Elinde gösterişsiz, sade bir televizyon kumandası, ayağında ev terlikleri, yarı çıplak, yağmura aldırmaksızın yürümeğe çalışıyordu adı Süleyman olan genç adam. Aklı başında gibiydi, bir su birikintisine rastlayınca sanki çorapsız, çıplak ayakları ıslanmasın istercesine o su birikintisinin üstünden atlamaya çalışıyor, bir sonraki su birikintisine “Yarı beline kadar” deyimine cuk oturacak(1) şekilde, aşıklarına(2), hatta dizlerine kadar su birikintisinin içinde olduğunu fark etmiyordu.
Yönsüz, gayretsiz, istemsiz bir yürüyüş gayretinde olsa gerekti bu genç adam, belki o yağmurda çevresindeki kimsenin bilmediği, fark etmediği, ya da fark etmeyi düşünmediği.
Oysa o...
Bir tatil günü annesi Fahrünnisa komşusuna “Komşuculuk oynamaya” gidişinde, daha doğrusu bir düğün-dernek hazırlığı için yardım etmeye gittiğinde evinde yalnızlığı yaşamaya çalışan Süleyman, bir devlet memuruydu, hem de mühendis.
Ancak yakışıklılık konusunda pekiyi olduğu söylenemezdi. Allah diğer kullarını yakışıklı ve güzel yaratmadan önce, onun şekli şemalı üzerinde müsvedde, ya da eskiz(2) olarak çalışmış olsa gerekti…
Babasını yıllar öncesinde yitirmişti Süleyman. Biliyordu ki, annesinin komşuya gitmesindeki saklamaya çalıştığı amaç; fiziksel kusurlarına rağmen gizli bir görücülük hevesi(3) idi. Yıllardır yalnız kalması, oğluna evlenmesi konusundaki önerilerinin kulak ardı edilmesi(1) canından bezdirmiş(1), canına tak ettirmişti(1). Gene de sabrından, belki de tahakkümünden(1) taviz verme(1) çabasından vaz geçmiyordu.
Oğlunun o taraklarda bezinin olmadığını(1) biliyordu; “Daha zamanı var!” teraneleri içinde gizlenmeye çalıştığının farkında idi. Ancak, oğlunun gönlüne göre olduğuna inandığı bir genç kızı gözüne kestiriyor, “Evlen bununla!” diyordu. “İç güveyi(3) oluyormuş da, iç gelini(3) neden olmazmış?” deyip kendi koynuna hapsedecekti gelinini, egoistliğinin tam tarifi gibi.
Sonrasında torunları olacaktı, oğlan olursa tıpkı oğlu gibi büyütecekti onu, yaşamının son anına kadar, kimselere, annesine bile emanet etmeksizin, bencilce. Kız torunu olursa onun da nasıl yetiştirileceğini öğrenir, kitaplar okur, onu da yetiştirirdi oğluna benzer bir şekilde.
Saklamaması gerek, oğlunu da oğlan değilmiş gibi; “Al bebek, gül bebek(4), kız gibi'
büyütmemiş miydi?
Neredeyse fakülteye de, askerliğe de beraber gidip, beraber okuyup, beraberce askerlik yapacaklardı, annesini çok güç ikna edebilmişti Süleyman, “Hayır!” konusunda. Yalnızlığı, arkadaşlarının desteği, kim bilir erken çocuk yaşlarında, babasından kendisine geçen irsiyet(2) ve genlerin(2) yardımıyla ancak bu dönemlerde kurtarabilmişti kendisini, “Ana Kuzusu(4)” olmaktan, ana tahakkümünden.
Babası erken yaşlarda ölmemiş olsa, annesi ikinci bir, ama kız olacak bebeğe de sahip olmayı isterdi galiba. Ancak bu nasip olmadığından Fahrünnisa, oğlunu hem oğlan, hem de kız çocuğu gibi yetiştirmişti, ilerideki sıkıntılarının neler olacağını düşünmeksizin.
Tüm varlığını oğlu üzerine aktarmıştı, titizlikle, titizce. Bu nedenle kocasını yitirdikten sonra, ikinci bir aile yaşamını aklının ucundan bile geçirmemişti(1). Tüm dünyası, tüm yaşamı esirgenmeksizin babasının hakkını da yönelttiği oğluna aitti.
Bir bakıma, ya da her bakımdan baskıcı bir anne tipiydi Fahrünnisa.
Annesi her zamanki gibi, ya da olağan “Görücülük Talimine(3)” çıkınca Süleyman da, tam anlamıyla temizlenmek için banyoya girmişti. Düşüncesi tüm bir haftanın yorgunluğunu atmak, bedenindeki tüm kirlerden ve fazlalıklardan kurtulmak idi!
Bunun için banyonun küvetinde saatlerce dinlenmiş, yıkanmış, temizlenmiş, temizliklerini yapmış, bir süre havluları ile salonda dinlendikten sonra temiz çamaşırlarını giyinmek, etrafı annesinin kızmayacağı şekilde derleyip toplamak için banyoya yönelmişti.
Havlularını kurumaları için güzelce asmış, etrafı kurulayıp tertiplemişti. Annesinin yıllardır olduğu gibi her neden olursa olsun, bu yaşlara gelmesini umursamaksızın hükmedercesine bulduğu sebeplerle azarlama modundaki davranışlarından ürküyordu.
“Bıkmak” kendine göre yanlış bir kelime olurdu. İtiraf ediyordu ki; saygı dolu bir sevgi yerine, sanki korku, ya da çekiniklik dolu zorunlu bir sevgi gösterisi sunuyor gibiydi annesine karşı.
Şuur altında(2) bir şeyler gizli olsa gerekti. “Ana gibi yâr olmaz!” felsefesine aykırı gibi de olsa, kaçmayı, uzaklaşmayı, kurtulmayı, hiç olmazsa bir süreliğine de olsa yalnız kalmayı, yalnız yaşamayı kurguluyordu beyninde.
Dışarıda çılgınca olmasa da olağan dışı bir ritimle(2) yağmur yağıyordu. Annesi telefon etmişti;
“Açık pencere var mı? Kapa! Balkondaki iplerde bir şeyler var mı? Topla! Kapıyı, pencereleri iyi kapattığından emin ol! Banyo yapacaktın, yaptıysan, iyi giyin, karnını doyur, hasta olup da başıma dert olma!”
Ve hatırında kalmayan bir sürü öneri, talimat, tavsiye ve hatta tehdit yüklü diyebileceği emirden sonra “Peki!” demesini bile beklemeksizin kapatmıştı telefonu Fahrünnisa.
Öncesinde kapıyı-pencereleri kontrol etti, sonrasında banyoya yöneldi tekrar Süleyman, astığı havluların sinüsünü-kosinüsünü-tanjantını hesap ederek(1) tekrar düzelti.
İç çamaşırlarını, eşofmanını giydi, tam doğrulmak üzereyken, iyi silemediği banyo tabanındaki ıslaklıktan dolayı ayağı kaydı, dünyası karardı, bir bakıma film koptu, kaba anlamda...
Evden çıkışının, çıktığının bilincinde değildi, belki şuur altında gizli olanlara göre ürktüklerinden kurtulmayı amaçlamış olabilirdi Süleyman. Yürüdüğünün, nereye gittiğinin, neden gittiğinin, elindeki televizyon kumandasının farkında değil gibiydi.
Hani deyim yerindeyse; sucuk gibi ıslandığının, sudan çıkmış balık gibi olduğunun da farkında değil, bilmez gibiydi. Sadece dikiz aynası olmayan, ya da arkasını görmesine ihtiyaç duymadığı şaftı kayık(5) bir dizel kamyon, ya da kendisine egemen olamayan bir yengeç gibi yampiri-yampiri yürüyor(1), belki de yürümeye çalışıyordu.
