Kendisini nasıl adlandıracağını bilemiyordu yaşlı adam, tüketmeğe çalıştığı yaşamını; “Dindar” ya da “Ayyaş” sözleri olarak tek başına kullanmak olamazdı kendisi için. Çünkü aynı tekerlemedeki gibi; sabahtan yatsı sonuna kadar; “Allah! Allah!” yatsı namazından sonra tutabilenin olmayacağı, ya da “Aşk olsun!” diyebileceği şekilde; “Yallah! Yallah!” şeklinde bir yaşamı vardı.
Kısa yaz gecelerine “Yallah! Yallah!” kısıtlılığı nedeniyle küskünlük, uzun kış gecelerine ise şükran doluydu yaşlı adam.
Ramazanlar en büyük tatilleriydi, ciğerlerini ve böbreklerini Ramazanın arifesinde tatile çıkardığı, elini-eteğini her şeyden çektiği için. Bayram ederdi tüm azaları ve cebi...
Anlayamadığı, daha doğrusu anlamlandıramadığı şey gerçekten “Dindar-Ayyaş” mı, yoksa “Ayyaş-Dindar” mı olduğuydu? İkilem(1) içindeydi, ama çözümü basite indirgemişti. Mademki günde beş vakit Tanrının, bir vakit de kararınca şeytanın yanında idi, o zaman akla ve mantığa en uygun olan söz; “Dindar-Ayyaş” olmasıydı!
Günde beş vakit Tanrı huzurunda olduğu mescitte “Selâmünaleyküm!” ve “Allah kabul etsin!” diyen herkes biliyordu kendisinin dindar olduğunu. Ama içki için alışveriş ettiğinden ne markette karşılaştıkları haberdardı, ne de şeytanla muhabbetini bilen, açığa çıkarma zorunluluğunda olmayan o uzak bakkal...
Bakkala nadiren giderdi, marketten toplu alışı nedeniyle, kimselerin fark etmediği, ya da edemediği şekilde siyah poşet üzerine katlanmış market poşetli olarak. Üstelik alışverişini yatsı namazlarının sonunda, çok insanın evlerine çekildiği vakitlere rastlatırdı yazları, kışın ise böyle bir sorunu olmazdı.
Yaz aylarında fedakârlık yapması(!), akşam namazları sonrasında da olurdu bazen, hem öyle görünecek kadar fazla değil. Bazı-bazen iyi saklanamayacağına kanaat getirirse, ya da iyi saklanamazsa bakkal yetişirdi imdadına sanki (meselâ)!
İçtiği zıkkım tek cinsti, halis-muhlis(2) Türk içkisi. . . Fren ayarı yoktu, genelde kendisi, kendisine “Dur!” deyinceye kadar devam ederdi, kimseye zararı dokunmaksızın ve evinde, yalnız başına.
Kendine en çok yakışan söz; “Mey biter saki kalır, Her renk solar hâki kalır, İlim insanın cehlini alsa da, Hamurunda varsa eşeklik; baki kalır.(3)” idi.
Gene de Dindar-Ayyaş yaşlı adam Perşembeyi Cumaya bağlayan gecelerde, yani Cuma gecelerinde uzak dururdu şişelerinden, tıpkı Ramazanlardaki gibi. O gecelerde de ciğer ve böbrekleri, diğer organları gibi dinlenme modunda bayram ederlerdi!
Dindarlığının nedeni okuyup yazdığından değil, mescitte, tekkede öğrendiklerinden, ayyaşlığı ise arka arkaya yitirdiklerinden dolayı idi; üç evlât ve arkalarından eşi olarak. Dünyada, ya da tarihte böyle bir acıyı yaşayan bir başka insan, ya da varlık var mıydı, hafızasında değildi.
