“Olmaz, olmaz deme, olmaz olmaz!” demiş atalarımız. Olmazsa nasıl olmaz, olmazken olur nasıl olur? Bu “To be or not to be that is the question(1) ya da “Olmak, ya da olmamak, işte bütün mesele!” şeklinde bir soru olabilirdi! Neden olmazın olur olduğunu anlamak da, anlatmak da zor olmasa gerekti.

Yakınlarının iki kısaltmayla Hasso ve Hüsso olarak çağırdıkları Hasan ve Hüseyin ikiz kardeşlerdi. Ancak tüm farklılıklar Hasan’ın lehine idi. İsmi ilk önce Hasso almıştı, Hasan olarak, on dakika kadar önceliği, ya da erkenciliği olduğu gibi, anne karnında da bu ayrıcalığı kendisine hak ya da imtiyaz(2) olarak yaşamış olsa gerekti Hasso.

Çünkü doğumda Hasan dört kilonun üstünde iken Hüseyin ancak üç kilo civarında doğmuş ve bu pehlivan(2)-kikirik(2), Lorel-Hardi(3), Edi-Büdü(3) vaziyeti tüm yaşamlarına egemen olmuştu. Tek farkla; Hüseyin akıl-zekâ ve IQ(2) konusunda az-biraz, belki de çok-çokça önündeydi Hasan'ın.

Ve çocukluk, delikanlılık konularında hep önde olan Hasan idi. Ancak söylemek gerekli ki anne-baba rızası ve kendilerinin de istemesi nedeniyle askere beraber gitmişlerdi.

Hasso farklılığını hissettirmek istemiş, ama komutanlar bilgisiz, “Agop’un kazı” gibi bakıp(4) bakınan değillerdi ya, Hüseyin’i S-l Personel Subayı yazıcılığına almışlardı. Hatta onbaşı bile yapmışlar, Hasan mutfakta düz-kıdemli(!) asker olarak teskeresine ulaşmıştı!

Söylemek gerekli ki; Hasso ve Hüsso sadece pehlivan-kikirik modunda yani boy-pos, kilo-cüsse, zekâ ileriliği veya geriliği gibi sadece fiziksel özellikler bakımından farklı değillerdi.

Şöyle izah etmek belki daha kolay olacak diğer özelliklerini tarif için: Gönlün nereye konacağı belli olmadığı gibi, nasıl ki iki farklı insan birbirinin olup, karı-koca oluyorlarsa Hasso ve Hüsso da iki farklı insanlardı, birbirine hiç benzemeyen.

Hasan tamamen annesinin, Hüseyin ise babasının kopyası gibiydi fiziksel benzeşim olarak. Hani “Hıh demiş burnundan düşmüş!” denilir ya, tıpkı öylesine. Diğer sair özellikler naturalarından(2) kaynaklanmış olabilirdi. Askerlikleri öncesinde tıpkı ilkokulu bitirmek gibi...

Hüseyin parmakla gösterilerek ilkokulu bitirmiş, Hasan ittire-kaktıra denilecek bir biçimde mecburen-mecburiyetten, belki de ayıp olmasın diye, hani geçme notu on üzerinden beş ise, ya dört buçuktan, hatta dört üzerinden yanlışlıkla(!) dört buçuğa çekilen notlarla güç-belâ bitirebilmişti ilkokulu...

Bir söz vardı; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!(5) şeklinde, gerçekten ilkokulu bitirişlerinin sonunda göründükleri gibi değil, boş gezenin boş kalfası(6) gibiydiler her ikisi de. Beraberce hiçbir işte dikiş tutturamıyorlardı. Hasso'nun üstünlük ve egosunu tatmin etme arzusu her daim etkili olup, düşürüyordu öncelikle yaşam, sonrasında iş kalitelerini. Bunu en iyi şekilde şöyle özetlemeye çalışıyordu Hüsso; “Sussam gönül razı değil, söylesem kâr eylemez! (7) gibi…

İkisinin de şöyle ya da böyle sınava girip sınav sonunda edindikleri Sürücü Belgeleri nedeniyle babalarının belediyede, annelerinin tarafından ise bir büyük olarak, dıdının dıdısı(8) olsa da hastanede tanıdıkları vardı.

