Yaşamda böyle bir şey nasıl düşünülebilir, ya da uygulamaya konulabilirdi, bizlerin “sabi(1)” dediğimiz en fazla beş yaşındaki bir kız çocuğu için. Daha doğru-dürüst konuşmasını bile bilmeyen, ilköğretime bile kilometrelerce, ya da metrelerce denilecek kadar bir uzaklıkta olan çocuk için.
Hacı Dedesi elinden tutup, hemen evin yanı başındaki camide açılan Kur’an Kursuna getirip teslim etmişti torununu caminin hocasına; “Eti senin, kemiği benim!” diyerek, sanki o bebek üzerinde hakkı varmış gibi!
Hocamız o zamanın behrinde(2) İmam Hatipten değil, ümmilikten(3) ya da mahalle, köy cami kültüründen yetişme, Kur’an dışında, eğitim ve öğretim kalitesi (belki iddiamda yanılma payım çok değildir, ama bence) sıfır mertebesinde(2) idi.
Nereden mi biliyorum? O; caminin hocası ise, ben de kadrolaşmanın, ya da sırtının sıvazlanamadığı(3), aynı caminin İmam-Hatipli müezziniydim de, onun için.
Kur’an’ı, makamı(3), tecvidi(3), tevhidi(3), usulü, erkânı(3) bilen, dinin gerekliliklerinin tümüne yakınını bildiğini düşünen, modern Türkiye’nin saplantıları olmayan, laik(3), din kisvesi(3) altında duygu sömürüsüyle(2) her türlü yobazlığı yapıp, sofuluk arkasına sığınanlardan değildim.
Nice insanlar vardı ki, örneğin Cumadan Cumaya, ya da Ramazandan Ramazana alnı secdeye değen, bu bildiğini sanan beyni yıkanmış, diğer sıfatlarını göz ardı etmek(4) zorunda olduğuma inandığım insanlardan daha dürüsttüler gibime gelirdi.
Hatta öyle ki; bunlardan bir kaçı gündüzleri “Allah, Allah!” geceleri “Yallah! Yallah!” diye tekerleme şeklinde yaptıklarını saklamazlardı, gördüğüm, bildiğim kadarıyla.
Hocamın ve beş vakit namaza gelmekle kendini dindar sayan hacı-hoca takımının ve kendileri dışındakilerin; “Öyle namaz mı olurmuş? İbadetin şüpheli! Cuma Müslümanı, Bayram Müslümanı! Doğru-dürüst abdest almasını bile bilmiyorsun...” gibi sözlerini onlara yakıştıramazdım.
Allah’la kul arasına girme gayretinde olanlara göre o Cumalık, Ramazanlık Müslümanların meziyetleri(1), namaz ve niyazları, hatta Kur’an ilminden bihaberlikleri(1) bile Tanrı indinde onlara daha yakışır gibi gelirdi bana.
Gerçi benim yaptığım da kul ile Tanrı arasında iletişim kurmaya yönelik sayılabilirdi, ama ben kendimle Allah'a sığınır, tövbe edebilirdim(3), zaten günde beş vakit her namazdan sonra sadece bildiğim, yaptıklarım için değil, bilmeden yaptıklarım için de tövbe etmiyor muydum?
Belki onların tövbeleri de (Eğer tövbe ediyorlardıysa?) Tanrı indinde daha makbul(1) olabilirdi ki, benim bunu bilmem asla mümkün değildi.
Bildiğim gerçeklerin başında, dinimi öğretmem için çocuk yaşlarımda, hiç kimsenin etkisi ve telkini(1) olmaksızın kendi başıma, mahallemizdeki Kur’an Kursuna başladığımda hocamın bana öğrettiği ilk şey; “Her koyunun kendi bacağından asıldığı, renkleri, cinsleri farklı olsa da tüm ağlayanların gözyaşlarının aynı renkte olduğuydu!”
Dolaysıyla Allah’la kul arasına girilemeyeceği daha o zamandan, İmam Hatibe başlamadan önce kazınmıştı beynime.
Belki İmam Hatipli olmama da bu kazınış etkili olmuştu, demem mümkün. Dolaysıyla insan ne yaparsa o yaptıklarıyla yönelirdi ahretine(3). Tıpkı Camiye Yardım Kampanyalarında çığırtkanların namazını henüz bitirmemiş kişilere saygılarını yitirircesine; “Camiye yardım! Kur’an Kursuna yardım! Ne verirsen elinle, o da gider seninle!” diye bağırdıkları gibi!
Bu benim ve benim gibilerin bilmediğimiz sanki dilencilik gibi bir şeydi, aynı cümleler nefes alınmaksızın aynı çığırış, çığlık ve tandansta(1) yinelenirken...
Öldüyse Allah rahmet etsin, yaşıyorsa Allah selâmet versin, bana dinimi öğretme gayretindeki ilk insan, o nadir(1) ve fakat aydın olan hocamın da bana aktardığı gibi, kendilerinin dindar olduğunu savunan, çoğu herhangi bir düzeltmesi ya da düzenlemesi yapılmamış, hatta kirli bile diyeceğim sakallı sofulara illet oluyordum(4), eğer söylemim yanlış değilse.
Bu gibilerin ve onlar gibi hacca ya da umreye yol sıra gidip de, çay sıra dönenlerin(4) her konuda ahkâm kesmeleri(4) doğru muydu? Gene de ve bir kere daha Allah’la kul arasına girdim, Allah’ın işine karıştım; “Allah'ın gücüne gitmesin!” diye dualarımla “Allah’ım beni de o safsatayı yaratma(4) gayretindeki dindar zümre içinde görmesin!” diye tövbe ediyorum.
Bir parantez açmak istiyorum.
En fazla beş yaşında bir çocuğu Kur’an Kursunda gören, elifi çatlatmasını, gayını patlatmasını(3), tecvidi, tevhidi bilmemesini ayıplayan, arkadaşlarının, daha doğrusu abla ve ağabeylerinin önünde tokatlayıp döven, hatta kaba kaçsa da sövmekten beter şeklinde azarlayan bir hocadan ne beklenirdi ki?
Çocuk, yani Ayşe, yemini “Valla, Billâ” olarak biliyor, “Geliyorum, gidiyorum!” yerine “Geliyom, gidiyom!” şeklinde ismini bile “Âşe” olarak söylüyordu. Üstelik daha “A'yı, B'yi, C'yi” bilmeyen bir çocuğa hocanın “Elif, Be, Te, Se'yi” tevhidi, tecvidi azarla, tehditle, döverek, söverek öğretmeye çalışması doğru olabilir miydi?
Hocanın tavrı; uslanmak(4) üzerine değil, tehdit ve dayakla öğretmek üstüneydi ve benim mahzunluğum; o kız çocuğunun başına inen kızılcık sopasına engel olamayışımdı. Sadece benim mi? Hayır, aynı kursa devam eden, bu yıl ilköğretim birinci sınıfa başlayacak yeğenimin, ablamın oğlu Ahmet'in de.
Her ikisinin de fıtratlarında(3) vardı öğrenmek, hatta öğretmek. Çünkü çok zaman Ahmet’le Ayşe’yi musalla(3) kenarındaki kanepeye oturarak Ahmet’in bildiklerini ona aktarma gayretini görüyor, hissediyordum.
Bu beni mutlu ediyordu, hocanın kinini hissetmediğime inandığım zamanlarda ben de üstün, esre, ötre konularında yardımcı olmaya çalışıyordum. Sadece bu konuda değil, nerelerde kaç elif uzatılacağını, yani tecvidi, ezan, kamet ve kızların gitme zorunluluğu olmayan Cuma namazlarını, Elham(3), İhlas(3), Kevser(3) surelerini, Kunut(3) ezan sonrası(3), yatsı sonrası(3), ölülerin arkasından okunan ölüm dualarını(3) da öğretmeye çalışıyordum.
