Bir türkü vardı, bilinen; “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!(1)” diye. Köroğlu beni bağışlasın, buna benzetecek çok söz var, ama ben iki tanesi ile iktifa etmeğe(2) çalışacağım:
Birincisi; televizyon icat oldu ve kısaca gelişti, komşuluklar, dostluklar, hatta evde birden fazla televizyon varsa, hele renkliyse, bir de paralı da olsa uydu bağlantıları varsa ana-baba-evlât arasında kimsesizlikler, yalnızlıklar oluştu.
Dertleşemediler, konuşamadılar, en ufak konuda bile anlaşamaz oldu ailedeki insanlar...
İkincisi; bilgisayar ve internet dünyası, akıllı telefonlar...
Özlem ya da kahır dolu mektuplar, pullar, pul koleksiyonculuğu, telgraflar, manyetolu, davetli telefonlar, ziyaretlerin;
“Gözün aydın! Başın sağ olsun! Hayırlı olsun! Şunu dilerim, bunu dilerim!” gibi niyet ve arzuyu belirten ve aklıma gelmeyenlerin, her türlüsü kesildi, hatta yok oldu bunlar sayesinde.
İnsanlar ayaküstü, yolda giderken, karşılaştıklarında iki-üç kelimeyle savuşturur oldular birbirlerini, yetişecekleri, mecburiyetleri olan bir işleri varmışçasına dileklerini kısa kesiyorlardı sırf bu ilerlemiş teknoloji yüzünden.
Oysa eğer uyuklama modunda, ya da kitap okur pozisyonunda değillerse, cep telefonlarından kulaklarına dayadıkları o garip şeylerle ya bir şeyler dinliyorlar, ya da gözlerini ayırmadan, tüm seslere kulak vermeksizin, seyrediyorlar ya da oyun oynuyorlardı.
Bunun bir de yaşlı-başlı demeksizin yürüyüş şekli vardı, ama asla ritimli değil, bir bakıma sohbet eklentili uvertür(3) gibi, sağlıklı yaşam yürüyüşü denilen şekilde ya da koşu değil…
Sinema, tiyatro kültürümüz yozlaştı bu sayede, her türlü maçların, spor müsabakalarının önü kapandı, o eşsiz harmoni(3), ayakta simit, gobit(3), ekmek arası bir şeyler yemeyi, çiğdem(3), ya da herhangi bir cins çekirdek çitlemeyi unuttuk.
Büyük şehir hayatı, muazzam sitelerde, bir köy, bir nahiye, hatta küçük bir ilçe nüfusunda; selâmlaşmayı, ayaküstü sohbetleri, birbirimizi sevip, sayıp, kayırmayı, dertlerle dertlenmeyi, neşelerle neşelenmeyi unuttuk.
Karşı-karşıya ve hatta aynı katta oturduğumuz site-apartman dairesi komşularımızla bile “Sevinç, mutluluk, keder, hüzün, tasa, elem, üzüntü vb.” sözlüklerimizden çıkan kelimeler oldu; “Benden sonrası tufan!” ya da “Bana ne?” denilircesine, ya da denircesine.
Peygamberimize mal edilen hadislere göre; “İki günü aynı olan (yani her gün ilerlemeyen, yeni bir şey öğrenmeyen) ziyan etmiştir!” ve “İki günü eşit olan aldanmış, bugünü dününden kötü olan ise lânetlenmiştir!” sözleri iki ayrı yorum gibi gözükse de aynı anlamda yaşamımıza egemen olması gerekirken, yavanlaştı.
Birbiriyle ayrıştı insanlar, “Şu yönden, şundan, bu yönden, bundan, bizden-sizden” diyerek eksik bir felsefe, yanlış bir mantık, kişisel çıkarlar nedeniyle garipçe gerçekleştirilen yönlendirmeyle. At gözlüğü ile bakarken(2) elin gözündeki çöpü görürken(2), kendi gözündeki mertekten(3) haberi olmayan bir toplum halindeyiz.
Bizim parti hükümette değilse, bizim takım şampiyon olmamışsa, karşılarımızdakilere göre bir üstünlüğümüz yoksa (Meselâ maaşımız iyiyse, katımız, yatımız, evimiz, yalımız, yazlığımız varsa kendimize aitse, arabamız yeni modelse, güzellik ya da yakışıklılık konusunda üstünlüğümüz belli ise, çocuklarımızın başarı oranları, zekâları, akıllı oluşları vb. gibi) karşımızda ki; insan değil, hatta müsveddesi bile değildir!
Yahut da bir başka örnek oğlumuz, kızımız okulunda başarılı değil, üniversiteyi kazanamamışsa başarılı olanlar, kazanmış olan karşımızdakiler düşmandır, onları bir kaşık suda boğasımız geçer(2) içimizden, yalan, ya da yanlış olarak bilinmeyecek.
Neden ayrıştık? Kısaca gerçeklerin yerini fabrikasyonlar aldı meselâ...
Bizim polisimizin yerini “Benim polisim!” TOMA, cop, biber gazı aldı.
Çok şey yolunda değil, yolunda gidemez oldu; eğer “bizden, yandaş, dinci” değilseniz ve işaret parmağınız ile başparmağınız oynamazsa...
Rüşvet, yolsuzluk, adam ayırma dindar kayırılmasında favoriyiz. Dün yırtık pabuçlarla Harun’ken, bugün Karun’lar ortalıklarda, seni-beni sevmeyen, ilgi duymayan, ta ki gelecek seçimlere kadar hatırlardan bile geçirmeyen.
Ziya Paşa’nın; “Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz / Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir (Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilere yükseltilerek baş tacı edilir / birkaç kuruş çalan hırsız ise kürek cezasına çarptırılır)”
Tevfik Fikret'in; “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştaha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Ömer Hayyam'ın; “Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada / Ne tam kâfiriz, ne de tam Müslüman!” deyişi bir nasihat gibidir.
Fuzuli'nin Şikâyetname’sindeki meşhur; “Selâm verdim; rüşvet deyüldür diye, selâmım almadılar” sözü ile diğeri; “Mey biter saki kalır, / Her renk solar hâki kalır. / İlim insanın cehlini alsa da, / hamurunda varsa eşeklik; / bâki kalır!” sözleri… Ve belki de önem verilmesi gereken.
Namık Kemal'in; “Edepsizlikte tekleriz, / Kimi görsek etekleriz, / Haktan da yardım bekleriz / Ne utanmaz köpekleriz!” sözleri hazmedilemez, nedense.
Oysa Atasözümüze göre bilinmez miydi ki; “Can, canın yoldaşıdır, bir selâm, bin hatır yapar?”
Tüm bu kadar söyleşiden sonra Mevlâna'dan özenerek demek istediğim şu ki; “Ne kadar bilirsen bil ve ne kadar anlatırsan anlat, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır ancak. Çünkü dost da, bilen de acı söyler, hele ki gerçekleri…
Saygı ve sevgimizi de yitirmişizdir birbirimize. Küçüklerimizi sevmek, büyüklerimizi saymak, ardımızda kalmıştır, hem andımızda.
“Bölünmeyiz!” derken yanıltıcı açılımlarla saçıldığımızın farkında değiliz.
Zihinlerde şekillenen anlayış; “Hep bana, hep bana!” şeklindedir, yadsınamayacak bir şekilde sütten çıkmış ak kaşık(4) kabul ederiz kendimizi. Hürriyetimizin, ya da kişisel egolarımızın bir başkasının hürriyetinin, ya da egosunun sınırında tükeneceği aklımızın ucundan bile geçmez, bilmek, hele ki anlamak istemeyiz.
Oysa ne güzel söylenmişti o söz Mevlâna tarafından; “Keser gibi olma; hep bana, hep bana. Rende gibi olma; hep sana, hep sana. Testere gibi ol; hem sana, hem bana!”
Söz; değerini yitirmiş miydi, yoksa bana mı öyle geliyordu?
Her geçen gün, hatta saniye bir öncesine özlem duyulacak gibidir. Kararmaktadır dünya, hem hepimiz için. Yabancıyızdır birbirimize. Milletler, kavimler, ırklar, diller, dinler, mezhepler, cinsiyetler, siyasal düşünceler, felsefi inançlar...
Değildir yabancılaşmamızın ve ayrışmamızın tek sebebi. Kısaca; biz bizden uzaklaşıyoruz, sebebini bilmeksizin. Neden?
Bilmiyoruz evlenmeyi, çocuk yapmayı, gerektiğinde boşanmayı. Bir bakıyoruz ki ucuz menfaatler egemen olmuş yaşantımıza, silip atamadığımız, hiçbir şekilde üstesinden de gelemediğimiz.
Gün geçtikçe ihtiyarlayan dün ve yarının olmadığı dünyada sadece bugünü yaşamamız gerektiğini bilemeyiz(5). Hem farkında olmadığımız yaşamın günaydınla-tünaydın, merhaba ile elveda arasına sıkıştığından bihaberizdir(3), hatta haberdar olmadığımızı bilmez, bilmediğimiz birçok konuda lânet okumayı(2), hatta küfretmeyi meziyet(3) sayarız.
Üstelik niye, neden, niçin ve neye olduğunun farkına varmaksızın. Ne demişti bu konuda bilmediklerimizden ya da bildiklerimizden bir kaçı;
Dünya üç gündür; dün, bugün yarın. Dün geçti, yarının geleceği belli değil, öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün geçmez bölmelerde yaşa! (5)”
“Huzurlu Olmak İstiyorsanız, Ufak Şeyleri Dert Etmeyin! (5)”
“İnsan Bu Meçhul(5)”
“Geçmiş ve gelecek yoktur, yalnızca sonsuz bir 'Şimdi' vardır! (5)”
“Mazi ile istikbalin demir kapılarını kapayın! (5)”
“Günümüzden bir gün daha geldi geçti/Derede akan su, orada esen yel gibi/İki gün var ki dünyada, bence ha var, ha yok/ Daha gelmemiş gün bir/geçmiş gün iki. (5)”
“Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? (5)” ve bir kaç dize;
“Bugün yerine / mazide mi, / istikbalde mi / yaşamak önemli / fark etmez, / yalnızlık; hepsinde olduktan sonra... (5)”
Bu vesile ile Mary Hopkins'in “Those were the days” isimli şarkısının da Türkçemize; “Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak!” şeklinde aranje edildiğini(2) belirtmem gerek.