İnsanlar geçiyorlardı yanından, şemsiyelerinin altında, ya da market poşetlerini başlarına geçirmiş olarak, hızlı-hızlı adımlarla, koşanın, yürüyene göre daha fazla ıslandığının(6) bilincinde(2) olmaksızın. Muhtemelen o insanların bir kısmı kendisine bakıyordu merakla.
“Yağmur sularıyla paspasları, halıları temizlensin!” amacındaki kadınlar halılarını, paspaslarını balkondaki demirlere yerleştirmeye, dizmeye ya da düzenlemeye çalışırlarken belki de onun çıplak ve çarpık yürüyüşüne gülümsemek değil basbayağı içten içe gülüyorlardı.
Kimselerin herhangi bir şekildeki tavrına aldırmaksızın(1), belirli bir yerden uzaklaşmak istercesine, yönünü belirlemişçesine, burnunun doruğuna gidiyordu(1) Süleyman, aklının başında olduğunu kimsenin iddia etmesi mümkün değildi.
Bir yerlerde sıkıştı. Evde kendi kendisine çay demlemiş ve içmişti tek başına. Tabiidir ki bazı şeyler çaydanlıkta ya da bardakta durduğu gibi durmuyordu. Adabını unutmamış(1) olsa gerekti, sağa baktı, sola baktı, bir kenarda “Buraya işemek yasaktır!” gibi bir levha gördü, okuyamıyor olsa bile, mide bulandıran,(1) yağmur nedeniyle eser miktarda da olsa kokunun anlamını kavramış gibiydi.
Belki de hatırında kalmış, beyninin o bölümü zedelenmemiş de olabilirdi, banyoda düştüğünde. Çömeldi...
Unuttuğu şey eşofmanının önünü açmamış, ya da eşofmanını indirmemiş olmasıydı. Hiç bir şey olmamışçasına ayağa kalktı, yağmura aldırmaksızın vitrinlerin buğulu camlarında gördüğü resmin kendi olup olmadığına inanmak aklına gelmedi. Yürümeye devam etti!
Akşamın karanlığa erişme arzusundaki bir meyhane önünden geçerken “Dertli insanların” demlendiklerini gördü. Bir ara gözlerini kapatıp düşünme gayretini yaşadı. Kendisinin böyle bir alışkanlığı var mıydı, hatırlamıyordu, üstelik hain bakışlarla “Gel!” işareti yapan insanlardan çekinmiş, korkmuştu da.
“Hayır!” demek geçti içinden, sesi çıkmadı, zorlandı, hırıltı bile gelmiyordu genzinden, hatta kıpırdayamıyordu bile dudakları.
Ancak bir şeyleri denemesinin gerekliliğini düşünüyordu, unutkanlığında, perişanlığında, hatırlayamamasında, hatta sidik kokan eşofmanında. Kapalı bir dükkânın önünden geçerken camdaki aksine tekrar baktı.
Camlarda işaret yapmağa, yazmaya-çizmeye buğuları silme gayretini yaşadı, başaramadı, camlar içten buğulanmıştı çünkü mühendisliği boşunaydı şimdi, akıl edememişti(1) buğunun içeriden gerçekleştiğini.
Ve anlayamadığı diğer bir şey de elindeki televizyon kumandası idi.
Sekerek-çökerek, açlık-susuzluk duymaksızın, yağmur-çamur demeksizin yolları aşan Süleyman şehirden bir hayli uzaklaştığının, hatta akşam karanlığının indiğinin bile farkında değil gibiydi.
Bir çöp tenekesinden ayak seslerini hisseden, belki de korkuyla atlayan bir kedi, bir aracın korna çalıp üstüne zifoslu su(4) sıçratmasından da kendisi ürkmüştü.
Bu sırada üşüdüğünü gördüğü bir sokak köpeğinin eniğini ise, ne yapacağını bilmeksizin sevip okşamış, sonra saçak altlarından topladığı kuru kartonlar üzerine onu oturtup sessizce konuşmaya çalışmıştı.
Eniğin aç olduğunu tahmin ediyor, hatta biliyordu, ancak aç bir eniğe ne yapılması gerektiğini bilmiyordu.
Yürümeye devam etti, erişmeyi düşündüğü bir menzil varmışçasına, sağa-sola bakmaksızın, sapmaksızın, burnunun doruğuna denilecek şekilde aynen o şekilde.
Düşünüyordu, ya da yok olan düşünme yeteneğini kullanmaya çalışıyordu genç adam, ilerlemeye devam ederken, olmayan aklında kalanları.
Meyhanenin ismi çekmişti dikkatini. Hatırlıyordu, ama nereden hatırladığını hatırlayamıyordu. İsmin kendi ismi olduğu hatırına gelmiyordu. Oysa hatırlaması için beyninde bir birikinti kalmış olmalıydı.
Birincisi; annesi ona kendi babasının, yani dedesinin ismini vermişti.
İkincisi ilkokuldan, üniversiteyi bitirinceye kadar kendisini takip etmeyi bırakmayan arkadaşlarından biri, başlangıçta dilinin kayması, ya da dönmemesi nedeniyle “Süleyman” yerine yaklaşık bir harfle “Füleyman” demesini beraberliklerinin hiçbir anında unutmamış ve onu daima “Füleyman” diye isimlendirmişti. Diğer ismi; “Sülo” idi.
Süleyman'ın meyhanenin ismi olan "Süleyman'ın Yeri” şeklinde meyhanenin camında yazılı olan isimden tam anlamıyla etkilenememesinin nedeni bu olsa gerekti.
Komşuculuk oynamaktan ısrarla davet ettiği Sıddıka isimli bir genç kızla eve dönen Fahrünnisa evinin tüm odalarını, balkon ve genel yerlerini dolaşmasına rağmen oğlu Süleyman'a rastlayamamanın tedirginliğini yaşamanın yanında oğluna genç kızı, genç kıza da oğlunu gösteremiyor olmanın hıncını, kederini ve hüznünü yaşıyordu.
Üstelik merak içindeydi de. Kendi kendine söyleniyordu;
“Elbiseleri, pabuçları, Nüfus Kâğıdı, cüzdanı burada, ama bu oğlan nerede?” deyip önce teker teker tüm apartmanın dairelerini dolaştı, yoktu. Sonra aynı genç kızla yakındaki apartmanların dairelerini, fırını, bakkalı, kahveyi dolaştılar tek-tek, yağmur-çamur demeden.
Kimse görmemişti, kimse bilmiyordu, kimsenin haberi yoktu. Yer yarılmış, o da içinde kaybolmuştu sanki, yok olduğunu yahut da yerinde olmadığını fark ettiği televizyon kumandası ile birlikte.
Arkadaşlarını aradı yaşlı kadın. O genç kızın önerisiyle, oğlunun fotoğrafını alıp karakola yöneldi. Ağlayarak, sızlayarak, hıçkırarak, tepinerek, saçını-başını dağıtarak, yalvarırcasına diz çöküp polislerin ayaklarına kapanarak; “Bulun oğlumu!” dedi.
Sonrasında bir kenara çekilip, gözlerinden yaşlar gelmesine rağmen, ağlamaksızın, karakoldaki kanepelerden birine oturup iki tarafına sallanarak sessizce söylenmeye başladı.
Genç kız teselli cümleleriyle yanı başındaydı, onu terk etmeksizin. Daha sonrasında ağabeyi Sıddık ve annesi-babası da katılmışlardı kendisine, yaşlı kadına destek olmak için.