Hasan, cenaze arabasının, Hüseyin ise ambulansın şoförleri olmuşlardı iş olarak, gece-gündüz belli olmayan vakitler için. Bu nedenle Hasso ve Hüsso sık görüşemez olmuşlardı, bu da iddia, yükseklik, bencillik fobilerini(2) bir kenara gizlemişti Hasso'nun.

Bunun farkına varan anne ve babaları öncelikle; “Helâl süt emmiş, doğru, dürüst, düzgün, namuslu ve güzel iki kız bulalım, everelim şunları!” demişlerdi. Tek dilekleri, onların evlendikten sonra tümüne sahip oldukları apartmanın iki dairesinde oturmaları idi ve bunun için kura çekeceklerdi ikisi arasında.

Neden mi? Mademki hep rekabet, hep çekememezlik vardı ikisi arasında, biri apartmanın A’sında bir numaraya yerleşirse, öteki B’sinde son numaraya yerleşecekti. Kilometreler olmalıydı aralarında mesafe olarak ve bunu en iyi bilen de öncelikle ve özellikle anneleri idi.

Olayı bu kadarla bitirmek düşüncesinde değildi anne ve baba. Plâka bedellerini de ödeyerek sıfır kilometre acente taksi almışlardı onlara, dairelerden birini feda ederek. Eh! Olsundu o kadar! “Çalışın, kazanın, biriktirin!” demekten başka çareleri yoktu ki.

Tek farklılık ikisi de ayrı duraklarda görev yapacaklardı, tek şartları bu idi anne-babanın, bilinen rekabet nedenlerinden dolayı, buna mecburdular da. Çünkü lâfı esirgememek gerekirse çocuklar da anne-babalarından farklı değillerdi. “Soy soya, bulgur suya çeker!” denilen felsefe gibi...

Yaşam, normal düzende devam ediyor gibiydi, eğer hafızalarına kazınmış olan birikintileri silip atabilselerdi. Çünkü Hasan arabasını, cenaze arabasını kullandığı atmosferde kullanıyordu unutmaksızın. Biri omuzuna dokunarak bir şey söylemek istediğinde, omzuna dokunanın cenaze olduğu kanısıyla aniden “Ananı...”  diye başlayan tepki veriyordu(4)!

Hüseyin ise, tam anlamıyla alçaktan uçuyordu, yetiştirmesi, kurtarması gereken can varmış gibi. Onun tiki, ya da ikaz edenlere karşı tepkisi dudaklarını ısırır gibi, kendi kendine konuşurmuş, ya da dua edermiş gibi kıpırdatmasıydı.

Bu minval(2) üzerine anne ve babanın helâl süt emmiş gelin adaylarını bulmaları gecikmemişti. İki kız kardeş, ama tesadüf(!) ikiz değil. Büyük olan Şaziment, küçük olan Şayeste idi ve öncelik hakkını her zaman olduğu gibi Hasan kullanmış ve küçük olan Şayeste'yi kendisine istemişti.

Eğer üleşmek bir kavram ise, Hüseyin'in rıza göstermesi dışında bir kanaat meydana gelmiş olabilir miydi ki?

“Horoz ölür, gözü çöplükte kalır!” örneği Hasan, kardeşi Hüseyin'in karısı olmasına rağmen Şaziment’e de ilgi duyduğunu, içinin gittiğini kendisine itiraf etmekten çekinmiyordu.

Her şeye rağmen “Komşunun (yani kardeşinin) tavuğu kendisine kaz gibi görünse” de aradaki mesafeyi muhafaza etmeyi biliyor, “Bir gün mutlaka” diye düşünerek sadece kendisine karşı dürüst olmasının gerektiğine inanıyordu…

İlerleyen zamanda, anne ve baba ölümlerinden önce miras taksimlerini birbiriyle uğraşmadan, didişmeden istediklerince ve hak geçirmeksizin yaptıkları inancıyla rahatça ölüp, vaz geçmişlerdi dünyalarından, dünyayı oğullarına bırakıp, arka arkaya hem!