Bazen düşünürüm de insanlar arasındaki yaşanılanlardan en önemlisi egodur, egoizm, bencillik, sadece kendini düşünürlük...
Reddedemezsin kendini. Kendin, kendini reddeder zaten egosuyla. “İç bâde, güzel sev, var ise akl u şuurun, Dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş ne umurun!(6)” sadece dudaklara pelesenk(3) olmuş bir deyiştir, kabullenmek istemediğin, ama kabullenmek zorunda olduğun.
Bunların hepsi benim düşüncelerim değil, beni baskı altına sürükleyen sözlerim, şimdi “İnkisar(3)” diye adlandırıp çözümü olmayan gibi nitelediğim, nitelendirdiğim, hatta nitelendirdiğimiz belki de…
Güzel başlayan her şey güzel devam edip, güzel sonlansa? Tüm yaşananlarda güzellik aramak zor, boş, imkânsız...
Ya da her ne denirse öyle, ama insan arada sırada bir olsa da bir gıdım(cık)(3) güzelliği yaşayamaz mıydı?
Hep karamsarlık, hep karanlık, hep kara mı olmalıydı yaşanan?
Oysa zindan, zifir, zift, kömür gibi gecelerden sonra güneş aydınlatmıyor muydu günümüzü, dünyamızı? Hatta içtimalardan(7) sonra rüyete(7) ulaşınca ay da zindanların aydınlığına zahmet olmaksızın destek olmuyor muydu?
O halde benim de bu aydınlığı yaşamam gerekmez miydi? “Tanrı iradesini hâkim kılmak için iyi insanları kullanırdı. Yeryüzündeki kötü insanlar ise; iradelerini hâkim kılmak için Tanrıyı…(8)”
İsyanıma rağmen, beni yavaşlatan, hatta durduran neydi? Eylemsizlik(9), statik, stabilite ya da atalet dediğimiz şey mi, yani ne olduğumu bilmediğim, belki de bilemediğim? Tembel değildim.
Yılgınlık yoktu mizacımda(3), derviş(3) ya da abdal(3) gibi miskinlik(3) kabul edeceğim bir şey gibi görünmüyordu bana, öyleyse üzerime ölü toprağı serpilmişçesine(2) bedbinliğimin, yanlışlığım nedeniyle bezginliğimin nedeni neydi? Sadece inkâr edemediğim, edemeyeceğim bir yanlışlık mıydı?
Ha, şimdi bu kadar lâftan sonra bunların başlangıçlarda söylediğim televizyon izlemekle ne ilgisi var denecek olursa, vardı elbet yalnızlığımda.
Ama önce yalnızlığımın nedenini anlatma gayretini yaşayım ki, yalnızlığıma ortak olmayıp, sizin de benimle birlikte yaşamanız gerektiği geçsin içinizden...
Liseyi bitirmek üzereydim, ya da ben öyle sanıyordum, babamı, memuriyetinin iteklediği nedenle bu şehre gelmemiz gerekliliği ile. Şehir annemin şehri, yaşamını ve hayallerini şekillendirdiği şehirdi, tüm akrabalarının, yakınlarının olduğu, ama Tanrının ona bu kadar mutluluğu uygun görmediği.
Yitirivermiştik annemi sabahına ulaşamadığı bir gecede, ne olduğunu anlamaksızın. Doktor, gözüne şöyle bir bakmış, “Ölmüş!” demiş, bir kâğıda bir şeyler yazıp çizerek tutuşturmuştu babamın eline.
Baba-oğul, ikimiz de çaresizdik. Annem taşındığımızın hemen ertelerinde karşımızdaki akraba olan komşumuz Mıstırla’lanın kızı Aşe'yi(10) göstermiş; “Biraz daha büyüyün, okullarınızı bitirin, senin için isteyeceğim onu!” demişti Ayşe için, yaşamı yetmediğinden gerçekleştiremediği.
Doğrusu koşumuzun kızı o güne kadar gönlümde neler yetip-bittiğini anlamadığım için ona gerçeğin gerçeği gözüyle bakmaya başlamıştım, çok uzaktan akraba olduğumuz aklımda kalarak.
Günahına girmeyeyim, belki evveliyatı olmasına rağmen, evveliyatını terk edip beni, benim onu gördüğüm gözle görmeye başlamıştı, asla hüsnükuruntu(4) değil, benim zannım “Benim boyumu, boyutlarımı aşar derecedeydi!” öyle diyeyim. Yatsam o, kalksam o, derslerimde başarılı olamayıp da sınıfta kalmamın sebebi de o idi.
“Bütün aşklar böyle mi başlardı?(11)” yoksa bizimkisi “Siyah-beyaz bir aşk hikâyesi”(12) miydi? Ya (belki içimden bile saklasam) da annesizlik nedeniyle evimizin eksikliğini düşündüğüm müydü o?
Nihayeti liseyi bitirmiştim babamın itekleyişleriyle, onun özlemleriyle, destek ve adam kayırmalarını göz ardı etmemem gerek. Babam annemin gidişinden sonra, ev-bark-iş-güç gailelerinden(3) dolayı memnun değildi, üstelik evimizin bir kadın eline ihtiyacı olduğu öylesine belirgindi ki?
Babamın da, sevdiğimi sandığım kızın da olumsuzluklarımdan tedirgin olduklarını hissediyordum. Sonra bir baktım ki başım bağlanmış(2), üniversiteye başlamadan!
Tamam, başımın bağlandığı kişi akrabamdı, başlangıçta duyduğum yakınlığı inkâr edemem, ama lisede bana ilgi duyan gerçekten de ilgi duyduğuma, hatta gönülden sevdiğime inandığım adı Öykü olduğu halde saklamak istediğim bir genç kız vardı, sadece akrabama göre maddi bakımdan biraz yoksul. Evlendiğimi duyunca;
“Sen benim sevgimi ortada bıraktın, ayaklar altına aldın, bana acımadın, tükettin beni!” demişti ve kendisinden değil, zaten mümkün de değildi, ama yakın bir sınıf arkadaşımdan onun sadece, beni bizi değil, şehri de terk ettiğini öğrenmiştim, habersiz, iz bırakmadan. Onun yaşadığının “Aşk” olduğunu bilememiştim.
Sonradan yaşanan hüsran hiçbir işe yaramıyordu ki! Belirli bir zaman fark ettiğin gerçekler; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil(13)” diyen düşünür gibi bu durumda sussam gönlüm razı değildi, aşkımı söylesem de hiçbir işe yaramazdı.
Giden gittiği ile kalıyor, kalan ise tüm acıyı çekiyordu, gidenin asla farkında olmadığı. Bu; gerçek bir miras olsa gerekti...
Evlenmemin sadece annemin vasiyeti, ona saygı ve sevgimin gecikmiş bir belirtisi olduğunu söylemem mümkün değildi. Belki bunu şu oranda şekillendirmem mümkün; Hangi güç vardır ki, sevgiden, aşktan(14) üstün olabilirdi ki, benim sonrasında ancak farkına vardığım, ya da öyle zannettiğim?
İnsanın özellikle benim yani, sadece akıllı olmam yetmiyordu, bazı şeyleri bilmem ve anlamam için, o aklı kullanmak için zekâ da gerekti. Yani bende olmayan şey! Söylenecek çok şey olmasına rağmen, yine gerçek bir uzmanın sözünü aklımdan geçirmek geçiyor: “Zekânın karşısında insan ezilir, iyi davranış ve şefkat karşısında ise diz çöker!(15)”
Üniversite, ev-bark, ailelerin desteği, çocuk sahibi olma ve özellikle unutmamamın gerekmesi nedeniyle huzursuzluk, birbirimizden ayrılış, ya da boşanma kızımın anne velâyeti(4) ve sonrasında üniversiteden uluorta, fark edilecek berbat bir mezuniyet derecesi ile mezun olup, yalnızlığa terkedilişim ve bu yalnızlığı yaşama mecburiyetim…
Sonra...
Sonrası inkisar işte dediğim gibi, yok olmak isteyip de yok olmaya cesaret edemeyiş gibi bir nankörlük(3); köpeklerin acıdığı, eşeklerin hüznünü hissettirdiği, kedilerin nankörlüğünü paylaştığı...
Başka hayvan isimleri, nitelikleri gelmiyordu aklıma...
İnsan kendince de olsa içine atarak içince ancak söylediği kadar yayvanlaşıyordu düşüncelerinde. Agora Meyhanesinde(16), ya da herhangi bir meyhanede değil, biraz leblebi, koca kalıp bir beyaz peynir ve oldukça büyük bir içki şişesiyle paylaşıyordum kendimi, karımın kızımızı da alıp dönmediği, beni yalnızlığa, şaşkınlığa mahkûm ettiği evde.
Sonumun, ya da sonumuzun ne olacağına dair en ufak bir bilgim ve düşüncem yoktu. Pardon öncelerinde vardı; severek, isteyerek, arzulayarak değil, belki de ilkel bir evlilik düşüncesiyle yaşamı mecburen paylaşmayı vaat etmiştik birbirimize “Evet!” deyişlerimizde.
İçinde cinsellik kokan bir bebek sahibi olmak da var mıydı, bu “Evet!” sözlerimizin içinde, ben bilmediğimi itiraf etmek isterim. Ama şimdi hiçbir şey yoktu, hem de hiçbir şey…
Her şeye rağmen asla sadakatsizliğim olmadı karıma karşı, bir an için bile. Ama karımla aramızda olmayan bir şeyler vardı, benim unutamadığım, onun beklentilerinin olmayışı şeklinde özetleyebileceğim.
O, bunu benden önce anlamış ve çocuğumuzu da alarak; “Torun sevgisi canımıza minnet!” diyen ailesinin yanına dönmüştü, hani bir (gece değil) gündüz vaktinde ansızın, o sağ-selâmet, ona olan sevdanın yolları, bana kurşunlar(17) gibi.
Ayşe’nin evimizi terk etmesinde aklıma gelen ilk söz “Akrep, akrebe yapmaz, akrabanın akrabaya yaptığını(18)” idi.