Dediğim gibi, Ahmet’in daha öncelerden bilgiçliği olmasına rağmen her ikisinin de fıtrat zenginlikleri vardı! Kısa sayılacak bir zaman içinde öğrenmişlerdi, öğrenmeleri gerekenleri.
Namazların; farz, vacip ve nafile namazlar olarak ayrıldığını, farz namazların günde beş vakit olduğunu, Cuma namazları dışında cenaze namazlarının farzı kifaye namazlar içinde olduğunu, bunların kaçar rekât olduklarını, hocanın evinde ya da cami dışında olduğu zamanlarda tatbiki olarak öğrenmişti(3) Ayşe, Ahmet de bilgilerini tazelemişti bir bakıma. Katkım önemsizdi, ancak mutluydum.
Ayrıca vacip ve nafile namazları da bilgi dağarcıklarına(1) ustaca yüklemeyi bilmiştim ben. Vacip namazların Vitir, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları(3) olduğunu biliyorlardı artık her ikisi de.
Onların aklının almadığı nafile namazlardı, öğrenmekte en çok zorluk çektikleri, hatta kâğıt-kalemle not aldıkları namazlar bu nafile namazlardı. Benim de aklımda kaldığı kadarıyla şöyle ki; teravih, kuşluk (duhâ), işrak, tahiyyetü'l mescit, evvâbin, teheccüt (gece), şükür, yolculuk, istihare, tövbe, hacet, tespih ve hatta zelzele namazları gibi(3).
Ayşe, o küçük yaşına rağmen, tespih namazındaki ezberinde tuttuğu, kendisini etkilediğini söylediği ayeti sık sık tekrarlıyordu; “Sübhaanellaahi velhamdü lillâahi velâa ilâahe illallaahü veliaahiri ekber velâa havle velâa kuvvete illâa billâahil aliyyü azıym(12).”
Herkes gibi “İnna fetah naleke!” ya da “Hasbinallah!” veyahut da “Ya sabır, tövbe, tövbe!” diyecek değildi ya...
Ben ona, daha doğrusu özel olarak onlara, her ikisine vaktim olduğu müddetçe, hocanın kıskançlığının, ya da diğer bir deyişle Ayşe ve Ahmet’e şiddet uygulamasını istemediğim için gizlenmemin gerektiği sürece yardımcı olma gayretindeydim.
Peygamberimize mal edilen, hadis, söz veya rivayete göre; “İyilik, gönlü huzura kavuşturan ve insanın içine sinen bir şey, kötülük ise, insanlar sana fetva verseler (onaylasalar) bile insan gönlünü huzursuz eden ve içinde kuşku bırakan bir şey” idi.
Ayrıca itiraf etmem gerek ki, belki de bana yakıştırılmayacak bir düşünce olduğu iddia edilebilir, bir din adamı olmama rağmen bazı şeyler, hoca ya da yetkililerin iki dudağı arasında fetva(3) idi, hele ki okumuş oldukları halde “adam olamadıklarının(4)” farkında olmayıp o şekilleriyle aydın olduklarının zannında olurlarsa (meselâ)!
İddiam; benim kesinlikle aydın olduğum değil, ama karanlık olmadığımdı.
İnkâr etmemin, yalan söylememin mümkün olmayacağı bir soruşturma neticesinde çoluk-çocuğumla birlikte yerleşik düzenimden ayrılıp, başka cami ya da mescitlerde görevlendirilmeyi aklımdan geçiremiyordum (maalesef)!
Kaba kaçabilir belki, ama genelde söylenen neydi; “Azıcık aşım, kaygısız başım!” Öyle de olmalıydı. Öğrenmenin de yaşı yoktu amenna(3), ama bir Hacı Dedenin kaprisi ile beş yaşlarındaki bir sabiye de “Kur’an öğrensin!” diye boyun eğdirilmesi doğru ve mantıklı mıydı?
Aslında Hacı Dedeyi de, kızını yani Ayşe’nin annesini ve de babasını da tanıyordum, mahalleden, caminin devamlısı olmasa da Cuma-bayram-seyran olarak cemaat içinden olarak. Eee! Hocaların kulakları oldukça, hatta çok delik(2), onlara göre müezzinlerin kulakları biraz daha ağır ve az delik olurdu; özellikle 7, 40, 52 mevlitlerinde(3), cenazelerin defin(3), talkın(3) ve dualarında ve oldukça, hatta en önemli konu olarak imam nikâhlarında(3)!
Bazı şeylerle, meselâ “Hediye” adı altında zarflarla karşılaşmak hoşuma gitmiyordu, nadiren bana ulaşanların dileklerinde. Bildiğim ibadetin bedel karşılığı olmadığıydı ve buna alışmış olanları ikna etmem, oldukça zor oluyordu, zarfları iade ederken. Keza alışanlara yer değiştirtmem de imkânsızdı, hele ki “Almayın!” demem...
Hacı Dede hacca yalnız gitmişti, şahittim, gerekçesini bilemem, maddi yokluk olmadığına inanırdım. Belki de hanımı belirli bir yaşa kadar kendisine tahammül edip sonrasında aynı kulvarda onunla yolculuk yapıp da hacca gitmeyi istememiş olabilirdi.
Düşüncelerimin, eğer gıybet(3) yapmış gibi görünüyorsam, günahı varsa benim boynuma olsun.
Bunu söylerken belki de ulaştığım bilgilerin yanlış kalıntılarını hazmetmeğe çalışmış olabilirim. Çünkü damadı, yani Ayş’'nin babası birkaç adım denilecek kadar yakın bir evde oturmalarına rağmen, sırf damadı arada bir yapındırıyor(4) (!) diye kızının evine gitmiyordu. Kızını ve torununu ise devamlı kendi evine çağırıyor, damadını istemiyordu.
İşte burada tekrar nefes alarak aynı şeyleri söylemem gerektiğini düşünüyorum. Belki Ömer HAYYAM'ı da anmak gerekiyordu: “İçin temiz olmadıktan sonra / Hacı hoca olmuşsun kaç para? / Tespih, post, seccade güzel ama / Mevlâ kanar mı bunlara?”
Evet, her koyun kendi bacağından asıldığına göre, bir başkasının dünya ve ahret hayatına karışmaya hakkı var mıydı Hacı Beyin? Hem küsmek kutsal kitapta ya da şeriatın(1) hangi bölümünde yer alıyordu ki? Üstelik bu konudaki “Müminler kardeştir(3)” ayetini, “Birbirinize sırtınızı dönmeyiniz, üç günden fazla küs durmayınız!” ve benzeri peygamberimize mal edilen hadisleri bilmez miydi ki Hacı Bey?
Damat Maden Mühendisiydi, tam gün 8-11 saat çalışmayı bırak, çok zaman 12-14 saat, hatta bazen 16 saat çalışmak zorunda kalıyordu, nedeni belli şekilde.
O halde biraz da olsa alkolle kendi evinde kendine gelmek, rahatlamak istemesinin, “Küllü müskirin haramün, insanı sarhoş eden şeyler haramdır! İçki; tüm kötülüklerin anasıdır!” hadisine uymamasının kendinden başka kime zararı olurdu ki; biz din öğreticilerinin, hatta hacı, hoca ulemanın(3) bu konudaki geniş çaplı uyarı ve telkinlerimize rağmen?
Üstelik Tanrının kısıtladığı bir şeyi üstlenip, görev bilip, damadı yapıyor diye Hacı Beyin yolunu ayırması, terk etmesi, bir bakıma kendinden uzak tutması, üstelik kahreder gibi daha konuşmayı, yürümeyi bile yeni öğrenen torununu elinden tutarak Kur’an Kursuna yönlendirmesi doğru muydu? Doğruluğunu iddia edecek birileri var mıydı, ya da yeryüzünde bu yanlışlığın haklılığını alkışlayacak birileri?
Ayşe’nin en büyük yardımcısı önce Ahmet, sonra da bendim. İsmimin hiç önemi yok. Üstelik Ayşe’nin Maden Mühendisi olan babasıyla, ablamın kocasının, yani eniştem olan, Ahmet'in babasının işçi olarak aynı kömür galerilerinde(1) bazen karşı karşıya, bazen yan yana, bazen altlı-üstlü, isim ve göz aşinalığı(2) olarak beraber çalıştıklarını bilemezdim.
