“Sırtı kaşınıyor(1)! Eşek sudan gelinceye kadar sopa yemeyi istiyor(1)!” ya da diğer bir kaba deyişle, “Buldu da bunuyor(1)!” veyahut da “Ölümüne susamış(1)!”

Genç adam, üniversite öğrencisi, yontulmamış kazulet(2), ya da adam olmayı istemeyen varlık...

Olaya nereden, ya da nasıl başlamak gerek ki? Hani bir yolu-izi olmayan, eğitim seviyesinde şüpheler yaşanan, bir Anadolu kırsalında olsa, belki de yaşananlara anlam vermek, anlatmak daha kolay olurdu.

Şöyle ki; atadan-anadan varlıklı, hatırı sayılacak bir evin, bir oğlu, şehrin genel nüfusu içinde mecburen sayılan ve sevilen bir parça idi, bu öğrenci, üstelik doğma-büyüme, üniversite başlangıcına kadar. Sülâlesinde bile fakir-fukara yoktu. Allah hepsine; “Yürüyün ya kullarım(2)!” demiş, onlar da Allah’ı kırmayıp(!) ya da emrine uyarak yürümüşlerdi de, yürümüşlerdi!

Artık şans mı, kader, kısmet, tesadüf mü, yoksa başka şeyler mi idi bu yürüyüşlerine etkili olan, bilinmez, ama her daim söylenen bir gerçek vardı; “Bal tutan parmağını yalardı(1)!”

O, şehrin, hatırı sayılır, bilinen, tanınan ailelerinden birindendi kısaca kazulet dediğimiz, ardışık olarak kodamanlarından(3) denilecek Ayhan.

Diğeri ise yine aynı hamurdan, uzaklardan da olsa akraba Tülay Balımçiçeğim idi.

Her ikisinin ailelerinin de şehir kulüplerinde, sosyete toplantılarında, düğünlerde, derneklerde adları sık sık geçer, gazetelerde boy boy fotoğrafları, özellikle yardımlarını esirgemedikleri kurum,  kuruluş ve kişiler sadece ülkede değil dünyada aşikâr olarak görünürdü, veren elin alan elden haberdar olmaması gerekmesine rağmen.

Eksikleri, ya da fazlalıkları, mutlulukları yüzlerinde belli olan ne Tülay’ın, ne de Ayhan’ın adlarının asla hiçbir magazin olayında geçmemesi idi.

Buna belki kendileri izin vermiyor, belki de kendi fikirlerinde olanı saklamak gereğini hissediyor olabilirdi her iki tarafında ailesi. Uzaktan da olsa akrabaydılar ya! Eee! Bu durumlarda elden kız alıp, ele kız verip varlığın dağılması olamazdı tabii.

Kısaca oğlanların varlıksız kızlara tutulmaları yasak, kızların çulsuz oğlanlara âşık olmaları tabu(3) idi.

Akrabaydılar, pek de öyle uzaktan sayılmazdı akrabalıkları. Büyük ailenin torunlarının çocuklarıydılar, kısa bir özetle. Ayhan’ın annesinin dayısı ile babasının teyzesinin kocası kardeştiler, bir bakıma kan bağı bile yok sayılırdı aralarında. Bu nedenle nişanlanmalarında sakınca görmemişti aileler karşılıklı olarak.

Aslında lisede okuyan ve son sınıfa geçen genç kız için sorun yaratmayacağını bilseler, resmi nikâh da yapabilirdi aileler, ama genç kız; “Okuyacağım, üniversiteye gideceğim!” deyince aileler rıza göstermiş, onun bu arzusuna saygı duymanın gereğini yaşamışlardı. Ataerkil ailelerde(2) çocukların fikirlerinin alınması mümkün müydü ki?

Çocukların okuma düşüncelerine karşı çıkmamakla beraber, aileler özellikle oğlan tarafı işi garantiye almak istercesine imam nikâhı yapmak istemişlerdi aileler arasında, ele güne hissettirmeksizin(1). Gariplik işte burada idi, koskoca şehirde, okumuş, varlıkları namütenahi(3) ve çok görünen insanların “Miras bölünmesin!” kaygısı olarak!

Belki de iki gencin bilmediği garabet(3); genç kızın doğumuyla birlikte oluşturulmaya çalışılan ve hatta anında şekillendirilen, iki bebeğin birbirine yakışması, kısaca belki, kaba kaçacak gibi olsa da; “Beşik Kertmesi(2)” olmalarıydı.

İki tarafın ailesi de gizli bir itekleyişle onları çocukluklarından itibaren bir arada tutmaya, birbirlerine ilgilerinin olmasına, bu ilginin artmasına çalışmışlardı.

Gerçekten de ailelerin saklı bu çabaları çocukların ilerleyen yaşamlarında semeresini(3) vermişti. Öyle ki, belki söylemde tuhaflık hissedilebilir, ikisinin sadece içtikleri su ayrı gidiyordu, denilebilirdi.

Daha ilköğretimden itibaren el ele tutuşmaya başlamışlar, Ayhan liseyi bitirinceye kadar da bu el ele tutuş ve birliktelik devam etmişti. Ailelerin düşüncelerine göre onların birbirine yakıştıklarının gizliliği neredeyse aşikâr olacaktı. Ramak kalmıştı(1) da denilebilirdi!

Onlarca günler sonrası nasıl olsa uygun bir zamanda, uygun bir şekilde durum açıklanacaktı, ama bunun için henüz belirlenmesi zor görünen bir zaman dilimi vardı.

Oysa geleceklerini şimdiden ve çoktan hazırlamışlardı aileler, hatta torun kurguları bile yaşayarak.

Bir evin bir tanesi olan Tülay'ın babası kendi evlerine yakın bir sarayı satın almış, tüm gereklilikleri şehrin en usta insanlarına tamamlatmış, annesi de içini dayayıp döşemek için kollarını sıvamıştı, acelesi olmaksızın, kızına haber etmeksizin.