Ayşe bu sözü hak etmiş miydi, bilemem, ama bildiğim şey, bir ölü arkasından kötü konuşulmayacağıydı.
Yoksa şair; “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber(19)?” ve “Can saatini Rahman ezelden kuruvermiş, / Bir gün göreceksin ki o saat duruvermiş(19)” der miydi?
Yalnızlığımın, ayyaşlığımın, kısaca bilinçsiz bir alkol tüketimimin etkisi ile diyeceğim şekilde bir meyhanede demlenirken, polis baskınında cebimde bulunan ismini, cismini bilemediğim oldukça yüklü toz poşeti benim mahvolmama yetmişti, hatta artmıştı bile.
Bu; nezaret(3), savcılık, mahkeme, kodes olarak gerçekleşmiş, daha sonra baskın sırasında o şeyi cebime istifleyen asıl suçlunun yakalanıp itirafıyla, daha doğrusu Türk Polisinin üstün hüneriyle, yalancıya doğruyu itiraf ettirmesiyle “Pardon!” demeleri hayatımın akışını değiştirmişti.
Yalnızlığının çaresizliğindeki babam tutukluluğum, hapisliğim sona erip de salıverilinceye kadar haftada birkaç kez gelmişti kodese. Ama önemli olan “Sevgimi ortada bıraktın!” deyip benden kahırla ayrılıp sırra kadem basan(2), yahut kısaca sırlara karışan onun beni devamlı olarak ziyaret etmesiydi, kim bilir nerelerden, ne kadar yol teperek, üstelik kimlerden nasıl haberi olduysa?
Karım, bir kez dahi merak etmemiş, belki de haberi olmamıştı(!), kızımı özleyeceğimi bilmesine rağmen.
Oysa o ilk göz ağrım(4), onu sevdiğimi bilmediğim, onun sevdiğini anlayamadığım sevgilim beni ziyaret etmek yanında, benim eksiklerimi tamamlamak ve babamın düzenini tutturmak için evini-barkını terk edip babama arkadaş olma hakkını kullanmıştı.
Ben, bu sevgiye lâyık mıydım? En basitinden “İlk, tek ve son sevdiğim” diyerek lâyık olma gayretini yaşıyordum.
Onunla soy isimlerimizde tutarlılık yoktu; “Nişanlısıyım, sözlüsüyüm, yakın akrabasıyım!” gibi yalanlara başvurmayı da düşünmüyordu, adım gibi biliyorum, herhalde bu her gün gelen genç kız gardiyanların da, hoşgörü sınırlarını zorluyor olsa gerekti.
Ya da o, o sınırlar içine sığınarak kendini onlara kabul ettiriyordu diyeyim, benim için. Onu ne çok sevdiğimi kendisi ve eğer gardiyanlar dışında kimseye hissettirmediyse kimse bilemezdi.
Karımla ayrıydık, hem ayrı yerlerde, ama boşanmamıştık eşimle ve benim için önemli olmasa da onun bir iddet müddeti(4) vardı, boşansak da evlenebilmesi için.
Oysa benim böyle bir zorunluluğum yoktu. Ama hemen de sevdiğime kavuşmak yanlış olabilirdi.
Nitekim karımla, evden ayrılmadan evvel cinsel alışkanlıklarımıza mola vermediğimiz için ikinci bir bebekten haberim yoktu, yanlışlığım olarak ve sonra öğrenebileceğim.
Başımı bağlamak için üstün bir çaba gösteren annem yoktu başımda. Babam karımın boşanmak arzusunu iletmişti bana. Bir suskunluğu, bir çözümsüzlüğü, baba olmasına rağmen hissedip anlamlılığı gizli bir şey var gibiydi gözlerinde. Benim hiç de aklıma gelmeyen ve anlamakta oldukça zorlandığım.
Ayrılık gerçekleşmişti, boşanmıştık eşimle, kısa bir süre içinde. Hissettiğim gibi yıllar öncesinden biriyle gönül birlikteliği vardı karımın. Benim yüzümden, daha doğrusu parantez açarak söylemem gerekli ki, belki de rahmetli annemin ısrarları yüzünden birbirinden mecburen ayrılmış olan âşıklar, şimdi iki tarafın da uygun görmesi nedeniyle birbirlerine kavuşmuşlardı, “Nihayet” demem gerekli galiba.
O sevdiğine kavuşmuşsa benim de beni sevene kavuşmamı kim engelleyebilirdi ki, bunu sadece menfaatim, baba-oğul yalnızlığımızın çaresi olarak görmek gerçek dışılık mıydı?
Muhtemelen hayır! Çünkü eş olarak değil, ama kadın olarak gerçekten ihtiyacımız vardı birine ve benim bunu saklamam asla centilmenlik olmaz, gibime geliyordu. Ama centilmenlik yapmama gerek kalmaksızın babamı da kaybetmiştim, geçen zamanın birilerinde farkında olmaksızın.
İsmini saklamak gibi bir gayem yok, sevdiğimin adı ikinci kez söylemekten mutluluk duyuyorum; “Öykü” idi o. Ve ben hapisten çıkınca evimizden ayrılan Öykü gene de bizi gözeterek evimize geliyor, benimle yalnız kalmamak gayretini yaşıyor ve benden bir şeyler bekliyor gibiydi; “Evlenme Teklifi” gibi belki. Çünkü babamı da yitirdikten sonra adresini, telefon numarasını vererek kaybolmuştu gene, tıpkı evlendiğimdeki gibi.
Ama bu sefer “Ara” der gibiydi, “Sen beni ortada bıraktın, acımadın!” der gibi değil!
Bunda belki de kulağımıza erişen karımın ikinci bebeğini doğururken yaşamını yitirdiği idi. Ne de olsa kızımın annesiydi, o, annem ve babam kara topraklarda, kızım ve karımın kendini feda ettiği ikinci kızı dedesinin ve anneannesinin koynundaydılar.
Ve ben kendi başıma bir çözüm üretemiyordum. Yaşamda benim dışımda bir başkası acaba böyle bir durumla karşılaş mıydı öncesinde?
Şüphe bulutları dolaşıyordu zihnimde. Boşanalı, ya da birbirimizden haberdar olmayalı beş, bilemedin altı ay olmuştu, eski karım evleneli bu kadar süre olmadığı halde, ikinci kızı nasıl olmuştu ki?
Örf, âdet ve gelenekler, görenekler evlenmeden önce evli olmayı uygun görmüyordu! Töreler sabitti. O halde eski karım ve eşi nasıl bebek sahibi olmuşlardı ki? Bilmem gerekiyordu, ama bilmemem daha mı doğru olacaktı ki?
“Kızımı özledim!” diyerek, ziyarete gittim karımın ailesini, her türlü kınanmayı(2), haşlanmayı(2), tenkidi, hatta ailece dövülmeyi bile göze alarak. Aslında beni terk edip giden rahmetli karımdı, ama gene de suçlu bendim nazarlarında, anlatılanlara ve kendilerinin bildiklerini sandıkları gerçeklere göre. Kimse yoğurdum (ya da ayranım) ekşi, kara demezdi, üstelik kabahat (ya da suç) samur kürk olmuştu da kimse üstüne almamıştı.
İlkel sorularıma doğru cevaplar vermediler, bundan adım gibi eminim, çünkü ikinci kızın da kendi kızım olduğuna inanıyordum, basit bir mantık ve matematik hesabıyla. Ayrıca ikinci kızın da ablasına benzeyişinin bir başka türlü izahı yoktu; “Soy soya, bulgur suya çeker!” mantığıyla.
Yalana sarılan, güvenen, öncesinde yıl kadar, şimdisinde ise aylarca kendilerinin olan varlıkların ellerinden kaçırılma şüphesi, tedirginliği, tereddüdü onların yalan söylemelerinin belki de makul ve mantıklı nedeni olsa gerekti.
Bu tedirginliğin çocuklarımın babaları olarak bana iade edilmesi ihtimalinden kaynaklandığını hissediyordum. Ama benim de canım vardı, ben de insandım(20) ve aklıma gelen tek şey, yasaların izin verdiği şekilde kızıma, kızlarıma kavuşmamdı.
Ama nasıl? Danışmam gerekti, hem zaman geçirmeksizin. Çünkü en büyük zaman hırsızı kararsızlıktı(21), kimsem yoktu yanımda, yakınımda bana el uzatacak.
Felâketin (yanlışlıkların, hataların) bir iyiliği varsa, hakiki dostların (arkadaşların, uzakta da olsalar, kadrini bilmemiş olsan da seni sevenlerin, farkında olmasan bile sevdiklerinin) tanınmasıydı.(22)
O halde başarı kazanmak(23) için değil ki bunun için iki yol olduğu söylenmişti, doğru, akılcı ve uygun kararı vermem gerekti ve bana dünyamda bu yolu danışacağım tek insan vardı; Öykü...
Karar vermem için onun aklından mutlaka yararlanmalıydım.
“Vaktin müsait mi?” diye aradım.
“Ben ömrümü adadım, bu ne demek şimdi; ‘Vaktin müsait mi?’ şeklinde?”
“O halde danışmak ve eğer izin verirsen dizlerine kapanmak için sana gelmek istiyorum!”
“Nihayet aklın başına mı geldi, yoksa bana mı öyle geliyor?”
“Söyleyecek bir sözüm yok. Haklısın, hem yerden, göğe kadar gibi!”
“Gibi? Sözünde tereddüt seziyorum, o halde sen gelme, ben geleyim ve seni, derdini öğrenmeye, aklından geçenleri dinlemeye…”
“Yemin ederim, hilafsız(3), yalansız, tüm içimdekileri dökeceğim karşında ve hayatıma ışık katman için seni dinleyecek, yalvaracağım benim olman için, dizlerinin dibinde!”
Bilmez gibiydim; “Yersiz yeminlere kendini alıştırma, en iyisi yemin gerektirmeyecek kadar konuş!(24)” denildiğini. Öykü, ise sessizliğinde inanmakla, inanmamak arasında ikilem(3) yaşar gibiydi, anladığım kadarıyla ve tekrarladı;
“Sen gelme, ben geliyorum ilk otobüsle, anlat bakalım, derdin neymiş, böyle aniden şekilleniveren?”
