Çok güzel bir senaryo ile bir dizi hazırlama gayretinde idi senarist, ya da kendi öyle sanıyordu, adı ile müsemma(1) Bilirdi ki; senaryo; ince bir zekânın kalemle dansı sonucu oluşurdu.

Aklından herhangi Fransız, ya da Amerikan Senaryo Formatı(1) gibi bir düzen geçmiyordu. Bu; kendine has bir format olacaktı. Adını da koymuştu; “Senaristvari Format!”

Bektaşi'nin abdestsiz namazı kabul, göle çalınan maya ile yoğurt oluyordu da kendisinin düzenleyeceği bir format neden olmasındı ki? Üstelik kendine göre bu formatı, ya da formülü izlemeyi kim yasaklayabilirdi kendisine? Senarist özgür olmalıydı, değil mi ya?

Hem zaten kurallar, kaideler, şartlar-şurtlar zorunluluk yaratmamalıydı. Hikâye oluşturulur, sonrasında senaryo haline getirilirdi. Neymiş, senaryoda bir sayfa, bir dakikaya tekabül etmeliymiş(2)! Ya da uzun uzun dakikalarca meselâ…

Peki, uzun ya da kısa olmasına kim müdahale edebilirdi ki? Seyircinin beğendiğinde kısıtlama yer edebilir miydi ki? Yeter ki; edebi bir eser yaratma gayesinde gibi uzun uzadıya anlatımlar olmamalı, monologlar(1) yerine, diyaloglar(1) yer almalı, ancak bir kısım ayrıntılar, özellikler işin uzmanı, konunun hâkimi ilgililere bırakılmalıydı.

Sonra yazı tipinin, puntosunun, alt-üst ve kenar boşluklarının kısıtlanması, sayfaların tipi, şekli, diyaloglar ve karakterlerin kesin çizgilerle standartlaştırılması önemli olmamalıydı.

Zaten öncelik müsveddelerde olduğundan, sonradan daktiloya, ya da bilgisayara kaydederken kurallar göz ardı edilmeyebilirdi.

Kendince en önemli hususlar; öncelikle elindeki müsveddelerin sayfa numaraları, diyalogların cümleleri gibi uzun ve sıkıcı olmaması ve değişimler, yani verilecek boşluklar ve reklâm araları idi.

Hele ki kişi, yani senarist beyninde bir şeyleri oluşturmuşsa kurallara bağlı olmaksızın yaşatmak istedikleri için gece yarılarına kadar, hatta aç-susuz kalarak da olsa gereğini yapmakta fedakâr olabilirdi. Yeter ki ek bir düşünce, tasavvur, ya da bilgi noksanlığı, özellikle de bütçe senaryoyu etkilemesin!

Meselâ kendisi doktor olmadığı için, bir hastaya anestezi(1), ya da iğne yapılmasını resimleyemezdi beyninde. Uzmanlık konusuydu ve mutlaka bir bilenden alacağı bilgi ile donatmalıydı eserini.

Ancak bu düzenlemeyi yaparken kurgusuna göre konunun eksilmesine ya da yanlış yönlendirilmesine neden olacaksa o düşünceden de vaz geçmeyi de düşünebilirdi. İnandırıcılık, teferruatın önüne geçmeliydi, hele ki eften-püften(3) bir ayrıntı, hareketler yerine sözlerin uzaması seyirciyi bıktırabilir, sıkabilir, seyretmekten uzaklaştırabilirdi ki, bu da öylesine bir yüksek bedellere neden olurdu ki, söylemesi bile garabet idi.

Öyle gözleri herhangi bir nedenle kapanmış birinin kaza geçirerek gözlerinin açılması, verem olan birinin tükürdüğünde hasta olduğunu bilmesi, kişilerin aşkları için kanser olmaları gibi çok bilinen şeyler olmamalıydı eserinde. Hele ki, münasebetsiz bir aşk görüntüsü, hele hele ki cinsellik ve onun belirleyeceği diğer uygunsuz davranışlar...

Yanlış şeyler kendi senaryosunda yer etmemeliydi. Bunun için aklına gelen bir fikri hemen önce öykü haline getirmesi sonra o öyküyü tıpkı düşündüğü gibi senaryolaştırması gerekirdi.

Sinopsis’miş(1), tretman’mış(1) bunları ilke olarak uyguladıktan sonra kullanmanın hiç önemi ve âlemi yoktu(2). Önemli olan uzun ve sıkıcı monologlardan kaçınmak, kahramanı olağan değil normal biri gibi görmek, göstermek olsa gerekti.

“Sabırla koruk helva olur!” derler, bu nedenle; senaryonun nerelerine, nasıl ve ne şekilde monte edilmesi gereken unsurları sabırlı bir şekilde gerektiğinde kullanmak üzere bir kenarda muhafaza etmek gerekebilirdi.

Bunlar; aşk, ihtiras, kıskançlık, hırs, özlem, pişmanlık, hüzün, acı, sevinç, neşe, kasıt, nefret, bir şeyleri yapma arzusu, örneğin; kin tutma, cinayet, korku içeren herhangi bir şey de olabilirdi, usandırıcı bir hamallık olarak görülmeyen.

Bir bilenin söylediğine göre; “Köpek adamı ısırırsa haber değildir, ancak adam köpeği ısırırsa bu haber niteliğindedir!”

Dolaysıyla senaryo bu inceliği içermeli, bunun gibi bir gösterimle ilgiyi çekmeli, hatta doruğa çıkarabilmeliydi.

Bunun gibi umulmadık anlarda, umulmadık şeyler seyircinin dikkatini çekmeliydi. Biraz kaba kaçmış gibi görünse de örneğin bir kenarda birinin burnunu karıştırması, esas oğlanın, ya da kızın meselâ uçak sesinden korkup tırsması(2), yükseklik, karanlık korkusu gibi herhangi bir fobi(1)

İnsanlar insan gibi insan olacaklardı, uzun saçlı, kulakları küpeli erkekler, saçları rengârenk boyalı, hızmalı, halhallı, kulaklarının kepçeleri dâhil küpeli kızlar olmayacaktı, doğal insanlar gözükecekti ekranda. Bu insanlar; nodullu, işaretli sopalarla(3) yürümeyecek ve ürkütülmeyecek, ürkütmeyecek yapıda olacaklardı.

Aynı anlamda iki kelime; “örneğin-meselâ” gibi, ya da bir harf yüzünden özelliğini yitirecek kelimeler; “yayın-yayım(3)”, tel-ten, çile-çiğne, bal-bağ” gibi, bir kısım sözlerin yanlış anlaşabileceği “Unutama-unut ama”, “Kimileri-kim ileri?” kelimelerin karmaşası oluşabilirdi.

“Doğanın dengesi-Doğan’ın yengesi” gibi kelimeleri ve cümle hüviyetlerini bir arada kullanmamaya dikkat etmeliydi. Ayrıca ses ayrımlarında, vurgularında dikkatli olmak gerekliydi. “Hoşça kal-hoş çakal”, “Alçak-al çak!” ayrıntıları olan kelimelerdi. Ufak ses farklarıyla ayrı anlamlarda olan “çiğ, çiy, çığ” gibi kelimeleri kullanmamak gerekliydi.

