Küçük bir şehir; bir ilçe idi burası...

Ancak ilerilerden, berilerden şehrin tam ortasından diğer şehirlere, hatta illere anayol, ya da cadde geçmesi nedeniyle diğer ilçelere göre oldukça fazla etkinliği olan...

Sonraları az buçuk istimlâk bedelleri(1) sorun yaratmasına karşın, yol iki şeritli olarak genişletilmiş, ortasına platform(2) düzenlenmiş olarak trafik rahatlatılmıştı sözüm ona. Gene de eskisine göre velinimetti(2) bu durum. Ufak bir şehir içindeki öncesindeki anayol niteliğindeki tek şeritli bir anayolun vahametini(2) varın siz düşünün...

Halk bu trafik düzeninden de, yoldan da memnun değildi gene de. Öncelerine göre bu durumda bile gün geçmiyordu ki, tavuk veya kedi-köpekleri heder olmasın(4). Canları sıkılıyordu tabii ki.

Şu anda başlarında olan Kaymakam; banketler(2), üst-alt geçitler yaptırmış, neredeyse yüz metre aralıklarla gece-gündüz demeden devamlı sarı ve kırmızı olarak yanıp sönen trafik işaretleri, bir sürü uyarı levhası koydurmuş olmasına rağmen, insan ve kalabalık faktörü nedeniyle trafik yoğunluğuna ve trafik kargaşasına(1) engel olamamıştı.

Hayvancıkların okuma-yazmaları, iki ayaklı galiba insan denilen varlıkların ise kurallara uyma zorunlulukları yoktu, başlarına gelen türlü-çeşitli musibetlere(2) rağmen.

Nedenine gelince okuma-yazması şüpheli(!), kafasızlığı tescilli biri, maalesef ötesi karakaçanlardan birine çarpmış, hem kendi, hem karakaçan ve hem de arabası boylarının ölçülerini almışlardı! Eşek(4); eşekti nihayet...

Böğürtüsü(2), anırması, bağırıp-çağırması yoktu. Sadece ayağa kalkmağa çalışıyor, kalkamıyor, dünyanın en güzel sürmeli gözlerine sahip, en çok kahır çeken(3), mühendisliği tartışılmaz, ancak en çok hakarete uğrayan(3) ve insanlarla özdeşleştirilen(3) bu varlığın gözyaşları belli oluyordu sanki.

Nihayetinde canlı bir varlıktı, ıstırap(3) çekmesine dayanamayan bir bakkal, çiftesini alıp alnı kabağına(1) iki domdom kurşunu(1) yerleştirip kurtarmıştı onu dünya azabından(1)! Oysa o sürmeli gözlerinde bir hayret görüntüsü(1) vardı; “Ben ne yaptım ki?” ya da “Suçlu ben miyim?” dercesine, gözleri açık gitmişti, muhtemelen kendi cennetine, ıstırabından kurtarma gayretindeki bakkalı anlamamışçasına...

Öteki iki ayaklı, arabasının şekil ve tipinden, giyim kuşamından varlıklı olduğu anlaşılan genç irisi, besili, muhtemelen patron çocuğu olduğu belli olan varlık ise ufak-tefek(5) sıyrıkları olmasına rağmen ölüyor-bitiyordu(3), yaygaraları(2) ile.

Oysa önemsenecek yara-beresi bile yoktu, bir-iki çizik dışında, kanadığı bile fark edilmeyen.

Nitekim Sağlık Ocağından iki yara bandı ile kös kös(3), başı eğik bakınarak çıkmış, farı kırılmış, tamponu eğilmiş arabasına binerken, domdom kurşununu esirgemeyen(!) bakkala cüzdanındaki tüm paraları verdikten sonra;

“Mal sahibine verin lütfen, eksikse şu kartım, bana ulaşsın, eksiğimi tamamlayayım!” deyip hiçbir şey olmamışçasına arabasına binip devam etmişti yoluna!

Ha? Trafik Polisi yok muydu? Amme davası(1) açılmaz mıydı? Vardı, belki amme davası da açılabilirdi, ama hem önemsizdi şikâyetçi olmayınca, hem mal sahipleri zaten görünmemişlerdi ki ortalıklarda, sebebi bilinmeksizin! Yalancının, yalancısının yalanından kim ölmüştü ki dünyada, ben dâhil?

Hangisi anlatılsa gerekti ki, yaşanan olaylardan? Şöyle ikinci bir olay anlatılabilir belki…

Doğal olarak tavuk, kedi, köpek ezilme olayları olağan, hatta doğal bir doğa olayı gibi görülüp önemsenmemesi bir kenara koyulursa bu olay bir arabanın bir traktör römorkuna arkasından çarpmasıydı.

Bahçede, bağda, kör tarla yollarında, hatta patikalarda çalıştırılan bir römorkun trafik düzenine uygunsuzluğundan bahsetmek abes olur(3) herhalde.

Geçimi genelde tarımdan olan ilçede, taksi azlığı yanında, traktör ve kamyon bolluğu vardı ki, herhalde şehir züppesi zengin çocuklarının ya da avenelerinin(2) özellikle kamyonlara çarpmak gibi bir lükslerinin olmaması yanında, onların cesaretsizliklerinden de bahsedilebilirdi.

Alınan tüm önlemlere rağmen bir öğrencinin üst geçidi kullanmama özrü -yok sayılırsa- onun geçirmeye ramak kaldığı(3) kaza olayı gına getirmiş(3), çevreyolu yapılması konusunda tüm dilek ve isteklerin tuzu-biberi olmuştu bu olay.

Evet, küçük öğrencinin kabahatine rağmen kendisinin bir zararı olmamıştı, ama illâ(2) ki zarar görmesi mi, ya da bir sonraki kazayı beklemek mi gerekecekti ki?

Kaymakam; akıllı-uslu, koruması olmayan, gerekmedikçe resmi arabasını tasarruf olsun amacıyla kullanmayan, evine yürüyerek gidip-gelen, gerçekten insanını seven, kaprisleri ya da saplantıları olmayan, kapısı daima açık, kısa bir özetle idealist bir gençti, orta yaşlarına çeyrek kalmış gibi görünse de.

Daha da ileri giderek bir şeyler söylemek gerekirse; kimsenin kılına ufacık bir zarar gelmesini dilemeyen, ilçeye gönlü boş olarak tayin olarak geldiği için, ilçenin kızlarından biriyle evlenip, çoluk-çocuğa karışan, “Enişte” olarak hemşerileriydi de Kaymakam.