Bu zaman içinde Hasan’ın biri ikiz üç oğlu olmuştu, Haldun, Haluk, Halit isimlerini koyduğu. Şaziment’in ya da Hüseyin’in hiç çocukları olmamıştı, yaptıkları, yaşadıkları her türlü tedaviye rağmen...

Çünkü Hasan'ın durumu ayyuka çıkmıştı, yani duyulmuş, açığa çıkmıştı aile arasında, çocukların bile haberdar olduğu. Kısırdı, ya da spermleri can veremeyecek şekilde ölü idi. Buna bağlı olarak karısının hiç mi hiç kusuru yoktu.

İnsanların çaresizlikte boyunları hep büküktü. Her türlü kocakarı ilâcı, hocalara okutma, üfürükçülere üfletme, fallar için sebil(2) gibi para harcamalarına rağmen bir sonuç alamamışlar, hiçbir girişim para etmemişti. Ama içten pazarlıklı olan Hasan’ın aklına gelen, çağdaş tıp dışında hiç kimsenin akıl edemeyeceği bir oluşumdu.

Çünkü hinlik düşünen egoist bir yapıdaydı Hasan. Bir gün kardeşi Hüseyin'i kenara çekip fısıldamıştı;

“Bak! Senin spermlerin ölü olduğu için çocuğun olmuyor. Ağabeylik olarak sana sperm veririm, ikimizden başkasının da haberi olmaz!”

“Nasıl olacakmış o?”

“Yanlış anlama, karınla yatmama gerek yok. Bir hastanede yeni bir teknoloji gelişmiş, benden alınanlar, karının rahmine senden alınmış gibi nakledilince oldu-bitti bu iş. Eğer bu nakil doktorların tavsiye ve önerilerine göre yapılırsa senin de bebeğin olmuş olur. Eğer tutmazsa bir daha deneriz, yeter ki sen de seveceğin bebeğe sahip ol!”

Aklı yatmıştı Hüseyin’in. Bilmediği sadece Hasan’ın muradına ermek için içten pazarlıklı olması idi. Çünkü eğer bebek olursa, tehdit edip mutlaka hevesini gerçekleştirmeyi deneyecekti Hasan, kim bilir bu diğer bebeklerin de doğmasını sağlayabilirdi belki...

Evet, daha ilk seferde maya tutmuştu. Mayanın nasıl tuttuğunu Şaziment bilmiyordu, bilmesi de gerekli değildi. Tanrı ona, yapılan tedavi(!) ile ikiz kız evlât vermişti daha da ilerleyen zamanda. Başka hiçbir dileği yoktu Tanrısından, şükrediyordu.

Hüseyin başlangıçtaki neşesinin zavallılığı için kahrediyor, sırrının omuzlarına yüklediği yükü taşıyamıyor gibi eziliyor, derdine derman aramak için sadece ağabeyiyle tasarruflu bir şekilde konuşmak dışında susuyor, susuyor, hep susuyordu!

Ne beti-bereketi(4), ne şenliği-esenliği kalmıştı, mutlu olmasına, Tanrıya şükretmesi gerekmesine rağmen.

O eski halinden eser yoktu(9) şimdi. Gülmüyor, herhangi bir şeye tepki verip, kıpırdatmıyordu dudaklarını Hüseyin. Gün boyu radyosunu açmıyor, “Aç!” denildiğinde “Lâhavle!” çekerek(10) açıyordu.

Bu kadarla kalsa gene de iyiydi. Bazen para almıyor, bazen para üstünü vermeyi unutuyor, ancak ikaz edildiğinde kendine geliyor, bazen müşterinin bagajını unutuyor, bazen arabasında unutulan bir şeyin sahibini hatırlayamıyordu. Tam bir melânkolik haleti ruhiye bürümüştü(4) kendini.

Bazen yanına dekolte(2) kıyafetli, bacakları görünen biri oturduğunda;

“Adamı günaha sokma bacım, git arkaya otur!” dediğinde “Sapık! Ahlâksız!” gibi kelimeler eşliğinde tokat yediği bile oluyordu. Trafik Polisinin; “Yiyişmeyin(4)! Taksi! Çek kenara!” dediğinde arka kanepedeki yiyişme olayının(!) ancak farkına varıyordu.