Virgülün önemi ve vurgusu da önemliydi. Bu nedenle virgülü uygun kullanmamakla oluşacak hataları yapmamaya gayret etmeliydi. Örneğin farklı anlamları içeren; “Oku, baban gibi eşek olma!” ile “Oku baban gibi, eşek olma!” sözleri arasındaki farkı vurguya rağmen herkes anlayamayabilirdi. Herkesin virgül bilgisinin olmasını beklemek yanlışlıktı.

Bayat, çok bilinmiş espriler; Bir yerinin (özellikle başının) ağrıdığından şikâyet eden insana “Dişim ağrıyordu, çektirdim geçti!” ya da “Midem yanıyor!” diyen birine “Zere burnuma yanık kokusu geliyor”, “Ameliyat olmuşsun, böbreklerin nasıl?” diyene “İyi, ellerinden öperler!” demek  yanlış söylemlerdi

Anne kırkayağın en çok yorulduğu gün, çocuklarının ayaklarını yıkadığı gündür!” ya da “Aç ayı oynamaz!” “Ayı gördün mü?” (Burada aydan bahsedildiği gün gibi aşikârken, yanlış anlaşılmasından sakınılmalı) bu gibi sözler kullanılmamalıydı.

Farklı olan ancak aynı anlamda söylenen ak-beyaz, kara-siyah gibi kelimelerle dolambaçlı olarak vurgulanan “kan-kırmızı, süt-beyaz” ya da “şıkır-şıkır, fıkır-fikır” gibi benzetmelere, söylemlere kalkışılmamalıydı.

Edebi süslemeleri de uygun görmüyordu senarist. “Ne güzel gözlerin var, gözlerin deniz mavisi gibi” gibi uzun cümleler yerine; “Gözlerin güzel! Mavi gözlerin güzel! Gözlerin çok güzel!” demek (meselâ) yeterli olmalıydı.

Hele ki isimlerin “Fatoş, Maviş, Nuriş” gibi kısaltmalarıyla uluorta, mekân fark etmeksizin “Hayatım, aşkım, bir tanem” gibi seslenişleri hiç şekillendirmemeliydi.

Hele, hele “Emmeli-gömmeli, yalı kazığı, bostan korkuluğu, yularsız deve” gibi avam tabir ve cümleler ile “Gidiyordum çok uzak bir diyara, eskiden turp idim, şimdi döndüm hıyara!” ya da "Merhaba, merhamtaba, sen eşek, ben araba!” gibi tekerlemeli özdeyişler(!) ile çok berbat bir ikilem(1) oluşturan, "Selamün hello, aleykümün meraba” gibi sadece belirli bir kesimin espri niteliğindeki safsataları(1) yer almayacaktı.

Hazırladığı müsvedde halindeki taslaklara göre farklılığı sadece halkın anladığı şekilde yanlış bir şeylere sebep olacak gibi değil, gerçekten arızası olan bir şoför için kurgulanacak olmasıydı.

Öncesinde de dediği gibi hem tıp bilgisi yoktu, hem de şoför için özel donanımlı bir arabayı imalâtçıdan isteyecek cesareti ve birikimi. Başlangıç olarak direksiyonda görünecekti şoför.

Sonrasında arabadan inip, tuvalette ihtiyacını görürmüş gibi, poposu yere değecek görüntüsünde yürüyecekti.

Kurguladığı senaryoya göre şoförün arabası mutlaka özel donanımlı olacaktı. Senarist yapımcıya karşı da cesaretsizdi, o halde arabayı, özürlü birinden kiralamak, bir galeriden görüntülemek, ya da eski yabancı filmlerin birinden, ya da otomobil mecmualarından birinden (ç)alarak kısa bir süre için ekrana taşıyıp ondan sonra senaryoyu kendi başına yönlendirmek uygun olacaktı.

Doğal olarak böyle çalışan bir şoför, durakta çalışıyor, seviliyor, sık sık yardım ediliyor, müşteriler bagaja eşyalarını kendileri koyup alıyor olarak görüntülenecekti, uvertür(1) duygu sömürüsü(3) yüklü, dolgu maddeleri(3) olarak araya serpiştirilecek sahnelerde.

Ve (ç)alıntı olacak görüntülerde, otomatik vites, özel kadranlar, özel debriyaj plâkası, kendisine uygun düzenekler ve trafikten tescilli özürlü işareti de olacaktı ruhsatında ve plâkasında. Bunlar ehveni şerdi(3), ama mutlaka görüntülerde bir yerlerde görünmeli, gösterilmeliydi.

Örneğin karşısına çıkan kedi-köpek gibi bir şeye çarpmamak için ani fren yapması, ya da direksiyonu kıvırması sırasında veya dikkatsiz bir polisin kontrolde durumuna bakmaksızın ruhsatı kontrolünde.

Ancak tüm araştırmalarına rağmen senaryo destekçisi dizi için görevlendirilmiş kişiler bu durumda birinin taksi şoförlüğü yapıp yapamayacağı konusunda bir bilgi edinememişlerdi.

Dolaysıyla uygulanacak senaryonun bu kısmı; “Ben yaptım, oldu!(4) şeklinde seyircileri uyandırmaksızın pas geçilecekti. Ya da Sürücü Kursundaki arkadaşının önerisi doğrultusunda Sürücü Kursuna ve TC. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından yapılan sınava katıldığı SRC-I(5) denilen mesleki yeterlilikte olduğu bir vesile ile izleyicilere iletilecekti.

Örneğin; onu tanımayan yabancı birinin merak edip, şoförü sorgulaması şeklinde gibi...

Bu kişi; şoför az-buçuk İngilizce bileceğinden dış ülkelerden birinden bir yabancı olabildiği gibi, yerli bir yabancı da olabilecekti! Ya da fasıla ile her ikisi de. Tercüme ekranın alt tarafına yazılacak, şoföre yabancı dili konuşurken ağzında pipo varmışçasına, dudaklarını büzerek konuşması mutlaka öğretilecekti!

Senaryoda bir başka olasılık da göz ardı edilmeyecekti, icap ederse anlamında değil, mutlaka anlamında. Örneğin; Trafik Polisleri onun bir hatası karşısında ki, insanları kötü düşüncelere yöneltmesin diye bunu belirtmemek için hata belirtilmeyecekti.

Ve burada işe duygu sömürüsü kavramı yine yeniden(!) yerleştirilecekti.

Polislerin hoşgörüsünden(1) faydalanmak için, “Dilenmek yerine çalışarak para kazanma mecburiyetinden” evli olmamasına rağmen; “Çoluk-çocuk, evlâd ü iyal(3)!” diyecekti. Polislerin ona; “Nerede Evlenme Cüzdanın, nerede çoluk-çocuğun resimleri?” diye sormaları abesti tabii.

Bu olay sonlara doğru gerçekleştirilecekti. Tabiidir ki gerekirse, başta, ortada ve sonlarda seyirciye unutturaraktan tekrar tekrar.