“Allah başımızdan eksik etmesin!” duaları devamlı idi, ancak hiç kimsenin aklına getirmediği şey, bu kadar gayretli, şahsiyetli ve sevilip göze batan bir devlet görevlisinin ne kadar süre başlarında kalacağı idi…

Bu özelliklerini bilen ve dikkate alan hemşerileri çokluk olarak değil, birkaç kendini bilen ve ağzı lâf yapan, dileklerini evelemeden-gevelemeden(1) söyleyecek muhtarlar ve kendilerine okul müdürlerini takviye ederek Kaymakamın açık kapısı önüne dikildiler.

Akılları, terbiyeleri, örf ve ananeleri, her ne kadar Kaymakamın kapısı açık duruyorduysa, işlerine oldukça dalmış “Enişteleri” olsa da “Gel!” demeden gelip içeri girmelerine engeldi. Açık kapıyı; “Biz geldik!” dercesine tıklatmayı bile uygun görmeksizin dakikalara ancak sığan bir bekleyişi gerçekleştirerek yaşamışlardı.

Kaymakamın işleri o sıralar öylesine yoğundu ki, kapısında dikilen sessiz topluluğu ancak başını kaldırdığında fark etmiş, yerinden kalkıp yanlarına gelerek;

“Hoş geldiniz ağalar, kardeşler! Neden sessizliği tercih ettiniz ki? Hiç mi öksürüğünüz gelmedi? Neden kapıyı tıklatıp bir işaret vermediniz ki? Buyurun, toplantı masasına geçelim!” diyerek dertlerinin ne olduğunu hissetmişçesine, kapıdan içeriye girmeden önce görevliye çay siparişi anlamında “Çay karıştırma” işareti yapmıştı.

Masadaki kendi yerine oturmadan önce tüm masa etrafını dolaşarak gelenlerin ayrı ayrı hepsinin ellerini sıkmayı, yaşlı iki muhtarın ellerini de öpmeyi unutmamıştı. Okul Müdürlerinden biri, karşılıklı iddialaşmalardan sonra;

“Fazla vaktinizi almayalım, işiniz gücünüz çok!” dediğinde Kaymakam;

“Olur mu? Ben sizlere hizmet için varım, bir çay içmeden olmaz!” sözlerinden sonra Okul Müdürü konuşmasına devam etme gayretini yaşadı;

“Maruzatımız(2) kısa...

Bizlerin çoluk-çocuklar, hepimizin tembelliklerimiz, uzun yolları tepmek yerine kısaları tercih etme gayretimiz, ilçemizden geçenlerin kurallara uymamaktaki iddialarından dolayı oluşuyor. İsteğimiz; acaba ilçe içinden geçmek yerine, ancak belki üç-beş yüz metre uzayacak olsa da bu yolu şehir dışına aldırmak, bir çevreyolu tesisi mümkün olabilir mi, diye sormaya geldik Kaymakamım…”

Nefes alır gibi yapıp devam etti:

Zararı yok, imece(2) falan gibi biz de katılırız çalışmalara. Hangimizin tarlasından geçerse geçsin, rıza gösteririz, istimlâk bedeli gibi talebimiz olmaz, gerekirse salma çıkartır(3), ya da muhtarlıklarımızın gelirlerinden biz öderiz, aykırılık, tezat(2), karşı gelme, itiraz, işi yokuşa sürmek(3) gibi bir dilek ya da düşünce aklımızın ucundan bile geçmez. Yeter ki huzurumuz olsun, gürültümüz, egzoz gazlarından hava kirliliğimiz olmasın. Dileğimiz bu kadar Kaymakam Bey! "

Oldukça uzun konuştuğunun, ancak söylenmesi gerekenlerin çoğunu sırasıyla-sekiyle(1) söylediğinin farkında ve yorulmuş gibiydi, Okul Müdürü.

“Tamam arkadaşlar! Hemen şimdi, işi-gücü bırakıyor, sizlerden değilse de, hanımdan çocuklardan izin alıp hemen vilâyete gidiyorum. Ondan sonra gerekirse koca şehre merkeze gidip devlete ulaşmağa da gayret edeceğim!” derken pardösüsüne yönelmiş, Kaymakamlık Cümle Kapısından beraberce çıkmışlardı.

Koca-koca adamlar o kadar duygulanmışlardı ki, neredeyse Kaymakamın uzaklaştırıp saklamaya çalıştığı ellerini öpme gayretindeydiler. Biliyorlardı ki; içlerinden biri olan Kaymakam; “Yağmasa da gürleyen!(3)değil, dilek, istek ve arzulara cevap verme gayretinde olan biri idi.

Hatta sadece bir devlet görevlisi değil, vatanını, milletini, bayrağını, ulusallığı seven, idealist, mükemmel bir insandı, insan olma vasıflarını kapsayan bir insan, sadece...

Kısa sayılmayacak uzun bir süre gözükmedi Kaymakam ortalıklarda. Kaymakamlığın arabasını geri göndermiş, eşine ve vekiline gönderdiği birer satırlık pusula ile yönünü işaretlemişti sadece; Devlet Kapısı olarak…

Hani bir söz vardı; sevilenlerden beklentilerinin müjdesi gibi, Kaymakam da aynen o şekilde “Ağzı kulaklarına ulaşarak(3) dönmüştü ilçeye. Bir sevinçli, bir de hüzünlü haberi vardı sevinçli olanı yaymak, hüzünlü olanı kendisi için saklamak zorunda olduğunu düşündüğü. Çünkü kendisi için sevinçli olabilecek bu haber karısı dâhil, tüm ilçe halkının memnuniyeti mümkün olmayacak, hoşuna gitmeyeceğini sandığı bir gelecek haberiydi.

İyi haber çevreyolunun plân ve programa alınmış olması, gerek 1/25.000 lik haritalar ve gerekse toprak üzerindeki etütlerin(2) hemen yapılmasına başlanacak olmasıydı. Devamında mühendislerin, topoğrafların(2), jeologların(2)… gelip gerekli diğer etütleri yapmağa devam edecek olmalarıydı.

En önemli ve zor olan konu proje bedelinin karşılanması idi şimdilik...

Kâğıda dökülmediği halde verilen sözler nedeniyle tüm tarlalar en az zararla belgelenecek şekilde devlete ait olacaktı. Tabiidir ki; elektrik-telefon direkleri, menfez, köprü gibi şu andaki ortamda bulunan doğallıklar da göz önüne alınacaktı, eğimler, şevler, çevreyolunun balıksırtı düzeni, trafik işaretleri diğer tüm unsurlar usullerine uygun olarak dikkatle işaretlenecekti.

