“Bu aşırı kıskançlığın ‘İllâllah!(1)’ dedirtti bana. Sağa baktın suç, sola baktın kabahat… ’Şunun elini niye sıktın? Buna niye dikkatli baktın? Ona niye gülümsedin?’ Evet, kıskanılmayı her kadın ister, ama senin yaşattığın kadar değil…

Şımartılmayan insan mutsuz bir insandır(2), bir noktaya kadar, ama bu felsefe(3) bile senin söylemlerinde ahengini yitiriyor, hatta bir bakıma soysuzlaşıyor(1) bile. Önce insanım, sonra bir öğretmenim, anla bunu, görevlerimin bir kısmının da bu gereklilikler olduğunu. Ben sana güvenim nedeniyle...”

Duraklamak zorunda hissetti kendini birkaç saniye;

“Dikkat et! ‘Sonsuz güvenim!’ demiyorum, güvenim nedeniyle ses çıkarmazken, sen neden bir veliyle, bir öğretmen arkadaşla kucaklaşmamı, konuşmamı, sohbet etmemi, gülümsememi, bu doğal zorunluluklarımı iyi karşılamıyorsun, ya da hoşgörülü(3) davranmaktan uzak duruyorsun, anlayamıyorum ki?”

“Hoşgörülü davranmanın da bir sınırı var Habibe, kimdi o?”

“Kim, kimdi, hatırlamıyorum bile!”

“Seni ve çocukları okula bırakırken, “Hoş geldin!” şeklinde bir tezahüratla seni kucaklayan, çocuklarımızın başlarını okşayıp, elini öptüren?”

“Bu kadarına da pes(3)! ‘’Kıskançlıkla kuruntunun gözleri son derecede keskindir(4) denmesine rağmen onu tanıyamadın, öyle mi? Senin ruhun hasta(4) Yıldıray. Beni çok sevdiğini biliyorum, ama çok sevmenin değil, iyi sevmenin önemli olduğunun(4) farkında değilsin! Nasıl tanımazsın ki düğünümüz için yurtdışından kalkıp gelen amcamın oğlu Onurcan Ağabeyi? Babam onun ismini beğendiği için kardeşimin ismini onunkine benzesin diye Uğurcan koymuş…”

Duraklaması hakkıydı. Devam etti;

“Anlatmıştım bunu sana daha önceden de. Yurtdışından bir iş için gelmiş ve ev adresimizi hatırında tutamadığı için okulda görmeyi istemiş bizi…

Ve sen onu gördüğün halde yanımıza gelmedin, öyle mi? Adresimizi verdim, bize gelip, akşam bizde kalacak! Bu mu sana surat astıran(1)? Sana önerim sen istersen bu aşırı kıskançlığın için bir yerlere başvur, çekinme ben sana yardımcı olurum, hem her bakımdan, ne dersin?”

“Uzaktan fark etmemişim, özür dilerim.”

“Özrünüz kabul edilmedi! Bilmez misin ki kıskançlığın sadece karşısındakini değil, kendini de zehirlediğini(4)? Yani sadece kendini değil, beni de, çocuklarımı da, hatta çevremizdekileri de zehirlediğini ne zaman anlayacaksın ki? Şu kadar yıldır beraber, bu kadar yıldır da evliyiz, hesabını yapmayacağımız. İki evlâdımız var pırıl pırıl; Yıldız ve Yıldırım. Onların babasısın sen, ben doğurdum onları, ben büyüttüm ve şimdi de ben okutuyorum. Her zaman beraber olduğum varlıklar onlar…

Ve sen Yıldıray o eski hoşgörülü Yıldıray iken sen olmaktan vazgeçmişçesine bambaşka Yıldıray oldun çıktın! Neden? Önce de dediğim gibi bana tapınman, gözünden bile sakınman mutluluğum, ama bir şeyin azı karar, çoğu zarardır, azında mutluluk olan şeylerin çoğunda hüzün ve üzüntü vardır!”

“Anladım öğretmenim, başka?”

“Bu aydınlatıcı söz ve davranışlarıma rağmen hâlâ konunun özüne inmemekte direniyorsun. O halde ‘Başka?’ diye sorduğunun, pardon çoğul olarak sorduklarının hangi birisini sayayım ki sana şimdi, sırası değilken?”

Düşünür gibiydi Habibe Öğretmen, aynı yastığı, aynı sofrayı, aynı evi paylaşmalarına rağmen aralarında aylardır ses ve sözlerle duraksamayan soğukluğu sözlerle bitirmek istercesine devam etme gayretini hissetti;

“İşin gereği etrafın hep güzellerle dolu, ben sana herhangi bir şey söylüyor muyum?” “Senin de söylediğin gibi işimin, mesleğimin gereği...”

“İçten sarılmalar, kucaklaşmalar, yanak yanağa da olsa ileri gidilmesinde olasılık olması mümkün öpüşmeler, itişmeler, kakışmalar, omuzlara, popolara tokat atmalar...

Bunların hepsi de işinin gereği mi?”

“Bunları sana kardeşin Uğurcan söyledi değil mi, ama abartıyorsun!”

“Hiç de değil. Çocuklarım bile gördüler hareketlerini, ayıplarcasına hem. Kötü bir babasının sen, üstelik de kötü bir eniştesin, çocuklarımızın indinde de onların dayıları olarak. Yanlış anlama, kendini bu kadar güçlü gibi üstüme gelmen nedeniyle söylüyorum bunları, tahammül sınırlarımı zorlamaman için. Yoksa hiç ağzımı açar mıyım?”

“Neymiş bu güçlü hareketlerim, ne yapmışım ki?”

“Daha ne yapacaksın ki? Etrafında cıbıl-cıbıl(5), cıvıl-cıvıl(5), oraları-buraları dövmeli, hızmalı, rengârenk, eğilmelerine-oturup-kalkmalarına dikkat etmeyip oraları-buraları, bir yerleri gözüken kızlar...”

“Demek ki sen de kıskanıyorsun?”

“Nereden çıkarıyorsun ki bunu? Endişem sadece kardeşim için. Yakışıklı, sayende dolgun maaşlı ve eniştesinin emrinde içkiye, gezmeye-tozmaya, iş yemeği safsatası(3) ile âlemlere(3) düşkün! Bir gün paçoz(3) birine...

