Hatırını kıramadığım, hem asla kıramayacağım bir müşteriden dönüyordum, kapı komşumuz değerli bir abladan. Emel Abladan yani...
Aslında arabasının hiçbir şeyi yoktu. Hasbelkader gözüne bir şey rastlarsa, kendisi için makul ve mantıklı olmayan, garibine giden bir ses duyarsa, en basitinden arabasının yıkanması gerekirse “Gel bakalım Mehmet!” diyen sesi çınlardı kulağımda.
Hani derler ya; “Bir el at!” diye. Bana göre Ablamın işi işte tam öyle idi...
Bu kez de, diğer seferlerde olduğu gibi takım çantamı açmama gerek kalmamış gibiydi. Hem söylemem gerekli ki çok zaman sırf onun ve beni bilen tanıyanların hizmeti için her gün sabah-akşam içinde bir-iki adet elzem(1) alet-edevat-takım, ampul, sigorta gibi yedek parça olan ufak bir çantayı devamlı bir şekilde yanımda gezdiriyordum.
Çünkü Emel Ablanın sağı-solu belli olmuyordu. Bazen yolumu bekliyordu, sabah ya da akşam, bazen çat kapı, olur olmaz kapımıza geliyordu; “Hele bir bak!” ya da “Acilen bir göz at!” diyerek.
Diğer komşuların ziyaretleri ise haberli olarak ve düzenliydi, söylememe gerek yok!
Abla, bu kez de sabahtan arabanın sigorta kutusundaki bir sigortanın hapı yutması nedeniyle dayanmıştı kapımıza, dükkânıma yönelmem öncesinde...
Değerli bir ablaydı o, yalnızdı, yüksek mevkilerde bir yerlerdeydi. Annem hafta sonlarında yardım için evine giderdi. Çok zaman temizlik yanında yemeklerini de yapardı annem, özellikle yaprak sarma, kol böreği, puding falan canının istediği zamanlarda, not yazarak.
Evinin bir anahtarı da bizde olan ablanın isteğini annem ya hisseder, ya da eve gitmesi gereken gün olduğu için yazılı notu görür, okur ve gereğini yapardı, çekinmeksizin. Markete, pazara, kasaba falan da giderdi abla için, onun adına.
Ve Emel Abla ne annemi, ne de beni boş çevirmezdi, asla ve asla gönlü zengin, eli açık, ama bana göre kısmeti kapalı güzel bir ablaydı o. Bu; benim kanaatim tabii. Özelini bilmemiz ne annem adına, ne de benim adıma asla hakkımız değildi.
Belki annemle dertleşmiş olabilirdi, ama bu dertleşmenin bana da iletilmesi zorunluluk değildi, yaklaşık 8-10 yıllık süreçte. Bu babamı yitirme yılımızın hesabına da uygundu.
Bu şekilde nefesimi tutarak, gene hasbelkader yetim olduğumu, annemle yaşadığımı, baba mesleği ufak bir dükkân da olsa araç tamirciliği yaptığımı, özellikle ablam yönünden güvenilir ya da bir diğer deyişle emin olduğumuzu anlatmış oluyordum değil mi?
Eklentilerime gelince; baba mesleğine özenç, okumakta gözümün olmaması, belki de geçim, dirlik, evimizin taksit ödemeleri için babama yardım etmem gerekliliği nedeniyle babamın yardımcısı olmuştum.
Bilmiyorum övünerek mi söylemem gerek, “Baba mesleğimin” kazancı olarak rütbesiz askerliğimde “Kademe Elemanı” olmam, rahat bir askerlik yapmama neden olmuştu. Ufak da olsa maaşım vardı, sigaram olmadığı için bana yeten.
Bu nedenle kendisini yitirmeden önce babamın gönderdiği harçlıklar da çarşı iznimde baklava, börek yemem için yeterli oluyordu! Yani buna bir bakıma abartma olarak görülse bile; “Aileme yük olmuyordum!” diyebilirim (kanım tabii, bu).
Askerden döndüğümde, daha yaşlanmaya fırsat bile bulamadığı yaşta olan, benim askerden dönmemi sanki bekleyen bir tasavvur içinde olduğunu düşündüğüm babam;
“Bana doyum olmaz! Annen sana emanet!” diyerek emanetini teslim etmişti Tanrısına, “Gözü arkada kalmaksızın…(2)” diyebilirdim, bir bakıma.
Dükkân çevrilmek, devran dönmek, nefis gözetilmek isterdi. Daha o genç yaşımda babamdan emanet olarak kalan, ablamın “senin” deyip bana bağışladığı dükkânda iki genç çırak arkadaşın patronu olmuştum, beni yıllar yılı terk etmeyen, neredeyse “Dükkânın ortak sahipleri” diyeceğim.
Yokluğun yaşanmaması gerekiyordu onlar için. Ancak elimde avucumda yoktu bir birikimim, başlangıçlarda annemle beraber, babamın ölümünden sonra “Günlük yaşıyorduk(2)” diyebilirim.
Oturduğumuz, babamın sağlığında henüz banka taksitlerinin bitmediği evimizle,
dükkânımı idare etmeye çalışıyordum. Zar-zor, kıt-kanaat annemin birikintileri vardı bizi ayakta tutan.
Ayrıca itiraf etmeliyim ki, bu yokluk nedeniyle arabam, hatta bir bisikletim bile yoktu, olmamıştı da, yıllar yılı işe rahatça gidip-gelmem için. Çok zaman yayan, bazen otobüsle, bazı-bazen de büyük firma, şirket, dükkân sahibi ağabeylerin dükkânlarına ait yetişebildiğim takdirde ve almak lütfunda bulundukları servislerle gidiyordum iş yerime.
Büyük dükkân sahipleri öncelikle itibar, dost, arkadaş, çevre sahibiydiler. Dükkânları gösterişli, arabaları son model ve lüks idi ve en aşağı 10-20 işçi çalıştırıyorlardı. Tezgâhları, aletleri, makineleri ve donanımları modern idi. Hatta bir kısmının sekreterleri bile vardı.
Benimse iki çırağım dışında, imza yetkisi olmayan, Sosyal Güvenlik Destek Primi ödenmesi gerektiğinden haberi olan, bu gideri bana yüklememek için kanaatkâr olan, emekli bir muhasebeciden başka hiçbir şeyim yoktu.
Bazen tüm gün iş çıkmazdı, öylesine otururduk, çay içerek, eski gazeteleri okuyarak veya bilmecelerini çözerek. Bu durumda, ev geçindirmeye çalıştıklarını bildiğim çırakların haftalıklarını ödemekte ister-istemez sıkıntım oluyordu.
Ama annem destekliyordu beni, koltuk çıkıyordu bana, “Tekrar yerine koymak kaydıyla…” diyerek ve ben çıraklarımın haftalıklarını gecikmeksizin her hafta muntazaman ödüyordum. Yasalara, kurallara uygun olarak sigorta vs. gerekliliklerini de.