Karısını ve çocuklarını kucaklayan Kaymakam gerçekten kendisinin hoşnut olacağı(3) yükseliş haberini nasıl vereceğinin tereddüdünü yaşıyordu, öncelikle ve özellikle karısına. Çünkü yolun yapımıyla birlikte, yani daha projenin uygulama safhasını ancak bekledikten sonra Kaymakam bir üst mevki için şimdiden görevlendirilmişti.

Bazı büyüklerin kulakları duymaz, hafızaları(2) gelişmemiş değildi ki…

Yapılanların duyumu ertesinde ilçenin çevreyolu konusundaki gayretleri bilgi birikimlerini takviye etmiş ve yöneticiler onu angarya dolu, sorunu olan vilâyete atamak için gözlerine kestirmişlerdi, tabiidir ki mümtazen(2) yükselterek.

Sözler verilmiş, hatta kadrosu bile gösterilmişti, tek saklanan şey; angarya yaşayacağı o ildi. O halde düşüncelerine göre, gereken belge kendisine ulaştırılıncaya kadar, eğer ricası kabul edilirse, çevreyolunun yapımı tamamlanıncaya kadar kimseye haber vermenin, ortalığı ayağa kaldırmanın, insanları üzmenin âlemi yoktu. Her iş olacağına varırdı, sonuçta.

Dönüşünde doğrudan kendisinde ricada bulunanların başını çektiği Okul Müdürüne koştu; “Müjde!” diyerekten…

Sonrası malûm, belirli bir süre geçmesinin ardından…

Tüm aklı yerinde olanlar cümbür-cemaat(1) Kaymakamlığa gidiş, hoparlörlerden ilçe halkına müjdenin iletilmesi için anons ve Kaymakamlık önüne toplanan halka kendisi için bilip kalbinde saklaması gereken bilgi dışında içinden geldiğince sesleniş…

İlçeye hizmet için ortaya atılıp da sonradan sesi-sedası duyulmayan politikacılara inat, onlardan esirgenen Kaymakama yönlendirilmiş alkışlar tamamen tarafsızdı. Çünkü kendi evlâtları saydıkları Kaymakam tarafsızdı ve o herkesin sevdiği bir insandı öncelikle.

“Yaşa, sağ ol, var ol!” sesleri ile sallanan bayraklar onun için en büyük hediye idi.

Belediye Başkanı da sessiz-sedasız(1) bir şekilde kendisine iletilen haberle Kaymakama katılmış, şehir bandosunu da bu coşkuya katmak istemişti. Marşlar, yöresel türküler, oyun havaları ve kendini coşkuyla ortaya atanların oyunları ile kadınlı-erkekli, çoluklu-çocuklu, yaşanmıştı, yaşanmaya çalışılan...

Rutin(2) zaman geçmek bilmiyor, gelmesi gerekenleri beklentileri bitip tükenmiyordu ilçe halkının. Oysa hüküm bilmeyen, dinlemeyen zaman bazen öyle tez geçiyordu(1) ki, özellikle yaşlılar için;

“Şu çevreyolu yapılmadan ölürsem, gözlerim açık gidecek!” diyenlerden bir kısmı sözlerini tutmuşlar ve çevreyolunun başlangıcını bile göremeden gözleri açık gitmişlerdi!

Günlerden bir gün Kaymakamlığın kapısına birkaç araba sığışmaya çalışmıştı. İlçesine hizmette daima sürprizlere, neşe ve yeniliklere düşkün olan Kaymakam, mutlaka gelenlerden haberi olmuş olmasına rağmen coşkuyu ilçesiyle birlikte yaşamak için susmuştu.

Arabalarında ve ellerinde bir sürü aletler, çantalar olan, muhtemelen yılana, çıyana karşı çizmeli, tulumlu, baretli(2) insanlar inmişlerdi o arabalardan.

Onlar ve Kaymakam, Belediye Başkanı dâhil, bilirkişi olarak muhtarlardan birkaçı ile halktan meraklı, özellikle gözleri açık gitmek istemeyen, yürümekte bile zorlukları olan nine ve dedeler dere-tepe demeksizin güzergâhı(2) dolaşmağa başlamışlardı.

İlçe halkı, belki de yaşamlarında ilk defa duydukları ve gördükleri nivo(2), teodolit(2), mira(2), jalon(2), pusula(2) gibi adlandırılmış aletlere bakarak çevreyi adımlıyorlardı. Bazı bazen merak edenlerin aletlere fotoğraf makinası gibi eğilip bakmalarına da karışmıyorlardı mühendis, ya da topoğraf, kısaca yetkililer...

Bir gün, üç gün, bir hafta, bir ay, hatta daha da fazlası. Misafirhanelerde kalıyorlardı gelenler. Kaymakam toplantı odasını rahat çalışmaları, yazıp, çizmeleri için onlara tahsis etmişti(3), hem de gideri kendi cebi tarafından karşılanmak üzere içecek olarak ne isterlerse karşılanmak üzere.

Aslında yemek ikramı da geçmişti aklından, bedelini herhangi bir şekilde çözümleyeceğini düşünerek. Çünkü ne kendisinin, ne de Kaymakamlığın bütçesi bu yükü kaldıracak gibi görünmüyordu. Ancak gelenler bu yükü kaldırmasını ne Kaymakamdan, ne de Kaymakamlıktan beklemediklerini kesin bir dille belli etmişler, çay dışında yapılacak en ufak bir ikramı bile ret edeceklerini söylemişlerdi.

Komşu hakkını ve ilçenin durumunu göz önüne alan Kaymakam, ilçedeki lokantaları sıraya dizeceğini, her gün ayrı bir lokantada yemek yiyip yiyemeyeceklerini sormuştu. Ona göre ve arzularını dikkate alarak bir tabldot listesi yapacağını belirtmiş bunun için izin verip veremeyeceklerini sormuş, “Evet!” ya da “Peki!” cevabını alınca muhtarları münavebe(2) ile belirli bir plân ve listeyle görevlendirmişti. Aslında buna gerek de yoktu, çünkü muhtarlar halk adına bu iş için daha başlangıçta gönüllü olmuşlardı.

Kaymakam ve muhtarlardan hangisi görevli ise bir gün öncesinden lokanta, tabldot listesi yapılıyor, gelenlerin olur dilekleri alındıktan sonra o lokantaya gereken malzemeleri, “Şu kadar kişi için” diyerek alıp hazırlamalarını tembih ediyorlardı.