Hatta aynı mahallede oturdukları halde birbirinden habersiz olduklarını da...
Doğal olarak bir işaret olmadığı için benim bilmememin de doğal olduğu inancındayım, ta ki geçen zamanda çocuklar büyüyünceye kadar!
Ayşe ve Ahmet her kurs günü ayrı sokaklardan gelip el ele tutuşuyorlardı, musallanın yanındaki kanepede kursun başlama vakti gelinceye kadar da öğrenme dileklerini şekillendirmeye çalışıyorlardı.
Hocanın onları içeriye davet etmesi, çok zaman öğleyle ikindi namazları arası oluyordu, bazen namaz kılmayı öğrenmelerinin kavileşmesi(4) için öğle namazını da beraber kılıyorlardı, tarif üzerine, şahidim, biliyorum.
“Tövbe!” demem gerekti herhalde yobazca düşüncelere içtenlikle sahip olsaydım. Çünkü Ahmet’le Ayşe, bu yaşlarına rağmen ateşle-barut gibiydiler, hocanın ve onun diline doladığı üzere şeriatın emrine göre.
Kendine göre onlar, bu yaşlarında bile namahremdiler(3), olmazdı, olamazdı, hem olmaması gerekliydi, yaşadıkları, belki de özendikleri.
Hoca, böyle bir durumu fark ettiğinde değil, hissettiğinde bile kızılcık sopası hiddetle ve şiddetle iniyordu her ikisinin de kafalarına ayrı ayrı, benim elimden bir şey gelmeksizin. Ama camiden çıkışta, ayrı olarak yönlenecekleri sokaklara kadar olan zamanda bile el ele tutuşmaktan vaz geçmiyorlardı, “Emir, demiri kesse!” de.
Onların bir keresinde, hocanın dediklerini çoğaltarak, belki de desteklercesine o yaşlarına bakmaksızın; “Büyüyünce evlenelim, mademki el ele tutuşmamız, mekruh(3) ve namahremmiş!” dediklerini kulaklarımla duymasam, inanmazdım, çünkü doğal bir şekilde ve sözlerinin ilerisinin ne olacağını düşünmeksizin, bilmeksizin içtenlikle konuşuyorlardı.
Belki de demek istedikleri; “Anne-baba olarak, aynı evde oturmak, yaşamak olduğunu bildiklerini sanıyor olsalar gerekti!” ki; hayallerini anlamam ve yorumlamam mümkün değildi ki!.![]()
Günler geçti, ardışık(1) yeni günler başladı, Ahmet’in okula giderek, Ayşe’nin bebekleriyle evcilik oynayarak vaktini değerlendirdiği. Unutmak mümkün değildi gibime geliyordu bazı şeyleri her ikisi için de.
Biliyordum, çünkü hocadan, daha doğrusu devamlı hazmedemediği tenkitlerinden ve kızılcık sopasından haz etmeyen Ayşe’nin ısrarları üzerine Hacı Dedesi, bedeli karşılığı(!) Ayşe’ye Kur’an dersi vermem, öğretmem için beni evine davet etmişti, ezan zamanı, camide zorunluluklarım olmadığı zamanlarda.
Üniversite hocaları mesleklerinin gereği, çalışmalarının karşılığı olarak maaşlarını alıyorlardı, benim ve hocamın aldığımız gibi. Ama onların yaptıkları hocalık ile benim yapacağım hocalık arasında farklılıklar vardı, her ne kadar eşimin babasının destekleri olsa da köyden, zar-zor, kıt-kanaat geçiniyorduysam da.
Hacı Beyin teklif ettiği o bedeli her ne olursa olsun, kabul etmemem gerektiği inancındaydım.
Etmedim de. “Bir fakire, Çocuk Yuvasına, Düşkünler Yurduna yatırın lütfen!” dememe rağmen verdiğim derslerin karşılığı olsun düşüncesiyle ve hediye olsun kabilinden her aybaşı evime bir çuval pirinç, bir teneke peynir, bir teneke yağ, tuz, un, ya da toz şekeri gönderir olmuştu Hacı Bey.
Üstelik mazereti de hazırdı, külâhıma anlatması gereken. “Son kullanma tarihleri geçmek üzereymişmiş, ne yaparsam, yapayımmış!”
Zahire(1) Dükkânı olan Hacı Bey minnet, mihnet altında kalmak istemiyor olsa gerekti her hal. Çünkü gönderdiklerinin üstündeki tüm son kullanılma tarihleri silinmişti, ya da yoktu. Belki de torununu emanet ettiği, onun istediklerini istediği gibi öğreteceğim konusunda tereddüdü olmadığından böyle davranmak gereğini hissediyor olsa gerekti.
Söylemeye gerek var mı bilmem, dersleri Hacı Beyin evinde, çok zaman Hacı Beyin nezaretinde ve hanımının ikramları sonrasında çocuklarım için hazırlayıp and vererek evden çıkarken paketlediği kurabiye, gofret vs. ile dönüyordum evime.
Gerçekten para-pul sözü edilmemesi, Hacı Beyin kendisini tatmin için bağışları, evimin bir kısım ihtiyaçlarının gideriliyor olması mutlu ediyordu beni. Bu yaşa gelmiş, bu mesleği kabullenmiş biri olarak Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayayım yani?
İnanılması güç görünebilir belki o yaşta olmasına rağmen Ayşe, Ahmet’in hiç gözükmediği bir yıl boyunca sular-seller gibi Kur’an okumayı öğrenmiş(3), hatim bile etmişti(3), tabiidir ki o yaşta bir bebeğin, gerçekten bebek olduğunu iddia etmek fazlalık gibi görünmemeliydi,
30 cüz, her cüz 20 sayfa olarak 600 sayfadan müteşekkil, 114 sure, 6666 ayet olan tüm Kur’an’ı ezberleyerek hatim indirmesi düşünülemezdi. Bu nedenle sayfa sayfa okuyarak, süzerek indirmişti hatmi.
Bu da olsa olsa Hacı Dedesinin takdirini hissetmek gibi bir şey olsa gerekti...
Zaman durmaksızın geçiyordu Ahmet için de, Ayşe için de. Ahmet okula devamda ilerlemiş, Ayşe yaşının gereği ilköğretime başlamıştı. Aynı okulda göz aşinalığı, Kur’an Kursundan kalma alışkanlık nedeniyle avuçlarının birlikteliği, öncesindeki “Anne-baba birlikteliği” gibi devam etme mecburiyeti yaşatmıştı sanki.
İlköğretimin ilk anlarındaki arkadaşlıkları, birliktelikleri her ne denirse densin, evlerinden çıkıp belli bir yerlerde karşılaşma, buluşma, okuldan çıkışta evlerine yöneldiklerinde belli bir yerlerde ayrılma şeklinde gerçekleşiyordu, daha o yaşlarında. Bu; ateşle-barut olmadıklarının ispatı gibiydi.
O saplantılı hocanın o günlerde gördüğünü sandığı gibi hiç kimse onları ateşle-barut gibi görmez, göremezdi. Çünkü onlar ne filmleri biliyordu, ne de sokakta, şurada-burada gençlerin yaşadıklarını görmek arzusunu bilmiyor ve yaşamıyorlardı, anlamak ulaşmak istemedikleri bir kavramdı beden ya da cinsellik, kendi uslu dünyalarında.
Aynı yollarda beraber nefes almak, teneffüslerde beraber olmak, ufak ikramlar birbirine harçlıkların elverdiğince, yetiyordu birbirine...
Bir bütün yıl bitmişti, kendi kendilerine, haberleri bile olmaksızın, belki birbirlerine düşkünlüklerinden, belki de naturalarından(3) dolayı. Kur’an Kursundaki gibi öğrenmek konusunda gayretli değillerdi, itiraf etmeleri gerek. Bu nedenle de öyle yıldızlı, yaldızlı, teşekkürlü, takdirli değildi karneleri.