Gün gelmiş Ayhan Liseyi bitirmişti. Babası oğlu için bir araba almıştı, tüm üniversite yaşamında rahat etmesi için. Gizli-saklı şirket arabalarını kullandığını biliyordu zaten, bu nedenle liseyi bitirişinin ve Sürücü Belgesini almasının mükâfatı gibi düşünmüştü.

Böyle bir arabaya sahip olan, üniversite sınav sonuçlarını merakla da olsa bekleyen birinin hava atması gereken ilk kişi kim olabilirdi ki? Tabii ki aynı kuşağı bir yıl eksiği ile üleştikleri Tülay, değil mi?

Yakınlıkları, belki de akraba gibi, kendileri de hissediyor, hatta biliyorlardı, ailelerinin onlar hakkındaki tasavvur, dilek ve niyetlerini bilmemelerine rağmen.

Yaşamlarında ilk kez kendi başlarınaydılar, baş başaydılar, ateşle barut gibi, hissettikleri kadarıyla. Ayhan otomatik vitesli arabası olmasına rağmen arada sırada vites değiştirir gibi yaparken Tülay’ın elini tutuyor, Tülay da çekmiyordu elini.

“Gönül kimi severse güzel odur!” dense de Tülay gerçekten kıskanılacak, tariflere sığmayacak kadar güzel, eli-ayağı düzgün, sağlam, Ayhan da onunla kıyaslanmayacak gibi olsa da aynı boyutta yakışıklı denilebilirdi, ailelerin daha dünyaya geldikleri anda birini diğerine yakıştırdıkları gibi “dengi-dengine” idiler.

Tesadüfen, bir derenin sessizliğini üleşme gayretini yaşayan, çiçekleri açma gayretinde olan bir akasya ağacının(7) altında indiler arabadan.

Tülay bekledi Ayhan'ın yanına gelmesini ve teslim etti kendisini Ayhan'ın kollarına. Bu yaşamda bilmedikleri, öğrenmedikleri ilk heyecandı, dudakları birleşmişti, utangaçlıkla, bilmeksizin bir şeyleri.

İkisi de bu heyecanın ne olduğunu bilememenin teessürünü yaşıyor gibiydiler, bunda ailelerinin terör(3) gibi baskı altında tutmalarının bir egemenliği olsa gerekti, sonucunun aşk mı, heyecan mı, bir arayış mı olduğunu bilemedikleri.

Soluk soluğa kalmamışlardı, ama doymadıklarını hissediyorlardı. Tülay sırtını ağaca dayayarak ayaklarını uzattı, Ayhan onun dizlerine başını koyarken;

“Galiba seni seviyorum!” dedi.

“Galiba dediğine göre tereddüdün olsa gerek! Peki, neden?”

“Nutkum tutuldu, söz gelimi desem?”

“Hangisi ‘Galiba’ mı? ‘Seni seviyorum!’ mu demek istediğin?”

“Galibasız, seni seviyorum!”

“Biraz evvel yaşadığımız o muydu, bilmeksizin birbirimize ispat etmeye çalışır gibi?”

“İnanmadın mı?”

“İspat et, öyleyse!”

Ayhan yerinden doğruldu, aynı şekilde ve fakat önce saçlarını okşayarak öpmeyle başladı serüvenine. Sonra gözlerini öptü ayrı ayrı, sonra burnunu ve en sonra aynı acemilikle dudaklarına ulaştı Tülay’ın.

“İnandım!” dedi Tülay. Ama bir eksiklik hissediyordu, ya da akraba olmaları dolaysıyla bir mecburiyet gibi. Belki henüz liseyi bitirememiş olmasının umutsuzluğunu, Ayhan'ın üniversiteyi kazanması sonucu ayrılacak oluşlarının hüznünü yaşar gibiydi, daha şimdiden.

Kendini bilmiyordu, belki de bilmek istemiyordu. Ona bu kadar bağlanacağını, gönlünün tüm hücreleriyle, onu ölmek istercesine seveceğini aklından bile geçiremiyordu sessizliklerinde.

Doyasıya sarılmak, kucaklamak, koklamak, öpmek istiyordu Ayhan'ı. Sonrasında gözlerinde biriken yaşları zapt edemedi. Bir ateş, bir alev(5) topu gibi toprağa düşen damlalar toprağı yakma gayreti içindeydi sanki.

Durgunlaşmıştı Ayhan, ne yapacağını bilmezcesine dudaklarını üleştirmeye çalıştı onun gözlerindeki gözyaşlarına ve duygularını hükmedemezcesine;

“Ağlama, kıyamıyorum, dayanamıyorum!”

“Mutluyum, ondandır!”

“Bu kadar uzun süre ortalardan kaybolmamalıydık, bizleri merak ederler herhalde bizimkiler. Haydi, dönelim artık!”

Tülay sessizce yöneldi arabaya, ön kapıyı açıp iliştirdi bedenini koltuğa…

Tülay'ın evine ulaştıklarında sanki gün boyu birlikte olmakla hissettirdikleri bir sürprizle karşılaştılar, kendilerinin beklendiği.

Anneler, babalar, masa üzerinde bir zarf, yanında bir başka zarf daha ve kına, beyaz sakallı bir hoca aynı mekândaydılar.

Öncelikle merak nedeniyle açılmış zarf ve üniversiteyi kazanmış olmasının müjdesi verilmişti Ayhan'a. Sonra;

“Gidin, ayrı ayrı odalardaki elbiselerinizi giymeden önce abdestlerinizi alın, giyinin ve tez olarak buraya gelin!” dedi, annelerden biri, diğeri kınayı hamamtasında ezmeye çalışırken, onların hayret dolu gözlerine bakmalarını önemsemez gibiydi.