Sıddık, aklına gelen bir düşünceyi anlatmak gereğini hissetti. Ancak başlangıcı yanlış yaptığının farkında değil gibiydi;
“Eğer herhangi bir şekilde ölmemişse, mutlaka belli bir nedenle bir yerlerdedir kendisi. Fotoğraflarıyla ağaçlara, direklere ilânlar asalım, elden bu ilânları dağıtalım, gerekirse kapı-kapı dolaşalım… Mutlaka bir bilen, bir gören vardır, bize haber verebilir. Eğer durumunuz müsaitse ödül ya da ikramiye gibi bir şeyler de vaat edebiliriz…
Ayrıca tirajı yüksek olan bir gazeteye de ilân verelim, derim, ama siz bilirsiniz!”
Söylenilenleri duymaz, anlamaz bir görünümdeydi Fahrünnisa. Fasılasız bir şekilde düşünmeye devam ediyordu ve karakolda olduğunu unutmuşçasına, ya da hissetmeksizin vaatlerini arka arkaya sıralıyordu:
“Sağlıkla dönsün eve, bundan sonra ona ne bağıracağım, ne tenkit edeceğim, ne sitemli(1), ne kinayeli(1), ne de imalı(1) konuşacağım, ne de üzüp sinirlendireceğim onu!”
Nefes alır gibi yaptı, burnunu çekti, sonra bir kâğıt mendile sildi ve devam etmek arzusunu belirtti;
“Komşulara, kimselere gitmeyeceğim, hep başında duracağım, ne isterse onu yapacağım, ne derse ‘Peki!’ diyeceğim!”
Dinlenir gibi yapıyor, tekrar yerinde sallanarak, saçını-başını yolarcasına hareketlerle uğraşıyor, hareketlerine engel olmak isteyenlere direniyor, tekrar tekrar devam ediyordu vaatlerine ve dualarına...
Yolu üstünde bir apartmanın girişini sığınak yapmış, kucağında bebeği, boynunda plâstiğe sarılı bir kâğıt ya da karton olan bir kadınla karşılaştı Süleyman. Önce ürktüler birbirinden, sonra tavırları korkuya dönüştü.
Genç kadın bebeğine sarıldı iyice ve apartmanın kapısına abandı, açmak istercesine, o yoluna devam etti, korkusunu içine saklayarak...
Yağmur olanca haşmeti, cesareti ile devam ediyordu, onun perişanlığına aldırmaksızın yarılan gök, sanki bir barajın membaındaki, başlangıcındaki suyunun tamamını mansaba(2) yöneltme gayretini yaşıyordu.
Televizyon kumandasını sanki kendisine yol gösteren bir fener, ya da radar(2) gibi elinden bırakmıyor, sıkı sıkı tutarak uçuk aklıyla(4), belki de akılsızca yürümeye devam ediyordu Süleyman.
Yağmur nedeniyle kepenklerini indirme gayretinde olan dükkân ve mağaza sahipleri vardı, bu vakitten sonra müşteri çıkmayacağına, gelen-gidenin olmayacağına inanmışçasına. Mal sahiplerinin çoğu arabalarına yöneliyor, bir kısım insanlar ise yağmurda ıslanmalarına kıyamayan patronlarının himayesine sığınarak onların arabalarına biniyorlardı.
Dünya telâşı değil, bir umursamazlık, bir kaygısızlıkla kimse farkında olmuyordu Süleyman'ın. Süklüm-püklüm(4), başarısız bir şekilde elindeki televizyon kumandasını bir maden, ya hazine ararcasına tutuşunu kimse fark etmiyordu.
Ta ki...
Bir börekçi dükkânının önünde “Süleyman” ismini işitip kazık gibi dikilip duruncaya(1) kadar...
Annesinin sesinin şiddetine benzer, aynı tavırlı, benzer emredici bir kadının sesiydi bu. Beyninde yer etmiş olan o ismin ardından anlamadığı bir sürü şeyler de eklenmiş, farkında olmaksızın etkilenmişti Süleyman.
Evet, Süleyman tam ünlemiyle kazık gibi dikilip kalmıştı. Kapıyı açıp dışarı çıkan tek müşteri şemsiyesini açıp muhtemelen arabasına yöneldiğinde, kapı kenarında duran dilenci kılıklı, içi-dışı yağmur yüklü olan onu fark etmemişti.
O adam bir elindeki kürdanla sarı ötesi görünen dişlerindekileri ayıklarken, şemsiyeyi de tutmaya çalıştığı diğer eliyle ağzını sildiği buruşturma zahmetine bile girmek istemediği, üç adım ötesindeki çöp kutusuna ulaşmaya bile erindiği(1) kâğıt peçeteyi yağmur sularının sürüklemesini istercesine caddeye savurmuştu.
O, terbiye ve ahlâk konusunda noksan veya eksikli bir adamdı. İçeride “Süleyman” sözüyle başlayıp yanındakilere bir şeyler söyleyen, belki de emirler yağdıran oturaklı bir kadın(4) görünümünde olup, çok yaşlı gözükmeyen o, Süleyman'ı fark etmiş ve “Gel!” dercesine işaret etmişti.
Aynı meyhanedekilerinki gibi yapılan fakat şefkat ileten bu hareketi, ya anlamamıştı, ya da ne anlama geldiğini unutmuş gibiydi. Hâlbuki aynı hareket, bakışlardaki farklılık nedeniyle kendisinin çekinmesine korkup kaçmasına neden olmamış mıydı?
O halde buradan da kaçmasının gerekli olduğuna karar vermişti, yarım, hatta hiç olmayan aklıyla. Ancak geç kalmıştı.
Islanmakla cüssesi artmış olmasına rağmen, yağan yağmura aldırmaksızın kadının sesi etkilemişti kendisini bir kez daha, ağırlığına dayanamayıp çakılıvermiş, sonrasında dermansızlıkla çöküvermişti olduğu yere.
Orta yaşlı kadın olağan görünen bir şeyi kanıksamaksızın yaparmış gibi;
“Gel kuzum! Gel aslanım!” diye birbiri ile hiç alâkası olmayan iki isimle elinden tutup içeriye çekmişti onu. Korku dağları beklerdi(7), ama şefkat dolu ses, sıcacık el korkmasına gerek olmadığını hissettirmişti sanki kendisine.
O kadın, aynı ses ritmiyle ve fakat bu sefer yalvarma modunda gibi söz yetiştirmeye çalıştı etrafındakine:
“Süleyman! Dolabında giyecek ne varsa acele getir, yoksa kasadan para al, umarım mağaza kapanmamıştır, bu oğlana uygun aklına ne gelirse, ne gerekiyorsa çabuk git, al gel! Sizler de kızlar; Nurinisa, Hayrunnisa, Nisan...
Sizler de temizliğe, toplamaya, toparlamaya devam edin!” dedi, kararlılıkla...
Koca dükkânı çekip çeviren bu beş kişi olmalıydı.
“Süleyman” sözünü söylediğinde ıslak bir çuval gibi olan genç adamın irkilmesi(1) gözünden kaçmamıştı orta yaşlı kadın olan Süeda’nın. Genç kızların üçü de yaşamlarının normal bir boyutunda yapılandırma içindeymişler gibisine, önce birbirine, sonra Süeda’ya bakmışlar ve işlerine yönelmişlerdi, tekrar, uysalca.
Süeda, dükkânın arkasında, sadece kendisinin ve kızı Hayrunnisa ile birlikte yaşayıp saklanmaya çalıştığı, ardiyeden bozma, sonrasında müştemilâtı(2) tamamlanan kuş yuvası görünümündeki bölüme sürükledi Süleyman’ı.