Affedersin bilmediğim bir konuda, öğretmen olarak kötü konuşmak bana yakışmaz... "

“Tekrarlamam gerekirse, senin de kıskanç olduğunda iddialıyım. Hem öylesine yakıcısın ki, etrafını yangınla(4) donatmak bile umurunda değil!”

“Ben kıskanç değilim, hiç olmazsa senin dediğin gibi değilim!”

“İddianda samimi değilsin. Eğer bana güvenin olsa, her iş toplantısına, her iş yemeğine, her iş seyahatine işlerimde sağ kolum olmasına rağmen kardeşinle gitmeme bir günden bir güne itiraz ederdin, ya da ne bileyim düşüncendeki gibi davranırdın. Bir baltaya sap olamadığı için belki de evlenmekten korkan kardeşini de saf dışı düşünmemem gerek…

Belki senin gibi bir eşi olacağı endişesiyle evlenmeyip bizimle birlikte kalan kardeşin için her seyahat öncesi bavullarımızı ikimiz için de ayrı ayrı hazırladığını inkâr etmezsin, değil mi? Kim bilir tüm bu gereklilikler için, kardeşinin kulağını da benim için neler çektiğini söylediğini düşünmem abes kaçar mı?”

“Bunun ne alâkası var şimdi?”

“Eee! Onun, senin adına nöbetçiliğimi yaptığını, bunun da senin kıskançlığının eseri olduğunu söylemem, yanlış mı olur?”

“O senin hüsnükuruntun(5)! Sadece etrafınızdakilerin kardeşime hak ettiği maaşı, senin gibi veremeyeceklerine inandığım için doğru, dürüst, maaşını hak edecek şekilde çalışması için kulağını çekmiş(1) olabilirim, o da belki…”

“İstersen onu işten kovayım, ya da maaşını azaltayım, tam senin istibdadına(3)  uygun olarak…”

“Mademki iki çocuğumuza rağmen birbirimizin kıskançlıklarından, özellikle de senin tahammül edemediğim sınırsız kıskançlıklarından bıkmış olmam nedeniyle ‘Ayrılalım!’ diyorum. Alacağın her türlü karara saygı duymam gerek. İnisiyatif(3) senin elinde…”

“Ayrılmak aklımdan geçen bir şey değil, seni sevdiğim için. Hem ayrılsak da, tüm sorumluğumun en az dörtte üçünü yüklediğim kardeşinden ayrılamam, birlikte çalışmak arzusundayım. Tabii ki senin sınırlı düşüncene göre o da; ‘Harç bitti, inşaat paydos enişte!’ derse elimden bir şey gelmez…

Belki yıkılırım, belki de yıkılmaya karşı direnir, ayakta kalmaya, durmaya çalışırım, ama bundan sonraki ömrüm sensiz geçecekse ne iş, ne güç, ne de yaşam umurumda...”

“Neden susup bir şey söylemiyorsun ki? Seni sevdiğimi, gönlümün ayrılmaktan yana olmadığını söylüyorum sana. Suskunluğunun senin de beni hâlâ sevdiğini…”

“Hah! Şunu bileydin! On dört-on beş yıldır ilk defa beni sevdiğini söyleyip, seni sevdiğimi anladığını anlatmaya çalışıyorsun bana! Pes!”

“O kadar oldu mu gerçekten!”

“Bir düşün istersen, nikâhımızda ‘Evet!’ dedikten sonra, düğün dansımızda ayağıma basıp ezdiğinde; ‘Affedersin, seni çok seviyorum, acıdı mı ayağın?’ dediğinde söylemiştin, ilk ve son olarak...”

“Gerçekten montofon muşum(3)?

“Bunu, beraberliğimizin son anlarımıza ulaşmak üzereyken ben değil, kendin söyledin. Gerçekten sevgini anlatmak bu kadar zor mu geldi sana, yıllar yılı?”

“Seni seviyorum, sensiz yaşamam mucize(3), terk etme beni...”

“Özellikle son bir yıldır, birbirimizden uzaklaştığımızın, iş seyahatlerinin, iş yemeklerinin ayyuka çıktığının(1) farkında değil misin, sanki benden uzak kalmak istercesine, beni kıskançlıklarınla ezdiğini bile bile?..

Arada kalan zamanlarda münakaşaların, kıskançlıkların, bitip tükenmeyen sorgulamaların bıktırdı, bitirdi beni. Sensiz bir hayatı özlüyorum artık. Müşterek yaşantımızla ilgili ne istiyorsan hepsini al, hepsi senin olsun, bana iki çocuğum yeter, tabiidir ki, yasalara göre değil, istediğin her zaman onları görme, kucaklama hakkına sahip olduğunu bilerek...”

“İyi düşündün mü?”

“Sence? Son bir yılı boşuna mı tükettim sanıyorsun?”

“Peki, o zaman şöyle söyleyeyim. Senin ve çocuklarımızın alışılmış bir düzeniniz var, bundan sonra benim içinde olmayacağım. Zaten ev senin adına tapulu, araba senin adına ruhsatlı...

Düzenini devam ettir, eğer kendi de isterse kardeşin benimle çalışmaya devam etsin, lütfen!”

“Resmen ayrılıncaya kadar, salondaki kanepeye ilişebilirsin!” diyen genç kadın, sonrasının kendisini hiç ilgilendirmediğini belirtmek için, kendisine hiç yakışmayacak bir biçimde ayağa kalktı, kendisinin hâlâ kocası olanın bürosundan çıktı, cıbıl-cıbıl dediği yarı çıplak insanların arasından süzülerek kapıya yöneldiğinde yanlış yapıp yapmadığının muhasebesi(3) içinde gibiydi.