Aslında ancak otuzlarında gözükmesini plânladığı şoför evli olmasa da, barklı(1) olacaktı. Artık yaşayan annesi mi, ablası mı, kız kardeşimi mi olacaktı, onu gelişecek olaylara göre plânlamaya çalışacaktı. Buna mecburdu da, çünkü böyle bir insanın yaşamı için desteğe ihtiyacı olması zaruretti.

Belki de anne, kardeşler, hatta baba yerine ücretini ödediği bir hizmetli mi olsa, daha iyi olurdu? Bunu düşünmek, oluruyla yansıtmak için, tekrar not aldı, senaryo dediği sayfa birikintilerinden birinin kenarına.

Evi, ya asansörle çıkılan bir katta, ya da zeminle bitişik bir katta olacaktı kolaylığı bakımından.

Ve evinde yaşantısındaki gibi rahatlığı için mutlaka yürüyen, akülü bir sandalyesi olacaktı, kendisini herhangi bir konuda zahmete sokmayacak.

Boşluklar, ya da üç noktalı, flu olması(2) gereken kısımlar ve akan zaman hızlı bir gösterimle şekillendirilecekti. Bunu yapmak mesleği gereği kolaydı. Öyle uzun dakikalar geçmeyecekti, seyirci diziden soğumayacak, filmin maliyetini azaltan reklâmlar da gına getirtmeyecekti(2).

Normal seyrinde akan film, hızlandırılacaktı o kadar. Yani ekrandan saniyede on resim geçiyorsa, bu elli-yüz katına çıkarılacaktı, seyirci belirli bir zamanın geçtiğini hissedebilsin, diye.

Muhafazakâr bölümün ilgisini, beğenisini kazanmak için senaryoda içki, sigara olmayacak, bol bol cami, ezan, namaz, niyaz sahneleri serpiştirilecekti, her bölümde mutlaka bir iki defa. Kahramanımız arada bir “Allah'ım!” diyecek hiçbir şey diyemese ve hem dönerken olsa bile “Güle güle!” demek yerine “Allahaısmarladık!” sözünü tekrar edecekti sık sık.

Hatta din sömürüsünde takviye anlamında kahramanımız her Cuma namaza gidip, özel sandalyesinde Cumaları eda ettiği de bir vesile ile vurgulanacak, normal zamanlarda ise, özellikle molalarında, bir mezarlıktan geçerken, ya da bir müşteriyi bırakıp dönerken, duyduğu ezan sesi üzerine işaretle namaz kıldığı görüntülenecekti.

Seyirci onun her zaman abdestli olduğunu anlayacaktı!

Acaba kahramanlardan bir kaçına Recep; Şaban, Ramazan adlarını verse, zamana ramazanları, kandilleri, mahyaları, teravih namazlarını da sığdırsa daha mı iyi olurdu ki? Hatta “İnşallah, maşallah, bismillah, eyvallah, evvelallah, fesuphanallah...” gibi kelimelere yer verse, batıl itikatların(3) yanlışlığından, beddua, ilenmek(2), yasak, günah, şirk(1), gıybet(1), iftira konularına da şöyle bir dokunsa fena mı olurdu ki?

İçki-sigara olmayacak demişti, ama bunu katmerlendirmeliydi. Mademki kahramanımız namazında, niyazında olacak, o halde içkili-miçkili, dansözlü-şovlu, barlı-pavyonlu sahnelerin de olmaması gerekliydi.

Buna karşın şöyle musallada(1) yatan bir cenaze için ağlayan, dövünen insanlar duygu sömürüsü için bire-birdi, yeter ki ucuzca dublör(1), figüran(1), yedek artist olsundu. Konuyu kavileştirmek(2) için, bir şehit, sevilen bir imam, trafik kazası sonucu yitirilmiş çocuk, ya da gençler dolgu maddesi olarak çok rahat bir şekilde kullanılabilirdi.

Ancak senaryonun hiçbir yerinde intihar, gayrimeşru doğum, belirtilmeyen, sebepsiz, manasız ölüm ya da benzeri olaylar olmamalıydı. Ayrıca efektler(1) yerine oturmalı, oturtulmalı ne şiddetli, hiddetli ürkütecek gibi, ne de sululuk andıracakmış gibi gevşek görüntülere yer verilmeyecekti.

Keza doğa gereği timsah, aslan gibi hayvanlar gibi kuduz köpek olasılığı da yaşanmamalıydı. Gerekirse bir papağan, ya da kanarya bir yerlere oturtturulabilirdi. Aslında bu; yöresel kalmama kuralına uygun değil gibi görünse de tüm dünya ülkeleri ve kendisi için uygun gibi görünüyordu.

Ulaşamayacağı, karşılıksız kalan aşkları, hatta özrüne bakılmaksızın dayak-sopa yiyeceği sahneler de olacaktı, kahramanın. Bunları senaryonun uygulamasının devamında peyderpey(1) düşünüp senaryoya adapte edecekti(2).

Öyle ki slogandaki(1) gibi, belki de ritmi ile “Bir-ki-üç de yetmez, dört-beş-altı olsun!” şeklinde aşkları her türden genç figüran kızlarla desteklenecekti.

Aslında özrüne dikkat etmeksizin sarışın, esmer, kumral, kız-dul fark etmeksizin bekâr olan herkesle ilgili olmasının ötesinde ilgi göstermemesi, bir kısmına olağan olarak âşık olmaması gerekliydi, kahramanın. Çünkü taksi durağının itibarı, namusu, şerefi kendi hırsından ya da teşebbüslerinden daha öncelikli, daha önemli olmalıydı.

Eee! Bu kızlara da, oğlanlara da seyircinin şaşırması, isimleri ve şekilleri akıllarında tutamamaları için aynı başlangıç veya sonları aynı olan isimler vermek gerekirdi, kendi düşüncesine göre.

Örneğin; kızlar için, Gülşen, Ayşen, Nurşen, Evşen gibi şenlik dolu isimlerle, oğlanlara şimşek gibi Berk, Berkay, Berker, Berkcan gibi isimler vermek uygun olabilirdi. Ya da aynı kızlarınki gibi şenlik dolu Erşen, Mertşen, Ruşen, Canşen, Gökşen gibi genelde kullanılmayan veya uydurulan isimler gibi.

Aklına gelen diğer isim kümeleri ise sevgi ve saygısının sonsuz olduğu Atatürk’ten esinlenerek kullanılabilecek olanları düşünmesiydi. Yasal olarak asla ve kat’a(1) Atatürk ismini kullanamayacağına göre Mustafa, Kemal, Gazi, Kemal Paşa, Attila, Atadan, Atacan, Atakan, Atiye, Makbule, Zübeyde, Fikrîye, Müjgân, Ülkü, Âfet gibi isimleri kullanabilecekti. Akraba isimlerini senaryoda kullanmak asla aklının ucundan bile geçirmemeliydi(2).

Yapımcı, yönetmen, dekoratör, tasarımcı, sesçi, ışıkçı, görüntü ve sanat yönetmenleri, müzik yapıcı, makyöz(1) ve set işçileri yanında para-pul, dekor-düzen, güzel kızlar, şoförün arabasının iç dekor resmi, taksi durağı yani bir bakıma tek nal hazırdı.

Jön(1), yani star(1), yedek star, kendisine bakacak kadın ya da kızlar kimler ve isimleri neler olacaktı? İş bir nalla, ya da beyninde yoğunlaştırdığı birikimlerle, para-pulla bitmiyordu ki.

