdi. İki, iki daha, ya da iki çarpı iki dört gerçek buydu ve doğruya, doğru idi kelâmları!
Birbirlerini telkinlerle ikaz ederek yola getirmeyi düşünmek yerine vakit=zaman gelip hoca da minareden kendilerini çağırdığında, ya da sonrasında evlerine yönelmeleri gerektiğinde tümü bir işaretle ayaklanırdı yaşlıların.
Gençleri rahatlatmak için ayağa kalktıklarında içlerinden biri mutlaka geri döner;
“Afiyet olsun gençler, kararında kalmayı, kalkmayı bilin!” diyerek her şeyi bildiklerini ihsas etmek(2), ya da ima etme gayretini yaşardı.
Yoksa köylünün ona yakıştırdığı isimle Tekfir(3) Mustafa’nın şapkasının içine zula ettiği(2) her ne ise ondan arada sırada yudumladığını görmezler miydi? Cevelân(3) Ahmet’in ise çayının içine kanyak damlattığını sanki kimse bilmiyordu.
Sert Mıstabeyin(6) su yerine su bardağında bir şeyler, Mıstırla’la Halalanın(6) yetim Ahmet'inin, Delioğlanların Rahmi’nin limonata, gazoz, hatta ayran içinde votka, cin içtiğini sanki hiç kimse bilmezdi; ana-baba, çoluk-çocuk, hanım-yâr gibi(7).
Kendini akıllı zannedenlerin bilmek istemedikleri şey, daha önce aynı havayı teneffüs etmiş, kulakları kesik(4) olan karşılarındaki yaşlıların da en az kendileri kadar akıllı olabileceklerini kabul etmemeleri idi. Çünkü genç olarak falsoları(3) yanında, mutlaka kendilerini belli eden heyecan denilecek davranışları vardı, ayyuka çıkan(2) hüzün dolu ağlayışları ya da aşırı kahkahaları dışında…
Örneğin hiçbiri kendinden olanlara yalan söyleyecek kadar zeki değildi. İkinci, en fazla üçüncü yalanlarında kendilerini açığa çıkartır, ele verirlerdi. Kiminin bıyıkları titrer, kiminin gözleri kayar, kiminin dilleri şişer, “üç-beş” demek yerine “üj-bej” gibi yuvarlarlardı kelimeleri, cümle kurmaya takatleri yetmez, ya da cümle kurmakta zorlanırlardı.
Bazıları akşam ezanı ile birlikte dağlara vururdu kendini, ya devam etmek, ya da öğürmek için. Ancak tek başına olmazdı, mutlaka birkaç arkadaşla beraber olurdu giden. Bu yaşam şeklinin sızıp kalmak, andıkla(3)-tilkiyle-kurtla-köpekle karşılaşmak ve de en önemlisi avcılık olayı vardı.
Avcılardan en önemlisi Sihirbaz Avcı Öteyakalı Veysel ile kontenjandan yamağı sayılacak Bibici İsmail idi. Diğerleri ise teferruat, ya da vesaire idi, yorum ya da katkı olarak.
Allah var, her Cumaya tümü, iki elleri kanda da olsa rahmetli Sevdalı Hacı Hamza’nın torunu Hoca Hamza’nın sahiplendiği köy camiine giderdi, Perşembeyi Cumaya bağlayan gecede ağızlarını çalkalamış olarak, zıkkımlanmadan.
Hoca Hamza her Cuma hepsini topluca görünce gerek vaazında, gerekse herhangi bir zorunluluk yoksa hutbede de hep içki üzerine, içki konusunda vaazı nasihat ederdi.
Örneğin; “Kuranda içki üzerine yedi kadar ayet vardır” der; başlardı; “Sana şaraptan soruyorlar(8)” diye açıklamaya çalışırdı dakikalarca, kumar konusunu pas geçerek. Belki de erteleyerek. Çünkü köyde alkışlanacak konulardan biri hiç kimsenin, diğer bir başka hiç kimsenin malında, mülkünde gözünün olmaması ve kumarı, şans oyunlarını bilmemesi idi.
Bazen diğer ayetlerden söz ederdi; “İçki pisliktir, kaçının!(8)” “Şeytan sizi namazdan alıkoymak ister(8)” diyerek, belki de fal ve putlarla ilgili olanları sonraya bırakarak.
Bazı sure ve ayetleri diğer Cumalara ertelerdi; örneğin; “Kâfirlere kaynar sudan içki ikram edileceğini(8)”, “Meyvelerden içki için değil, meyve olarak faydalanmak gerektiğini(8)” öğütlerdi.
“İslâm'da zorluk yoktur! (9)” derdi Hamza Hoca.
Ve onun en zoruna giden şey ise; “Allah rızası için” diyerek dilenmekti. “Camiye yardım, ne verirsen elinle, o da gider seninle!” teranesiyle mendil, çarşaf, sergi açılmasına kesin olarak ve kesinlikle karşıydı.
Öğretmen, muhtar, azalar ve cemaatten birkaç kişi devamlı olarak beslerlerdi, caminin büyük avizesinin altındaki kumbarayı, veren elin alan elden hayırlı olduğu(10), sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmaması saklı davranışıyla(10).