Ve ağır geliyordu Trafik Polisinin; “Sen pez… (2) misin lan?” deyişini ve hiç olmadık bir kural hatası uydurup ceza yemesini hazmedemiyordu(4)!

Bir gün yine yiyişen bir çift arabayı tenha bir yere çekmesini, bir süre dışarıda hava almasını emretmişti Trafik Polisinin söylediği gibi biri olmadığını ispat etme zamanının geldiğine inanıyordu.

Tenha bir yere çekti, eline aldığı beysbol sopası tipindeki sopayla arabadan inip adamı da indirip var gücüyle vurmaya başladı edepsiz adama. Kadın, belki de can havliyle kaçıp kaybolmuştu.

Her şeye rağmen insandı, bir külçe haline gelen adamı kamera kaydının olmadığı tenha bir sokakta bırakıp acil ambulansa kontörlü telefondan haber vererek o cisim yığınının, kendince beş para etmez bedenini ortada bırakmamıştı.

Aklında tutamadığı şey, Durak Taksisi olması ve insanların biriken kinlerini bir gün mutlaka kusmak isteyecekleri idi. Yanılmak insanlara mahsustu, ama kin ve garezi, öç alma duygusunu(5) düşünmemek, düşünememek, dikkate almamak büyük, hem de kocaman bir kusurdu affedilmeyecek...

Normal çalıştığı bir servis gününde, üç adam binmişti Hüseyin’in arabasına. Biri; başıgözü sarılı sopa attığı o adam, diğeri yanında ve ötekisi ön koltukta, hemen yanında ve silahlı. “Yürü!” dedi biri, hangisinin söylediğini anlayamadığı.

Şehir Merkezine doğru yöneldi, tehditlere aldırış etmeksizin, ölümden daha kötü ne olabilirdi ki dünyada? Üstelik kaygı, düşünce ve sakladığı sır nedeniyle özlediği ölüm değil miydi?

Ama ölümü bu şekilde hak etmediği kanaatindeydi. Bir Trafik Polisinin yanından geçerken aniden durup arabadan indi ve;

“Beni tehdit ediyorlar...” sözü neredeyse yarım kaldı. Önde oturan genç, bıçkın(2) delikanlı, belki de sinirlerine hâkim olamamasının etkisiyle silâhını çekmiş, ona doğrultmuş alnı kabağına sıktığı tek kurşunla Mevlâ’sına kavuşturmuştu onu.

Belki anında aklının başına gelmesi nedeniyle üzüntüsüyle, ama rahatlamışçasına gibi sanki etrafına tüm toplananların hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın silahını Trafik Polisine vermişti genç adam.

Evet, şairin dediği gibi; “Ölüm güzel şeydi! (13) ama böylesine ölmek, anlatılamazdı, hiçbir zaman, hiçbir kimseye.

İnsanların kardeşlerinin, karındaşlarının ölmesi bir elmanın iki yarısı gibi benzer olmasalar da sevindirir miydi, böyle bir şey beklenir, olabilir miydi? Evet, insanlar çiğ süt emmişlerdi ve onlar küçük ihtirasları için büyük duyguları heba etmekten(4) asla çekinmiyorlardı.

Hasan’ın gösterdiği sahte (belki de timsah) gözyaşları(14), içinde titreyen ise bedenine ait arzulardı. “Ölen ölür yıpranmaz; Giden gider, aranmazdı(15)!”

Belki de bunu, beraber yatmadan sahip olduğu kız çocuklarına resmen kavuşmak olarak yorumlamak da mümkündü.

Taassup(2), hırs, kızlarını hiçbir kaygı duymaksızın edinme, sevme, kucaklama mutluluğu olarak da düşünüyor olabilirdi Hasso.

Çünkü gerçeği bilen olarak bir tek kendisi vardı koca dünyada, heves ve arzularını gerçekleştirdikten sonra tüm evrene itiraf etmeyi düşlediği bir düşünce idi bu.