Ama hani başarıları yüzdeye vurulsa o yüzün ilk ellisi içinde yer alırdı her ikisi de. Zaten öğretmenlerinin hikmeti, desteği olmaksızın geçerli notları alarak hani bir bakıma “Allah bereket versin!” kıvamında gibi düşünülebilirdi başarı dereceleri ve bir üst sınıflara geçmeleri.
Gerçekten her ikisinin de Türkçeden önce Arapçayı, kıraati(3) öğrendiklerini bir müezzin olarak, dışarıdan biri olarak yeminle iddia edebilirdim, öncelikle Ahmet’in karnesini gördükten sonra. Çünkü okullar tatile girdiğinde Hacı Dede yine aynı bir önceki yılın dileğini fısıldamıştı, bir vakit namazı için camiye geldiğinde.
Aslında erzak olarak hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu, bir önceki yıldan Hacı Beyin ve köyün takviyeleri ile belimiz doğrulmuştu, ailece. Ama gerçekten ve içtenlikle itiraf etmem gerekir ki ben, baskı ve menfaat olmaksızın, kızılcık sopası eklentisinin benimsenmediği bir ortamda ders vermekten zevk alıyordum.
Hoşlanıyordum da, Ayşe’nin öğrenmesi gereken hiçbir eksiğinin olmadığını bilmeme rağmen. Ancak Zahire Tüccarı Hacı Dede; “Öğretmeye devam et!” diyordu, her vakit için camiye geldiğinde, fısıltıyla ve doğal olarak ısrarla.
Hacı Dedenin her ne kadar bir kısım saplantıları, kendine özgü, inkâr edemediği düşünce ve yaşam biçimi olsa da, gerçekten nevi şahsına münhasır(2), aksakallı, kısmen denilecek oluşunun ötesinde asabi yaradılışlı idi.
Saçları vaktinden önce dökülmüş, asabiyetle çatılmış uzun kaşlarını yok sayarsam nur yüzlü denecek gibi biriydi, bir kısım yanlışlıklarını unutma gerekliliği haricinde, tabii ki!
Ayşe ona vermeye çalıştığım emek sayesinde kaç kez hatim indirmişti, benim dizlerimin önünde, Hacı Dedesinin gözetiminde, bilmiyordum, belki de bilmem gerektiği halde bilemiyordum. Herhalde yüze varmamış olsa da elli adedi çoktan geçmiş olsa gerekti.
Ayşe’nin bir eksikliği, bir özlemi var gibi hissediyordum, hani; “Aptala malum olur!(4)” örneği. Hacı Bey, hocamızda hissettiği eksiklikler, fazlalıklar, hatalar, yanlışlar ve uygulama kusurları nedeniyle torununu camiye göndermemişti. Onu bana emanet etmişti.
Ama benim de Ayşe adına düşünüp onun eksiklik duyduğu, aklına gelmeyen ancak benim hissetmem gerektiği halde hissetmekte geciktiğim bir şeyleri hissettirmem gerektiği düşüncesindeydim, meselâ el ele tutuştuğunun da, Ahmet’in de yanında olmasını arzuladığı gibi...
Yeğenim Ahmet; “Harç bitti, inşaat paydos!” tavrında, bazı bir kısım şeyleri unutmuşçasına pala toplarla, caddeye dizdiği taşların arasından bu topu geçirme amaçlı oynamaya çalışıyordu. Ya da ağabeyleri arasında dolgu maddesi olarak beş kişiyi tamamlama amaçlı basket oynuyordu.
Eee, be oğlum! Basketbol oynamak senin neyine? Eline aldığın topla değil basket atmak, o topu potaya kadar bile yükseltemiyordun ki! Ama hakkını vermem gerek, sol elinle bayağı iyi perdeleme yapıyordun.
Hatta bir izleyişimde her nasılsa bir basket attığına da şahit olmuştum, eğer bunda sana faul yapanın katkısı yoktuysa? Zaten basket faulün ertesindeki faul atışını da her zamanki gibi, belki de gücün yetmediği için kaçırmıştın ya!
Ahmet’e haytalık(1) gerekti bana göre, benim bu düşüncemde art bir niyetim(2) olabilir miydi? Saklamamam gerek, gerçekten vardı...
Bütün aşklar nasıl başlar, ya da aşk neydi bilmiyordum, gerçekten. Annem-babam zamanımın geldiği kanaatiyle bana karımı göstermişler, birbirimize sadece göz ucuyla baktıktan(4) sonra ailelerimiz “He!” demişler, ben, daha doğrusu biz de öyle karışmıştık çoluk-çocuğa.
Neyin, ne olduğunu bilmeyen, “Mööö!” diye ünleyen bir varlıktım.
Ve yaşamadığım çok şeyi kütüphanelerden, kitaplardan öğrenmiştim. Bunlar herhalde Diyanet’in vakıf ve kütüphanelerinde bulunan kitaplarda bulunan şeyler değildi! Uzatmaya gerek yok, ilâhi aşk ile bedeni, cismani, fiziksel aşk farklıydı, dediğim gibi benim bilmediğim, yaşamadığım, belki de yaşayamadığım şekilde.
İnsanın bu genç yaşlarında kendi kendine konuşması tuhaf olsa gerekti. Herhalde bu tuhaflığın ilerleyen yaşlarımda unutkanlık olarak Alzheimer şeklinde görüntüsünden şimdiden ürker, çekinir gibiydim.
Ahmet ile ilgili art niyetim olmasına gelince; aşk denilen şeyi, ilerleyen zamanda yaşaması gerekenlere benimsetme gayretimin ne mahzuru olabilirdi ki? Üstelik karşımdakiler Tanrı aşkını biliyorlardı, o halde kendi aşklarını da ilerleyen zamanda hissedip yaşamalıydılar. Onların bu duyguyu yaşamalarına destek olmalıydım.
Yaşım ilerlediğinde saçlarım beyazlasa, dökülse, hatta ağzımda protezlerim, kulaklarımda duyum noksanlıkları olsa bile onların birbirinden gerçek anlamda etkilenmelerini sağlamak için her türlü gayreti sarf edeceğime söz vermiştim kendime.
Bu, yani, onların bu kadar erken yaşlarında yaşamalarını umduğum dilek, benim; “Ben yaşayamadım, siz yaşayın!” dememin özentisi olabilir miydi? Belki...
Bu nedenle, bir-iki cenazede zorlukla ve acele ile Yasin'i(3), Tebareke'yi(3) okuma gayretini yaşayan yeğenimi, başlangıç olarak bilgi ve eğitim birikimini hem dini, hem de ilmi(!) bakımdan torununa yüklemesi gerekliliği için yeğenimi evine davet etmesini önermiştim Hacı Beye.
O da makul ve mantıklı karşılamıştı(4) bu dileğimi, bir din adamının art niyetinin, düşüncesinin olabileceğini aklının ucundan bile geçirmemiş olsa gerekti. Aklının ucuna geleceği, ya da geldiği anda ise, bana göre; “Atı alan Üsküdar'ı geçerdi!” Ha deve, hendeği atlar mı, ya da “Ah’ı alan Sıratı geçer miydi? (4)” bilemem tabii.
Evet, başlangıç olarak; “İğne ile kuyu kazmak” gibi görünse de, gerçeğe ulaşmak için ufacık bir impuls(1) katkısında ne gibi bir yanlışlık olabilirdi ki? Belki tek sakınca; “Çok erken!” kavramı içine sıkıştırılmış gibi gözükebilirdi, o kadar!
Eğitim, ya da nasıl denirse o kurs, Hacı Beyin evinde devam ediyordu. Her zamanın çok zamanında Ahmet’i ben, çok zaman Ayşe’yi babası alıyordu iş dönüşünde eve götürmek için.
Olacak şey değildi, ama Ahmet’i ara sıra da olsa babası alırdı, benim yerime...
Günlerden bir gün, sima olarak birbirini tanıyan, ancak belki birbirinin ismini bile bilmeyen aynı madenin iki çalışanı birbiri ile tanışmıştı. Artık bu iyi bir karşılaşma mıydı, yoksa bir yanlışlığın gerçekleşmesinin olası olduğu bir tesadüf mü? Bunu ancak Tanrı
bilebilirdi, belki de ilerleyen zamanda herkes, kim bilir?
Zaman geçiyor, çocuklar büyüyor, okullarını bitiriyor, gençler yaşlanıyor benim gibi, bizler gibi ve yaşlı olanlar da ölüyorlardı, babalarımız, annelerimiz gibi. Ama ölenlerin hepsi yaşlanarak, ya da ecelleriyle ölmüyordu.
Bir kısmı maden yorgunluğuyla, bir kısmı madenin neden olduğu kanser denilen illetle, bir kısmı fiziksel kusurlarla ve bir kısmı da fıtratlarında olduğundan, kaderden ölüyorlardı!
Diğer bir kısmı ise; Tanrı buyruğundan dolayı zehirlenerek, toprak ya da göçük altında kaldıklarından, havasızlıktan, hiç kimsenin sui taksiri olmaksızın(4) oluşan kazalardan, ya da sorumluların hiçbir kusuru, kabahati olmaksızın ölüyordu!
Genelde Allah dünyaya salıverdiği gibi, geri alıveriyordu onları ve hikmetinden sual edilmesi(1) de asla doğru değildi! !!
Eee! İlerleyen zamanda yaşamlarının kendilerine ayrılan bölümünün hepsini ateşle-barut olarak geçiren çocuklar da, belki de inkâr edilmesi mümkün olmayan benim itiş, itekleyiş, davranış ve yönlendirişlerimle birbirine yakınlaşacaklardı, değil mi? Ancak bunun tarifi, anlatılması saatlerce sürecek bir oluşumdu.
Üzüldüğüm konu, belki de bunu bu şekilde söylememem gerek, ama gördüğüm kadarıyla başka türlü ifade etmem mümkün değil, çocukların büyümeleriyle birlikte birbirinin olmak için sabırsızlıklarıydı, diyebilirim.
Birbirlerini, huylarını, sularını, ailelerini bilmelerine rağmen -bence- gerçekten gençtiler, hem de çok genç…
Üstelik bu yaşam biçimleri, henüz liseyi bitirmedikleri için kanaatkâr olmalarına rağmen derslerini tavsatmalarının(4) da gerçeği idi. Ayrıca şu da bilinmeliydi ki, Ahmet bütünlemeye kalmaksızın liseden mezun olmuştu, beklentisinin ne olduğu da tüm çevresindekilerin bilgisindeydi!
Belki yanlış bir düşünce, ya da uygulama gibi görünebilir, amma Ayşe’nin babasının tavassutu(1), takdimi, isteği ya da kısaca torpili ile Ahmet de babası ve Mühendis Beyle aynı madende çalışmaya başlamıştı, mutluluğuna katkı olacak birikimi sağlamak için.
Başlangıçlarda yol-iz bilmeyen Ahmet, babasının ve Mühendis Amcasının katkı, destek ve teşvikleriyle çok şeyi kısa zaman içinde öğrenmişti. Lise mezunu olması, belki de Mühendis Amcasının katkısıyla(!) emsalleri olan asgari ücretlilere göre maaşı fazla idi.
Tanrı insanlara akıl vermişti, hele ki sevdiğine kavuşma olasılığı nedeniyle bu akıl olağandan çok, IQ'su(1) fazla değerde oluyordu, okuldaki çalışma, öğrenme arzusu göz ardı edilirse. Bu nedenle Ayşe de kavuşmak isteğiyle Ahmet’in devamında mezun olmuştu.
Bir bakıma, kaba anlamda “At da, dört adet nal da hazırdı.” Sadece gelinin babası Mühendis Amcanın ve annesinin “He!” demelerine kalmıştı iş ki, bilinenin yapılmaması ya da geciktirilmesi düşünülebilir miydi ki?
Hem ikisi de aynı şehirdeydi, kapı bir komşu sayılırlardı, askerliğini yapmamış olsa bile damat adayının, yani yeğenimin işi-gücü vardı, kör cahil değil, lise mezunuydu ve Mühendis Amcanın kanaatiyle iyi bir çocuk, iyi bir aile çocuğu idi Ahmet.
O halde Ahmet’e “He!” demeyip de kime “He!” diyeceklerdi ki?..
Evde nişan yüzükleri takılıp, Ahmet’in iç güveyi olmasına karar verildikten kelli(1) Ahmet'in askere gidip “Adam olmasını (!)” beklemeye gerek olmadığı kanaatini yaşadı her iki tarafın ailesi de. Daha doğrusu bunu sabırsız gençlerin arzuları desek, daha mı doğru olurdu, acaba?
Gün gelecek, davul-zurna çalacak, “Aşkları bebeklikleri yaşında başladı!” denilecek mutluluklarına ulaşacaklardı Ayşe ve Ahmet, inançlarındaki gibi, büyümüş olarak. Gerçek şu ki; insanlar büyümeğe mecburdular, tıpkı tüm gecelerin sabah olmaya mecburiyetleri gibi.
Ahmet işinde feragatle(1) çalışıyordu, ancak görebildiğim kadarıyla en yakın gördüğü kişi ben olduğumdan genelde benim evime geliyor, çocuklarımla oynuyor ve çok zaman bizimle kalıyordu, belki hülyalarını ve rüyalarını ses edilmeden yalnızlığı ile paylaşmak arzusuyla. Bu nedenle birçok yaşam biçiminden haberim oluyordu.
Bunlardan en önemlisi, belki namazlarda yaptığı, sessizliği nedeniyle bilmediğim, ama ezberinden Kur’an okurken, daha doğrusu okumaya çalışırken ya surenin başlangıcında, ya da ortalarında bir yerlerde duraklıyor olmasıydı.
Benim ufak bir heceyle hatırlatmamla sureye kaldığı yerden yeniden başlıyor, ya da devamım getirip bitiriyordu. Bu bana, yanlışım var gibi gözükebilir, ama okulda vasat bir öğrenci olmasının da sebebi gibi görünüyordu.
Çünkü Ahmet öğrenmiyor, ezberliyordu ve bu da ezberini unuttuğunda başına dert oluyor, dert açıyordu. Muhtemelen Ayşe’nin yaşadığını da aynı ezbercilik anlamında yorumlamam mümkündü.
Ancak yaşamda her şey değilse de çok şey, düşünüldüğü, arzulandığı, plânlandığı gibi olmuyor, gerçekleşmiyordu, her ne kadar yaşanan ve yaşanacak gerçekler Tanrı buyruğu gibi görünse de…
O günün öğleninden sonra 15.10 civarında büyük bir patlama olmuştu madende. Herkesin duyup acele ile evlerinden fırladığı görüntüde, güneşin belki de utanarak, belki de Tanrının aldığı canları saklamasını istercesine zifiri denecek bir şekilde yüzünü kararttığı ortamda, her şey bir anda olup bitivermişti sanki.
Analar, evlâtlar, bilen, bilmeyen insanlar karanlığın gönüllerinde, kalplerinde, beyinlerinde de oluşacağını bilir gibiydiler ve peşin çığlıkları daha madene ulaşan yollarda, madene ulaşma çabasındayken duyuluyordu.
Âfet(1) gibi bir şeydi, ocaktaki insanların çoğunun güneşi, ayı ve göğü tekrar görmelerinin mümkün olmadığı, ya da hiç aklımdan geçmiyor, ama yaşıyorlarsa bile olamayacağı. Madenin ve şehrin üstüne bir kâbus(1) çökmüştü.
Kim bilir kaç eve düşmüştü ateş, kaç çocuk babasız, yani yetim, kaç kadın eşsiz, yani dul kaç anne-baba evlâtsız kalmıştı? Çocuklarını, torunlarını yitiren dedeler, nineler de unutulmamalıydı, ama bilinen şu ki, ateş düştüğü yeri yakardı(2), hem sonucunun ne olacağına aldırmaksızın.
İlçe dışına da ulaşmıştı gürültünün bir bölümü. Sonra haber duyulmuştu ilde de. Maden çevresinde barikatlar kurulmuş, gerektiği sanılan önlemler alınmıştı! Galeriye ulaşma çabasındaki insanlar acılarına rağmen sindirilmişti, kalabalıkta derin bir sessizlik hâkimdi, bir yaprak düşse yere, bir çıt çıksa duyulacak gibiydi sesi.
Sonrasında dört bir köşeden siren sesleri duyuldu, kurtarma ekipleri, ambulanslar, cenaze arabaları gelmişti ve tuhaf olan kurtarma ekibinin yüz ifadeleriyle cenaze arabalarının çokluğu idi.
Ayşe, annesi ve Ahmet’in annesi sessiz grubun içindeydiler, sessiz çığlıklarında bir şey bilememenin yanında kadere isyanları şekilleniyordu.
Çünkü önce insan ruhundan anlamayan kendini yetkili sayan biri ortaya çıkmış içeridekilerin insan olduğunu unutarak “Adet” diye muhtemel ölü sayısını belirtmiş, umutların olmamasını telkin etmişti, o umutsuzluğu yaşamakta olan insanlarla alay eder gibi.
Belki de farkında olmaksızın, ancak kesinlikle belliydi ki o, böylesine bir acıyı hissetmiyordu. Ne de olsa yetkiliydi ya!
Sonra kendisini puantör ya da her ne deniyorsa o sayan biri elinde isim listesiyle çıkmıştı ortaya, o günün o saat ve vardiyasına ait adetlerin(!) isimlerini saymaya başlamıştı. Ama umutsuzlukla, hatta umarsızlıkla, belki de öncesinde de bu gibi benzeri olayları yaşamış biri olarak. İsimler okundukça bir sonraki isim duyulmayacak gibi çığlıklar yükseliyordu kalabalıktan.
Çok insanın ismi okunmuştu ve Ayşe; Ahmet’ini, babasını ve Ahmet’in babasını da yitirdiğini öğrenmişti o hengâmede(1). Güçsüzlüğü, dermansızlığı ayyuka çıkan(4) Ayşe, yanı başlarında ben olmama, aynı duyguları yaşadığıma inanmama rağmen çöküvermişti olduğu yere, bayılır gibisine.
Göz pınarları kurumuş gibiydi, kendine gereken, birini diğerinden ayırması mümkün olmayacak gibi görünen üç insan aynı anda bir çırpıda yok olmuşlardı.
Annelerin isyanları yanında benim isyanım yavan kalırdı, sitemle haykırıyorlardı Tanrıya ellerini gökyüzüne uzatarak, Tanrı sanki oradaymış gibi;
“Hey Tanrım! Biz sana ne yaptık ki, bizi böyle cezalandırıyorsun?” der gibisine.
Madendeki çığlık bir anda bir felâketle başlamış ve dışarıdan ulaşma gayretindeki çığlıklarla tüm adetler sayılıp bitmesine rağmen devam ediyordu.
Gerekli tedbirler alınmış, sonrasında kurtarma ekipleri gerekli düzenek ve tedbirlerle inmeye başlamışlardı madenin galeri denilen o bölümüne.
Önemli olan ölenlerin sayısı idi.
Tüm aileleri yasa boğan ilk çıkartılan beden Mühendis Beye, ikinci çıkartılan ise Ahmet’in babasına aitti. Bekletilen bir ambulansta iki sedyeye yatırılmışlardı ikisi de. Hemşire ve doktorun hüzünleri hatta gözyaşları belliydi.
Hüzünle sahiplenmiş ve sarılmışlardı bedenlere, ancak “Son” denilmesine rağmen Ahmet’in cenazesini vermemişlerdi kendilerine. Yoksa en göçüğün en göçük altında bir yerlerde mi kalmıştı bedeni, ulaşılamayan. 33 denmiş, 32 kişinin naaşlarına(1) ulaşılmıştı. Neden?
Endişeliydiler. Toprak olmadan, toprak olarak mı kalmıştı, gömüde, göçükte? Sonrasında mı bulunacaktı cansız bedeni, yıllar sonrasında mı ulaşılacaktı kemiklerine? Umutlarının tükendiği anları yaşıyorlardı.
Yetkili kişi(!) adetlerdeki çarpıklığı izah edememenin ezikliğini yaşıyor olmasına rağmen içeride bu kez de “Ceset kalmadığını” ifade etmeye çalışmıştı. Diğer galeri ve bölümlerde işe devam edildiğini ve o bölümlerin puantajında da Ahmet’in ismine rastlanmadığım anlatmanın gayretinde olmuş ve gitmelerinin gerektiğinin telkinini yapma arzusunu belli etmeye, hatta emretmeye çalışmıştı sanki;
“Elimden bir şey gelmiyor, başınızın çaresine kendiniz bakın!” dercesine.
Ahmet’ten kimsenin haberi yoktu, olamazdı da zaten. Çünkü o bölümdeki herkes yaşamını yitirmişti, kime soracaklardı, kimden öğreneceklerdi ki Ahmet'in akıbetini? “Yetkiliyim!” diyen ağız bile bilmedikten kelli.
Başka bir Allah’ın kulu da yoktu ki, danışsınlar, danışabilsinler. Üstelik acılarına rağmen maden çevresinden kovulur gibi yönlendirilişlerini de hazmedemiyorlardı.
Cenazelerin bir kısmı morga, bir kısmı caminin gasilhanesine(1), bir kısmı da sağlık ocaklarına yönlendirilmişlerdi. Sabah namazından sonra müezzinler dâhil, tüm hocalar gelecek ve cenazeleri yıkamaya, defin için hazırlamaya gayret edeceklerdi.
Şehirdeki tüm kefenlikler toplanmış, böyle toplu bir cenaze birikimine hazırlıklı olmayan şehirdeki marangozlar, birkaç eklenti dışında tabut sorunu olmamasına rağmen mezar tahtalarını ve isimlikleri hazırlama gayretini yaşamışlardı, el elden, ceplerinden, karşılığını beklemeden, para-pul sözü etmeden.
Belediye ve Kaymakamlık el ele vererek Şehir Mezarlığındaki bir bölümü şehit saydıkları cenazeler için bir makine ile kazdırmanın yanında, tüm personelini de bu hazırlıkların tamamlanmasını temin için seferber etmişlerdi.
Giden gidiyor, kalan sağlar bırakılan yerden yaşama tutunma gayretini yaşıyorlardı. Beylerinin cenazelerini “Definden önce evlerinde son bir defa kalsınlar!” dileğiyle evlerine getiren iki cenazesi dışında üçüncüsünden haberleri olamayışının kahrını yaşayan üç kadın.
Kapının zili tedirgin etmişti. İlgisizce, “Başınız sağ olsun!” dileğini iletecek biriyle karşılaşacağı beklentisiyle kapıyı açan Ayşe’nin karşısına dikilivermişti Ahmet.
Ayşe’nin gözleri büyümüş, anlamsız kelimeler eşliğinde bağırarak düşüp bayılırken güç-belâ tutuvermişti onu Ahmet...
Oysa Ahmet’in ondan Nüfus Kâğıdını aldığını, Nikâh günü almak ve gereklilikler için ilçe yerine Ayşe’nin bir kısım akrabalarının ilde olması nedeniyle, babasının ricasını dikkate alarak ile gideceğini belki de o gaflet(1) içinde, o telâşı yaşarken unutmuş olsa gerekti.
Ahmet, birkaç saat için izin aldığı vardiya sonunda evine ulaşacaktı. Mühendis Beyden idari izin almış olduğundan onun dışındaki hepsini yitirdiği vardiya arkadaşlarının, hatta Güvenlik Görevlilerinin bile haberi yoktu onun izin alıp ile yönelişinden.
Üstelik yevmiye kartını da madenden çıkış için makineden geçirmeyi akıl edememişti, belki de evlilik heyecanı taşıması nedeniyle, yevmiyesinin delineceğini bilmezmişçesine.
Yoğun trafik nedeniyle şehirde araç bulamadığı için ancak ulaşabilmişti ilçeye ve morgda, gasılhanede ve sağlık ocaklarında kimseyi göremeyince kendi evinin ışıklarını yanar görmeyince akıl edip geldiğini söylemişti bize.
Kendine gelen Ayşe, anneleri ve yanındaki bizler iki sevileni yitirdiğimiz için üzülmemiz mi, yoksa Ahmet’in kurtuluşu için sevinmemiz mi gerektiğini bilemiyorduk!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykü; 13 MAYIS 2014 Saat; 15.10 sıralarında Manisa-SOMA'da meydana gelen ve 301 vatandaşımızın hayatını kaybettiği faciadan esinlenerek kaleme alınmıştır. Allah hepsine rahmet etsin. Belki bu vesileyle aktarmamda yarar olabilir diye birkaç (ç)ahntıyı da buraya sığdırmak istiyorum;
Yüz karası değil, kömür karası, / Böyle kazanılır ekmek parası (Orhan Veli KANIK).
Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, orada insanların nasıl öldüklerine bakın (Albert CAMUS).
Daha kaç c/an geçmeli dünya denen saatin zembereğinden ve kömür madenlerinde ömürler sönerken... Ruhumda kesif bir acı, kalbimde siyah bir isyan var! (Vildan KÖMÜRCÜ)
Söyleyenlerini bilmediğim diğer alıntılardan bir kaçı da şöyle; “Kararan gönüllere kara düştü bin kere. Güzel güzel öldüler, çakılarak yerlere. / O kadar çok kazdılar ki, cennete düştüler. / Demek ki kömür, sadece bir evi ısıtmazmış... Yakabilirmiş milyonlarca ciğeri. / Kalbi kocaman olan insanların, kalplerine çok acılar sığar (Tıpkı 77 Milyon gibi).”
Şunu da hatırlamak gerekir ki; Şili'nin San Jose şehrinde 5 AĞUSTOS 2010 tarihinde yerin 700 metre altında kalan 33 işçi 69 gün sonra sağlıklı bir şekilde kurtarılmıştı.
ALZHEIMER hastalığına (Alzheimer; İleri yaşlarda görülen, hatırlamakta, yaşanmakta olan güçlükler, yaşanılmakta olan bazı duyuların, hafızanın kayıpları gibi yaşanmakta olan bir hastalık türü) tutkun olduğunu düşündüğüm ülkemdeki yetkililer yaşanan 301 ölümlü olay için olmadık örneklerle savunma gayretini yaşamışlardır.
Şili'deki kurtarılan madenci sayısı 33 olduğu, Soma'da olayın vukuu bulduğu saat 15.10 olduğu için ben de öyküdeki madenci sayısını 33 ve saati 15.10 olarak belirttim.
(1) Âfet; Güzelliği ile insanı şaşkına çeviren, aklını başından alan kadın. (Afet; Çeşitli doğa olaylarının sebep olduğu yıkım, felâket, belâ, musibet…)
Ardışık; Hemen birbiri ardından gelen, aralıksız olarak süren.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Feragat; Hakkından kendi isteği ile vazgeçme. El çekme.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Galeri; Bir yapının birçok bölümünü aynı katta birbirine bağlayan içten veya dıştan yapılmış geniş geçit. Sanat eserlerinin veya herhangi bir malın sergilendiği salon.
Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İmpuls; İtki, uyarı.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.
Kıraat; Okuma. Okuma kitabı.
Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.
Makbul; Kabul edilen. Beğenilen, hoş karşılanan. Geçer, geçerli. Kabul olunmuş. Kabul ve ilgi gören.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Naaş (Na’ş); Ölen kimsenin vücudu. Ceset. “ Uzaklaş!” anlamında kaba bir söz.
Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.
Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Söz olarak genel kullanım eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.
Sabi; Arapçada henüz ergenlik çağına ulaşmamış (küçük) çocuk. Bazı yörelerde meme emen çocuklara da denilmektedir.
Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.
Tavassut; Yardım amacıyla araya girme, aracılık etme, ara bulma, aracılık.
Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Zahire; Gerektiğinde kullanılmak üzere saklanan tahıl.
(2) Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
Ateş düştüğü yeri yakar; Bir yıkım, bir acı, bir ölüm, ona uğrayanı yakar, kavurur, etkiler ancak, başkalarının bu eyleme katılımları geçicidir, unutulması mümkündür.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Göz Aşinalığı; Karşılaşılan bir kimseyi önceden kısa bir süre görmüş olmaktan doğan tanıma. Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanışıklık.
Kulağı Delik; Olup bitenleri çabucak haber alan.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
O Zamanın Behrinde; “Bir zamanlar” anlamında uzunca bir zaman öncesinde.
Sıfır Mertebesinde; Sıfıra sıfır, elde var sıfır gibi, yapılan zahmetlere, girişimlere karşılık elde bir şey olmaması, hiçbir şey elde edilememesine yakın bir gerçeklikte…
(3) Din, Kur’an, İbadet İle İlgili Konular;
İmam Hatipli değilim. Dini bilgilerim sorarak, okuyarak, araştırıp inceleyerek öğrendiklerimle aczim nedeniyle kısıtlı. Bu; asla kibarlık olarak yorumlanmamalı. Bilindiği üzere ikisi farklı şeylerdir, benim sözlerim bilmediğim üzerine. Bu nedenle unuttuğum yahut da internette rastlayamadığım namaz çeşitleri, bilgi eksikliklerim olabilir.
Allahümme Rabbe hazihi’d-da’veti’t-tamme… “Allah’ım! Bu davetin ve namazın fazileti yüksek derece ver” ve devamı anlamında olup ezan okunduğunda ezanı dinlemek, ezana içinden okuyarak katılmak ve bu duayı okumak sünnettir.
Amenerrasulu bima ünzile ileyhi mirrabbihi ve vel mü’minun… “Peygamber; Rabb’inden ne indirildiyse ona iman getirdi” ve devamı olup Bakara Suresi, 285. Ve 286. Ayetler olup genelde yatsı namazlarının sonunda okunur.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Amentü Okumak; “İnandım” anlamında Arapça bir kelime olup sure ya da dua değildir. İmanın esaslarını belirten bir cümledir ve sonu kelime-i şahadet ile biter.
Ayınları Çatlatmak-Gayınları (Kafları) Patlatmak; Böyle bir söz dizisi Türkçemizde yok. Üstüne basa-basa bir şeyleri söylemek anlamındadır. (Bilindiği üzere ayn, gayn, kaf, kef Arap alfabesi harfleridir.) Ancak genelde yöresel yahut da ülke genelinde olarak Kur’an’ı tecvidi ve makamıyla okuyamamak, bazen yanlış okumak anlamında kullanılan bir söz
Defin; Ölünün kabre konulması
Eğer yanlış kopyalamadıysam “Sübhaneke” denildiğinde sözün anlamı; “Aslında kusurlu olan biziz!” saklığında “Allah bütün noksan sıfatlardan tenzih edilmiştir, (kusurlardan münezzehtir) şükürler (hamdler) onadır, Allah 'tan başka ilâh yoktur, Allah en büyüktür!” demektir.
Elham, İhlâs, Kevser, Yasin, Tebareke Sureleri ve Kunut Duaları Kur’an’da yer almaktadır.
Ezan Makamları; Sabah Ezanı; Saba, Öğle Ezanı; Rast, İkindi Ezanı; Hicaz, Akşam Ezanı; Segâh (Nadiren; Eviç), Yatsı Ezanı; Uşşak ve Hicaz (Nadiren Rast) (Salâlar; genelde Hüseyni) Makamlarında okunur.