Vesile olmuşken söylenmesi gerekliydi ki; “Hacı hacıyı Mekke'de, hoca hocayı tekkede bulurmuş!” Her ne kadar; “Deli deliyi, ya da it iti dakkada bulurmuş!” gibi sözler eklenmiş olsa da. Herhalde kendine yakıştırılacak olan söz de; “Ayyaş ayyaşı meyhane denilen cephede bulurmuş!” olabilirdi...
Olayı geniş boyutuyla şöyle anlatmak mümkündü; iki kızı ve bir oğlu olan yaşlı adam için. Oğlu ile kızının birini evlendirmişti. Evlenen büyük kızı idi. Ancak kör talih ne onlara, ne de kendisine, karısına ikisine de mutluluğu çok görmüş olsa gerekti.
Balayı niyetiyle yola çıkışlarının gecesinde kızının ve damadının geçirdikleri kaza nedeniyle yaşamdan uzaklaştıkları haberi iletilmişti kendilerine. Morgda ikisi de tanınmayacak haldeydi ve cenazeleri kaldırmaları, öncelikle küçük kızlarını çok etkilemişti.
Yaşlı adam evlenmeyen küçük kızını ise uygun ilik bulunamadığı için, belki de ablasını yitirmiş olması dolaysıyla üzüntüden oluşan lösemiden yitirmişti, hem de ablasını yitirişinin kısa sayılacak bir süre ertesinde.
Sonra, kızından önce evlenen, çoluk-çocuğuyla mutlu -ya da mutsuz- oldukları belli olmayan oğlu girmişti devreye. Mutluluğu konusunda tereddüdünün olmasının nedeni her gelinde olduğu gibi kaynata-kaynana sorunu ve soğukluğuyla ilgiliydi.
Yaşlı adamın oğlu da küçük kızını yitirmesinin neredeyse hemen hemen ardından bir iş kazasıyla yaşamdan vazgeçmiş ve varlıklı olan gelin ailesi, kızlarını ve torunlarını hemen uzaklaştırmıştı kendilerinden.
Tahammül edememişti karısı, üç canı yitirmesi akabinde, torunlarından da uzak tutulmasına. O da gereği imiş gibi, yalnız bırakma hakkını kullanmıştı eşine karşı. Birbirine teselli, birbirine destek olmaları gereken zamanda...
Ne Allah'ın takdirine, ne eşinin ölümüne akıl erdiremez olmuştu yaşlı adam. O menhus illet(2), neredeyse bir aya sığan zaman içinde bitirip götürmüştü eşini, çocuklarının yanına.
Tesellinin içkide aranması yanlıştı, hele ki kendisi gibi bir dindar için. Ama olmuyordu, doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyordu. Bir, bir gitmişti sevgililer(4) Kıskanılan torunları aynı şehirde, ama bilinmeyen bir adreste uzakta, kendisi bomboş evde tek başınaydı. İçmeyip de ne halt edecekti ki(5)?
Acılar başladığı gibi kalıyor, zamanla azalmıyordu asla, hele ki insan en son olarak aynı yastığa yıllar yılı baş koyduğu bir tanesi, kalbinin bir tek onun için çarptığına inandığı insanı da yitirince.
Çocuklar yitirilince o destek olmuştu kendisine. Şimdi kim destek olacaktı ki kendisine? İnsan bir kere severdi(6) yaşamında, hem tüm varlığıyla, bu aşk demekti(7).
Kendisini en çok etkileyen söz ise zamanın birinde karısının sitemle sarf ettiği; “Yanında olduğum zaman değerimi bilmezsen; değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın! (8)” sözü idi.
Oysa yaşlı Dindar-Ayyaş adam tümünü karısına vermişti sevgisinin, tüketmeyeceği inancıyla, değerini de biliyordu kendi düşüncesine göre.
Her ne olursa olsun karısı ölümü hak etmemişti kanısınca, üstelik kendisini yalnız bırakmaya da hakkının olmadığı iddiasında idi.
