Deli danaların tepişmesi(1) gibi bir faaliyet vardı, resmi kurumun bu binasında, hem de her yerlerinde.
Cumartesi-Pazara sığdırılmaya çalışılan bu faaliyet; tıpkı halkın tepkisinden çekinen ağaç katillerinin, katliama kalkışması gibi bir şeydi ki, demokrasilerde olurdu böyle şeyler...
Ara sıra mı? Hayır, sık sık... Kişiler, korkunun ecele faydası olmadığını(2), bu dünyadan sonra bir başka dünyanın da olduğunu, hürriyetlerin ancak diğer bir insanın hürriyetinin başladığı noktada bittiğini bilseler herhalde ona göre davranmak gibi çabaları olurdu(mu?), hak-hukuk-adalet-cins-ırk-dil-din-mezhep gibi kavramlara da uygun olarak, hem de ayırımsız.
Yoğundu faaliyet, sadece birkaç üst düzey insan, odacı-bekçi, yakın kurum ve kuruluşlardan zorla getirtilen aynı vasıftaki görevliler ve ek olarak güvenlik görevlileri ile her ne konuda ve her ne içinse yürütülmeye çalışılıyordu işler…
Tüm insanlar belki Bakan, belki Müsteşar, ya da bir Genel Müdür marifetiyle Cumartesi sabahının kör vaktinde toplanıp arı gibi çalışmaya(1), Pazartesi sabahına kadar düzenin istenildiği şekilde yapılmasına mecbur edilmişlerdi, bir bakıma.
Kapılardaki levhalar sökülüyor, duvarlara-kapılara çarpmak umursanmaksızın, önemsenmeksizin masalar, koltuklar, sandalyeler, etajerler, evrak dolapları dışarılara çıkartılıyor, sonra istenilen yönlere, odalara talimatla indirilip, çıkartılıyorlardı.
Mürekkepler devrilirmiş, stilolar kırılırmış, ataçlar, toplu iğneler, bilmem neler ortalıklara saçılırmış(mış), kimse dikkat etmiyordu.
Boşalan odalar önce silinip süpürülüyor, sonra boya-badana yapılıyor, paspaslanıp tekrar siliniyor, belirli yerlerden getirildiği belli olan masa ve sandalyeler, dolaplar falan yerleştiriliyor, levhalar asılıyordu.
İşlemleri, yerleşimleri ensesi kalın(2) birinin elindeki kâğıtlara bakarak direktifleri(3) doğrultusunda idari eleman görünümündeki hamallar(!) yapmaya çalışılıyordu.
Başlangıç için nizam(3)-intizam(3) değil, doğrudan doğruya yerleşim önemli olsa gerekti. Görünen oydu ki; “Kel başa, şimşir tarak(2)” örneği yerleştirme hamallardan sonra bu kez odacıların, kapıcıların inisiyatifinde(3), düzenleme ise o ensesi kalın kişinin elindeki notlara göre başarılıyordu (Tahminen)...
Gerçekten anlaşılması güç bir manzara vardı, olayı takip eden, saçlarında tek-tük kırlar görünen, ancak yaşlı değil de bir bakıma emektar görünen genç adamın. Odasının kapısında durmuş, bakınıyor, nereye yönlendirileceğini bekliyordu.
Çünkü burnundan kıl aldırmayan elinde kâğıtlar olan ensesi kalın ve kendince onun için “Edepsiz” gibi bir sıfatı çıkarmayı beyninin ve dilinin izin vermediği kişi, onun sorusuna cevap vermeğe bile tenezzül etmemişti(1).
Gönlüne göre yerleşik bir ev bulamadığı için bitişikteki Eğitim Merkezinin bir odasında misafir olarak kalıyordu, uzunca bir süredir, tabiidir ki amirlerinin, ya da ilgililerin hoşgörüsüyle(3).
Çünkü eğitim olduğunda, eğer zorunluluk varsa bunu hisseder hissetmez, ikaz edilmeyi beklemeksizin ya bir arkadaşına misafir oluyor, ya da kendisi için daima hazır, kadrolu odası olan otele gidiyordu.
Oteldeki o oda gerçekten onundu, acil bir durum olmadıkça Otelci Amca dediği kişi bir başkasını almazdı o odaya. “Otelci Amca” dediğine de bakmamak gerek, geniş ufuklu bir şakatör(2) olduğu için, emsali olmasına rağmen, sırf şaka yapıp gülümsemek, gülümsetmek için öyle derdi, çünkü gülümseyerek selâm vermek ibadet sayılırdı.
Ayrıca sadece işi olduğu zamanlar değil, “Bir çay içmeye geldim!” deyip boş zamanlarında da ziyaret etmeden geçmez, eşinin yaptığı mantıdan sebeplenir, zaten mantı yapıldığı zamanlar da o, silâh zoruyla(!) davet(2) ederdi ki, Müşfik'in canına minnetti(2) bu davet, hem her zaman...
Bu faaliyetlerin öncesinde, yeni mezun, çiçeği burnunda, her şeyi kısa süre içinde öğrenme arzusunda, ama çekingen, hatta korkak denilecek bir mühendis kızcağız gelmişti çalışmalarında takviye olarak odalarına. Müşfik ona ancak “Hoş geldiniz!” demiş, tanışmış, enine-boyuna(2) bir sohbet etmeleri mümkün olamamıştı yoğun iş temposu nedeniyle.
Ablaları, yani diğer mühendis kardeşlerden ikisi, onu kontrol ve muhafaza görevini yüklenmişlerdi, anne ve babasına söz vererek. Bir bakıma anne-baba, tek çocukları olduğu muhtemelen(3) kızlarını elceğizleriyle(2) daireye getirmişlerdi.
Etrafı oldukça geniş bir boyutta inceledikten, belki bunu gerekli gördüklerinden ve sonra, yaşları gereği olsa gerek, eski devirlerdeki gibi; “Eti sizin, kemiği bizim!” dercesine teslimatı tam tekmil(2) yapmışlar, ablalar da gurk tavuk gibi himayelerine almışlardı onu!
Taşınma sırasını bekleyen eşten-dosttan haber alanlar ile dolu idi koridorlar, sanki odalarını birileri gelip alacaklarmış gibi!
Kimi; odalarının boşluğunu görüp nerelere aktarıldığının, ya da taşındığının sorgulamasıyla koridorlarda yarış yaparcasına gidip-geliyor, burnundan soluyarak; “Oha! Yuh! Çüş!” gibi takdir dolu(!) davranış ve sözlere aldırmaksızın koşuşturuyorlardı, yeni odalarını öğrenmek ve masaları ile ilgili sorunlar oluşmuşsa ki olmadığı asla söylenemezdi, sorunları çözmek istercesine.
Odaları henüz değiştirilmemiş olanlar olası ima, kinaye(3) ve tehditlere aldırış etmeksizin masalarında zarar görecek ne varsa onları poşetlere istif etme ve sonrasında odalarını öğrenme arzusundaydılar, taşıyanların peşlerinden seğirterek(1), tıpkı kendisi ve o genç kız gibi.
Çünkü o genç kızın da diğer arkadaşları gibi haberi olmuş, babası o hengâmede(3) kapıya kadar getirip içeriye salavatlamıştı(1) onu. O genç kız adını söylemişti de kendisi mi duymamış, ya da unutmuştu yahut da öğrenmemiş miydi?
Şu anda hatırlamak zorunda da hissetmiyordu kendisini zaten.
Zaman hay-huy(2) içinde geçiyor, gürültü ve sesler devamlılığını yitirmiyordu. Karanlık düşmüştü, yeni takviyeler, yeni ensesi kalın birinin elinde tuttuğu kâğıtlara göre verdiği talimat ve emirlerle çalışmalar var gücüyle devam ediyordu.