Bitmezdi de, gerekli olan üç nal ve özellikle de at, eşek, katır, her neyse o idi. Yani sakat şoför...

Ya herrü, ya merrü(3) diyerek yola çıkılmazdı ki. Zaten buna “parayı verip de düdüğü çalmak” isteyen yapımcı da gönüllü olmazdı.

Gerçi kendisini ilgilendirmezdi, ama fon müziğine katkısı, “Bu dizide ürün yerleştirme vardır” gibi alt yazılar konusunda da bir fikri, bir önerisi de olsa gerekti.

Yorulmuştu, yorgundu beyni, ama çalışıyordu. Örneğin bu adamın evi yansa kurtulsa, bir cinayete karışıp ipuçlarını bir hafiye gibi değerlendirip suçlunun yakalanmasını sağlasa, arabasındaki konuşulanlara kulak misafiri olup bir terör, bir hırsızlık, bir sabotaj(1) olayını çözse, önlemeyi başarsa fena mı olurdu?

Taşları bulmaya başlamak için çalışmalı ve sonra onları uygun yerlere yerleştirmeli, ya da monte etmeliydi(2). Sonrasında kolunun altına sıkıştıracağı senaryo ile yönetmeni yani rejisörü ve yapımcıyı, yani döviz(!) sahibini ikna etmeliydi.

Bir vesileyle odasına giren yönetmen, izniyle, taslaklara şöyle bir göz gezdirmiş, beğenme modunda;

“Hemen çalışmaya başla, bana da rol olarak karşıma ya starı çıkar, hiç olmadık acıyormuşum gibi hareket edeyim, ya da ne bileyim dövülecek birini karşıma çıkar, artık müşteri mi olurum, polis mi olurum, her neyse ya da iyi adam olarak ben de ekranda cameo(6) olarak görüneyim. Uzun zamandır ellerim kaşınıyor, söz; para-pul da istemeyeceğim, gerekirse figüran arkadaşlar konusunda da yardımcı olacağım.” demişti.

Yönetmenin bu isteği ile birlikte senaryoda kendini göstermek dileği de geçti içinden senaristin. Öyle uzun boylu değil, tıpkı bir cameo gibi, bir garson, bir ayakkabı boyacısı, şoförlerden biri, otel elemanı gibi gözükebilirdi, eğer patronun rızası olursa.

Aklına gelmeyen şeylerin en önemlilerinden biri de figüranlar dışında iyi ve kötü insanlar, aileler için nasıl isimler kullanacağı idi. Devlet büyüklerinin zülfüyârlarına dokunacaklardan(2) olmamalıydı, ayrıca Ahmet, Mehmet, Ali, Osman gibi herkesin bildiği isimler de olmamalıydı.

Birbiriyle uyumlu, birbirine (meselâ) yakışan, hem dindarları, kindarları, hem de karşılarındakileri memnun edecek kısaca her kesimin mutlu olacağı, tanıyabileceği, kim olduklarını bilebileceği, ancak kim olduklarım bilmekte(!) özellikle sıkıntı çekeceği isimler olmalıydı, kullanacağı isimler...

İyi karakterlerle, kötü karakterlerin oranı yarı yarıya olmalı, hatta dizideki gidişata(1) göre bir taraf diğer bir tarafa doğru yönelse fena mı olurdu ki? Dizinin henüz başlangıcı bile yapılmamışken, bunu düşünürken ve ortada fol ve yumurta yokken böyle şeyleri düşünmenin yararı olmayacağını düşündü senarist.

Senaryo için aklına gelen aile isimlerini belki şöyle düşünebilirdi: Emine-Vahdettin(7) Nazikeda-Tayyip(7), Nurinisa-Süleyman(7), Fûlane-Abdullah(7) gibi. İyi aile rolleri ise; Sevinç-Erdal, Semra-Necdet gibi isimler olarak düşünülebilirdi.

Daha, dahadan önce en başta düşünülmesi gereken konulardan biri; kahramanın adının ne olacağı idi? Herhalde Red Kit, Tom Miks, Karaoğlan, Malkoçoğlu, ya da Fatih, Yıldırım gibi tarihi şahsiyet isimleri yakıştırılamazdı.

Mademki filmin kahramanı olacaktı, o halde ismini de “Kahraman” olarak yakıştırmalıydı, en iyi ve en çok yakışan ismin bu olacağı kanaatini yaşar gibiydi.

Kendince önemli konulardan biri de; diziye destek olacak, kurum, kuruluş ve sponsor(1) firmaların reklâmlarını dizinin belirli yerlerine serpiştirmek, sıkıştırmak, ya da sığdırmaktı.

Meselâ; benzin aldığı, yemek yediği yerler, atıştırdığı gofret, çikolata, şekerleme ya da unlu mamuller, içtiği suyun şişesi, kahramanımızın arabasına yolcu olarak binerken onların ellerinde tuttuğu gazete, mecmua, ya da gözükmesi gerekli görüntü malzemesi gibi şeyler...

Buzlanmanın yapılmaması için ilgili kurum neresiyse oradan mutlaka izin alınmalıydı.

Başlangıcın nasıl olacağını düşünüp hesaplamış olmakla beraber mevsim ve günün hangi saatinin olacağı konusunda tereddüdü vardı.

Kış mevsimi, karlı bir hava ve bir öğlen vakti, tekerleklerin zincirli olduğu bir zaman dilimi geçiyordu akımdan. Ancak bunun bilemediği bir yönü, bir de sakıncası vardı gecikmek gibi.

Birincisi; zincirlerin ön mü, arka mı hangi tekerlere, nasıl ve kimler tarafından takılacağını bilmemesiydi.

İkincisi; zaman ve zamana karşı yarışmak faktörü idi. Yazın bu zamanında kışı beklemek manasız, yaz ortasında karlı bir havayı göstermek de çok zorlu, masraflı, hatta imkânsız gibiydi.

O halde film bir yaz günü, öğle sıcağında ve Kahraman herhangi bir nedenle yalnızken çekilmeye başlanmalıydı.

Bu konuda da ikilemlere, üçlemelere(1) düşmüştü hatta senarist. Evet, penceresi açık, saçları dalgalanır bir biçimde yeşil ağaçların arasından, masmavi gökyüzünün altından, kuş seslerinin ortasından geçecekti ama radyoda ne dinliyor olacaktı?

Arabesk mi, Türk Sanat Müziği mi, saz mı, caz mı, pop mu?

Genelde fakir-fukara zümresinin tek eğlencesi televizyondu. O halde öncelikle onlara hitap etmeyi, onları ön plânda tutmayı düşünmeliydi, bu da ancak arabesk müziğe yönelmekle mümkün ve doğru olacaktı.

Sosyeteler(1) mi? Onların böyle bir senaryo ile ilgilenecek olmalarını düşünmek bile aklından geçmiyordu. Hem televizyon kumandası kendilerinin ellerinde değil miydi?

En çok izlenen, reyting alan(2) programlar fakir-fukara zümresinin inisiyatifinde(1) idi. Aksi takdirde bir paket makarna, pirinç karşılığı seçimlerde yapması gerekenleri yapanların onlar olmadığını kim iddia eder, edebilirdi ki?