Bir kuzunun, bir civciv, ya da ördek yavrusunun anasını takip etmesi gibi bir görüntü vardı, arka arkaya, ardiye tarafına yöneldiklerinde.
“Kuzum!” demişti, “Aslanım!” demişti ve devamını getirmekte de gecikmemişti;
“Ah yavrum! Ah kuzum! Ne oldu sana böyle, neden böyle yayan-yapıldak(4) düştün yollara aslanım?” derken onu banyoya soktu;
“Soyun, sıcak bir duş al, ısın, o vakte kadar çamaşırların gelir, dilin açılır, kendine gelirsin, konuşuruz, anlaşırız, bakalım neymiş derdin?”
Süleyman elindeki kumandayı bırakmaksızın, banyonun ortasında, açık kapı önünde öylece duruyordu.
Geldiğinden beri hiç konuşmayan, sadece “Süleyman” denilince tepki veren delikanlının gözlerine bakarken konuşmaya, bir taraftan da konuştuklarını el işaretleriyle desteklemeye çalışıyordu Süeda.
“Kimsin? Nesin? Neden buralardasın? Aç mısın, susuz musun? Dilsiz misin, sağır mısın?” Sonra aklına yeni gelmiş gibisine, tepkisini ölçmek istercesine, bağırmaya yakın bir ses tonuyla; “Süleyman!” dedi.
Başını kaldırdı Süleyman, yaşlığı devam eden, hâlâ yaş olan başını Süeda'nın göğsüne yasladıktan sonra, onun ellerinden birini kuvvetli bir şekilde tutarak başının üstüne koydu.
Soyunmamıştı, titriyordu. Duygulanmıştı Süeda.
“Ah benim şehit kuzum, oğlum, bir tanem, her şeyimken beni terk eden evimin direği!” derken sessizliğinde onu soyma gayretini yaşadı. Süleyman kendisine uzanan elin şefkat dolu bir el olduğunu, çekinmemesi, direnmemesi gerektiğini anlamışçasına tam bir teslimiyetle kendini Süeda'ya bırakmıştı.
Süeda, börekçi dükkânının sahibiydi. Gerçekten oğlu kahpe bir kurşunla şehit olmuş, onun ölüm haberini getiren subay kapıda göründüğü anda, haberi almışçasına kalp krizi geçirip kapı önüne yığılıp öylece kalmıştı kocası. Kızı Hayrunnisa ile yaşamda tek başına kalmıştı.
Boğaz doymak, ev geçindirilmek isterdi, bir de kızının sonsuz boyutta okuma isteği vardı ki, ertelemek, ya da hiç aklına getirmemek zorunda kalmıştı. Kocasının kardeşi, yani kayınbiraderi Süleyman, erken emekliliğini istemiş, kızları Nurinisa ve Nisan'la destek olmuştu kendisine ve kızına.
Dükkân bir aile dükkânı idi, kanunlar nezdinde(4) ne yapılması gerekiyorsa yapılan. Tek üzüntüsü kızının ve yeğenlerinin okuma isteklerine rağmen mecburiyetleri nedeniyle okuyamamış olmaları, daha doğrusu üçünün de okullarını bırakmış olmalarıydı.
Ekmek teknesi, doyunmalarına(1), yaşamlarına yetiyordu, eğer Süeda'nın elinin açıklığı(4) olmasa para bile biriktirebilirlerdi, belki. Çünkü “Açım!” diyen hiç kimse karnını doyurmadan çıkmazdı dükkândan ve kendisi ve kızı dükkânın arka tarafındaki kuş yuvasında yatıp kalktıklarından, gece devriyesindeki polis ve bekçilerle, o günün kalanlarını bir çocuk yuvasına götüren servis arabası da uğramaksızın geçmezdi.
Öyle ki bazen müşteri bolluğu olur, ne börek, ne poğaça kalırdı, eltisine telefon eder, hazır mantı, makarna, ya da yığma börek için hangisi için durumu müsaitse, özellikle çocuk yuvasından gelip adresine uğramayı bilen şoförlere kapılarından veriverirdi eltisi.
Tepsi ertesi gün iade edilirdi tabii.
Aile dükkânı olması nedeniyle tek kasa, tek girdi, tek çıktı vardı dükkânda Süeda’nın hâkim olduğu. Hatta bazen öyle zamanlar olurdu ki, dükkânın getirisi Süleyman Beyin maaşıyla desteklenmek, yürütülmek zorunda olurdu...
Süleyman Bey aklının erdiğince getirmişti gerekli olabilecek çamaşırları, baştan aşağıya.
Anadan üryan(4) kalmıştı Süleyman, çekinmeksizin, Süeda'nın elinde. Utanmak duygusunu yaşaması gerektiğini bilmeksizin...
Süeda, hem sıcak suyla üşümesini bir evlât gibi engelleyerek desteklemek, belki de şehit olan oğlunun özlemiyle bir çocuk gibi yıkamaya çalışıyordu Süleyman’ı hem hayret ederek. Çünkü yıkamaya çalıştığı genç temizdi, avret yerleri(4), kasıkları, koltuk altları falan…
Bu genç adam değişik bir insan olsa gerekti, Mecnun gibi, kendini salmış, bırakmış, ancak adam gibi adamdı, kendisine göre. Hemen yakında, yakın bir zamanda, belki de birkaç saat önce kendisini yitirmiş olabilirdi.
Genç adamın üstünde bir belge çıksa, ya da öğürerek, höykürerek(1) bir ses çıksa ağzından, yapacağı bir şeyler olsun diye gayret edecekti, ama şu anda neyi, nasıl yapacağını bilmez, bilemez durumdaydı.
Çok eskilerden bir Türk filminin kalıntıları geçti aklından. Bir genç kız, bir nedenle kör oluyor, sonra karyoladan düşüyor, ya da herhangi bir etkiyle gözleri açılıyordu. Kendisini ilgilendiren kısım bu kadardı, o filmden aklında kalan.
Ardında kalan kısmının ya önemi yoktu, ya da hatırlamıyordu...
Ama bu genç adam kör değildi ki. Bakar-kör, sağır-dilsiz ve ne, kim olduğunu bilmez biriydi. Bu durumda bile elindeki televizyon kumandasını bırakmak içinden gelmemiş, yaşlı kadının okuyup üflemesi de başarı sağlamamıştı.
Acaba bu adam da filmdeki artist gibi bir şok geçirse(1) dili-kulağı açılır kendisi kendisine gelebilir miydi? Süleyman utanmayı, çekinmeyi bile unutmuştu. İlk şefkat dolu bir ele kendisini teslim etmiş birine hangi tür bir şok iyi gelebilirdi ki, diye düşündü Süeda.
Havlularıyla güzelce sildi, giyindirdi onu, Süleyman Beyden bile yardım istemeksizin, almaksızın. Daha gözleri açılmamış, ufuklarına egemen olamayan, hatta yaşamlarına göre erkek nedir bilmeyen kızlardan böyle bir delikanlı için nasıl yardım isteyebilirdi ki?
Yağmur diner gibiydi, kızlardan biri hazır çorbalardan yapmış, kapıyı tıklatmış ve uzatmıştı çorba tasını. Geçen zamanın o zaman farkına varmıştı Süeda.
“Süleyman!” dedi, yanındaki delikanlının kulak kabartmasına aldırmaksızın.
“Kızları al, bu gece bir taksiyle götür onları sen! Ben bu oğlana bakıp onu dinleyeyim, belki dilini çözer, kulaklarını açarım!”