Olasıydı ki; bu 15 katlı, en az 150-200 odalı binada sevkiyat geceye taşacak, belki Pazar gününü bile tümüyle alıp götürecekti.
Fuzuli(3) olarak yitirilmenin düşünülmediği zamanda taşınma dolaysıyla bir kısmı kırılmış, bir kısmının ayarı bozulmuş şekilde yanıp-sönen floresan lâmbalarının kör ışıklarının izin verdiği ölçüde sıranın kendisine, kendilerine gelmesini bekliyorlardı kendisi, o genç kız ve diğer bir kısım mühendis ve oda arkadaşları.
İlerleyen gecede bir ara cep telefonu çaldı genç kızın. Aranılmak güzel bir şey olsa gerekti, aramayı, aranmayı bilmeyen, anlamayan biri için ki, bu; kendisi oluyordu genç adamın. Zira yaşamı için gerekli görmeyip bir cep telefonu edinmemişti.
Telefonda kısık sesle ve ağzını kapatarak konuşan ve mesaiye başladığının ilk günlerinde yaşadığı garabeti(3) anlayamayan genç kız sırtını duvara dayamış, bazen bir ayağını, bazen diğer ayağını dinlendirmek istercesine duvara dayıyordu.
Belliydi ki al bebek-gül bebek(2) yetiştirilmiş bir çocuktu, yorgunluğa, hele ki uykusuzluğa direncinin olmadığı belli olan. İkide bir başı önüne düşüyor, ancak odasının yerini bilip öğrenmeden de ayrılmayı düşünmüyor gibiydi.
Oysa odada beraber olduklarının çoğu; “Adam sen de!(2)” ya da “Canları cehenneme!(2)” gibi sözler söyleyerek evlerine dönmüşlerdi, ikisi, bir de öz arkadaşı dışında.
Müşfik, ismini hatırlayamadığı için “Şey!” dedikten sonra yanına yaklaştı genç kızın;
“Nasıl olsa aynı odada çalışıyoruz. Sanırım ki aynı yere taşınırız. Haydi, siz gidin, evinizde dinlenin. Yarın ya da Pazartesi günü eğer telefon numaranı verirsen sana haber iletirim!” dedi.
Ne de olsa meslektaş(3) idiler, “sen” demesinde mahzur(3) yoktu, aralarında da olsa olsa 10-15 yaş fark olsa gerekti!
“Bu vakitte taşıt yoktur, taksiye binmekten de çekinirim. En iyisi sabaha kadar da olsa beklemek!”
“Bak, o zaman sana şöyle bir teklifim var güzel kız. Yandaki misafirhanede 11 numaralı oda bana ait. Konsolda bisküvi falan gibi şeyler, dolaplarda temiz çarşaf-yastık kılıfı, nevresim gibi bir şeyler de var…
Al şu anahtarları, kapıdaki görevlinin adı Emin olacaktı, aklımda yanlış kalmadıysa. Devlet Memuru olduğunu, odamda dinleneceğini söyle, gerekirse buraya dâhilden 335 numaraya telefon et, ya da o etsin! Ben gerekli ikazı yaparım!”
“Amca, çok teşekkür ederim, çok nazik ve incesiniz, ama olmaz, kabul edemem!”
Amca? O halde o da çocuk olmalıydı;
“Bak çocuk! Daha yenisin. Al şu anahtarları da git, kapıyı arkasından kilitle ve ister yat uyu, ister ayakta dikil. Sana kalmış, ama beni dinle. Baban ya da annen çocukluğunda herhalde seni dizlerine yatırıp münasip şekilde tokatlamamışlar olsalar gerek. O halde amca olarak aynı girişimde bulunmak isteğimi bu hengâmede kim engelleyebilir ki?”
Yaşamında böyle bir tehditle ilk defa karşılaşan ve uykusuzluğu nedeniyle makyajı ve gözlerindeki rimelleri-rastıkları silinen ve fondötenleri harap gibi gözüken genç kız ısrarında direnmek yerine; “Peki, amca!” demişti, anahtarları uysalca alırken. Gizli derdi; yatağa ulaşamayacak kadar derin bir uyku özlemiydi.
Müşfik, yani genç kızın amcası(!) onun neredeyse bir ördek gibi yalpalayarak(1) yürümesini, asansörler kalın enseli adamın emrinde olduğundan, merdivenlere kadar gidişini kafasını sallayarak takip etmiş, dudaklarını aralayarak, dişlerinin arasından; “Jik, Çik, Cık!” benzeri sesler çıkarmıştı.
Uykusuzluğa alışkındı, 10-15 yaş farklı, amca olan Müşfik. Ancak uyumsuzluğa, böylesi plânsız uygulamalara, suskunluklara, cevapsız kalmalara, saygısızlıklara, sakındığı edepsizliklere ve nedenini bilip anlamadığı bu tür davranışlara alışkın değildi.
Dertleşmek istiyordu, ama kiminle? Dünya yıkılsa umurlarında olmayan, belki de devamlı, noksansız bir gelirleri olmasına, bulduklarını bunayıp(1) devlet memurluğundan şikâyetçi olanlardan, o kızcağız ve kendisini çok zaman misafir etmekte üstün başarısı olan(!) tek arkadaşından başka kimse yoktu ki yanlarında.
Demek ki ara sıra da olsa diğerlerine; “Vurdum-duymaz(3)” demekteki yanılma oranı yüzde sıfır idi.
Her konuda idealist(3), devlet memurluğuna ve memurlarına saygılı ve çok iyi yönettiklerini sanan yönetenlerin emir, dilek, direktif ve talimatlarını sadece yasaların öngördüğü şekilde uygulayan, gerektiğinde “Babamın oğlu bile olsa, ‘Hayır!’ derim” diyen bir başkanları vardı.
Muhtemelen de koca binada onun dışında böylesine cesur bir kimse, dolaysıyla da üstleri tarafından Parantez içinde; hiç mi hiç sevilmeyen bir kimse yoktu. Önder, ya da şıh(3) nereye yönelirse müritleri(3) de o yöne yönelirlerdi değil mi?
Bu nedenledir ki; Müşfik ve arkadaşları da önderlerinin izinde ve himayesinde idiler, “Anca beraber, kanca beraber(1)” mantığıyla.
Dolaysıyla Müşfik'in ona telefon edip, kabaca; "N'aber lan? Gel, taşınmaları beraber izleyelim!” diye bir şey söylemesi, edepsizliğin dik âlâsı(2) olurdu. Bu hem Müşfik'e, hem de başkanına yakışmazdı.
Sıra nihayet önce başkanının, sonra kendi odasına gelmişti genç adamın, yani Müşfik'in. O dinlenme modundayken daha önce binadaki faaliyeti görerek dairesine çıktığı için Eğitim Merkezine geri dönmüş, hiçbir sabıkası olmayan bavuluyla çalışma odasına gelmiş, tüm gereklilikleri, kendine ait olan evrakı ve hatta müsvedde kâğıtlarını bile o kadirşinas(3) bavuluna istif etmişti.
Başkan herhangi bir şekilde haberdar olmuş ve onun geldiğinde de odasına gelmişti görevliler. Başkanın yanına yaklaşan Müşfik;
“Bana bir emriniz, ya da yardımcı olmamı istediğiniz bir konu var mı efendim?” dediğinde;
“Sağ ol Müşfik! Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış. Dünyaya kazık çakacaklarını(1) sanıyor bu ahlâksız(3), menfaatperest zümresi, oysa Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler(4), dediğinde masasını yüklenmiş götürüyorlardı görevliler.