O halde bu dizi ile ilgili tüm çalışmalar aydın kesimin değil, okuma-yazma kültürü az, gelenek, görenek, safsata ve ispat edilmiş yalanlara rağmen gözleri kapalı olan bu kesimlere yönelik olmalıydı. Zaten Kahraman da içkisi olmayan, din ağırlıklı bir mekânda, geçimini sağlamak için onuruyla taksicilik yapıyor olmayacak mıydı, senaryo gereği?

Nefretle sevgiyi ayıran çizginin çok ince(8) olduğu söylendiğine göre, aşkı yaşayanların bu çizgiden ne anladıklarını da belgelemek harika bir fikir olabilirdi. Ancak avam bir şekilde; “Seni seviyorum!” sözünün karşılığı “Senden nefret ediyorum” ya da nefretle atılan bir tokat sonunda öpüşme şeklinde çok bilinen formatta bir görüntü olmamalıydı.

Yaşanacak, daha doğrusu dizide yaşayanın yer ve zamanı da önemliydi. Zaman, dün ya da bugün olabilirdi, ama asla ne olacağı belli olmayan yarınlar olmamalıydı.

Şehir ise, her türlü sosyal imkânlarla donatılmış, trafik derdi, elektrik, su, doğalgaz gibi yaşam katkılarının kesintilerinin, kısıtlamalarının olmadığı bir yer olabilirdi. Meselâ Ankara, Ankara’nın da Çankaya’sı, hele bir de 986 rakımlı tepeye(9) yakın olsa tadından yenmezdi!

Ancak oradaki evlerden birine; “Dizi çekeceğiz!” deseler, herhalde kira olarak bile olsa istedikleri şey; “Birilerinin analarının nikâhı olsa(10) gerekti.

Senaryodaki mekân; varoşlar(1), kenar mahalle ve sokaklar...

Her ne kadar dizinin konusu itibariyle uygun gibi görünüyorsa da senariste göre olmazdı. O halde orta karar bir yerler düşünülmeliydi. Hele dizi kurgu haline gelsin, onu da düşünecekti, hem enine-boyuna, artı mali ölçüler bakımından da...

Çünkü “İyi bir senaryodan kötü bir film (ya da dizi) yapılabilirdi, ama kötü bir senaryodan asla iyi film yapılamazdı.

Bu nedenle; sonuçta kahramanımız ölecek mi, düzelecek mi, sevdiğine kavuşacak, ya da sevdiği onu terk edecek mi, buna daha başlangıçlarda karar vermeliydi, ancak dizinin gidişatına göre sonlara bırakmak daha uygun olacak gibi geliyordu kendisine.

Aslında; her karakterin kendi öyküsü olurdu. Buna senarist karar vermek istese de, kahramanın katkısı, ya da yapımcının dileği ile iyi, yerinde ve zamanında bir kullanım uygulanarak gerçek, ya da gerçeğe çok yakın bir “back story(3)ile dizi zenginleştirilebilirdi...

Dizinin birinci bölümü çekilip fragmanı(1) hazırlanmış, ilânları, reklâmları, sanatkârların söyleşileri, özellikle kahramanın senaryodaki olduğu gibi oturur şekildeki yürüyüşü ve arabası içindeki söyleşisi gerçekmiş gibi görüntülenmişti ki herhalde bu, kendisini dizi içinde düşünecek kişiler için de hayal ötesinde bir düşünce olsa gerekti.

Senaristin kendisinin kurguladığı senaryo, duyulmamış, muhtemelen bugüne kadar uygulanmamış, ama inandırıcılığı konusunda tereddüt oluşturmayacak gibi görünüyordu kendisine. Tabiidir ki, iş sadece senaryoyu hazırlamakla olmuyordu…

İtiraf etmek gerek ki; dizinin bu ilk bölümünde eksiklikler olması mukadderdi(1) ve yapımcıya göre hissettiğince olmuştu da. Dizinin tamamlanması gerekmese de devamı için bu eksiklikleri görmesi gerekti.

Daha ilk bölümde her şey; “3-2-1 motor!” ya da “3-2-1 oyun!” deyip başlamakla ve “Aferin!” demekle olmuyordu, “Şöyle gerçekçi görünelim, böyle doğal olalım, elin şöyle dursun, kolunu böyle göster!” gibi devamlı tenkit içeren(2) cümleler eşliğinde gerçekleşemiyordu.

Boşa harcanan her kare para demekti çünkü. Oysa en iyiyi, en az parayla elde etmek felsefesi vardı. Bu ise; “Aferin, bravo, çok güzel!” takdir nidaları(3) ve prova sonunda, hemen ilk çekimde yaşamak gibi uygun bir biçimde mümkündü.

Senaristin düşüncesindekinden az-biraz farklı olarak öğle yerine güzel bir günün sabahında başlayacaktı.

Kahraman, malum şekilde yürüyerek çıkıp, binmişti arabasına. Sabah ilk müşterisi devamlı olarak görünecek olan, işine götüreceği ve kızı çok güzel olan bir bayan şeklinde görüntülendi. Anneye Makbule, kıza ise Ülkü isimleri verilmişti başlangıç olarak.

Evinden alarak işyerine götüreceği makyajın elverdiği ölçüde yaşlandırılmış Makbule arabaya binerken, güzel kız Ülkü, kapı önünde mahzun ve mahmur gözlerle(3) annesini uğurlar şekilde gözüktü.

Görüntüde Kahraman’ın içinin gittiği(2), onu göz hapsine aldığını(2) belirlemek yeterliydi, ama yeterli olması için yönetmenin oldukça uzun süren bir çabası olmuştu. Kaşını, gözlerini, dudaklarını nasıl gösterip, saçını nasıl düzelteceğini tarif ve çekimleri tekrarlamaktan gına geldiğini(2) anlatmak zordu.

Oysa Kahraman profesyonel ve artistlik alanında oldukça uzman biriydi, hele ki her bayan artist adayına suni teneffüs(3) yaptırma konusunda! Tabiidir ki yapımcı ve yönetmenin hafızalarında kalan bilgi ve görüntülere göre!

Şehrin görüntüleri içinde önce bir orta yaşlı, allı-pullu bir kadın binmişti arabasına, arabaya biner-binmez ayak-ayak üstüne atmak isteyip de, bacağını sıkıştırıp; “Ön koltuğu biraz öne alabilir misiniz şoför bey, lütfen!” demişti.

Bu “Lütfen” sözü aileden miras, belki de terbiyesinin gereği rica şeklinde olsa da emir niteliğinde idi ve adı Fazilet(1) olan bu kadın arabadan inerken verdiği kocaman paranın üstünü almak için beklemek yerine kuaföre yetişmeğe çalışırken “Üstü kalsın!” demişti.

Gerçekten taksimetre 26 yazarken kadının verdiği para 50 idi.

Sonra okula yetişmek arzusunda ve adı Ayşen olan öğrenci güzel kız, “Çabuk Amca” demişti, gençliğine aldırmaksızın ve indiği yerde paranın üstünü kuruşuna kadar saymıştı, belki de sınava yetişmek gayretini yaşarken.