Ha! Belki karısı kendisine surat asar ve evi terk ederdi, ama üç çocuğuna ve sonrasında beş çocuk sahibi olacak olmasına rağmen bu umurunda bile olmazdı, çünkü bencillik yaşamının tümüne egemendi.

Neşelendi, hayatının en büyük hatasını yapmak üzere olduğunu fark etmedi, aklından bile geçirmedi. Ellerini radyodaki müziğin ahengine uydurarak çırpmak için direksiyondan ayırdığında, tekerin önüne rastlayan ufak bir çakıl parçası direksiyona tekrar hâkim olmasını engelledi.

Bu da en yakın duvarda önce hayallerinin, sonra yaşamının, üstelik yanarak hiçbir iz kalmaksızın sona ermesine neden oldu. Bu yanlış düşünceleri için Tanrının cezalandırılış biçimlerinden biri olsa gerekti...

Ne iki elti olan iki kardeş; Şayeste ve Şaziment çocuklarının kardeş olduklarını, ne de Haldun, Haluk, Halit ile Halide ve Halime yaşamları boyunca birbirinin kardeşi olduklarını bilmediler, öğrenmediler, gereği olmadığı için, akıllarına gelmesi mümkün olmadığı için herhangi bir teknolojiyi kullanmak arzusu gerekmeksizin.

Çünkü zaten kardeş sayılırlardı, hepsi aynı soyadını taşıyorlardı, kardeş olarak ayrıca tescillenmeleri hem gereksizdi, hem de şart değildi.

Hüseyin’in söylemesi mümkün değildi gerçeği. Hasan’ın söyleme isteğini ise Tanrı uygun görmemişti! “Aşk yoktur!” demek yanlış olsa gerekti. Hem zaten aşk ile değil, gönül rızası ile bir bakıma “Görücü Usulü(6)” gibi evlendiklerini inkâr mı etselerdi ki yani?

Ama sonrasında oluşması mümkün “Aşka” kim karar verir, verebilirdi ki? O halde bunu kısa ve derin çizgilerle; her iki kardeş yönünden de; “Mutlu aşk yoktur!(17) şeklinde vasıflamak mümkün değil miydi?

Kader dediğimiz şey herhalde Tanrının çizdiği yörüngede ilerlemek olsa gerekti. Tanrı insanı doğumunda ufak bir fiske ile hareketlendirdiği gibi, sonrasında uzaktan “Dur!” diye de şekillendiriyordu yaşamını…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküde kullanılan bir kısım örnekler fıkralardan (ç)alıntıdır.

(*) Haldun; Devamlı, sürekli olan, sonsuz, ebedi olan.

Halide; Sürekli, sonsuz, ebedi. Sürüp gelen, sürekli. Geç yaşlanan.

Halim (Erkek) Halime (Kadın); Yumuşak huylu, uysal.

Halit (Erkek) Halide (Kadın); Sürekli, sonsuz, ebedi, geç yaşlanan.

Haluk; Temiz ve iyi huylu, iyi ahlâklı, iyi ahlâk sahibi, geçimli kimse.

Şayeste; Uygun, yakışır, yaraşır, münasip, lâyık, şayan.

Şaziment; Allah’ın adamı, Allah’a ait olan. Allah yolundan giden kişi. Kimseye benzemeyen, farklı, tek, eşsiz.

(1) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jüliet (Romeo ile Jüliet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and Lemanable Tragedy of Romeo and Juliet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Gerçeğe çok yakın bir aşk romanı. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

(2) Bıçkın; Gözü pek, korkusuz, yürekli, yaman, acar. Kabadayı. Külhanbeyi, serseri, hovarda.

Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

Fobi; Belirli nesne, durum veya şeyler karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku. (Akrofobi; Yükseklik korkusu).

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İmtiyaz; Ayrıcalık. Maden aramak, işletmek, fabrika kurmak vb. için bir kimseye ya da kuruluşa devletçe verilen özel izin.

Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

Pehlivan; İriyarı ve güçlü kimse. Güreş sporunu uğraş olarak seçmiş olan kimse. Güreşçi.

Pez…; Bazı yazar, köşe yazarı ve şairlerin sakınca görmeksizin tamamını yazdıkları, tamamlanmasından utanç duyduğum kelime  (Muhabbet Tellâlı anlamında). Bir kadınla bir erkeğin yolsuz birleşmelerine aracılık eden (söylemekte sakınılan kelime).

Sebil; Kutsal günlerde hayır beklemeden dağıtılan su. Genellerde camilere bitişik olarak özel biçimde yapılmış su dağıtılan yapı (Yöresel olarak “çok” anlamında da kullanılır).

Taassup; Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak.  Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.

(3) Stan Laurel – Oliver Hardy; Biri zayıf, diğeri şişman Amerikalı şovmenler.

Edi-Büdü (Türkçe Uyarlaması); Aslı; Ernie ve Bert adlı, biri zayıf uzun boylu, diğeri şişman kısa boylu iki pelüş kukla karakteri olup hayal ürünleri sergilemektedirler.

(4) Agop’un Kazı Gibi (Bakmak); Bön bön, aptal aptal, donuk donuk (bakmak).

Beti Bereketi Olmamak; Sınırsız bolluğu yitirmek, bolluktan, bereketten uzaklaşmak.

Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.

Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.

Melânkolik Haleti Ruhiyeye Bürünmek; Hüzün veren uzun süreli duygusal bir durumu yaşamaya başlamak.

Tepki Vermek; Bir olay veya durum karşısındaki düşüncesini söz veya davranışla belli etmek.

Yiyişmek; Argo bir deyim olup, saklı, gizli, görülecek ya da görülmeyecek mekânlar ayrımı yapılmaksızın öpüşmek, kucaklaşmak şeklinde bir eylem.

(5) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.

Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

Öç Alma Duygusu; Hınç alma duygusu ile yüklü aşırı öfke, kin duygusu.

(6) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

(7) Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Aşk imiş her ne varsa âlemde... FUZÛLÎ

(8) O eski halimden eser yok şimdi… Yalnızım, dostlarım yalnızım yalnız nakaratı ile ünlenen İbrahim TATLISES eseri.

(9) Lâhavle Çekmek; Sözün tamamı, “Lâhavle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim”  şeklinde olup anlamı; “Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir.” (Bu sözün hayret, şaşkınlık anlamında ve anında söylenmesi yanlıştır).

 (10) Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber… Necip Fazıl KISAKÜREK

(11) Timsah Gözyaşları; Timsahlar avlarını yerlerken ağızlarını çokça açtıklarından gözlerinden bir sıvı salgılamaktalar. Gözyaşı gibi görünen bu sıvının üzüntü ile ilgisi yoktur (Hem niye olsun ki, hayvan karnını doyuruyor, zannımca neşelidir de). Buradan yola çıkarak bir şeye üzülmediği halde üzülmüş gibi yapan sahtekârlar için “Timsah gözyaşları döküyor!” denirmiş. Ağlayan bir kişinin aslında çektiğini ifadelendirmeye çalıştığı vicdan azabının samimi, gerçek olmadığının, sadece sempati kazanmak, duygu sömürüsünü gerçekleştirmek olduğudur. (Ansiklopedik bilgi). Rivayet de olabilir kesin olarak bilmiyorum ama benim hatırımda kaldığına göre de; timsahlar aç kaldıklarında yumurtalarını ya da yavrularını yer sonra da; “Açlık belâsına ben bu haltı niye yedim!” diye gerçekten ağlarlarmış. Yine ansiklopedik bir bilgi tüm hayvanların (insan dâhil) alt çeneleri oynadığı halde, timsahların üst çenesi oynarmış, (Alt çenelerinin hareketsizliği nedeniyle yeme işlemini sadece yutma olarak yorumlamak mümkün) bu da onu avını yerken yorduğu için gözü o malûm sıvıyı getirttirirmiş.

(12) Ölen ölür yıpranmaz, giden gider, aranmaz. Necip Fazıl KISAKÜREK

(13) İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman. Mutlu aşk yoktur!  José Luis ARAGONES