Kendisi de, Müşfik de “Tavşan sidiği denize fayda!(5)” kabilinden, biri avizeyi, diğeri de kaptığı bir sandalyeyi ellerine almış sükûtu hayale uğrayacakları(1) yöne aşağı kata yönelmişlerdi.
Belki de hiçbir vasfı olmayan, ancak yandaş, kindar, kinci uyumlarına uygun pehlivan yapılı, ensesi oldukça ötesinde kalın, elinde kâğıtlar tutan adamın imalı bakışlarından haz etmemişlerdi(1) ikisi de.
Bazı şeyler insanın aklından bile geçmez, en uç boyutlara kadar düşünse de ne beynine sığdırabilir, ne de kahrını anlatabilir, tıpkı başkanın yaşadığı gibi.
Başkana tam tuvaletlerin karşısında sekretersiz, hiçbir vasfı ve görevi olmayan müşavirlerin(3) yanındaki bir oda uygun görülmüştü. Baba oğluna; “Sen adam olamazsın!(6) demiş. İnsanlar ensesi kalın, Genel Müdür, Müsteşar, Bakan olsalar dahi, unvanlarına, titrlerine(3), makam ve mevkilerine karşın adam olamıyorlardı!
Onlar, ya da bu varlıklar, özellikli alaylı bakışlarını direkt olarak yönlendirmekten çekinmeyen elinde kâğıtlar olan ensesi kalın, pehlivan yapılı adam, başkanı aşağıladıklarını(1) ifade etmek istercesine, başkana bağlı tüm birimleri, yani Müşfik'in ve arkadaşlarının bağlı oldukları tüm müdürlükleri ve elemanları onun bir üst katına yönlendirmişlerdi.
Pehlivanın o bakışlarına rağmen suçu yok sayılırdı, ne de olsa o da aynı hamurdan(1) bir emir kuluydu(2), adam olmayan adamların, adam olmayan, olamayanların bir neferi olarak.
Öncesinde unvanı olmadığı için çalıştığı odada dört-beş mühendis arkadaşıyla beraber oturuyordu kendisi de mühendis olan Müşfik. Odadaki arkadaşları yalnızlığına ilâç olmak için tıpkı “Otelci Amca” gibi davet ve misafir ederlerdi onu.
Eğitim olduğunda, odasını boşaltması gerektiğinde de bazı-bazen otele göndermezler, yeme-içme dâhil, zorunluluklarına arzu ve istekle destek olurlardı, özellikle çocuklarını “Sevgililerim” diye sevdiği arkadaşı.
Müşfik ve arkadaşlarının tüm birimlerinin yerleşimi gecenin üçü-dördü civarında bitmişti. Bu vakitte kimseyi, özellikle o genç kızı rahatsız etmeye gerek yoktu. Başkan rahatsız olacağı kadar rahatsızlığı yaşamıştı zaten.
Yapılacak, ya da Müşfik'in yapacağı şey, eğitimle ilgili birimin kapısındaki Güvenlik Görevlisinden görevi devralmak, ya da paylaşmak, sabaha kadar televizyon seyretmek, ya da boş olan odalardan birini açtırıp tüm Pazar gününü dinlenerek, hatta tamamıyla uyuyarak geçirmekti.
Bunlardan yalnızca birini uygulamaya koyabilmişti Müşfik. O da bir emir kulu olan, emir verilmedikçe kendiliğinden bir misafir oda kapısını açmaya bile yetkisi olmayan Güvenlik Görevlisiyle birlikte sanki beraberce görevliymişlercesine sabaha kadar uyur-uyanık-uyumalı televizyon izlemek gibi.
Sabah nöbet devir-teslimi olmasına rağmen, ne odasından, ne de o genç kızdan herhangi bir şekilde haber alamamasının hüznünü yaşar gibiydi Müşfik. Kendisine sığınan birini, ya da mecbur edip odasına yönlendirdiği bir genç kızı rahatsız etmemeliydi, oysa saatler on buçuğu gösteriyordu.
Güvenlik Kabinindeki görevli Güvenlik Görevlisinin hayret dolu bakışlarına karşın uyumamak için direniyordu genç adam, üstelik endişe ile yüklü olarak, genç kızın herhangi bir rahatsızlık geçirmemiş, bir şeyler olmamış olması dileğinde, hatta dualarındaydı.
Derken telaşlı bir şekilde merdivenlere yönelmekte olan genç kız, onu Güvenlik Odasında görünce;
“Amca, niye uyandırmadın ki beni?” dedi, sitem eder bir tarzda. “Annemler üç-beş defa aramışlar, misafirhanede uyuyarak kaldığımı söyledim. Ama sâyenizde(3) türlü-çeşitli ahret sualleriyle(7) karşı karşıya kaldım. Bakalım nasıl affettireceğim kendimi?”
“Sâyemde demen biraz ağır olmadı mı küçük hanım? Dinlenmeni düşünmek, rahatsız olmamanı sağlamak, derin uykunu bozmamak, ne zamandan beri ‘sâye’ oldu ki?”
“Affedersiniz amca! Özür dilerim! Odalarımız belli oldu mu? ”
“Oldu!”
“Ne zaman?”
“Yaklaşık dört civarında!”
“Peki, o zamandan beri ayakta mısınız? Neden haber vermediniz ki?”
“Bazı şeyleri izah etmek için insan beyni o kadar küçüktür ki çocuk, bu yaşlarımda ben bile anlayamıyorum bunu, sen belki biraz daha büyüyünce anlarsın, umarım!”
“Sizin bugün, şu anlarda anlayamadıklarınızı, ben büyüyünce de anlayamayacağım düşüncesindeyim. Mümkünse çalışacağımız odayı gösterin, ben evime döneyim, siz de dinlenmenize yönelin!”
Müşfik çalışacakları odayı gösterdi genç kıza, masasını buldu, evine, biraz daha gecikeceğini telefon edip söyleyerek masasını düzenleme gayretini yaşama çabasına girişti.
Allah’ın günü çoktu, eğer ölmez sağ olurlarsa, masasının kenarına iliştirdiği bavuluna selâm verir gibi yaparken, sırtını dönüp dinlenmeye, hatta gün boyu uyumaya yönelmeden önce içinden geldiği gibi dileklerini söyleme arzusunu yaşadı;
“Kolay gelsin güzel kız, günün aydınlık geçsin çocuk!” dedi.
Herkesin gündüzünün başlayıp devam ettiği vakitlerde, gündüzünün gecesi sayacağı zamana başlamak arzusuyla odasına yöneldiğinde, yatağının bozulmadığını, çarşaf ve nevresim takımlarının aynen durduğunu, sürahi ve su bardağının yerlerinin bile değişmediğini fark etti.
Genç kız üstüyle başıyla, belki de battaniye örtünerek uyumuş olsa gerekti, yorgunluğuyla. Genç kızın yorgun bedenini, kanıksamaksızın ve mola vermeksizin dinlendirdiğini düşündü.
Hiçbir iz yoktu ondan odasında, ne düşürülmüş bir toka, ne bir saç teli, ne de lâvabo sabununda ellerinin, parmaklarının izleri. Varmış, ya da yokmuş, gelmiş, ya da gelmemiş, gelmiş ya da dönmüş fark edilmiyordu.
Açlığını, tokluğunu, susuzluğunu hissetmeksizin, Pazartesiye nasıl ulaşacağını düşünmeksizin, sürmesini dilediği hem de derin denilebilecek bir uykuya dalan Müşfik, akşamın geç vakitlerine kadar nerede olduğunun, hatta yaşadığının bile farkında değildi.