Kodaman(1) ve adı Fuzuli olan biri; “Ahlayıp-puflayarak” binip ulaşacağı yere kadar ahret sualleriyle(3) kafasını şişirmiş, bunaltmış, beynini akıtmıştı(2) neredeyse.

Bir uygun zamanda kendisini bilen, çay bahçesine gidip sıkıntı yaratmaması için sadece “İlhan(11)” diyerek bir bardak çay ve simit, tost ya da kurabiye yedikten sonra serüvenine devam etmişti, ilk bölüm için.

Yapımcı ve yönetmen çay konusunda gerçekçi olmak istemişti. Yoksa dizi kahramanının ihtiyacı olsa ve bu ihtiyacının ne denli dorukta olduğunu hissettirse de neden ayağa kalkıp, bayanları saf dışı bırakarak; “Beyler! Bana bir-iki dakika müsaade!” demesindi ki?

Yönetmen, ilk bölümü yavan, sıkıntı verecek, seyircinin ilgisini çekmeyecek şekilde diziyi yürütmesine rağmen, ilerleyen zamanda özellikle Kahraman’ın senaryodaki görüntüsünü yaşatacaktı.

Dizinin ilk bölümünün sonuna yakın sözlerinde dizinin ilerleyen bölümlerinde aşk, meşk, ihtiras, zulüm, kan, cinayet şeklinde devam edeceğini, “Başkaları duymasın!” der gibi ellerini huni şeklinde yaparak diziyi seyreden meraklılara elinde olmaksızın(!) fısıldayıvermişti. Reklâmlar bu görüntüden sonra devreye girmişti.

Birinci bölüm yavanlığına, alkışlanmamış görüntüsü olmasına rağmen iyi geçmiş gibiydi ve akşamına halkın beğenisine sunulacaktı. Galasının yapılması(3) sonunda, eleştirmenlerden(1) olumlu, ya da olumsuz tepkiler beklenmeksizin “Hele bir dur bakalım!” nidalarıyla dizinin devam etmesine çalışılacaktı…

Kahraman, yönetmen ve yapımcının davetiyle, dizinin ilerleyen bölümlerinde sevgilisi, belki de yanıp tutuşacağı, dizinin ilk bölümünde kısaca görüntülenen Ülkü ve kendi kullandığı araba ile şehrin oldukça saygın lokantalarından birine gitti.

Gerçekten, gerçek yaşamda birbirine ilgi duyan bu iki insan sevgili de olabilirler miydi? Devamlı olarak el ele tutuşmalarına, birbirinin gözlerine içtenlikle bakmalarına bakılırsa bu soruya “Hayır!” demek zordu.

Yönetmenin, yapımcının davetiyle gerçekleştirilen yemeğin o saatinde orada olmalarının bir nedeni de lokantanın televizyonlarında tarafsız bir gözle dizinin ilk bölümünü izlemek ve halkın tepkisinin ne olacağını gözlemlemek(2) idi. Bu nedenle senaryo yazarı da masalarına katılmıştı.

Daha doğrusu şöyle söylemek daha doğru olacaktı, onlar öncesinde gelip masaya yerleşmişler ve masanın başköşesini de Kahraman’a ve Ülkü’ye ayırmışlardı. Kahraman esas adını unutmuştu, herkes tarafından bilinen adı Kahraman’dı, o da Kahraman olmaktan asla sıkılmıyordu.

Televizyon doğrularını, daha doğrusu gerçeği söylemek gerekirse tarafsız bir gözle yanlışlarını, hatalarını, kusurlarını belirlemek için bulunmaz bir fırsat olacaktı. Çünkü burada hissedecekleri görüp de beğenmedikleri hareketler dizinin ilerleyen bölümlerinde tekrarlamamaları gereken, sadece kendilerinin tespit edebildiği falsolar(1) olacaktı.

Dizinin istekle izledikleri ilerleyen bölümünde reklâmlara katlanma zorunluluğu yaşanırken yemeğe başlamalarının gerekliliğini hissetmişlerdi. Başlangıç bu dizi ve sinema dünyasında şampanya ile kutlanırdı, onlar da öyle yaptılar. Kahraman;

“Ben bir ellerimi yıkayıp geleyim!” dediğinde bu davranışının hayatına mal olacağını bilemezdi.

Masasından doğrulan o mekâna sadece parasının gücüyle poposunu yerleştirmiş bir hanzo(1), dizinin sadece kurgulanmış bir hayal ürünü olduğunu bilmezcesine, ona doğru tabancası ile birlikte yönelmiş;

“Madem sakat değilsin, yürüyorsun, neden numara ve duygu sömürüsü yapıyorsun O... Çocuğu!(3)” diyerek Kahraman’a şarjördeki tüm mermileri boşaltmıştı. Hıncını alamamışçasına(2) cansız bedene bir-iki defa da tekme atmıştı, tıpkı bir yabancı filmin Türkçe görüntülenen (ç)alıntısı gibi.

Ölmüştü Kahraman daha ilk mermi bedenine isabet eder etmez. Diğer mermiler ise ölümünün perçini olmuştu, gözlerinin açık olmasında. Bu bakış; bir dizinin gerçekliğinin olmadığını bilmeyen saf kişinin elinde tuttuğu dumanı tüten tabancasına bakışı gibiydi.

Ne senaristin, ne yapımcının, ne de yönetmenin aklının ucundan bile geçmemişti böyle bir garabet! Gerçi sinema perdesine ateş edenleri, “Kaç, koş, geber!” sözleri, bir filmi 8-10 defa izlediği halde sonucunun mutlulukla bitmesinden dolayı mutlu olanları, hüzünle bitmesi nedeniyle aynı hüznü yaşayanları duymuşlardı, ancak böyle bir durumla karşılaşacakları asla akıllarının ucundan bile geçmemişti.

Dizi başlar gibi olmuş, bitmemişti, hele ki daha başlangıcın ertesinde dizi kahramanının soysuz bir mermi birikiminde yaşamını yitirip senaryoyu daha ilk dizide kendi başına bırakacağını yıllar yılı düşünseler de akıllarına getiremezlerdi.

Dizinin belki sonunda olması düşünülen son, daha dizinin başlangıcında gerçek olarak şekillenmişti. Dizinin bu olayla devamı imkânsız gibi görünüyordu. Oysa karanlığa küfretmektense bir mum yakmanın evlâ olduğunu insanlar bilmezler miydi?

Bilinirdi herhalde…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren, göstermeyi esas alan, bu nedenle yazım biçimi, kurgulama, zaman, mekân ve diyaloglar gibi teknik açıdan farklı nitelikler taşıyan yazılı metin.

Senaryo Unsurları; Kitlesellik, popülerlik, özlülük, mantıklılık, görsellik, işitsellik, ilginçlik, gerçekçilik, inanılırlık, seyirciyi göz önünde bulundurma, didaktiklikten (ders verme, nasihat, tavsiye gibi çalışmaktan) kaçınmadır.  Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.