Böylesine gayretli muhtarlara ve Kaymakama kim sevgi ve saygı duymazdı ki?

Gelenler belirli bir süre içinde kazıklarla belirli yerleri işaretledikten bazı yerlere betondan “Röper Noktası(1)” denilen beton blokları yerleştirdikten sonra, tarla sahiplerinin yazılı izinlerinin alınması dileği ile taslarını-taraklarını toplayıp ayrılmışlardı oralardan…

Gelmesi beklenen günler gelmiyordu beklentilerinde. Yılgınlığı(2) esas yaşayan da Kaymakamdı.

Günlerden bir gün yine bir sabah, erkenden kalkan Kaymakam giyindi, kuşandı, mahmur gözlerle(1) kendisine bakan karısının yanağını fiskeleyip çocuklarının yanaklarını usulca öptükten sonra;

“Bu sabah hava berrak, / Bu sabah her şey billurdan gibi... (6) diye mırıldandı, gizli bir sevinç vardı içinde, eviyle Kaymakamlık arasındaki yolu arşınlarken(3).

Oysa böylesine aceleciliğine, telâşına gerek yok gibiydi. Çünkü saatler öğlen vaktine ulaşmak üzereyken gelmişti bekledikleri…

Kamyonlar, TIR'lar, traktörler, greyderler(2), karavanlar(2), konteynerler(2), dozerler(2), jeneratörler(2), su tankerleri, römorklar, hatta asfalt makineleri, zift tankerleri ve bir otobüs dolusu insan, birkaç çift kabinli pikap ile bir iki binek arabası, daha da görünenleri sayamadıkları…

Kaymakamın izni ile ve çiftçilerden izin alarak belirledikleri yere, yani muhtemel güzergâhın tam ortasına kondurdular karavanları, konteynerleri.

Toprağın belki de ezilmemesi, betinin-bereketinin(1) kaçmaması için şehre yakın bir yere park ettiler, ağır görünen her türlü araç, ekipman(2) ve makineleri...

Güzergâhta çubuklarla belirtilen yerlerdeki hasat yapılmış, ürünler toplanmış, tarlalar anız halinde bırakılmıştı. Tek tük yerinden oynayan, çekinceyle tekrar ve fakat yanlış olarak oturtulan çubukların yerleri düzeltilmişti aletlerle.

Mühendislerin çizdikleri güzergâhta değil ağaç katliamı, tek bir ağaca, çalı kümesine bile zarar verilmemişti. Mühendislerin, elemanların hepsi doğaya âşık, doğanın katline gönüllerinin katlanıp izin vermediği yaratılışlarda genç insanlardı.

Bu insanların tüm düzenleri belirli bir plân ve programa göre olduğundan şehre iniş-çıkışları, gidiş-dönüşleri yoktu dense, yeriydi.

Sadece sabahları şantiyeden bir kamyonet gidiyor, verilen listeye göre toptancıdan ekmek, su, meşrubat, bira-mira, erzak, manavlardan sebze-meyve, bakkallardan sigara falan alıp dönüyor, sabahın o vaktinden, ertesi sabahın aynı vaktine kadar gelenlerin ses-solukları duyulmuyordu(3), insan olarak.

Acil durum(1) ise sadece bir-iki kez Sağlık Ocağına yöneliş şeklinde olmuştu, hatırlandığı kadarıyla.

Duyulmayan sadece insan sesi-sedası idi, çalışması gereken motorlu aletler dışında. Ama her gün gönüllü ilçe ahalisinden fahri kontrol mühendisleri(1)(!) hüviyetindeki muhtarlar, gözlerinin açık gitmesini istemeyen ihtiyar gönüllü yol çavuşları(!) görevlerinin başında oluyorlardı!

Herkes, karınca-kararınca(1), gönüllerinden ne kopuyor, ya da geçiyorsa, kimi bir testi ayran, kimi bir bakraç yoğurt, kimi ufak da olsa bir topak tereyağı, bir sele zeytin, bir küp turşu, bir sepet meyve, ya da sebze veyahut da bir eşek yükü odunla mutfak konteynırının yanından tesadüfen geçiyorlardı!

Ancak iftiharla belirtmek(3) gerekir ki; şantiyede çalışanların mutlu olduğu şey, bir öğrencinin her hafta tatilinde getirdiği çiçeklerdi yemek sofrasına üleştirilerek konan. O kız çocuğu, tüm çalışanların yaşına bakılmaksızın biricik sevgilisi, çocuğu, kardeşi, canıydı...

İş aceleye gerek kalmaksızın, ancak ulaşacak kış şartları dikkate alınarak, usulünce, kural, talimat ve iş programına uygun olarak yürütülüyordu, yürütülmeye çalışılıyordu değil!

Böyle konularda işe iki ekip olarak ortadan başlanıyor, iş ilerlerken kod(2) ve kurp(2) denilen dönemeçlerin durumu dikkate alınarak köprü, viyadük(2), menfez ve tüneller için uzman olan ayrı ekiplerle işlemler gerçekleştirilmeye çalışılıyordu.

Bunun yanında hesaplarının milimetresine, sinüs-kosinüslerine(1) kadar yapılması gereken drenaj(*), kar yükü(*), aydınlatma, tünellerde havalandırma ve trafik işaretleriyle bölünmüş yol şartlarının iyi belirlenmesinin gerektiği kanaatindeydiler mühendis ve topoğraflar...

Onlar da her saniye değilse bile 5-10 dakikada bir getirdikleri aletlerle ölçme işlerine aynı işçiler gibi katkıda bulunuyor, belki de işçilerden daha fazla yoruluyorlardı.

Mühendis ve jeologların incelemedikleri, farkına varmadıkları ya da gözden kaçırdıkları tek konu ilçenin çıkışına doğru, bünyesi killi, yağlı toprak olan bölüm ve bunun yaratabileceği heyelân saklı bir sorundu.

Bu bölümde sırta doğru, derme-çatma(1) denilecek bir biçimde, tümünün % 15-% 25'i meylin aşağısına doğru duvar yerine kalın sayılacak kalas, tahta ve kütüklerle desteklenmiş bir kulübe bulunmaktaydı.

Öyle ki; “Teşbihte hata olmaz ya! (7) vadiye bakan pencere önüne ana-baba, ya da tek dünyalıkları kızları dışında pehlivan yapılı biri otursa, evin tümü değilse bile bir bölümü uysal bir şekilde vadiye ulaşma gayretinde olur, dereye ulaşabilirdi, bu; “İki-iki daha dört!' şeklinde bir gerçekti.