Böyle bir uykuya, ya da dinlenmeye ihtiyacı olsa gerekti belki de, yalnızlığının evsiz-barksız oluşunun nedeni olarak görünen.
Duldu Müşfik. Bir bakıma tahammül edilmesi zor, hâlâ ihtiyacı olmadığı halde nafaka ödediği(1), yaşamının en kötü anlarını tüketmişti. Üstü-başı örtülemeyecek bir hata ve görücü usulü ile evlendiği(2) karısından güç-belâ ayrılıncaya(1) kadar annesinden emdiği süt burnundan gelmişti sanki. Bu oluşuma, “Yakamı ancak kurtarabildim!” demekti, düşüncesi ve soranlara cevabı.
Yıldızları barışmıyor(1), elektrikleri kesikti, iletişim olmuyordu, müşterek yaşama devam etmek mümkün değildi. Psikolojik savaş(2) yanında evlerinde kalan ve her ihtiyacını varlıklı olmalarına rağmen, maddi olarak yerine getirmeğe çalıştığı kayınbiraderinin hal, hareket ve tavırlarına tahammül edemiyordu Müşfik.
Bugünlerde bu Eğitim Merkezinde kalmasına, hatta bir bakıma boşanmasının da başlangıcı sayılacak neden o varlıktı.
O beldede fazla kalmak istememiş, tayinini istemiş, tayini çıkmış, tek bir toplu iğne bile almaksızın, evi olduğu gibi karısına bırakmıştı, arkasına bakmadan ayrıldığında.
Sonrasında karşılaştığı tüm zorluklara rağmen özgür kalmıştı hayatının baharında olmasa da, yaza ulaşmamış baharının son günlerini yaşamakta olan genç adam.
Biliyordu ki, karısının ağabeyinin kaprisi nedeniyle kira ile oturdukları evi karısı anında boşaltmış olmalıydı, kesinlikle bilmese de boşanma safhalarında yaşadıklarından dolayı…
Bir şeyleri kaba bir şekilde düşünmek yakışmıyordu kendine Müşfik'in, ama gerçeği inkâr mı etsindi ki? İşte gene rüyasındaydı, kendisinin en perişan anında, o kendine yakışmayacak bir şekilde el-kol hareketleriyle bir kadının yapmaması gereken ve edepsizliğin dik âlâsı bir görünümdeydi, yanında ağabeyi ile birlikte.
Oturdukları ev için kira olması konusunda ısrarcı olsalar da annesi ve babası muhterem insandılar, en basitinden yahut da gösterişsizinden olsalar da kendisine karşı tavırları olgun birer hacı olarak art niyetsiz(2) ve sevecendi. Böyle bir anneden ve babadan sıfatını koyamayacağı iki insan nasıl peydahlanmıştı(1) ki?
Demek ki atalarımızın sözlerindeki gerçeklik payı tam ya da gerçek olarak yüzde yüz idi; “Bir âlimden bir zalim, bir zalimden bir âlim doğar(8)!” ya da doğabilir şeklinde.
Rüyasındaki görüntüler karanlığa gömüldü bir anda. İlerleyen zamanda bir ışık huzmesi(2) kendisini belli etti odakta, gittikçe büyüyen, aydınlığını esirgemeyen ve kesin çizgilerle kendini belli eden o genç kızdı, bu aydınlığın nedeni. Yavru bir kuş gibi sığınacak bir yer arar gibiydi. Yeşil gözlerini dikmiş, kanatları yerine ellerini uzatıyordu karşısındakine.
Tutmak istemişti o elleri, yatağının demirlerine çarpınca elleri, yarım kalmıştı rüyası, belki de kendisine yakışmayacak hülyası. Kendisine “Amca” diyen bir genç kız ve ona “Çocuk” diyen kendisi. “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” gibi bir şey. Herhalde beklediği, yaşamadığı belki de unuttuğu sevgiydi, şefkatti(3), aç olduğu.
“Amca” diye seslenişinde bunu yaşamaya başlamış olabilirdi.
Hak etmemişti(1) demek ki uykuyu, saçma düşünce ve hayaller beyninde yer ettiğine göre. Çevresine yansıyan sözlerden ürktü sanki. Bu sesler pek de iyiye alamet(3) değildi. Yeni bir eğitim, ya da uzun sürecek bir brifingin(3), bilgilendirme toplantısının haberi gibiydi bu sesler. Koca bir pazarı uyuyarak geçirdiğinin farkında değildi.
Saatin akşamın değil, sabahın sekizi olduğunu ne hissetmiş, ne de fark etmişti, uykulu ve yorgun gözleriyle.
Tıraş oldu, giyindi alelacele. Eğitim Merkezi Müdürünün odasına yöneldi. Gereken hazırlıklar için müdür de erkenden gelmişti bürosuna ve kapısı çalınınca gelenin kim ve sorusunun ne olacağını tahmin etmişçesine;
“Odalarımız müsait, sen keyfine bak!” sözüyle tedirginliğinin ve dolaysıyla bir masrafı olmayacağının müjdesini vermişti, ama nereye kadar? İnsan bir yıl, hatta bir buçuk yıla yakın bir zaman, baklava-börek yese, bıkardı.
Devamlı değişik yüzleri ara sıra gören Eğitim Merkezi Müdürünün kendisinden de sıkılma hakkı vardı. O halde gayriciddi(3) ev arayışlarını ciddiye bindirip evini aramalıydı.
Başına geleceklerin, başına geleceğini düşünmüyor gibiydi. Kimsenin tavuğuna “Kışt!” dememiş, kimsenin hakkını yememiş, bilgi ve doğruluklarından başkanı dışındaki amirlerinin ısrarlarına rağmen vaz geçmemiş, yaşamının bu bölümüne sağlıkla ulaştığını sanmıştı. Kazın ayağının öyle olmadığını(9) nasıl olsa fark edecekti...
Birikmiş heveslerle ve kinlerle makam ve yer değişliklerinin bazı insanları üzeceği ve bazı insanları da mutlu edeceği kesin olarak belliydi. Ama memurların amir, amirlerin memur olacakları, o taraftan gözüküp insanların pâyeler(3) alacakları geçmemişti Müşfik'in aklının ucundan bile(1).
Odasına geçip masasını düzenleme gayretini yaşarken, düzenli masasına yönelen genç kız kendisine; “Günaydın!” diyerek oturmuştu masasına. Yanındaki masadaki genç ablasından yardım dilercesine bakmıştı gözlerine. O abla anlamışçasına mı, yoksa başına buyruk(2) mu selâmlamıştı onu masasından doğrularak;
“Günaydın Şukufe, yenisin, ama vaktini çok iyi biliyorsun! Hele ki haberin olup da gecenin belirli bir vaktine kadar ayakta kaldıktan sonra...” demişti.
Gecikenlerin umursamaksızın yoğun trafik hengâmesi devam ediyordu. Şukufe’nin ses çıkarmasına gerek kalmadan öteki abla;
“Hiç de umurumda değil, her şey olacağına varır, hem zaten devlet ne veriyor ki, uykumu bozayım, endişeleneyim, böyle gelmiş, böyle gider?” deyince kan beynine sıçramış gibiydi Müşfik’in, mırıldandı.
“Devlet malı deniz, yemeyen domuz!” Sonra beyninde devam etti cümleler kendi başlarına, destek beklemeksizin;
“Be kardeşim, devletin sana sağladıklarını beğenmiyorsan, devletin verdiklerine rıza göstermiyorsan, aynı imkânı sağlayacak özel sektörde çalışsana göreyim seni! Yemin ederim ki, iki gün içinde buradaki çalışmalarını gören patron, kapının önüne koyar seni!”
Diyemezdi, hak etmesine rağmen çekinikliğinden. Çünkü hissettirse bile o arkadaşı küskünlüğü ile hiç iş yapmaz olur ve tüm yük omzuna binerdi Müşfik’in ve diğerlerinin.
Tam bu sırada, yeni yetmelerden, kendinden özellikli, hak etmediği halde o mevkiin sahibi olan ve fakat karşısındakinin ağabey niteliğinde olduğunu bilmeyen, kısaca adam olmayan adamın, yani eğitimden sorumlu başkanın telefon etmek yerine kendisini çağırdığını söylemişti bir odacı.
Başına geleceğin ne olacağını hissetmiş gibiydi Müşfik. Dün bir, bugün iki, mutlaka yapacağı bir şeyler olmalıydı koca binayı talan edenlerin(1);
“Hoppala! Bayram değil, seyran değil, başkan niye öpecek ki beni?!” diyerek bir üstün bir üstündeki odaya yöneldi. Malûm bir alt katlarında tam da tuvaletin karşısında kendi bölümünün başkanı vardı. Kendilerinin olan odaya ise bu yeni yetme çöreklenmişti(1).
Başkan; “Küçük dağları ben yarattım!(10)” edasıyla pencereden bakar gibi, sekreterinin kim olduğunu bildirmesine rağmen, değer vermezcesine sırtını dönmeden konuştu: "Yaklaşık bir-bir buçuk yıldır Eğitim Merkezinde kalıyormuşsun!”
“Sen” diyordu, içinden “Efendim!” demek geçmeksizin cevapladı, sorarcasına;
“Evet!”
“Peki, ne zaman terk etmeği düşünüyorsun?”
“Ev arıyorum, bulur bulmaz çıkacağım. Hem neden? Gerekli mi?”
Hışımla(3) geriye döndü başkan, Napolyanvari bir duruş sergilemeye çalıştığı elini yelek aralığından çıkarıp, iki eliyle masaya abanarak;
“Bu makamda soruları ben sorarım, hemen odayı boşalt ve ondan sonra istediğin kadar ara evini?”
Kendinden küçük ve geleceğinden emin olmayan, vasıfsız, bilgisiz bir tufeyli(3) idi karşısındaki. Kendisinin de yitireceği hiçbir şey yoktu. Kapıdan masaya doğru ilerledi, başkanın yaptığı gibi aynen iki elini masaya dayayarak dobra dobra yüzüne karşı ilendi(1);
“Siz de bilmem nerenize kına yakıp sevinin(1), yerini hak etmeyen adam!"" dedi.
“Görürsün sen!”
“Elinden geleni ardına koyma! Benim yitireceğim, yerine getiremeyeceğim hiçbir şey yok, ama ola ki, bir ihtimal yarın gerçekleşecek olursa kendinin ne olacağını sen de biliyorsun. Dünya Sultan Süleyman'a bile kalmamış, sana mı kalacak dersin ki?”
“Bir de tehdit ha, defol!”
“İndimde(3) tehdit edecek kadar bile değeriniz yok! Bir kez daha söylüyorum, elinizden geleni ardınıza koymayın. Ne yaparsanız yapın, Tanrının bize verdiği sadece bir hasletimiz(3) var; Yılmamak…”
Fazla söze gerek yoktu, kapıyı dışarıdan kapattı Müşfik, her şeye rağmen Sekreter Hanıma gülümsedi. Bir alt kattaki başkanından izin aldı.
Tam odasının kapısına gelmişti ki; “Cereyan çarptı, elektrik çarptı!” gibi seslerle irkildi(1), sözlerin kulağına ulaşması üzerine kim ve ne olursa olsun yardım etme amacıyla elektrik panosuna var gücüyle ulaşma gayretini yaşadı ve tüm sigortaların şalterlerini kapadı. Odasının önünde bir birikinti vardı ve hiç kimse şalterleri indirmeyi akıl edememişti anında.
Seyircileri itekleyerek odasına daldı, gördüğü manzaraya akıl erdiremedi. Genç kız yani o yerde yatıyor, çaresizliğin anlamı gibi, odadakilerin hepsi, istisnasız(3) hepsi “Öküzün trene baktığı gibi(11)” bilgisizlikle bakıyordu genç kıza.
İçeri girerken;
“Çabuk biri 112'ye telefon etsin, ambulans için. Etrafını serbest ve açık bırakın, pencereleri de açın!” diye emrederken, kızın omzuna dokundu silkeler gibi;
“İyi misin çocuk?”
Belki belli belirsiz kafasını salladı Şukufe.
Misafirhanede yastığına başını ilk koyduğu andan, kokusunu tümüyle ciğerlerine hapsettiği zamandan beri yaşadığının yaşamak olduğunu hissettiği, ancak hak etmediğine inandığı bir varlıktı o, yaşasın istediği; “Benim olsun değil, ben onun olayım!” düşüncesini yaşadığı.
Hemen ayaklarının altına baktı, ayakkabılarını çıkartıp, çoraplarını yırtarak ayak tabanlarına baktı, genç kızın tabanında renk ve şekil değişikliği olmaması rahatlatmıştı onu.
Hissedebildiği, daha doğrusu alnını, yüzünü, kollarını, ayaklarını kontrol ettiği kadarıyla vücutta ısınma ya da yanık gibi bir şey yoktu görünen. Ancak yerde gördüğü çay bardağı kırıkları ile oluşan çay gölü biraz da olsa canını sıkmıştı. Bunun için acele etmesinin gerekliliğini hissediyordu.
Kırk kafadan, kırk söz yükseliyordu, araba devrilince, ya da teker veya testi kırılınca yol gösteren çok olurmuş örneği;
“Altı lâstik olmayan ayakkabı ile gezilir miymiş, canım?”
“Çayı dikkatli içemiyorsan ısmarlamayacaksın kardeşim!”
“Ne işi varmış cereyan olan yerde(12)?”
Bunun yanında biri ilk yardım kitabını açmış, biri revire telefon ederek Müşfik'in bildiklerine ek olarak çevresine emirler yağdırıyordu. Aklı evvellerden biri, aklında kaldığınca;
“Diş macunu, yoğurt, salça, kolonya falan sürelim mi bir yerlerine?” derken, diğeri;
“Korkmuştur garibim, şey içirelim mi?” diyordu belki de utanarak.
"Gereksiz, hem yanlış!” dedikten sonra bu “şey” sözü bildiği bir şeyi getirmişti aklına Müşfik'in;
“Çabuk bir şişe maden suyu getirin!” dediğinde, genç kızın yarı açık dudaklarından “İggh!” benzeri bir ses çıkmış, bu direnişe aldırmayan Müşfik;
“Bir tanem, iç be güzel çocuk!”
En önemli konulardan biri, aklında kaldığına göre beynin oksijensiz kalmamasıydı, bunu da başını geriye yaslayıp, nefesini düzgün aldığını, göğsüne dayadığı kulağıyla kalp ritminin uygun olduğunu hissedince, genç kızın ayaklarını önce bir sandalyeye dayadı, sırtına doğru kâğıtlar yerleştirerek.
Bu şekilde dinlenişinin sonrasında Şukufe'yi kucağına alıp asansöre yöneldi, yan masadaki her zaman destek olan “Sevgililerinin babası” olan meslektaşı ile birlikte.
Meraklı, şaşkınca bakan gözlere aldırmaksızın;
“Teknisyeni çağırın ve çıplak tellerden uzak durun!” demeyi de unutmadı.