Yedek parça dükkânına, lokantaya, çaycıya ertelemeleri saymadığım anlaşılmıştır herhalde. Böyle garip zamanlarımda sanki kuşkanadının çarpıntısını hisseden, altıncı hissi hakkında hiçbir fikir sahibi olmadığım Emel Abla mutlaka arabasında bir sıkıntı yaşıyordu, ya da bu sıkıntıyı yaratıyordu!
Emel Abla ısrar etmişti, para alacak bir şey yapmadığımı ifade edip para almamam üzerine;
“Benim yüzümden geciktin işine be çocuk! Taksi parasını al, hiç olmazsa!” diyerek, ısrarla dikmişti gözlerini üzerime. Ben nasıl uzatırdım ki avuçlarımı açık tutarak ablama, onun amatörlüğü nedeniyle, benim şıpınişi hallettiğim(2) bir gereklilik için.
Olmazdı, bu benim kitabımda yazılı olan bir şey değildi. Bize yıllarca el uzatıp maddi ve manevi her bakımdan destek olan bir ablaya karşı haksızlık, nankörlük olurdu bu...
Hemen eklemem gerek ki, babam zamanından beri en kıdemli müşterimizdi kendisi. Onun tatil günlerinde arabasını kapıdan alıp kapısına teslim ederdim.
Her ne şekilde olursa olsun, ön koltuk üzerinde, hâlâ benim gibi bekârlığı kabullenmiş, askerliklerinde gücümün yettiğince destek olmaya çalıştığım çıraklarım için iki poşet, iki bahşiş zarfı, iki kutu olurdu ağızlarını tatlandırmak için evlerine götürdükleri.
Dolaysıyla o ablanın beyaz renkli arabasını kapıda gördüklerinde peşin peşin ağızlarını şapırdatarak ellerini ovuştururlardı çıraklar! Ve o arabayı ince eleyip sık dokuyarak bakıp kolaçan edip(2) asla eksikli bırakmazlardı.
Ablamın arabasını test sürüşümde ola ki bir eksikliklerini göreyim, ya da hissedeyim “Kazandıkları fırça yeme haklarını” ya da eksikliklerini yüzlerine çarpmayı eksik etmez, asla ertelemezdim de. Hatta böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmezdi, desem yanlışlığım yoktu.
Ancak burada ufacık bir nokta koymalıyım; “Hasbelkader, hani meselâ” demem gerek, bugüne değin böyle bir şey asla olmamıştı!
“Dağ başını duman alır mıydı?(3)” Almazdı herhalde. Peki, hep açık alınla mı çıkılırdı(4), çıkılması gereken yere? Çıkılması olasıydı bir garip tamirci olmama rağmen. O gün işsiz kalmışsak bu sözler yerine “Cuk otururdu!(2)” doğaldı, işimiz varsa bu Allah’ın emri olurdu sadece...
Çünkü o filozofun dediği gibi; “Tanrı iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrıyı kullanırlar(dı)!(5)”
Yürüyerek ayrılmıştım evden; “Dağ başını duman alaraktan...” Sonrasında eğer vaktim müsait olursa, ya da kalırsa, “Yaylalar, yaylalar... (6)” ile de devam ederdim yoluma, üstünden uzuna yakın bir zaman geçmesine rağmen askerlikten kalma bir heyecanla.
Kendime ısrarda gecikmezsem, ya da kendim kendime çok ısrar edersem(!) belki peşine daha bir-iki türkü bile patlatabilirdim, hele ki dükkâna gelen-uğrayan bir müşteri ile karşılaşırsam, ya da günün ilerleyen vakitlerinde böyle bir imkâna kavuşursam...
Gökten ne yağardı da yer kabul etmezdi(7), değil mi?
Allah var, komşu ağabeylerin işleri ağır olduğunda, çok zaman hatırını kıramadıkları hatırlı müşterilerin eften-püften(8) işleri için onları bana yönlendirirlerdi, nafakamı doğrultayım diye!
Mutlu olur, gelen çıraklarla, ya da uzaktan uzağa el işaretleriyle şükranlarımı gönderirdim, ya da telefon ederdim.
Benim o ağabeyler gibi lüksüm yoktu, sağa-sola emir yağdıracak. Üstelik onların bulundukları mekân, kişi, arkadaş grupları bana yasak değilse bile, tabu(1) idi. Ama sevilen biri olsam gerekti, diğer vasıflarımı bilen bilirdi zaten...
Bir marketin önünden karşı kaldırıma geçmek için trafiğin duraklamasını beklerken, bir midibüs geçti önümden, içinde sadece kızların olduğu...
Arka kapı penceresinden iki genç kız anlayamadığım bir şekilde seslenerek ellerini salladılar.
Mutlu olmuştum, insan alay edilerek de olsa selâm verilmesinden hoşlanıyordu. Keşke ben de selâmı iade edebilseydim; almasalar da. Her ne kadar Fuzuli Şikâyetnamesinde; “Selâm verdim; rüşvet değüldür diye, selâmım almadılar!” demişse de.
Hem selâm verseydim de alırlar mıydı selâmımı? Gene Fuzuli'ye sığınmam gerekmişti; bilircesine, beynimde okumalarımdan kalmışçasına; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil!” şeklinde.
Oysa israf haramdı(9), söyleyememekle israf etmiş olmuyor muydum?
Oysa bilmiyor muydum kararsızlığımla zamanı israf etmiş olduğumu(10)?
Kararsızlığımla başımı eğmiş olmama, midibüs ufkumdan hemen çekilmemek arzusunu yaşarken elimi kaldırarak selâm verme arzusunu yaşamıştım ben de. Ancak farkında olmadığım çantamın ağırlığına ani hareketim nedeniyle kolum dayanamamış, bükülmüş ve acı vermişti.
Genç kızların bu daha da hoşuna gitmiş olsa gerek ki, sanki kollarını daha bir heyecanla salladıklarını görmüştüm, çığlıklarını, ya da seslerini duymamış, hissetmemiş olsam da, sadist mi olsalar gerekti, ne? Ancak onların çığlıklarına kulak asan biri vardı (herhalde)...
Caddenin karşı tarafına geçmem gerekmemişti. Savsakladığım(2) midibüs, benden uzaklaşışının 100-200, bilemedin en fazla 300 metresi ötesinde öncesinde silkinerek sallanarak, sonrasında temelli durmuştu.
Arka motor kapağını açan profesyonel ehliyetli olsa da amatör olduğunu sandığım genç şoför, sanırım çaresizlikle başını sallar gibiydi!
İkilem(1) içindeydim; “Yardım mı etmeliydim?” yoksa egomu tatmin için, bana alayla el sallayan kızlara hadlerini mi bildirmeliydim? Yardım etme arzum galip geldi.
“Tamirciyim, bir bakayım isterseniz?” dedim şoföre, mihmandar(1) ve öğretmen olduğunu sandığım yaşlı bayana.
“Ne kadar isteyeceksin?” dedi o bıçkın(1), “Kendini fasulye gibi nimetten sayan(2)” belki de arabasındaki kızlara hava atmak isteyen şoför diyemeyeceğim saygısız ve benden genç görünen adama;
“Her şey para demek değildir efendim! Bakarım, yapacağım herhangi bir şeyse hallederim. Halledemeyecek gibi olursam Sanayi Çarşısına götürmenizi, olası fiyatının ne olacağını, hangi parçaların değiştirilmesinin gerektiğini ve istediğiniz takdirde çarşıda kimlere gidebileceğinizi söylerim ki; sonrasını da siz pazarlıkla-mazarlıkla kendi başınıza halledersiniz, artık!”
Dizel bir arabaydı. Şoför koltuğuna geçip oturdum, marşa bastım, midibüs çalışmaya çalışıyor, ama başarılı olamıyor gibiydi. Bu arada emir verircesine bir ses içerideki kitleyi susturmağa çalışmış ve başarılı olmuştu da.
Bu billur gibi şakıyan bir öğretmenin sesi olduğuna karar verdiğim sesi asla unutamayacakmışım gibime geliyordu bana.
Ve üstelik garibime giden şey, el sallayan onlar kimdi, hem artık beni ne kadar ilgilendiriyordu ki, bu alay ediş diyeceğim hareket, unutmuştum.
Midibüsün gösterge paneline baktım. Konuyu anında çözmüş, anlamıştım.
“En son nereden mazot aldın ve bildiğin, tanıdığın bir yer miydi?” diye sordum.
Düşünür, utanır gibi oldu şoför. Cevap vermek istedi, belki de utandı, yutkundu. Panelde gördüğümün aklıma gelenin tasdiklenmesi, yani mazotun bittiğinin işareti olduğunu düşünerek;
“Arabada bidonun varsa iki kilometre ötede benzin istasyonu var, beş-on liralık mazot al, gel bir taksiyle, ben de boruları, pompayı, elemanları temizleyeyim, havalarını alayım, sen gelinceye kadar…
Geldiğinde de tekrarlamamız gereken ne olursa beraber yaparız, ama önerim şu ki; bulacağın ilk imkânla mutlaka deponu boşalt ve sirkeli bir karışımla temizlet!”
Çantamı açtım, motor bölümünü kontrol etme gayreti ile.
Biz tamircilerin, harçlığımız olmasa bile reklâm özencimiz vardır; kart bastırıp çantamızda taşımak gibi. Bir de en kıymetli malzememiz çantamızı bir yerlerde unutmak, ya da kaybetmek gibi ihtimallere karşın çanta üstüne sticker(1) halinde adımızı, adresimizi, telefon numaramızı yapıştırma hakkımıza ek olarak bizlere verilen diğer bir hak gibi sağlanmış olmasıydı.
Midibüsteki insanlar genelde bildiklerinden, anladıklarından değil, meraklarından, belki de hissettiğim iddiasında olacağım öğrenme arzularından, hatta utançlarından dolayı umursamadığım bir şekilde dolaşıyorlardı çevremde.
Nedenine gelince; midibüste tıkılıp kalmak yerine, hava almak bahanesiyle etrafımda dolaşanlardan ikisinin el sallayanlardan olduğunu zannediyor, diğer birinin sesini duyduğum öğretmene ait olduğunu hissediyor gibiydim.
Görüntüler de, ses de flu(1) olarak yer etmiş gibiydi zihnimde, görmemiş, bilmemiş olsam da sessizlikte kendilerini, seslerini bir kez daha duyamamış, görememiş olsam da.
Bir ara bir el dokundu omzuma, uzatılan bir kola kutusu yer etti gözlerimde, uzatanın sesini duyamadığım, yıllar sonrasında bile simasını unutmayacağım. Sarı saçlı, çakır gözlü, gülümsemekten ziyade utanır gibi bir yüze sahip bir öğrenci olmadığına inanacağım biriydi o.
Mademki o ses çıkarmamıştı, benim de ses çıkarma mecburiyetim olmasa gerekti, motor yağıyla süslü, pasaklı ellerimle...
Yere koymasını rica ettim işaretlerimle. Anlamıştı galiba, ya da ben öyle sandım. Önemsemedim, bana el sallayanın o olmadığına inanıyordum, eğer o idiyse; “Sana taş atana, sen ekmek at! (11)” gereğini neden sakınaydım ki?
Hem bir şey bilmiyordum ki Sokrat(12) gibi, yoksa şimdi mi hatmetmeye(2) başlamıştım felsefeyi?
Şoför bir taksiyle elinde bir bidonla geldi yanıma...
“Çalıştır, dur! Dur, çalıştır! Bekle! Tekrarla!”
Ve kendine geldi araba, şoför elini omzuma koyarken;
“Ne diyorsun?”
“Allah yardımcın olsun! Bundan sonra paneldeki gösterge çeyrek depoyu gösterdiğinde hemen tamamla mazotunu, yolda kalman değil, müşterilerini üzmemen önemli!”
“Şey...”
“Borcun falan yok! Güle güle gidin! Şu kartlarımdan bir-ikisini sana vereyim. Bakarsın bir gün yine yolun düşer sanayiye, ya da buralara. Sıkıntın olursa beni ara. Yok, yok, sıkıntın olmasa da uğra, bir çay molasında, bir çay ikram etmek borcum olsun!”
“Mutlaka geleceğim!”
“Söz verme, ama bekleyeceğimi de bil ve ufacık bir kardeş önerisi; her şey göründüğü gibi değildir(13) ve iyilik karşılık beklemeksizin yapılmalı, gerektiğinde…”
“Anladım, sağ ol!”
“Sen sağ ol! Yolun açık olsun!”
Düşünemiyordum, ne düşündüğümü...
Ne vardı aklımda, ne egemendi varlığıma? Bilmiyordum, bilemiyordum da. Garabetimdeki garipliği önce çıraklarım, sonrasında evime ulaştığımda ekmek ve süt almayı unutmamdan dolayı annem fark edip vurmuştu başıma.
Gerçekten görmediğim, bilmediğim, tanımadığım bir çift eli mi düşünüyordum, yoksa iki çiftten birine ayrımcılık mı tanımıştım, fark etmeden, göz ucuyla bile hissetmeden? Yoksa sesini uzaklardan duyduğum, ya da bana kola ikram eden, o sarışın kişiyi hatırımda tutmak mı yoksa aklımdan çıkarmak mı istiyordum?
Bu söylemimde bırakayım “Hatırımda tutma” gerçekliğini, hayalin, rüyanın beyinde canlandırılmasının bir etkisini düşünmek bile sadece bir yanlışlık olsa gerekti.
Yemek istemiyordu canım, yatağıma uzanmıştım, anneme bırakmıştım bilmediğimi. Merak, soru ve şüphe dolu bakışlarıyla kendisi çözümlesindi, çözümlemeyi arzuladığını, benim bile çözümlemekte zorlandığımı.
Ve kendi kendiyle paylaşsındı çözümlediklerini. Ben, beni ya da benim beni bu hale getiren beni bilmiyordum ki, nasıl anlatabilirdim beni anneme, soran bakışlarına karşın ciddi olarak?
Dalmışım, uçsuz bucaksız bir ovada, tek başına bir ordu ile karşı karşıyaydım, dost mu, düşman mı, bilip anlamadığım. Üstelik o kadar çok eksik vardı ki, hepsi aynı resimde olan ordunun.
Cipler, kamyonlar, tanklar hepsi tekerleksiz, paletsiz, şoförsüz havada, tayyareler pervanesiz, pilotsuz, insansız yolda yürüyorlardı, motor seslerini duyuyordum. Atların sadece gövdeleri vardı, ama nal sesleri, haykırışları ulaşıyordu kulaklarıma.
Zaman şimdiydi yerlerde sürükleniyor olsa da uçaklar, hem güneş ve bulutlar da aynıydı, ama at üstündeki amazonvari(8) sarışın, çakır gözlü süvarilerin, kılıç tutan sağ elleri dışındaki, sol elleri neden görünmüyordu, ya da ben neden göremiyordum? Saçma bir rüyaydı etkilendiğim devamı görünen.
Bedensiz bir sağ el uzandı bana doğru, bir şeyler anlatmak istercesine, beni o savaşın dışına çekmek istercesine gibi. Yüzü belirlenmeye başladı, çakır gözleri, ufacık burnu, ince dudakları ve uzun sarı saçlarıyla. Bedenini ve sol elini göremiyordum, yoksa yok muydu elinin biri?
Hiçbir şey için hazır değildim. Uyandım. Belki de buna “ayıldım!” demek daha doğru olacaktı, ya da “kendime geldim!” demek. Tarihin akışında âşıklar vardı, vasıflarını ayrı ayrı nitelendiremeyeceğim; zehir içen, aşılmaz dağları delip aşan, kurbağa olan, sihirli elma sahibi, Kaf Dağının arkasına geçip, Zümrüdü Anka kuşunun yumurtasını (ç)alan, yedi düveli peşi sıra sürükleyen…
Ben, hiçbiri değildim, birinden biri olmak hakkım bile yoktu. Bir amaç, bir gaye, bir gayret, bir arzu, bir dilek, bir istek…
Ne için? Bir bilinmeyen, belki de bir ömür boyu bilinmeyecek hayali biri için. Sevgili...
Evet, seviyordum, ama neyi, neden sevdiğimi bile bilmiyordum ki! Görmemiştim, bilmiyordum, sadece bir ses ve bir el vardı zihnime yapışkan bir şekilde tutturulmuş, aklımda, gözlerimde, eller değil.
“Eller, eller!(14)” deyip yalnızca tek eli çığırdığım, ama hangi el, kimin eli, üstelik tutamayacağım, sıcaklığını hissedemeyeceğim, bilemediğim.
İnsanların yaşamı üçlü bir bilinmeyen, ya da üçlü bir kompozisyon şeklinde diyebilirim; doğmak, yaşamak ve ölmek olarak. Doğmak da, ölmek de elimizde değil. Ama yaşamak...
Yaşamanın tarifi ne? Ya da benimkisi yaşamak mıydı, rüyanın ertesinde? Yahut ya da ben yaşıyor muydum ki? Benim tüketmekte olduğuma hangi Allah’ın kulu; “Yaşamak” diyebilirdi ki, bilmeksizin, anlamaksızın?
Olmakta geciken sabah için kimin elinden bir şeyler gelir, gelebilirdi ki? Sabah, mahzun bir işe başlayış, anlamsız bir müşteri bekleyiş demekti, benim yaşadığım. Tıpkı bir berber, bir bakkal, ya da doğrudan doğruya ben olan gariban bir tamirci gibi...
Birileri gelecekti de, “Şunu yap!” diyecekti, ne bileyim rot-balans ayarı, stepnesine yama, sileceğin lâstiğini değiştirmek gibi. Böylece günlük nafakamızı doğrultacaktık çıraklarımla birlikte, hani meselâ.
Nadiren çalan telefonum çaldı, telefonun çalması bir bakıma hayırlara vesile(18) demekti benim için, tüm menfi düşünceleri bir kenara atarak, ya da göz ardı ederek. Açtım telefonu karşımdaki bir bayan sesiydi, kulağıma ulaşan;
“Durumunuz müsaitse...” diye başlayan.
Yaşamda ilk kez karşılaştığım bir söz dizisiydi bu, hiç de yabancısı olmadığım bir sesle kulağıma ulaşan. Bugüne değin ya evin kapısına gelerek, ya da bu şekilde telefon ederek ulaştırırdı Emel Abla dileğini, zaten onun dışında da bayan müşterim yoktu.
Pardon, şöyle demem daha uygun; “İşten bunalmışlarsa, ya da gönüllerinden kopmuşsa, ensesi kalın, cüzdanı şişkin yan komşu ağabeylerin yönlendirdikleri acemi, amatör abla, teyze ya da kardeşler olurdu dükkânımın müşterisi...”
Dolaysıyla bu telefon ilk idi, dediğim gibi.
Benim nezdimde, ya da benim inancımda cinsiyet, dil, din, mezhep, ırk, siyasal düşünce, felsefi inanç insanların insanlık uygulamalarında asla yer almamalıydı. Hele ki öncelikle ve özellikle cinsiyet farklılığı...
Bu durumda hiç sayılmak, kadınların, kızların kaderi olsa gerekti galiba. Oysa Hacı Bektaş-i Veli'nin söylediklerini bilmez miydi insanlar?
“Erkek-dişi, sorulmaz muhabbetin dilinde,
Hakk 'ın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde”
Gönlümün tokluğundan değil, bir yanlışlık olmasından çekiniyordum, böyle “Müsaitseniz?” deyip randevu alır gibi bir bayan gelecekti dükkânıma öyle mi? Herhalde boş vaktini değerlendirme amaçlı kargalar vardı etrafımda, gülmek için. Gene de;
“Bir yanlışlık olmasın efendim, doğru adresi aradığınızdan emin misiniz?” demek gayretini yaşadım. Karşımdaki ses hırçınlaştı;
“Elimdeki kartta bu numara ve isminizin Mehmet olduğu yazılı...
Ben de okuma yazması olan bir öğretmenim ve sorumun cevabını bekliyorum, lütfen!”
Rica değil, bir emirdi sanki baştan aşağıya sıraladığı sözleri ve ben “Emredersiniz!” demeye öylesine alışkındım ki;
“Hayhay efendim, emredersiniz! Hem şimdi dâhil, her ne zaman isterseniz!” dedim, anlamını kendimin bile çıkaramadığım bir şekil ve ses tonunda.
Nedense “Yağlı bir müşteri geliyor!” diye ellerimi ovuşturmak içimden gelmemişti.
Oysa sermayeyi kediye yüklemeye çeyrek kala iken böyle bir beklentiye ihtiyacım vardı, çırakları da düşünürsem, “ihtiyacımız vardı!” diyebilirdim.
Tam bu sırada yan komşulardan biri, çırağıyla bir araba göndermişti kapıya, akünün Bome Derecesi, Bomemetre ile ölçülüp asit ve su seviyesi tamamlanacaktı.
O da yetişmiyormuş gibi, telefon çalmıştı tekrar. Hani derler ya; “Dokuz ayın çarşambası bir araya geldi!(16)” diye, o hesap işte, Emel Abla da akşam gitmesi gereken bir düğüne yıkama dâhil, arabasının gerekliliklerini yapmam için akşama yetişecek şekilde
gelip arabasını almamı emretmişti!
Emel Abla velinimetimdi, üstelik altıncı hissi kuvvetli mi, kuvvetli! Ne zaman darda kalsam, ne zaman bir ödemem olsa, annemden önce o Hızır gibi yetişirdi, arabasının mutlaka bir şeylere ihtiyacı olurdu, hiçbir şeye ihtiyacı olmasa bile, pırıl pırıl gözükse de; “Yıka, temizle!” derdi, haşmetli bir harçlığı cebime istifleyerek...
Hissettiğim; paraya-pula ihtiyacı olmaması yanında, kanaatkâr ve gönlü tok iyi yardımsever çok iyi bir abla olmasıydı.
Şu anda ne yapmalıydım ama? Hızır’ın işi gücü kalmadı da, gene bana yetişme çabasını mı yaşayacaktı ki? Allah’ın da, Hızır’ın da boş vakitlerini değerlendirme amaçlarını güttükleri sevdikleri bir varlık olsam gerekti, herhalde.
Telefon eden hırçın öğretmen kapıda görünmüş ve kornaya basmak yerine gaz pedalına iki kez basmakla yetinmişti, arabadan inmeden. Gözlerime inanamıyordum, bu rüyamdaki Amazondu, kılıçla üzerime gelen! Belki öncesinde rüyama girmesi için onu hayalime hapsettiğim, kendimi şartlandırdığım.
Yanına yaklaştım, sima tanıdıktı, ya da bana öyle geliyordu, etkilendiğimi itiraf ettiğim ve “Vallahi o!” diyesim geçiyordu içimden. İnmeden, o da aynı ablam gibi emir tonuyla ve öncesinden hazır olduğum, bildiğime inandığım sesle;
“Araba burada kalsın, yarın gelip alırım. Ya bana bir taksi çağırın şehre gitmem için, ya da mahzuru olmazsa beni şehre bırakın, yarın da aynı şekilde beni bırakacağınız yere getirin arabamı, tamir ve bakımı bittikten sonra...” dedi, pasaklı olmama, üstümün başımın kirliliğine, tulumlu olmama bakmaksızın.
Benim istediğim Tanrıdan tek gözdü, Tanrı bağışlamıştı iki göz, ya da Hızır yeniden yetişmişti arkam sıra. Onu şehre götürür, sonra arabasını evimin önüne bırakır, ablamın arabasını alır, gerekenleri yapar, getirir, sonra adını bile öğrenmediğim hanımefendinin arabasını alır, sabaha kadar tek başıma çalışmam gerekse bile ne gerekiyorsa yapardım.
Ancak öncelikle sormam gereken bir husus vardı;
“Beni nerden tanıyorsunuz, ya da beni kim tavsiye etti size, bilmiyorum, ama daha ilk defa gördüğünüz, tanımadığınız birine nasıl bu kadar güvenebiliyorsunuz ki?”
“İnsan sarrafı(8) mı olmam gerek? Hem bilmez misin ki; ‘Neyi ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır!(19)’ Öyle değil mi?”
“Demek istediğinizi anladım, anlamasına da, gene de bir sorayım istedim! Güveninizi hak etmek için ne yaptığımı anlamaksızın!”
“Önce arabamın kusurlarını, yapmanızı istediklerimi sorun, kendinizce araştırmanız gerekenleri öğretin, sonra da içinizden ne geçiyorsanız onu öğrenin. Lütfen!”
Öylesine hiddetli, şiddetli bir “Lütfen!” deyişi vardı, belki de buna kendini zorluyordu ki; “Uzatma, haddini bil(20), vaktimi boşuna harcama!” gibi tüm dilekler bu “Lütfen!” kelimesi içine hapsedilmiş gibiydi.
Sustum ve içerideki temiz iş önlüklerinden birini giydim, genç öğretmen direksiyondan kıpırdamadığı için ve araba çalışır durumda olduğundan yanına oturdum.
Otomatik vitesli, özel dizaynlı(1) arabasını kurallara da uyarak çok iyi bir şekilde kullanıyordu. Garibime giden, özel tasarım olarak görünen arabaya neden ihtiyaç duyduğu ve sol elini neden hiçbir şekilde kullanmamasıydı.
Hani “Direksiyonu onu on geçe gibi iki elinle tut!” derlerdi ya, gördüğüm tek kusur bu idi, bana göre.
Arabasıyla ilgili yapılmasını istediklerini o söyledi, ben not aldım bloknotuma. Ayrıca kendi aldığı notları da söylediklerine ek olarak tasdik gibi bir liste halinde iletmeyi unutmadı.
Şehirde bir evin önünde durduk, arabadan bu kez beraberce indik. O zaman fark ettim sol elinin olmadığını, ya da kolunun kısalığını. Merak etmiştim, anlatacaktı, dinleyecektim, ama nasıl ve ne zaman?
Faziletten(1) yoksun rüyamın anlamını çözmüştüm hemen. Rüyamdaki görüntüler ulaşılması mümkünsüz gayelerin, kilitli bir ümit dünyasının görüntüleri idi.
Ve ellerinden birini saklayan Amazon, beni kalbimden vurup kendisini sevmemin, ulaşmamın imkânsızlığını şekillendirmişti bana. Ona rüyamın perisi, ya da rüyayı şekillendiren her neyse o, diyebilir miydim?
Yüzünü görmemiştim, ya da görmediğimi sanıyordum, ya da yüzünü esirgemişti benden, görünmeyen o yüzü görmüştüm sanki şimdi, içimden geliyor olsa da inanarak.
“Sabah kaçta getireyim, ya da aciliyeti varsa akşam getireyim mi, geç vakitte de olsa?”
“Sabah getir lütfen, ama kahvaltıya da yetişirsen memnun olurum!”
Sözleri bu kez buz gibi bir emir niteliğinden ziyade, arzular, hatta yalvarırcasına gibiydi sanki. Bir tamirci parçası, kültürsüz ve karşısında saygıdeğer bir öğretmen...
Aynı kahvaltı sofrasında olacaktık, öyle mi? Çevremdeki tüm kargaları gülmemeleri için zapt etmeye çalışmam oldukça yoracaktı beni!
Adını bile öğrenemediğim, plâkasında “Özürlü” işareti olan arabayla evime geldim, arabayı kapı önünde anneme teslim edip bir yedeği bende olan anahtarla Emel Ablanın arabasını sorgusuz-sualsiz alıp dükkâna döndüm.
Çıraklar gelen arabanın işini bitirmişler, aldıkları ücreti de masamın üzerine koymuşlardı. “Alın ve üleşin!” dedim ve Emel Ablanın arabasının başına gelip, üstüne eğildik hep beraber...
Bazen zamanın nasıl geçtiği fark edilmiyordu, ancak gelmekte olan bir akşamüzerine doğru arabaların yerlerini değiştirmiş, bu kez öğretmen hanımın arabasının üzerine eğilmiştik hep beraber. Daha doğrusu önce altına yatmıştık arabanın, sonra dört bir yanını elden geçirmiştik el elden.
Daha da sonrası malûm, arabanın üstüne eğilmekti. Güneş siperliğinde gizli ruhsat ve bir kısım sigorta evrakından adını öğrenmiş olmaktan dolayı memnun olmuştum, isim benim belleğimde yer edecekti; Şahika!
Ve bu isim hülyalarımı, belki rüyalarımı da süslemekten başka ne işe yarayacaktıysa, bilmediğim.
Oysa bilmem gereken zirveye ulaşmamın imkânsızlığıydı, haddimi bilerekten.
Arabanın tamirini, bakımını, yağını, suyunu, rot-balansını, lâstik havalarının kontrolünü bitirmiştik, emirde neler yazılıysa, ek olarak silecek lâstiklerini, sigortaları kontrol edip, far ve stop lâmbalarından değişmesi gerekenlerini değiştirmiş, ayarlarının yapılması gerekenleri yapmıştım. Tabiidir ki “Yapmıştık, değiştirmiştik!” demem daha doğru olacaktı.
İşin ilginç yanı, gideceğim adresteki kapı kapıydı, tamamdı da, daire numarası kaçtı, hem zilin üstünde onun adı mı yazılıydı bakalım, ruhsat içindeki belgelerde adresi, telefon numarası var mıydı? Akıl edemememin sıkıntısını yaşıyordum.
Arabam yoktu ki, o akıl olsaydı bende. Peki, bugüne kadar onarıma gelen hiçbir arabanın evrakına dikkatle bakmamış mıydım ki?
Akşamdan götürüp teslim edemezdim bu nedenle arabayı, beraber kahvaltı etmeyi umut edecek kadar cesaretli olmamam da bunun nedeni olsa gerekti. Sabahtan ise kimseyi rahatsız etmemek için korna çalamaz, köpeklerin “İhtiyaç molası(!)” vereceği şekilde kazık gibi dikilirdim arabanın başında, öğretmen hanımın aklı başına gelip de pencereden bakacağı ana kadar.
Keşke bir serenat(19) yapacak bilgim ve becerim olsaydı, sessize yakın, onun duyacağı kadar, enstrümansız da olsa seslenmeye çalışırdım ona.
Kapının önünde arabasıyla, onun uyanacağı vakte kadar sabahı beklemek zordu, ama sabahların sabah olma mecburiyetleri vardı, tüm sabahlar gibi ve ben ondan etkilendiğim için, tavrıma hayret eden anneme aldırmamağa çalışaraktan sabah ezanı ile birlikte ayaklanmıştım.
Annem seccadesiyle görev mahalline yöneldiğinde ben tıraş olmuş, duş yapmış ve bayramlıklarımı giyip hazırlanmıştım. Bir annenin haletiruhiyesini(8) aynen yaşayamazdım, ama en basitinden tahmin edebilirdim, değil mi?
Bayram değil, seyran değil, grand tuvalet, bir özürlüye ait arabayı erken vakitte teslim etmeye kalkışmak, “Hayırlara vesile olsun!” neyin nesiydi ki? Üstelik rahmetli Turgut Özakman’'ın kalınca kitaplarından birini koltuğumun altına sıkıştırarak yola çıkmak gibi.
Malûm; ağaç gibi ağaç olarak beklerken bir şeyler okumak yararlı olabilirdi. Hatta “Ne olur, ne olmaz!” diyerek yandaş, yalaka, kindar, at gözlüğü takarak(2) yazmadığına inandığım, taraflı olmayan gazetelerden birini de satın almayı akıl etmiştim.
Günün haberlerinden bilgi sahibi olmak yanında, vaktin uzunluğuna göre kitaba da başlar, belki sayfalarında oldukça ilerleme gayretinde olabilirdim, hani meselâ! Çünkü annemden biliyordum, yaşamımda bugüne kadar bir tek gün ya da defa, taksi, ya da birileri bekliyor olmasına rağmen belirlediğimiz saatte kapı önünde olamamıştık, beklenen hep annemdi.
Belki de bu artık ihtiyaç, ya da huydu onun için. Son olarak bütün evi dolaşıp kolaçan etmek, ocaklara, musluklara, pencerelere tekrar tekrar dönüp bakmak gibi...
Bu nedenle Şahika’yı hiç mi hiç tanımama rağmen yanımda bir kitabın olması ehvenişer(8) olsa, ya da düşünülse gerekti.
Yanılmışım...
Özür diledim, yanlış düşüncelerimden, çünkü daha gazete başlıklarını bile okuyamadan içinde bir lokum parçası olan dürülmüş bir mendil atılmıştı, arabanın kaputu üzerine. Sesini duyamamış olsam gerekti, ya da o duyuramamış...
İster-istemez mendil ile ilgili türküler yanında “Mendilimin içine lokum doldurdum(20)” cümlesinin yer aldığı türkü geçti içimden, çünkü biliyordum ki kültürümüzde oldukça geniş boyutlu anlamı vardı mendilin.
Çekindiğim; “Mendilin ayrılık getirdiği” sözü, sevindiğim ise; “Sevgiliye hediye olarak” hatta “Söz olarak” verilmesi idi. Ayrıca zihnimin bir yerlerinde, bayramlarda çocuklara bahşiş ve şekerle, okula başlayan çocuklara, düğünlerde oynayanlara, hacca gidenlere de mendil verildiği, çeyizlere mendil konduğu da kalmış. Bu konudaki mendil oyunlarını da unutmamak gerek diye düşünürüm(21).
Daha sabahın o vaktinde mükellef(1) bir sofra hazırlamıştı Şahika, annesiyle birlikte, kuş sütünün bile eksik olmadığını söyleyeceğim masada. Ben beni anlatmadan önce, Şahika, Şahika'yı anlatmaya başlamıştı, ismini bilmediğimi varsayarak başlangıcından bugüne değin hem.
Önceliği mendile vermiş, bildiğim sırrı açıklamaya çalışmıştı bana, ayrılık olmayan. Gabi yaratılışa sahip ve görünüşlü olmadığım için ben kendimden anlamıştım onun söylediğinin ayrılık üzerine olmadığını, içinde bir vaadin gizli olduğunu (hani meselâ), mendili lokumuyla birlikte iç cebime yerleştirirken.
Şahika’nın benim gibi babası yoktu, anlattığı kadarıyla babası kahrından ölmüştü. Çünkü ava meraklı olan babası bir av dönüşünde çiftesini asması için Şahika'ya verdiğinde tetik düşmüş ve henüz dokuz yaşlarında olan Şahika'nın eli saçma taneleri ile dolunca doktorlar eli bilek hizasından kesmek zorunda kalmışlar.
Şahika’nın o günkü kolu büyümeksizin aynı kalmıştı bugüne değin. Ancak bu büyüyemeyişin değil, kızının elinin yokluğuna dayanamayarak kahırlanan, yaşama küsen baba bir ay içine sığdırdığı ömrünü tüketerek göçmüştü.
Enteresan olan, o güne kadar solak olan Şahika'nın sağ elini kullanmak için bir hayli sıkıntı çekmiş olması bunun için meditasyon(1) ve oryantasyon(1) gerekmiş olmasıydı.
Şahika, o gün karşılaştığım mazotu olmaması dolaysıyla duran midibüste öğrencilerini yaptıkları hareket nedeniyle ayıplamış ve ceza olarak onların midibüsten inmelerine izin vermemiş, hava alarak dolaşmalarını engellemişti.
Sesini duyduğumun da, bana kola ikram edenin de, kartımın birini şoförden alarak isim ve adresimi öğrenenin de kendisi olduğunu itiraf etmişti bir bakıma. Bu nedenle adımı, adresimi, telefon numaramı bildiğini, arabasını da özellikle bana getirdiğini söylemişti Şahika. Hem de bir ay denecek kadar kısa sayılacak bir süre içinde.
Etkilendiğimi, beni o bir aylık süre içinde gönlünde şekillendirdiğini anlatmak tavrını hissediyor, ama çekincesini de anlamaya gayret ediyordum. Bir öğretmenin gerçeği ve onu beyninde görüntülemeye çalışan bir tamirci parçasının hayal dünyası...
Davulun bile dengi dengine çaldığı bir dünyada gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir duaya “Âmin” demeyi nasıl düşünebilirdim ki?
Annesi çantasıyla masaya oturma gayreti yaşarken, Şahika;
“Borcumuz?” dedi kısaca. Dalgındım, ya da anlamamıştım, ilk seferde. İkinci kez söylenince kendime geldim;
“Kahvaltı her şeye değdi, yaşamımda daha önce böyle bir kahvaltı ettiğimi hatırlamıyorum. Borcunuz yalnızca 100 lira!” dedim.
Bu; gelirken depoya koyduğum benzinin bedeli idi, içimden gelip de aldığım, ama saklanıp sakladığım.
Zapt edilmesi, engellenmesi mümkün olmayan konuşmalar geçti aramızda; “Olmaz, hakkın geçmesin bize!” ve benzeri sözlerle yüklü. Sonrasında “Ayağınız alışsın, gerçek borcunuz bu!” gibi yalana sığınış ve ayağa kalkışım…
“Çalışacak mısınız bu Pazar gününde de?”
“Gerekli!”
“Peki, bugünü bana ayırın, desem?”
“Çıraklarımın haberi yok!”
“Onlara izin vermek, bu kadar mı zor?”
“Kolay!” dedim, çünkü onunla üç-beş dakika da sürecek olsa bile belirli bir zamanı paylaşmak, onunla birlikte olmak, benim için nimetti. Her ne kadar hakkım olmadığına inansam da, dağ yolunda yonca, gül dalında gonca gibi. Ama insanlar umutsuz da olsalar, daha ilk görüşte bile şaşkın kalsalar benim gibi, hayallerini süsleme arzularından vazgeçmiyorlardı. Hele ki; “Bir günün beyliği, beyliktir!” gibi düşünüyorlarsa…
O anda aklıma gelmeyen, okulların tatile girmiş olması ve koca yaz tatilinde eğer bir plânı yoksa bana ayırabileceği vakitleri umut etmemdi. Tatil nedir, bilmiyordum, daha önce hiç yaşamış mıydım, aklımda değildi.
Sadece çalışmak ve para kazanmak üzere kurulu dünyamda, bazen dünyaya neden geldiğimi(22) bile anlayamıyor, bilmiyordum. Hele ki şu anda ilgimi çeken, ama asla hakkımın olmadığını bildiğim bir varlık karşımdayken…
Benimle beraber indi arabanın başına Şahika. Anahtarı uzattı ve;
“Sen kullan!” dedi ve ekledi;
“Önce çıraklarını azat et! Sonra gezdir beni ve aklından ne geçiyorsa, ne hissediyorsan söyle, anlat bana. Seni tarif et, tanımla, öğreneyim seni, beni nasıl görüyorsun, söyle. Gerçekten eksikli miyim, dikkat çekmeyecek, ya da önem verilmeyecek gibi?”
Dediklerini çözümlemeye, dileklerini özümsemeye çalışıyordum arabayı hareket ettirdiğimde ve de yanlış yapmamak gayretindeydim, bir süre susup düşüncelerimi sıraya koymaya çalışırken;
“Seni görmeden, bilmeden yer aldın gönlümde bir rüya gerçeğinde. Uzattım sana elimi. Sen bir kılıç darbesiyle söktün, çıkardın kalbimi yerinden, kendine sakladın kalbimi, beni kalpsiz bıraktın…
Ve ertesi gün önce telefonla, sonra gelişinle kalpsiz oluşumla, kalbimi almakla zafer kazanmışçasına alay ettin benimle! Daha ne diyebilirim ki, zavallılığımla?”
“Kalbin bende mi hâlâ?”
“Şüphen mi var?”
“İade etmemi ister misin?”
“Hayır, sende kalsın, benim işime yaramadı çünkü bugüne değin!”
“Peki, o bende kalsın, sen benim kalbimi ister misin?”
“Hakkım yok!”
“Neden?”
“Sen Tanrı katından yeryüzüne gönderilmiş bir melek, ben Samanyolunda yolunu kaybetmiş bir zerre, biçare seyyah. Aramızdaki farkın umutla bile tükenmeyeceğini bilmiyor, hissetmiyor musun?”
“Bu kadar abartma istersen. Söyleyeceğim, söylemek istediğim çok şey var. Seni tanımama, seni sevmeme, bana ait olmana izin ver!”
Arabayı bir kenara çekip, sağlam elini uzanıp tuttum. Sonrasında onu kucaklarken, o izni verdim kendisine.
“İzne gerek yok, ben seninim, bil!” dedim.
Sanırım buna mecburdum da…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen.
Şahika; Doruk, zirve, dağın en tepesi, en üst derece. Yüksek, yüce.
(*) Lisede Yılmaz adında bir ağabey ile akrabalarımdan Halil’in sağ elleri yoktu ve tıpkı öyküdeki Şahika gibi kolları kısa kalmıştı. Yılmaz Ağabey o günkü teknoloji eksikliği nedeniyle, bir kaza sonucu elini kaybetmiş, kolu o yaştaki haliyle kalmıştı. Ancak iftiharla söylemem gerekli ki, o günkü kurallarla, tek elle, amatör lisansla çok iyi voleybol oynuyordu. Halil ise aynı Şahika gibi içinde fişek olan tüfeği duvara dayaması sırasında tetiğinin düşmesi nedeniyle elinden mahrum kalmıştı.
(*) Öykünün gerçeği; saçma-sapan rüyayı aynen görmemden dolayıdır.
(1)
Meditasyon; Derin düşünme. Bilimsel bir zihni dinlendirme tekniği olup kesinlikle bir inanç sistemi değil. Kişinin iç huzuru, sükûnet, değişik şuur halleri elde etmesine ve bedeninin, zihninin ve ruhunun öz varlığına ulaşmasına imkân veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine dayanan iş, okul ve özel hayatta stresi azaltma, verimlilik ve yaratıcılığı artıran araç.
