Yaşamda böyle bir şey olabilir mi? Ne böyle düşünmek, ne de hayıflanmak gerek! Ben yaşadım, birebir beni tanıyanlar şahidimdir. En yakın şahidimin de kim olduğunu söylemeyeceğim, sona saklayacağım.

Öğlen namazı sonunda bir dostu, sınıf arkadaşım Hamza Nettinçelebi’yi toprağa vermek, akşamına yine Hamza’nın vefatından kesinlikle haberinin olmadığı diğer bir sınıf arkadaşımın nikâh ve düğününde bulunmak gibi aynı günün gündüzüne ve gecesine rastlayan, ertelenmesi mümkünsüz iki garip mecburiyetim vardı.

Öncesi şöyle diyerek açıklamaya çalışayım:

Ailemin hiç de imkânları olmadığı halde, okuma arzuma set çekmemeleri nedeniyle okumuş Ziraat Mühendisi olarak Bakanlığın bir biriminde yer almıştım. Yok, öyle torpil-morpil, ensesi kalın bir adamın sırtına dayanmak gibi değil, şans değil, tamamen tesadüflerin, belki de başarı derecemin üstünlüğü nedeniyle bu göreve atanmıştım, isteyen inanır, istemeyenin ise inanmak mecburiyetinin olmaması gerektiği kanaatindeyim.

Sınıf arkadaşım Hamza Nettinçelebi, benim fersah-fersah önümde(1), üstümde, gayretli, zeki, akıllı, çalışkan biriydi ve hani desem ki sadece; “Yediğimiz, içtiğimiz ayrı giderdi!” bunda gerçeği söylediğime herkes inanırdı.

Hamza’nın tek kusuru bence hayata küskünlüğüydü. Benim dışımda her nedense kimse ile ilgisi yok sayılırdı, bana düşkünlüğü ise aşırının ötesindeydi, diyebilirim. Buna bendeki “Şeytan tüyünün” neden olduğu(2) geçerdi aklımdan hep!

Benim dışımda, sanırım gözünden bile, hatta herkesten sakındığına inandığım, beni bile tanıştırmadığı, ancak iki, bilemedin üç kez kucaklaştığını gördüğüm, uzaklardan fark edemediğim ancak genç olduğunu düşündüğüm bir genç kız vardı yaşamında.

Görüntüleyememe rağmen gerçekçe bilmediğim, merak ettiğim, ama tavır ve edası dolaysıyla asla ve kat’a ona sormaya bile cesaret edemediğim biri idi o kız, bayan, hanımefendi, uzaktan ya da yakından akraba, arkadaş yahut da falan-filân gibi işte…

Gerçi kim olduğunu sorsam, “Tanıştırsana!” desem, bu konuda hiç konuşmadığımız, bir fikir teatisinde(3) bulunmadığımız için onun asabî bir eğilimle sözlerimi şekillendirerek kırıcı olabileceği geçiyordu aklımdan.

Evet, çok iyi, birbirini seven ve saygı duyan iki arkadaştık, ama bu benim onun özeline girmem için hak kazanmamı sağlayamazdı. Dolaysıyla bu konuda ne ben sordum ona, ne de o bana kendiliğinden bir şeyler açıklamak gereğini hissetti.

Söylememe gerek var mı bilmem Hamza, üniversiteden takdir, başarı, birincilik başka ne denirse o şekilde, yıldızlı, yaldızlı bir şekilde mezun olmuştu? Tesadüf işte, ben de onun arkasından gelen başarılı bir ikinci idim!

Tesadüf yine, ya da şans diyeyim tesadüfün ilerisi olarak, başarı derecesinin Hamza'ya sağladığı avantajla, okuldaki gibi işyerimizde de beraber olmamız, arkadaşlığımızı daha da pekiştirmişti...

İlerleyen vakitlerde Hamza’nın sıklaşan dalgınlığı dikkatimi çekmeğe başlamıştı, bazı şeyleri bilemez oluşumun gabiliği mi diyeyim? Üstelik sık sık bir iki güne sığdırdığı ortalıktan kayboluşunun nedenlerini de anlayamıyor gibiydim.

Bir sırrı, ya da sakladığı bir şey, ya da bir şeyler olsa gerekti, belki de herkeslerin gözlerinden uzak tuttuğu, ya da tutmaya çalıştığı o genç kızla ilgili olabilirdi hareketlerinin nedeni, asla bilmemin mümkün olmadığı.

Oysa “Sırrı görmek, sırrın ta kendisi” olmak yanında kendi adıma söylemem gerek ki; “Şüphelenilecek tek şey de; gerçek” idi. Bilmediğim, ama öğrenmek arzusunu yaşadığım. Çünkü günler geçtikçe arkadaşımın dermansızlığını, zayıfladığını, yetilerini yitirdiğini fark ediyor, ancak sorgulamamın cevabını alamıyordum.

Sonrasında “Kuş beyinli(1)” biri olduğumu anlayacaktım, ama “Geçmiş ola!”

Gerçekten onun kanser, tedavi süresi aşılmış, 4. evreyi de geçmiş bir kanser hastası(1) olduğunu bilmem kıt deneyimim, zavallı beynim ve bilgisizliğimle imkânsızdı.

Akıl erdiremediğim şey ise; üniversiteden beri bu kadar yakın olmama, kendimi kendisine o kadar yakın hissetmeme rağmen gerçeğini, kendini neden benden bile sakladığı idi.

Nedenini öğrenme çabalarım, ailesinin bana verecekleri her komut için yerine getirme dileğim, yardım etme arzum ailesince sebepsiz diyebileceğim bir şekilde reddedilmiş, bir bakıma refüze edilmiştim(2).

Gerçi aile, ortanın oldukça da çok üstünde varlıklıydı, maddi olarak bir şeylere ihtiyaçları yoktu, ama hüzünlerine de anlam vermem mümkün değildi, aklım neye, ne kadar eriyorduysa?