Ezan Okumak, Müezzinlik Yapmak, Tebdili Erkân (yani namazı düzgün kılmak); rükû, secde, kavme (rükûdan sonra ayakta durmak), kamet, makam, celse (iki secde arasındaki oturuş), tecvid, tevhid, ayını-gayın, elifi-be, namaz çeşitleri, hac, umre vb. Tümünü yazmak ve ayrı ayrı anlatmak bir öykü içine sığdırılamaz. Bu nedenle öyküyle ilgilenenlerin başvuracakları kaynak bellidir.
Fetva; İslâm hukukuyla ilgili bir konunun, bir sorunun dinsel hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, müftüce verilen hüküm. Bir işle ilgili yargıda bulunmak, bir işin yapılmasına olur vermek.
Fıtrat; “Yaratılış, belli yeteneklere yatkınlığa sahip olmak” anlamını taşır. Bununla ilgili Peygamberimizin önemli bir hadisi vardır; "Her doğan çocuk; fıtrat üzere tertemiz ve günahsız doğar!” şeklinde. Bu bağlamda Kuram Kerimdeki 30. Rûm Suresinin 30. Ayetinde fıtratın korunması konusunda mealen şöyle denilmektedir; “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanlar üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an’ı Kerim’i “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
İmam Nikâhı; Dini Nikâh. İslâm dini kurallarına göre bazı şartların yerine getirilmesi ile Allah huzurunda kıyıldığına inanılan dinsel nikâh.
İsim Konulmasında Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler ki bunlardan biri de yeni doğan çocuğa isim konulmasında sağ kulağına ezan okunması, sol kulağına kamet getirilmesidir.
İslâm Âlimlerinin Deyişlerine Göre; Küllü müsrifin haramün (Her israf haramdır) yanında, Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır), Küllü habisün haramün (Her kötü kokan şey haramdır) ve Küllü müziin haramün (Eziyet veren her şey haramdır). Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalâlığı yapmak değil, detaylı bilgi ya da anlamları öğrenmek isteyenler Google, Yandex ya da ansiklopedilerden yararlanabilirler.
İslâm’da Dört Kadınla Evlenmek; Kur’an da Nisa Suresi, 3. Ayet Mealinde şöyle denmiştir; “Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helâl edilen kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın ve eğer bu takdirde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir kadın ile veya sahibi bulunduğunuz cariye ile yetinin. Bu azmamanız, haksızlık yapmamanız için daha elverişlidir.” İslâm’dan önce cahiliye devrinde erkekler çok fazla kadınla evlenebiliyorlardı, İslâm âlimlerinin sözlerine göre İslâm bu fazlalığı “En fazla dört olabilir” şeklinde düzeltmiş! Bu konuda ayetler; “Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin.” Kur’an, Nisa Suresi, 3. Ayet), “Ne kadar isterseniz kadınlar arasında adaletli davranmaya güç yetiremezsiniz.” Kur’an, Nisa Suresi, 129. Ayet).
Kamet Getirmek; Camide, cemaatin namaza kalkması için okunan kısa ve acil gibi ezana göre hızlı okunan ezan. Yeni doğan çocukların sol kulaklarına okunan ezan niteliğinde bir okuyuş. Farkı; ezana göre araya sıkıştırılan; “Kad Kâmetti’s selâh (‘Namaz başladı’ sözcüğüdür)”
Kur’an Hucurat Suresi, 10. Ayet; “Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki, rahmetine mazhar olasınız!”
Kur’an Okumanın Mekruh Olduğu Durumlar; (1) Namaz kılarken kıyamın dışındaki durumlarda, (2) Cemaatle kılınan namazlarda imama uyulması durumunda, (3) Minberde okunan hutbeyi dinlerken, (4) Uykulu olup, Kur’an okunurken zorlanılması durumunda.
Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.
Laik; Din işleriyle, dünya işlerini ayıran, dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimi.
Makam; Alaturka müzikte bir dizinin işleniş biçimine verilen ad. Türk Musikisinde kullanılan ses dizilerinin belli kurallar çerçevesinde uygulanması. Büyük ve önemli bir görev yeri. [Ezan Makamları; Sabah Ezanı; Saba, Öğle Ezanı; Rast, İkindi Ezanı; Hicaz, Akşam Ezanı; Segâh (Nadiren Eviç), Yatsı Ezanı; Hicaz (Nadiren Rast) Makamlarında okunur. Cenaze ve Cuma Namazı salâları ise Hüseyni Makamındadır].
Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.
Mevlitte Hazreti Peygamber; Onun doğumunu anlatan mevlitte bu dizler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
Selâm Verilmeyecekler; İnternette yaptığım bir gezinti sırasında; Gayrimüslimlere, şarkıcılara, içki içenlere, kadınlara-kızlara bakanlara, yaşlı genç ayırımı yapılarak yabancı kız ve kadınlara selâm verilmeyeceğini okudum. Hayret etmemem mümkün değildi. Gıybet edenlere, Fâsıklara (Açıktan günah işleyenlere), Namaz kılanlara, Hutbeyi okuyan ve dinleyenlere, Vaaz eden ve dinleyenlere, Fıkıh dersi çalışanlara, Din dersi veren veya meşgul olanlara, İlmi konferans sırasında, Ezan (Cuma iç ezanı dâhil) okunurken, Abdest bozmakta olanlara, Avret yeri açık olanlara, Yemek yemekte olanlara da selâm verilmemesi mantıklıdır.
Sırtını Sıvazlamak; Sırtının üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek, bir bakıma okşamak.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ın 67. Mülk Suresi olup genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
Tevhid (Tevhit); Vahdet kelimesinden oluşmuş tek olmayı anlatan bir kelimedir. (Örneğin “Lâilâheillâllah” kelimesine kelime-i tevhid denilmektedir.)
Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermek. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.
Ulema; Âlimler, sarıklı din bilginleri.
Ümmi; Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.
Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.
Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir.
(4) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak (Öyküdeki anlamı; genelde ve yöremde, askerliğini yapmamış gençlerin evlenmelerine izin vermemek demektir).
Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.
Atı alan Üsküdar’ı geçer de, ah’ı alan Sırat’ı geçer mi, bilmem. Bedirhan GÖKÇE
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Çay Sıra Gidip, Yol Sıra (Gelmek); Herhangi bir işi isteksiz olarak yapmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, gereken önem verilmemek.
Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.
İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.
Kavileşmek; Pekişmek, sağlamlaşmak, güçlenmek. Dayanıklı ve güçlü duruma gelmek.
Makul ve Mantıklı Karşılamak; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın bularak, anlaşma düşüncesi sağlamak, asgari müşterekte birleşmek.
Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA
Safsata Yaratmak; Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler demek olup böyle bir olayı meydana getirmeye çalışmak.
Sui Taksir Olmamak; Sui Taksir; İyi niyet aranmayan, bir kısım yanlışlıklara kurallara uymamaktan dolayı olan taksir. Bu olayın olmaması. (Taksir; dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslekte acemilik veya düzene, buyruklara ve talimatlara uymazlıktan doğan, istemeyerek gerçekleştirilen suç. Basit ve bilinçli olarak iki bölümdür).
Sular Seller Gibi Öğrenmek; Bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi, yanlışsız, doğru olarak öğrenip söylemek, genelde bir şarkıyı makamı, sözleri ve iyi bir sesle öğrenmiş olarak okumak.
Tanrının hikmetinden sual edilmez (sorulmaz); Allah’ın hikmetinden sual olunmaz şeklinde mevcut imkânlar dâhilinde çözülemeyen olayların Allah’a havalesinde kullanılan bir söz. Tanrıya hikmetinden dolayı sual sorulamayacağının emridir.
Tavsatmak; Bir iş, bir durum vb.nin gücünü, hızını kaybettirmek, yavaşlatmak, gevşetmek.
Yapındırmak; İşi olur duruma getirebilmek, becermek. Bir işi kendi eliyle, özenle yapmak. Yavaş yavaş alıştırmak. Benzetmek, uyum sağlamak. İçki içmek.