Üstelik bir-kaç kez ciddi bir şekilde uyarılmalarına rağmen aile bu evi, üç-beş evlek(2) kadar, geçimlerini temin ettikleri bahçe nedeniyle terk etmemişlerdi, terk etmeye de hiç niyetleri yok gibi görünüyordu!

Evin genç kızının dikkatini dozer operatörü, dozer operatörünün dikkatini de o genç kız çekmişti, bir bakıma “Kalp, kalbe karşıdır(8)” modunda.

Günlerden bir gün çok susamıştı(!) dozer operatörü, kapıyı çalıp su istemişti, “Bacım” demekten çekinerek, “Susadım güzel kız!” deyip utanarak.

Her işte, ya da şeyde başlangıç önemliydi, insanlar beyinlerine ve yüreklerine egemen olamıyorlardı. Önceleri kapıya gelinip istenen su, sonraları dozerin çalıştığı bölgelerde genç kızın elinde su testisi ile beklemesi şeklinde gerçekleşmeye başlamıştı.

Bazı-bazen ayran, bazen nar şerbeti, ya da mevsim sonu gelmiş olduğundan son turfanda meyve takviyeleri ile devam etmesinde de bu beraberlikler için mahzur görmüyor(3) gibiydi genç kız.

Günlerden bir gün, bir tam gün görünmez olmuştu dozer operatörü. O gece sabaha kadar yağan yağmur, özlem dolu gözyaşlarını simgeler(3) gibi olmuştu genç kızın. Ertesi gün güneş hükmünü gerçekleştirmeye başlamadan önce, çalışan dozerin sesini duymuştu.

Özenle, özlemle, heyecanla açtı penceresinin perdesini genç kız, anne ve babasının sabahın er bir vaktinde ilçe pazarında olduklarını hatırında tutarak. Dozer operatörü dozerin farlarını yakıp söndürmüştü, elindeki paketi göstererek davet eder gibisine.

Neşe doluydu genç kız. Beğenilmek, hatırlanmak, hediyeler verilmesinin düşünülmesi güzel bir şey olsa gerekti, bu yaşına kadar bilmemiş olsaydı da. “Çam sakızı, çoban armağanı(9)sözü ise verilen değerin en üst değerde olmasının görünüşüydü.

Operatör çalıştırdığı dozerin sesini kısmış, sözlerinin duyulmasını, ama etraflarından hissedilmemesini istercesine;

“Sen en iyi, en güzel şeylere layıksın, ama kısa bir süre içinde beğeneceğini umarak sana alabildiklerim, çam sakızı, çoban armağanı bunlar. Lütfen kabul et!” dedi.

Sözlerinin bitiminde ayaklarının altı karıncalanır gibi titremeye, dozer ise paletleri dönmediği halde kendi başına ilerleyip, sürüklenmeye başlamıştı.

Öncesinde çatısındaki birkaç kiremidi düşen barakamsı ev, çatırdayarak parçalanıp çökerken her şeyi o anda unutmuş olan genç kız hiçbir şey yapamayacak olmasının bilincinde olmasına rağmen; “Anne! Baba!” diyerek eve yönelmek çabasını belli etmişti.

Dozer, operatörünün kendisine hükmetme aczine inat sürüklenmeye, ev; genç kızın haykırışlarına nispet yaparcasına tümünü vadiye doğru yönlendirme çabasında gibiydi.

Toprak kayıyor ve bu kayış kendilerine doğru ilerliyordu. Genç kız kendini yitirmenin eşiğinde, operatör şaşkınlığıyla kendini dizginlemenin arifesinde(2) gibiydi.

Aniden karar verip genç kızın elini tuttu, kendilerine doğru yönelmiş olan kayıntının aksi yönünde koşmaya başladılar.

Bir ara; “Anne, baba!” diye haykırmaktan vaz geçip bıkmayan genç kız tökezlenip toprağa kapaklanmış, hatta kendini yitirir gibi olmuştu. Heyelân sabırlı bir şekilde yavaş yavaş da olsa kendilerine ulaşma arzusunda gibiydi.

Operatörün yapması gereken tek şey; genç kızı kucağına, ya da sırtına almak ve onu ölmeden toprak altına teslim etmemekti. Bacaklarından tutup da omzuna aldığı genç kızı ve kendi bedenini uzaklaştırmağa çalıştı, ayaklarındaki derman, bileklerine pranga(2) takılmışçasına tükeninceye kadar koştu, koştu.

Bir noktadan sonra dermanı tükendi(3), dizlerinin gücü koşma ve yürüme komutlarını dinlemez oldu. Gözlerinin feri gitmiş(3) gibiydi, o değerli sanatkârın sözü geçti aklından; “Kandilimde yağ bitti…(10)” der gibi.

Genç adam, genç kızı omzundan indirmeksizin uzandı yere, son bir gayretle. Kendisi sırtüstü yatarken, onu göğsüne yüzükoyun yatırdığını hayal-meyal(3), şöyle-böyle(3) hatırlarken; kelimeler yuvarlandı dudaklarından çiğ toprak üzerine ahenksizce:

“Seninle beraber yaşayamadık bir an bile, ama dünyadan ayrılırken el ele olmak güzel, mutluyum!” dedi, yorgunlukla göz kapaklarının inmesine direnmeye çalışırken, dudağının ucundan dökülen dizelere musikisini ekleyememenin üzüntüsünü yaşar gibiydi; “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün(11)

Gözlerini genç kız açtı önce, bulunduğu anı, konumu kanıksarcasına(3). Bir hastane odasındaydı yalnız, daha doğrusu anne ve babasının alnında ve saçlarında dolaşan elleri arasında. Onların öldüklerini sanıyordu. Pazarda olduklarını unutup bağırış ve çağırışlarından pişmanlık duyarken, kendisinin o hengâmede(2) nasıl kurtulduğunun sorgulaması içindeydi.

Kendini kurtardığına inandığı, adını bile bilmediği, ancak sıcaklığını hissettiği dozer operatörünün ise ne ve nerede olduğunu bilememenin endişesini yaşar gibiydi…

Heyelân onların yorgunluğunda cesaretini yitirmiş, onların toprağı kucaklarcasına düştükleri yere 50-100 metre kala, daha fazla ilerlemeyi kendisi için zül kabul etmiş(3) olsa gerekti. Herhalde tonlarca toprak yığını altına hapsedilen dozer ve altına alamayıp vadiye sürüklediği ev sandığı baraka yeterli olmuş olsa gerekti kendisine, kısa günün düşüncesi olarak!

Operatöre gelince ilk ziyaretçisi Kaymakamdı öncelikle;

“Üzülme, büzülme, süzülme! Yaşamda her şey olacağına varır!” anlamındaydı başlangıç sözleri. Sonrası ise kendilerince malûm, bilinmesi hiç de önemli olmayan sözlerdi.

Dozeri o yığın altından çıkarmak, belki amortisman(2) ya da yıpranma, aşınma bedeli çıktıktan sonra eder bedelinden daha masraflı ve üstüne üstelik tehlikeli olacağından dolayı tehlikeli ve sıkıntılı olacaktı.

Yerinde olduğu gibi bırakılmasına karar verilmişti, ilgililerce.

Jeologun dikkati çekilmişti yalnızca, çünkü her insan hata yapabilirdi. Proje, maddi bakımdan ufak sayılmayacak bir tadilâtla(2), heyelânın olduğu yere bir viyadük yapılması ile tamamlanacaktı.

Devlet, Kaymakamın gayreti, hatta bir bakıma baskısı ile projenin tadil edilerek tamamlanmasını öngörmüş, evleri dereye uçan aileye projeyi uygulayanlarca ev yaptırılmasına karar vermişti.

Kaymakamın daha yapacağı, üstesinden gelmesi gereken çok işi vardı, atandığı belli olan ile vali olarak gitmeden önce. Hem karısının desteğini almak kaydıyla, gençler hastaneden çıkmadan evvel.

Önce dozer operatörüne gidip sordular, adabınca(2), usulünce, bir şeyleri gördüklerine, kendilerine anlatılanlara, iletilenlere göre.

“Siz bilirsiniz efendim!” sözleri döküldü dozer operatörünün dudaklarından.

Sonrasında onu alıp genç kızın yatağının başucuna dikildiler. Genç kız onları görünce bir sırrının keşfedilmiş olmasının mahcubiyeti(2) ile kızarmış, bozarmış(3), başını eğmişti, daha sorguya çekilmesinin öncesinde, annesi-babası yanında olduğundan utanırcasına.

Doğal olarak onun da sorgulama sonundaki cevabı;

“Siz bilirsiniz!” demek olmuştu, “Efendim!” eki olmaksızın.

Kaymakam üst makamların tehditlere varan dileklerine kulak asmayarak çevreyolunun tamamlanmasını beklemişti.

Gençleri evlendirmek, aileyi şimdilik kaydıyla bir eve yerleştirmekle, ilçedeki varlıklı insanların katkılarıyla onların evlerini donatmakla işi bitmemişti kendisince.

Öyle her şey “Hop!” deyince şıpınişi olmuyordu(3). Mümtazen ataması yapılmış olsa da, yaşamının hiçbir bölümünde başladığı bir işi bitirmeksizin yarım bırakıp gitmek gibi bir huyu yoktu, bu sadece Kaymakamlığı ile ilgili bir hususiyet değil, tüm yaşamı ile ilgiliydi...

Yol yapılmış, ilçe rahata kavuşmuştu. Bir açılış töreni yapılmalı, kurban kesilmeli, devlet büyükleri davet edilmeliydi.

Edildi de…

Son viyadüğün açılış kurdelesini Kaymakam ve genç evliler kestiler.

Viyadüğün adı “Sevgililer Viyadüğü” olarak tescillenip öyle kaldı, Kaymakamın son ricası ile.

“Sel gider, kumu kalır, insan gider, eseri kalırdı!(12)

Kaymakam, ilçedekilerle vedalaşarak titrinde(2) yükselerek vedalaşıp ayrılırken diline takılan, zihninden geçen, unutamayacağı sözler bunlardı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Heyelân; Büyük ölçüde toprak kayması.

(1) Acil Durum; Anında müdahale ya da reaksiyon gerektiren, beklenmeyen ve ciddi olay ya da durum.

Alnı Kabak; Alnın, iki kaşın ortası.

Amme Davası; Suç işlediği sanılan kişinin ceza yargı makamları önünde kovuşturulmasını sağlamak üzere Ceza Mahkemelerini Kanunun 147. Maddesine göre Kamu adına Cumhuriyet Savcısının açtığı dava.

Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Derme Çatma; Değersiz gereçler kullanılarak özenilmeksizin yapılmış. Rastgele bir araya getirilmiş, aralarında uygunluk bulunmayan, şuradan buradan toplanmış.

Domdom Kurşunu; Silindir şeklinde kurşun kütle içinde sert bir alaşımdan yapılan çekirdek içeren özellikle domuz avlarında kullanılan av tüfeği kurşunu.

Dünya Azabı;  Allah’ın ahrete bırakmayıp insana dünyadayken verdiği azap.

Fahri Görev (Kontrol Mühendisliği); Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan iş, görev. (Bir mühendis gibi dikkatli bir şekilde).

Hayret Görüntüsü; Beklenmedik, şaşılacak, şaşkınlık yaratan bir olayın insan yüzündeki belirtisi.

İstimlâk Bedeli; Toplumun faydalanması için yapılacak hizmetlerde gerekli olan şahıslara ait gayrimenkulleri kamu tüzel kişilerce satın alınmasında ödenen bedel.

Kar Yükü; Zemine veya bir yapı üzerine birikmiş olan kar, kırağı ve buz tarafından yüklenen yük.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Mahmur Gözler; Uykudan kalkınca özellikle gözlerde duyumsanan ağırlık ve sersemlik hali. İçki içmiş bir kimsenin duyumsadığı baş ağrısı ve sersem gibi olma görüntüsü.

Röper Noktası; Arazi üzerinde tespit edilen sabit ve blok taş, tuğla, beton, ağaç, minare vb. yahut da buralara durumu işaretlenmiş bir nokta. Bu noktaya göre, kaybolma ihtimali olsa bile röpere göre daha önceki işlemler anında ve aynen uygulamaya konabilir.

Zamanın Tez Geçmesi; Zamanın fark edilip, hissedilemeyecek kadar çabuk geçmesi.

(2) Adabınca; Edebiyle, usulünce, adabı-ı muaşeret kurallarına uyarak.

Amortisman; Üretim faaliyetleri sonunda mal ve hizmetler oluşturulurken geçmiş yıllardan devralınan taşınmaz sermaye mallarında meydana gelen aşınma ve eskimenin yıllık kârdan ayrılan belirli orandaki parasal değer.

Arife; Belli bir olayın, belli bir günün öncesi, bir önceki günü ya da yakın günleri. Dinsel bayramlardan bir önceki gün.

Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.

Banket; Yaya ayrılmamış karayolunda, taşıt kenarı yolu ile şev başı veya hendek üst kenarı arasında kalan ve olağan olarak yayaların ve hayvanların kullanacağı, zorunlu hallerde araçların da faydalanabileceği kısım.

Baret; İşçilerin başlarına giydikleri, metal veya plâstikten yapılmış koruyucu şapka, başlık.

Böğürtü; Böğürürken çıkan ses. Böğürme sesi.

Dozer (Bulldozer); Tırtıllı veya lâstik tekerlekli yol yapım makinesi, yoldüzler.

Drenaj; Toprakta bitkilerin yetişmesine zararlı olan fazla suların akıtılması. Beden yaralarında biriken sıvıyı bir şeylerle boşaltma.

Ekipman; Bir işletmeye ya da kuruluşa gerekli olan araç, gereç, donanım.

Etüt; Herhangi bir konuda yapılan inceleme, araştırma. Bir konuda ön çalışma.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.

Grayder; Altında bulunan ve değişik açılardan çalışabilen bıçağıyla toprağı kesen ve yayan, engebeli yerleri düzleştirmekte kullanılan makine.

Güzergâh; Yol üstü, yol boyu, uğranılacak, geçilecek, çok geçilecek yerler.

Hafıza; Bellek. Öğrenilmiş ya da yaşanmış konuları, bunların geçmişle ilgisini bilinçli bir şekilde zihinde saklama gücü. Bir bilgisayarda verilerin ve işlem dizilerinin elektronik işaretler biçiminde saklandığı bölüm.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

İllâ;  İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

İmece; Genellikle kırsal yerleşim merkezlerindeki (köyler) topluluklarda gönüllü ya da zorunlu olarak birçok kişinin toplanıp, örneğin herhangi bir nedenle tarlasını işleyemeyen bir kişinin tarlasını sürmek, köyün yolunu yapmak vb. gibi işlerin el ele (el birliği ile) yapılması, iş gücü açığının kapatılması, işlerin sırasıyla herkes tarafından çabuk bitirilmesi. Eğer bu gibi işler için para toplanacaksa buna “Salma” denilmektedir.

Jalon; Arazideki farklı noktaların geçici olarak saptanmasında ve engebeli arazilerde doğrultunun belirlenmesinde kullanılan bir 2-3 metre uzunluğunda, 3-4 santim çapında silindirik bir çubuk olmakla beraber, sportif çalışmalarda bedeni hareketler için plâstik şekilde yapılmış ucunun sivri olması şart olmayan çubuktur.

Jeneratör; Dinamo. Üreteç. Mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren makine.

Jeolog; Yer bilimci. Jeoloji ile uğraşan kişi. (Jeoloji=Yer Bilimi; Temel inceleme konusu dünya ve özellikle de yer kürenin üzerinde yaşadığımız dış kabuğunu oluşturan katı maddesi “Taş Küre” nin içeriğinin yapısının, fiziksel özelliklerinin, tarihinin ve yer kabuğunu şekillendiren süreçlerin incelenmesi olan bilim dalı).

Karavan; Bir kısım insanların genellikle tatillerini geçirirken barınak olarak kullandıkları, herhangi bir işle meşgul olanların aynı şekilde, barınak olarak kullandıkları, çalışmanın devamının mümkün olmadığı hava şartlarında dinlendikleri, içinde yataklar, masa, sandalye gibi eşyalar bulunan bir otomobil veya kamyonet arkasına takılarak çekilen tekerlekli araç. İş ve özellikle inşaatlarda kullanılan tiplerine ayrıca Konteyner (Fabrikalarda üretilen, sadece düzgün bir zemin isteyen, sosyal gereklilikler /elektrik, su vb./ ve giderler için kullanılan ev tipinde yapı. Bunlar; kış-yaz koşullarına uygun, ucuz, taşınabilir, depreme dayanıklı, sevkiyatı ve de montesi kolay, ihtiyaçlara uygun olarak farklı ölçülerde imal edilebilen yapılar) da denebilir.

Kod; Özellikle şehir içindeki binalar için zemine göre alçaltı. Bir bilginin harfi, şifresi. Bir bilgiye ulaşabilmek için kullanılan simge veya simgeler dizisi (Kot ile karıştırılmamalıdır. Kot; Giysi yapılan bir nevi kumaş;, yani blucindir).

Kurp (Kurve, Kurb, Kurba);Yol ekseni, doğrular ile bunların yön değiştirdiği yerlerde bağlantıyı sağlayan eğrilerden oluşur. Kısaca farklı doğrultudaki doğru yolları birleştiren yolun eğri kısımlarına “Kurp” denmektedir. Yolun doğru kısımlarına ise Aliyman denmektedir.

Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.

Maruzat; Mevki, makam veya yaş bakımından küçük birinden büyük birine sunulan bildirilen dilek, bilgi veya sunuş.

Mira; Arazi üzerinde seçilmiş bir işaret noktasının düşeyini gösteren, yön belirlemek için uzaktan gözlenen, geometrik biçimli tahta lata.

Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.

Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.

Münavebe; Nöbetleşme, sıralama.

Nivo; İki nokta arasındaki kod farkını bulmaya, düz arazide öngörülen çalışmayı (Nivelmanı)yaparak harita yapılmasını sağlayan ölçü aletidir.  Bunun için mira denilen geometrik biçimli lata da denilen ölçülü tahtanın kullanılması gereklidir. Otomatik ve dijital olarak iki çeşidi vardır.

Plâtform; Yer, yüksekçe bir yer. Jeolojik bir yapı türü. Siyaset programlarında dayanılan düşünceler.

Pranga; Ağır cezalı insanların ayaklarına takılan kalın zincir, topuz.

Pusula; Küçük bir kâğıda yazılmış not, mektup, tezkere. Üzerinde kuzey-güney doğrultusunu gösteren bir mıknatıs iğnesi bulunan ve yön tespit etmek için kullanılan kadranlı araç.

Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Tadilât; Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, düzeltmeler.

Teodolit; Hassa bir ölçü aleti olup mesafe ölçmede kullanılır. Sineteodolit ve fototeodolit olarak iki çeşidi vardır.

Tezat; Aralarındaki zıt kavramlar. Çelişme. Karşıtlık. Tutarsızlık. Terslik. “Çok uzaklaşma donarsın, çok yaklaşma, yanarsın!” gibi.

Titr; San, unvan.

Topoğraf; Topoğrafya uzmanı (Topoğrafya; bir arazi yüzeyinin tabii veya suni ayrıntılarının meydana getirdiği şekil. Bu şeklin kâğıt üzerinde harita ve tablo şeklinde gösterilmesiyle ilgili ölçme, hesap ve çizim işleri).

Vahamet; Tehlikelilik, korkunçluk. Vahim olma durumu, vahimlik.

Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.

Viyadük; Köprüyol. Yüksek iki nokta arasında kalan alanı (vadi, nehir gibi) birbirine birleştiren yapı. Genelde otoyol ve demiryollarında uygulanan yapı şekli.

Yaygara; Bir şeyi bahane ederek yüksek sesle bağırıp çağırma.

Yılgınlık; Yılgın olma durumu, yılgınca davranış (Yılgın; Yılmış, korkmuş, bıkmış, usanmış. Morali bozulmuş, çökmüş).

(3) Abes Kaçmak, Olmak; Akla, gerçeğe, sağduyuya aykırı olmak, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma, saçma sapan bir durumla karşılaşmak, yaşamak, olmak.

Ağzı Kulaklarına Varmak, (Yayılmak); Çok sevinmek, sevindiği her halinden belli olmak.

Beti Bereketi Olmamak; Sınırsız bolluğu yitirmek, bolluktan, bereketten uzaklaşmak.

Dermanı Tükenmek (Kesilmek); Bir şeyi yapabilme gücünü yitirir gibi olmak.

Eveleyip Gevelemek; Bir sözü tam olarak söylememek, mırıldanmak, ağzının içinde kıvrandırmak. Kıvırtmak. Sözü gereksizce uzatmak.

Gına Getirmek; Usandırmak, bıktırmak.

Gözlerinin Feri Gitmek; Bakışların canlılığını yitirmesi.

Hakarete Uğramak; Bir kimsenin, bir şeye karşı küçültücü söz ya da aşağılayıcı, küçük düşürücü davranışlara düşmesi. Onurun kırılması, zedelenmesi.

Hayal Meyal (Şöyle Böyle) Hatırlamak; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz hatırlamak.

Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Heba olmak (etmek), Ziyan olmak.

Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.

Istırap (Izdırap) Çekmek; Çok etkileyici bir acı ve üzüntü içinde bulunmak, acı çekmek.

İftiharla Belirtmek; Kıvanarak, kıvanç duyarak, övünerek konu üzerine eğilmek, belirtmek.

İşi Yokuşa Sürmek; Güçlükler çıkarmak. İşin olmaması için bahaneler üretmek, yaratmak.

Kahır Çekmek; Uzun süre sıkıntıya katlanmak.

Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.

Kızarıp Bozarmak; Utanç, öfke gibi duygularla yüzünün rengi değişmek.

Kös Kös Bakmak; Aldırış etmeksizin, hiçbir şeyi umursamaksızın çevresine bakmak, bakınmak.

Mahzur Görmemek; Çekinilmesi, dikkatli olunması gerekmeyen bir durum yaşamak, sakınmayı gerektiren durum olmamak.

Ölüp Bitmek; Çok yorulmak. Sanki canı çekilmiş gibi ahlamak, oflamak, bağırıp çağırmak.

Özdeştirilmek; Özdeş duruma getirilmek, özdeşleştirilmek (Özdeş; Her türlü nitelik yönünden eş, eşit, benzer olan. Bir ve aynı olan, bir ve aynı anlamda olan).

Salma Çıkartmak (Salmak); Genellikle köylerde işlerin görülmesi için İhtiyar Heyetinin kararıyla her evden para toplamak, yardım amacıyla varlıklı kişilerden gücüne göre isteyip almak.

Ses Soluk Olmamak (Duymamak); Hiç ses olmamak, bir yerde soluk alış bile olmamak.

Simgelemek; Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine somut bir nesne veya işaret olarak belli bir anlam yüklemek. Sembol halinde belirtmek. İşaretlemek.

Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.

Şıpınişi Olmak; Kolayca ve çabukça olan eylem.      

Yağmasa da Gürlemek; Yapacakmış gibi davranıp hiçbir şey yapmamak, yapmasa da kavga, gürültü, sesini yükselterek yapıyormuş gibi davranmak.

Yolları (Kaldırımları, Sokakları) Arşınlamak; İşsiz, güçsüz, gayesiz, düşüncesiz, vakit geçirmek istercesine serseri gibi yollarda dolaşmak.

Zül (Zul) Kabul Etmek; Ayıplanacak, utanç verici, küçültücü davranış,  düşkünlük, alçalma küçülme olarak kabullenmek.

(4) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. Eşek deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki’ ve ‘Eşek bir çamura bir defa düşer’ deyimi neden oluşsundu ki?” Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’nın dizinlediği “Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.

Eşek Sütü; Anne sütüne en yakın süt; eşek sütüdür. Ancak hiçbir anne (belki eşeklik etmesin istediklerinden) çocuğuna eşek sütü vermez, vermek istemez. Oysa şu anda Eşek Sütü için açılmış ticarethaneler bulunmaktadır. Ondan sonraki süt ise; keçi sütü olup tercih edilmesinde mahzur yoktur.

(5) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(6) Bu Sabah Hava Berrak; Cahit Sıtkı TARANCI şiiri. “Bu sabah hava berrak, / Bu sabah her şey billurdan gibi / Gök masmavi bu sabah / Güzel şeyler düşünelim diye…”

(7) Teşbihte Hata Olmaz (Olmasın); “Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmasın!” anlamında söz.

(8) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(9) Çam Sakızı, Çoban Armağanı; Varlıksız kimselerin armağanı, hediyesi küçük olur. Hediyede çokluk ya da değerden önce içtenlik, soylu davranış önemlidir.

(10) Şefkat Arıyorum; Rahmetli Zeki MÜREN, “Kandil” isimli şiir ve şarkısında şu sözler yer almıştır; “Gün ışığında yola koyuldum / elimde kandil gözümde mendil / vefa arıyorum dost arıyorum / şefkat arıyorum aşk arıyorum Vefa uzaklarda kalan bir his / dost eski şarkılardan bir iz / şefkatse bardaki sarışın kız / dizlerimde derman / kandilimde yağ bitti / bulamadım gitti!”

(11) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin Seninle cehennem ödüldür bann, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.

(12) Sel gider kum kalır, söz unutulur yazı kalır!

Sel gider daş galır, el gider gardaş galır!

Sel gider, kumu kalır, insan gider, eseri kalır!