Bazı şeyler haldır-huldur(2), yalap-çalap(2) yapıldığında yanlışlıkların, arızaların, hataların olması mukadderdi(3), sebep olanların bilgisizlikleri nedeniyle umurlarında olmamasına rağmen.
Çünkü o çalışmalar içinde yalıtım yetersiz kalmış, fark edilemeyecek gibi elektrik kaçağı oluşmuş, çay bardağını kaza ile devirince de ıslanan zemin gereken ilgiyi gösterivermişti genç kıza, hem de anında.
Ambulans Hızır gibi yetişmişti(1). Ambulansa beraberce bindiklerinde meslektaşına;
“Kızın cep telefonunu al, anne-babası mutlaka kayıtlıdır, gideceğimiz hastaneyi oluruyla söyle!” dedi, genç kızın saçlarını okşamaya, olası terlemesini silmeye çalışırken.
Hastaneye ulaşmışlar ve uzmanların teskin edici(1) sözleriyle rahatlamışlar, kızın anne ve babasının gelmesiyle kendisince gerekenleri yapmak için sanki sonrasında “Bana doyum olmaz!” dercesine Eğitim Merkezine yönelmişti Müşfik.
Ancak ne Müşfik, ne de Şukufe bu olayın kendi yaşamlarını etkilediğinin farkında değil gibiydiler.
Müşfik sorunlarını halletmek için onları baş başa bıraktığında kendine gelir gibiydi genç kız, doktorların takdir nidalarıyla.
Müşfik, yarım saat, bir saate sığan süre içinde oteldeki çok zaman sahiplendiği odaya yöneldi, ev bulabileceği zamana kadar yerleşmek ister gibi. Ama uzun zaman süremezdi bu.
Çünkü uzun süre kalması için, her ne kadar tenzilât olanakları varsa da otel uygun değildi kendisi için. Bir ev...
Hele ki dayalı-döşeli olursa, kendisi için bulunmaz bir nimet, her ne kadar bulunmaz Hint Kumaşı gibi(13) eksiği-gediği olsa da o ev kendisi için makbul(3) olacaktı.
Üç gün hastanede, beş gün raporlu evinde istirahatli olmasına rağmen, genç kız içinde zapt edemediği duygularla ve nedensiz düşüncelerle işine dönme gayreti yaşamıştı.
Oldukça büyük bir kutu tatlı yaptırıp yönelmişti iş yerine, “Geçmiş olsun!” dileklerine cevap vermek ve sağlığına tekrar kavuşmasının heyecanını tatlılık dileği ile paylaşmak istercesine.
Ama gönlüne yön verenin o olduğunu düşündüğü o, yoktu oralarda. Elinde olmaksızın endişelenmişti.
Bilmediğini öğrenme arzusu yaşadı. Bildiği iç açıcı(2) değildi. Kendisini tekrar ve bu kez telefonla çağıran eğitimle ilgili o kendini bilmez başkana Müşfik;
“İsteğinizle ilgili olarak gereği yapılmıştır, eğer benimle resmi olarak görüşmeniz gerekiyorsa benim başkanımdan izin almanız gerek, özel görüşmemiz ise zaten mümkün değil!” deyip yüzüne kapatmış.
Bu adam olmayan başkanın tepkisi nedeniyle kendi başkanı kısa süreli, kendisi için uzun süreli il dışı görevlendirme yapılmıştı, daha üst rütbeli(!) görevliler tarafından, bir bakıma sürgün olarak yorumlamıştı bunu Şukufe.
Müşfik, oteldeki yerini kapattırmış, tek sermayesi olan bavulu ve çantasıyla kimseye “Allahaısmarladık!” demeksizin, ancak sebep olana da içinden geldiğince söylenmesine, buna bir bakıma ilenmek de denilebilir engel olmaksızın yoluna yönelmişti gecikmeksizin.
Vedalaşamamanın hüznünü yaşamıştı Şukufe, bir bakıma hayatını kurtaranla, şükran borçlu olduğuna inandığı ile. Gittiği yeri öğrenip iki satır karaladı içinden geldiğince;
“Ne olur bir cep telefonu ve hat al, bana, yazdığım numaraya telefon et ki, teşekkürlerimi, içimden gelenleri, geçenleri anlatabileyim!”
Adını yazıp imzasını atmak yerine sadece; “Çocuk” diye yazmıştı, isteyerek.
Müşfik'in gönlü, “Çocuk” dediği o çocuk için dolu doluydu. Kendine, yaşına-başına, boyuna-bosuna, bakmaksızın iç çekiyordu.
Gönül çok zaman irfanı(3) da, adabı(3) da, töreyi de, yöreyi de, yaşı-başı da bilmiyor, ya da bilmek istemiyordu. Bilmeyi-düşünmeyi; “Ne olacaksa olsun!” deyip arkasına atıyordu.
Geçici görevi bitmemiş, hem bitmek bilmiyordu, bitmesine yakın diğer uzatmaların birbirini takip etmesi nedeniyle. Bu sırada gerçekten üzücü bir haberin kendisine iletilmesinden ar duymuş(1), üzülmüştü.
Dünyadaki en tahammül edilemeyecek şey evlât acısı olsa gerekti.
Ve bunu kendisini sürgüne gönderen başkan yaşamıştı. “Kulağım ağrıyor!” diyen kızının sözüne ancak ilerleyen safhada müdahale edildiğinden başkanın kızı bir hafta içinde rahmetli olmuştu. Tanrının Nemrutlar varken neden meleklere yöneldiğini anlayamıyordu!
Kendi üzüntüsü çoluk çocuğu, mecburiyetleri olmamasına, idealleri ve çalışma arzusu olmasına rağmen, kısa süreli de olsa kendi başkanının sürgüne gönderilmesi idi.
O kısa süre için dahi kendi başkanına vekâleten “Evet efendimci” genç kalıntısı, yetersiz, bilgisi kıt biri başkanın yerini sahiplenip onun yerine oturmuştu.
Devir, devri olanındı, bugüne kadar “Onlar” denilenlerin devrinin bittiğini, “Biz” diyenlerin devrinin başladığını ve devam edeceğini, kanun, nizam, hak-hukukun hak getire(2) olduğunu gösterenlerindi.
Önceleri yazışırlarken, sonraları sık sık telefonlaşıyorlardı Müşfik ve Şukufe, duygularını gizleyip, dizginleyerek, özlemlerini ve inkisarlarını(3) sevgi cümlelerine sığınmadan belirterek.
İkisi de gönüllerinden geçenlerin ne olduğunu biliyor, ama açıklamaktan çekinmek yerine korkuyorlardı.
Bazı şeyler bitecekti, ama ne zaman? Niteliklerinin çoğunun iki dudakları arasında olduğunu bildiği, Allah'tan korktuklarını iddia ettikleri halde, Allah'tan korkmayanların icraatları, ya da eylemi, eylemleriydi bu.
Bu sırada Şukufe’den değil yanındaki masadaki Cavidan’dan almıştı, kötü, ya da yanlış haberi. Ani bir kalp krizi ile babasını yitirmişti Şukufe. İzin almaya gerek görmedi. Ama kapıda gördüğü Kurum Müdürü onu anlayışla karşılamış ve;
“İstediğin kadar, hem kimseye haber verme mecburiyetin olmaksızın izinlisin, bu yetkim dâhilinde!” demişti. Olası ki onun da yanlış olduğunu düşündüğü, garibine giden bir şeyler olsa gerekti...