Senaryolardaki Yanlışlıklar; Sondaki boşluk duygusu, sonuca etki yapan hatalar, mantıksız rastlantılar, gereksiz eklentiler, diyaloglarda sık sık açıklama yapmak, kişilerin tarife, ya da görselliğe, gerçeğe aykırı olarak seçimi, öykünün zayıflığı, olacakları (bir bakıma) hissettirmek, hatta diyaloglar içine yerleştirmek…

Senarist; Her uzunlukta izlenebilir film için, kendi oluşturduğu ya da var olan kaynakları görsel dile çevirerek, belli bir sistemde görsel anlatım oluşturarak, metinler yazan kişi. Senaryo Yazarı. Senaryo Yazıcı.

İlkesiz; Prensipleri olmama. Temel düşünce, temel inanç, unsur, öge, temel bilgi, davranış kurallarına aykırı olan.

Senaristvari; Türkçemizde böyle bir söz yok. Uydurulmuş bir kelime. “Senariste benzer” anlamında bir deyim.

Senaryolaştırmak; Bir öykü, roman ya da anlatıyı senaryoya dönüştürmek.

 (1) Anestezi; Uyuşturucu bir ilâç vererek ağrı duyumunu ortadan kaldırıp uyutma, duyumsuzlaştırma. Uyuşturucu bir ilâç ya da herhangi bir hastalık nedeniyle vücudun bütününde ya da bir bölgesinde duyuların azalması, ya da yok olması

Bark; Ev, mülk, aile, çoluk-çocuk anlamlarında “Ev-bark” bileşik sözünde geçen anlamsız kelime (Barklı; evi olan).

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Dublör; Gerektiğinde bir oyuncunun yerine oynayabilecek olan, aynı rolü çalışan yedek oyuncu.

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.

Eleştirmen; Sanat, edebiyat, müzik, sinema, tiyatro, moda, mimarlık ve yemek gibi çeşitli yaratıcı çalışma biçimlerinin değerlendirmesini yapan ve görüşünü ileten profesyonel kişi. Kısaca; Eleştiri adı verilen yazınsal türde eleştiri yapan kişi.

Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Figüran; Konuşması ve önemli bir durumu olmayan ya da çok az olan rollerde yer alan kimse. Bir toplulukta toplu yapılan bir eylemde, önemli bir yeri olmayan, sönük kalan, etkisiz olan kimse.

Fobi; Belirli nesne, durum veya şeyler karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku. (Akrofobi; Yükseklik korkusu).

Format; Biçim. Boyut. Kitap ya da sayfa düzeni.

Fragman; Bir sinema filmini tanıtan film parçası. Tanıtma filmi.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Gidişat; Gidiş. İşlerin, olayların gelişme biçimi, durumu, yönü.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

Jön, Jönprömiye; Genç. Önemli rollerde oynayan genç oyuncu.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Kodaman; İleri gelen, para ve mevki sahibi.

Makyöz; Makyajcı. Oyunculara, sunuculara ve diğer konuklara çekimden önce gerekli makyajları yapan, onlara rollerinin gerektirdiği yüz biçimini ve ifadesini veren kişi. 

Monolog; Çevresindekilere fırsat vermeden, bir kimsenin yaptığı konuşma. Bir oyunda kişilerden birinin kendi kendine yaptığı konuşma. Dinleyicilere bir kişinin anlattığı, genellikle güldüren hadise.

Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.

Müsemma; “Adı verilmiş, adı olan, adlandırılmış, belirtilmiş” anlamında Arapça bir kelime.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

Sabotaj; Baltalama. Bilinçli ve kasıtlı olarak bir işi veya bir durumu bozarak zarara yol açan harekette bulunma, sabote etme.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Sinopsis; Tümbakış. İlk bakışta okunabilen anlamında Yunanca bir kelime. Bilimde, öğretimde ve sanatta bir konunun tümüne bakış.

Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.

Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.

Sponsor; Kendini tanıtmak ya da yalnızca desteklemek amacıyla, bir sanat, kültür, spor vb. etkinliğinin giderlerinin tümünü ya da bir bölümünü bir tür bağış olarak karşılayan kimse ya da kuruluş.

Star; Mesleğinde çok parlamış, sinema oyuncusu ya da şarkıcı.

Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.

Tretman; Gelişim Senaryosu. Senaryonun bir bölümünün özeti, denebilir. Genellikle, film, televizyon programı ve radyo oyunu için tasarlanır. Sahne kartları ve senaryonun ilk aşaması arasındaki adımdır. Genellikle snopsisten uzun, film öyküsünden kısadır. İdeal bir tretmanın uzunluğu ile ilgili geniş kapsamlı bir açıklama yoktur.

Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş, ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.

Üçlem;  Moleküllerle ilgili bir terim ve Hristiyanlıkta “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” olarak Tanrı’nın düşünülmesi ise de öyküde anlatmak istediğim şey; ikileme benzer bir sunum. Aslında insanlar, üçlem, dörtlem gibi söylenecek sorunların çözümü olacak konular için bile dilimize yerleşmiş “ikilem” sözünü kullanmaktalar. Öyküde bu tabuyu engellemek istedim.

Varoş; Kent, şehir veya kasabalarda en uçlarda kalmış, sosyal gereklilikleri kısıtlı dış (kenar) mahalle.

(2) Adapte Etmek; Uydurmak.

Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Âlemi Olmamak (Yok); Herhangi bir şeyi yapmanın, yerine getirmenin gereği yok, anlamında bir söz.

Beyninin (Pekmezini) Akıtmak; Kaba anlamda kan ile pekmez arasında benzerlik gibi görünse de, insanın bunalımının had safhaya ulaştığının ifadesidir.

Flu Olmak; Tam olarak belli olmamak, net olmayan görüntü, bulanıklık hali yaşamak.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…

Gına Getirmek; Usandırmak, bıktırmak.

Göz Hapsine Almak; Bakışlarını üzerinden ayırmamak, hiçbir davranışını gözden kaçırmamak.

Gözlemlemek; Gözlemek. Dış dünyadaki bir şeyi bilmek için dikkati onun üzerinde tutmak ve yoğunlaştırmak.

Hıncını Alamamak (Çıkaramamak); Yaptığı eyleme karşın öcünü alamamak.

İçi Gitmek; Bir şeyi yapmayı, elde etmeyi aşırı ölçüde istemek. İshal olmak.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

Kavileştirmek; Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

Monte Etmek; Bir yapıtı, bir taslağı uygulamak, kurmak, kurgulamak, yerleştirmek, montajlamak.

Reyting Almak; İzleniş durumunun fazla olmasını sağlamak. İzlenmenin yüzde miktarının fazla olmasına sevinmek.

Serpiştirilmek; Serpiştirme eylemi (Serpiştirmek; Oraya buraya ve gelişigüzel bir biçimde serpmek. Yağmur ya da kar seyrek bir biçimde, azar azar ve ince ince yağmak).

Tekabül  Etmek; Bir şeyin yerini tutmak, bir şeyi karşılamak, karşılık olmak.

Tenkit İçermek; Sözleri muaheze eder gibi olmak.  Kınar, ayıplar, azarlar, eleştirir gibi yapmak.

Tırsmak; Korkup çekinmek, korkudan tedirginleşmek.

Zülfüyâra (Zülfüyâre) Dokunmak; Birine zarar veya sıkıntı vermek. Sıkıntı verecek, sorun olacak konulara girmek. Hatırlı, paralı, güçlü bir kimseyi veya makamı gücendirmek, darılmasına yol açmak.

(3) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

Back Story; Geri, arka plân, özgeçmiş. Film ya da bir kitaptaki karakterin başına evvelce gelmiş olan bir olayın hikâyesi.

Batıl İtikatlar, Hurafeler; Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.

Dolgu Maddesi; Bir eserin hazırlanmasında yararlanılan bilgi ve kaynakların tamamı. Donatım. Gereç, materyal. Bazı kimyevi gereklilikler (iyileştirme, sağlamlaştırma,  kapatma vb.)  için kullanılan aktif maddeye ek zararsız ek yabancı madde.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir.

Evlâd ü İyal; Çoluk çocuk, evlâtlar ve karısı.

Gala Yapılması; Daha çok opera için kullanılan resmi giysi ile gidilmesi zorunlu olan gece gösterisinin yapılması. Özellikle pahalı filmlerin ön oynatımında uygulanan gösteri yönteminin uygulanması. Yüksek miktarda giriş bedeli ödeyen izleyicilere, seçkin çağrılılara, gösterilen filmde görev alan sanatçılara yer ödül verilmesi eylemlerinin hazırlığının ve uygulamasının yapılması.

Mahmur Gözler; Uykudan kalkınca özellikle gözlerde duyumsanan ağırlık ve sersemlik hali. İçki içmiş bir kimsenin duyumsadığı baş ağrısı ve sersem gibi olma görüntüsü.

Nodullu Sopa; Sığır çobanlarının ve de kağnı sürücülerinin büyükbaş hayvanları yönlendirmek için kullandıkları ucunda sivri bir çivi olan sopadır. O çiviye yöresel olarak nodul denir, anormal doku büyümesi anlamındaki “nodül” ile karıştırılmamalıdır.

O… Çocuğu; Kötü kadın çocuğu.

Suni Teneffüs; Ağızdan nefes verme ve kalp masajı ile yapılan bir eylemdir, amaç solunum sisteminin çalıştırılmasıdır ki özel kuralları vardır, ayrıca hataya uygun yaşayış birimi sağlanmalıdır.

Takdir Nidası; Beğendiğini, değer verdiğini belli etmek. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini fiziksel hareketleriyle anladığını belli etmek. Değerinin biçildiğini hissettirmek.

Ya Herrü, Ya Merrü:  Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” denilebilecek bir deyimdir.

Yayım; Neşir. Yayma, basıp dağıtma işi, yayınlanan, yani okunacak şeylerin dinleyicilere ulaştırılması. Matbaa ve televizyon Yayım yapar.

Yayın; Neşriyat. Basılıp satışa çıkarılan gazete, dergi, kitap gibi okunacak elde edilen nesne, Radyo ya da televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen şey. Kitap, dergi ise Yayındır.

(4) Ben yaptım oldu; Bektaşi hocaya sorar; “Abdestsiz namaz olur mu?” “Olmaz!” “Ben yaptım oldu!”  İnsanların niyetlerinin kurallar, yasaklar, zorunluluklardan önde geldiğinin, adamsendeciliğin bir bakıma ifadesi

(5) SRC Belgesi; Standart ehliyet belgesi sahiplerinin, ticari maksatlı kullanılan araçları kullanabilmeleri için alınması gereken belge türü.

SRC-1 Belgesi; Karayolu Taşıma Yönetmeliğine göre Uluslararası Yolcu Taşımacılığı yapan sürücülerin almak zorunda oldukları mesleki yeterlilik belgesi.

(6) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum. Çok bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum.

Öyküdeki yönetmen gibi benim de hayranı olduğum Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Bu rollere yukarıda da değinildiği gibi “cameo” denilmekteydi ve birkaç saniye süren görüntülerdi. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi ki öyküdeki yönetmen  bildiği bu görünüşü aynen uygulamak hevesinde olsa gerekti.

HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...”

Yine HlTCHCOCK'un çoğu filminde, aşağıladığı; “Konuşan insanların resmi” sözü ünlüdür.

(7) Vahdettin (Son Osmanlı Padişahı), Nazikeda (Vahdettin’in ilk hanımı), Fûlane (Muhteşem Süleyman’ın ilk hanımı) olarak biliniyordur, sanırım. Diğer isimler ferasetlerine inanmak istediklerim içindir.

(8) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA

Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

(9) 986 Rakımlı Tepe; Her ne kadar 1071,  864 gibi rakamlardan da söz edilse de Çankaya Köşkünün bulunduğu Ankara’nın Çankaya ilçesinin rakımı; 986 metredir.

(10) Anasının Nikâhını İstemek; Satacağı bir şeye, ya da yapacağı bir şeye, bir hizmet için değerinin çok üstünde para istemek.

(11) Bir Hatıra; Gençliğimde, bir okul tatilinde boş vaktimi değerlendirmek için kıraathane denilen Bilecik İstasyonundaki bir kahvede çalışırken çay siparişlerini şöyle şifrelemişti, şu anlarda rahmetli olan Ali BÜLBÜL Ağabey.

“Çay bir!” sözüyle gelen-geçen, kahvenin devamlı müşterisi olmayan, ocağın en sağ ucundaki dakikalarının hesaplı olmadığı, tekrar demlenmek üzere içindekinin boşaltılmasının beklendiği üçüncü demlikteki bayatlamasına çeyrek kalmış çaydan ikram edilirdi.

“Çay bir, demli olsun!” Ocağın sağdan ikinci demliğindeki sağdakinden önceki kalan çay anlaşılırdı, üçüncüye göre taze olan, ancak ara sıra gözüken, devamlı olmayan müşteriler için ikram edilirdi.

“Çay bir, ağır olsun!” denilmesi “Henüz demlenmiş çay” anlamındaydı ki, devamlı olan müşteriler içindi.

“İlhan!” diye Ali Ağabeyin oğlunun adının söylenmesi ise; çayı demlendiğinde getir anlamında bir söz idi, yaşadığım.

Bu vesile ile şunları da sıralamam gerek çaya has bilmecesi ile birlikte; “Al rengine bakılır / Bardaklara dökülür / Buram buram tüterken / Önünde diz çökülür!”

Tavşankanı çay; Tavşan avlandığında kanının ancak bir bölümü aktığından, eti bir kap içine konulup soğuk su içinde dinlendirilirmiş. Suyun rengi, daha sonra bu vasıftaki bir çaya benzediği için bu isim verilmiş.

Yandan çarklı çay; Şekeri yanında getirilmiş çay anlamında olup, bugünlerde tüm kahvelerdeki çay servisinin adıdır.

Kıtlama (kırtlama) çay; Genelde doğu bölgelerimizde uygulanan şekerin ağızda eritilerek çayın içilmesi anlaşılır (Şeker fabrikasyon paketlenmiş kesme şekerden farklı olup özel kerpeteni olan taş şeklinde kesme şekerdir).

Demli Çay; Kireçsiz ve soğuk su kaynatıldıktan sonra her bir bardak çay için bir çay kaşığı çay atıldıktan sonra demlenen çay olduğu biliniyordur, herhalde!