Rahmetli ağabeyinin hanımına “Yenge” yerine “Abla” derdi Süleyman.
“Abla, bu deli sana bir şey yapmaya kalkışmasın, niyetinde ciddi misin?”
“Kendini bana, küçük bir çocuk gibi teslim eden, yorgun, uykusuz bir evlât, üstelik bana şehit oğlumu hatırlatan bir genç adam. Ne yapabilir ki bana? Sevgiden başka bir isteği yok gibi geldi bana. Hem bana güvenin, eli maşalı(4) değil miydim genç çağlarımda?..
Az mı çekti rahmetli ağabeyin elimden? Keşke başımda kalsaydı da ona eziyet etmeseydim. Ne gidenler geliyor geri, ne de yitirilenler dönüyor…”
Nefes almak aklından geçmiyor olsa gerekti, devam etti;
“Bu delikanlının da aklı başına gelecek, nasılını bilmiyorum, ama mutlaka gelecek ve bırakıp gidecek, belki de unutacak bizi, bizleri. Umarım ailesine, sevdiğine kavuşur. Ondan ayrılmak onunla yaşadığım bu kısacık andaki sevgi yoğunluğu bana iyi gelmeyecek olsa da kader nasıl şekillenirse şekillensen ona uymaya mecbur olacağız, önüne geçemeyeceğiz ve rıza göstereceğiz...
Haydi, kalın sağlıcakla. Allah rahatlık versin. Tüm ziyaretçilerin paketlerini hazırlamayı unutmamışsınızdır, umarım. Soğumasınlar diye fırının sıcaklığına yerleştirdiniz mi?”
“Tamam, her şey alesta(2)! Sana da Allah rahatlık versin Ablam. Sıkıntın olursa telefon aç!”
“Hiç sanmıyorum!”
Telefonla çağırdıkları ve daha duraktan çıkarken taksimetresini açtığını fark ettikleri taksinin kornası gitmelerinin gerekliliğini anlatıyor gibiydi. Bu şekilde taksimetre açmanın yanlışlığını biliyorlardı, ama bu usul bu şehirde uygulanan bir usuldü ve çok kimse taksiyi çağırmak yerine, ya taksiye gidiyor, ya da yoldan geçen taksiyi çeviriyordu, korsan taksi(8) olmasına aldırmaksızın. Bu kez mecbur kalmışlardı. Aksi takdirde sabaha işine gideceklere yetiştiremezlerdi, yetiştirmeleri gerekenleri...
Çorba olduğu gibi kalmış, soğumuş, Süleyman delinmeyecek, üstelik bir testerenin tahta kesmesi biçiminde horlayarak uyumaya başlamıştı.
Süeda saçlarını okşadı, incitmemek istercesine onun ve kendi üstünü örtmeden yatağına uzandı, dört numara gibi kıvrıldı.
Vitrinin lâmbaları yanıyordu, her zaman olduğu gibi. İlgililerin gelmesine daha çok zaman vardı, kestirebilirdi(1) biraz. Eksikliğini hissettiği şey genç delikanlının “Süleyman” ismine verdiği tepki dışında, onun hakkında hiçbir şey öğrenememiş olmasıydı.
Ne güzel uyuyordu, tıpkı şehit oğlu, gibi melekler gibi, kanatsız. Keşke melek olan oğlunun kanatları da bu delikanlı gibi olsaydı ve uçup gitmeseydi! (9)” diye düşündü.
Belirli bir vakitte zil çaldı, tilki uykusundaydı(4) Süeda. Yerinden kalktı alelacele, ilk defa tansiyonunun aşırı düşeceğini hesap etmeksizin. Yerinde sallanıyor, tutacak bir şeyler arıyor gibiydi.
Bilmediği şey, aynı sesi Süleyman'ın da muhtemelen duymuş olması ve yerinden fırlayıp; “Anne!” diyerek kolunu tutmasıydı...
Gözleri yerlerinden fırlayacak gibi oldu Süeda’nın. Parmağını dudaklarına götürüp “Sus!” işareti yaptıktan sonra, yanağını içtenlikle öpüp, zaten üstünü-başını çıkarmadan uzandığı için gelenlere emanetlerini ayrı ayrı vererek geri döndü, yatağının üzerine otururken;
“Anlat bakalım delikanlı, neyi, ya da neleri anlatman gerektiğini biliyorsun, değil mi? Öncelikle Süleyman kim, sen misin?”
Genç adam ismini duyunca şöyle bir başını kaldırır gibi oldu ve tekrar suskunluğuna gömüldü. Yorgundu Süeda;
“Kusura bakma genç adam, yorgunum!” dedi, önlüğünü çıkartacak vakti ancak buldu ve kıvrılıverdi yatağının üzerine, ilk seferde uzandığı gibi.
Süleyman anlatamadığı, ya da anlatamayacağı bir yük altında gibiydi, düşünüyor, hissediyor, ama neleri düşünüp hissettiğini bilmiyor, kulakları uğuldamasına(1) rağmen, dili dönmüyordu(1) ağızının içinde, damaklarının arasında.
Doğruldu yerinden, üstündeki örtüyü Süeda’nın üstüne örttü, diz çöktü, başını onun yatağının üzerine yaslarken, Süeda’nın elini başını üzerine koydu, onun saçlarını okşamasından yahut da mıncıklamasından hoşnut oldu(1), o da “Anne” diyenin nefesine katıldı.
Sabah ezanı bile okunmadan kapıyı açan Süleyman Bey ve kızların gördüğü, anne-oğul gibi şefkatle, sevgiyle kucaklaşma manzarası gibiydi. Öyleyse söyleyen doğru söylemiş olmalıydı; Sevginin olduğu ve arttığı yerde, korku azalır ve güven duyguları oluşurdu!
Süleyman Bey bir taraftan “Abla!” diye seslenerek Süeda’yı uyandırmaya çalışırken, diğer bir taraftan da Süleyman’ı yerinden kaldırıp, yatağına yatırma gayretindeydi. Süleyman kendisine dokunulmasıyla birlikte tepki vermiş ve kendisi için uygun görülen somyanın üzerine belki de gücünü hesaplamaksızın kendisini atmış ve uzanıp yatmıştı.
Somyanın bir bacağı, artan ya da aniden bindirilen yüke dayanamayıp kırılmış, ya da çaprazlaşmıştı. O kadar yorgun ve uykusuzdu ki, uykusunda, daha doğrusu testere ile tahta biçme modunda yaşarken ne farkında, ne de umurunda idi yaptığı.
Kızlar hamuru makinede karmağa, hazırdan getirdikleri yufkaları açmaya, lor ile desteklenmiş peynirleri, soğan ve maydanoz gibi otlar ve baharatlarla beslenmiş kıymaları, haşlanmış patates ve mercimekleri yoğurmaya, hazırlamaya başlamışlardı elektrikli, mekanik fırının olduğu diğer bölümde.
Öylesine meşgullerdi ki, içeridekini ne merak etmişler, ne de şöyle başlarını uzatıp yeni halini görmeyi arzu etmişlerdi. Zamana karşı yarışmak zorundaydılar çünkü.
Gök yarığını, ya da yarasını yamayla kapatmış, buna rağmen güneş yüzünü göstermekte nazlanıyor gibiydi, İlk tepsileri fırından çıkarmağa başladıklarında bile. Gece nöbetinden çıkanlarla, işe erken başlamak zorunlulukları olanlar, istediklerini alıp yönlerini seçiyorlardı.
Kimse bir akşam öncesinde dükkânda yaşananlardan haberdar değildi. Bilmiyorlardı, bilemezlerdi de zaten.