Şukufe'nin üzüntüsü belli oluyordu, annesi yerine Müşfik’in koynuna büzülmüştü çünkü herkesin bir şeyler anlamlandıracağına önem vermeksizin, mezar örtülüp, Kuran’dan ilgili sure okunup hoca, maaş ya da ücret karşılığı talkın verirken(1)…
“Gideceğin yere beni de götür(14)...” ya da “Şansını dene, kal, evimizin babası, benim gönlümün şahı, padişahı, sultanı ol!” demek istedi, yalvarırcasına.
Oysa Müşfik'in kendisi için bile olsa boyun eğmeyeceğinden emindi.
Geri dönen Müşfik'in her günkü teselli telefonları iletmesi aksamadan devam ediyordu, hem bu sefer duygularını gizlemeye gerek görmeksizin.
Bir gün Cavidan’ın telefonunu aldı Müşfik.
“Bir konuda kendisinin bilgi birikimine ihtiyaç duyulduğunu, makamın konuyu uygun gördüğünü, resmi yazının faks ile yolda olduğunu” belirtmişti. Bunda belki de Şukufe’ye sürpriz yapmayı da amaçlamış olabilirdi.
Faks haberi mutlu etmişti Müşfik'i. Kısa bir süre için de olsa sevdiğinin yanında olacak, elini tutacak, içinden geçenlerin tümünü yaş farkına aldırmaksızın, bir çay içiminde dökecek ve hatta evlenme teklif edecekti.
Hemen yola çıktı, müessese müdürüyle vedalaşarak, “Nasıl olsa geri döneceğim!” düşüncesiyle diğerlerine haber vermeksizin. Önce eşine, daha doğrusu eşi olmasını dilediğine, sonra da işine kavuşmayı diliyordu.
Otobüsler kurallara uysalar da çok yavaş, şehirdeki taksiler ise ıngıdık-ıngıdık yürüyorlardı(1), kendi aceleciliğine önem vermeksizin...
Heyecanla girdi cümle kapısından, yani kurumun kapısından, kapıdaki görevliyi yarım-yamalak(2) selâmlayarak.
Asansörler henüz yenilenmemişti, öyle söylenmiş olmasına rağmen herhalde ödenek ya da tahsisat yokluğundan bıraktığı gibiydiler ve şansı vardı, asansörlerin ikisi de zemindeydi, kapısı açılana bindi ve hayatının yanlışını yaptığının farkına varamadı. Çünkü alışkanlığı, ya da bir bakıma unutkanlığı nedeniyle ilk çalıştığı katın düğmesine basmıştı.
Asansörden tam inmek üzereyken aklına gelmiş, geri dönerken sensoru(3) olmayan asansörün kapısı kafasını sıkıştırmış bedenini dışarıda bırakarak kafasıyla birlikte üst kata doğru çıkmıştı.
Gözleri açıktı Müşfik'in, ne olduğunu anlamaya bile vakit ayıramamış, belki de vakit bulamamıştı.
Bir vesile ile asansör başında olan Şukufe'nin sesi inletmişti ortalığı, herkes odasının kapısını açıp telaşlı bir şekilde asansöre doğru yöneldiğinde beyninin son gücüyle Şukufe'yi selâmlarcasına, vedalaşırcasına gözlerini kapatmıştı(15) Müşfik.
Şukufe'nin dermanı tükenmiş gibiydi. “Müşfik!” diye bağırışı son sözü olmuştu.
Kimsenin kendisine destek olmasına gerek kalmadan, kimsenin kendisini tutmasına imkân bırakmaksızın yere yığılırken başını betona çarpıp aynı anda yaşamını değiştirmiş, saniyeler farkı ile sevdiğine, dünyada değilse bile ahrette kavuşmuş olsa gerekti.
Şukufe’nin kalbi mi, yoksa beyni mi durmuştu öncesinde? Bu; belki otopsi ile belli olabilirdi, ama önemsizdi. Önemli olan tüm sırları bilen tek insanın, Şukufe’nin annesinin umutlarının tükenmesi ve yaşamda artık tek başına kalışının üzüntüsüydü…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şükufe (Şükûfe, Şükufe); Açılmamış çiçek, tomurcuk ve süslemede çiçek motiflerine dayanan bir tarz. (Arapça olup, kız çocuklarına takılan bir ad (“Şükufe” kelimesi “Şefika” kelimesi ile karıştırılmamalı. Şefika da Arapça kökenli bir kelime olup, anlamı; Şefkatli, acıması, esirgemesi bol olan, esirgeyici anlamındadır).
Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Esirgeyici. Sevecen. Acıması olan.
Cavidan; Kalıcı, sonsuz, ebedi. Daimi kalacak olan. Sonrasız, ebedi.
(1) Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Ar Duymak; Utanmak, utanç duymak.
Arı Gibi Çalışmak; Hiç durmadan çalışmak.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Bunamak; Beyni sulanmak. Doğru, düzgün düşünemez, konuşamaz, aklını kullanamaz duruma gelmek.
Çöreklenmek; Yoğun güçlü ve sürekli bir biçimde kendini duyurmak, gelip insanın içine oturmak, yerleşmek. Kıvrılıp oturmak.
Deli Danalar Gibi Tepişmek; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden, yüksek sesle anlaşılmaz bir biçimde korkunç bir öfke bağırıp, saldırıp etrafa zarar verecek şekilde tepişmek (Hayvanlar gibi).
Dermanı Tükenmek (Kesilmek); Bir şeyi yapabilme gücünü yitirir gibi olmak.
Dobra Dobra İlenmek; Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden, korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden kötü durumda olmasını canı gönülden istediğini söylemek, konuşabilmek, kötü dileklerini söyleyebilmektir.
Dünyaya Kazık Çakmak (Kakmak); Ölmemek, çok yaşamak, uzun ömürlü olmak.
Güç Belâ (Zor Belâ) Ayrılmak); Birinden, bir yerden, bir sevilenden güçlükle ayrılmak.
Hak Etmemek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmamak, hak kazanamamak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görememek, alamamak.
Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.
Hızır Gibi Yetişmek; Birinin çaresiz kaldığı çok sıkışık bir zamanında, beklemediği bir kimse, yardımına yetişmek, onu darlıktan, güç durumdan kurtarmak.
Ingıdık-Ingıdık Yürümek; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir şekilde yürümek. Eskiden “Ehlen ve Sehlen Yürümek” şeklinde de kullanılan bir deyim.
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
Kefil Olmak; Bir kimse için borcunu ödemediği ya da verdiği sözü tutmadığı zaman bunu yerine getirmeyi üstlenmek.
Kına Yakıp Sevinmek; Aslı; Kına yakmak, İslâm geleneklerinden sünnet olan bir güzelliktir. Gelin kızlara, damatlara, kurbanlık koyunlara, askere gideceklere yapılan bir uygulama. Ancak öyküdeki anlamı bir bakıma; “Bayrama yetişmeyen kınayı sakalına yak… Bayramdan sonra gelen kınayı kıçına yak!” şeklinde bir temenni(!) yahut da kinaye dolu bir sitemdir
Nafaka Ödemek; Bir kimsenin çocuğu ile birlikte geçinmesi (yemek, içmek, kire, doğal ihtiyaç gereklilikleri gibi gereken her şey) için davayı kaybedenin karşısındakine (genelde boşanan çiftlerden geliri olmayan karıya kocanın) ödemesi gereken para miktarı.
Peydahlanmak; Ortaya çıkmak, kendini göstermek, oluşmak. Belirmek, görünmek.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.
Talan Etmek; Yağmalamak.
Talkın Vermek; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylemesi.
Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.
Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Düşecek, yıkılacak gibi olmak. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.
Yıldızı Barışık Olmamak; Birbiriyle iyi geçinmemek, anlaşamamak, dost, arkadaş olamamak.
(2) Adam Sen De; Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenen söz.
Anca Beraber, Kanca Beraber; İki ya da daha çok kimseyle birlikte girişilen bir işte; “Sonuç ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmayacağız” anlamında kullanılan söz.
Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
Aynı Hamurdan Emir Kulu; Sözü; “Adam olamamak, Adam gibi davranışları sergileyememek” şeklinde yorumlamak gerek. “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözü insan olamayanlara, yalakalıkla mevki, makam edinmiş kişilere yakıştırılmış deyiştir.
Başına Buyruk; Kimseden izin almadan, dilediği gibi davranan, özgür.
Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.
Canına Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan memnuniyetin anlatımı.
Dik âlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence; Gizlice gözetlemek).
El (Al) Bebek, Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, şımartılmış, çok nazlı, şımarık.
Elceğiziyle; Küçültme, espri, acıma duygusuyla eliyle.
Enine Boyuna; Gösterişli, iriyarı.
Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.
Görücü Usulü Evlilik; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma arada aşk olmadan sevişerek evlenmenin zıttı, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması şeklinde bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.
Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.
Hayhuy; Boş, sonuçsuz, yersiz çaba. Bir yerde herkessin bir anda eğlenmesi ya da konuşması nedeniyle oluşan karışık gürültü, gürültü-patırtı, karışıklık.
Işık Huzmesi; Işın demeti, ışın bağlamı, belirli bir yönde yol alan ışınım, ışık ışınlarının oluşturduğu demet.
İç Açıcı; İnsanda iyi, güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık veren. İyi bir durumda olan, umut veren.
Kel Başa, Şimşir Tarak; Karşılanması gereken birçok ihtiyaç varken, hiç de gerekli olmayan, muhtemelen de gösterişli, şık bir şeyleri edinmek.
Korkunun ecele faydası yok! İnsan korksa da ölür korkmasa da! Olacak olan olur, bunun için boş yere üzüntü çekmemeli, korkuyu sürdürmek yerine gerekli tedbirleri almalı anlamında bir söz dizisi.
Psikolojik Savaş; Düşünceleri etkilemek amacıyla yapılan ruhsal savaş. Bir bakıma mobbing (Psikolojik Baskı), Ruhi Çöküntü denebilir.
Silâh Zoruyla Davet; (Mecazi olarak) Sanki elinde silâh varmışçasına zorla, metazori, karşı taraf istemese de, kabullenmese de davet etmek.
Şakatör; Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyorum. Bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre, “Şaka yapmayı, uygulamayı, tahammülü bilen, şakacı” anlamında bir kelime olsa gerek.
Tam Tekmil; Bütünüyle, tamamen, hep beraber, herkes, her bakımdan.
Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Yarım-Yırtık (Yarım-Yamalak) Selâmlamak; Eksik, kusurlu, üstünkörü, baştan savma bir şekilde, fark edilmesinde kusur görülecek şekilde, yalap şalap selâmlama.
(3) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
Ahlâksız; İnsanın doğuştan getirdiği ya da sonradan kazandığı bir takım tutum, davranış ve niteliklere sahip olmayan
Alamet; Bir şeyin göstergesi olan, belirti, iz, nişan, im. Çok iri, çok büyük, şaşırtıcı olan.
Brifing; Özetleme. Öz sunuş. Sunum. Bir konuda yetkili birine ya da yetkililere kısaca özet olarak verilen bilgi, kısa açıklama.
Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.
Gayriciddi; Ciddi olmayan, ciddiyetsiz, laubali.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.
Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
İdealist; Ülkücü. Düşünceci. İdealizme öğretisine bağlı filozof. Bilgide düşüncenin temel olduğunu öne süren, düşünceyi temel alan ve varlığı insan düşüncesinin oluşturduğunu, kurduğunu kabul eden öğretilerin sahibi.
İndimde; Yanımda. Benim için. Benim düşünceme göre. Nezdimde, katımda, bende.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
İntizam; Düzenli, düzgün olma. Düzen. Çekidüzen.
İrfan; Anlama, bilme. Kültür.
İstisnasız; Kimse, ya da şeyleri benzerlerinden ayırmama, ayrı tutmama, beraber düşünme, ya da aynı kuralları uygulama.
Kadirşinas; Değerbilir, iyilikbilir, kıymet ve değerlerden anlayan, anlayabilen.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
Mahzur; Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.
Makbul; Kabul edilen. Beğenilen, hoş karşılanan. Geçer, geçerli. Kabul olunmuş. Kabul ve ilgi gören.
Menfaatperest; Çıkarcı, çıkar sever, çıkarlarına düşkün, yalnız kendi çıkarını düşünen, menfaat düşkünü…
Meslektaş; Aynı meslekten olan kimse. Meslek arkadaşı.
Muhtemelen; Beklenir ki, umulur ki, görünüşe bakılırsa. Olasıdır ki.
Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
Mürit (Mürid); Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş.
Müşavir; Danışman. (Genelde çeşitli nedenlerle bir kenara iteklenmiş üst düzey bürokrat). Belli bir konuda uzman olan ve kendisine danışılan kimse. Her yıl 23 Kasım günü Danışmanlık Günü sayılmakta.
Nizam; Düzen. Kural. Usul, kaide. Tertip, sıra. Kanun.
Paye; Değer, derece, aşama, önem, rütbe.
Sâye; Gölge. Koruma, kayırma, yardım.
Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Şıh (Şeyh); Tasavvufta kendisine bağlı insanları tarikat kuralları içinde yöneten kişi. Arap (hatta bugünün Türk) kültüründe üst düzey makam, ilim sahiplerine ve bazen de yaşlılara verilen bir unvan.
Titr; San, unvan.
Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.
Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(4) Bir işi murâd etme / Olduysa inâd etme / Haktandır o red etme / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
(5) Tavşan Sidiği Denize Fayda; Sözün aslı; Fare (Sıçan) sidiği denize katık (fayda) şeklindedir. Yani küçük ve az görüp bazı şeylerin önemsenmemesinin yanlışlığının ifadesidir.
(6) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır. (Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve; “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben ‘kaymakam olamazsın!” demedim ki, ‘Adam olamazsın!’ dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine sen gelirdin ve elimi öperdin!” demiş).
(7) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
(8) Bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğabilir; Zihnimizi ön yargılardan temizlememiz gerektiği, bir zalimin çocuklarına o nazarla bakmamak, aynı şeklin ters olarak bir âlimin çocuğu için de düşünülmemesi gerektiğini belirten genelleme şeklinde bir söz dizisi.
(9) Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.
(10) Küçük Dağları Ben Yarattım; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.
(11) Trene Bakmak; Genelde; “Öküzün trene baktığı gibi bakmak” anlamında kullanılan bir deyim. Tren yolunun geçtiği bir kır bölgede sessiz sakin bir şekilde otlayan büyükbaş hayvanların,gürültülü bir tren sesini duyup,kafalarını kaldırması ve boş boş trene bakması durumundan esinlenerek, insanların boş boş bakmalarıyla karşılaşınca söylenen söz.
(12) Evine hırsız giren Nasrettin Hoca'nın kendisine akıl veren komşularına söylediği söz meşhurdur; “Hırsızın hiç mi suçu yoktur, erenler?” gibi. Bunu öyküye adapte etmeye çalışırsak, “Teknisyenin hiç mi suçu yoktu, tüm kusur, ya da kabahat, Şukufe'de miydi?” diyebilir miyiz?
(13) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
(14) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(15) Gözlerini Kapatmak; Ölmek (İdama mahkûm edilen Lavoisier; Matematikçi Lagrange'i çağırarak; "Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kere kırpıyorsam, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha beyninin düşünmekte olduğunu anlarsınız.” demiş).