“Bekleyeceğim, bir tanem!”
“Ne dediğinin farkında mısın?”
“Gelişini özlemle beklemek olarak, evet!..”
Otobüs Terminalinde zaman geçmek bilmiyordu, “Ne hasta bekler sabahı…(25)” tereddüdünde. Hele ki benim gibi aciliyet konumuna inananlar için. Zaman geçtikçe özlemim artıyor, yerimde duramıyor gibiydim.
Bir kez, bir kez daha telefon ettim, ulaşamıyordum. Gelen otobüslerdeki yolcular çoktan adreslerine kavuşmuşlardı.
Nereye, niçin adım atmam, sormam gerekiyor bilmiyordum, ama bir bakıma çekiniyordum da. Çünkü “İnsan her adımını mezarlıktan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Nitekim her nefesi hayatı uzatmak için alır. Yine her nefesinde hayatından bir nefeslik zamanı azalır.(26)” sözü beynime kazılı idi.
Otobüs şirketlerinden birinde aniden gördüğüm telâş midemi bulandırmış olmasına rağmen aklımdan kötü bir şeyleri geçirmemek için zorlanıyordum. Özellikle birkaç kez çaldırdığım halde açılmayan ev ve cep telefonları beni tedirgin ediyordu. Her ne olursa olsun Öykü’nün ev adresine ulaşmalıydım.
Ulaştım da, ama evine değil morga...
Morgun soğuk kutularından birinde, anne ve babasının doruğa ulaşma çabasındaki höykürüşleri(3), sitemleri, kahırları ve eklentilerim...
Ayaklarının başparmakları bitişiğinde sallanan kâğıt parçasına aldırmadım. Neymiş? Namahremmiş(3), yüzünü görmemeliymişim, umurumda değildi. Tanrı sevdiklerini böylesine çağırır, alırmış yanına, lâf işte!
Kim gitmiş ve geri dönmüştü gidilen yerden ki Tanrıdan haber getirmiş olsun?
“İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir. Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu...(27)”
Biliyordum ki; daha şimdiden ömür boyu sürecek bir yalnızlığı, kimsesizliği, küskünlüğü yaşamaya başlamıştım. Annem, babam, kızlarımızın annesi Ayşe ve şimdi de Öykü yoktu dünyamda.
Atalarımızın; “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!” demesi de hiç umurumda değildi, hem mecburiyetim de yoktu.
Cesaretim olsaydı ve ebedi olarak buluşamayacaklarımı düşünseydim, yok ederdim kendimi(28). Sanırım bu Ayşe’nin babasının ve annesinin hoşuna giderdi. Peki, kendileri öldükten sonra torunlarının ne olacakları hiç mi akıllarından geçmezdi onların, hiç mi bilmek istemezlerdi ki? “Bencillik” demiştim, herhalde bu nine ve dedenin davranışlarında tarif edilebilirdi.
Uzaktım ve uzak tutulmam mecburiyetim vardı sanki çocuklarımdan, ne zaman ararsam arayayım; ya dedesiyle, ya da nenesiyle birliktelerdi. “Yaylaya çıktılar, bahçelere gittiler, biçki-dikiş-nakış öğreniyor, Kur’an Kursuna gidiyor” gibi birçok savsaklamalarıyla(2), henüz üç yaşında olan bir çocuğun yaptığını söyledikleri şeyleri yapamayacak olduğunu bilmeyecek kadar geri zekâlı olduğumu sanıyor olsalar gerekti.
Bilmedikleri şey; “Dünyanın Sultan Süleyman'a bile kalmadığı” yaşamlarının sonunun Azrail’e tebessümlerinin(29) olacağı idi...
Zaman geçiyordu, hem geçmek zorundaydı da. Kopup, kapıp koyuvermiştim kendimi. Tüketmeğe çalışıyordum ömür dediğimiz mumun fitili bitsin dercesine. Yalnız, mutsuz, her cins duygudan uzak bedenimi “Bitsin artık bu sonbahar…(30)” diyeceğim bir şekilde bitirmek istiyordum, evet bedenimi, ruh yoktu çünkü cismimde hissettiğimce...![]()
Böyle günlerden birinde karşılaştım “Geri Dönüşümcü Kız” ile. Başlangıç olarak adını öyle koymuştum.
Ve itiraf etmem gerek, Öykü’ye o kadar çok benziyordu ki! Gözlerimi ayıramıyordum onu izlerken.
Ancak ona Öykü diyemezdim, çünkü o beni Tanrının buyruğu ile terk etmiş olsa da, ona hem sitemim, hem saygım, hem de sevgim vardı, ismini yalnız dünyamda hecelemek bile tabu(3) idi benim için.
Elimde olmaksızın takip ettim onu. Çöp konteynırlarından karton ve kâğıt topluyordu sadece, o zebellâ(3) gibi arabasıyla.
Arkasında, aynı tip arabalarla onu takip ettiklerini sandığım delikanlılar ise cam ya da plâstik şişe ve teneke kutular konusunda ihtisaslaşmış(!) olmalıydılar ki, onları topluyorlardı.
Genç kız ağzını şapırdatarak ve ara sıra ağzındaki sakızı patlatarak ve dudaklarına iliştirdiği sigarayı tüttürerek yürüyordu. İnsan iki eylemi bir arada gerçekleştirebilirdi, örneğin saz çalmak ve şarkı söylemek, ya da araba kullanıp da konuşmak gibi, meleke(3), yeti, maharet(3) her ne denirse artık.
Ama bu genç kızın, hem sakız çiğneyip patlatmasına, hem dudağında sigara olmasına rağmen şarkı mırıldanmasına ve karton, kâğıt toplamasına akıl erdirememiştim, doğrusu.
“Gazete de alır mısın?” dedim.
“He ya! Alırım!”
“O zaman öteki geçişinde uğra, şu yandaki on bir numaralı evin bir numarası, yarın tatil bütün gün evdeyim, bir yere çıkmam, ne zaman istersen o zaman uğra, ben torbayı hazır ederim!”
“He ya! Gelirem!”
Sözlerinde düzensizlik olan en fazla on sekiz, bilemedin yirmi yaşlarında gözüken bu kıza karşı acıma ve şefkat duygusu başlamıştı içimde, belki de hissedilmeksizin, fark edilmeksizin. Bir bilenin dediği gibi; “Şefkat öyle bir dildi ki, sağır işitebilir, kör okuyabilir(di).(31)”
Ertesi gün kapımdaydı, ben de hazırdım çorba ve pizza yapmıştım, tabiidir ki hazırdan. Bir de plâstik ve teneke kutulu meyve suyu hazırlamıştım, “B” plânım ekinde.
“Aç mısın?” dedim.
“He ya!” dedi, ya konuşmaya meraklı değil, ya da sözlüğünde “He ya!” dışındaki kelime sayısı sınırlı ya da kısıtlıydı.
İçeri girmek istemedi, tepsiyle getirdim hazırladıklarımı “B” plânı eklentisini unutmaksızın.
“İstersen lokantaya götüreyim seni, ne istersen onunla köreltirsin nefsini(2)! Çünkü ben başıma hazırlayabildiğim ancak bu kadar, kusura kalma!”
“O ne demek ya! Allah razı olsun, Allah bereket versin, üzme canını abey(3)!” dedi.
Bazen düzgün konuşması, bazen kendini kapıp koyuvermesi dikkatimi çekmişti.
Pizzanın bir parçası ile limonatanın plâstik şişesinde yarısı kadar görünen şişeyi kapattıktan sonra;
“Bunları götürebilir miyim?” diye sordu. Sandım ki tasarruf etti, daha sonra nefsini köreltecekti.
“Dur, o zaman bir parça pizza ile bir limonata daha vereyim!”
“Sağ ol, yeter abey. Ben doydum, bunları da kızıma götürcem!”
Şaşkındım; bu yaşta ve kızı var, merak ettiğim gibi merak ederek sordum;
“Bu yaşta kızın mı var?”
“He lâ!” Bu kez “ya!” yerine “lâ” demiş ve devam etmişti, yaşamının kısa bir özeti gibi, saklayarak, sakınarak ve de utanarak;
Biz romanlar(3) on üçümüze geldik mi, genç kızlıktan çıkarız artık, kadın olmuşuzdur, nasılını, nedenini, bilmeden, anlamadan. Bir de bakarız ki bir bebemiz olmuş, kucağımızdadır o yaşta. Okumuş adam gibi görünüyorsun, herhalde bilmiş, anlamışsındır sen de, demek istediğimi.”
“Anladım, o halde sana şöyle söyleyeyim, sigarayı ve karton toplamayı bırak. Evimin anahtarını vereyim, bana yardımcı ol, destek ol, çünkü hiç kimsem yok, yalnızım!”
“Ya çalarsam?”
“Gel, evin içini gör, çalınacak değil, alınacak bir şey varsa, ya da bulursan al, götür!”
“Peki, ya kızım?”
“Benim de kızım var, alır getiririm, beraberce büyütürsün, biri diğerinden eksikli kalmasın. Hem adın ne senin, kızının adı?”
“Benim adım Sude, nereden akıllarına estiyse, büyüklerimin koyduğu. Kızımın ismini de bana uysun diye Asude olarak ben koydum.”
“Benim birinci kızımın ismi, nenesinden dolayı Emine, nesli hakkında bilgim olmayan, ama benim kızım olduğuna inandığım ikinci kızımın ismi ise Mine. Mine’nin kim olduğunu mutlaka araştırıp bulacak ve bileceğim. Bunları anlatmaya çalışıyorum ki, düşünürken beni ve bizi de tanı diye…
Şimdi git, dinlen! Ben her akşam evimi kendimle kendi başıma yalnızlığımla üleşiyorum. Gelmeyi dilersen, yaşamının gerisini tamamen unutarak kapım açık, gelmezsen de üzülürüm, ‘Kaderim!’ derim. Haydi, şimdi git!”
Sude’ye, onu Öykü’ye benzettiğimi, onun için ilgilendiğimi söyleyemezdim. Çünkü başlangıç için böyle bir şey düşünüp yaklaşmış olsam da içimde olan sadece merhametti. Dürüstlüğün adının asla aptallık olmadığının bilincindeydim.
Ancak itiraf etmeliyim ki kızımı, hatta ve belki de kızlarımı hak etmek için şuuraltında(3) bir şeyleri kurgulamaktaydım(2), belki de içten pazarlıklı olarak(2), bencilce ve aşağılıkça.
Eğer Sude’yi ikna edebilirsem, “inandırabilirsem tabii” de demem gerek. Yoksa evine hizmetçi aramak olmaz mıydı bu egoizm yaşadığım düşüncem? Ömür boyu yedirme, içirme, yatırma, koruma, gözetme kısaca hamilik(3) adı altında menfaat sağlamaya teşebbüs...
Evet, bencilce idi bir genç kız için düşüncem, her ne olursa olsun. Neden onun yaşamı esarete dönsündü ki ucuz karşılıklar için? Neden önünde aydınlık olabilecekse, o aydınlık karartılsındı ki? İnancım o idi ki, bu kızcağız asla kendini tarifinde zorlandığı roman değildi.
Anlaşılmıştır herhalde içimden geçirdiğim saklı tasavvurum, ya da iğrenç teşebbüs düşüncem;
Kâğıt üstünde nikâhlanmak ve çocuklarıma kavuşmak ve sonucu oluruna bırakmak... Düşüncesizce ve bir kez daha bencillik ve artı saygısızlık...
Kurgu yanlışlıkları, haksızlıkları da barındırıyor olsa da güzel bir şey gibi geliyordu bana. İçinde eğer töhmet(3), baskı gibi unsurlar yoksa karşımdakinin rızasının olacağını beklemek yanlışlık olmasa gerekti!!!
On üç yaşında kadın olmuş ve kadın oluşunun semeresini(3) bir kız evlât sahibi olarak almış birinden, daha ortada hiçbir şey yokken sevgiyi ve şefkati beklemenin neresi dürüstlük sayılabilirdi ki? Ya da her ne ad verilirse aşağılıkça? Üstelik hangi hakla?
Yaşamımızın hiçbir bölümünde kadınla erkeğin eşitliliği yadsınamazdı, her ne kadar dil, din, renk, ırk gibi unsurlar göz ardı edilse de. Şu dizelere kulak asmamak ne kadar mümkündü ki hakkı bilen biri için?
“Erkek-dişi, sorulmaz muhabbetin dilinde, / Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde, / Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok / Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde…(32)”
Kapım çalındı bir akşam, belki beklentimdi bu.
“Kim o?” demek geçmedi içimden. Karşımda duranlar; Sude ve onun kızı olduğunu düşündüğüm Asude idi.
“Kaçtık, sığınmaya geldik!” dedi, elinde bir bohça ve düşürmeme gayretini yaşadığı bir Nüfus Kâğıdı ile. Sanırım bu yaşlara kadar Asude’nin Nüfus Kâğıdı çıkarılmamış olsa gerekti.
Öyle ya bir romanın vatandaş olması gerekli miydi? Sude’nin Nüfus Kâğıdının olması ise onun roman olmadığı inancını pekiştirmişti zihnimde. Üstelik her ne cezası olursa olsun, Asude’nin nüfusa ve okula kaydını yaptırmak da Sude’nin gönlünü yapmam için bir imkân yaratacak gibi geliyordu bana.
Söylemesi ayıp mı olur, bilmem, ana-kız her ikisi de yarı çıplak gibiydi, belki geceye hazırlanmak üzereyken kaçışlarının belli olmaması için öyle idiler. Yaşamımda ilk kez, hatıra olması için fakir-fukaraya dağıttıklarım dışında kalan, gardıropta her ihtimale karşı arada bir naftalinlediğim annemin ve kızımın elbiseleri işe yarayacak, diye düşünüyordum.
Ancak kızımla Asude arasında o kadar çok yaş farkı vardı ki, elbiseleri ona uyamazdı. Bunu halletmek sorun olmazdı. Bunun için Sude’ye;
“Gel!” diyerek gardırobun kapaklarını açıp ona gösterdim.
Bir ezgi geçiyordu şimdi içimden; “Yalnızım ben yalnız, bak çok yalnızım…(33)” gibi ve şimdiki durumuma şükretmek anlamında.
“Kaçmak, sığınmak” gibi bir söz kalmıştı aklımda, ondan. Bu görünmek istemedikleri anlamını yerleştirmişti beynime. Eğer aklımdan geçenler gibi, bir ömür unutulmalarının gerektiği kadar benimle yaşayacaklarsa gardıroptaki bozulup uydurulacak elbiseler yeterli olmayacaktı.
Tereddüdüm Nüfus Kâğıdını çıkartma olasılığımı düşünerek Sude’nin biçki-dikişten anlaması, Asude’nin okula başlaması için okul kıyafetleri alma zorunluluğumuzdu, bu yıl hemen başlamalıydı okula, gecikme lüksü yoktu, bence!
Aklımdan geçirdiğim gibi, sevgi olmasa da; “Nikâhıma alayım seni!” desem; “Kimim, kimsem yok, ben ölünce bana ait olan her şey sizin olur!” diye eklesem, Sude kabul etse bile, yasalar karşısında ancak kendisi nikâhlım olurdu ve Asude’nin varlığını benim üzerimden ispat etmek, kendi kızlarım da olduğu için zor gibi geliyordu bana.
Ancak “Pes etmek!(2)” kitabımda yazılı değildi. İnsanın yaşamında birbirinden ayrı iki eşi olamaz mıydı yaşarken, hani moda olduğu gibi; “İmam Nikâhlı(4)” olarak? Sorunu sadece Asude’nin hem nüfusa, hem de okula kaydı için, babası olarak(!) yüklenmemde hiçbir sakınca olmazdı. Tüm bunlar kişisel düşüncelerimdi, daha gece bitmeden.
Kendi düşüncelerimin yorgunluğunda çocuklar için yasaların annenin yanında olmasına akıl erdiriyordum, ama babaya da verilen haklar olsa gerekti ki bunu yadsımamak gerekti, Asude’nin babası yönünden. Bunu ancak kendi adıma Nüfus Kâğıdı çıkartarak, gizlenişimizde halledebilirdim, düşündüğüm gibi.
Umudum; Asude’nin babasının “Ha varmış, ha yokmuş!” gibi bir düşüncede olması idi.
Başlangıçta olmasa da, gereklilikleri tamamladıktan sonra bir süre gizlenmelerini, ya da gizlenmemizi sağlamalıydım. Yasaları bir kerecik de biz, yaşamımızın düzenini sağlamak için delmiş olsak(34), fark eden olur muydu acaba?
Konum-komşum güvenli insanlardı, özellikle Mehmet Emin Amcam. Bir Anadol marka arabası vardı, doğduğu ilin plâka numarasını ve isminin baş harflerini taşıyan, ilerleyen zamanda “Emektar(3)” daha sonraları “Rahmetli(3)” dediği.
Hasta olsalar, bir yere gidecek olsalar düğün-dernek-cenaze gibi, amcanın eski yetileri kalmadığı için, bana rica ederdi, ben götürürdüm onları. Benim de bir işim çıksa ben rica ederdim. Arabanın her türlü gideri; vergisi, bakımı, yağı, suyu, antifrizi benim üstüme vazife idi!
Bu nedenle şimdi arabayı istemem gerektiğine, ancak Sude ve Asude’nin varlıklarını hemen anlatmakta zorluk çekeceğime inanıyordum. Bu nedenle yalana saklanırken, içimden “Amca, teyze beni affedin!” demeyi de unutmadım.
“Bir çocuklu, dul bir hanımla hayatımı birleştirdim, kimseye haber vermeden. Onları sizler de seveceksiniz. Bugün işiniz yoksa arabanızı alabilir miyim?”
Cevabı aynı hecenin iki kez söylenişi oldu; “Hayhay!” şeklinde. Zaten araba hep bana ait evimin önündeki garaj dediğim cepte duruyordu. Özellikle alarmını, amcanın ağır olan işitme kaybı nedeniyle duyamamasından dolayı.
Sude’ye çekiniklerinin olmadığı, tanınmayacakları bölgeleri sordum;
“Şuralar!” dedi. "Oralar kavgalı olduğumuz romanların ve çocuklarının toplanma yerleri, beni tanımazlar, belki bizim obadan(3), sürüden tanıdıkları vardır, bilemem!”
“Yani sizin için endişelenecek bir şey yok, oralarda!”
“O halde gardıropta gördüklerinizden hangileri sizlere uyuyorsa, onları giyin, banyonun sobasını yaktım, ana-kız güzelce yıkanın, üstünüzdekileri de bir yerlere koyun, onları sonra nasılsa halledersin sen artık Sude. Sonrasında şu yatak sizin şimdilik...
Sabah için hazır olun, alışverişe çıkacağız itirazsız. Bir kerede ne gerekiyorsa alacağız hepsini, özellikle Asude için. Borç gibi takmayın kafanıza, bana, evime bakarak, yemeğimi yapıp, çamaşırlarımı yıkayarak ödersiniz borcunuzu…”
Benim endişem sadece Asude’nin özelliği ve durumu, sonrası “Allah Kerim!” idi.
“Abey sen melek misin?”
“Asla, sadece iyilik yapmak isteyen, ancak içten pazarlıklı olarak, sadece kendisini düşünen bir şeytan, diyeyim!”
“Öyle deme abey! İlk kez karşılık beklemeden karnımı doyurdun, el uzattın ve çocuğuma rızk gönderip güvenerek, belki de inanarak alıp kabul ettin bizi evine. Senin kötü olacağın aklımızın ucundan bile geçmez.”
“Keşke öncemde rastlasaydım sana! Söylediklerini yaşamayanların da, yaşayanların da duyup hissetmeleri için. Ama bugün değilse bile yarınlarda bir gün bana yardım etmeyi, destek olmayı kabul edersen, kızım, belki kızlarım da Asude ablaları ile birlikte büyürler ve hep beraber mutlu oluruz...”
“Âmin!”
“Senin içinde bir şeyler var, hissediyorum bunu. Bilmediğim bir şeyler mi var, söylemediğin? Roman mı doğdun, yoksa roman mı ettiler seni? Nüfus Kâğıdın senin mi, sonradan mı? Hem Asude’nin neden Nüfus Kâğıdı yok? Hem annen-baban kim? İsmin bir yanlışlığı çağrıştırıyor bana. Araştırmamı ister misin?”
“Öncem hiç hatırımda değil, beynim yıkanmış gibi. Anne-baba ve abey dediklerim ve çocuğum dışında hafızamdan silinmemiş bir-iki resim var, adlandıramadığım, ama sıcaklıklarını hissettiğim…
Belki gerçek onların sıcaklarında bilemiyorum, net değil, zihnimdekiler. Ama bir romana göre olmayan alışkanlıklarım benim de roman olmadığımı çağrıştırıyor, hem emin değilim, hem de iddialı...
Bu arada itiraf etmeliyim ki çocuğumun babası olana 'Abey' dediğim gibi size de 'Abey!' dediğim için utanıyorum. Oysa siz…
“Kısaca Ağabey, Vakkas Ağabey, ya da Vakkas da diyebilirsin, Asude de ‘Amca’ der olur, biter. Sonrası Allah Kerim! Mevlâ 'm neyler, neylerse güzel eyler!(35)”
“Özlediğim sözler, belki de belleğimde gizli olan Allah ve Mevlâ!”
Bu gizlilik, bu hatırlayamayış, belleğinde gizli olan simalar, korkular, kokular ve çocuklarıma kavuşmam dileği, benim arayışlara yönelmemin emriydi sanki. Uzaktan kendi tarafımdan akrabama; “Akrep olmadığına inandığım akrabama” yönelmeliydim zihnimde tasarladıklarım için.
Bilgi almam gerekti ondan, istikbale ait düşüncelerimi kendim, hatta bizim için şekillendirme umuduyla. Neler düşünmüştüm, umudum neydi ve neler yapmam gerekliliği geçiyordu zihnimden?..
Özellikle Asude için alışverişlerimizi yaptık, annesinin destek, bilgi, becerisiyle ve ihtiyaçlarını bilmesi nedeniyle. Bir insanın eğer naturasında(3) varsa, ya da onu yönlendirecek bilgi kırıntıları kaybolmaksızın beyninde yer etmişse bu bilgiler destek oluyordu kendisine. İçimden iddia ediyordum ki Sude kesinlikle roman değildi, sonradan roman olmuştu.
Alışverişlerde bazen dışarıya çıkmam gerekti mağazadan, anne-kızı baş başa bırakaraktan, bazı-bazen pabuç, palto, mont gibi ihtiyaçlar için fikrimi alıyorlardı. Özellikle edinmemiz gereken gereklilikleri öğrendiğimiz hemen bir sokak ötemizdeki ilkokula gönderme tasavvurum nedeniyle okul malzemeleri için.
“Çekinmeyin, hepsini borç hanenize işliyorum!” demiştim çekiniklerinin olmaması, gönül rahatlığıyla ihtiyaç olarak belirlediklerini almaları için.
Alışverişte en önemli nokta bir PTT Şubesine giderek eve bir hat ve telefon makinası almaktı, gerektiğinde işyerimdeki telefondan bana ulaşmaları için. Annem-babam yaşarken neden akıl etmediğimin hüznünü yaşıyordum.
Market, manav alışverişlerini de tamamlayıp eve döndükten sonra, hafta sonu tatilimi yaşadığımı unutarak Avukat Ağabeyi aramayı düşündüm. Doğal olarak Adliye tatil idi.
Yalvar yakar, telefonunu öğrenmem mümkün olmadı ilgililerden. Son bir şans olarak bürosuna ulaşmayı diledim.
Daha önce söylemiş miydim, bilmiyorum, ama Tanrı insanların bir kısım vasıflarına güveniyorsa yol-yordam konusunda da yardımcı oluyordu o insana, yani bana. Evet, egoisttim, fakat asla fesadı(3) içimde barındırmamıştım.
Avukat Ağabey bir hazırlık için bürosundaydı. Uzunca bir zaman tüketmeme rağmen, ikna edip akşam yemeği için bir araya gelmeye razı ettim onu, gene uzunca bir süre beklemem gerekse de...
İlgiyle dinledi beni, beş kuruş bile ödettirmedim kendisine, evet danışmanın bile ücretli olduğu bir ülkede herhalde akrabalık hatırımız vardı, ama bu asla hem bilgi ver, hem masraf et babında(3) olmamalıydı.
“Enteresan!” dedi, “Çabuk çözülebilecek, ancak özellikle benim uzmanlık alanım olmadığı için çözeceğim bir konu değil. Ama yıllar öncesinde kendi kızı da kaçırıldığı ve bulunamadığı için bu tür konulara içtenlikle eğilen ve çoğundan da alnının akıyla başarılı olan bir ağabey var, yarın mesai günü, benim duruşmalarım var, ama bir ara seni ona yönlendirir hatta tanıştırırım.”
Bazen “Çare ve umutlar tükendi!” dediğiniz anda bir bakıyordunuz ki, güneş aydınlık yüzünü göstermiştir, karanlık yoktur önünüzde. Güneş umut demekti, ışınlarının tek zerresi ile bile.
Bir kez daha evden çıkmamız gerekti, gizli, saklı ve bir bakıma korkuyla, hem sabahın erken vaktinde, bu kez toplu taşım araçları veya bir taksiyle. Çünkü orada park sorunu yaşamak istemiyordum. Ayrıca benim anlatmamla, Sude’nin anlatacakları, avukatın ona soracağı suallere vereceği cevaplar ile benim vereceğim cevaplar farklı olabilirdi...
Avukatın ona sorduğu en alıcı, belki de içinde umut dolu kıvılcım olan sual; “Orada, senin gibi olan başka çocuklar da var mı?”
Ve eklentisi; “Şu illerde, şuralarda aklında kaldıysa hiç çadır kurdunuz mu?” idi.
Sude’nin “Evet!” cevabı umutlarını kuvvetlendirmişti Avukatın. Yanına aldığı bir kısım üniformalı memur ve sivil insanlarla bizleri de arabasına alarak Sude’nin oba dediği yere götürdü, tarif üzerine.
Oba uyanmamıştı henüz tamamıyla. Gece boyu, hem her bakımdan çalışan(!) romanların, sabahı geciktirmeleri de doğal olsa gerekti. Çadırdan çıkan biri elindeki bıçakla, muhtemelen çalınmış bir tavuğu kesmiş, bir kadının daha tepinmekte olan hayvancağızın tüylerini yolmaya başlamasına aldırmaksızın çadırına yönelmişti o adam yeniden.
Sude’nin korkup saklanmak isteğinin fark edildiğine göre o; “Çeribaşı” ya da “Oba Komutanı” idi ve herkes onun emrine amadeydi. Bir bakıma o bir “Diktatör” idi, dediği dedik!
Onun pembe renkli bir arabası vardı, hep tek başına bindiği ve ara sıra küçük yaşta çocuklarla arzı endam ettiği, kız-oğlan fark etmeksizin. Onlar tıpkı Sude gibi verilen görevleri yapmak, sonraki hayatlarında derviş örneği; “Bir hırka, bir lokma” mantığı ile çalışmak zorundaydılar.
Üstelik çalınan bu çocukların hiçbirinin Sude gibi ceplerinde Nüfus Kâğıtları olmadığı için kendi adları yerine çeribaşının verdiği adlarla tanınıyordu, tam deyimiyle; “Kafa Kâğıtsız!”
Baskın sonuçsuz kalmamış, kan-kanı çeker varsayımıyla avukat kızına kavuşmuş, diğerleri de ailelerinin bulunması için yaşlarına bakılmaksızın Çocuk Sığınma Evlerine yerleştirilmişlerdi.
Bunların içinde asker kaçağı olanlar olduğu gibi, Sude gibi çocuk sahibi, hatta iki çocuklu olan gençliğini asla yaşamamış kızlar da vardı, kucaklarındaki bebelerle.
Avukat, kendisinin ve karısının mutluluğu nedeniyle Sude’nin sorumluluğunu da üstlenmiş, ya da yüklenmişti. Üstelik obanın tümü hapse ulaştıklarından(!) Sude’nin de, Asude’nin de çekinikliklerine(3) gerek kalmamıştı.
Avukatın elinde Sude'nin Nüfus Kâğıdı ve anlattıkları dışında hiçbir bilgisi yoktu. Üstelik başlangıç olarak araştırmaları sonuçsuz gibi kalmıştı, bu nedenle moralinin bozuk olduğunu hissediyordu, bana ulaşan ve benim evime ulaştırdığı telefon iletileri ile.
Sude’nin morali de avukatınkinden aşağı değildi, hatta ondan daha da bozuktu, umutsuzluktu, yaşayıp isteyip de yaşayamadığında, yaşayamayacağına inandığında huzursuzluk yaşıyordu.
Avukat da anlamsızlık yaşıyordu, Nüfus Kâğıdındaki bilgilere göre yaptığı araştırmalara karşın bir ipucu bile yakalayamaması nedeniyle. “Yer yarılıp da içinde kaybolmuşlardı” sanki. Boyunu aşan bir konu değildi, hele ki kızının bulunmasına neden olan bu işin boyunu aşmasına izin vermez, maddi ve manevi tüm varlığını, tüm servetini heba etmekten(2) çekinmezdi.
“İnsanın iyisini, kendine hiçbir iyiliği dokunmamış bir kişiye nasıl davrandığından anlarsınız.(36)” denmesi umurunda değildi avukatın. Çünkü öncelikle Sude, belki kenarından köşesinden de ben ona dünyanın en büyük iyiliğini yapmıştık, kendi kanaatine göre.
Benim eksikliğim Sude’nin sorunlarını halletmek isterken, kendi istediklerimin aklıma gelmemiş olmasıydı. Ben de kızıma, belki de kızlarıma demem gerek kavuşmayı o kadar çok istiyordum ki. Cesaretlendim birden, Sude’nin mahzun haline dikkat etmeksizin;
“Avukat araştırıyor aileni, kütükten, evveliyatından, dününden, bugününden, mutlaka bulacak aileni. Sakin ve umutlu ol! Peki, ben de kızlarıma kavuşmak için bir ricada bulunsam, hiçbir art niyet gütmeden, hiçbir arzu ve istekte bulunmadan, bana ‘He!’ der misin?”
“Bana, kızıma kucak açan, beni dünlerden kurtarıp bugünlere ulaştıran bir ağabeye nasıl 'Hayır!' derim ki?”
“O halde bekle, kızlarıma kavuşmam daha doğrusu ikincisinin de kızım olduğuna inandığım için avukata danışayım, ondan sonra da sana dileğimi söyleyeyim!”
Onu merak içinde bıraktığımın farkındaydım, ama olmayacak, ya da olması önündeki handikap(3) ve barikatlarla dolu bir dilek ve dua için, “Amin!” demek ne kadar doğru olurdu ki?
Avukatın dediklerini yaptım. Önce ziyarete gittim kızlarımı, onları kucaklarken saçlarından aldığım örneklerle avukatın DNA testi dediği laboratuvara bıraktım örnekleri. Aradan geçen sürenin, Sude’nin merakla cevap arayışlarının farkında değil gibiydim.
Sonrasında müjdeyi verdi avukat, aldığı raporla;
“Bakacağım ispatlayabildiğin takdirde iki kız çocuğu da senin, ancak karşıyı da, yani dede ve nineyi de üzmeden, bazı şeyler için söz vererek ve yasalara göre aklımda kaldığı kadarıyla evlenerek!”
Bu; hüzünlü bir beklenti içinde olduğuna inandığım Sude’ye, evimizde; “Evlen benimle!” dememin de gerekliliğiydi.
“Evlen benimle!” dedim ben de, Asude’nin ne demek istediğimi bilmezcesine bakışlarını önemseyerek. Şaşkınlığında “Benim çocuklarıma kavuşmam, onlara da bakman ve aile olmamız için” eklentisiyle.
Ne diyeceğini bilmez gibiydi, belki daha önceden konuştuklarımızı, belki hissettirmemeye çalışmama rağmen hissettiklerini gözden geçirmek arzusunu yaşar gibiydi.
Bu sırada evimizdeki telefon çaldı, bu avukatın ona müjdesiydi, gün içinde ikinci kez yaşayacağımız. Avukat kızlarını yitirdikten sonra dünyaya küsen anne ve babasını bulmanın heyecanı içinde yola çıkacağını ve onları otelden alarak getireceğini söylüyordu.
“Bu müjdeyi ona siz verin benim yerime!” dedim, telefonu uzatırken.
Telefonu alan, daha ilk sözlerden itibaren heyecanını zapt edemeyip kızına ve bana sarılan Sude, sonrasında gözlerime baktı, aile olmamız dileğim şekillenmişti sanki gözlerinde.
Koluma girip, başını göğsüme dayarken, kızının elinden tutmayı da unutmamıştı, heyecanla, beklentiyle, muhtemelen de umutla, bana göre;
“Mademki artık annem-babam var, kural olarak beni benden değil, onlardan istemen gerek!” dedi.
Mecburiyet dediğim şey sevgi, gerçek ve güçlü bir sevgi miydi?
Evet!
Biliyordum…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün yaşandığı tarihlerde Vatandaşlık Numaraları yoktu. Bilgisayarla ilgili konular, modern çağın sıkıntılarından diyeceğim, olur olmaz yerlerde (ikaz edilmesine rağmen duyarsız insanların uymadığı cami, tiyatro, konferans salonu vb.) çalan, konuyu hazmedemeyen saygısız insanların uluorta “yemek tarifi, program, nörüyön, şu şöyle de, bu böyle” şeklinde, hiç gereği olmayan cep telefonları da zorunlu(!), doğal yaşamımıza hükmetmeye başlamıştı.
(*) Geri Dönüşüm; Kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalâta kazandırılmasıdır. Bu eylem, hammadde ihtiyacının azalması ve azaltılmasında önemlidir.
(*) Öykünün fazla uzamaması için; anne-baba-evlât-torun kavuşmasını, babanın çocuklarına kavuşma serüvenini kaleme almak içimden gelmedi.
(*) Sude; Boyalı, sürmeli. Cennette su damlası. Sürülmüş tarla gibi işlenmiş, deyilmiş, ezilmiş, dövülmüş, sıvanmış. (Kökü; Arapça Sûden)
Asude; Sakin, rahat, sessiz, rahatlamış, sükûna ermiş, kederden ve sıkıntıdan uzak, rahat ve huzur içinde.
Vakkas; Savaşçı, okçu, vakur, ağırbaşlı, temkinli.
(1) Benden selâm olsun Bolu Beyine… şeklinde başlayan ikinci kıtanın sonunda; “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu / Eğri kılıç kında paslanmalıdır” olarak devam eden bir Bolu türküsü.
(2) Aranje Etmek, Bir şeyi gözden geçirip belli başlı yerlerini ya da tamamını değiştirmek, düzenlemek anlamına gelir. Genellikle müzik sektöründe kullanılır.
At Gözlüğü İle Bakmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, sabit fikirli olarak olayı dar açıdan değerlendirmek. Olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak için hayal dünyasında yaşıyormuş gibi çevresine objektifliğe sırt çevirerek duyarsızca bakmak, bakınmak.
Başı Bağlanmak; Evlendirilmek. Birini yandaş olarak kazanmak, kendi yanında tutmak.
Bir Kaşık Suda Boğmak; Karşısındaki kişiye aşırı zarar vermek istemek. Bir kimseye çok kızmak, öfkelenmek.
Elin gözündeki çöpü görür, kendi gözündeki merteği görmez; Kendinde bulunan büyük kusurları, eksiklikleri, yapması gerekenleri görmezden gelip, akıl edemeyip başkalarının küçük kusurları için dedikodu yapıp, kendi eksiklerini görmeyerek tavsiye ve nasihatlerde bulunmak (Mertek; Aslı; Eğimli çatılarda örtü konstrüksiyonuna verilen ad. Ancak öyküde kendilerine ait büyük kusurları görmeyenlerin, başkalarına ait küçük kusurları abartması anlamındadır. (Kocaman merteği görmeyip, başkasının küçücük çöpünü görür, güzel bir söylemdir)
Haşlanmak; Şiddetli şekilde azarlanmak, sertçe paylanmak, zarar verilmek, sızı, acı verilmek. Canı yakılmak (Bir şeyin kaynar suya daldırmasıyla oluşan durum).
Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.
İçten Pazarlıklı Olmak; Alçak, korkak, namert olmak, sadistlik etmek.
İktifa Etmek; Yetinmek. Olduğu kadarını yeterli bulmak, kâfi görmek, fazlasını istememek.
Kınanmak; Yapılan bir işin, bulunulan bir davranışın, söylenen bir sözün, yersiz, uygunsuz, çirkin, kötü görüldüğünü bildirir bir biçimde söz söylenişine muhatap olmak.
Kurgulamak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamak.
Lânet Etmek (Okumak); Bir kimsenin Tanrı’nın merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Pes Etmek; Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek. Güreşte sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivanın yenilgiyi kabullenme anlamındaki sözü.
Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek. Umursamamak, ertelemek, ihmal etmek, üzerinde durmamak, boş vermek.
Sırra Kadem Basmak; Ortadan yok olmak, ortalıklarda görünmemek.
Üzerine Ölü Toprağı Serpilmiş Gibi Olmak; Tembel, uyuşuk, miskin, cansız, çok derin bir şekilde olmak.
(3) Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
Abey; Ağabey, büyük kardeş, abi, aka (Yöresel deyiş). Genelde sınır komşumuz Bulgaristan ve Yunanistan vatandaşlarının Türklerle ilişkileri olanların genelde Trakya sınır komşuluklarında kullandığı “Ağabey, Komşu” şeklindeki söylem.
Armoni (ya da Fransızca bilim dalı olarak Harmonie); Müzikte iki ya da daha fazla sesin aynı anda tınlaması, ahenk, uyum, seslerin eş zamanlı olarak birleşmesi. Buna bir bakıma seslerin akor olarak birleşmesi demek de mümkündür. (Akor; İki ya da daha çok sesin armoni oluşturacak şekilde aynı anda uygun ve düzenli olarak çalınması şeklinde tarif edilebilir.)
Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Çekiniklik; Çekingenlik. Saygı, korku ve utanma duyguları nedeniyle ürkeklik. Pısırıklık. Pasiflik.
Çiğdem; Güzel İzmir’e has olarak ay çekirdeğine verilen bir ad. Simide de “gevrek” denilmesi gibi.
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.
Emektar; Çok kullanılmış, çok yıllık, eski. Bir yerde, bir işte uzun süre bağlılıkla çalışmış, o işe emeği çok geçmiş kimse.
Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma.
Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.
Gıdımcık; Minikten de küçük bir parça. En küçük birim parçasından bile küçük bir parça anlamında.
Gobit; Baget de denilebilecek pideye benzer, özel bir ekmek içine haşlanmış yumurta, kıyılmış yeşil soğan ve baharat konularak yenilmesi sağlanan, bir bakıma “fast food” tipi yiyecek (simit gibi meselâ). Bunu satana da “Gobitçi” denilmesinden daha doğal bir şey yoktur, gibime gelir.
Hamilik; Destek olma, gözetme, kollama, koruma, koruyucu olma. Kayırıcılık.
Handikap (İngilizce); Engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.
Höykürüş; Höykürme eylemi. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.
Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
Nezaret(hane); Gözaltına, gözetim altına alınan kimselerin konulduğu yer.
Oba; Bir göçebe topluluğunun konak yeri. Bu konak yerinde konaklayan göçebe topluluk.
Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir. Aslı bir nevi ağaçtır. nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.
Rahmetli; Müslüman olmayan, yabancı birine “rahmetli” denmeyeceği söylenir, bazı çokbilmişler(!) tarafından. Oysa Allah’a eş koşmayan, inkâr etmeyen, Allah’ı bilen herkes “rahmetli” diye anılmalıdır.
Roman (Romen); Sepetçi, elekçi de denen kökeni çingene olan topluluk.
Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.
Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Töhmet; Kabahat. İşlendiği sanılan suç. Suçlama.
Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş, ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.
(4) Anne Velâyeti; Annenin veli olma durumu. Velilik. Sahiplik. Ermişlik. Erenlik.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İddet (İddet Bekleme) Müddeti; Evliliği boşanma dahil herhangi bir nedenle sona eren bir kadının tekrar evlenebilmesi için geçirmesi gereken süre olup bu süre yaklaşık üç aydır.
İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
İmam Nikâhı; İslâm dini kurallarına göre kıyılan dinsel nikâh.
Sütten Çıkmış Ak Kaşık; Temiz, Tertemiz, saf, lekesiz.
(5) Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
Dünya üç gündür; dün, bugün yarın. Dün geçti, yarının geleceği belli değil, öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün geçmez bölmelerde yaşa! (Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak) Dale CARNEIGE
Geçmiş ve gelecek yoktur, yalnızca sonsuz bir 'Şimdi' vardır! Abraham COWLEY
Günümüzden bir gün daha geldi geçti/Derede akan su, orada esen yel gibi/İki gün var ki dünyada, bence ha var, ha yok/Daha gelmemiş gün bir/geçmiş gün iki. Ömer HAYYAM
Huzurlu Olmak İstiyorsanız, Ufak Şeyleri Dert Etmeyin! Richard CARLSON
İnsan Bu Meçhul… Alexis CARREL
KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. BUGÜN VEYA DÜN & YARIN)’dan. “Bugün yerine/mazide mi,/istikbalde mi/yaşamak önemli/fark etmez,/yalnızlık; hepsinde olduktan sonra...”
Mazi ile istikbal demir kapılarını kapayın! William OSLAR
(6) İç bâde, güzel sev, var ise akl u şuurun, Dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş ne umurun! (Aklın ve bilincin varsa şarap iç, güzel sev; dünya varmış yokmuş umurunda olmasın!) Ziya PAŞA (Terkib-i Bend)
(7) İçtima; Toplanma, bir araya gelme. Toplantı. Birden çok kimsenin belirli bir amaç için bir araya gelmesi. Askerlerin silâhlı ve donanımlı toplantılarına denirse de, İslâm Hukukunda “Kavuşma” anlamındadır. Dünya, ay ve güneşin bir sıraya gelmesi anlamını taşır. Ay sırtını dünyaya dönmüş ve tamamen karanlık haldedir.
Rüyet; Ayın harekete başlayıp dünya yüzünde görünmeye başlama vaktidir ve kameri ayların başlangıcı kabul edilir. Ramazanın başlangıcı, imsakiyelerin tanzimi buna göre düzenlenir. Dolunayı ise, söylemek gereksizdir, herkes bilir.
(8) Tanrı iradesini hâkim kılmak için iyi insanları kullanırdı. Yeryüzündeki kötü insanlar ise; iradelerini hâkim kılmak için Tanrıyı… Giardano BRUNO
(9) Eylemsizlik; Cismin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. “Hareket Durumu” ile anlatılmak istenen “Cismin diğer bir cisme göre sabit bir hızla hareket etmesi veya durağan halde bulunmasıdır. Maddeler için ortak bir özellik olup, Newton’un “Birinci Hareket Yasası” dır.
Atalet; Tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk, işsiz kalma, işsizlik, devinimsizlik hali.
Stabilite; Kararlılık.
Statik; Belirli bir süre hep aynı kalan. Durağan. Değişme, gelişme, ilerleme göstermeyen, değişmeyen.
(10) Mıstırla’la Âşe; “Mustafalar Halanın Ayşe” demenin yöresel aktarımı.
(11) Bütün aşklar tatlı başlar; Beyaz Kelebekler müzik topluluğuna ait bir şarkı. Ayrıca bir kitap ismi.
(12) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(13) Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Aşk imiş her ne varsa âlemde. FUZÛLÎ
(14) Sevmek, içinde aşk duygusunun da saklı olduğu bir kavram… Bu alıntının sahibini ve nasıl alıntıladığımı hatırlayamıyorum. Ancak, ben fikrimi özetlemiştim şu şekilde; Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de… Aşkta verirsin karşılıksız, almak gayretinde olursun sevgi de… Erol KARATEKİN
Bu; benimle aynı fikirde olmayanlara saygısızlık etme hakkını vermez bana, asla! İki üstadın alıntıladığım görüşlerine de yer veriyorum;
Aşk; sevginin tutkulu ve derin biçimidir. Aşkın en önemli özellikleri; sadakat, bağlılık ve şefkattir. Bu üç hususiyet, aşk ile sevgi arasındaki farkı gösterir. Âşık olan kişide önceliği duygular almış ve muhakeme ikinci plâna düşmüştür. Âşık, sevdiği için kendi çıkarını terk eden kişidir. Nevzat TARHAN
İnsanlar aşk ve sevgiyi, sevgi ve duyguyu birbirinden ayıramıyor. Aşk, sevgi değildir. Aşk, sevgi gibi bir çaba gerektirmez. Huzurlu bir hayat için aşka değil, sevgiye ihtiyacımız var. Gerçek sevgi çoğu kez, aşk duygusunun olmadığı bir ortamda, yani âşık olmadığımız halde sevgiyle davrandığımız zaman ortaya çıkar. İnsanın çabası
İnsan, sevgi dile (yani; sevgi gereğine uygun olarak dillendirilip) gelince anlaşılır; Alıntıladığım bir söz, kime ait, benim için değerli, ama diyeni hatırlayamamam da kusur sayılmamalı. Ancak demem o ki; sadece söz değil, mimik, hatta sözün söyleniş şekli bile önemlidir sevgide. “Evet! Evet? Eveeet!” Tek kelime ama anlamı seslerde, söylenişte saklıdır! “Seni seviyorum.” Yasak savmadır. “Seni seviyorum!” fırtınadır, elini uzatırsan. Ancak, uluorta çevrene umursamaksızın sevdiğinin saçlarını koklamak, yanağına hafifçe dokunmak, sırtına elini koymak ve “Seni seviyorum!” demek, aşktır! “Ben, geleceğinim, sen, geleceğimsin!” demenin kısa bir tasviridir. Benim anladığım bu! Sadece bakışların, hareketlerin değil, sözlerdeki heyecanın da önemli olduğunu bilmek gerek bence! Erol KARATEKİN
İnsanlar, günün 24 saat olduğunu bilseler bile o 24 saat içinde sevgiliden ayrı geçen bir saniyenin, bir ömre bedel olduğunu nasıl bilmez, hissetmezlerdi ki… Erol KARATEKİN (“SENDEN AYRI GEÇEN HER SANİYE” Baki ERKARALI’ya ait şiir)
Sevgi ve onun hükmettiği aşk dışında hiçbir şey sonsuz değildir, olmayacaktır da! Erol KARATEKİN
(15) Zekânın karşısında insan ezilir, iyi davranış ve şefkat karşısında ise diz çöker… Dale CARNEGIE
(16) Agora Meyhanesi; Burası Agora Meyhanesi… diye başlayan Dr. Onur ŞENLİ’ye ait şiir İsmet Nedim SAATÇİ tarafından Muhayyer Kürdi Makamında bestelenmiş Türk Sanat Müziğidir.
(17) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım… diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR’a ait Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.
(18) Akrabanın akrabaya yaptığını akrep yapmaz; Atasözünün aslı; “El akarib (Akrabalar) / Kel akarib (Akrepler gibidir) / Lâ tukarib (Yaklaşma) / Yeldeğuneke (Zehirlerler)” şeklindedir.
(19) Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? Necip Fazıl KISAKÜREK
Can saatini Rahman ezelden kuruvermiş, / Bir gün göreceksin ki o saat duruvermiş. Necip Fazıl KISAKÜREK
(20) Aşkımla oynama kumar değildir… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; “Benim de canım var, ben de insanım, benim de kalbim var, ben de insanım” şeklinde olup, eserin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İsmet Nedim SAATÇİ’ye ait olup eser; Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(21) En büyük zaman hırsızı kararsızlıktır. C. FLORY
(22) Felâketin bir iyiliği varsa, hakiki dostların tanınmasıdır. Honoré de BALZAC
(23) Dünyada başarı kazanmanın iki yolu vardır; aklından faydalanmak ya da başkalarının akılsızlığından faydalanmak. Jean de La BRUYERE
(24) Yersiz yeminlere kendini alıştırma, en iyisi yemin gerektirmeyecek kadar konuş… Dale CARNEIGE
(25) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(26) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(27) İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir. Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu... Necip Fazıl KISAKÜREK
İnsanın sevdiğini son kez görmesinden daha kötü olan tek şey; onu son kez gördüğünü biliyor olmasıdır. Paul AUSTER
(28) Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
(29) Bu dünyada renk, nakış, lezzet ne varsa küsüm; Gözümde son marifet, Azrail'e tebessüm... Necip Fazıl KISAKÜREK
(30) Bitsin artık bu sonbahar… Yahya Kemal BEYATLI, DÜŞÜNCE isimli şiirinin son iki beytini şöyle şekillendirmiştir; “Hulyâsı kalmayınca hayâlın ne zevki var? / Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar! / Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi…”
(31) Şefkat öyle bir dildir ki, sağır işitebilir, kör okuyabilir… Mark TWAIN
(32) Erkek-dişi, sorulmaz muhabbetin dilinde, / Hakk'ın yarattığı her şey yerli yerinde, / Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok / Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde… Hacı Bektaş-i VELİ
(33) Yalnızım ben, çok yalnızım / Buymuş benim alın yazım / İster uzak, ister yakın / Anılar beni yalnız bırakın. Yaşar GÜVENİR
(34) Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz; Turgut ÖZAL’ın Hukuk Devleti kavramını hiçe sayarak, devlet anlayışına ters düşen, anlaşılması zor, Hangi akla hizmet ettiği anlaşılmayan, Körfez Savaşına hiçbir şekilde parlamentonun, halkın düşüncelerine saygısızca “Bir kereden bir şey olmaz” mantığıyla aldığı karar sonunda tümümüzün yanlış diye yorumladığı özü olmayan sözlerden yalnız bir tanesi.
(35) Sadece iki örnek;
Sen adli zulüm sanma / Teslim ol oda yanma / Sabret sakın usanma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Bir işi murâd etme / Olduysa inâd etme / Haktandır o red etme / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
(36) İnsanın iyisini, kendine hiçbir iyiliği dokunmamış bir kişiye nasıl davrandığından anlarsınız. Samuel JOHNSON