Sabahları genelde oturarak kahvaltı eden olmadığından çayı sadece kendilerine kadar demlerlerdi kızlardan biri. Devamlı olarak börek-poğaça yemek yerine bir tepsi üstünde mevsimine göre uydurdukları bir şeyler ve kahvaltılıklarla nefislerini köreltirlerdi(1), sırasıyla gelip oturup, doyunarak. Sabah kahvaltısı birinciliği, ya da önceliği olan bir yemekti çünkü.
Süleyman’ın elinden börek-poğaça yapmak, garsonluk başarmak gibi hiçbir iş gelmiyordu. Eline süpürge, paspas ve temizlik bezi vermişler, işaretlerle ve tatbiki olarak yapması gerekenleri anlatmışlardı ona.
Maşallahı vardı, sessizliğinde hem muntazam, hem titizce, hem sabırla, hem sabahın er vaktinden, gecenin geç vaktine kadar bir saniye bile durmuyor, oturmuyordu.
Sadece ara sıra yatağına uzanıyor, gözleri açık uyur gibi düşünüyor, belki bir şeyleri hatırlamaya, aklına getirmeye, belki de kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.
“Yatağına” denildi. Hayrunnisa'nın yatağı onun olmuştu, temelli gibisine. Hayrunnisa da Nurinisa ve Nisan’ın kadrolu misafiri olmuştu!
Böylesine kaç gün geçti aradan, aklı olmayanın bilmediği, aklı olanların hesap etme zahmetini yaşamadıkları? Süleyman; yemesini-içmesini, oturup-kalkmasını, boğazından “Hı!” diyerek ikaz etmesini, işaretlerle bir şeyleri anlatmayı öğrenmişti, el içine, müşteriler arasına sık sık çıkmaksızın.
Kalabalıkta yatağı meskeni oluyordu, tek-tük müşterilerde görevlerini sadakatle yapıyordu, boğaz tokluğuna(1), çünkü paradan-puldan anlamıyordu.
Eksilen peynir, lor, kıyma, patates, mercimek, yumurta, katı ve sıvı yağ, tuz gibi iç malzemeleri tamamlamak gerekiyordu ve bunun uzmanı Süleyman Beydi. “Bey” deniyordu gelen-gidenlerden devamlı müşteri olup da tanıyanlar. Çünkü “Efendi” denecek kadar yaşlı değildi.
Giyindi, kuşandı Süleyman Bey, paraları cebine istifledi; “Para peşin, kırmızı meşin!” ya da “Parayı veren düdüğü çalar!” örneği Toptancı Merkezine yöneldi, nerede ne var, kaça var, ne kadar tenzilât olur, taksit yapılır mı, senet olur mu, hepsini bilirdi Süleyman Bey.
Özellikle peşin paranın nimetlerinden faydalanmak, pazarlık yapmak, asgaride zamlardan etkilenmemek prensibiydi. Yoksa bugün bir olan poğaçanın, yarın 1,10’a satılması gerektiği halde, satamazdı Süeda.
Ana maddelere yapılan zamları belirli bir süre sineye çekmek(1) zorunda kalırdı ki, bu da zararın kaçınılmaz olduğunun belirtisi idi.
Toptancı halinde asılı “Aranıyor, haber verene, bulana ödül!” şeklindeki ilân dikkatini çekmişti Süleyman Beyin. Resim ve aklında kalan resimdeki kişinin isim söylendiğinde irkilişi nedeniyle “Süleyman” bilmem kim oğlu ismi hiç yabancı gelmemişti kendisine. Alt tarafta birkaç telefon numarası yazılıydı...
“Bu; acaba o olabilir mi?” diyerek, resimlerden birini yerinden alıp, katlayıp cebine koydu dikkatle.
Özel arabaları yoktu, ama kamyonetiyle dükkâna geri döndüğünde paketleri fırının olduğu bölüme taşıdı, buzdolabına yerleştirmesi gerekenleri yerleştirdi. Kamyoneti de karşılarda bir yerlere park edişinin sonrasında sessizliğini merakla takip eden Süeda’yı fırın bölümüne çağırarak cebindeki resmi gösterdi ona;
“Aranan delikanlı bu olabilir mi?” derken sorudan ziyade merak izlerini sürüklüyor gibiydi Süeda doğrultusunda.
“Bakalım!” dedi, resmi alıp yerleri paspaslamakta olan Süleyman’a göstererek;
“Süleyman!” diye seslendi. Başını kaldırdı Süleyman, bu kere iki kelime döküldü dudaklarından, resmi görünce;
“Anne! Ben!”
Konuyu anlamıştı Süeda. Kâğıtta yazılı telefonun numaralarından herhangi birini çevirdi yavaş yavaş ve karşısına çıkan genç adam sesine;
“Adım Süeda...
Müjde gibi iletmek istemem, ama dükkânımda ilândaki resme benzer misafirim olan bir genç adam var, sanırım o Süleyman olsa gerek. Bir bakın derim, ama konuşamıyor, anlatamıyor, galiba oldukça titiz ve temiz bir insan. Adresimi not alın lütfen. Sizi bekleyeceğim, inşallah aradığınız insan odur…
Yalnız kesinlikle ifade edeyim ki, bu bir insanlık görevi, kesinlikle ödül falan gibi bir beklentim yok!”
Telefona çıkan Fahrünnisa’nın Süleyman için görücüye çıkartmaya çalıştığı Sıddıka'nın ağabeyi Sıddık idi.
Hemen Fahrünnisa Hanıma “Müjdemi isterim!” demeksizin haber vermek için kardeşi ile birlikte arabalarına atlayıp o tarafa doğru yöneldi. Kapıyı telâşla çalıp;
“Teyze!” diye seslendi, “Kesin değil, ama galiba bulduk Süleyman’ı, haber verdiler, sanırım oğlunuz olsa gerek, ancak herhangi bir nedenle hafızasını yitirmiş(1) olduğu iletildi, muhtemelen sizi-bizi tanımayabilir!” diye eklemeyi de unutmadı, heyecanlanan yaşlı kadının fazla umutlanmamasını dilercesine...
Telâşla, merakla ve umutla girdiler dükkândan içeriye; Fahrünnisa, Sıddıka ve en arkadan da arabasını ancak park edip yetişen Sıddık. Süleyman nadiren gerçekleştirdiği gözleri açık uyuma yahut da aklını başına devşirme(1) modundaydı.
Odasına paldır-küldür yönelenleri tanımamış gibiydi. Gözleri büyümüştü özellikle “Oğlum!” deyip kendisini kucaklayan, sarılıp öpücüklere boğan resmini görüp de “Anne” demesine karşın o kadına tepki gösterip göstermemekte tereddüt yaşıyordu.
Yerinden doğruldu, o tezahürattan bir şey anlamaksızın “Anne” dediği Süeda’nın arkasına sığınmak isterken gözleri “Oğlum!” diyen kadınla beraber gelen gençlere ve özellikle de genç kıza yöneldi, ayıramadı gözlerini bilemediği bir süre boyunca, anlamsızca belki de.
Öbür tarafta daha geldiğinde Sıddık ile Hayrunnisa'nın gözleri de birbiriyle muhabbete başlamış, çakışan bakışlarının birbirini terk etmesine izin vermez, hatta veremez gibiydiler.
Uzun bir süre Süleyman’ın anlamadığı söz, kelime ve konuşmalarla geçti. Sonrasında Süeda ona ceketini giydirdi, pantolonunu eşofmanıyla değiştirmesine gerek görmeyerek. Gerek yağmurda üstünde olup da yıkayıp ütüleyip özenle bir poşette sakladıklarını, sonra kendi aldıklarını bir çantaya düzenli olarak yerleştirdi ve kendisine “Gel!” işareti yaptı.