Büyük avize de, altındaki ayaklı kumbara da şehre göçen rahmetli bir kadının; Örencikli Dudu Kalfa, ya da Dudu Kadının kocasının hediyesi, ya da hayrı idi. Giden gidiyor, kalan kalıyordu, eşlerini yitirmiş olan erkekler mezarlıktan şapkalarını eğerek dönüyor olsalar da…
Hayat şartları erkeklerin yalnızlığa mahkûmiyeti için elverişli değildi. Bu nedenle kendisine kol-kanat gerip bakacak bir başka kadını arıyordu erkek milleti. Uçkuru için olmasa da, bir kadına daha “He!” demek ve dedirtmek düşüncesini yaşıyordu, eş-dost tavsiyesi, ya da katkısı ile dul ya da evlenmemiş ayarı olmaksızın, ama iyi, belki de kötü şans diye yorumlanacak...
Rahmetli Dudu’nun kocası, sonraları saçları döküldüğü için Kel Murtaza denilen kişi, kendi halinde bir insandı. Dudu Kalfaya sevgisi nedeniyle köye de âşıktı. İkinci karısıyla her yıl birinci karısının ölüm yıldönümlerinde köye gelip camide mevlit okutturacak, saatlerce Kur’an okuyup dua edecek kadar ilkine bağlı, ikincisine şükran, minnet, himmet duyacak kadar da diri ve cesurdu.
Mezarı köyde olan ilk karısını birlikte ziyaret ederlerdi, yeni ya da yaşayan ikinci karısıyla, okurlar, üflerler, mezar toprağındaki ayrıkları temizleyip, yeni çiçekler dikerek, taşını okşarlardı mezarın beraberce.
Eğer öncesinde hatırlamayıp gereğini yapmamışlarsa sonra tekrar camiye dönüp o koca avize altındaki kumbaraya haşmetli denilecek bir bedeli atarlardı. Tek farkla; sağ elin hareketinden sol elin haberi olmayacakmış gibi...
Vedalaşırdı köylüsüyle Koca Çayın berisinde Kel Murtaza ve eşi, “İnşallah, maşallah, Allah nasip ederse!” söylemleriyle. Bir sonraki seneye kadar Murtaza’nın ne sesi, ne de soluğu duyulmazdı ne derede, kuru Koca Çayda, ne de fakir-fukaranın olsun dediği bahçelerde.
Kel Murtaza köylüsünün eğer getirirlerse gönlünden kopanları kiraz, sebze, meyve, irat gibi tümüyle beslerdi arabasının bagajını teşekkür ederek. Kendisini bilen(!) çocukların tümünün ceplerini “Bahşiş” dediği paralarla destekler ve öyle ayrılırdı köyden korna çalarak Kel Murtaza ve eşi.
Saklamadan söylemeleri gerekli ki, kendisinin unutulmaksızın köyden biri kabul edilmesi, arkasından bakraçla “Selâmet Suyu” dökülmesi ve dualar mutlu ederdi Kel 'i.
Köyde ele avuca sığmayan, tüm köye “İllâllah!” dedirten bir Emin vardı, her türlü muzırlığı aklından geçirip yapan, uygulayan. Kahvede yaramazlık(!) yapanları ifşa eden o idi. Yorgun-argın irattan dönenlerin ceplerine sıçan ölüsü, kara böcek, solucan koyan da o. Çaylara tuz atmak, kahve fincanlarını hınzırca devirmek de hobisi idi.
Emin'in yaramazlıkları o kadar çok idi ki, sayılamayacak kadar, ama kimsenin ayıplayamadığı? Onun en iyi yaptığı şey; köylüler bilmelerine rağmen şurda-burda yanlışlıkla masa üzerinde unutulan tütün ve sigara paketlerini yakaladığı anda ayağının altına alıp ezmesi ya da kış ise olduğu gibi sobaya atması idi, çakmak falan ayırımsız.
Eee! Bu da bazen odun sobasının harlamasına, sinirlenip çırpınmasına neden olurdu, çakmağın gazından dolayı, ama olacaktı artık, o kadar...
Okumak hevesi dolaysıyla şehre yönelmesi, bir bakıma yalnızca sigara tiryakilerinin, genelde tüm köylünün hoşuna gitmişti, cumartesi-pazarlarda yaramazlıklara muhatap olmayacaklarına(2) inanmanın saflığı ile! Çünkü hafta boyu birikimleri cumartesi-pazarlarda tükenmek için asla yetersiz kalmıyordu, hatta diğer haftalara da aktarılır gibi. Öyle ki; Cuma akşamı yatsı ezanı öncesi hoca sadece cemaati değil, tüm köylüyü ikaz etme gereğini hissediyordu:
“Yarın cumartesi! Hazırlıklı olun! Emin geliyor, aklınızda olsun!” gibi ve ezana ondan sonra başlardı; “Hayrını gör! Allah kabul etsin!” dualarıyla.
Nasıl ki; yokuşlar akıntılara yön verirdi, Emin'in birikintileri de kendisine hafta sonu muzırlıklarına yön veren ilâçlar olarak görünürdü.
Bir evin tek oğlu, ana-baba olarak nasıl tahammül etmezlerdi ki ona? Yok, öyle şımarık, edepsiz, terbiyesiz, dediği-dedik, astığı-kestik, çaldığı düdük tipinde bir çocuk değildi, ama zekâsını ve aklını kontrol edemeyen, yeteneklerinin farkında olmayan iyi sayılacak bir çocuktu Emin, tüm başarılarına(!) rağmen.
Köy-şehir, ev-okul arası gün geçtikçe büyümesi, kendisini bilip-tanıması için gereklilikleri elinden geldiğince değil, oldukça ileri bir seviyede yapmaya, gerçekleştirmeye çalışıyordu, ilerleyen gençlik yaşıyla birlikte...
Köye geldiğinde belki de defi belâ(4) kabilinden kendisine “Bugün var, yarın yoksun!(11)” teranesiyle ikram edilen çay ve kolalar idi. Bunların verdiği bir bakıma sevgi gösterisi(!) rahatlıktan oldukça hoşlanıyordu.
Sonraları bu hoşlanış onu yaramazlık yapanların yanında oturmaya da yöneltmiş ve en sonunda tüm insanların yakalandığı yanlışlığa sürüklemişti onu; merak…
Ve ikramlarda ısrar; “Bir bardakla bir şey olmaz canım, iç!” sözleriyle.
Şehre gidip her hafta sonu gelen biri olunca, artık köyden birinin şehre gidip gelmesine gerek kalmamıştı. Emin tüm gereklilikleri hacmi artan kirli çamaşır torbasında getiriyor, köye girişte âlâyı vâlâ(4) ile karşılanıyordu, akşamın karanlığında.
Getirilen şişeler karaçalıların arkasına saklanıyordu, ihtiyaç halinde(!) birinden birisinin getireceği şekilde.
Bu işleme iki deyiş hâkimdi, bilir bilmez kullandıkları; “Zula Etmek! ” ve “Alman Usulü!(4)” Herkes cebindeki tüm parayı ortaya döküyor, alınan şişelerden paralarının yettiği kadarına sahip oluyordu.
Daha sonraları Emin için bazı-bazen, kendi başına da ihtiyaç olmuştu içkiyle muhabbetinin devamlılığı. Tek sıkıntısı şişeleri kaldığı yurda, ya da pansiyona sokmakta, sokabilmişse de boş şişeleri dışarı çıkarmakta idi. Bu nedenle çözümü aklınca şöyle bulmuştu;
Bir boş yerde aldığı şişenin yarısını yakalanma riskine karşı bir gazoz şişesine koyuyor, kapatıyor, sonra yurtta su ile zenginleştirerek neşesini buluyordu! Bu konuda en büyük yardımcısı peşin para ile alışveriş ettiği uzak mahalledeki bakkaldı.
Aldığı şişenin yarısını muhafaza ettiği, kalan yarısını boş bir gazoz şişesine istiflediği gibi hafta sonu kirli çamaşır torbasını da usulüne göre muhafaza ediyordu!
Hem de nasıl? Köy minibüsü gelip de kalkışına çeyrek kalaya kadar buzdolabında muhafaza ederek. Bu alışkanlığı lise bitirme sınav sonlarına kadar devam etmişti, belki birikmiş, ya da sona ermek üzere olan bir alışkanlık olarak...
Yine böyle günlerden sabahının ilerleyen vaktinden birini yaşama gayretindeydi Emin. Sınavı umduğunun üstünde başarılı geçmiş, bu kez kendisini viski ile ödüllendirmek istemişti.
Bakkal ya kola ya da benzeri şişe bulamamış, ya da onun için diğer insanlara karşı yasağın fark edilmesi olasılığını hesap edememişti.
Bir kolonya şişesi geçirmişti eline; altın damla, gizli çiçek, turuncu zambak, ya da tütün kolonyası şişesi olabilirdi bu, ihtisas konusu olmadığından, kokusundan değil, içindekinin renginden anladığı.
Üst kapağından sonra üst tarafındaki akmamasını sağlayan plâstik şeyi kaldırınca rahatça ikmal edebilecekti viski denilen mereti.
İçindekini bir başka şişeye boşalttı, bu gerekliydi, şişenin iadesinde ise aynı işlemi tersine gerçekleşecekti bu kez.
Şişenin içindeki turuncu renkli şeyi herhalde çevredekilere limon kolonyası diye yutturmak kolay olmasa gerekti! Bu nedenle tütün kolonyası olması akla en yakın ve mantıklı görünüm olacaktı.
Bakkalın da, Emin’in de gözlerinden kaçan şey, anlamadığı halde, kendilerine anlarmış gibi bakan, anlaması gerektiğine inanılan, başında takke olan, bakkala girdiğinde şişeden şişeye aktarım yapılan yerde hayret dolu bakışlarını üzerlerine çevirmiş, 8-9 yaşlarındaki çocuktu.
O anda verilen salâ; giyimini ve o günün Cuma olduğunu hatırlatmıştı Emin’e. Belki hatırındaydı da, unutma moduna yönelmiş olabilirdi, Allah’ı da kandıracak değildi ya! Hem uzun süredir dersleri bahane ederek alnını secdeye değdirmediğini hatırladı.
Bu sırada genç bir kadın sesi ilişti kulağına;
“Ben seni, bu bakkaldan alışveriş etmeyeceksin, diye tembihlemedim mi Emin?” derken yumuşak bir şekilde çocuğun kulağını çekiyor gibiydi.
Türbanını saklama gayretini umursamayan bir genç kızdı o, yüzünün sade güzelliğinin Emin’i heyecanlandırdığının ve onu etkilediğinin de farkında gibiydi.
Emin etkilendiğini saklayamazken, bir taraftan Cuma Namazına gitme arzusu içindeydi elindeki kolonya şişesine yüklü olanı unutarak.
Emin’in Tanrısına güveni sonsuzdu! Yapacağı her yanlışlıkta, ya da yaptığı her işte Tanrının kendini yönlendirdiğine inanırdı. Meselâ köy minibüsünü kaçırırsa, ayağı taşa takılırsa, bir yere yetişmesi gerektiğinde biri kendisini duraklatsa gibi...
Kulakları çınlasa, genzi yansa, hıçkırık tutsa, ne zaman seğirse gözü, ne zaman sırtı ağrısa, kramp girse ayaklarına, olur olmaz, olmadık yerde hapşırsa, hiç zamanı ve yeri değilken nezle olsa aniden, ayakkabısına taş girse heybetli, ya da çivi batsa koca, koskocaman asfaltta, bilirdi ki yanlışı vardır.
Başı ağrısa durduk yerde, ne zaman burkulsa bileği, kafasını dolaba çarpsa, sehpaya çarpıp ayakları olsa iki büklüm, kan otursa ayak tırnaklarının birilerinden birilerine, tökezlese merdivenlerde “Hatalıyımdır” diye düşünürdü.
Mescitte, ya da camide çoban tırnağı sökülüp de abdesti, ramazanda farkında olmaksızın orucu bozulsa hep Tanrının onu ikaz ettiğine inanırdı.
O kadar çok örnek vardı ki yaşamında. Tanrının şimdi de adı Emin olan bu delikanlı vasıtasıyla kendisini içki içmemesi ve camiye gitmesi konusunda uyardığına inanıyordu.
Ayrıca yalan ya da yanlış bir şey söyleyecek, gıybet edip(2) kendini ve karşısındakini üzecek olsa Tanrının kendisine işaret vereceği konusunda sonsuz bir inancı vardı. Örneğin; aradığı bir şeyi bulamazsa, elini yıkarken sabun elinden kayar, durup dururken aksırır, ya da öksürürse, hiç gereği, ya da ihtiyacı yokken.
Birine kahırlı, sitemli, üzecek, kırılacak bir şey mi söylemeye, ya da yazmaya kalkıştığında, boğazı gıcıklanır, kaleminin ucu kırılır, ya tükenmez kalem biter, ya da yazdıklarının üstüne kahve-çay dökülür, ya da akşam ise cereyanlar kesilirdi.
İlgilendiği bir konu yanlış, hatalı, kusurlu ise, ya da doğru değilse, ya telefon çalar, ya kapıya misafir, dilenci gibi biri gelir, kendisini o konudan uzaklaştırırdı.
Sular kesilirdi bazen. Bu da Emin’in kendisini frenlemesinin gerektiğinin bir başka işareti olurdu, hangi konuya meyletmişse, hem her bakımdan.
Birinden borç mu isteyecek, bulamazdı onu evinde, hatta bazısının kilometrelerce uzakta olduğunu öğrenir, vazgeçerdi düşüncesinden. Ne kadar uzaklık var, bu o kadar erken vazgeçmek demekti kendisini öğütlemesi için, kurgusundaki ters orantı gibi…(12)
Kendince kendini ikaz etmediği tek konu, Teenage(13) denilen yaşta olmasına, kanı kıvılcımlaşmasına rağmen hiç kimseye yan gözle bile bakmamış olmasıydı. Her şeyin bir zamanı vardı, on sekizi henüz geçmişti, köy ortamında her şeye rağmen okula geç başlaması nedeniyle.
Evet, evlenmek, oy kullanmak için uygundu yaşı, ama gönlüne sultan olacağı bulmadan, öncelikle ve özellikle maddi ve de sonrasında manevi gereklilikleri yerine getirmeden neye güvenerek aşka-meşke(4) vakit ayıracaktı ki?
Takkeli çocuk, Cuma namazına gitme niyeti, güzel bir kız ve...
Evet, bakkaldan yüklendiği kolonya şişesi...
Bunlardan biri kesinlikle yanlıştı, ama hangisi? Beyni çözüm üretemiyor, ya da üretmek gereğini hissetmiyor gibiydi. Muhtemelen yanlışı çözümleyecekti, ama hem ne zaman, hem nasıl bilmiyor, yanlışın ne olduğunu bilmesi gerektiği halde yanlışını aklından bile geçiremiyordu.
Öncelikle sorma gereğini hissetti genç kıza;
“Neden bakkaldan alışveriş etmesini istemediğinize akıl erdiremedim. Nihayeti okullar tatil, canı belki sakız, gofret gibi bir şeyler çekmiştir delikanlının, Cuma Namazından önce, ya da sonra, neden engelliyorsunuz ki?”
“Bilmiyor musunuz gerçekten, yoksa beni mi sınıyorsunuz?”
“Ne haddime efendim! Gerçekten bilmiyorum.”
“Kur’an’da yazıldığı üzere ve Peygamberimizin hadislerine göre içkiyi alan da, satan da, bildiği halde alışveriş eden de, hatta her türlü çalışan da haram işlemiş(14), demektir! O halde kardeşimin o dükkândan alışveriş etmemesini istemek de doğal değil midir?”
Emin; “Haklısınız” derken elindeki kolonya şişesinin varlığından o anda bile haberdar değilmiş gibiydi.
Eee! Bu durumda, dindar birine “İyi günler!” demek olur muydu? Şu an için kullanılacak en iyi söz; “Hayırlı Günler!” dilemek olsa gerekti, sanki “Evetli Günler!” de varmışçasına.
Maksat, konuyu saptırmak, ya da tesettürlü giyimi olmayanlara göre inançlı oldukları kanaatinde olanlara lâf indirmek değil miydi? Emin de öyle yaptı, ama eklentisiyle; “Hayırlı günler! Hayırlı Cumalar!” dedikten sonra, “Delikanlı” dediği çocuğa yöneldi;
“Hadi bakalım, Cuma namazı için beni de gittiğin camiye götür!”
Genç kız kendisine özenle, bakkal ise sitemle arkalarından bakarken, onlar, yani iki Emin umursamazcasına Cuma namazı için camiye yönelmişlerdi bile.
Genç delikanlı hazır olsa gerekti, Emin şadırvanın kenarına koydu elindeki paketi, abdestini aldı, sekilerden birine pabuçlarını ve üzerine de elindeki paketi yerleştirdi özenle. Hâlâ bazı şeylerin farkında değildi. Ne zamanki hoca; Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır) şeklinde vaaza başlamıştı, aklına gelir gibi olmuştu bir şeyler...
Öncelikle Emin’in sonra delikanlı Emin’in akıllarına gelmişti kolonya şişesi. Genç delikanlı Emin’in eline dokundu ve hemen arkalarında ayakkabı sekisinde olan paketi işaretledi.
“Anladım!” dedi Emin. Paketi aldı usulca camiden çıkıp bir çöp tenekesinin içine yerleştirdi, görünmeyecek, ya da fark edilmeyecek şekilde ve basireti bağlanmıştı(2) sanki hocanın vaazına rağmen, aklından çıkmamakta direniyordu kolonya şişesi.
Her şeye rağmen ruhunda da, bedeninde de büyük bir rahatlama hissi duyuyordu. Bunda belki de hocanın beyninde kalan vaazının kırıntılarının etkisi olsa gerekti.
Zihninde yer eden birikintilerde, düşündüğü, ya da aklından geçirdiği tüm imkânsızlıklara rağmen, hoca orada vaaz ediyor, o kendi dünyasında Emin’in ablasını düşünüyordu.
O kızdan etkilenmişti, haddi-hukuku-hakkı olmamasına(2) rağmen, onu gönlüne hapsetmeyi düşünür olmuştu, yaşamında ilk kez böylesine bir duyguyu yaşayarak.
İnsanın namazda, niyazda olunca dünyayı cami kapısının dışarısında bırakması gerekirmiş, ama umurunda mıydı? Tanrı, hoca hutbeye başlamak üzereyken Emin’i bir kez daha uyarmak istemiş olsa gerekti.
Şüphe sokmuştu kalbine; “Abdestini tazele, onu değil, beni düşün!” anlamında ve kalkıp, hoca hutbedeyken tekrar abdest alıp arka saflarda bir yerlere sığınmıştı, gizlenir gibi.
Bu kez yanında Emin de olmayınca düşüncelerini de beyninin bir köşesine yığıp Hakka yönelmesi kolay olmuştu bir bakıma, hem inkâr edemeyeceği bir şekilde, tüm gönlüyle, kalbiyle Tanrıya yönelir gibi.
Sağa-sola selâm vermek, namazı bitirmek değildi. Ama her şeyin sonunun olduğu gibi namazın da sonu gelmişti. Çıkışta elinde bir sıcaklık hissetti Emin. Bu sıcaklığın etkisinin yanında çöp tenekesinde bulmak istediği halde görememesinin soğukluğunun etkisini hazmedemedi.
Elinin boş kalması, diğer elindeki sıcaklık Tanrının yeni bir işareti olsa gerekti, kendince. Delikanlı Emin, elini sıktı Emin’in sıcaklığını daha beter hissettirmek istercesine;
“Üzülme, her şey olacağına varır, her işte bir hayır vardır, sıkma canını!” gibi IQ'su(15) yüksek bir adam gibi konuşuyordu, Emin’i etkilercesine.
Ve Emin ikilemler(3) içindeydi, dönse mi, genç Emin’in elini bırakmaksızın devam mı etse, gibi.
Dönmeyi istemedi içi, ikilemin diğer yönünü kullanma arzusunu yaşadı içinden. Ama nasıl?
“Ablamın cevizli eriştesi meşhurdur, sabah ‘Yapacağım!’ demişti, istersen gel, ye ve öyle git, nereye gideceksen!” dedi Emin, yani küçük olanı.
Emin için bu yemekten ziyade egemen olamadığı hisler için reddedemeyeceği bir teklifti, hele ki çöp tenekesine sakladığını bulamadıktan ve bunun Tanrının kendisini yönlendirişi inancını yaşıyorken ve “Nasıl?” dediği sualine cevap ararken.
“Olur!” dedi, hiç olmazsa o genç kızı, gerçekten haddi olmayarak da olsa görmek, evi öğrenmek, bir daha, bir daha ki gelişlerinde aynı sokağın havasını içine çekmek için. Ne umudu vardıysa, ya da beklentisi ne olsa gerekti ki?
Kapıyı herhalde boş bulunup anahtarı ile açtı Emin, ancak “Biz geldik!” demeyi de akıl etmişti.
Mutfaktan salona yönelen ev kıyafetli, tesettürden uzak genç kız hayret, endişe ve şaşkınlık içindeydi. Çünkü başı açık, üstünde eteklik, üstelik gömleğinin tek düğmesi açıktı üstten ve hangisini, neresini, nasıl kapatacağının tedirginliğini yaşıyordu.
Emin, saygılı, edepli ve halden anlar bir insandı, sözlerini tane tane seçmek gereğini hissetti:
“Sırtımı dönüyorum efendim, giyinecekseniz giyinin, sonra da ya ‘Gidiniz!’ ya da ‘Defol!’ komutunuzla dışarıya yönelip defolayım!” dedi.
“Emin, sen ocağa bakadur, ben giyinip geliyorum!” sözünü üstüne alındı Emin, isim kargaşası nedeniyle;
“Peki!” dedi emir verilmiş de, dinlemiş gibisine, kırk yıldır da tanışıyorlarmış gibi.
Giyinip gelen Emine kardeşini televizyon izlerken, Emin’i ocaktaki çorbayı karıştırırken görünce hayret etmişti, efendiliğini göz ardı edip sitem kusmanın zamanının olmadığı düşüncesinde idi Emine, hem de kısacık bir zaman dilimi içine sığdırdığı kardeşinden öğrendikleriyle;
“Hem içki alıp kolonya şişesine doldurtuyorsunuz neden saklamak gereğini hissediyorsanız, hem de inancım, kültürüm hakkında bilgi sahibi olmanıza rağmen evimize geliyorsunuz utanmaksızın, neden?”
“Biraz ağır olmadı mı hanımefendi? Hakaret etmeksizin ‘Gidin!’ ya da ‘Defolun!’ derdiniz, defolurdum. Kardeşiniz ısrar edince, her ne olursa olsun sizi bir kere daha görmek için gelmiştim evinize, inancınıza göre; ‘Tanrı Misafiri’ olarak...
Bunun utanmazlık neresinde? Hem insan karnını doyurmak için bir dilenciyi bile misafir etse, hakaret etmemeli, gözüne sokar gibi, ‘Ye! Zıkkımlan! Sonra çekil, git!’ dememeli diye düşünürüm. Sanırım haksız da sayılmam. Şimdi izninizle gidiyorum, sağlıklı kalın, telâş etmeyin, yolu biliyorum ve kapıyı arkamdan kapatırım!”
“Affedersiniz, hata yaptım, kalın, gitmeyin lütfen!”
“Peki! Size söz gelmesin, cevizli erişteyi unutup çorbayı içip, Emin’le vedalaşır ve öyle giderim.”
“Kalın, anlatın, kimsiniz? Vaktiniz varsa, erişteyi de hazırlarım hemen. Hem kimseye karşı ne çekincem, ne huzursuzluğum var, ne de kimseye hesap vermeye mecburiyetim, kardeşim yanımda çünkü!”
“Peki, demem zor. Belki bir başka Cuma...
Hem ‘Neden?’ diye sormuştunuz varlığımın nedenini. Anlatayım; Emin’in ve sizin tavrınız, salâ, ezan ve Cumanın bereketi ve beni her daim yönlendirdiğine inandığım Tanrının sakladığım kolonya şişesini yok etmesi, hiçbir hakkım, gerekçem ve haddim olmamasına rağmen beni etkilemiş olmanız diyebilirim, sorunuzun cevabı olarak.”
Düzgün konuşmasına kendisi bile hayret eder gibiydi. Devam etmek için derince bir nefes aldı;
“Ancak itiraf etmeliyim ki, liseyi henüz bitiriyorum, belki kalan birkaç sınavdan sonra mezun olabilirim. Elimde yok, avucumda yok, çulsuz bir keloğlan örneğiyim kendimce düşüncemde ve etkilenmek hakkım yokken, etkilendiğimi söylemek haksızlık. Sevdalanmaya, umutlanmaya hele sizin gibi bir dünya güzeline bağlanmaya asla ve kat'a hakkım yok!”
“Neden, diye sormayacağım, aşağılık kompleksinizi(4) gizleyerek anlatmaya çalışmak istediğinizi anlayacak kadar bilincim yerinde ve anlayabiliyorum sizi. Gün doğmadan neler doğar(16)?..
Benim de sizden etkilendiğimi söylemem yanlış ve mantıksız. Ama ‘Beni etkile!’ demek isterim. Seni tanımama imkân tanı! Eğer sever, sevebilirsem, gönlümü dolduracağına inanabilirsem, her ne olursa olsun seni sonsuza kadar beklemeyi vaat edebilirim sana. Ama şimdi değil, ilerleyen zamanda!”
Söyleyeceklerini nasıl bitirmesi gerektiğinin kararsızlığını yaşıyor gibiydi Emine, devam etmek için mantıklı bir nedene ihtiyaç varmış da, bulmuş gibisine;
“Çorbanı iç, git ve düşün! Elim uzakta değil, elimi kendine yakınlaştırmak elinde ve ne zaman gelirsen gel, çekinme, Emin yanımda, kapım her zaman ve hep açık...”
“Umut Kaf Dağının ardında da olsa, bu insan için yaşama sebebidir. Hele ki kalbine, duygularına egemen olamıyorsa...
Seni kazanmak ve hak etmek için ömrümü tüketmem gerekse de gayretli olacağım, çaba göstereceğim.”
“Beklemeyi isterim. Sevmek, bir yuva kurmak, gönlümün sultanı diyeceği birine kavuşmayı dilemek hangi genç kızın rüyası değildir ki? Anlatman ve dinlemem için, kısaca ‘Seni beklemeyi istediğimi’ dile getirmek istiyorum.”
Sofrayı hazırlamak için gelmişti Emin. Belki de konuşmaların uzamasından sıkılmış, ya da televizyonda izlemek için herhangi bir program bulunmaması nedeniyle...
“Yedik, içtik, afiyet olsun, sofrayı Emin kaldırsın!” tekerlemesinden sonra yola koyulmak üzere olduğunda düşünceler içindeydim, bir bakıma Âşık Emin olarak. Öteki Emin salondaki kanepe üzerine uyuklama modunda, üstüyle-başıyla uzanmıştı.
Emin bu vakitte taşıt bulamayacağı için köye gidemeyecekti, yurt ise çoktan kapanmıştı yaz tatili nedeniyle, kendini saklayacak tek mekân şehrin külüstür oteliydi, bir gece için de olsa barınacağı.
“Öpebilir miyim seni?” dedi cesaretlenmiş gibisine, umutsuzca. “Bu, ne acele?” tavrı yoktu Emine’nin. Ama nasıl öpeceğini bilmezcesine, başörtüsünün ya da türbanının sağ yanağını açıp gözlerini kapattı hem heyecanla ve bilmeksizin.
Dudakları ikisinin de titriyordu bu ilk öpüşte, sokak kapısı arkasında.
“Dünyada yaşadığım sürece, son nefesimi verinceye kadar senin için saygıda ve sevgide kusurum olmayacak, ‘Seninim!’ diyeceğin ana kadar da, hep yaşayacak bir sevgiyle sana ait olmam, seni sevmem devam edecek, inan bana!” dedi Emin.
“Yaşadığım bugüne kadar eksikliğini hissettiğim bu duyguyu hissettirdin ya bana, Allah senden razı olsun, seni sevmekten ne usanacak, ne de vazgeçeceğim!” derken tekrar öpmesini bekler gibiydi Emine, eğer kardeşi Emin uzandığı yerden kalkıp;
“Gidiyor musun Ağabey! diyerek yanlarına gelmeseydi!
“Allahaısmarladık! Görüşmek üzere!” dedi Emin, tüm geleceği anlatmak istercesine...
İkisi de on sekiz yaşlarının heyecanını ve mutluluk arzularını taşıyorlardı.
Mal-mülk önemsizdi, iki gönül bir olunca samanlık seyran (ya da mülk) olurmuş örneği heyecanlarının birbirine yeteceği inancını yaşıyorlardı, bir görüşte, bir öpüşte ve bir kolonya şişesi desteğinde, yanlış gibi görünse de...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün 22.00-06.00 aralarında içki satış ve 18 yaşından küçüklere içki satılamayacağı yasağının olmadığı tarihlerde düşünüldüğü anlaşılmıştır, herhalde. Bu konudaki ilk kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılı. Değişikliğin yapıldığı 6487 sayılı kanunun tarihi ise 24.05.2013 dir.
(*) Köyümde her ailenin bir unvanı vardır, kişilerin isimlerine de yerel olarak yansıyan. Ben de köyüme ait bugün (tümü) mevta olan isimleri derlemeye çalıştım.
(1) Şeytan Azapta Gerek; “Sevilmeyen bir kimse zorluk içinde kaldığında bunu hak etmiştir” anlamında kullanılan bir sözdür.
Öyküyle hiç ilintisi olmayan ancak yadsınması da mümkün olmayacak öyküdekinden farklı kısımları anlatmak istedim. Gerçekten, makul, sevecen davranması gereken, ancak bunu bilmeyen, ya da bilmek istemeyen abdestinde-namazında sabit görüşlü bir kısım yaşlıların, gençleri bağnaz, sofu, geri kafalı, hatta yobaz düşünceleriyle yola getirme, ya da yönlendirme amacındaki davranışlarını işaretlemek için yazmak gereğini hissettim.
Bu dileğimi anlatma gereğini hissederken içki içilmesini hoş gördüğüm anlamı çıkarılmasın. Kur’an’da açıklıkla belirtilmemesine, bir tavsiye niteliğinde görünmesine rağmen Peygamberimize mal edilen hadislere göre haram olduğunu bilenlerden biriyim.
İslâm âlimlerinin deyişlerine göre; “Küllü müskirin haramün (keyif veren her şey haramdır) yanında, Küllü habisün haramiin (her kötü kokan şey haramdır), Küllü müsrifin haramün (her israf haramdır) ve Küllü müziin haramün (eziyet veren her şey haramdır) denildiğini en iyi bilenlerden biri olduğumu sanıyorum. Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalalığı yapmak değil...
(2)
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Gıybet Etmek; Çekiştirmek. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.
İhsas Etmek; Üstü örtülü olarak anlatmak, sezdirmek.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
Zulalamak (Zula Etmek); Kaçak ya da yasak şeyleri saklamak, gizlemek, gizli bir yerlere koymak.
Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Muhatap Olmak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmak.
(3)
Cevelân; Dolaşma, dolanma, yerinde duramayıp gezinme, gezinti
Çapulcu; Başkasının malını alan, talancı, yağmacı.
Tekfir; İslâm hukukunda bir Müslümanın başka bir Müslümanı kâfir sayması, ilân etmesidir. Tekfir eden kişiye “Mütefekkir” denir. “Mümin” olarak bilinen bir kişiyi dinden çıkarma (İrtidat) suçlaması yapmak İslâm dininde yasaklanmıştır. “Mümin” diye bilinen bir kişi hakkında kâfir hükmünü vermek uygun değildir. Bu kelime bazı yerlerde (yöresel olarak) anut, abus, kindar, hamiyetsiz, kadir bilmeyen anlamlarında da kullanılmakta.
Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.
Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Ulema; Âlimler, sarıklı din bilginleri.
Marpuç; Yılankavi, yılan gibi kıvrımlı nesne. Büklüm, kıvrım. Nargileye takılan ve kolayca içmeyi sağlayan hortum biçiminde uzun ve bükülgen boru.
Andık (ya da Andız); Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.
(4)
Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile); Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.
Alman Usulü; Toplu halde gidilen bir yerde herkesin kendi giderini kendi ödemesi ya da gidere herkesin eşit ölçüde katılması yöntemi.
Aşağılık Kompleksi; Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.
Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.
Kulağı Kesik; Görmüş-geçirmiş, bilgi ve deneyimi fazla olan, argo tabirle uyanık.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Nasihat Küpü; Öğüt vermekte, ibret verici ders anlatmada, tavsiye ve ihtarlarda bulunmayı kendine hak gören hacı-hoca-yaşlı takımı.
(5) Kişiyi nasıl bilirsin; “Kendim gibi!” Atasözü. Başkalarının bir durum karşısında nasıl davranacağını düşünürken hep kendimizi ölçü tuttuğumuzdan dolayı kendimizce bir yargıya varıp uygulamamızın ifadesidir ki, bu yargının her zaman doğru tuttuğunu söylememiz mümkün değildir. Ayrıca karşımızdakine güvenin anlataımıdır da.
(6) Mıstabey; Köyüm insanının ayrıcalığı olan birine “Mustafa Bey” demesi.
Mıstırla’la Hala; “Mustafa’ların Hala” demenin yöresel deyişi.
(7) Sevgiliye neden “Yâr” denir; Aşkın bir uçurumdan (yardan) düşmek gibi olduğu ifadesinden yola çıkan Lâtif KORU; “aşkta çakılma ihtimalini göze alarak uçurumdan (yardan) paraşütsüz atlamak” olduğunu ifade etrmiştir.
(8) Kur’an, Bakara Suresi, 219. Ayet; “Sana şaraptan soruyorlar…”
Kur’an, Maide Suresi, 90. Ve 91. Ayetler. “İçki pisliktir, kaçının!” “Şeytan sizi namazdan alıkoymak ister!”
Kur’an, Yunus Suresi 4. Ayet. “Kâfirlere kaynar sudan içki ikram edileceğini”
Kur’an, Nahl Suresi 67. Ayet. “Meyvelerden içki için değil, meyve olarak faydalanmak gerektiğini”
(9) İslam’da zorluk (ve aşırılık) yoktur; Kur’an Hac Suresi, 78. Ayet; “Allah dinde, sizin için hiçbir zorluk kılmamıştır” ile Kur’an Bakara Suresi, 268 Ayet; “Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez”. Bu ayetlere peygamberimizin ifadesiyle din kolaydır, zorluk ve zorlanma yoktur.
(10) Veren el, alan elden daima üstündür. HADİS
Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama var. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
(11) Bugün var, yarın yoksun, iç be dostum n 'olursun? şeklinde bir şarkıyı hatırlıyorum, ama kimindir, aklımda kalmamış!
(12) Benim gibi düşündüğünü söylemem mümkün değil saygıdeğer Bekir COŞKUN'un. Benim onun gibi düşündüğümü söylemem daha doğru olsa gerek. Bu nedenle öykünün içinde ondan onun sözlerinden de (ç)alıntılar olduğunu itiraf etmem gerek!
(13) Teenage; Şimdilerde ortaokul, lise devreleri, üniversite başlangıç yılları. (Kısaca 13-19 yaşlar arası, gençlere ait zaman dilimi) Neil SEDAKA’nın “You mean everything to me” ve “Oh Carol!” şarkıları bu döneme aittir.
(14) Kur’an’daki ayetleri şöyle böyle özetlemiştim. Genç kızın söyledikleri dışında Peygamberimize mal edilen hadislere göre;
“İçki yapan, yaptıran, içen, taşıyan, kendisine taşınan, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alan haram işlemiştir.” Diğer bir hadiste ise;
“Allah 'a ve ahiret gününe iman eden kimse içki bulunan sofraya oturmasın!” sözü de hafızalardadır.
Ancak özellikle düğün sofralarında içki içenle aynı masalarda oturan bu söze uyan hiç hacı, hoca görmediğimi söylemek isterim. Ayıp olur diye masadan kalkmamanın erdem olduğunu düşünmek aklımdan geçmez.
(15) IQ: (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.