Kendisinin kalın kafalı, serçe beyinli, meşin derili, naturası bozuk, öküz, odun, buluttan nem kapan denilecek bir yapıda olduğuna inanıyordu yaşlı adam. Her şeye rağmen duygusallığını yitirmediğinin farkında idi ve yaşadıklarını sıraya koyma gayretini göz ardı etmek istemesine rağmen;
“Yazsaydım ben öykümü ciltlere sığmayan bir kitap olurdu(9)” demeyi geçiriyordu içinden.
Çaresizlik, bedbinlik, yalnızlık, kahır, hüzün yönlendirmişti onu bu içki denen yanlışlığa. Doymaz, doyamazdı ve utanırdı şişeleri çöp konteynırına(2) atmaya yöneldiğinde görülmemek arzusuyla, tüm evlerin ışıklarının karanlığa bürünmesini beklerdi.
Oysa şişeler yerlerine yerleşirlerken ses çıkarırlardı mutlaka, birbiriyle sohbet etme arzusunu yaşarlarken sanki! Fark eden? O kafayla hem umurunda değildi, hem de omuz silkerdi; “Allah'ın bildiğini kuldan saklamak doğru mu olsa gerek?” diyerek.
Umutsuz yaşayamazlardı insanlar. Umudu neydi? Tabidir ki, dünya malını dünyada bırakıp göçmek, bir an evvel sevdiklerine ulaşmak, kavuşmak... Pek gerekli gibi görünmese de; “Umudun bir ayı, bir yüzyıl yeterdi insana!” hatta ömrü olsa daha fazlasına da, yok kısa ise o kısalık kadarına da...
Karısının sağlığında da ev işlerine yardıma gelen kadından ve eşinden sakınması gerekiyordu şişelerinin akıbetinin, ya da şişelerinin görülmemesi konusunda. Çaresi şişeleri boş-dolu, tüm-yarım ayırımı yapmaksızın, yatağının altına zula etmekti(10), onların geldiği günlerde;
“Odam kutsal, hatıralarım var, ben yaparım temizliğini” deyip garantiye almak için.
Kadıncağızın;
“Anladım beyim! ‘Hadi dışarı!’ diye” tehdidini almadan önce de kilitlerdi odasının kapısını.
Kendisinden ne köy, ne de kasaba olurdu, bunun bilincindeydi. Ancak yıllar yılı hizmetini esirgemeyen karşısındakinin de, ahlâk ve dedikodudan çekinme anlayışına saygı göstermesi gerekliydi.
Çok zaman eşinin kapıya kadar getirdiği, kendi ile birlikte sokaklara yönelen kendi emsali gibi olan kocası, talimatlarına göre pazar, market gibi kesinkes bildiği ihtiyaçları liste yaparak alır, tam tekmil getirir, teslim ederdi karısına.
Zaman gerektirecek şeyleri, örneğin zeytinyağlı da olsa, kıymalı da olsa yaprak sarma gibi yemekleri evinde yapıp getirir, alelusul yapması gerekenleri ise yaşlı Dindar-Ayyaş adamın evinde yapar, bırakırdı.
Köşe-bucak temizlik falan, belki de eşinin yardım etmesi nedeni ile görevi içine dâhildi kadıncağızın. Üstelik karı-koca kanaatkârdılar, masa üstüne bırakılan paradan hak ettiklerine inandıkları kadarını alıp kalanına el sürmezlerdi.
Bir sonraki gelişlerinde Dindar-Ayyaş yaşlı adam ittire-kaktıra kocasının cebine koyar ya da pazar arabalarından birisinin içine atardı bir öncesinden almaları gerektiğine inandığı bedeli, zorla ve “Ölümü görün! Ne yaparsanız yapın!” tehdidiyle.
O pazar arabaları da dert ortağı idi ayrıca yaşlı adamın. Çünkü kadıncağız yıkanacak ne varsa perde-merde, don-atlet hepsini yıkar, donlar-çoraplar dâhil ütüler geri getirirdi, hem erinmeden, bir kardeş gibi.