İşte bu nikâh, o, imam nikâhıydı, kızın avucunun birine, oğlanın serçe parmağına kınanın yakıldığı ve diğer ellerinin yüzük parmaklarının alyansların takıldığı, hem itirazsız.

Ayşe imam nikâhı ile evli olsalar da bu yüzüğü bir yıl süreyle saklamak zorundaydı. Kurallar lise son sınıf öğrencisi olsa da öğrencilerinin resmi nikâhını, evlenmelerini uygun görmüyordu. Her ne kadar anne-babanın rızası olsa da Tülay'ın on sekizine girmesi için de bir yıl kadar öyle uzun bir süre vardı ki!

Tülay için bitmesi, ya da ulaşılması gereken zaman bu kadarla da sınırlı değildi ki, her ne kadar varlıklı olan aileler çok şeyleri düşünüp, şimdiden hazırlamış olsalar da. Çünkü Tülay da üniversiteye gitmek, okumak, ev kadını olsa bile çocuklarını doğurmak, iyi yetiştirip büyütmek arzusundaydı, eğer düşünceleri umutları ve gelecek tahayyül ettiği(6) gibi olsaydı.

Zaman, içinde ihtiras barındıran(1) meçhul bir kavramdı. Zamanın; neyi, nasıl gerçekleştirmesi konusunda asla bir tereddüdü olmuyordu...

“Kambersiz düğün olmaz!” demişlerdi. Öyleyse Ayhan için annesiz-babasız kayıt olmak, dayalı-döşeli, okuluna yakın bir evi kiralamak da mümkün olmazdı! Hem belki ilerilerde Tülay da aynı ilde üniversiteyi kazanırsa, resmi nikâhlarını yapar, hem okurlar, hem beraber yaşarlar, hem de...

Evet, hem de kim bilir büyüklerinin özlemleri olan, onlara sıkıntı yaratmayacak torun ya da torunları olur, kız anası, oğlan anası olarak devamlı, ya da sıralı olarak torunlarına bakarlardı.

“İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşardı(6)!” yeter ki;  “Hayallerinin esiri olmasın(6)!”

Gerçek, gerçekten denildiği gibiydi. Evet, insanlar umutsuz yaşayamazlardı, başlangıçlar umutla başlar, mutlulukla adımlanır, saadetle devam ederdi, sona ermek ihtimali bile olmaksızın. Bu; değişiklik göstermesi mümkün olmayacak bir gerçek, hem de gerçeğin ta kendisiydi…

Anne-baba oğullarını kiraladıkları eve yerleştirmişler, kontratı, depoziti, ilk bir-iki ayın kirasını ödemişler, okuluna başlatmışlar(!) sonra gönül rahatlığıyla evlerine dönmeden önce sıkı-sıkıya tembihlemişlerdi oğullarını;

“Geceleri üstünü mutlaka ört, gıdana dikkat et, kendinden bir şeyi eksik etme, her ay bankamatiğine bak, eksiğini söyle, arabanı dikkatli kullan, benzinini hep kredi kartıyla öde, dersler dışında cep telefonun, internetin devamlı açık olsun...” ve diğer bir kısım eklentilerle.

Çünkü oğullarının bir musibetle(3) karşılaşmaması dilekleriydi, gerçi her musibetten bin hayır gelse de, “Bir musibet, bin nasihatten evlâ(7) ise de kim çocuğunun bir musibetle karşılaşmasına tahammül ederdi ki?

Oysa bilinmez miydi ki; musibet; “Geliyorum!” demez, gelirdi(7).

Güzel bir sonbahar akşamı açılmıştı üniversite etkinliklerle ve lise son sınıfta okuyanın başarı dileklerini ilettiği cep telefonu ile. Ayhan sınıf ya da bölüm arkadaşlarının tümüyle tanışamamıştı. Sadece listede adlarını okumuştu. Bunlarda garibine giden iki isim; Mekselina Andiçmeyen ile Efsane Asena idi.

Ailelerinin onlara bu isimleri takmalarının sebeplerini bilmesi mümkün değildi Ayhan’ın. Değişik kalemlerle her ikisinin isimlerinin kenarlarına da “Yengeniz olur!” sözü ile birlikte çokça ünlem işaretleri ve harfler işaretlenmişti.

Oysa başka kız isimleri de vardı yanlarında işaret olmayan. Muhtemelen bu fark edilesi isimler dikkatlerini çektiği için işaretliydi, onların erkek öğrenciler olacaklarını tahmin edemeyip bilmediklerinden. Ayhan’ın da bildiğinden değil, onlarla aynı sınıfta olup da tanışınca öğrendiğinden.

Üniversitelerde ilk tanışma sohbetinden sonra, yanılma hanesini boş bırakırsak profesörlerin, hatta doçentlerin bile çok işleri olup genelde derslere onların görevlendirdikleri öğreticilik yapan doktor asistanlar, ya da çiçeği burnunda asistanlar giriyorlardı!

Bu konuda fazla rijit olmayıp “Devamlı olarak” demek yerine “ara sıra”, “bazı bazen” demek daha mı doğru olurdu ki, bilmek mümkün değildi galiba!

Asistanlarıyla birlikte gelen ve onları tanıştıran unvan bakımından büyük öğretim görevlilerinden sonra yeni bir dönem başlamıştı Ayhan için, beyni istikbal umuduyla sevgi dolu...

Ama sonraki günlerden birinde o da neydi öyle? Doktor Asistan Ayşenur aklını başından alıvermişti Ayhan’ın, hani başlangıçta “Sırtı kaşınıyordu!” denilen olaydı bu. O gözler, o kaşlar, o boy-bos-endam-beden; havsalasının alamayacağı(1) bir bütünlükteydi.

Onun anlattıklarını anlamıyor, sadece o güzelliği süzmekle yetinmeye çalışıyordu ve bu Ayşenur’un gözünden de kaçmıyordu.

Çünkü öyle ki, onun dersinde amfide orta sıralardan kalkıp gelerek en ön sıraya yerleşiyordu, lâkaytça(53 not almaksızın, notlarla, yazılanlarla, yapılanlarla, söylenilenlerle ilgilenmeksizin gibisine.

Bir derste cıvadan bahsediyordu, Doktor Asistan Hanım. Cıvanın ağırlığını unutmuşçasına görevlinin getirdiği alüminyum, ya da benzeri malzemeden yapılmış en fazla bir litre gelebilen kabı tutmağa çalışırken eğilir gibi olmuştu(8).

Yerinden hızla doğrulan, ya da fırlayan Ayhan kürsünün üstünden atlayarak Asistan Hanımın düşmesini istemezcesine tutma gayretini yaşamış, onun tebessümünü ve amfideki bulunan öğrencilerin takdir alkışlarını hazmetmeye(1) çalışmıştı.

Öğrenci psikolojisi işte, onlar için ders kaynasın da nasıl kaynarsa kaynasın olmalıydı amaç!

Oysa kendisinin yüreğinde, beyninde bir deprem oluşmuştu, bir nankör olarak daha önce hiç duymadığını, yaşamadığını, hissetmediğini düşündüğü gibi. Düşünüyordu, Tülay’da yaşadığını sandığı şey Doktor Asistanda yaşamayı öğrenmek istediğini düşündüğü şey mi olsa gerekti ki? Aşk bu muydu acaba?

Evet, kaşınıyordu hem öylesine ki gerçekten! Aradığını bulmuş olmasına rağmen bulduğunu bunuyordu(1). Bir bakıma Ayhan; “El işte, göz oynaşta(2) olan erkek milletinin sembolü idi yalansız, hilafsız, kuru iftirasız! Acaba bu bir bakıma zengin, ya da varlıklı oluşunun yarattığı şımarıklığının göstergesi olabilir miydi?

Daha başlangıçlarda başlamıştı, Tülay’ın özlem dolu mektupları; “Gönlümün aydınlığı” diye başlayan. “Seni sevdiğimi bilmiyordum, seveceğimi de sanmıyordum, ama sen getirdin seni sevdiğimi aklıma, tüm varlığım seninle dolu!” ve benzeri sözlerle mühürlüydü yazdıkları.

Onun yazdıklarını yaşadığı haleti ruhiye(2) nedeniyle cevaplamak ikiyüzlülük(3) olacak gibi geliyordu kendisine, Tülay’ın kendisinin bu suskunluğuna anlam veremeyeceğini bile bile. Telefon açtı iğrenççe, duygularını saklama gayretiyle, üstelik duygu sömürüsü(2) yaparak;

“Yarınlarda sen de üniversite öğrencisi olacaksın, dersler çok ve ağır, mektup yazamıyorum, bağışla. Ama seni seviyorum!”

Bir insan, daha doğrusu insan olduğunu sanan bir erkek, yani Ayhan, nasıl bu kadar cesurca, ayıplanacak şekilde karşısındakine seslenme cüretini yaşıyordu ki? Buna rağmen ar damarı çatlamamış(1) olsa gerek ki, yalan söylediğine kesin olan inancıyla, Tülay’ın cevabını beklemeksizin, ayıp ettiğini bile bile, utanarak (galiba) kapatmıştı telefonu, hem temelli gibi, anne ve babasına verdiği sözü unutarak...

Günler geçiyor, Ayşenur’un derslerini özlemle bekliyordu, diğer verilen dersler, dersleri verenler hiç önemli değildi kendisi için. Varsa-yoksa Ayşenur Asistan. Üzüntüsü, bazı derslerde çömez(3) ya da çiçeği burnunda asistanların görevlendirilmesiydi ki, onlar ders vermek için amfinin kapısında göründüklerinde, o diğer kapıdan çıkıyordu, kimseyi umursamaksızın. Bahçede, kanepelerde, ağaçların altında yaşama gayretinde oluyordu yalnızlığını ve hüznünü.

Öğrenmişti öğrenmesi gerekenleri Ayhan, parçaları bütünleyerek.

Ayşenur Asistan, doçentliğe ulaşma çabasında, kendi gerçekleştirdiği deyişle; “Beygir gibi çalışıyor(1) gereken konuları yazıyor, çiziyor, başarılı olması gereken konuları bilgisayarına yüklüyordu, yedekli olarak...

Enteresan olan Ayşenur'un adaşı olan kocası Ayhan Beyle ayrı yaşadığı, bir kız çocuğunun olduğu ve isminin anne-babasının son heceleriyle türetilmiş Nurhan olduğunu öğrenmiş olmasıydı.

Bunlar neyin gerekliliği ya da ispatıydı ki, muammaydı(3), zihninde? Çarpıklığının, yanlışlığının, vefasızlığının(3), kişiliksizliğinin, hatta edepsizliğinin yansıması şeklinde saklayabilirdi belki düşüncelerinde.

Yemiyor, içmiyor, uyuyamıyor, ders çalışamıyor, ödevlerde ve devamlılığında her gün geriye gidiyor, geriliyordu.

Bir gün tüm cesaretini toplayıp, zihnindeki gerçekleri bir süreliğine olsa da saklayarak Ayşenur’un odasına kapısını çalarak ve saygıyla eğilerek girdi Ayhan.

“Hocam, eğer izin verirseniz iki maruzatım(3) var!” dedi kelli-felli(2) adamlar gibi ve sözlerini tamamlama gayretini yaşadı;

“İlki doçentlik çalışmalarınızla ilgili olarak bilgi toplamanızda yardımcı olmam gerekiyorsa size yardımcı olmak, ikincisi ise mezun olduğumda sizin asistanınız olarak kalmak...”

“Tamam, genç adam! Otur, bugüne kadar yapmamız gerektiği halde ertelediğim düşüncelerimi açıklamaya çalışayım sana. Söylediğin birinci konuda; internet denilen dünya o kadar açık-seçik ve verimli ki dışarıya açılmaya, araştırma yapmaya, hele ki hangi boyutta olursa olsun yardıma hiç ihtiyacım yok!”

Edebinden sual olunmayacak Ayşenur’un kelimelerini özenle seçme gayretinde olduğu yadsınamazdı: “Senin yardımına mı kaldım?” gibi bir cümle ağzından çıkmasın gayretini yaşıyordu belki de. Bu nedenle durakladı bir süre, ikinci dileği de nasıl cevaplaması gerektiğini düşünürcesine.

Öyle bir ders vermeliydi ki; abartmakta sakınca yoktu, korkmuş bir sokak köpeği gibi kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp bir daha gözükmemek üzere yaşamından çekilsin. İnancı karşısındakini gördüğü tüm yanlışlıklara karşın kırmamak, hakaret etmemek olsa da gerçek olarak söylemek üzerine kurguluydu.

“İkinci düşüncene gelince genç arkadaşım, bağışla gerçeği yüzüne karşı söylemem gerek, bu sallapatiliğinle(3), adam sendeciliğinle(2), derslere boş verip devamsızlığınla mı asistanlığı hak edeceğini sanıyorsun ki, hem de başlangıç bile diyemeyeceğim bugünden, bugünlerden?..

Evet, varlıklı, zengin bir aile çocuğu olmakla her şeyi elde edeceğini sanabilirsin, ama düşündüğünü gerçekleştirmek, kısaca eğitim öyle uzaktan göründüğü gibi hiç de kolay değildir.”

Sözlerini sıraya koymak istercesine yutkundu, belki saatler öncesinden kalmış, çalışmakla soğuttuğu gün gibi aşikâr olan çay, neskafe her neyse ondan bir yudum alarak konuşmasına devam etmek arzusunu yaşadı.

Bu belki boğazını ıslatmasının, belki de açılmak istenen defterin temelli dürülüp kapatılmasının gereği olsa gerekti:

“Çalışırken bazen 24 saatler yetmez bana, aç-susuz-uykusuz... Ama özür dilerim, öğreticiliğim yanında sende fark ettiğim özellikler hiç de bu meslek için uygun gibi görünmüyor benim için. Sen en iyisi mezun olunca, hatta okula devam etmene bile gerek kalmaksızın hemen, şimdi babanın ya da atalarının miraslarını tüketmeye devam et!”

Söylediklerinin ağır olduğunu hissediyordu, ama temelden ve temelli bitirmesinin gerekliliğini de hissediyordu. Yutkundu, kendine umutla bakan gözlere set çekmek ve son darbeyi vurmak istercesine;

“Son olarak tamamlamak istediklerimi dinleyebilecek misin?”

“Hakkımdaki dürüst cümleleriniz, özellikle son söylemlerinizle demek istediklerinizle bitti sanıyordum, kalkmak üzereydim!”

Her şeye rağmen cümlesine içinden; “Hocam, ya da efendim!” gibi bir sözü eklemek gelmemiş, belki de düşünememişti.

“Devam ediyorum, bir iki cümle daha lütfen. Aramızda en az 10-15 yaş fark var, bu bir. Eşimle ayrı olabilirim, ama o kızımın babası, belki birbirimizden uzak olmamız ikimize de iyi gelecek, dünlerimize yarınlarımızda tekrar ulaşabiliriz, bu iki…

Ve en önemli olan üçüncüsü elinde bir yüzük görüyorum, demek ki seni bekleyen biri var. Onu sevmesen de bu yüzüğü taktığına göre mahzun etmemen gereken birinin var olduğunu düşünüyorum…

Ya başlangıcı yapmasaydın, ya da yaptıysan sadık olmaya(1) devam edeceksin. Dünya hevesleri, ayran gönüllülük(2), hakkın olmayana ulaşılması imkânsız şeylere kalkışmak ve düşünülmesi güç olasılıklara yönelmemek olmamalı gayen. Bilmem anlatabildim mi?

“Ne gibi?”

Hâlâ anlamamakta direniyorsan, pes!”

“Buna direnmek değil de, beni bu söylem ve üslûbunuzla bana iade ettiniz demek daha doğru efendim. Kim olduğumu, kim olmam gerektiğini bu kadar içtenlikle bir başkasının anlatması asla mümkün değil. Hele ki, iki üç kelimeyle sözünüzü bitirip ‘Konuşmamız bittiğine göre zahmet olmazsa kapıyı dışarıdan kapatırsan memnun olurum!’ dememeniz de mutluluğum, gerçekten.”

“Memnun oldum, artık gidebilirsin arkadaşım!”

“Gitmiyorum. Özlenecek biri olup, varlıklı olmama rağmen çok çalışıp, gayretli olup mutlaka asistanınız olmaya çalışacağım hocam!”

“Sahi mi?”

“Yemin ederim!”

“O halde öpebilirsin!” derken elini uzattı Ayşenur. Elini öpen Ayhan;

“Eşimle de gelip elinizi tekrar öpeceğim hocam!” dediğinde boğazında düğümlenen bir şeyler olsa gerekti bilinmeyen...

Dalgındı Ayhan, son dersten sonra evine yöneldiğinde. Sokaklardaki taşları kenarlara savurmaya çalışırken, kendi kendine söyleniyordu, akşamın gelmesine çeyrek kala;

“Öküzüm ben, ya! Hem su katılmamış nankör bir öküz. Dünyanın en güzel, beni bekleyen, karşılıksız sevmeyi ve benim olmayı bekleyen biri varken, başka uçarı heyecanlar, tutkular arayan ve günde en güzel şekilde ağzının payını alan biriyim ben...”

Bir taşı daha iteklemek yerine, tekmeledi kenarlara, canı acımış, belki de kramp girmişti, sessizce, kahırla çömeldi olduğu yere, yoldan geçenlerin kendisine merakla bakışlarına aldırmaksızın. Tekrar söylendi kendi kendine;

“Öküzüm ben canım, hem de haddini, hakkını, hukukunu bilmeyen bir öküz!”

Telefonu çaldı, ne olurdu sanki telefonunu çaldıran o olsaydı, ya da yanında olup “Seviyorum!” diyerek, yaptığı ve de düşündükleri için kendisini ayıplasaydı, küsseydi, kendisi de yalvarıp yakarsaydı, dizlerine kapanıp da deseydi ki;

“Bundan böyle körüm, sağırım senden başka her şeye, hatta doğaya bile!”

Tanrı sarkık, ayran gönüllü de olsa böylesine şaşkın kullarına yardım etmeyi düşünüyor olsa gerekti. Ancak tek bir şartla; karşılığını bekleyerek!

Telefonu çaldıran Tülay’dı, duygularını hissetmişçesine;

“Özledim seni, gece uyuyamadım, sabahlara kadar, beni sana çeken, senin beni itekleme gayretini yaşadığın bir kâbus(3) egemendi rüyalarıma. Gidemedim okula. Ders notlarını almak bahanesiyle ve kalmak üzere arkadaşıma gideceğimi söyledim!”

Durdu bir süre, belki Ayhan’ın “Neden?” diye sormasını beklercesine, belki de düşüncelerini sıraya koymak, düzenlemek için;

“Özledim seni, sensizliğe dayanamaz oldum. Uçakta yer bulamadım. Trenin kalkış saati çok geç. Ailemin haberi olmasın istediğim için arabayla gelmek de geçmedi aklımdan. Otobüse bilet aldım, biraz sonra yola çıkacağım. Gece yanındayım. Mademki Tanrı indinde kocamsın, karınım, seni istiyorum, gecikmeksizin senin olmaya(9) geliyorum. Yanında koynunda olacağım, on yedimi, liseyi bitirmem umurumda değil. Sensizliğe dayanamıyorum, eşin, karın olmak arzum...”

Garabetti durgunluğu, çenesi kilitliydi(1) sanki Ayhan'ın. Sesi değil, soluğu bile çıkmıyor gibiydi handiyse(3). Tülay'ın nefes almasını fırsat sayıp;

“Seni canımdan, tüm yaşantımdan çok seviyorum, ikiyüzlü olmamak gayretinde olacağım, gelmeni özlemle bekleyecek, karşılayacağım seni…

Ve ne olursa olsun, bil ki; ‘Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır(10)!”

Oysa fikren, ruhen, gönülden onu aldatmış, sevgisini kirletmiş gibi geliyordu kendine, yaşadığı, teşebbüs ettiği ve ağzının payını aldığı(6) nedenlerle. Kazın ayağı gerçekten öyle değildi(2), hocasının işaret ettiği gibi. Bir çekiniklik, dürüstlüğünden sapmış olmanın ezikliği ve bunu saklamaksızın söylemesinin gerekliliğini yaşıyordu zihninde.

Derin bir sessizlik oldu aralarında, otobüsün kalkış anonsunun kulaklarında çınladığı ve Tülay’ın son seslenişi yer etti kulaklarında otobüsün anonsuna karışan;

“İstersen ne kadar güzel sözler söyleyebiliyormuşsun, görüşmek üzere üniversiteli aşkım!”

 

Her ikisinin de unuttukları, söylemedikleri şey; “İnşallah!” ya da “Tanrı dilerse” demeyi unutmalarıydı! Atalarımız; “Büyük lokma yut, büyük söz söyleme!” demişlerdi, “İnşallah” gizliliğinde. Ve büyük umutları, erken mutlulukları nasıl önleyeceğini de biliyordu Tanrı.

Otobüs ilerliyordu Tülay’ın sessizliğinde, mahzun ve özlem dolu gözlerinde, hem umutla, gelecek kaygısı olmaksızın.

Saatler öncesinden hazırdı, otogarda yerini almıştı Ayhan.

Zaman geçmiyor, ya da geçmek bilmiyordu...

Diğer şehirlerden gelen otobüsler seferlerinin bitiş zamanlarında ve fakat buruk birikintilerle terminale gelmişleri Tülay’ın otobüsünden aradan geçen zamana karşın haber yoktu, kendisi gibi yolcusunu karşılamaya gelenlerin tedirginlikleri, “Arıza nedeniyle gecikti!” söylenişleri münakaşalara dönüşmüştü.

Ne, ya da neler olduğunu bilmek arzuları belirlenen limitlerin, desibellerin(3) üzerindeyken, bir kadın çığlığı yükseldi terminalde, ilgililerin saklamasının gerekliliğinin kalmadığını ifade edercesine;

“Kuzum, yavrum, canım, meleğim!” seslenişiydi bu.

Olan neydi? Neyi öğrenmişti yaşlı kadın? Bilemezdi, onun bir trafik polisinin eşi olduğunu ve korkunç kazayı öğrenmesiyle birlikte zapt edemediği canhıraş(2) feryadıyla yerlere kapandığını.

Asit yüklü bir tankerle Tülay’ın otobüsü çarpışmış, tanker; Tülay ve şoförler dâhil tüm yolcuların katili olmuştu(11). Firma yetkililerinin saatler içine sığdırmaya çalıştıkları suskunluklarının, diğer servis şoförlerinin buruk suskunluklarının(2) nedeni bu olsa gerekti.

Eli böğründeydi Ayhan’ın. Aklından geçenleri zapt edemiyordu, engellemeye çalıştığı gözyaşları, hükmedemediği hıçkırıklarla boğuşuyordu.

Bir dize geçiyordu dudaklarının ucundan;

“Bâtıl isteyüp Haktan ayrıldım / Boynuz umdum kulakdan ayrıldum(12)” (Batıl isteyerek Haktan ayrıldım / Boynuz umdum kulaktan ayrıldım) gibi. Ya da “Dimyat'a pirince giderken(13)sözünde gizli…

Terminale Tülay’ı karşılamak için park ettiği arabasına yöneldi Ayhan, başına ne geleceğini umursamaksızın, engelleyemediği, ya da engellemek istemediği tüm süratiyle olay yerine yöneldi, hem ne yapması gerektiğini bilmeksizin.

Birikmiş kalabalık ve araçlar otobüs ve tankerden kalanları kenarlara taşıyıp trafiği açmak gayretindeydiler.

Ne para, ne pul, ne ev-bark, ne araba umurunda değildi. Yanmış, erimiş yok olmuş olsa da, hastaneye kimliği belirlenememiş olarak kaldırılmış Tülay’ı görmek tanımaktı, dileği. Kesinkes bildiği yanmış da olsa elinde nişan yüzüğünün bulunduğu kanaatini yaşıyordu. Her şeye rağmen Tanrının bir kefeni bile çok gördüğü onu görecek, o bedene sarılacak, öpecekti. Arzusunun egemen olamadığı şey, gaz pedalına basmakla gerçekleşecek gibiydi...

Ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfalarında; “Ölümsüz Aşk” başlığı altında onların aşkları, gasil, teşyi yapılmadan(14) defnedilmeleri anlatılıyordu.

İkisinin de kefenlenecek bedenleri yoktu, kefeni çok görmüş, onların aşkını, kendisine olması gereken aşktan üstün gördüğü için onlara gücenmiş ve yanına almak gereğini hissetmiş olmalıydı Tanrı.

İkisi de yanmıştı, biri asitte, diğeri yanan arabasında.

Aslında belki de esas yanışları yaşama başlangıçlarında olsa gerekti…

 

YAZANIN NOTLARI:

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

 (*) Tülây Balımçiçeğim, Mekselina Andiçmeyen ve Efsane Asena (Soy isimleri uyduruldu) isimlerine literatürlerde ve internette rastlamadım. Bilmeksizin karşılaşamamışsam gözümden kaçmışsa kişilerden özür dilemem gerekliliğini asla unutmam. Ancak gerçek olarak ifade etmem gerekir ki; Mekselina ve Efsane isimlerine erkek çocuklar olarak yaşamımda rastladım ve Mekselina için (bayan varsayımıyla) ”Yengeniz olur!” işaretine de bizzat şahit oldum.

(*) Gözyaşım serap olsa… şeklinde başlayan nakarat bölümü “Arım, balım, peteğim, gülüm, dalım çiçeğim” şeklinde beden bulan Muhayyerkürdi makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İsmet NEDİM’e aittir. Tülây’a  “Balımçiçeğim” soy ismini vermemde şarkının etkisini yadsıyamam.

(*) Asena; Türk Mitolojisinde önemli bir yeri olan dişi kurttur.

Mekselina; Yediuyurlar’dan birinin ismi. Eski Türklerde barış, Türklerin atası anlamında genelde erkek çocuklara verilmesi gereken bir addır.  Öyküdeki “Yengeniz”  işareti ile işareti koyanın bilgisizliği vurgulanmak istendi. İsim; ayrıca Grek lisanında Maximillian isminin karşılığı olarak da düşünülebilir.

(1) Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen bir karşılıklı bir kimseye bir şey söylediğine veya yaptığına pişman olmak.

Ar Damarı Çatlamış Olmak; Utanç duymaz olmak, utanılacak işleri hiç utanmadan yapar olmak.

Bal tutan parmağını yalar; Başkalarına yararı dokunan yerlerde çalışan, onlara iyi ve güzel şeyleri sunmakla görevli kimse, ürettiğinden ya da dağıttığından kendisi de yararlanır, anlamında atasözü.

Beygir Gibi Çalışmak; Hiç durmaksızın, durup dinlenmeden çalışmak.

Buldu (Bulmuş) da Bunuyor; Bazı açgözlü kişiler bulduğu ile yetinmez, hep daha çoğunu isterler. Böyle kişileri hoşnut etmek asla mümkün olmaz.

Bulduğunu Bunamak (Buldukça Bunamak); Bulduğundan daha çoğunu isteyip şükretmemek, daha fazlasını, daha iyisini istemek, dilemek.

Çenesi Kilitli Kalmak; Herhangi bir olay veya gerilim nedeniyle çenenin bir süre için devamlı halde açık ya da kapalı kalması durumu  (Çene Düşüklüğü, Çene Çıkması, Çene Eklemi Rahatsızlığı farklı olaylardır).

Ele Güne Hissettirmemek; Başkalarına, yabancılara, herkese görünecek, bilinmesine neden olacak gibi hareketlerden kaçınmak.

Eşek Sudan Gelinceye Kadar Sopa Yemek İstemek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimsenin, ya da kimselerin hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar sopa yemelerini düşünmek. Kıyasıya dövmeyi plânlamak.

Havsalası Almamak; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.

Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.

İhtiras Barındırmak; İçinde ihtirası, aşırı ve güçlü, tutkun olma isteği barındırmak. İrade ve yargıları aşan güçlü bir coşkuyu hissetmek.

Ölümüne Susamak; Yapmakta olduğu tehlikeli işte ölümü kendi üzerine çekecek davranışlarda bulunmak.

Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

Sadık Olmak; Birine veya bir şeye içten bağlılığını sürdürmek, bağlılıktan ayrılmamak.

Sırtı Kaşınmak, Ensesi Kaşınmak, Yanağı Kaşınmak; Dayak yemeyi hak edecek davranışlarda bulunmak.

(2) Adamsendecilik; Önemsememe, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.

Ataerkil Aile; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni olan aile. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Ayran Gönüllü ve Sarkak Gönüllü; farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir)  her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen)  ilgi duyan anlamına da gelmektedir.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Buruk Suskunluk; Herhangi bir nedenle alınmış olarak küskünlük, güceniklik, suskunluk gösterme.

Canhıraş Feryat, Çığlık; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici, acı, keskin bir biçimde haykırma, feryat, çığlık.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

El işte, göz oynaşta; İş yapar gibi görünüyor, ama aklı başka yerde.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.

Kelli Felli (Kerli Ferli); Kılığı, kıyafeti düzgün, yaşını başını almış, bununla birlikte gösterişli, yakışıklı kişi.

Yontulmamış Kazulet; Çok iri, devasa, kocaman yapılı bir insanın (Bu meselâ Ayhan olabilir) tomruk gibi düzelmemiş, şekillenmemiş hali, edep, terbiye, hoşgörü, adabı muaşeret gibi eksiklikleri, kabalığı ve çirkinliği vurgulanmak istendi.

Yürü ya Kulum; Az zamanda çok para kazanan ve işinde başarılı olup, çok çabuk ilerleyenler için söylenen bir söz (Allah kimine; “Yürü ya kulum!” der, kimine; “Sabır ya kulum!” der.  Şems-i TEBRİZÎ).

(3) Amfi; Genelde üniversite (fakülte) salonlarında, tiyatrolarda, oturulacak sıraları önden geriye doğru basamak basamak yükselen salon çeşidi (Ders, ya da eserler izlenen). Ayrıca herhangi bir kaynak tarafından üretilen sesi hoparlöre gidene kadar kuvvetlendiren cihaz. İki yönlü, çevre. Amfiteatr sözünün kısaltılmışı.

Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

İkiyüzlülük; Bir dediğinin diğerine uymaması, yalancılık,  riyakârlık, menfaat için kişinin her şeyi yapabilmesi.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kodaman; İleri gelen, para ve mevki sahibi.

Lâkaytça;  Aldırış etmeksizin, aldırmaksızın, ilgisizce, umursamazlıkla.

Maruzat; Mevki, makam veya yaş bakımından küçük birinden büyük birine sunulan bildirilen dilek, bilgi veya sunuş.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.

Namütenahi; Ucu bucağı olmayan, sonsuz, sınırsız.

Sallapatilik; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız bir biçimde davranma. Özensiz, dikkatsiz ve kaba saba yapılma.

Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Terör; Korku salma, yıldırma. Genellikle siyasal bir dava uğruna girişilen toplumu korkutmaya, yıldırmaya yönelik her türlü eylem.

Vefasızlık; Gerçek yerine sahte ve geçici sevgi sahibi olma, sevgiye, dostluğuna ihanet etme, iyilikleri çabuk unutma.

(4) Yar yolunu kolladım… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin nakarat bölümü “Akasyalar açarken”  olup Hüzzam Makamındaki bu eserin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a aittir.

O ağacın altını anmaz olur muyum hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup, eser; Karcığar Makamındadır.

(5) Hani o, bırakıp giderken seni… şeklinde başlayan “VEDA” olarak ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cahit Sıtkı TARANCI’ya, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. Son beyit; “Bir alev halinde düştün elime / Hani ey gözyaşım akmayacaktın!”  olarak şekillenmiştir.

(6) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.

İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

(7) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

Belâ (Musibet) geliyorum demez; Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.

(8) Civa; Parlak gümüşi renkte bir metal. Özgül ağırlığı; 13,6 gr/cm3 tür. Oda sıcaklığında sıvı olup, sembolü; Hg’dir. Bir litresi 13,6 Kg. dır. Doktor Asistan Hanımın dalgınlıkla (Yahut da zihinlerde gerçek olarak yer etmesi arzusuyla bilerek) ağırlığı aniden hissetmiş gibi davranışı bu nedenledir ki, üniversitede Analitik Kimya dersinde yaşanmıştır.

(9) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Selâmi ŞAHİN’ ait olup eser Kürdi Makamındadır. Birinci kıta son mısraında; Sende kalmaya geldim!” İkinci kıta ikinci mısraında; “Senin olmaya geldim!” denmekte.

(10) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(11) Bir Kaza; 11.Ağustos.1965 tarihinde Ankara’dan İstanbul’a giden bir otobüs Hendek’te gece 3.00 civarında asit yüklü bir tankerle çarpışmış ve o kazada 25 kişi su zannettikleri asit yığınına girdikleri için yanarak ölmüş, 17 kişi ise yaralı olarak kurtulmuştu. İçimden gelmese de, hatırlamak da zorluk çeksem de, yaşamımda derin izler bırakan bu olay öyküyü kaydederken aklımdan geçti, maalesef. Eğer aklımda kalan da yanlış değilse, tüm ölülerin mezarları aynı mevkidedir.

(12) İstedim hakkım olmayan bir muz / Kulaktan oldum, takacakken bir çift boynuz… Şeyhi’nin Harnâmesindeki (Türkçeleştirilmiş) dizelerinden ikisi. Elindekilerle yetinmeyenlerin kıskançlık gösterisi saklı özenci…

(13) Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak; Bir pirinç tüccarının Mısır’ın Dimyat beldesine giderken çapulcular tarafından soyulması üzerine uydurulmuş bir tekerleme. Öncesinde ambarındaki bulguru yok pahasına peşin para ile satması, bu peşinata da aynı kişiler tarafından el koyulması ile salaklığının tescili anlatılmak istenmiştir.

(14) Cenazelerle İlgili Kısa Bir Bilgi;

Teçhiz; Ölen kişiye, ölümüyle ilgili yapılan hazırlıklar.

Gasil; Ölünün yıkanması.

Tekfin; Ölünün kefenlenmesi.

Teşyi; Ölünün tabuta konup taşınması.

Defin; Ölünün kabre konması.