Esas kargaşa Süleyman’ın arabaya bindirilmesi sırasında yaşanmıştı. Nüfus Kâğıdını göstererek, işaretler yaparak kendini anlatma çabasını yaşayan, dil döken kadın yerine, “Anne” dediği Süeda’nın elini bırakmaya yanaşmıyordu genç adam.
Süeda, bir şeyler yapmasının gerekliliğini hissetmiş gibiydi. Hırkasını giydi, başını özenle örttü, Süleyman’ın elini bırakmamak istemesine saygısının olmasının gerektiğini düşünerek. Süeda’nın bilinmeyen kaçıncı “Gel!” işaretini alan Süleyman, tam bir teslimiyetle arabanın ön koltuğuna oturdu. Arabayı genç adam; Sıddık kullanıyordu. Sıddıka ve esas anne Fahrünnisa ile yedek anne(!) Süeda ise arka koltuğa ilişmişlerdi, sıkışarak da olsa...
Eve ulaşmalarına çeyrek kala, yan sokaktan ana yola fırlayan belki de sürücüsü yaşlı, çocuk ya da sarhoş olan bir araba önce Süleyman'ın olduğu kapıdan arabaya çarpmış, arkalarından gelen araba da şoförünün savrukluğu, aceleciliği, dikkatsizliği ve “Takip Mesafesini(4)” korumuyor olması nedeniyle tüm gücüyle arkalarından arabalarına bindirmişti.
Darbe hissedilmeyecek, arabanın perişan hali önemsenmeyecek gibi değildi. Kazayı, belâsız atlatmışlardı, iki farkla…
Birincisi; olayı yaratan yan sokaktan çıkan ve ilk darbeyi oluşturan arabanın sürücüsünün o telâş ve hengâme(2) sırasında kayıplara karışmış olmasıydı. Onun bir araba hırsızı olacağı, ya da olduğu akıllarına gelemezdi o anlarda tabii.
İkincisi; emniyet kemerini takmayı unutan, belki de bilemediği, aklında kalmadığı için bilmeyen Süleyman’ın başını nerelere çarptığının farkında olmamaları ve neden baygın olduğunu anlamamaları idi.
Oysa dikkatli bakışlar, alnının morluğunu, burnundan gelip üst dudağının sonuna ulaşamayan kan lekesini ve gözünün tekinin yarı yarıya kapanmakta olduğunu fark edebilirdi. Ancak sırtı dönük olan birini nasıl görebilirlerdi ki, arabadan ininceye kadar.
Ağlayan-sızlayan iki yaşlı kadın ile bir genç kız ve Süleyman yanlarına yaklaşan ilk taksi ile hastaneye yönelmişler, Sıddık arabasının başında kalmıştı, kendisine arkadan çarpan dikkatsiz genç, kendi emsali sayılacak kişi ile birlikte.
İkisi arasında belirlenebilecek tek özellik o genç adamın çömelerek sigara içmesi olsa gerekti.
Üçüncüsü, asıl kazayı yaratan arabanın asıl sahibi de henüz ortalıklarda görünmüyordu. Herhalde haberi bile yoktu garibin...
Hastanede kendine gelen Süleyman’ın ilk sözü has annesine dönüp “Anne!” demesi, “Neden?” diye sorgularcasına yüzüne bakması ve diğerlerini nereden hatırladığını, “Sizler kimsiniz?” diye sorma gerekliliği ile onların yanı başında oluşlarını kendisine ispat etme çabasıydı. Soramadı tabii, doğal olarak…
Günler geçti aradan, bitip tükenmesin istenen, anlatılanlara göre kendisini tanıyan Süleyman için. Kanı kaynamıştı Sıddıka’ya. Mutluluğun çok çabuk yakalanması için günlerin tükenmesini bekler gibiydi iki genç de. İç gelinliği, mutluluk yolunda ulaşılmak istenen bir aşka dönüşmüştü farkında olmaksızın, 24 saatlerde…
Tüm masallar; “Bir varmış, bir yokmuş!” teranesi ile başlar, genelde çoğunun sonucu bu öyküdeki gibi sevinç ve mutlulukla, kimi de, nadiren hüzün dolu olurdu, değil mi? Tıpkı benzeri Türk filmlerinde olduğu gibi.
Bu yaşananlar ne masal, ne bir Türk filmi, ne de kurgulanmış bir öykü değildi, bir kısmı dürüstçe, inkâr edilmeksizin yaşanandı, sadece gereksizce isimler değiştirilmiş olarak.
Şimdi bilmediğim sonuçlara yönelmem gerekirse; başlangıç olarak ve Süleyman’ın önerisi, desteği ağabey Süleyman’ın gönül desteği ile kızlar öğrenimlerini tamamlamış olabilirlerdi.
Daha sonraları okullar bitirilince Süleyman ve Sıddıka, Sıddık ile de Hayrunnisa evlenmiş olabilirlerdi aynı gün. Çoluk-çocuğa karışabilirler, Fahrünnisa ve Süeda ölmüş olabilirdi. Bir uzak diyara yöneldiğimde bir daha haber alamadığımı itiraf etmeliyim.
“Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi! (*)”
Bazı şeyler olmaz mıydı, bilinmese de? Olurdu tabii, hem neden olmasındı ki?...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Fahrünnisa; Çok övünen, şanlı, şerefli, onurlu kadın.
Hayrunnisa; Kadınların hayırlısı.
Nurinisa (Arapça); Kadınlığın nuru, ışığı. Nurlu Kadın.
Sıddık (Siddik); Hiç yalan söylemeyen, doğru konuşan, sözünün eri, hakikati kabul eden ve onaylayan kişi. Müslüman erkeklerin kısmına bu isim unvan olarak verilmiştir.
Sıddıka (Siddika, Sıdıka); Çok doğru söyleyen, yalan söylemeyen, doğruluk ve samimiyette üstün ve sadık olan kadın. Müslüman kadınların bir kısmına bu isim unvan olarak verilmiştir.
Süeda (Süheda) ; Mutlu, mesut, bahtiyar, doğru, dosdoğru insan, Allah’ın rızasına eren. (Söz; Şehitler anlamındaki “Şüheda” kelimesi ile karıştırılmamalıdır.
(1) Adabını Unutmamak; Edebiyle, edeplice, usulünce, adabı-ı muaşeret kurallarına uymayı unutmaksızın.
Akıl Edememek; Herhangi bir önlem veya çareyi zamanında düşünememek, vaktinde hatırlayamamak, gereken tedbirleri almayı düşünememek.
Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.
Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Aşığı Cuk Oturtmak; Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim.
Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.
Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
Canına Tak Etmek; Sabrı kalmamak, Bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.
Canından Bezdirmek; Sabrının kalmamasına neden olmak, bir sıkıntıya dayanamaz hale getirmek.
Dili Dönmemek; Bir sözcüğü doğru, dürüst, yanlışsız söyleyememek, düzgün bir biçimde çıkaramamak. Amacını iyi anlatamamak, yeterince anlatmayı becerememek.
Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.
Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
Hafızasını Yitirmek; Hafıza Kaybı, Geçici Hafıza Kaybı, Amnezi veya Demans Hastalığı demek de mümkündür); Kişinin yaşından beklenen beyin performansını (Hafıza, düşünme, mantık yürütme, yer ve zaman tayini) göstermemesi, okuduğunu anlamama, konuşamama, günlük basit işleri yapamama gibi durumları kapsar. Ancak, kesinlikle Alzheimer ile ilgisi yaratan sebep olarak bilinmelidir.
Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İmalı Konuşmak; Dileğini, fikrini, düşüncesini açıkça belirtmeksizin dolaylı bir şekilde (fazladan örneklerle destekleyerek) söylemek.
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
Kazık Gibi Dikilip Durmak; Dimdik ve sert bir şekilde ayakta durmak.
Kestirmek; Akıl yoluyla şöyle, ya da böyle de olsa gerçeğe yakın bir yargıya varmak, olacağı bilmek. Kesmek eylemini yaptırmak, kesmesini, ya da kesilmesini sağlamak. Hafifçe uyur pozisyonunda olmak.
Kinayeli Konuşmak; Dileğini, fikrini, düşüncesini üstü kapalı ve abartılı bir şekilde söylemek.
Kulak Ardı Edilmek; Bir öğüdün, bir sözün ya da benzerinin göz önüne alınmamasını sağlamak, kulak asılmamasını, umursanmasını, dinlenmemesini, önemsememesini dikkate almak.
Kulakları Uğuldamak; Kulakta uğultu hissetmek.
Mide Bulandırmak; Mideyi etkileyip kusacak duruma getirmek. Kötü sonuca varacağı kuşkusunu uyandırmak, kuşkulandırmak.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
Sineye Çekmek; İstenmeyen bir durumu, bir zararı kabullenmek zorunda kalmak, ona ister istemez katlanmak.
Sinüsünü-Kosinüsünü-Tanjantını Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.
Sitemli Konuşmak; Sitem katkılı konuşma yapmak. Öfkelenmeden kırgınlığını anlatacak şekilde konuşmak.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.
Taviz Vermek; Ödün vermek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunmak.
Tavrına Aldırmamak; Tavrını önemsememek, ilgisiz davranmak, umursamamak.
Yampiri-Yampiri (Yampiri-Yumpiri) Yürümek; Eğri-büğrü, yan yan, çarpık gitme, yürümek.
(2)
Alesta; Harekete hazır, tetikte.
Aşık; Aslında, “Aşık Kemiği” demem gerekirdi. Baldır kemiği ile eklemleşerek bileğin oynaklığını oluşturan, ayak bileğinde bulunan küçük kemiklerden biri.
Bilinç; Şuur. Görünen, bilinen. İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği. Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya ruhsal durumların bütünü. Dimağ. Temel bilgi ve görüş.
Eskiz; Ön çalışma. Taslak.
Gen; Hücrenin kromozomlarında bulunan, canlı bireylerin kalıtsal karakterlerini taşıyıp ortaya çıkışını sağlayan ve nesilden nesile aktaran kalıtım faktörleri.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.
Mansap; Memba yönünün zıttı. Köprü, baraj, bent vb. gibi tüm su yapılarının suyun gidiş yönündeki yüzü.
Müştemilât; Eklenti. Ana binaya yapılan ayrı işlevde bulunan bölüm, yapı ve eklentiler. Depo, ardiye, avlu, ahır, bahçe, balkon, taraça vb.
Radar (Radio Detection And Ranging); Gönderdiği radyo dalgalarının bir engele çarpıp yansıması (geri dönmesi) ile o uzaklığın uzaklığını ve konumunu belirleyen alet (Hava ve deniz radarları da bulunmaktadır).
Ritim; Olayların düzenli aralıklarla tekrarlanması özelliği. Şiir, düz yazı ve ezgilerde uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu. Uzunluğunda seslerin, durakların düzenli bir şekilde yinelenmesinden doğan düzen, uyum.
Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
(3) Görücülük Hevesi; Birilerinin (özellikle anne-baba, hatta sadece anne) genellikle oğlu yerine bir kızı beğenme arzusu, dileği, isteği. Tariflerle, tavsiyelerle, reklâm ve methiyelerle annenin hevesli olarak kızı herhangi bir şekil veya yerde görmesi, oğlu adına karar verip, genelde intibaa müspet ise kızı oğlana göstermesi, hatta konu-komşu desteği ile (Çöpçatanlık Müessesesi!) karşılaştırma, tanışma düzeninin kurulması. Danışıklılık (Şike) de olabilir!
Görücülük Talimi; Anne veya babanın (Ama velâkin ille de annenin) çöpçatanlık yapan birinin yanında komşu, komşu anne, teyze, hala vb. hüviyetlerle ders alması, bilgi birikimine kavuşması!
İç Gelini; Öyküde de belirtildiği gibi İç güveysi sözüne uydurulmuş bir söz olup, yaşamımızda böyle bir söz ve olay yoktur.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(4) Al (El) Bebek-Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, çok nazlı, şımartılmış, şımarık.
Ana Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.
Anadan Üryan; Çırılçıplak.
Avret Yerleri; Erkek ve kadında örtülmesi farz olup başkalarına gösterilmesi haram olan uzuvlardır. Erkeklerde göbekten diz kapağının altına kadar olan yerler, kadınlarda yüz, el ve ayaklar dışında bütün vücut avret yeridir.
Eli Açık; Cömert. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.
Eli Maşalı; Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven.
Kanunlar Nezdinde; Kanunlara uygun olarak, yasalar gözetiminde.
Oturaklı Kadın; Yöresel olarak “Tumturaklı Kadın” anlamında kullanmaktayız. “Özel, kıymetli, önemli, gösterişli, saygı duyulan, eli maşalı, “hatta Osmanlı Kadını” tarifleri içine sığan müstesna insan.
Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
Takip Mesafesi; İki araç arasındaki hızın metre olarak yarısı kadar olması gereken mesafe.
Tilki Uykusu; Derin olmayan, çabuk uyanılan uyku.
Uçuk Akıl; Deli, dolu, yeterliliği tartışılacak akıllılık. Kontrolünde zorluklar olabilecek davranışlara sahip akıl.
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek
Zifoslu Su; Birikinti halindeki su-çamur karışımında yerden sıçrayan su miktarı fazla çamur.
(5) Şaftı Kayık Kamyon Gibi; Amnezi, Demans, Geçici Hafıza Kaybı şeklinde herhangi bir fiziksel nedenle beyni, organları, büyük oranda zarar görmüş, kötü muameleye maruz kalmış olmakla dengesinde ve bünyesinde olumsuzluklar oluşmuş, bir kısım organlarında eksiklik, işe yaramazlık, körelmiş durum oluşması, perişanlık, özür.
(6) Koşan kişi, ritimli yürüyen kişiye göre daha çok ıslanır; (Hatırımda kalmayan) Yüksek matematikte verilerle ispatlanmış bir kavram.
(7) Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.
(8) Korsan Taksicilik; Taksi plâkası olmaksızın, genelde ekonomik sıkıntı çekenlerin, özellikle geceleri, taksimetre olmaksızın ve trafik polislerinden kaçarak, normal taksilere göre ucuz tarifeli “Bir ekmek parası, kapısı” taksicilik modeli.
(9) MELEK Şiiri; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “MELEK” isimli şiirinde Zeynep isimli bir kızın annesi ile sohbeti anlatılıyor. Melek dediği halde kanatlarının neden olmadığını soran kızına annesi şöyle cevap veriyordu; Cevap verdi annesi, / "Üç yavrum daha vardı / Onlar kanatlanarak / Elimden uçmuşlardı. Hepsi yalnız bıraktı / Bu talihsiz kadını. / Bari sen uçma diye / Kopardım kanadını..."
(10) Hiç kimseye hor bakma / İncitme gönül yıkma / Sen nefsine yan çıkma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Deme şu niçin şöyle / Yerincedir ol öyle / Bak sonuna sabr eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI