Yalnızlığın tarifi zor, hatta kimsesizliğin de diyebilirim. Hele ki belirli bir süre evli-barklı, çoluk-çocuklu olduktan sonra, sanki yalnız yaşamak için meraklıymışım, ya da şöyle demem daha uygun; mecburmuşum gibi, eşim Pakize beni terk etmişti. Üstelik tek ve müşterek varlığımız olan kızımız Mehpâre'yi de alarak baba evine...

Bu gidiş sonrasında uçsuz-bucaksız, vahasız bir çöl, ya da yüzme bilmeyerek bir umman ortasında kalmışçasına yuvam dediğim, ancak bu özelliğini yitirmiş evde tek başıma yaşamaya çalışmam bana daha da zor geliyordu.

Gündüzler hay-huyla(1), belki hissedilmeksizin alkol ve sigarayla üleşmeye çalıştığımda geçiyordu da, geceleri yemek ihtiyacını bile hissetmediğim zaman, boş gözlerle televizyon izlemekle, gazete-kitap okumakla dolmuyordu, ya da ben dolduramıyordum.

Eşimin ayrılmasına akıl erdirememiştim. Bir mesai dönüşü evimize geldiğimde kapıda babasının arabasını, babası Hacı Faruk'u ve kolluk kuvveti gibi ağabeylerinden Halit ve Halil'i kapıda görmüş ve fakat anlam verememiştim.

Öncesinde plânlanan bir düşünce miydi ki muhtemelen öyle gibi göründü bana, yoksa anında görüntülenen bir oluşum mu? Hayret etmemem elimde değildi.

Arabanın bagaj kapağı açık kalacak şekilde, iple bağlanmaya çalışılmış olarak istifli idi. Alınıp yüklenmesi gerekenler yüklenmiş olsa gerekti. Galiba beklenen ben idim, herhalde; “Allahaısmarladık, biz gidiyoruz, hakkını helâl et!” gibisinden söylenecek bir şeyler için değil.

Kanaatimin böyle olmasına gelince, evlendikten sonra karım, “Özlem bulutlarıyla yüklü olarak” o kadar çok gidip gelmişti ki ata ocağına. Hem de “Bir haftalığına” diyerek giderken, bir ayı taşıraraktan.

Ve dönüşte okuması gerektiğinin üstünde okuyarak! Evli iken bekâr kalan birinin yaşadıklarını tarif etmek zor olmasa gerek!

Biliyordum ki; “Anne ve babaya iyi davranılması (Lokman Suresi, 14. Ayet)hatta “Üf bile denilmemesi (İsra Suresi, 23. Ayet)emredilmişti Kur’an’da. Devamı olan “Anne ve babana şükret!” Lokman Suresinin yine ayetinde idi.

İki hadise göre de; “Anne hakkı, baba hakkından önde idi” ve “Allah sevgisi, anne ve babanın memnuniyetine, Allah’ın öfkesi de anne, babanın öfkesine bağlıydı.”

Ancak bu; kocaya “Boş vermişlik, dışlamak(1)” anlamı mı taşımalıydı?

Şimdi ise...

Benden birkaç yaş büyük olan karımla görücü usulü(2) diyebileceğim bir şekilde, “Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimi terk eden benden değildir!” şeklindeki peygamberimizin hadisine uygun olarak nikâhlanmıştık. Tüm düğün-dernek, ev-bark ihtiyaçları gibi giderlerin karım tarafınca desteklenmediğini söylemem yanlıştı, “karşılandığını” demem daha doğru, gerçekten itiraf etmem gerek.

Günlerin devamının hemen ertelerinde kızımız Mehpâre'nin doğumu mutluluğumuz olmuştu, bence ve tüm ailece. Doğum günü hesabında yanlışlığımız olması, ya da “Kız çocuğu erken doğarmış” varsayımı(4) kabul edilmemiş olsa herhalde doğum için de ailesi karımı alıp kendi kırsallarına götürür, yok kırk banyosu(3), kırk uçurma(3), yok kırk mevlidi(3), yok diş bulguru(3) gibi çeşitli safsatalarla(4) aylarca göndermezlerdi, sanırım.

Belki de göstermezlerdi uzun bir süre karımı da, kızımı da bana…

Dolaysıyla kızımın doğumdaki erkenciliği, kolaylığı nedeniyle bu gerekliliklerin(!) benim evimde yapılması zorunlu olmuştu, eve sığışamayan aile ile.

Öyle ki benim çok zaman otele gitmeme kıyamayan “Pehlivan” dediğim komşumda kalmam bile gerekmişti. Gene de “Evliliğimiz” diye kabul ettiğim beş yıl içine sığdırmaya çalıştığım mazbut(4) bir yaşam biçimimiz olmuştu.

Hacı Faruk'un tüm oğulları da, kızları da dindar idiler, eşim dâhil. Namazla bedenin dilinin, ruhun diliyle birleştiğini bilmez gibiydi tüm aile. Belki konuyu saptırmışım gibi görünecek ama hani bir bakıma “Bir şey sürüsü” gibi diyeceğim gibiydi aile, anne ve babanın zamanlarını kısırlaşıncaya, fiziksel olarak tükendikleri ana kadar boş geçirmedikleri!

Affedersiniz! Ailenin kaç çocukları vardı ve karım kaçıncı numaraydı bilemem, babası biliyor muydu, onu da bilmem, bilemem.

Dindar dedim, ama gerçeği de saptırırsam Allah beni sorgular, gıybet(8), ya da iftira diye, söylemem gerekli ki öyle türbanlı-uzun etekli, ya da çarşaflı falan değillerdi kızlar.

Oğlanların ise yüzleri temiz, sakalları düzgündü. Sanırım her Cuma tıraş oluyor olsalar gerekti. Aynı durumu saçları için de söylemem mümkün, hani ustura vurulmuş gibi değilse de sıfır numara gibiydi, babaları dâhil.

Ancak kibirlerinden yanlarına yanaşılır gibi değillerdi diyeceğim, gene Rabb'ım günah haneme bir çentik atacak, diye üzülüyorum. Oysa bir hadiste; “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimsenin cennete giremeyeceğini” bilmezler miydi ki?

Onların yani bilebildiklerim, görebildiklerim dışındaki diğer kızların ve oğlanların da kaçı evli, kaçı bekâr, kaçının kaç çocuğu var, bilmezdim. Karımın benden izin almaksızın, ancak ufak bir not koyarak kaybolduğunda nişan-düğün-dernek-sünnet-bebek gibi bir şeylerin gerçekleştiğini anlardım.

Bu benim adam yerine konulmamamın ve ekonomik çıkmazda oluşumun bir eseri miydi, yoksa onun ekonomik bakımdan gereğinden fazla desteklenmesinin gerçeği mi, sorgulayamazdım ne kendimi, ne de kendimden başkalarını!

Ben Sebir onların düşüncelerindeki, yaşam tarzlarındaki biri değildim. Eşim bir Müslümandı, namazında, niyazında, mevlidinde, kandilinde, her ne emrediliyorsa Kutsal Kitapta.

Çok zaman bana geç gelmemi tembihlediği, yani benim olmadığım zamanlarda konu-komşuyu toplayıp “Hu!” çektiğini(1), evi tütsü mü ne denilen o kokuyla ve gül suyu kokusuyla donattığını hisseder, bilirdim.

Yunus Emre; “Yaradılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” demiş, evine gereken özeni gösterdikten sonra, onun bu davranışlarına karşı neden bahaneler üreteydim, üretmeye, ya da haddim olmayarak yasaklamaya çalışaydım ki?

Hem zaten beni anlamsız bir şekilde ben başıma bırakan eşim, öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak(1) biri değildi, arkasındaki sağlam orduya güvendiğinden. Acaba benim kendisi için “hava-cıva” mertebesinde(2) olduğumu iddia etsem, iddiamda yanlışlık olabilir mi, diye düşündüğüm zamanlar olmadı değil…

Ancak bu konuda ifade etmem gerekli ki, çoluk-çocuk çok zaman evime geldiklerinde, nadiren evlerine gitmek zorunda kaldıklarında ve mutlaka bizim evde kaldıklarında aynı incelik, ya da hoşgörüyü(3) karımın ailesi tarafından göremiyordum.

Çocukların bile takke, başörtüsü ile namaz-niyazda olduğu bir ailede benim onlar gibi davranmayışıma imalı, hatta hakaret diyeceğim söz, bakış ve hareketlerine önem vermemek elimde değildi, sinirleniyordum gerçekten. Hepsi, istisnasız hepsi, en küçükten en büyüğe kadar “Sütten çıkmış ak kaşık” gibiydiler, kendilerince. Allah'ın bildiğini kuldan mı saklayayım, yani?

Eşim en fazla 200 kilometre kadar uzakta olan ailesiyle sık sık görüşmesine rağmen doymuyor olsa gerekti birlikteliklerine, ya da şöyle söyleyeyim; ancak beş yıl kadar tahammüllü olabilmişti onlardan ayrılığa, ya da bana katlanmaya desem? Galiba “Yanlışlık bunun hiçbir yerinde!” demem akla yatkın, baba-ağabeyler olarak terk etme hazırlıklarından anladığıma göre.

Evden ayrılmadan evvel beni beklemesi, ayrılma arifesini geciktirme gayreti belki de hacı babasının telkiniyle olmuştu. Çünkü ezberleyerek hazırladığını sandığım mazereti oldukçanın ötesinde çok yavandı;

“Aramızda elektrik yok, mizacımız(4) uyuşmuyor, sen yoluna, ben yoluma!” deyip vedalaşmaya bile gerek görmeksizin, kızımı dahi son kez kucaklamama izin vermeksizin arabaya yöneldi, arka kapıyı açıp hacı babasının yanına oturdu, hüzün değil, neşe vardı sanki gözlerinde.

Ağabeylerden sanırım Halil olanı, onların hepsini birbirine karıştırırdım ya, neyse, yanıma geldi ve devlet bağışlıyormuşçasına, mal bulmuş mağribi(2) gibisine;

“Ev senin, dayalı-döşeli, sonrasını da sonra hallederiz!” dedi, sanki o da ezberlemişçesine, sonrasına önem vermezmiş gibi, üstelik şüphe ve aşağılama dolu.

“Senin” sözü, evin içindeki eşya için olsa gerekti. Ev, dediği şey, zaten sekiz daireli bir apartmanın kira ile oturduğumuz bir dairesi idi. Ev sahibimiz aile, bizlere değer verdiğine inandığımız hemen karşımızdaki dairede oturuyordu.

Ayşe’nin babası her iki daireyi de tek evlât olan kızına düğün hediyesi olarak bağışlamıştı. Ayşe çalışmıyordu, ev kadını idi. Beyi Hüseyin ise babası, yani cici babası, yani kayınpederi sayesinde açtığı bir dükkânın sahibi idi, tek başına.

Galiba onların özlemleri bir bebek sahibi olmak üstüne kurulu olsa gerekti, çocuksuz idiler ve bizim bebeğimize bakışlarından öyle hissetmiş gibiydim düşüncelerini. Kızımız Mehpâre'nin doğumunda ufak değil yarım altın takmışlardı “Gözünüz aydın!” derken karı-koca.

Belki yanlış bir söylem olabilir, ama kızımızın doğumundan sonra bizleri ziyaretleri ve evlerine davetleri sıklaşmıştı…

Karımın hareketiyle, öylece kalmış bir şey yapmaksızın şoke olmuştum(1), böyle durumlarda herhalde; “Konu-komşuya rezil olmak” sözünü kullanmak gerekliydi galiba.

Geçimsizliğimiz, kavgamız, dövüşümüz, kırgınlığımız, sopamız, hatta fiske, sitemli bir sözüm bile yokken karımın beni aniden terk edişini havsalam almıyor(1), akıl erdiremiyordum.

Evet, daha başlangıcımızın hemen ertesinde bazı olumsuzlukları yaşamıştık, her zaman iki yarımın bir etmediğini biliyordum, ama kızım Mehpâre'nin bizi yakınlaştırdığını düşünmüş, hatta inanmış, ummuştum gerçekten.

Karımın bana da, çocuğumuza da, evine karşı da bir eksikliği yoktu, yukarıda Allah var, inkâr edemem, günahına giremem. Belki yıllarca, aylarca, günlerce düşündükten, hatta danıştıktan sonra, belki de ailesinin etkisi altında kalarak, belki de müştereken karar almış olsalar gerekti beni, evini terk etmesi kararını. Kimsenin “Allahaısmarladık!” dememesinin kanıtı bu idi bana göre.

Benim de karıma karşı en ufak, ahenksizlik yaratacak bir davranışım olduğunu sanmıyordum. Çünkü peygamberimize mal edilen öğüt niteliğindeki hadislerde; “Sizin en hayırlınız, hanımlarına karşı en iyi davrananızdır. Sizden eşine karşı el kaldıranlarınız, hayırlı kimseler, iyi insanlar değildir.” ve “Kadınlarınızın hakları konusunda Allah'a hesap vereceğinizi unutmayın. Çünkü onlar Allah’ın sizlere emanetleridir!” şeklinde söylemler vardı ve ben bunları noktasına, virgülüne kadar biliyor, uyguluyordum.

Şaşkınlığım hüzne, hüznüm inkisara dönüşmüştü, kararım yaşamdan vaz geçmemekti. Çünkü; vazgeçmek; aciz, korkak ve kişiliksiz varlıklara ait bir meziyetti(4) bana göre. Ama aramızda asla bir sevgi oluşmadığına inandığım karımı değil kızımı, sevgili Mehpâre'mi hemen özlemeğe başlamıştım, egzozundan yanık yağ tüten araba hareket ettiğinde...

Şunu da eklemeden geçmemem gerek ki; karımın ailesine aşırı düşkünlüğü için bazen; “Bu ne sevgi…(5) “ diye başlayan şarkı aklımdan geçmiyor değildi.

Yasalar sadece karımın ailesi tarafından uygulanacak değildi ya. Benim düşünceme göre Medeni Hukuk da, Şeriat Hukuku da sadece anne tarafında olmaz, olamazdı. Belki insani diyeceğim hukuk, anne sevgisine ve gözetimine ihtiyaç duyulacağını emretmiş olabilirdi, bu durumda benim rızamın olup olmaması hiç de önemli değildi.

Kızım lehine her türlü uygun görüşe fedakârlıkmış gibi bakmak bana yakışmazdı. Ancak gerçek ki yalnızlığım için de hazır ve hazırlıklı değildim.

Yalnızlık, kimsesizlik insanın hatırından geçirdiği, düşündüğü ya da anlatıldığı şekilde yaşanmıyordu, kişi gayretli olsa da. İnsan, karınca kararınca yaşanıldığı sanılan aile ve dünya sürecinde, insan sevgisi noksan olan karısını aklına bile getirmiyor, ancak kızına özlemine de çare bulamıyordu.

Ve yanlışlık silsilesi başlıyordu, bu özleme teselli ya da çare olacakmış sanarak alkol ve sigaradan medet ummak gibi. Ki hazin!

Evet, terkedilmeyle oluşan yalnızlık ve buna uygun kimsesizlik beter bir şeydi, tarifsiz, ama insan buna da şükretmeliydi, çünkü beterin de beteri vardı, akla gelmeyecek!

Ev sahibim olan genç ailenin mutlaka aşk evliliği yaptıklarına inanıyordum. Belki de karımın beni terk edişi dolaysıyla onlar da bebek sevgisinden mahrum kaldıkları için bana sebebini bilmeksizin kızıyor olabilirlerdi.

Oysa ben de, bana ne yararı oluyorduysa onların mutluluklarını kıskanmaya başlamış gibiydim.

Çok sabah işe gitmek üzere kapımı açtığımda onlarla karşılaşıyordum, önceleri gülümseyerek, şimdilerde sanki suçlu benmişim gibi sitemli, ama her şeye rağmen gene de tebessümleriyle, pabuçlarımızı keratalama(4) amaçlarında “Sağlıklı günler!” dilekleriyle.

Öylesine muhterem çocuklardı ki onlar, vedalaşmak için sırtımı dönmemi beklerlerdi sanki, bir kez fark etmiş, sonrasında hep sırtımı dönmemin gerekliliğini anlamıştım, bu; belki de onlardan yaşlı oluşumun ve yalnızlığımın gereği idi.

Kucaklaşıyorlar, sonra Ayşe kucağında tuttuğu Mistan isimli kedisinin başını okşuyordu, mırıltılarıyla onun da eşine “Hayırlı işler!” demesinin sevinciyle, belki de mutluluğuyla.

Genç adam, yani Hüseyin arabasıyla beni çok zaman yolu üzerindeki otobüs durağına bırakıyordu. Bendeki ayrılık, oldukça yoğun bir şekilde kimsesizlik ve yokluk, ondaki çocuksuzluk hüznünü paylaşıyorduk, çok zaman denilecek zamanın çokluğunun ötesinde...

İşyerindeki arkadaşım Uğur anlatıyordu, dişi olmasına rağmen Dartanyan adını taktığı köpeğini, oğlunu kıramayıp bir köpek çiftliğine çiftleşmesi için bir haftalığına bırakmıştı.

Vakti zamanı gelince, anaları hariç kendileri Dalmaçyalılardan farkı olmayan altı ufak köpek eniğinin sahibi olmuştu. Ve oğlu onlara analarından esinlenerek kendilerine ayırdığı üç yavru için üç silâhşorların isimlerini hemen yakıştırmıştı; Aramis, Athos, Porthos olarak.

Maddi gider bir yana, bakmakta zorlanmak, eşinden çocuğunun aklına uyduğu için sabahları bir parti, akşamları birkaç posta fırça yemekten bıktığını anlatmış ve sadede, esas konuya gelmişti(1);

“Yalnızsın, yemeğe, temizliğe gelenlerin var, bakmakta zorlanmazsın, sana, yalnızlığına arkadaş olurlar, isimlerini tehdit eder bir şekilde benim koyduğum; Drakula, Frankeştayn ve Dragon isimli köpeklerimin üçü de senin!” dedi.

“Hık! Mık! Bakamam, edemem, yalnızlığımdan şikâyetim yok!” dememe rağmen bir akşam baktım ki; bir kutu ve bir poşetle kapımdaydı arkadaşım ve üç tehditkâr! Birbirinin burnundan düşmüşlercesine, çok ufak farklılıklarla, tıpkı Dalmaçyalı köpekler gibi! Herhalde meşhur Rintintin ya da Lassie, Snoopy, Plüto olacak değillerdi ya…

“Yok! Mok!” benzeri bağırış, çağırışlarıma Ayşe ve Hüseyin kapılarında görünmelerine rağmen, kutuyu ve poşeti kollarıma sıkıştırmış, sırtını dönüp kapıya yönelmiş ve kapıyı arkasından kapatmıştı.

Mistan hiç de duygusal bir yaklaşım içinde görünmüyordu, hissetmiş olsa gerekti can düşmanlarının varlığını, anne ve babasının(!) “Biz bakmana yardım ederiz!” dileklerine rağmen.

Dikkatimi çeken her üçü de oğlan olan köpeklerin boyunlarına pembe kurdelelerle asılı isimleri ve Drakula'nın bana bakışları ile; “Neden?” diye sorgular tavrı idi. Bunun kısaca özeti, ya da yorumu kendilerini kabul etmememin, ya da kabul etmek istemememin sorgulaması idi.

Nedenini biliyor, anlıyordum, ama izah edemezdim kendisine, köpek lisanını, köpekçeyi, daha doğrusu enikçeyi(!) bilmez, anlamazdım, söyleyemezdim ki, içimden onlar için neler geçtiğini?

Boynumu büküp, karşımdakilere “Sağ olun!” deyip onlar kapılarını kapatırken ben köpekçiklerimi kutuları ve poşetiyle alıp salona güneş gören bir yere koydum. Diğer iki köpeğin adlarının Frankeştayn ve Dragon olduğunu tekrarlamama gerek yok, herhalde?

Hani bir söz vardı, ya da şarkı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…(6)” gibi. Dost, arkadaş bildiğim dost(!); cinsiyetlerini bilmediğim kendininkilere üç silahşorların adlarını, benimkilere ise korkmam gereken isimlerini vermişti. Adalet, bu muydu?

Bir kısım şeyleri değil, hiçbir şeyleri bilmiyordum, enikler hakkında bilgisayarımı açtığımda. Sonra bana yakın olan, adresini öğrendiğim veterinere telefon ettim. Beş-altı aylık gibi gözüken üç “Bobi” için kum, mama, aşı, ilâç, tabak-çanak, kitap ne varsa bedeli karşılığı yüklenip getirmesini rica ettim.

Benim, köpeklerim için harcayacağım bedel ve zaman önemli değildi, çünkü Drakula o bakışlarıyla mahvetmiş, çaresiz bırakmıştı beni; “Ben ve kardeşlerim, bundan böyle can dostlarınız senin, seni üzmeyeceğiz!” ve daha benim kalbimi yumuşatacak, beni üzmeksizin somurtturacak birçok şeyi ardı ardına, bir arada iletmişti sanki. Bakışlarını gerçekten anladığım inancındaydım!

“Öğrenmenin yaşı yok!” demişlerdi, ben de öğrenmem gereken, almam, yapmam, uygulamam, aşılamam gibi ne gerekiyorsa hepsini öğrenmiştim veterinerden. Tek farkla, veterinerin gelmesiyle birlikte Drakula kutusundan zıplayarak kucağıma oturmuş, tüm anlatılanları, söylenenleri can kulağı ile dinlemişti sanki.

Bu; köpeklerden kimin önderlik, ya da liderlik yapacağının ispatı gibiydi, bence…

“Belâ, geliyorum demez, gelirdi” hem de pattadak! Ha! Belki buna “Belâ” demek uygun olmayabilirdi. Çünkü karım akıl verenlerin çok olduğu bir ortamda benden boşanmak için bulunduğu yerdeki Aile ya da Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuş, gereken tebligat yanında Pakize'nin ağabeyi Halil’den de mevcutlu olarak uyarı gelmişti, kapıma kadar:

“Sakın gecikme, bir seferde bitsin bu iş, ev senin, nafaka falan istemez, talebimiz yok, sadece Mehpâre bizimle kalacak! ”

Oysa Peygamberimize mal edilen hadiste ne demişti Peygamberimiz; "Evleniniz, boşanmayınız. Şüphesiz boşanma sebebiyle Arşı âlâ titrer, ayağa kalkar(3) ve “Evleniniz, fakat meşru(4) bir sebep yokken boşanmayınız...” Ne gibi bir meşru sebep olduğunu, bilmiyordum.

“Ne zamandan beri bana emir vermeye yetkilisin? Alın evinizi başınıza çalın! Elinizden ne geliyorsa yapın! Yeter ki kızımı bana verin! Evi terk eden belli, yasaların bana verdiği ve vereceği tüm haklardan faydalanacağım, karşılığını asla düşünmeksizin bunu böyle bilin!”

“Ovada tavşan olmaktansa, dağda kartal olmayı” yeğlemenin bir işareti olsa gerekti davranışım, kendime "Aferin!” dediğim.

Mevlâna; “İnsanoğlu dilinin altındadır!” deyip şöyle devam etmiş; “Dil can kapısının perdesidir. Yel esip perde kalktı mı evin içindekiler görünüverir. O zaman bak evde inci mi var, buğday mı?”

Belki bu Müslümanların anlayamayacağı kadar ağır biz söz olsa gerekti. O halde; “Ya hayır söylemeli, ya da susmalı” idi. Benim yaptığımı yapmamalıydı insanoğlu, başkalarına talkın verir(1) gibi söylediği sözlerin arkasında durmalı, manasız cümleleri sarf etmemeliydi, hem her kim olursa olsun.

İnsanların “Keşke!” diyecekleri, ya da dedikleri zamanlar vardır, tıpkı benim düşünmem gerektiği gibi. “O kadar sert olmasaydım, makul ve mantıklı olmaya çalışsaydım(1)!” demek istediğim anlamda. Kızımı yanıma alsam, anne şefkati, anne hamiyeti(8), sevgisi, koruması olmaksızın nasıl bakardım ki ona?

Bir Cuma hutbesinde bir kandil için seslenişti, ama insanların kendilerini bilmelerinin; “Sadık ve samimi bir iman, ibadet ve taat(8), ihlâs(8) ve takva(8), güzel huy ve ahlâk, hayır ve hasenat(8), hak ve hakikat, doğruluk ve dürüstlük, adalet ve sevgi, merhamet ve şefkat, dostluk ve kardeşlik, sabır ve sebat, fedakârlık ve cömertlik, yardımlaşma ve dayanışma gibi fazilet(8) ve erdemlerle(8)gerçekleştiği inancını yaşıyordum.

Üstelik şimdi köpeklerim de vardı evimde. Bu halde kızımı, annesinden başkasına emanet etmek aklımın ucundan bile geçmezdi, geçmemeliydi de, her ne kadar annenin, yani karımın geçmiş hareketinden hiçbir şey anlayamamış olsam da.

Bir türkü geçti aklımın ucundan şöylece; “Madem bende gönlün yoktu(9), niye gönül vermiş gibi, bana yâr oldun ki, ezelden beraberliğe? “Hayır!” demek bu kadar mı zordu?

Gerçek de öyle değil miydi? Başta içten pazarlıklı gibi belirlediğin bir niyetin vardıysa, niye niyetini saklayıp da benimle yuva kurdun ki? Zorlayan mı vardı seni? Ben damızlık(4) bir köle miydim yalnızca, bebek sahibi edip sonrasında bir kenara silkelenecek?

Gecikmiş bir düşünceydi benim yaşadığım, üstelik bu kadar kaba bir düşüncenin bana hiç de yakışmadığı.

“Öfkeyle kalkan, zararla otururdu!”, her ne kadar “Öfke, baldan tatlıdır!” dense de. “Keskin sirke küpüne zarardı!”

Ve de en önemlisi; “Taşı cama atarsan cam kırılırdı, camı taşa atsan gene cam kırılırdı!” Kırılan tek şey vardı, yani değişen bir şey yoktu, sadece ben vardım, ortada, ortalık yerde, nasipsiz ve kırılgan.

Karımın farkına vardığı değil, evlenmeden önce sakladığı, ancak geç uygulamaya koyduğu bir başarı gibi görünüyordu ayrılması ve tümden boşanarak ayrılmak istemesinin anlamı; “Aşımın bitmiş, damızlığın görevini tamamlamış olmasıydı! Öyle değil mi?

Öyle değilmiş! Koca görevini yapmış, karı istediğini elde etmiş, buna rağmen Sebir'in, yani benim ödemem gereken cereme(4) tükenmemişti.

O günü takip eden bir tatil gününün akşamında sabık (!) karımın ailesinden birkaçı, daha doğrusu bilinenler; Faruk, Halit ve Halil büyük bir gürültü ile cümle kapısını açık bularak gelip kapıma dayanmışlardı.

Ayyuka çıkan(1) gürültüleri, kapıyı yumruklayıp tekmelemeleri, bağırıp çağırmaları öncelikle Hüseyin ve Ayşe'yi rahatsız etmiş, benden önce onlar, sonrasında da benim çok zaman ismini heceleyemediğim için “Pehlivan” diye takıldığım alt komşularımdan Enceşe ve eşi Emine, en sonra da alt ve üst kattaki diğer komşular çıkmışlardı bulunduğum daire kapısının önüne. “Neden, niçin?” sözlerinin hengâmesinde(4) karşılıklı ses şöleni(2) var gibiydi!

Bu gürültü kalabalıklarını öncesinde de söylediğim gibi, Allah'ın insanlara bahşettiği (ve bence, haddim olmayarak bahşetmemesi(1) gereken diyeceğim) öfke idi.

Öfkenin tam değilse de yarım-yamalak gibi gözükse de tarifi; engellenme, incinme, isteğin ya da istenip söylenilen dileklerin yerine getirilmemesi, ya da getirilmek istenmediğinin ifadesi olarak saldırganlık, kızgınlık, hışım, hiddet, gazap şeklinde özetlenebilir.

Tıpkı şu anda gerçekleşmesi muhtemel olay gibi...

Oysa öfkeyi kontrol etmek zor olmasa gerekti. Çünkü bu, sonuçlarına katlanma zahmetinden kurtarırdı insanları...

Benim kapıya yönelmekteki gecikmem, ya da kusurum, tuvaletteki titizliğim nedeniyleydi ve kapıyı açmamla birlikte yağmur gibi tekme ve yumruk seli başlamıştı, nereme rast gelirse.

Parası olanın gücü, kanunları dinlemeksizin beden gücü için de yeterli olsa gerekti, hem de başlangıçta karışmayan komşularım nedeniyle bire karşı üç kişi ve misliyle.

Ve onlar sakınmadıkları, öfkeyle kustukları pis sözleri de arka arkaya yapıştırıyorlardı. Nasıl hatırlamazdım ki Yunus EMRE’yi bu durumda olsam bile?

“İlim meclislerinde aradım, kıldım talep
İlim geride kaldı, illâ edep, illâ edep”

şeklinde diyesim geçiyordu aklımdan.

Yumruk ve tekmelerin başlangıcının ertesinde Hüseyin dayanamamıştı galiba;

“Ne oluyor beyler? Yapmayın, etmeyin! Sebep ne?” diye araya girmeye çalışırken Halit'in yumruğu suratında patlamıştı.

Yüzü kireç gibi aklaşan Hüseyin yere düşerken Ayşe de ona doğru meyletmişti.

Mistan, belki de savaşanlara karşı koymak için ileriye atılma gayretini yaşamıştı, boyuna-bosuna, cüssesine bakmaksızın. Oysa bir de kediler için “Nankör” derlerdi. Neymiş yerken gözlerini kaparmış, nankörlüğü bundanmış!

Durulur gibi olan ortamda Hüseyin bir hayli sarsıldıktan sonra, külçe gibi yığılmıştı olduğu yere. Sesi, soluğu çıkmıyor, kalbine dayadığım kulağıma hiçbir tıklama sesi gelmiyordu.

Üstelik hemen yanı başında ezildiğini düşündüğüm, sahibini yalnız bırakmama gayretinde Mistan yatıyordu, yaşam eseri olmaksızın, herkesin sessizliğinde, Ayşe'nin höykürüşünde(1).

Olan olmuş, ölen ölmüş, meydan zalim ve gaddar sağlara kalmıştı. Her ihtimale karşı çağırılan ambulans hemşiresinin başını sallayarak işaretlemesi sonucu bilmesi gerekenlere iletmiş ve Asayiş Polisleri kimin vurup ölüme sebebiyet verdiğini bilmediği için dışarıdan gelenlerin tümünü kelepçelemişti.

Ayşe'nin höykürmelerine, sözlerine dikkat ve itina gösteren kimse yok gibiydi kelepçelenenlerin arasında.

İster-istemez Kur’an’dan iki ayet geçti aklımdan, gelenler için aklımda tutmam, ya da söylemem gereken: “Kim, bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir insanı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.(8)

Bir başka ayette de Rabbimiz: “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.(8)demiştir.

Komşularla birlikte yatağının üstüne yerleştirmiştik Hüseyin'i, şişen gözleri, patlamış dudağı ve akıp da yarı yolda yolculuğunu tüketmiş burnundaki pıhtılaşmış(1) kanla.

Kısa, kesin, ya da düzgün bir anlatımla; “Kim vurduya gitmişti(10) Hüseyin!” ama mutlaka tahakküm etme(1) gayesindeki karımın ailesinin üçünden birinin darbesiyle.

Evet, para, tahakküm, hiddet ve şiddetle yola çıkan karımın ailesi kelepçelenmiş bir şekilde gözetime alınmıştı. Öncesinde söylediğim, şimdi tekrarlamak zorunda kaldığım “Keşke” diye başlanıp bitirilecek o kadar çok söz vardı ki zihnimden geçen, hangi birini sayaydım ki?

Yaşamda her şey olması gereken şekilde, olacağına varmıyordu ki? Hüseyin ölmüş, Ayşe yalnız kalmış, her şeye rağmen tüm apartmanın daire sahipleri, ya da kiracıları ifadelerimizi vermemize rağmen katil, ya da katiller diye vasıflandıracağım kişiler tutuksuz olarak serbest kalmışlardı. Yasaların emri böyleydi! Efendim!!!

Garibanın ensesi kalın birine dokunduğu fiske karşılığı olarak, ya da açlıkla bir ekmek çalan çocuğun yıllarca hapsinin istendiği bir hukuk-guguk sisteminde, yasa boşluklarından yararlanarak ellerini-kollarını sallayarak dolaşanları hoş görmemin mizacımda yeri yoktu.

Ölen öldüğü gibi, arkasındakiler bırakıldığı gibi, yasaya sığınanlar ise kalleşçe(4) ve sırıtarak, huzur âlemi diye düşündüğüm öteki dünyada nasıl sorgulanıp cezalandırılacaklarını umursamaksızın, günah korkusu hissetmeksizin yaşama devam ediyorlardı.

Günler geçiyordu, artık kapımı açtığımda o güler yüzleri göremiyordum. Kapı duvardı, ses-seda ulaşmıyordu kulaklarıma, hem ilişmiyordu Ayşe gözlerime. Ne yiyor, ne içiyor, nasıl yaşıyordu, bilmiyordum.

Dul bir kadının kapısını çalmaya çekiniyor, komşulardan bilgi almaya utanıyor, hatta korkuyordum. Ancak umudum; birilerinin ona el uzattığı idi ki, yanılmamıştım, kapıda yaşlı bir adam ve kadınla karşılaşmıştım, hüzünlü.

Kim olduklarım tahmin etmiştim, ama sorgulamak haddime değildi, başımı eğerek onları selâmlarken. Yolumu kesti ihtiyar adam;

“Derdini çözünceye kadar, mukayyet ol(1) kızımıza. ‘Beni yalnız bırakın!’ dedi, saygı duymamız gerek, çözüm üretinceye kadar. Kim bilir kaç yıldır karşı karşıya komşusunuz. Onun teselliye ihtiyacı olduğu anda yanında olun, ağabeylik yapın lütfen!”

Damadının başına, boşanmam dolaysıyla bu hallerin geldiğinin farkında değildi, ya da söz eden olmamıştı, Ayşe dâhil. Belki de söylenmiş, hatırında tutamamış da olabilirdi ihtiyar adam. Cevaplayacağım kelimeler;

“Peki! Tabii! Emriniz olur! Düşünmeyin siz! Arkanıza bakmayın!” şeklinde olmakla birlikte, neyi, ne zaman, nasıl ve niçin ve en önemlisi ne yapmam gerektiği idi.

Tamam, ekmeğini-suyunu alır, pazarını-marketini yapardım, ama teselliyi bilmez, bilemezdim ki! Hem iki dul insan olarak birbirimize ne gibi katkımız olabilirdi ki? Üstelik çok kişinin söylediği gibi 7/24 meşgul olmam gereken bir köpek ailem(!) vardı!

Yokluğumda, işte olduğumda onlarla ilgilenen Sebahat Abla ve emekli Sebahattin Ağabeye rağmen. Para-pul, bedel önemli olmayan, sadece çoluk-çocuğu gurbet illerde olduğu için, özellikle köpeklerimle ve sonrasında kalan zamanlarımda benimle üleşmeye çalıştıkları sevgiyle.

Bir akşamüzerine doğru zil yerine kapım tıklatıldı usulca. Ayşe idi gelen, mahzun, çekingen bir yüzle, başı eğik.

“Annem, babam ‘Köylü işinde gerek!’ deyip kışın gelmek üzere ayrıldılar, ben de onlarla beraber gitmek istemedim, ayrılmak arzusu duymadım hatıralarımın çok olduğu yuvamdan. Yalnızım ve çevremde hem kimse yok, hem de çevremde birilerinin olması arzum yok…

Köpeklerinden birini bana ver. Hatta ikisini, üçünü de alabilirim, eğer verirsen. Öğret, ben bakayım onlara, tamam gene sizin olarak kalsın. Böylece hem masrafın azalır, hem kendine ayıracağın zaman çoğalır, hem de ben mutlu, huzurlu olurum, bir nefes, bir ses, bir meşguliyet olarak. Ayrıca hiçbir karşılık beklemem. Allah'a şükür, eksikli değilim!”

“Peki!” dedim, ama endişeliydim ve bunu hissetmişti;

"Benim yanlış bir düşüncem yok Sebir, içinde fesatlık(4) olmadığını da biliyorum, sen de endişelenme lütfen! Ama çekincen varsa, komşulardan birini, ya da çocuklardan bir-ikisini çağırabilirsin, istersen…”

“Peki, sana destek olmak vazifem. Ahmet’in de, senin de hatırınız, hakkınız var bende. Drakula benimle kalsın, diğer ikisini sana verebilirim, ama önce onları hazırlamalıyım!” dememle birlikte, belki eşini yitirişinin günlerce sonrasında, belki de ilk defa; “Yaşasın!” deyip gülümseyerek evine yöneldi. Kapısını açarken;

“Ne zaman ‘Hazırım!’ dersen, kapındayım!” dedi.

Bende kartı olan veterineri gene aramıştım, ama başlangıç sözüm; “Evli misin?” şeklinde başlamak olmuştu. O da; “Evet, ama neden?” diye sorunca, söylemem, açıklamam gerekmişti:

“Yalnız olan komşuma köpeklerden ikisini verecektim, onun da bilgiye ihtiyacı var, ancak dul olduğu için çekinceleri olabileceğini sanıyorum. O nedenle ne zaman vaktiniz uygun olursa o zaman, bana telefon et, eşinle ve bana getirdiğin malzemelerle birlikte gel lütfen, memnun olacağımı da bil!”

“O halde en fazla bir saat sonra eşimle birlikte evinizde oluruz!”

“Bana getirdiklerinizin ve buraya kadar zahmetinizin ‘Bedeli ne?’ derse, ne diyeceğini biliyorsun, değil mi?”

“Tabii Sabir Bey, siz merak etmeyin!”

Şaşkınlığı, dilinin dönmemesi, ya da kolayına gitmesi nedeniyle “Sabir” demiş olabilirdi!

Benim bu haberi iletmek için Ayşe'nin kapısına yönelmem, çekinikliğini bildiğim için olmazdı. Bu nedenle karşıdan karşıya dahiliden telefon ettim, en mantıklısının bu olduğu düşüncesiyle;

“Bir saate kadar Frankeştayn, Dragon ve veterinerle birlikte kapında olacağız.”

“Şey...”

“Veterinerin hanımıyla birlikte...”

Şeyin anlamını kavramış, rahatlamasını sağlamıştım galiba.

Gerçekten bir saat sonra kapımdaydı, veteriner, eşi ve paketleri. Ben de Frankeştayn ve Dragon'u bir kutu içinde ve Drakula'yı yedeğime alarak komşumun kapısını çaldım. Çünkü biliyordum ki Mehmet Akif ERSOY 'un dediği gibi;

“Ne irfandır, veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Ben de Allah'a inanan, belki bir kısım kusur ve eksiklikleri olan, ancak ahlâkı ve edebi bilen bir insandım (zannımca, kanaatimce).

Aklımdan geçirdiğim her şey normal cereyan etmişti. İki saate yaklaşan zaman içinde ayrılma vakti gelmişti, özellikle Drakula'nın hissettiğini sandığım davranışları ve belki de hüznü, ayrılığın ertelenmesi imkânının olmadığını belirtir gibiydi.

“Borcum?” dedi Ayşe.

Sanki benim tembihim öyleymişçesine gafletle(4) yanıtladı Veteriner;

“Sözü mü olur efendim? Biz Sabir Beyle halledeceğiz!”

Yahu be veteriner kardeşim, ben ne demek istedim, sen ne anlamışsın, şimdi bu kızcağız ikimize de fırça çekse haksız mı? Hem ben kimim ki, karşı komşumun haberi olaraktan, giderini ödeyeyim? Üstelik sağ elinin verdiğinden, sol elinin haberdar olmaması gerektiğini bile bile...

Ayşe bir hanımefendi idi, nerede, niçin ve nasıl konuşulacağını biliyordu;

“Evet, Frankeştayn ve Dragon'u hediye olarak aldım, kabul ettim, ama sizin zahmetinizin ve getirdiklerinizin karşılığını da ödemem gerektiğini biliyorum.” derken yüzüme baktı. Sanki;

“Veterineri dövecek misin, sövecek misin, fiziksel olarak hesabını nerede, ne zaman, nasıl görürsen gör!” anlamında.

İyi bir çocuktu veteriner, belki de ben yaşlarda, hem köpeklerimizi özenle seven eşi yanındaydı, tehdit edilmiş gibi olsam bile, nasıl kıyardım ki kendisine?

Onlar evlerine, ben diğerlerini Ayşe'nin evinde bırakarak Drakula ile evime doğru yöneldiğimde, Ayşe'nin sevinç dolu inandığım teşekkürleri devam ediyordu, kapısını arkamızdan kapatıp sanırım köpeklerine yöneldiğinde.

O günden sonra köpeklerimiz belki altıncı hislerinin kuvveti nedeniyle fevkalâde diyebileceğimiz bir birlikteliği yaşamaya başlamışlardı aralarında. Ne zaman ben kapıyı açsam Drakula, ne zaman Ayşe kapıyı açsa Frankeştayn ve Dragon benim kapımı tırnaklıyordu, çalar gibi, evde olup olmadığımıza aldırmaksızın!

Günlerden bir gün, bir tatil günü ortasında hiç âdeti olmadığı halde Drakula bir güç iteklemişçesine yerinden fırlayarak kapıya yöneldi. Dediğim gibi hayvancıkların bizlerden üstün bir başka hisleri vardı, bizlerin anlayamadığımız, bilemediğimiz, çözümleyemediğimiz.

Gene de Drakula'nın kapıyı tırnaklamasının nedenini bilmiyor, anlayamıyordum, onun hissettiği gibi.

Kapıyı açmamla birlikte Drakula karşıya, Ayşe'nin kapısına yöneldi. Karşı kapıda Drakula'nın benden önce hissettiği, benim ancak duyabildiğim gittikçe hafifleyen, ya da zayıflayan tırnaklama sesleri, hatta pati vuruşları vardı ki, benim için bu bir ikazdı, çünkü kapının kenarından köşesinden sızan bir gaz kokusu vardı.

Drakula devamlı olarak havlama modunda gibiydi, bir taraftan kapıyı açmak gayretini yaşıyordu, sanki.

Kapıyı tıklattım her ihtimale karşı, Zili çalmadım, kapıyı yumrukladım, eve gittim, telefon ettim, ses, seda yoktu. İçeriden gelen tırnaklama ve pati sesleri kesilmişti. Drakula aynı hareketleri tekrarlamakla yorgun düşmüştü.

Havlama değil, hırlama, ya da inildeme şeklinde çıkıyordu sesi ve bana bakışı tıpkı ilk günkü gibiydi.

O eve ait yedek anahtarım, kapıyı kıracak gücüm, herhangi bir şekilde kapıyı açacak imkân ve durumum yoktu.

Alt kata indim, Pehlivan'dan yardım istemek için. Yaşamımda Tanrı ilk kez yardımını esirgememişti benden. Hem Ayşe'nin, hem benim, hatta birkaç dairenin daha yedek anahtarları vardı Enceşe ailesinde, güvenilir olmaları nedeniyle, her ihtimale karşı.

Telâşla anahtarı aldım ve kapıyı açtım. Köpekler sarhoş gibisine sızmışlardı, ancak soluk alıp verdikleri belli idi, kesif kokuya(2) rağmen. Drakula koştu, elinden gelen tek şey, tüm gücünü vererek onları yalamasıydı.

Aynı telâşı esirgemeksizin tüm pencereleri açmaya gayret ettim, zili çalmamam hatta görünür pişmanlığım, elektrik düğmelerine dokunmamamı tembihlemişti.

Ayşe ancak sarınabildiğine inandığım bir bornozla banyo kapısı önünde yatıyordu, anadan üryan(2) değildi ama bornoz bedeninin tümünü kaplayamamıştı. Pehlivan ve hanımı Emine, Ayşe'nin kapısına doğru yönelirlerken Pehlivan'a;

“Sen girme, kız üryan, karın baksın, örtsün ve hemen ambulans çağır!” dedim, köpekleri kucakladım, balkonuma getirdim, havalandırmak için, Drakula'yı başlarına nöbetçi bırakarak!

Onlarınki de candı, bedenlerinin sıcaklığını ve nefes alışlarını hissediyordum. Gene de bir çırpıda veterinere telefon etmeyi unutmadım. Ancak hemen belirtmemde yarar var ki; onlar sevdiğim, temiz olduklarına inandığım varlıklardı, hani suni teneffüs(2) yapmam gerekse çekinmeksizin yapardım gibime geliyordu.

Emine seslendi;

“Yaşıyor, kendine gelir gibi, üstüne-başına bulduğum bir şeyleri ilikledim, cankurtaranı bekliyoruz!”

Onun da suni teneffüse ihtiyacı var mıydı acaba? Varsa, onun için de çekinmezdim, gereğini yapmak için, hem isteyerek! Çünkü bilmediğim, anlayamadığım bir şekilde kararan, kararmış dünyamı bir ışık, hatta bir güneş gibi aydınlattığını hissediyordum, bu ilk defa hissettiğim bir duygu idi, derin ve temiz hava alması için onu kucaklayarak açık pencere önüne götürdüğümde, başını omzuma yasladığında.

Ambulans gelmişti, ya da cankurtaran her neyse. Cebimdeki tüm parayı ve kredi kartımı verip;

“Ayşe ödemeler konusunda oldukça titiz, hatta hassas. Ne ödemeniz gerekiyorsa ödeyin, kredi kartımın şifresini unutmayın, makbuzları saklayıp bana verin. Ayşe'nin cep telefonu da yanınızda dursun! Ben şofbene bakıp, baktırıp hemen peşinizden geleceğim!” dedim.

Maksadım, ya da amacım neydi, hatta neyi araştırmak istediğimi bile bilemiyordum, ama onu bu hale getiren sebebi bulmak istediğimi bunakça(4) hissettiğimi iddia edebilirdim.

Benim evimin karşıtı olan eve, rahmetli Hüseyin yaşarken kaç kereler girip çıkmıştım, uzaktaki eşimle ve sonrasında yalnız başıma, ama şimdi o evde bir dul kadın vardı ve benim o eve o varken ben başıma girmem benim için tabu(4) idi, yasak idi, memnu(4) idi, her nasıl söylenirse söylensin, öyle işte!

Kendi çapımda araştırdım, her bir tarafı ve özellikle banyoda durakladım dakikalarca, uzman değildim ki bir şeyleri bileyim, şofben için acil olarak usta davet etmeme rağmen elimden gelen bir şeyler olsun ister gibiydim.

Anlattım gelen ustaya, araştırdıklarımı, bildiklerimi, gördüklerimi. O da benim araştırdıklarımı tekrarladıktan sonra şofbenin borusunu çekmekle birlikte kurum ve bir güvercin ölüsü düştü bacadan.

Toz-toprak, kül-duman içinde kalmıştık bizler ve banyo tabii. Anında güvercinlerden nefret etmeğe başlamıştım, nedenini bilmeksizin...

Usta memnun, üstünü silkeleyerek gittiğinde ben de nasıl olsa birçok şeyi kendi başına halletmeye çalışan dul bir adamdım ya elimden geldiğince, zamana karşı yarışarak evimden getirdiğim kova, bez, deterjan gibi şeylerle etrafı toparlamıştım.

Fayansları, lavaboları, akla ne gelirse silmeye, temizlemeye gayret etmiş, sonrasında da evimde ufak bir duş aldıktan sonra hastaneye gitmek üzere kendimi hazırlamıştım.

Bu arada gelen veteriner; “Köpeklerin turp gibi sağlıklı olduklarını(1), herhangi bir müdahale ya da ilâca gerek olmadığını söylemiş, hiçbir şey istemeden geriye işine yönelmişti.

Onların üçünü de öncesinde alışkın oldukları yerlerine götürmüş, gereklilikleri olacağını düşündüğüm su, mama, kum gibi eksiklerini yerlerine yerleştirdikten sonra, nihayet “Geçmiş olsun!” dileklerim için Ayşe'nin ziyaretine gitme moduna girmiştim.

Gittim de. . .

Beni odasının kapısında görür görmez, pikeyi yüzüne çekti Ayşe, “Geçmiş olsun, nasılsın?” dememi bile beklemeden “Utanıyorum!” dedi, neden utandığını anlamamıştım.

“Gerek yok ki! Şofben bacasını bir güvercin tıkamış, o da sana sıkıntı yaratmış, iyi ki Drakula vaktinde fark etti, seninkiler de ona yardımcı oldular Allah'a şükür, arkadaşlar da seni sağ-salim buraya getirdiler, iyisin, değil mi?”

Anlatmak istediğini anlatamamanın, ya da Emine'nin kendisine fısıldadığı gerçeği, benim anlamamakta direnmemin garabetini(4) yaşıyor olmalıydı. Gerçekten “Üryan” dediğimi bile hatırlamıyordum.

Endişem, gerçekten itiraf etmeliyim ki; onun da beni eşi Hüseyin gibi vaktinden önce terk etmesi idi.

Varsın hiçbir şey olmasındı, sadece ara sıra da olsa yüzünü görsem, karşılardan bile olsa nefesini, kokusunu hissetsem benim için yeterliydi.

Bir kez daha şükrettim Tanrıma. Daha önce de şükretmiş miydim, şükrettiysem kaç kere şükretmiştim, aklımda değildi. Onun sözü;

“Benim için tümünü doyur, ben hastaneden çıkıncaya kadar, sev, okşa onları, şükranlarımı, onları çok sevdiğimi anlat onlara, birini diğerinden ayırmaksızın ve Drakula'yı da artık ne yanımdan, ne de hayatımdan ayırmayacağımı bil!” şeklindeydi, belki de yüzünün elan(4) pikenin altında saklı olduğunu bilmeksizin, belki akımdan bile geçirmeksizin.

“Merak etme, onlar üç kardeş evimdeler şimdi. Eh! Kapılarımız da karşı karşıya, çok zaman beraberler zaten, bundan böyle de beraber olmalarında sakınca yok, bence!”

Örtüyü yüzünden çekip baktı bana, belki de Pehlivan ve Emine'den utanarak, sessizce;

“Sahi mi? Bu kadar mı?”

Fısıldayarak söylemek benim için de gereklilik, hatta bir borç idi;

“Şimdilik evet! Evine döndüğünde rahmetli Hüseyin ne der, ne diler, gerçekleştirmek isterim, eğer sen de dilersen...”

Efendi çocuklardı demiştim ya Enceşe ve Emine için, belki de bilerek, isteyerek el ele dışarıya çıkmışlardı, sözlerimi bitirmeden.

Düşüncemi, oluşacak ve gerçekleşmesini dilediğim şekilde anlatabildiğime inanıyordum kapalı da olsa. “Acaba” demem de gerekli miydi ki?

Nihayeti ikimiz de gençtik ve ikimiz de yalnız. Oysa yalnızlık da, tek olmak da sadece Tanrıya mahsustu.

Gözlerime baktı Ayşe, anladıklarının tasdikini beklercesine, belki de benim hüsnükuruntum(2) ve kapattı gözlerini, nedenini anlamamın mümkün olmadığı bir şekilde.

Demek istediğimi, onun için hissettiklerimi, ya da kısa bir zaman dilimi içine sığdırdığım duygularımı anlamıştı galiba…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Dini içerikli olarak yazdıklarımdan çoğu çeşitli isimler eşliğinde (Tirmizî, Buharî, Müslîm, İbni Rüşd, İbn Abdülber, İbni Mâce,.. gibi) Peygamberimize mal edilen hadislerden alıntılardır. Kimi Cuma Namazı hutbe ve vaazlarından, kimi içeriği dine dayanan kitaplardan not aldığım, aklımda kalan ve sonrasında tam olarak gerçeğini öğrenebildiğimi sandığım sözlerdir. Ayrıca adlarını yazabildiğim şair, düşünür, yazarlardan çeşitli alıntıları, anonimleri, duvar yazılarını, atasözlerini, deyimleri, vecizeleri, darbımeselleri, aforizmaları… numaralandırmak yerine italik olarak yazmakla iktifa ettim.

(*) Drakula; Kan içen, kazıklı voyvoda, Doktor Henry Frankenstein, yarasalar üzerine inceleme yaparken kana ihtiyaç duymuş, vampirlik kavramını yaratarak, vampirlerin babası sayılmıştır.

Dragon ise; asıl anlamı ejderha olmakla birlikte, hiddetli kimselere, şirret, cadaloz kocakarılara, sinirli insanlar için uydurulan bir kelime. Ayrıca batı ordularında bir kısım askerlere verilen unvan.

Sebir; Bu kelimeyi sözlüklerde bulamadım. Ancak okuduğum kadarıyla bu, Mekke civarında bir dağın adı olup, Peygamberimizin Mekke'den hicret ettiğinde ilk sığındığı dağdır, Hıra Dağına daha sonra yönelmiştir. Buna benzer, Şebir ve Sabir, Sabire, sabır gibi kelimeler vardır ki, bu kelime ile karıştırılmamalıdır. Kökenini bilemediğim Şebir kelimesinin Arapçada “Hüseyin” kelimesi ile özdeşleştiği, Sabir ve Sabire'nin; “Acele etmeyen, sabreden, tahammül eden, katlanabilen, sabırlı” anlamlarına geldiğini belirtmeliyim.

Dartanyan; Anne köpek, Alexandre DUMAS tarafından yazılmış "ÜÇ SİLÂHŞÖRLER” adlı romanın dördüncü kahramanıdır.  Aramis, Athos, Porthos ise üç silahşorların kendileridir (bilindiği gibi).

Enceşe; Bu kelimenin anlamını bilmiyorum. Ama anlamıyla ilgili yaptığım bir incelemeye göre; Peygamberimizin; "Cennet annelerin ayaklarının altındadır!” deyişi ile ilintilidir. Çünkü hanımlara değer veren Peygamberimiz, bir sefer sırasında Habeşistan kökenli bu isimli güzel sesli, vezinli, kafiyeli, tecvitli şiir ve ilahileri okurken develer hızlı hareket ettiğinde kadınların rahatsız olduklarını düşünerek Enceşe isimli bu köleyi ikaz etmiş. Sözü;” Ey, Enceşe, cam şişelerin (yani hanımların) hayvanlarını yavaş sür!” şeklinde imiş.

Öyküdeki Drakula ile özdeşleşmesi mümkün olmayacak yaşadığım bir olayı buraya sıkıştırmak istiyorum: Çalıştığım dernekte Drakula gibi bebekken (ya da enikken) alıp sahiplendiğim köpeğim Raki (Rocky) adıyla yaşamış bir dobermandı. Dernek binasının boya-badanasının yapılması sırasında bir leğendeki tinerli suyu içtiğinden maalesef ellerimde yaşamını terk etti. Üzüldüğüm nokta götürdüğüm veterinerin onu itirazlarıma karşı içinde kireç olan bir çöp konteynerine değersiz bir çuval gibi fırlatarak atması idi.

Dalmaçyalı (Dalmaçya Köpeği); Kısa tüylü, beyaz üstüne siyah ya da kahverengi benekli bir köpek ırkı.

Konuyla ilgili ufacık bir bilgi vermek gerekirse; köpeklerin eğitimi beş aylıkken başlar ve bu insan yaşı ile kıyaslanırsa, aşağı yukarı 12 yaşında bir insanın eğitimi gibidir. Köpeklerin büyümeleri bir yaşına kadar hızlı bir biçimde devam eder (tıpkı öyküdeki gibi). Köpeklerin ödüllendirilmesi bilinenin, ya da uygulananın aksine yiyecek ya da hoşlandığı şeyleri vermekle şekillendirilmemelidir. Örneğin boyunlarını kaşımak, göbeklerini okşamak, alkışlamak, belki de iyi sözler (Aferin… gibi!) ödül olmalı onlar için. Yaptıkları hatalar için, örneğin kuma gitmek yerine halının ortasına işini gördüğünde hoşgörü ile bakmamalıdır. “Havlayan köpek ısırmaz!” sözüne ek olarak, bir köpeğin sahibini asla ısırmayacağını da iddia edebilirim. Dünyadaki en sadık hayvanın eşekten sonra köpek olduğuna dair bir inancım var. (Daha detaylı bilgi kitaplarından ve internet adresinden alınabilir!)

Mehpâre; Ay parçası, çok güzel.

Pakize; Temiz, pak. Lekesiz. Hâlis, saf, katıksız.

Mistan;  Genelde sarı, kahverengi kedilere verilen genel bir isim.

(1) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak.

Dışlamak; Bir kimseyi, bir topluluk ya da toplumu, bir düşünceyi, bir durumu ve benzeri bir şeyi içine almamak, onu dışta bırakmak, onu yok saymak, ona ilgisiz olmak.

Havsalası Almamak; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.

Hay-Huyla Geçmek; Boş ve sonuçsuz çaba harcanarak vaktin geçmesi.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Hu Çekmek (Demek); “Hu!” ayinlerinde, bir bakıma ibadetmiş gibi devamlı surette “Hu!” demek.

Makul ve Mantıklı Olmak; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmek, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulmak, anlaşma düşüncesi sağlamak, asgari müşterekte birleşmek.

Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.

Pıhtılaşmak; Sıvı durumdan Koyulaşarak yarı katı (pıhtı) haline dönme.

Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.

Talkın Vermek; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylemesi.

Turp Gibi Sağlıklı Olmak; Çok sağlıklı, sağlığı yerinde, sapasağlam olmak. Sağlığına diyecek yok anlamında.

(2) Anadan Üryan; Çırılçıplak.

Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

Hava Cıva Mertebesi; Değeri ve önemi olmayan, değersiz, önemsenmeyecek, boş şey.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Kesif Koku; Yoğun, sık koku.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Ses Şöleni; Eğlenmek, ya da bir olayı kutlamak amacıyla çağrılıları özenli yemek ve içkilerle ağırlama işinde seslerin öncelik kazanması. Gözü, gönlü doyuran güzel sesler.

Suni Teneffüs; Ağızdan nefes verme ve kalp masajı ile yapılan bir eylemdir, amaç solunum sisteminin çalıştırılmasıdır ki özel kuralları vardır, ayrıca hataya uygun yaşayış birimi sağlanmalıdır.

(3) Diş Bulguru (Buğdayı, Hediği) (Bebek için); Gelenek olarak bebeğin ilk dişinin görüldüğünde yapılan bir eğlencedir. Aslı buğday ve nohuttan ibaret bir yiyecek olmakla beraber, tat ve aroma için çeşitli ekler ve eğlentiler yapılabilmektedir.

Kırk Banyosu (Anne ve Bebek için;) Anne ve bebeğin sağlığı açısından kritik sayılan 40 gün bittikten (loğusalığın bitimi) bir kısım dini olmayan âdet ve gelenekler uygulanarak bebek ve annesinin yıkanması.

Kırk Mevlidi (Bebek için); Dinen bir gereklilik değildir, 40. Günde yapılması da şart değildir. Sevap için Kur’an ve mevlit okunabildiği gibi, fakirlere yardım edilip bebek adına kurban (Akika Kurbanı) kesilmesi de mümkün.

Kırk Uçurmak (Kırk Çıkarmak)(Kırklama)(Bebek için); Kırk banyosu yapıldıktan sonra bebeğin yeni elbiselerle, annesinin de güzel elbiseler giyerek gezmesi, gelenek olarak dede ve ninelere götürülmesi işi.

Türkçemizde “kırk” ile ilgili değişik deyimler de bulunmaktadır (Kırk dereden su getirmek, Kırk katır, kırk satır, Kırkikindi yağmuru, Kırk yıllık Kâni… Vb. gibi)

(4) Bunakça; Genelde 65-70 yaşlarından sonraki insanların davranışları gibi, beynin normal fonksiyonunu gerçekleştirememesi.

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Damızlık; Aslında Sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (Affedersiniz).

El’an (Elan); Şu anda, şimdi, hâlâ, henüz.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

Kalleşçe; Birine gizlice kötülük etme. Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü bırakılmasına neden olurcasına.

Keratalaşma;  Türkçemizde böyle bir deyim yok. İki kişinin kerataları aynı zaman dilimi içinde kullanmaları anlatılmak istenmiştir (Kerata [Çekecek]; Ayakkabıyı kolay giymeye yarayan araç).

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.

Meşru; Yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu. Doğru, haklı, yasal olan.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

(5) Bu ne sevgi ah… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hasan BAYRI’ya Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup eser Hüzzam Makamındadır ve ülkemde bu şarkıyı en iyi yorumlayan sanatkârın da yine Abdullah YÜCE olduğunu düşünmekteyim.

(6) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” Eser; Hicaz Makamındadır.

(7) Arşı Âlâ Titrer, Ayağa Kalkar; Tüm varlıkları telâş ve heyecana düşürmek gibi bir kanının, herhangi bir konuda insanlarda gerilim yaratacak, duygusal birikim yaratacak şekilde, korku, telâş, heyecan yaratılması.

(8) Dini Konular;

Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi,, ulusseverlik, insanlık, fazilet.ve bu değerlere bağlılık.

Hasenat; İyi, güzel ve yararlı işler.

İhlas Suresi (Kur’an’ın 112. Suresi) Meali; “De ki; O Allah’tır, birdir, tekdir. Her şey ona muhtaçtır, o hiçbir şeye muhtaç değildir. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey onun dengi ve benzeri değildir.” Kutsal kitabımız Kur’an’da Allah ile ilgili sure ve ayetler çoktur. Konu itibariyle bir öykü kapsamına alınması da mümkün değildir.

Kur’an Maide Suresi, 32. Ayet; “Kim, bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir insanı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.”

Kur’an Nisa Suresi, 93. Ayet. “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”

Taat; Allah’ın beğendiği şeyler.

Takva; Aşk ve muhabbet duygularıyla kişiyi Allah’tan korkmaya iten, onu her davranışında ölçülü olmaya, kalp kırmamaya, Allah’ın sevgisini kazanmak için hayır yollarını aramaya sevk eden bir sakınma hali.

(9) Madem dilber meylin yoğudu bende / Ezelinden ikrar vermeye idin… KARACAOĞLAN

(10) Kim Vurduya Gitmek; Bir kalabalık arasında vurulan, öldürülen kimseyi kimin vurduğu, öldürdüğü belli olmamak.