Bunda o ismini ve cismini bilmediğim genç kızın parmağı da, ya da etkisi de var mıydı? Bilmezdim, bilemezdim. Hem neden? “Sis, insanı dünyadan, dünyayı insandan saklayan” bir ayraçtı.

Ve ben Hamza’nın neden sisler arkasına saklanmak istediğini, anne ve babasının gizemli tavırlarını anlayamıyor, üstelik öğrenemiyordum da, ta ki o meşum(3) haberi alıncaya kadar.

Yaşamda her şey olacağına ve Tanrının şekillendirdiğine göre oluşurdu, hem kimsenin önüne geçemeyeceği bir şekilde…

Kaybetmiştik Hamza'yı, o adını bir kere daha söylemeyi istemediğim hastalığı nedeniyle. Cenaze evinde ilk defa gördüm o genç kızın yüzünü, kendini, adını bilmeksizin. Benim tarifimle anlatamayacağım kadar, ya da onu gizleyen, herkesten kıskandığını sandığım rahmetli Hamza’nın gözüyle güzel, hüzünlü yeşil, yaşlı gözleri ile bir kenarda büzülmüş, kimsenin ilgilenmediğini düşündüğüm biriydi o.

Ailenin onu sanki bilmemesine, onu unutmuş olmasına, hatta ona değer vermiyormuş tavırlarına üzülmüştüm, içtenlikle. Onun, acısını haykırmak istediği geçiyordu aklımdan. Hüznünü feryatlarıyla anlatası, yitirdiğini hayır dualarıyla uğurlayası bir tavır içinde gibiydi.

Perişan mıydı? Mutlaka! Kahırlı mıydı? Evet!

Belki yalnızlığında yaşayan tek bir insan olarak yalnızca benim dikkatimi çekmiş olabilirdi o genç kız. Ama ölmüş de olsa belki de “Arkadaşımın aşkı(4)” olan bir genç kıza, hele ki bu acılı ortamında nasıl göz süzer, süzebilirdim ki?

Bunun adını sadece; ahlâksızlık, edepsizlik, terbiyesizlik, bencillik, açgözlülük gibi kelimelerle geçiştirmem mümkün müydü?

Yunus Emre, duygularımdaki yanlışlık dolaysıyla benim için dizmiş gibi geliyordu dizeleri;

“İlim meclislerinde aradım, kıldım talep
İlim geride kaldı, illâ edep, illâ edep…”
şeklinde.

Hamza'nın tüm ailesi, akrabaları, dostları, sevdikleri ve sanırım ki bir de o genç kız arabalarla yola çıkmışlardı. Garibime giden ilk ve tek şey, sınıf arkadaşlarımdan kimsenin bu cenaze töreninde gözükmeyişi idi.

Ben de arabama sığışan birkaç kişiyle birlikte cenaze namazının kılınacağı, salâ(3) verilen camiye ulaşmıştık. Düşünüyordum Hamza ile yalnızlığımızı. Anında cevap üretemiyordum ve bazı şeyler için de geciktiğimin farkındaydım, örneğin sınıf arkadaşlarımıza haber vermek gibi…

Gene kimsesizliğinin özrünü yaşarcasına bir kenara büzülmüştü o genç kız, tıpkı benim gibi. Benim farklılığım cevap veremediğim sorular nedeniyle oluşan bir büzülüştü, uzaklarda bir yerlerde, namaz kılınırken namaza iştirak etmeksizin, anlamsızca.

O genç kızın elinde beyaz bir kâğıtla, itina ile sarıldığını ve çiçek olduğunu düşündüğüm bir paket vardı.

Ben de aynı şeyi akıl etmiştim, çiçeklerle ilgili engin değil, hiç bilgim olmamasına(5) rağmen, çiçekçiden danışarak aldığım, arabamın bagajına gizlemeğe çalıştığım. Çiçek satana söylemim sadece; “Hüznümü, acımı belli etsin!” olmuştu, Hamza için üzüldüğümün ne önemi olacaktıysa?

Namaz bitti, zaten tüm insanların saltanatı bir namazlık(6) değil miydi? Topluca yöneldik mezar denilen o çukurun başına. O, gene o çukurdan ve kalabalıktan uzakça bir yere çömelmişti, çökercesine.

Gelenlerin ise, hüznü yaşayanların aksine aceleleri varmışçasına o çukura indirilen bedenin üstünü toprakla kapatma gayretleri vardı ve onun, bu gayreti yaşayan insanlara uzaktan da olsa hüznüne ek olarak hayretle bakışı kaçmamıştı gözlerimden.

“Bir varmış, bir yokmuş!” örneği giden bir sevgilinin arkasından çok uzaklarda olsa bile fark ettiğim kadarıyla içini çekerek gözyaşı döküyordu bu genç kız, bu kez belki de anlatamadığı, anlatamayacağı, anlatmak istemediği duygularla...

Bağırıp çağırmalar, saç-baş yolarak tepinmeler, höykürmeler(3), selle-sümük ağlayışla(2) gözyaşları dökülüşleri bitirilmek zorunda kalınmış, mezar sükûna ermiş(2) ve sessizliğine çekilmişti.

En son sürüklenerek götürülen; “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar!” denen anne ve onun koluna girerek ona destek olan, acısını paylaşan Hamza'nın babası idi.

Mezarlığın sessizliğinde kendini yalnız hisseden hoca talkın veriyordu(2). Bilir miydi ki genç yaşlarında oğullarını yanına alan Allah’a isyanlarını şekillendiren anne-baba, dinlerinden de, imanlarından da vaz geçmişlerdi?

Hem hoca anlayabilir miydi ki, uzaklarda bir mezar taşı arkasına gizlenmiş olan hüzünlü genç kızın ve onun kadar uzakta olmasam da yakında da olmayan acı çeken benim orada, yakınlarda bir yerlerde olduğumu?

Hoca arkasına bile bakmaksızın, görevini yapmış olmanın rahatlığı ve huzuruyla yeni görevler(!) için, görevli olduğu bölüme yerleşmişti, belki de boş vaktini değerlendirmek için kaza ya da nafile namazlarını eda etmek(2), belki de Kur’an okumak, hiç tahmin etmiyorum ama ilim tahsil etmek için. Bilmek hem mümkün, hem de haddimize değildi!

Yavaş yavaş yöneldim Hamza'nın toprak toprak kokan toprağına. Benden uzakta olmasına rağmen o genç kız, benden önce yakınlaşmıştı mezara ve sarı nergis ve karanfillerden oluşan çiçek demetini mezarın yaş toprağı üzerine, siyaha bürünmüş çelenklerin arasına, baharı, sonbaharı belli etmek istercesine bırakmıştı.

Kıpırdayan dudaklarından dua ettiğini hissediyordum...

Sonrasında dili çözüldü, belki de arkasında, yanında, yakınında olduğumun farkında olmaksızın, ya da unutmuş olarak;

“Kucağında doğup büyüdüğüm, beni bu günlere ulaştıran, beni seven, kucaklayan, vaz geçmeyi bilmeksizin öpücüklere boğup doymayan, kucaklayan, koklayan ilk, tek ve biricik aşkım! Bu kadar acele etmene gerek var mıydı?”

Onu dinlediğimi hissetmiş olsa gerekti, arkasına döndü, sırrının bilinmesine, itirafının tescillenmesine mahcup olmuş gibiydi, başını eğdi, dudaklarının titremesinde ilk anlardaki sessizliğine büründü tekrar, diz çökerek, toprağı okşarcasına duygularını tam anlamıyla ifade edememiş olmanın eklentisiyle sever gibi.

Mademki fark edilmiştim, ben de çiçekçinin “Ölüm Çiçeği” dediği krizantemleri aynı onun gibi, onun çiçeklerinin yanı başına özenle iliştirme gayretini yaşadım. Sonra diğer bir köşeye aynı genç kız gibi çömelip büzülerek, sessizliğimle;

“Erken göçtün be vefakâr dost, üstelik çevrende hiçbir arkadaşın olmaksızın. Ben şimdi dertlerimi, sıkıntılarımı kime anlatacak, kiminle dertleşeceğim, sıkıntılarını bana belli etmediğin için kime sitem edecek(2), kiminle imalı konuşacağım(2) ki?” dedim.

Başka bir söz dizesi geçmemişti aklımdan, dökülmemişti dudaklarımdan, gelmemişti dilimin ucuna bile. Sessizliğin hıçkırıklarında ben de bildiğimce, aklımda kaldığınca dua etmeye çalıştım ve o genç kız kalkmaya yönelince ben de doğruldum yerimden, geçen zamanın farkında olmaksızın.

Oysa öğle namazı sonunda defnedilen cenazenin başından ayrılmadan evvel ikindi ezanının da okunduğunu işitmiştim, yakınlardan. Bu ezan, yeni cenazelerin gelişinin müjdesi olabilir gibiydi mi, bir bakıma?

Hoş uzaklardan da olsa eğer arzularsan duymasan bile hissetmen o kadar kolaydı ki! Hani namazda niyeti olmayanın, kulağının ezanda olmaması gibi bir şey! Ancak itiraf etmeliyim ki; hüznümün ağırlığı belki de ikindi namazından sonra defnedilecek cenaze olmaması nedeniyle idi.

Trafik kargaşa ve gürültülerinin yaşanmamış olması da ezan sesine meyletmememin nedeni olabilirdi. Allah’ın bildiğini, kuldan değilse de, havadan, sudan, topraktan mı esirgeyeydim yani?

“Hanımefendi” demek için çok gençti, “Bacım!” demek banaldi(3), bu acı içinde; “Güzel kız, cici kız!” gibi sözler incitici olur, hem yakışmazdı. Ben insandım, insanlara yardım etmesi gereken zamanda, yardım etmekten çekinmeyen. Bu nedenle “Şey!” dedim;

“Kim olduğunuz bilmesem de, mademki aynı acıyı yaşıyor, hissediyoruz, acımızı paylaşıyorum! Herkes gitti, yalnızsınız ve şehir uzak. Eğer çekinmezseniz, sizi arabamla istediğiniz yere bırakayım…

Tek bir öneri yalnız, ‘Ölenle ölünmez!’ Yaşam; sizin gibi gençlerin boynuna borç, yaşamaktan vaz geçmeyin, lütfen!”

Yüzüme bakan genç kız sanki beni tanıyormuşçasına dalgın ve fakat sessiz kaldı. Yapacağım herhangi bir şey yoktu, Hamza’ya ihanet aklımın ucundan bile geçmiyordu, geçmemeliydi de, ama hissettiklerimin ne olduğuna ben, kendim bile anlam veremiyordum, arabama onun sessizliğinde yönelirken.

Arabamın kapısını açtığımda, onu diğer kapının karşısında gördüm, ayak seslerini bile işitmemiştim oysa.

“Zahmet olmazsa, peki!

Arka kapıyı açıp oturdu. Dikiz aynasından onu göremiyordum, aynanın arka trafiğin görüntüsü için ayarlı oluşuna sitem ettim kendim, kendime, kendimce. Aynayı onun fark edeceği şekilde ve onu görüp izleyecekmişim gibi yönlendirmek de bana yakışmazdı.

Burnunu çekişini hissediyordum, kenara büzülmüş olsa gerekti, belki sırlarının üst üste birikmiş ve bir kısmının hissedilmiş, duyulmuş olması nedeniyle. Anlayamıyordum, anlamam gerekli değildi, hem anlayamazdım da ki bana göre.

“Gideceğiniz yeri söylerseniz ona göre giderim...”

Sözüm yarım kalmıştı.

“Yönünüzü değiştirmeyin efendim, belirli bir yerde iner, dolmuşla yönelirim evime!” dedi.

İnsan bazen önüne geçemediği duygular nedeniyle cesur, atak ve duygu sömürüsüne(1) meyilli olup, sığınıyordu düşüncelerine. O; bendim işte.

“Peki! Rahmetli Hamza; ‘Hey arkadaş, benim emanetimi evine kadar götüremedin mi?’ derken ‘kemiklerinin sızladığını’ da söylese, üzülmez misiniz?”

“Haklısınız, akşama da katılmakta zorunlu olduğum bir tören var zaten, ama borcumu da ödemeliyim!”

“Olur! Bence sakıncası yok! Bir uygun zamanınızda bir çay ikram edersiniz, ödeşiriz, sanırım bundan Hamza’nın ruhu da hoşnut olur. Telefon numaramı size vereceğim, eğer ister ve merak ederseniz. Hamza’nın sevdiği kız bana emanettir; ‘Emanete hıyanet!’ ise asla adam olan adama yakışmaz. Hatta ‘Ödeşelim!’ tavrı bile yakışmaz! Bu nedenle sizi evinize bırakayım ve sırtımı döneyim!”

“İyi olur! Evim bu yolun üzerinde, camiyi geçince sağa sapınca ilk sokak ve ikinci apartman. Yani sizin de bildiğiniz gibi Hamza Ağabeyimin evinin tam karşısı…

Hamza Ağabey? Nasıl yani? Sevgi dediği, “Doğduğum, büyüdüğüm!” diye vasıflandırdığı şey nasıl bir şey olsa gerekti ki? Soramazdım, sormamalıydım da...

Evine, daha doğrusu oturduğu apartmanın kapısına indirdim genç kızı, tanışık gibi bakışlarını sorgulamaksızın, telefon numaramı vermeksizin ve adını dahi öğrenmeksizin.

Elimde olan tek done, ya da veri, ya da her ne denilirse o; onun rahmetli Hamza’nın evinin karşısında oturuyor olmasıydı, muhtemelen ailesiyle. Üstelik şu kısa zaman içinde, o genç arkadaşım için inanmaksızın “Rahmetli” demek de o kadar zor geliyordu ki bana!

Gerektiğinde ben Hamza’nın annesini, babasını ve kardeşini ziyaret edebilirdim, ilerleyen tarihlerden birinde, hani meselâ. İhtiyaçtan mı, zaruretten mi, mecburiyetten mi? Bunun için beni Tanrının şu veya bu şekilde yönlendireceğine inanıyordum.

Hamza’nın beni bağışlayacağına ve muhtemelen onun kim olursa olsun ilgilendiğine, boş olan kalbime sultan olarak yerleşmesine izin vereceğine tüm içtenliğimle inanıyor, o genç kızın adını bile bilmesem de.

Hamza’nın yattığı yerden düşüncelerimi onaylamasını kendim için hak, genç kız için mutluluk, Hamza için bağış olacağını düşünüyordum, hem gerçekten.

Yaşamda bazı şeyler; “Ha!” ya da “He!” dediğinle olur muydu, hem de kısa, çok kısa bir zaman içine sığacak gibi? Bir görüşte insanın yaşam boyu karşısındakine bağlanmayı umut etmesi mümkün müydü? Dünyanın kurulu düzeni içinde neler olmuyordu ki, umut onların dışında kalmış olsundu ki? Hele ki aklının ucundan bile geçmeyen bilmediklerinin görüntüsünün noksanlığında?

Eve geldim, tüm düşüncelerimi sırtımın arkasına istifleyerek. Bir cenaze defninden sonra, içimden gelmese de, sanırım Hamza’nın ölümünden haberi olmayan, ya da sevinç yaşayacağı bir günde hüznü yaşamaması için saklanan (ya da benim öyle sandığım) üniversite arkadaşımın nikâhına ve düğün şölenine katılmam gerekse de, katılmamamın gerektiği inancındaydım.  Oysa “Mutlaka bekleyeceğim!” demişti Hanife.

Omuzlarımda kaldıramayacağıma inandığım bir hüzün yükü, üstesinden gelmekte zorluk çektiğim bir hoşnutluk vardı, sevinç olarak adlandıramayacağım. Evlenecek olan Hanife, sınıfımızın iki güzel kız öğrencisinden biriydi, hepimizin onun ve diğeri Hamide’nin üzerlerine kardeş olarak özenle titrediğimiz.

Hamide, mezuniyetinden sonra hiç haber alamadığımız bir kardeşimizdi, sadece yurtdışında olduğunu bildiğimiz. Ne yapıp, ne ettiğini, işinin ne olduğunu, evli ya da bekâr olup olmadığım bilemediğimiz.

Üstelik birçok imkânları uç uca eklememiz ve haber almamız gerekirken üşenip eklemediğimiz, belki de ekleyemeyip uzak kaldığımız bir kardeşimizdi.

Hanife, “Gönlünün sultanına” nihayet kavuştuğunu belirtmişti, nikâh davetiyesinin üstüne yazdığı iki satırla. Belki de onun bugününe katılmak mecburiyetimi o iki satır sağlamış olsa gerekti, benim gibi gönlünün sultanını bekleyip de, bulamayan,

“Evde kalmayı” ya da beklemeyi meziyet sayan(2) biri için.

Hanife'nin beni, gizli de olsa, aşikâr(3) da olsa birileri ile karşılaştırıp tanıştıracağı düşüncesi içimden geçmiyor değildi. Ama Hamza’nın cenazesinden dönüşümüzden sonraki 3-5 saat içine sığıştırmaya çalıştırdığım düşüncelerim nedeniyle buna gerek yoktu artık, ya da Hamza’nın ölümünün benim yaşantıma egemen olacağına inandığım sebeplerle.

Mümkün olduğu kadar teessürümü, bir dostu yitirmiş olmanın acısını gizlemeğe çalışarak gittim Hanife’nin düğününe. Hanife, melekler gibi dolaşıp gülücüklerle donatıyordu çevresini Nikâh Memurunu beklentisinde.

Beni görünce koşarak geldi yanıma, damat adayının elinden tutarak sürüklercesine. Belki de aynı şehirde olmamıza rağmen yıllardır görüşemiyor olmamızın sitemi ve heyecanıyla beni yanaklarımdan öperek kocasına tanıştırdı;

“Bu benim kocam Hasan. Hasan, bu da Hamza'dan sonra sınıfımızın en çalışkan ve hepimizin sevgilisi Hamdi! Hamza sevgilim henüz gelmedi, ama benim bu mutlu günümde beni, bizi yalnız bırakmaz, gelir inşallah!” dedi.

Nasıl derdim ki; “Hamza rahmetli oldu, gelemez!” diye. Aynı şehirde, farklı yerlerde çalışıp da birbirimizden haberdar olamamamızın garabetiydi bu. Oysa çok kişi, öğrencilik yıllarını, mezuniyet yıllarını anmak için ayda hiç olmazsa bir kere, bir araya geliyordu, aynı şehirde olanlar.

Ve yılda bir kere de aynı yılın öğrencileri bir yerlerde, toplandıkları kadarıyla bir arada oluyorlardı. Bizim ise, şu ana kadar böyle bir yaşantı biçimimiz hiç şekillenmemişti, ancak düğünlerde, neşelerde, eğer haberimiz olursa bebeklerin doğumlarında bir arada olabiliyorduk.

İçimizden ilk olarak yitirdiğimiz Hamza’dan kimsenin haberinin olmaması, nedense yanlış gibi geliyordu bana, eğer Hanife'nin düğününden haberi olup da olası bir tükeniş için kimsenin düğünün ahengini(3) bozmamasını vasiyet etmişse ki, gerçekti bu.

Ben bunları düşünürken Hanife çenesini dinlendirmiş olsa gerekti;

“Rıza, Hüsnü, Ali, Mesut, Murat, Zülfikar, Metin, Tekin, Tunç, Ömer, Yavuz, Haydar... (7) geldiler. Hamza gözükmedi ortalıklarda. Hamide de bildiğimiz gibi hâlâ yurt dışındaymış. Kendi gelemediği için kız kardeşi Hamiyet'e rica etmiş, bu günüm için…

Eee Hamdi! Artık senin de vaktin geldi, hatta geçmek üzere. Bizlere göre senin evde kalma sorunun yok, ama ‘Etrafına şöyle dikkatlice bakmaya çalış, istersen!’ demek isterim, herhalde bu senin de bir yuva kurman, çoluk-çocuğa karışman için boynunun borcu olsa gerek!..

Gerçi üniversitede senin ve Hamza’nın bana, bize, hepimize yaptığınız iyilikler için sizleri sırtımda hacca götürsem yine de haklarınızı ödeyemem, ama dileğimi bugünde bu şekilde belli etmeden de geçemedim işte!”

Gelen Nikâh Memuru sözlerini tamamlamasına engel olmuştu, yoksa konuşacakları bitmişti de ben mi fark edememiştim hatırlayamıyorum, etrafıma bakınırken. Önemli olan, ya da benim aklımın ucundan bile geçiremeyeceğim bir görüntü çizilmişti gözlerime.

O, Hamza'nın mezarı başında rastladığım, teessürünü gizleme gayretinde olan, bence dünyanın en güzel kızı olan, o genç kızdı görüntüme giren.

Evet, sınıf arkadaşım da, beyinin indinde dünya güzeli idi, ama hiçbir hakkım ve yakınlığım olmayan o genç kız da benim indimde dünyada eşi, emsali olmayan bir genç kızdı.

O; bir elini dudaklarına götürüp “Sus!” işareti yaparken, diğer eliyle kendisine doğru gelmemi işaret ediyor gibiydi. Yanına yaklaştığımda selâm, sabaha gerek görmeksizin;

“İnşallah Hamza Ağabeyi yitirdiğimizi kimseye söylememişsinizdir!” şeklinde fısıldadı.

“Ben karşılardan bakınca gerçekten böyle mutlu bir güne gölge düşürecek kadar gabi mi görünüyorum? Keşke mezarlıktaki gibi küskün olsaydınız da, bu yanlış sözleri işitmemiş olsaydım sizden!”

“Özür dilerim, bir anda çeneme hâkim olamadım!”

“Özür dilemeniz gereksiz! Şöyle bir bakar mısın çevrene? Bunların hepsi benim arkadaşlarım, aileleri ve benim ailem. Bu neşenin, bu mutluluğun ahengini bozabilir miyim sizce? Hem...”

Sözlerimi tamamlayamamıştım, Hanife'nin “Evet, hem sonsuza kadar!” sözü mikrofondan hoparlöre yansırken. Sanırım genç kardeşlerimizin ikisi de birbirlerini bir sevmiş, pir sevmişlerdi(2). Çünkü damadın sesi de, aynı şekilde, aynı desibelde(3) gürlemişti!

Önce gelin-damat, sonra aileden olanlar, evliler, kardeşler, arkadaşlar ve arkadaşlarım dans pistini doldurmuşlardı. Biz ise, kar yükseltisini gösteren iki yol jalonu, ya da yalı kazığı gibi küskün ve gözlerini kaçırmak istercesine iki ayrı yöne bakıyorduk, sitemlerimizle.

Elimi tuttu Hamiyet;

“Hem, diye başlayıp bitiremediğiniz cümleyi tamamlama gayretinde olacak mısınız?”

“Haddim değil, yanlıştı o cümleye başlamak istemem, affedersiniz!”

“Bir çay borcum vardı, benden kendinizi saklamak istediğiniz için ödeyemediğim. Ama beni dansa davet ederseniz, hem sizi hoş görür, hem özrümü kabul ettiğinize inanır, hem de çay borcumu ödeme fırsatını yaratmış olursunuz! Umut edebilir miyim?”

“Ben dans-mans falan bilmiyorum ki? Hem ne kadar güzel ve ahenkli Türkçe konuşuyorsunuz?”

“Sizinle piste çıkalım, beraberce. Zor değil, iki sağ, bir sol, hem kendinizi bana bırakırsanız, söz veriyorum; ayağınıza basmam ve ‘Hem…’ deyip başladığınız, ama bitirmek istemediğiniz, belki utanarak, belki çekinerek tamamlayamadığınız cümlenizin cevabını vermeye çalışırım size, ayrıca ablam belki Türkçesini unutmuş olabilir ama benim ana dilim Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı branşım...”

“Utanmak, çekinmek gibi bir olay yok, affedersiniz. Ama peki, ailem içinde olmadığınızı bildiğim halde ailem içinde olmanızın gerekçesi ne?”

“Kısaca, sınıf arkadaşınız Hamide Ablamın kız kardeşi Hamiyet’im ben, desem? Ablam yurt dışında olduğundan ki onun da Hamza Ağabeyimi yitirdiğimizden haberi yok, onun elçisi olarak bu düğüne geldiğimi ve şu tango bitmeden elimden tutup piste götürmenizi rica etsem, çok mu olur ki isteğim? Yoksa yalvarmam mı gerek?”

“Asla! Şu dansı bana bağışla Hamiyet!”

“Hiç niyetim yoktu! Ama mademki çok ısrar ediyorsunuz, peki!”

“Düzgün konuşma, espri, dans etmeyi bilmeniz...

Bakalım bundan sonra daha başka ne meziyetlerinize şahit olacağım?”

“Ellerinizi ellerimden, ayırmayın hiç(11), hepsini öğrenirsiniz umarım!”

Dans etmeğe çalışırken, boyunun benden kısa olması sebebiyle saçlarının kokusundan hoşnuttum, hele ki yılların birlikteliğini yaşıyormuşuz gibi, başını omzuma dayayınca yanlış yaptığımızın farkına varmış, hissetmiş gibiydim, onu kendimden dışarıya doğru itekleme gayretini yaşarken.

“Hamza'nın aziz hatırasına saygısızlık etmiş olmayayım Hamiyet!” dedim.

“Sanmıyorum, o; başlangıçların ve tesadüflerin yardımlarıyla daha başlangıçlarda, kendisinin de bildiği, onayladığı gibi bizi alkışlıyor ve ‘Ben bunu niye yaşarken gereği için uygulamadım’ diye, hayıflanıyordur bile!”

“Anlamadım ne gibi? Bu arada sana gözlerinin ve sesinin güzel olduğunu söyleyen oldu mu hiç bu güne kadar?”

“Olmaz olur mu, hem defalarca? Ama bunu şimdi mi fark ettiniz, avucumu terletinceye kadar sıkmanızdan gizli bir kıskançlık mı seziyorum yoksa? Hem ben sizi daha önceden tanıyor olsam da, sizin beni tanımanız birkaç dakika ya oldu, ya olmadı!”

Gizemli ve anlayamayacağım bir şekilde konuşuyordu, ne cevap vereceğimi bilemiyordum gerçekten. Gerçek onun düşündüğü, benim sözüm ona hissettirmek istemediğim gibi miydi gerçekten?

Her şeye rağmen yutkunduğumda orkestranın susması, gözlerine merak, endişe ve hasetle de olsa bakmam(2), erimem için yeterli olmuştu. Bu kere, o benim elimden tutup kameriyeye(3) yerleştirilen boş masalardan birine sürüklerken;

“Yordun beni, susadım, su-mu, çay-may ne varsa getirirsen dinlenirken anlatmaya çalışırım, kıskançlığının gerekli olmadığını, içerken. Belki bu arada sen de bir-iki kelime eder, Hanife Ablanın yanaklarınızda bıraktığı ruj izlerini silmeniz gerektiğini hatırlarsınız!”

“Sahi mi?”

“Yalanıma gerek var mı? İsterseniz aynamı vereyim, bakın yüzünüze şöyle bir?”

“Hemen lâvaboya gidiyorum!”

Sakın geç kalmayın(9)! Anlatacaklarımın sizi rahatlatacağını sanıyorum, gerisi size kalmış!”

“Hemen gidip-dönüyorum yahut da gitmesem, ıslak kâğıt mendille silsem yanaklarımı, olmaz mı?”

“Anlaşıldı, hemen gereğini uygulayacağım!”

“İyi olur!.

“Rahmetli Hamza Ağabey, küçük yaşlarda olmasına rağmen annemin bana hamileliğinde çektiği sıkıntıları hissedip, bir büyük adam edasıyla bir taksi tutup gelmiş, annemin yalnızlığında bizim evimize. Annemin Nüfus Kâğıdı ve para çantası ile birlikte bizleri yetiştirmiş hastaneye…

Annemden sonra, babamdan bile önce onu gördüm yaşamımda, o bir idoldü(3) benim için, manevi ağabeyimdi, sevgim; ‘Aşktan da üstündü(10)!’ o nedenle. Gene de Hamza Ağabey için; ‘İlk göz ağrım, ilk aşkım, sonsuz aşkım, ilk kucaklayıp öpen, sarıp-sarmalayan, bana yıllar yılı öğreten, iyi bir kız çocuğu olmam için tüm gücünü sarf eden bir ağabeydi o!’ demem gerek.”

Yorulmuş muydu anlatırken, yoksa bana mı öyle gelmişti? Devam etme gayretini yaşadı (galiba);

“Manevi ağabeyim, ellerimden sizden önce tutan tek insandı o. Üşürsem ellerimi hohlayan, yakamı, başımı kapatan, sıcaktan bunalmışsam yüzüme su serpip serinleten, açsam doyuran, susuzsam çaresini bulan ağabey ötesinde bir baba, eşsiz bir insandı. Yitirişimdeki hüznümü anlatabiliyor muyum Hamdi?”

İlk kez bana, adımı söylemediğim halde adımla seslenmişti, o fark etmemiş, bense fark ettiğimi fark ettirmemek gayretini yaşamıştım.

“Devam et lütfen! Rahmetli Hamza benim, bizlerin dünyamızda da, niteliklerinin göz ardı edilmeyeceği(2), sayılan, bilinen bir insandı, üstelik gizlediği, sakladığı senin haricindeki her şeyi paylaştığımız. Bana yönelmiş sevgisinde bir kısıtlama varmış gibi gelirdi. Demek ki sebep senmişsin!”

Mademki o bana ismimi söylemiş, benim de ona “Sen” dememde mahzur olmasa gerekti!

“Herhalde şimdi hissetmişsinizdir sevgimin boyutunu değil mi ismini şu ana kadar telâffuz edemediğim genç adam!”

Farkında değil gibiydi birkaç dakika öncesinde, teessürü ya da heyecanı nedeniyle beni adımla çağırdığını. Adımı biliyordu, ama bir kere de benim kendimi kendi adımla tanıtmamı istiyor olsa gerekti.

Ki; “Bu yalan değil, sadece saklama gayreti olsa gerek!” diye düşündüm.

“Sahi demedim mi?”

“Bir düşünün isterseniz!”

Gerçekten ilk andan şu ana kadar adımı hiç söylemediğim, ama nereden bildiğini anlamadığımı da itiraf etmeliyim. Düşüncelerimde belki mezarlıktan dönüşte, belki evine bırakırken, belki Hamza ile yakınlığımız dolaysıyla, belki hiç de aklıma gelmediği halde, arabamın bir yerlerinde adımın yazılı olduğundan şüphelenmedim değil, o kısacık bana bağışladığını sandığım düşünme anında.

“Bağışla, ben Hamdi!”

“Bağışlamak hem gereksiz, hem de haddim değil, ben Hamiyet!”

“Memnun oldum, sevindim”

“Benim ne demem gerek?”

“İçinizden ne geliyorsa...”

“Düşünmeliyim!”

“Sözünüzü tamamladığınızda düşünme süreniz de sona erdi küçük hanım!”

“Hamiyet!”

 
 


“Evet, anladım, Hamiyet!”

 

“Kısıtlanmış bir süre yaşamak istemiyorum, ama bu akşamın da böyle bitmesi geçmiyor aklımdan. Bir ağabey yitirdim, sevgim boşlukta...”

“Bana aktarmayı düşünmez misin, zamanı unutarak”

“Kardeş gibi mi(11)?”

“Onu Hamza Ağabeyinle paylamışsın, belki ben farkında değilim, ama bu sevgiden bana da üleştirdiklerin var gibime geliyor, bu kadar çabuk elimi tuttuğuna, bir kısım şeylerin çabuk bitmesini istemediğine göre...

Ancak ne senin ne de benim acele etmemize gerek yok. Ben beklerim, sen kendine gelinceye, bana elini tekrar uzatıncaya kadar.”

“O halde şimdi tut elimi, ne zaman sıkı sıkı tutacağını da sen söyle, hem ne zamana kadar?”

Eklemek istediği bir şeyler daha var gibiydi, yutkunmaya çalışırken;

“Hamza ağabeyimi bir ağabey, seni bir istek gibi sevdim yıllar yılı, sen beni bilmeden, ben seni bilerek. Ulaşılamayacak bir tabu(3) idin benim için. Ablamla, Hamza Ağabeyimle çektirdiğiniz fotoğrafları Hamza Ağabeyin albümlerinde gördüğümden beri…

Eve döndüğümde için için merakla, ablamdan kalan resimlere de baktım. Öncesinde de günlerce, aylarca, senelerce konuştum seninle, fark etmediğini, bilmediğini, anlamadığını bile bile. Seninle yattım-kalktım, hülyalarımda, rüyalarımda şekillendin, hep. Ama hüznümün en uç noktada olduğu bir anda çıktın karşıma, öncesi olmayan…

Ve sen ne dersen de ben Hamiyet’im, ama ne kadar seninim, bilmem imkânsız!”

“Bana kendini hiç belli etmedin ki! İlk karşılaştığımız andan beri desem?”

O benim, ben onun elimde tutup sıcaklığını hissetme özlemi içindeydim.

Çok kişinin bizleri izlediğinin farkında değildik ikimiz de, bir arkadaş düğününün ilerleyen saatlerinde. Hem de bir tam 24 saat dolmadan, bu kadar süre içine sığıştırıldığı kadarıyla, amma evveli hariç...

Ben ondaymışım, rahmetli Hamdi'nin yanında. Onların kucaklaştıklarını, Hamdi’nin onu benden, herkesten esirgediğini düşündüğüm anda, onun beni uzaklardan, karşılardan fark ettiğini bilemezdim.

Resmimi görüp bana gönlünü verdiğini bilmem mümkünsüzdü. Belki Hamdi ile dertleşmiş olabilirdi, belki de Hamdi benim için uygun olan zamanı bekliyordu. Bunun kendisinin ölümü ile gerçekleşeceğini tahmin edemezdi muhakkak. Hamiyet ise benim yaşamımdaymış, benim farkında olmadığım, doğup-büyüdüğüm, bu yaşlara gelişime kadar.

Zaman insafsızdı, biz de zaten gecikmek istemedik zamanda!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hamza NETTİNÇELEBİ, Google'da böyle bir ismi araştırdım, yoktu. Gene de Türkiye'mde bu isimde biri varsa zihnimden uydurarak da olsa adını kullandığım için özür dilemem gerekiyorsa, dilerim.

(1) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Fersah Fersah Önümde; Çoktan çok, pek çok, arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ileri noktada bulunma durumu.

Kanserin 4. Aşaması; Kanserin vücudun başka organ ve dokularına (metastaz) yayılması ile bir bakıma en ileri seviyede aşama meydana gelmiş olur. 4. Evre bu son devredir. (Metastaz; Kanserli dokuların (organizmadaki bir hastalığın) kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Diğer bir tarifle; kanserin köken aldığı organ dışına çıkarak diğer organlara yayılmasıdır. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı. Metastaz yapmış kansere metastatik Kanser denilmektedir).

Kuş Beyinli; Genelde “Karga Beyinli” şeklinde kullanılan bu deyim, kafası çalışmaz, yeteneksiz kişiler için kullanılmaktadır. Aslında yapılan incelemelere göre kuş beyinlerinin çok gelişmiş olduğu profesörlerce ispatlanmış!

(2) Bir Sevmek, Pir Sevmek; Başlangıçta duygular ne ise, şu anda ve sonuna kadar o şekilde sevme dileğinin ifadesi.

Eda Etmek; Davranış, tavır, vermek, ödemek, yerine getirmek.

Göz Ardı Etmemek (Edilmemek); Gereken önemi vermek, verilmek.

Hasetle Bakmak; Bir kimsenin sahip olduğu, mevki, şan, şöhret gibi manevi, mal, mülk, para, ziynet gibi maddi nimetlerini çekememek şeklinde bakmak. Bunlardan rahatsız olduğunu, o kişinin bunlardan mahrum kalmasını ister gibi hissettirerek bakmak.

İmalı Konuşmak; Üstü örtülü, genellikle kinaye barındıran, bir kısım konuların hissettirilmesi amacıyla yönlendirme arzusu saklı konuşma (Sözler ve davranışlar da olabilir).

Meziyet Saymak; Bir kişinin, ya da nesnenin, diğerlerinden üstün görülmesini sağlayan niteliğe sahip olmak, sahiplenmek.

Refüze (Refüse) Edilmek (Olmak); Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.

Selle-Sümük Ağlamak; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması ağlamanın bu şekilde olduğunun ifadesidir. Bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, değişmeceli anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile özellikle ağlar gibi yapıp sesine duygusal bir hava vererek anlatmak”  olarak da söylenebilir.

Sitem Etmek; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtmek.

Sükûna Ermek; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olma haline gelmek.

Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Talkın Vermek; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylemesi.

(3) Ahenk; Uyum. Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Höykürme; Höykürüş. Yakarış. Tanrıya yalvarma, dinsel istek.

İdol; İnsan eliyle yaratılmış Tanrı. Çoktanrılı dinlerde küçük boyutlu Tanrı ya da Tanrıça heykelciği.

Kameriye; Bahçelerde yaz günlerinde oturmak için yapılan, kafes biçiminde ve kubbeli, üstü sarmaşık bitkilerle örtülen süslü çardak. Kamelya.

Meşum; Kötü, uğursuz.

Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Cuma Namazına çağrı.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Teati; Karşılıklı alıp verme.

(4) Hakkım yok seni sevmeye… diye başlayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.

(5) Çiçeklerin Dili; Her çiçeğin ayrı bir dili ve rengine göre ayrı bir anlamı olduğu bilinen bir gerçektir. Kırmızı, ya da açık kırmızı, hatta pembe karanfil veya gül vermenin anlamı; “Karşısındakini çok sevdiği, âşık olduğu” anlamındadır. Beyaz renk ise; masumiyet anlamındadır. Sarı nergis; saygı belirtir, sarı karanfil; hüznün ifadesidir, “Beni hayal kırıklığına uğrattın!” gibi bir şey demenin gösterişidir. Kasım aylarında kendini belli eden bu nedenle Kasım Ayı Çiçeği olarak bilinen Kasımpatı, Ölüm Çiçeği de denen sarı, beyaz, mor renkli olan Krizantem de ayrıca hüzün belirtisidir.

(6) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyabnadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(7) Öyküdeki isimler; (Bir zamanlar vaktim olup da) merak ve istekle izlediğim; “ARKA SOKAKLAR” isimli dizi kahramanlarından bir kaçına aittir.

(8) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(9) Sakın geç kalma erken gel… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet RASİM’e, Bestesi; Tatyos Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(10) Aşktan Da Üstün; Bir sevginin (Vatan, toprak, bayrak, ana, kardeş vb. gibi) aşk ile sevgili ile kıyas edilemeyecek yücelikte olduğunun anlamıdır. Bu isimde ülkemde çevrilen iki film hatırlıyorum. Birinde; Zeki MÜREN ve Filiz AKIN, diğerinde; Ayhan IŞIK, Ahmet MEKİN ve Peri HAN başrollerdeydi. Ancak bu sözle en ünlü yapım; orijinali Olive Higgins Poutry’nin “NOTORIOUS” isimli romanıdır. Her konuya Alfred HITCHCOCK’un el koyduğu, Ingrid BERGMAN ve Gary GRAND’ın başrollerini paylaştığı, Türkçe çevirisi “AŞKTAN DA ÜSTÜN” olan filmdir.

(11) Ne olursun güzelim, sevsen beni…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinde; “Âşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni” bir bölümü olup eserin Güfte ve Bestesi; Rüştü DEMİRCİ’ye aittir ve Muhayyerkürdî Makamındadır.