Oryantasyon; Yönlendirme, yön verme, kılavuzluk etme. Tamamlama. Uyum.
Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Strikır; Yapıştırılan ve özellikleri anlatan, gösteren bir etiket. (Striker; yabancı menşeli farklı bir sözdür. Para basan, vuran, çalan, isabet ettiren, grev, hesap bakiyesini tespit eden, indiren, çakan, gelen, bulan, beklenmedik başarı kazanan ve saldırı anlamı gibi geniş kapsamlı bir sözdür).
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Mihmandar; Resmi ya da özel konukları ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.
Mükellef; Bir şeyi yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş. Vergi vermekle yükümlü kişi ya da kuruluş.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Flu; Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.
Elzem; En gerekli olan, lüzumlu, vazgeçilemez.
Dizayn; Bir ürünün, örneğin broşürün ilk taslağı anlamında olup, İngilizce “design” kelimesinden oluşturulmuş bu söz yerine, ikilem gibi görülen “tasarım” kelimesinin kullanılması daha doğrudur.
Bıçkın; Gözü pek, korkusuz, yürekli, yaman, acar. Kabadayı. Külhanbeyi, serseri, hovarda.
(2)
Günlük Yaşamak; Kazancının yettiği kadar, tasarruflu bir şekilde yaşamak [Günübirlik (Gece kalmaksızın aynı gün içinde gidip dönmek üzere, gelişi güzel) yaşamakla karıştırılmamalı].
Şıpınişi Halletmek; Kolayca ve çabukça konunun üstesinden gelmek, halletmek.
İnce Eleyip, Sık Dokuyup Kolaçan Etmek; Titizlik göstererek, etrafında dolaşarak, içine, dışına, her tarafına dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar gözden geçirmek.
At Gözlüğü Takmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak (At gözlüğü takmış sabit fikirli insanlardan uzak durmak, bazen en büyük kafa rahatlığıdır. Thomas Stearnes ELIOT)
Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek. Umursamamak, ertelemek, ihmal etmek, üzerinde durmamak, boş vermek.
Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.
Gözü Arkada Kalmamak; Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı işin ya da kimsenin ne durumda olacağının, olduğunun merakı içinde kalmamak.
Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.
Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an’ı Kerim’i “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
(3) Dağ başını duman almış… diye başlayan Gençlik Marşı şiir olarak Bekir Sıtkı ERDOĞAN’a aittir.
(4) Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL ve Behçet Kemal ÇAĞLAR’ın şiirini Cemal Reşit REY, 10. Yıl Marşı olarak bestelemiştir.
(5) Tanrı iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrıyı kullanırlar. Giardona BRUNO
(6) Yaylalar, yaylalar… “Ay akşamdan ışıktır” şeklinde başlayan Adıyaman yöresi türküsü.
(7) Gökten ne yağar ki yer kabul etmez?; Büyüklerden, yüksek makamlardan gelen şeyleri küçükler, aşağı makamdakiler her zaman kabul etmek zorundadırlar anlamında ATASÖZÜ
(8)
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
İnsan Sarrafı; Hayat tecrübesi nedeniyle insanların karakterini çabucak anlayacak duruma gelmiş olmak.
Amazon Kadını veya Amazon Gibi Kadın, Amazonvari Kadın; Dik başlı, aykırı, güçlü kuvvetli, yiğit kadın anlamında kullanılmakla beraber Yunancada “göğüssüz” anlamında. Bunun nedeni de; tarihte yaşamış olan Amazonların kız çocuklarının ok ve mızrağı doğru-düzgün kullanmasını sağlamak istekleridir. Bunların kullanımını engellememesi için aileleri tarafından kızların sağ göğüslerinin kesilmesi nedeniyle bu ismi aldıkları düşünülmektedir.
(9) Kur’an, Araf Suresi. 31. Ayet; “Yiyiniz, İçiniz, israf etmeyiniz, şüphe yok ki Allah israf edenleri sevmez.”
Küllü müsrifin haramün (Her israf haramdır); İslâm Düşünürlerine göre.
İsraf ve Haram; Hazreti Muaviye kendisine Şam’da görkemli Yeşil Saray inşa eder. Hazreti Ebu Zerr el Gifari bir gün saraya gider. Hazreti Muaviye, Hazreti Ebu Zerr’e sorar; “Sarayımı nasıl buldun?” Cevap şöyledir; “Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır, eğer halkın parasıyla yaptırdıysan ihanettir ve haramdır (Kul hakkına girer). Bunu da ancak firavunlar yapar!” Bugünleri yaşayanlar için ne demeli ki?
(10) En büyük zaman hırsızı kararsızlıktır. C. FLORY
(11) Kur’an, Fusilet Suresi, 34. Ayetinde; “İyilikle kötülük denk değildir. Sen kötülüğü en güzel olanla gider.” denilmiştir. Bu ayeti ülkemin insanları; “Taş atana ekmek, ya da gül at!” şeklinde yoğurma gayretini yaşamışlar ve şu sözleri de eklemişler ayrıyeten; “Kanı kanla yıkamazlar, kanı su ile yıkarlar” sözü ve “Kötülüğe karşı kötülük yapmak her kişinin kârı, / Kötülüğe karşı iyilik yapmak er kişinin kârı” tekerlemesiyle veciz hale getirmişler.
Sana taş atana, sen ekmek at; Sana karşı yapılanlara yumuşak ol, aynı şeyleri onlara yapma, daha iyi şeylerle karşılık ver, anlamında bir söz.
Sana taş atana sen gül ver; ver ki kaynağın sevgi olduğunu daima anımsayasın. Uğur KOŞAR
(12) Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir. Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan daha akıllıyım. SOCRATES
(13) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
(14) “Eller, eller eller…” Yıldırım GÜRSES’e ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(15) Hayırlara Vesile Olsun (İnşallah!); Yapılan herhangi bir şeyin doğru, düzgün, iyi, güzel olması için seslice dilenen bir dilek.
(16) Dokuz ayın Çarşambası bir araya gelmek; Birçok iş üst üste yığılıp sıkışık bir durum oluşturmak.
(17) Neyi ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(18) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddî-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(19) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri. “Bir nisan akşamı, serin bir günün, şarkın bu sevimli, en güzel köyünün…” şeklinde başlayan Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiiri, “Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan/Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor” şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI şiiri. “Senden başka kimse bilmesin istiyorum/Gözlerimin nasıl aşka çağırdığını” şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri… Serenat olarak iklimlere, mevsimlere yokluklara, yalnızlıklara, doğaya… ait şiirler özellikle amatör ve genç şairler tarafından dile getirilmişse de bence en duygusal serenatlar sevgililer içindir. Son olarak Zülfü Livaneli’nin bu isimde bir romanının olduğunu hatırlatmak isterim.
(20) Üsküdar’a gider iken bir mendil buldum / Mendilimin içine lokum doldurdum… “Kâtibim” olarak ünlenen bir Mustafa SARISÖZEN türküsü.
(21) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.
(22) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.