İki pazar arabasının olmasının nedeni de bu idi zaten. Birine çamaşırları istiflerdi, diğerine “Gak-guk!” dediği yiyecek ve yemekleri, kısaca nevaleyi(1) yüklerdi. Bir de sarımsak, baharat gibi yaşlı adamın evinde bulunması gerekli olmayan bir seferlik gibi kullanılacak şeyleri...
Ekmeğini, kahvaltılıklarını kendi alırdı yaşlı adam, zevkine göre, ihtiyacı kadar, bir de tatlılarını. Tatlıları da gizlerdi Dindar-Ayyaş adam, gelen hizmetliden ve kocasından. Çünkü nasıl olmuşsa olmuş, duymuşlardı şekerinin bir inip bir çıktığını ve her seferinde ikaz ederlerdi kendisini, tehdit edercesine;
"Aman ağbey, gurbanın olam, şekerine dikkat et! Bi şeyler yapındırdığını biliyom, hissediyom, ama aman şekerin artmasın. Sigara içmiyon eyi! Kendine dikkat et, ne istersen söyle, çocuklarla adamla gelir yaparız, merak etme!” derdi kadıncağız, “Adam” dediği kocası idi, adını asla öğrenemediği.
Yağ, un, tuz, şeker, pirinç, makarna gibi tüm alacaklar liste karşılığı olarak kocasının elinden öperdi “Adam” denen yaşlı adamın. Bunlar Dindar-Ayyaş adamın görevleri dışında kalıyordu çünkü!
“Elim, ayağım tutarken, kimseye muhtaç olmadan öleyim!” diyordu, ama beş vakit dua ettiği Tanrının hiç de umurunda değildi duaları. Hâlbuki şairin dediği gibi ölmeden ölmüştü(11), Tanrının haberi yoktu, eğer ki sürüklediği bedene bakıp sürüklediği şeye yaşamak denirse idi.
“İnsanın başkasına yapabileceği en büyük işkence; cevaplarını yalnızca kendisinin bildiği soruları karşısındakine (bir bakıma karşısında gördüğü Tanrıya) sormasıydı.
Ya da şöyle söylemek daha mı uygun olurdu ki; “İnsanın kendisine yapabileceği en büyük işkence; cevaplarını sadece kendisinin bildiği sorular karşısında susmasıydı.” Oysaki yaşlı adam dualarında bile susmuyor, ulaşmaya çalışıyordu Tanrısına dualarında.
Yaşlı adam her geçen gün daha da çöktüğünü hissediyor, bunu Tanrının da bildiği halde kendisi için niye zahmete girmeyi istemediğine akıl-sır erdiremiyordu.
Oysa dişleri tamamen dökülmüş, başında tek-tük bir-iki tel saç kalmış, körlüğe ve sağırlığa oldukça yaklaşmıştı.
Ayrıca söylemekte utansa da, gerçek gerçekti, kıçını-başını, abdestini tutamaz olmuştu. Ne zaman tuvalete gitse ya sonunda, ya da durup dururken kirleniyordu donu. Üstelik çok zaman da pantolonunun önü, “Prostat büyümesi(12)” denilen illetle ıslanıyordu, tiksiniyordu kendinden.
Bir de doktor kreatinin(13) denen bir şey uydurmuştu, daha doğrusu yumurtlamıştı, demek mi daha uygundu ki? Bu; iflâsa yakın bir belirlemeymiş, öncelikle böbrekler, mide, karaciğer, pankreas için…
“Bari baştan aşağı tüm ne varsa sayaydın be Doktor Bey!”
Kendine göre, doktorun saydıkları ve kendi saydıkları dışında kalp ve beyin de işlevsel değildi. Öneride bulunmuştu Doktor; “Bol bol su için!” diyerek. Oysa içki yanında bol bol su içiyor, hatta bazen bira ile cilâ da yapıyordu su niyetine, kendince.
Çayı da esirgemiyordu kendinden. O halde “Bol bol” tarifine ne gerek vardı ki?
Bazı bazen doktora muayene olmaya gittiğinde neredeyse kanını tüketecekmiş gibi alınan kanların sonuçlarını iyi belirtmiyordu doktorlar. Onların LDL; Low Density Lipoprotein dedikleri, kendisine göre “Lanetli, zararlı, kötü kolesterol” nedense aşırı çıkıyordu.
Tansiyonunun ise ayarı yoktu, bir çıkıyordu tepelere, bir iniyordu, bazen sarhoş gibi sallanıyordu olduğu yerde, zıkkımlanmış olmaksızın.
Üst üste gelen bu belirtiler bir bakıma “Artık demir almak(14)” gününün belirtisi gibi görünmeye başlamıştı kendisine, inkâra sapmaksızın. Hele ki, “Giy-çıkar, temizini al, kirliyi elde durula, temizlikçi kadın görmesin, bilmesin!” tavırları kendisine hoş gelmiyordu.
Bu nedenle mescit cemaatinden merak edenler olmasına rağmen bu özrü dolaysıyla tavırlarını göz ardı edip mescide devamını noktalamıştı.
Söylemek gerekli ki; sadece tüm sıkıntıları yüklenerek(!) Cuma namazlarına gider olmuştu.
Gerçekten tüm namazı bitirmek için insanüstü bir çabayla gayretli olmaya çalışıyordu.
Kalan tüm günlerde “Gurk tavuk gibi” evde kalıyor, Cuma günleri ve temizliğe gelen kadının “Dışarı!” komutuyla evden fazla uzaklaşmadan ve yine çok zaman rahatsa gezinerek, kabahati-suçu varsa(!) bir park kanepesinde kazık gibi, kıpırdamaksızın oturuyordu, hikmetinden sual edemediği Tanrıya gücenikliğiyle. Oysa ne içindeydi zamanın, ne de dışında(15)…
Böyle günlerde, yani Cuma ve temizlik günlerinde kendisini rahat hisseder, hissedebilirse kendisine ziyafet veriyordu; pizza, döner, pide gibi…
Beyaz tavuk etiyle pek arası olmamasına rağmen tavukgöğsü tatlısı, şekerpare, revani ve aşure, favorisi tatlılardı. Şekeri varmış, kimin umurunda, mademki tüketiyordu ömrünü, tüketmek için acelesi vardı, o halde Ömer Hayyam’a kulak vermemesi mümkün müydü?
“Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti; / Derede akan su, ovada esen yel gibi. / İki gün var ki dünyada, bence ha var, ha yok; / Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki…”
Tükenmek için yaptığı asla delilik değildi, hem zaten; “Deliler asla deli değillerdi, onlara deli olarak inananlar deliydi" düşüncesinde.
Birkaç kez çay bahçesine gidişlerinde “Adam” da arkadaş olmuştu kendisine, yarasını deşer gibi. Anlatamazdı içinden geçenleri, hem hiçbirini paylaşmayı düşünmeksizin, istemeksizin.
Dertleri kendi başına kendi yaşamalı, dertleri kendinde kalmalıydı, her ne kadar karşısındaki derdini paylaşmak ve sonrasında derdine ortak olmak istiyorduysa da. Aklına gelen deyiş; “Açma sırrını dostuna, dostunun dostu vardır, o da söyler dostuna, tuz serpilir postuna!” gibi idi, ya da benzeri bir şey işte.
Gerçekten kendisi, kendini bu kadar düşünen, başkalarına güvenmeyen bir egoist, bencil miydi? Oysa bilmez miydi ki; “Adam” olarak bildiği dâhil, cemiyette her konuda dostluğun en büyük zehri bencillikti(16).
Böyle günlerden biriydi Dindar-Ayyaş için. Evet, camiyi terk etmişti, ama dostluğu devam ediyordu, cemaatle de, şişelerle de, belki ölüme gidişini hızlandırmak arzusu egemendi duygularına.
Temizlikçi kadının geleceğinin bir gün evvelinde son şişesinin dibine darı ekmiş(10), boş şişelerin tümünü çekiniklik hissetmeksizin, sokaktaki tüm evlerin lâmbaları sönmediği halde, ama yavaşça, çöp kamyonu gelmeden önce sadık(!) çöp konteynıra istiflemişti.
Engelleyemediği bir rahatlık, üstesinden gelemediği bir huzursuzluk vardı içinde. “İnsanları huzursuz edenin olaylar değil, olaylar hakkında görüşlerinin(17)” olduğunu biliyor, ancak o yükü taşımakta oldukça zorlanıyordu, hatta taşıyamıyordu dense daha gerçekçi bir deyiş olurdu.
Dindar-Ayyaş yaşlı adam karısının ölümünden sonra ilk kez bomboş bir karyola altıyla, açık bırakmıştı odasının kapısını.
Dindarlığı zaten şekilde idi sadece, çünkü Tanrı onu kendinden uzak tutmak için her türlü marazaya duçar etmişti(10). Kin tutmak içinden geçmiyordu Tanrıya karşı. Çünkü o yaratandı, kusuru sadece bu yaşa gelmiş olmasına rağmen kendisini olgunlaştırmamış olmasıydı.
Oysa şair; “İnsanlarını olgunlaştıranın yaşı değil, yaşadıkları(18)” demişti.
Peki, bu kadar yaş tüketen bir insan için mutlu olacağı bir an olmaz mı, olamaz mıydı? Mutlu olmak belki hak gibi görünmesine rağmen, demek ki mecburiyet değildi!
Kendisini uzun zamandan sonra ilk defa kendi kendisiyle baş başa, rahat, huzurlu, hatta hiçbir eksikliği yokmuş gibi hissediyordu yaşlı adam. Canı doyasıya çay içmek istiyordu, içkiden azade, Tanrıdan özür dilemek istercesine.
Hatta hiç de âdeti olmadığı halde, yıllar öncesinden belleğinde kaldığınca nargile tüttürmek geçiyordu içinden. Hey gidi hey! Bu; gençlik yıllarından kalmış, unutulmaya mahkûm olmuş bir hatıraydı, rahmetli karısıyla birkaç kez yaşadığı.
Parka gitti, yıllar öncesinde paylaştığı masayı aradı. Yıllar öncesinin her şeyi değişmişti, ancak havuz kenarı değişmemişti, her şey göründüğünün ötesinde olmasına rağmen. Masaya oturdu, bir semaver, bir de nargile söyledi kendisine, bir günün beyliği beyliktir, anlamında, dalgın, hatıralara dalarak.
Bir ara bir ses yankılandı kulağında, tanıdık bir sese o kadar benziyordu ki;
“Oğlum, dikkat et! Kızım koşuşturma kardeşini!” sözü sonrasında havuza düşen bir kütle sesi duydu. Bu; ses sahibi kadının uyardığı havuza düştüğüne inandığı oğluna ya da kızına ait olsa gerekti.
Gözlerinin önünden geçiyordu biraz önceki koşuşturmaları, belki torunlarına özleminden dolayı onlara benzettiği. Koşuşturmalarından ve gözlerindeki kusurdan dolayı bu konuda iddialı olamazdı. Hem onlardan ayrılalı o kadar uzun zaman olmuştu ki. Kız ele avuca sığmaz gibiydi, oğlan henüz emziğini bırakmamıştı, oğlunu yitirip de gelini onları kendisinden ayırdığında...
Paniklemenin, düşünmenin zamanı değildi, her kim olursa olsun, mademki bir çocuk havuza düşmüştü, gereğini yapmalıydı. Oysa biraz düşünse, biraz kafasını kullansa hiç de fena olmayacaktı.
Ne ceketini, ne de pabuçlarım çıkardı havuza atlarken ve düşünmemesinin cezasını çekti bir bakıma. İlgililer belki de böylesi bir olasılık için derin yapmamışlardı havuzu.
Heyecanı ve aklını kullanmaması nedeniyle oldukça kuvvetli bir şekilde çarpmıştı kafasını havuzun tabanına. Kendindeydi.
Çocuk, boyunu aşmayan havuzda ayağa kalkmış, bir bakıma kendisini bekliyordu, şaşkın, utanmış ve havanın sıcaklığına rağmen üşür gibi. Yaşlı adam yürüse mi, yüzse mi tereddüdü içindeydi.
Çocuğu kucakladı, ara sıra kayar gibi olsa da yürüyerek onu kıyıda bekleyenlere uzatırken ayaklarının kaymasına egemen olamadı.
Havuz dibinde oluşan yosunlar ayaklarının kaymasına, bu kez de başını havuzun kenarındaki betona çarpmasına neden olmuştu, kendine de uzatılan ellerin farkında değildi.
Nefes alamıyor, göğsüne oturan illet, nefes almasına imkân bırakmayacak şekilde kalkmak bilmiyor, beynindeki karıncalanmaların üstesinden gelemiyordu. Hatta kendine egemen, kendince güçlü değildi. Belki gücünü yitiriyordu, belki de yitirmişti de farkında değildi.
Genç bir kadın eğildi üzerine, kendisini görmesini, tanımasını istercesine. Yıllardır görmediği, torunlarının kocaman çocuklar olduklarını göstermediği gelini idi o, şu anda hayal-meyal şekillendirebildiği.
Ve aklının ucundan bile geçmeyen bir şeydi kurtardığı çocuğun torunu olduğu. Gözlerini aralayıp, gözleriyle arayıp görüntülerini beynine yerleştirmek arzusundaydı torunlarının. Ömrünün son anı olduğunun, yaşamını yitirmek üzere olduğunun bilincinde gibiydi. Ama torunlarının hayallerini beynine yüklemesine kim engel olabilirdi ki?
“Baba!” dedi genç kadın.
Bu tek kelimelik sözde özür mü, minnet mi, utanç mı, garipseme mi vardı, bilemezdi yaşlı adam.
“Affettim seni kızım!” dedi yavaş yavaş gözlerini kapatırken.
Tanrı utancını gizlemesi için onu şişelerden uzaklaştırmış, havuzda bedenini yıkamışçasına hiçbir kabahatinin izi olmaksızın, dileğindeki gibi yanına almıştı onu.
O artık Dindar-Ayyaş değil Tanrının sınayacağı bir kuldu sadece…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykü'nün 22.00-06.00 aralarında içki yasağının olmadığı tarihlerde düşünüldüğü anlaşılmıştır, herhalde. İlk kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılı. Değişikliğin yapıldığı 6487 sayılı kanunun tarihi 24.05.2013 dir. Yeni kanunun 2. Maddesine göre değiştirilen kanunun 6, Maddesinde bu husus açıklıkla belirtilmiştir.
(*) Dindar; Dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse. Mütedeyyin.
Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.
(1) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Nevale; Azık, yiyecek bir şeyler.
(2) Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.
Menhus İllet; Kötü, uğursuz hastalık, dert. Hastalık derecesinde kötü alışkanlık, uğursuzluk görünümlü bozukluk. Kızdırıp sinirlendiren her türlü fenalık, kötülük.
Muhlis; Katkısız, katıksız halis. Ancak dostluk ve inançlarında içten, samimi, dost canlısı olan insan, saçına, sakalına kır düşmüş insanlar için de kullanılan kelime. Öyküde; aynı anlamda iki kelime “Halis muhlis” şeklinde kullanılarak özellik tasdiklenmek istenmiştir.
(3) Mey biter saki kalır, Her renk solar hâki kalır, İlim insanın cehlini alsa da, Hamurunda varsa eşeklik; baki kalır. FUZULİ
(4) Bir bir geçiyor sevgililer… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yusuf Ziya ORTAÇ’a, Bestesi; Şükrü TUNAR’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(5) Dağ başındasın / Derdin günün hasretlik; / Akşam olmuş, Güneş batmış , / İçmeyip de ne halt edeceksin. Orhan Veli KANIK, “DAĞ BAŞI”
(6) İnsan bir kere sever… “Seninle tanışmamız tesadüf değil mi?” şeklinde başlayan Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait Türk Sanat Müziğinin nakarat bölümüdür.
(7) Sevmek, içinde aşk duygusunun da saklı olduğu bir kavram… Bu alıntının sahibini ve nasıl alıntıladığımı hatırlayamıyorum. Ancak, ben fikrimi özetlemiştim şu şekilde; Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de… Aşkta verirsin karşılıksız, almak gayretinde olursun sevgi de…
Bu; benimle aynı fikirde olmayanlara saygısızlık etme hakkını vermez bana, asla! İki üstadın alıntıladığım görüşlerine de yer veriyorum;
Aşk; sevginin tutkulu ve derin biçimidir. Aşkın en önemli özellikleri; sadakat, bağlılık ve şefkattir. Bu üç hususiyet, aşk ile sevgi arasındaki farkı gösterir. Âşık olan kişide önceliği duygular almış ve muhakeme ikinci plâna düşmüştür. Âşık, sevdiği için kendi çıkarını terk eden kişidir. Nevzat TARHAN
İnsanlar aşk ve sevgiyi, sevgi ve duyguyu birbirinden ayıramıyor. Aşk, sevgi değildir. Aşk, sevgi gibi bir çaba gerektirmez. Huzurlu bir hayat için aşka değil, sevgiye ihtiyacımız var. Gerçek sevgi çoğu kez, aşk duygusunun olmadığı bir ortamda, yani âşık olmadığımız halde sevgiyle davrandığımız zaman ortaya çıkar. İnsanın çabası aşkı aramak değil; sevgiyi bulmak olmalıdır. Ayşegül ALDEMİR (“Sevgi, Bir Duygu Değildir!” yazısından).
(8) Yanında olduğum zaman değerimi bilmezsen; değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın! Necip Fazıl KISAKÜREK
(9) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(10) Dibine Darı Ekmek; Bir şeyi sonuna kadar tüketmek, bitirmek. (Fidan diken bir çiftçi ile padişah arasındaki diyalog şeklindeki öykü, kanımca hem ders verici, hem de oldukça hoştur!)
Marazaya Duçar Olmak; Anlaşmazlığa, çekişmeye, kavgaya uğramak, yakalanmak, tutulmak.
Zula Etmek; Kaçak ya da yasak şeyleri saklamak. Gizli yerlere koymak.
(11) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Ülfet belâlı şey…” diye başlayan “DÜŞÜNCE” isimli şiirinde Şiirin bitişe yakın son üç mısraı şöyledir: “Bitsin hayırlısıyla bu beyhude sonbahar / Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
(12) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
(13) Kreatinin; Böbrek fonksiyonlarının göstergelerinden biri. Normal değer; 0,6-1,3 mg/Dl dir. Bu değer 2,0 üzerinde ise böbrek yetmezliği düşünülür. Formülü; C4H7N3O
(14) Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra Fransızca; “Sans tol je suis seul” şarkısından esinlenerek şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…” Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile ile ilgili hüzün dollu özel bir de öyküsü vardır.
(15) Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında…” Ahmet Hamdi TANPINAR’ın “Ne İçindeyim Zamanın” isimli şiirinden iki dize.
(16) Bencillik, dostluğun zehridir. Honoré de BALZAC
Bencillik, insanın istediği gibi yaşaması değil, başkalarını kendi istediği şekilde yaşamaya zorlamasıdır. Oscar WILDE
(17) İnsanları huzursuz edenin olaylar değil, olaylar hakkında görüşleridir. EPIKTETUS
(18) İnsanları olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır. Necip Fazıl KISAKÜREK