Kıskançlığını sorun ettiği, “sabık(3)” olmak üzere olan kocasına karşı çok aksi, çok sert, çok rijit mi davranmıştı? Son bir yıl demişti? Birbirine karşı görevlerini, gerekliliklerini yapıyorlar, tatil günlerinde çoluk-çocuk tatillere, yemeklere, sinemalara, pikniğe falan gidiyorlardı, özellikle yaşadıklarını ve kararlarını çocuklarına hissettirmek istemeksizin, mutlu görüntüler, davranışlar ve hareketlerle…

Ancak kendilerini kendilerine iade etmelerinin gerekliliğini yaşadıkları anlarda tarif etmekte sıkıntı çektikleri eksikliklerini hissediyorlardı, ikisi de. Bunda belki de son günlerde açıklamakta zorluk çektikleri Yıldıray’ın aşırı kıskançlığın etkisi daha büyüktü, kendisi kabul etmese de…

Habibe, ciddi olarak niyetliydi. Başlangıçta kocasına aşırı sevgisi nedeniyle onun isminden esinlenerek çocuklarına Yıldız ve Yıldırım isimlerini koyacak kadar kendinden geçmesinin hatırasıyla yaşama gayretini sınayacaktı.

Kocası avukat olan öğretmen arkadaşlarından biri; “Kocasının karşısında bilâbedel(3) avukatlığını üstleneceğini” söylemiş, Yıldıray’ın sözleri ışığında Habibe de ona “Boşanma Sözleşmesini(5) hazırlamasını” rica etmişti.

Ev, araba ve çocuklar kendisinde kalacaktı. Çocuklar kendi isteği dışında sadece hafta sonlarında babaları ile beraber kalacak, kendilerinin yapacağı seyahatler için baba iznine başvurulmayacak, bir kez daha bir araya gelme teklifi yapılmayacak, taraflar birbirinden nafaka(3)-tazminat gibi bir şeyler talep etmeyeceklerdi.

Habibe, Sözleşme yapmalarının gerekliliğini iletti Yıldıray'a;

“Gerçekten hâlâ ciddi misin? İnanamıyorum. Anlamıyor musun beni?”

Sözlerinin suskunluğundaydı Habibe, daha önceden de olduğu gibi, biten, ya da bitmek üzere olan bir olay için yine müdafaa pozisyonu yaşamak istemiyor gibiydi. Yıldıray devam etmek gereğini hissetti onun suskunluğunda;

“Peki, her ne istiyorsan, o şekilde hazırlat, gelip imzalayayım!”

“Avukatımın dediğine göre, hazır!”

Yapacak bir şeyi yoktu, ya da kalmamıştı Yıldıray’ın, işi gücü Uğurcan’a bırakıp Avukatın Bürosuna gitti verilen adresi arayarak. Avukatın zorunlu okumasına da itiraz etmişti;

“Bu sözleşme olmamış, her şey tamam, ama çocuklarım için tazminat ve nafaka ödemeliyim, yıllarca diz çökmem gerekse bile yeniden bir araya gelebilmeli ve eğer bir seyahat gerekirse, izin değil, ama mutlaka haberim olmalı, endişe etmemeliyim…

Bu nedenle sözleşmeyi Habibe'nin de dileklerini içerecek şekilde yeniden kaleme alın lütfen ve Habibe'ye gönderin efendim! Ben kalan bir kısım eşyalarımı almak için evine uğradığımda imzalarım!”

Biraz yerinde duraladıktan sonra, medet umarcasına(1) ayağa kalkıp avukatın masasına eğildi, duyulmasından endişe edercesine gibi;

“Gerçekten kesin kararlı mı?”

Avukat sadece başını sallamakla yetindi. Dışarıya çıktığında temiz hava aklını başına getirme imkânı yaratmış olsa gerekti. Eşinin numaralarını çevirdi, dinlenme anı olduğunu düşünerek, hatta inanarak. Telefon açıldı;

“Merhaba, hâlâ kararlı mısın demek geçti içimden yeniden!”

“Bir saniye balkona çıkmam gerek!” dedikten sonra devam etme gerekliliğini sıraladı Habibe, sıra-sıra, ya da dize-dize, her neyse;

“Evliliğimizin ilk üç-beş yılı dışında sadece nefeslerimizi hissetmek için baş koymadık mı aynı yastığa? Çocukların ihtiyaçlarının giderilmesi dışında sevgiye de ihtiyaçları olduğu kaç kez geldi aklına? Şimdilerde, yani benden sonrasında çocuklarımıza onları görmek, isteklerini karşılamak için zorunlu olarak ayıracak bir vaktin olacak. Her şeyin maddiyatla, bedel olarak karşılanmadığını, kıskançlıklarının gereksiz bir zaman kaybı olacağını öğrenmiş olacaksın…”

Yanından geçen biri için sessizliğe büründü ister istemez ve devam etti,

“Kıskançlığın değil, güvenin ne kadar önemli olduğunun beyninde yer etmesinin farkını hissedeceksin. İş-güç...

Yaşam için bunlar şart değil. Artık olan, geriye kalmış bir sevgiyle yaşamak zoruma gidiyor Yıldıray. Seni çok sevmeme rağmen direncimi yitirdim. Çocuklarımın yaşamı için sabrettiğim tahammülüm de tükendi, belki de tamamen yok oldu. İyisi mi sen yoluna, ben yoluma…”

“Yani kapın çalındıkça o mudur(6) deyip aralamayacaksın?”

“Bir niyet, bir düşünce başka nasıl söylenir ki? Gene de sana benden sonraki yaşamın için mutluluklar, saadetler ve başarılar dilerim, hem istediğin, düşündüğün, arzuladığın tüm konularda…”

“Sen olmadıktan sonra, iğneleyerek(1) de olsa söylediklerinin hiçbiri gerçek olmayacak. Gönlümün de, kalbimin de, cismimin de tüm kapıları senin dışındaki herkes için kapalı olacak!”

“Kendine acındırmaya çalışman ne doğru, ne de komik...

Çocuklarımızla birlikte olduğumuz anlar dışında, bir bakıma alıp-iade etmemiz anları hariç birbirimize iki yabancı olacağımızın da farkındasın, hiç yaşamamışçasına, delilleri olan evlâtlarımıza rağmen, değil mi? Bildiğini söyle, hadi!”

“Bilmem mi? Bu kadar yıl aklına ne koyduysan beni her seferinde ikna edip, hepsini yaptın, başarılı oldun, mutlu oldun, sevindin, sevindirdin. Keşke seni kararından vazgeçirecek sevgim dışında bir gücüm olsa!”

“Vardı, ama kullanmamak için direndin. ‘Boş ver, nasıl olsa beni seviyor, bir şey olmaz!’ tavrını gösterdin üstelik ödün vermeksizin(1). Ya çok şeyi anlamadın, ya da anlamamazlığa geldin, cin gibi zeki olmana rağmen…

Şimdi karşıma geçip dil dökmeğe çalışıyorsun. Kısa, kesin ve öz olarak söylüyorum ki; biz artık bittik, anlatabildim mi?”

“Hayır! Ben bitmedim, ama kararına da saygı duymam gerek, hem sen istediğine göre buna zorunluyum da. Yarın uğrar, hazırlatacağın belgeyi imzalarım. Ondan sonrası sana kalmış, senin ‘Evet!’ dediğine ben asla ‘Evet!’ demeyeceğim, bunu aklından bile geçirme...

Ve şimdi Allahaısmarladık!”

“Teşekkür ederim, güle güle!” dedikten sonra yutkundu Habibe. İçinden geçirdiği, nikâhlarında söylediği gibi; “Sonsuza kadar” cümlesine sığınıp “Sonsuza kadar güle güle!” demek gibi bir şeydi.

Tekrar yutkundu, boğazına takılanın ne olduğunu merak etmeksizin. Sadece arkasına baktı, sanki arkasındaymış gibi ve yine sanki o, oralardaki caddenin ötelerinde bir yerlerde kayboluncaya kadar, boş gözlerle, donuk bakışlarla, nefesi eksik bir dünya ile pencere önünde durdu bir süre…

Aklından geçirdiğini diyemezdi ama. O kadar yılları birlikte tüketilmişliğin ardından, iki çocuğunun babası, üstelik hâlâ sevdiğini söyleyemese bile, kendine itiraf etmemesi yalan olurdu.

Şimdi yolları ayrılan ve resmen de ayrılacak olan kocasına; “Sonsuza kadar defol!” anlamında bir söz söylemek, ona da, kendisinin diline de yakışmazdı.

Yıldıray yaşamında, ilk, tek ve son erkekti, tüm mevcudiyetiyle kendini teslim edip mutlu ve mesut olmayı dilediği. Ama onun indinde, yemin-billâh ederek inandırmaya çalışmasına karşın her şeye, her gösterişe, her söze, her davranışa karşın kendisi ilk değildi mutlaka.

Tek de değildi, bundan sonrasında son olmayacağı da kesin gibiydi, her ne kadar “Dünyada biricik sevdiğim sensin.(7) İlk seni gördüm, ilk senin sevginle, ilk seni yaşadım, Allah rızası için ilk seni sevdim, ilk sana ait oldum, ilk bana ait oluşunun heyecanını, mutluluğunu, sevincini yaşadım!” demiş olsa da…

Zamanda, yalanlar da durmak, tükenmek bilmiyordu, hele ki beklerken. Şair, belki başka düşüncelerle sıralamış olabilirdi dizelerini, ama beklemek(8)  öylesine zordu ki, hele ki bitirmek için, bitirmenin arifesinde. Ama durmasını da durmayı da bilmeyen zaman, gelmesi gereken anı biliyor, hem çok iyi biliyordu.

Geldi de...

Yıllardır her zaman olağan olan üç kısa kesik zil sesi yerine, usulca denilecek şekilde parmak uçlarıyla çalınmıştı kapı. Hissetmiş, anlamıştı bu tedirgin ve korkak kapı çalınışını Habibe;

“Çocuklar, babanız geldi!” diye onlara seslenirken, kapıyı açmaya yöneldi.

Yıldıray içeriye girmekle, girmemek tereddüdü içindeydi, elinde tuttuğu iki deste anahtarla. Çocukların babalarına sarılması, duygularını anlatamıyor olmalarının hissedilmesi nedeniyle Habibe'nin;

“Girsene içeri!” telkiniyle(3) ayakkabılarını çıkardı, uysal bir ev kedisinin patilerini yalayarak temizlemesi gibi, çocuklarını düşürmeme dikkati ile iki koluna, sonra kucağına alarak, öpmekle, koklamakla, yalamak arası bir davranışla bildiği salona doğru yönlendi.

“Bir şey içer misin?” teklifine;

“Yoo! Teşekkür ederim. Bendeki anahtarları getirdim. Ziyaretin kısası makbul(9) derler, evrakı imzalayayım, çantamı alayım ve haddimi bilerek(1), defolayım!”

“Ağzına yakışmayan sözleri söyleme, hem de çocuklarımızın yanında. Bu evin kapısı sana her zaman açık, bunu bilmelisin...

“Dedim, bile!”

Hâlâ aynı inadı devam ettiriyorsun!”

“Sen de!”

Bir süre suskunlukla durdular karşılıklı olarak hep beraber. Habibe çocuklarına döndü;

“Haydi çocuklar! Babanızla vedalaşın ve derslerinize çalışmak için odalarınıza yönelin. Babanız birazdan gidecek, hafta sonunda bol bol, istediğiniz kadar kucaklaşır, birbirinize sarılır, doyuncaya kadar beraber olursunuz!” dedi.

Bu Yıldıray’ın çocuklarını kucağından indirmesinin, belgeyi imzalayıp evi terk etmesinin anonsu, gerekliliği idi bir bakıma. Çocukları tekrar tekrar öpüp kucaklayıp popolarına okşamak, ama incitmemek istercesine vurup odalarına gönderdikten sonra son ümit kırıntılarına sığınmak istercesine Habibe'ye baktı.

Çünkü “Umudunu yitirmiş bir insanın başka kaybedeceği bir şeyinin olmadığının(10)” bilincindeydi. Hem umut ile o kadar çok şey geçiyordu ki aklından örneğin; “Umut fakirin ekmeği, umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir(10) Umut cesaretin yarısıdır. (10) Bir yerde yaşam varsa, orda umut da vardır(10) gibi ve daha niceleri...

Habibe'nin tavrında bir değişiklik yoktu, hemen konuya girmek istedi;

“Hazırladığını, ya da hazırlattığını, her neyse imzalayıp gideyim, nasıl istediğin gibi konuşabildim mi şimdi?”

“En ufak fırsatı kaçırmıyorsun, peki! Bir şey içmeden mi gideceksin!”

“Hem de okumadan imzalayarak!”

“Neden okumadan?”

”Sen dünyanın en mükemmel varlığısın, ikinci bir kez aynı yanlışı yapmazsın, bana göre yanlış yapmış olsan da bu senin tercihindir, saygı duymam gerek!”

“Diyorsun…

Peki, nasıl istersen...”

Yıldıray belgeyi dediği gibi okumadan, hatta göz bile süzmeden imzaladı. Habibe'nin; “Bir örneğini vereyim!” teklifini “Gerekli değil!” diye yanıtladı, pabuçlarını giymeğe çalışırken.

Farkında olmadığı evden temelli çıktığında ayrılığın da ciddi olarak şekil olarak gerçekleşeceğinin, geri dönüş olasılığının tükendiği bir hüznü yaşamaya başlayacağının farkındaydı. Bir tatlı hatıra kalsın arzusu geçti içinden;

“Son bir defa seni öpebilir miyim?”

“Çocuklarımın babası ve yasalar karşısında hâlâ kocamsın!”

Çekinceyle yaklaştı, korkarcasına ve ama koklarcasına dudaklarını Habibe'nin dudaklarına değdirip ayrıldı.

“Haldır-huldur(5), yalap-çalap, kabahat bastırır(1) gibi, bir işe belki de cariyelerine yetişecekmiş gibi, yasak savar gibi öpmek(1) nasıl bir şey ki? Eski günlerimizdeki gibi öpmek zor mu geliyor sana, bugün?”

Çekinikliğini yitirmesi için başka ne yapabilirdi ki Habibe, huyunu-suyunu bildiği(1), bir ömrün bugüne kadarki bölümlerini sevgiyle paylaştığı kocasına? Elinin birini tutup kendi beline sardı, vücudunu vücuduna yaklaştırdı, bir eliyle eski olacak eşinin beline sarılırken, diğer eliyle uzaklaşmasına engel olmak istercesine başını destekledi Yıldıray’ın.

Zaman gerektiğinde durmasını bilmiyordu. Belki zaman, zamanında ne yapması gerektiğini biliyordu da, bilmesi gereken zamanı bilmiyordu. Neden sonra ayrıldılar birbirinden.

“Acaba?” diye düşünüyordu Habibe, hüznün egemen olduğu, ancak sevginin esirgenmediği öpüşmelerinin ertesinde.

“Acaba ellerimden tutup, dizlerinin üstüne çökse, dizlerime kapanırcasına; ‘Söz! Bir daha kıskançlık yapıp huzursuzluk çıkarmayacağım, inatlaşmayacağım!’ dese vaz geçer miydim düşüncelerimden?...

Bu; kaçıncı söz verişi olurdu, sayamadığım, inanamayacağım? Huylu huyundan vaz geçer miydi(11)? Hem saklamaması gerek, surat asması, kırıcı davranışları olmasa kıskanılmak güzel şeydi, ama bahanesiz…

İnsan gözünden, kuşlardan, çiçeklerden, böceklerden bile kıskanmalıydı sevdiğini, bahanelerden değil. O halde bir öpüşe rıza gösterip felsefe haline getirdiği düşüncesinden de, uygulama kararından da vaz geçmemeliydi!”

Vaz geçmedi de.

Hâlâ seviyorsun beni!” dedi Yıldıray.

“Sevmekten kim usanır(12) Bunu şimdiye kadar anlamamış olman tuhaf! Haydi git! Git artık ve ne beni bekle, ne de um bir daha!”

“Son kararın yani?”

“Söylemiştim!”

“Peki! Son olmasın dileği ile allahaısmarladık!”

“İyi bahtlar, son olsun dileğiyle güle güle!”

Bu, bir filmin sonu gibi karmaşık duyguların şekillendiği bir andı, kapı kapandığında. Yıldıray'ın umudu, Habibe'nin gizlemekte gerçekten sıkıntı çektiği beklentisi devam ediyordu.

Habibe'nin bu ayrılığı istemesinin gerçek sebebi, diğer sebeplere boş verircesine (artık dillendirmesinde sakınca olmayan) eski kocasının aşırı kıskançlığı mıydı? Yoksa kendisini sütre(3) arkasına sakladığı, kendisinin bile şüphelendiği kendi kıskançlığı mı?

Peki, ya inadı? Kafasına koyduğu çok değil, her şeyi prensipli bir şekilde bir öğretmen, bir kadın, bir anne titizliği ile yapma, gerçekleştirme dileğini yaşardı. Gerçekten bunlar, yani yaşadıkları; “Bir inat yüzünden miydi? (13)” Yani; İki taraflı hüznün, hicranın tek ve önde gelen sorumlusu kendisi miydi Habibe’nin?

Kabahat, ya da suç; samur kürk olmuştu da kimse giymemişti sırtına. Habibe neden giysindi ki? Ama gerçekleri de def edemiyordu(1) beyninden nedense.

Mahkemeye öğretmen arkadaşının kocası olan avukatla gelmişti Habibe. Yıldıray ise boş vaktini değerlendirmek tavrında, elini kolunu sallayarak, hem de birkaç dakika gecikerek, “Özür dilerim!” tavırlarıyla.

 Hâlbuki sarkan duruşmalar nedeniyle neredeyse yarım saat kadar gecikmişti kendi konuları. Mahkeme diğerlerine göre dakikalar içinde denilebilecek bir kıvamda sona ermişti.

Hürdü Habibe, azat etmişti Yıldıray onu, ancak ikisinin de gözlerinde belirgin bir hüzün olduğu, en duygusuz insanın bile hissedebileceği boyuttaydı. Yıldıray (yine sakıncasız bir durum) eski eşinin yanından geçerken;

“Mutlu değilim!” dedi, aldığı cevap da aynıydı;

“Ben de!”

Asıl sıkıntıyı çeken ise Uğurcan’dı. Bir tarafta ablası, diğer tarafta  (söylemde sakınca olmayan) “Eks(3) Enişte” diyeceği patronu. İlerlemekte devam etmekte olan yaşı ve eğer işini terk etmek zorunda kalırsa ki kalacağına inanıyordu, yeni bir iş, yeni bir ücret bulamayacak olmasının sıkıntısını hissedecekti Uğurcan.

Ablası;

“Düşman değiliz ki. O; çocuklarımın babası. Ayrılmamız senin de işinden ayrılmanı gerektirmez, üstelik ayrılığımız senin işinden ayrılmana da neden olursa üzülürüm, ama o buna karar verirse elimden de bir şey gelmez.”

Uğurcan bu nedenle mahkemeye gitmemişti. Zaten ne ablası, ne de eniştesi şahit göstermemişti kendisini, şahide ihtiyaçları yoktu her ikisinin de, kafalarına koyduklarını yapmalarında.

Eniştesini kızlardan biri götürmüştü mahkemeye. Mini etekli, cıbıl-cıbıla yakın, kollarında, bacaklarında dövmeler olan ve uysal bir salon köpeği gibi salto durarak(1) arabasının arka kapısını mahkeme çıkışında da gülümseyerek, hatta özlemle bakarak açan.

Habibe'nin üstesinden gelemediği gözlemlerdi bunlar, avukatı ile mahkemeden boşanmış olarak çıktıklarında;

“Gecikmek istememiş, hemen kendisine yakışanını bulmuş!” diye söylendi, zapt etmesinin imkânsızlığını yaşadığı, artık hiç de hakkının olmadığı kıskançlığı nedeniyle, “Ağabey” diye nitelendirdiği avukata.

Yaşadığının, düşündüğünün, ya da gördüğünün ne olduğunu kendine itiraf etmekten bile çekiniyordu, hakkı var mıydı buna?

Mahkeme çıkışından sonra suratı asık bir şekilde odasına kapanan Yıldıray;

“Neyi, nasıl biliyorsanız öyle yapın, sormayın, etmeyin, danışmayın!” demişti.

Bir süre sonra Yıldıray, Uğurcan’ı odasına çağırdı. Uğurcan tedirgindi, hele ki Yıldıray;

“Otur, iki lâfı uç uca ekleyelim(1)!” dediğinde bir bakıma elinin titremesini, dudaklarının sarkmasını engelleyemez gibiydi. Sakince başladı sözlerine Yıldıray;

“Güvendiğim, inandığım, elim-ayağım olan bir arkadaşımsın, elemanım değil. Yaşadığımın seni etkilediğine inanıyorsan, kararına saygı duyarım, ama seni kaybetmek istemiyorum. Biraz da olsa düşüncelerimi serbest bırakmak, hafiflemek için bir süreliğine buralardan kaybolmak, yok olmak istiyorum…

Neresi olur bilmiyorum, plânım, programım, düşüncem yok, rastlayacağım herhangi bir imkânı anında değerlendireceğim. Büro sana emanet, zaten her şeyi biliyorsun, kendi inisiyatifinle doğruluktan, dürüstlükten ayrılmaksızın karar ver, çevrendekilere kardeşçe bakmaktan vaz geçme. Keza ablandan da, yeğenlerinden de uzaklaşma. Benim yokluğumda ilgilen onlarla…

Şunlar kasaların, dolapların anahtarları, gerçi sende de var, ama bunlar da sende kalsın. Bana bir şey olursa diye hazırladığım vasiyetim Noterde…”

“Ağabey intihar edecekmiş gibi, ya da ölecekmiş gibi konuşuyorsun!”

“İntihar etmem, Allah verdiği canı kendi alır ancak. Ama bil ki artık yaşamak için ne gayem, ne arzum, ne de sebebim var. Yaşamak zulüm gibi geliyor bana!”

“Gevşet kendini, git, dolaş, hava al, rahatla! Telefonunu da kapat hatta sadece çocuklarının seslerini duymak için aç. Gözün arkada kalmasın, evvel Allah'ın izniyle yapmam gerekenleri yaparım, yapamamışsam, vurdurursun kellemi, olur, biter…”

“Sana kıyabilir miyim hiç, bir günden bir güne sitemim bile oldu mu sana? Hiç tenkit işittin mi benden? Ne zaman ‘Şu olmamış!’ dedim ki sana? Şimdi allahaısmarladık, dönüşümü bildiririm. Söylediklerim aramızda ve sadece aklında kalsın, dışarı taşmasın!”

Vedalaşmak istemezcesine kucaklaştılar...

Gönül yorgunluğu başka hiçbir şeye benzemiyordu. Bir yerlere, uzak, çok uzak bir yerlere gitmek, içki kadehlerinde yok olmak işine gelmiyordu. Aynı şehirde yaşayıp, aynı nefesi almak, ondan ve çocuklarından uzak kalmak da tahammül edeceği bir şey gibi gözükmüyordu kendine.

Ne yapacağının bilinçsizliği ile dönüşünde büroda kendisine bir yer mi ayarlaması, ya da dayalı döşeli bir ev mi tutması gerektiğini çözümlemeğe çalışıyordu beyninde.

Kararsız bir şekilde ayırttığı otel odasından çıkarken danışmada gördüğü bir broşürden etkilenerek güney illerinden birine gitmeğe karar verdi, aniden, bilet bulur bulmaz da hemen çantasını alıp yola çıktı…

Akşamın bir vaktinde biri bir uçak kanepesinde cam kenarında, diğeri yatağına büzülmüş, bir şekilde gibi, aynı anda aynı şarkıyı söylemeye çalışıyorlardı iki kişi;

“Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin...” (14)

Temiz havaya rağmen, bir kısım düşüncelerden uzak kalma ümidi yeşermemek için kendisiyle inatlaşıyor gibiydi. Ancak ömrünün muhasebesini yapıyor, kıskançlıklarını, inatlaşmalarını ayıplıyor, her ne olursa olsun şansını zorlamasının gerektiğine inanıyordu.

İçki, yaşamının bir gerekliliği olmaktan çıkmıştı. Çevresinde gönlünün uzağından bile geçen, geçebilmeyi deneyeceğini zanneden bir tek Allah’ın kulu yoktu. Hem yalnızlık sadece Allah’a mahsustu, Allah kendi yalnızlıklarını yok etmek için onları birbirine sunmuş, birlikteliklerini pekiştirmek için iki de evlât vermiş, buna rağmen ikisi de bunun takdirini yaşamamıştı.

Özellikle Habibe tahammül edip devam ettirmeyi düşünmek yerine yılgınlığı(3) tercih etmişti, üstelik birbirlerini, birbirlerinden vazgeçemeyecek kadar sevmelerine rağmen.

İç sesleri(5) dillendi, birbirinden habersiz, yoksulca;

“Be güzel, birbirini seven, aşklarını, ayrılma modunda bile duygularıyla şekillendiren İnsanlar...

Yani siz...

Bir çay içiminde asgari müşterekte birleşmeyi düşünemez miydiniz?

Neden yıldınız, neden çabuk pes ettiniz!” Çok mu yavandır yaşam şimdi, şu anlarda sizin için?

İpleri koparmak yerine, keskin sirkenin küpüne zarar vereceği hiç mi geçmedi aklınızın kenarından, köşesinden? Kendinizi, ama öncelikle ve özellikle çocuklarınızı mutsuzluğa mahkûm etmeyi tek yönlü olarak hak olarak mı gördünüz ki kendinizde?

Üstelik de gönlünüzden taşacak kadar birbirinize engin derecede sevginiz varken, belliyken?..”

Ummak güzel bir duygu! Umuda da ancak gayret etmek ve denemekle ulaşılır. O halde bu gayreti, emek vermeyi ve denemeyi Yıldıray üstlenmeliydi, hem de hemen, ara soğumadan, pişmanlığını sergileyerek, söz vererek, hatta ayaklarına, dizlerine kapanarak...

Emir verircesine telefon açtı karısına Yıldıray, cevap alamadı. “Var, bir hayır!” dercesine, bu kez yalvarırcasına mesaj çekti karısına; “Ne olur beni evinde kabul et!” gibi anlamsızca bir satırla. Oysa ağzı lâf yapardı; “Ölüyorum, bitiyorum!” tarzında karısını yumuşatacak sözleri de sıralayabilirdi, ancak böylesi geçmemişti o anda aklından.

İlk uçakla geri döndü, gidip-gelmesi 48 saati geçmemişti. Eşinden ayrılışı? O da olsun olsun da iki adet 48 saat olsundu, üç ya da beş gün değil. İçtenlikle özlemişti bu kısa süre içinde hepsini de, eksikliklerini duymuş, onlarsız yaşamanın imkânsızlığını yaşamıştı, hepsinin yokluğunda.

Evin kapısına ulaştığında anahtarı da, kimse de yoktu evde, ısrarlı zil çalışlarından anladığınca. Komşularca görülüp ayıplanacağına önem vermeksizin giderken arkasına bakarak, dönerken heveslenerek caddeyi bir başından, diğer başına doğru adımlamaya başladı, zaman kavramını yitirmişti, sonuna kadardı, düşüncesi.

Son turun yarısında kapının önüne geldiğinde dünya bir başka türlü aydınlanmış, akşam güneşi bir başka parıldamağa başlamıştı. O görünmüştü caddenin ucunda. Ona doğru yönelmek, koşmamak için zor zapt etti kendini Yıldıray, ama adımlarını sıklaştırmasında sakınca yoktu. Aynı düşüncedeydi Habibe de.

Karşı karşıya geldiklerinde ne yapacaklarının şaşkınlığını yaşıyordu her ikisi de, cadde ortasında, herkeslerin gözleri önünde, daha birkaç gün öncesinde ayrıldıklarını bilenlerin huzurunda, çoluk-çocuk…

İki yabancı gibi tokalaşıp yan yana yürümeğe başladılar, ta ki evin kapısına ulaşıp kapıyı açıp kapatıncaya kadar, pabuçlarını bile çıkarmaksızın.

Yılların özlemi birikmişti sanki ayrıldıklarından beri, birbirini ölesiye kucaklarlarken.

Bir ara Yıldıray;

“Sensiz yaşamadığımı, yaşayamayacağımı anladım!” dedi.

Nefes almak için ancak fırsat bulup vakit ayırabilen Habibe;

“Ben de, ama eski, başlangıçlarımızda ki benim olan Yıldıray, şimdilere sarkmayan Yıldıray’ım olacaksan eğer!” dedi.

Yıldıray'ın ağzından tek bir kelime çıktı, sevdiği insanın saçlarını koklayıp, ellerini öpüp, dizlerinin üstüne çökerken;

“Söz!..”

YAZANIN NOTLARI:

(1) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Defedememek; İstenmeyen birini yanından uzaklaştıramamak. Savuşturamamak. Kovamamak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.

İki Lâfı (İki Sözü, İki Kelimeyi) Uç Uca (Ard Arda) Eklemek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması olmaksızın düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatmaları, sohbet etmeleri.

İllâllah Demek; Çok bezmiş olmak, sıkılmak, bıkmak, yeter artık demek!

Kabahat Bastırmak; Uygunsuz, yakışıksız, kusur veya suç olan bir sebep için gizlenmek, saklanmak, yok saymak, unutmaya, unutturmaya çalışmak.

Kulağını Çekmek; Hata yapan bir kişiyi yaptıklarının doğru olmadığını belirtmek amacıyla verilen küçük bir ceza. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. Ceza olarak kulağını büküp çekmek.

Medet Ummak; Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).

Ödün Vermemek; Taviz vermemek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmeyi aklına getirmemek, düşünmemek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunma imkânına set çekmek, reddetmek.

Salto (Salta) Durmak; (Köpekler için arka) Ayakları üzerine kalkmak, dikilmek.

Soysuzlaştırmak; Dejenere etmek, yozlaştırmak. Çok belirgin bir şekilde kötüleştirmek.

Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek. Somurtmak. Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak.

Yasak Savar Gibi Öpmek; Bir ihtiyacı, bir sevgi gösterisini geçici olarak karşılamak, şimdilik gibi bir varsayımla karşılayarak öpmek. Gönülsüz ya da üstünkörü yapmak da düşünülebilir.

(2) Şımartılmayan insan mutsuz bir insandır.  Cüneyt ÜLSEVER

(3) Âlem; İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü (Bayrak, sancak, dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan gibi anlamları da vardır).

Bilâbedel; Bedelsiz, ücretsiz, meccanen.

Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş” ölü, ölüm hali için kullanılır. Öyküdeki gibi herhangi bir şekilde bir yerlerden uzaklaştırılan kişiler için de kullanılmaktadır.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Hoşgörülü (Müsamahalı); Toleranslı. Kolaylık gösteren, iyilikle karşılayan, ayıplamayan, hatayı görmezden gelen, göz yuman. Kırıcı ve aşağılayıcı olmayan, affedici olan. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranan, rahatsız olmayan, tepki göstermeyen.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

İstibdat; Tek bir yöneticinin toplumu baskı altında yönetmesine dayanan düzen, baskıcılık, hiçbir hakkın ve özgürlüğün bulunmadığı tek adam yöntemi. Bir baskı yönetimi olarak hak ve özgürlük tanınmaması, sınırsız despotluk.

Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Mucize; Akıl yoluyla açıklanamayan, bu yüzden de tanrısal bir güç tarafından yaratıldığına inanılan doğaüstü olay. İnsanları hayran bırakan olağanüstü olay, ya da şey.

Muhasebe; Karşılıklı olarak oturup hesap görme, hesaplaşma, hesap işleriyle uğraşma.

Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

Paçoz; Aslı kefal cinsinden bir balık türü. Paçavra elbiseler giyinen, üstü başı dağınık, bakımsız, paspal, kendine bakmayan, dikkat etmeyen. Fahişe sayılmasa bile ahlâken eksiklikleri olan kadın.

Pes; Birinin şaşırtıcı bir davranışı karşısında şaşkınlık duyulduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılan söz. Karşısındakinin kendinden daha üstün olduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini, boyun eğdiğini belirten söz.

Sabık; Geçmiş, önceki, geçen, eski.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Sütre; Sözlükte “Perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Dini kavram olarak açıkta namaz kılan birinin namaz sırasında önünden birinin geçmemesi koyduğu değnek gibi bir şey önüne koyması anlamına gelir. Askerlikte ise; düşmana karşı kendini görünmez yapan doğal  (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Yılgınlık; Yılgın olma durumu, yılgınca davranış.

(4) Kıskançlıkla ilgili örnek (bir kısım) sözler;

Kıskanç daha çok sever, fakat kıskanç olmayan daha iyi sever. MOLIERE (Jean Baptiste POQUELIN)

Kıskançlık Abidesi; Kıskançlıkta aşırı boyutlarda iddialı olan. Aşırı hasetliği olan.

Kıskançlık eğer yanıcılık özelikleri taşısaydı, dünyada hiçbir yakıta ihtiyaç kalmazdı. Yugoslav ATASÖZÜ

Kıskançlık Girdabı; Kıskançlıkta, hasette aşırı bir girdap tehdidi yaratacak boyutlarda sorumsuzluk taşıma, sevgiyi engelleyen bir  eylem.

Kıskançlık Krizi; Literatürlerde doğal bir duygu, hatta sağlıklı olarak ifade edilmekle beraber kıskançlık sevgiyi ifadelendiren yollardan biri değildir. Her ne kadar ayrım olmaksızın kıskanılmak hatasız gibi eylem gibi görünse de bu iletişim ve ilişkilerde problem yaratır anlamındadır.

Kıskançlık Üzerine Hazreti Ali Sözleri; Kıskanç insan hiçbir zaman rahat ve huzur yüzü görmez! Kıskanç kimse daima hasta olur! Kıskançlık hasta eder. Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür! Kıskançlık ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer! Kıskançlık insanın dünyasını karartır! Kıskançlık insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır ve insanı hasta eder! Kıskançlık ruhun hapsidir! Kıskançlık vücudu kemirir!

Kıskançlık yılan zehrinden daha beterdir. Çünkü yılan zehri sadece bir kişiyi, kıskançlık ise hem başkasını hem de kendisini zehirler. John LUBBOCK

Kıskançlık, bir güvenin kumaşı yemesi gibi, insanı yer, bitirir. Ioannis HRISOSTOMOS (John CHRYSOSTOM)

Kıskançlık, ruhun hastalığıdır.  John DRYDEN

Kıskançlık, sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur. Rene DESCARTES

Kıskançlıkla kuruntunun gözleri son derece keskindir. Kıskançlığımızı ancak sevgi ile yenebiliriz. Johann Wolfgang Von GOETHE

(5) Boşanma Sözleşmesi (Boşanma Protokolü); Boşanma konuları olan velâyet, mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi konuların yer aldığı, ayrılmak üzere başvuran eşler arasında tüm konularda uzlaşma olduğunu belirten Medeni Kanunda belirtilmiş anlaşma boşanma şartlarının sağlandığına dair bir sözleşmedir.

Cıbıl Cıbıl; Cıvıl Cıvıl ile aşağı yukarı aynı denklikte bir deyim. Zayıf, şımarık, şen, şakrak, neşeli.

Cıvıl Cıvıl; Yerinde duramayan, neşe saçan, canlı, neşeli, şen, şakrak. Kuşlar için kendine özgü sesler çıkararak cıvıltıyla ötüşmek.

Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

(6) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(7) Dünyada biricik sevdiğim sensin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a Bestesi; Akın ÖZKAN’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(8) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

Beklemek, ama neyi ve kimi? Hem nereye kadar? Beklemek… Ama niye? AFORİZMA

(9) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.

(10) Umudunu kaybetmiş olanın, başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Kim BOSLEY

Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir. Lucius Annaeus SENECA

Umut cesaretin yarısıdır. Honoré de BALZAC

Bir yerde yaşam varsa orda umut da vardır.  CICERO (Elyasa=İlyas BAZNA)

(11) Huylu Huyundan Vazgeçmemek;  Bir şeyi huy edinmiş bir kimseyi bu huyundan vazgeçirmek için ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın olumlu bir sonuç alınamaz. Kişinin huyunu değiştirmesi kendi gayretine, içine dönük hesabına bağlıdır, anlamında bir söz.

(12) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(13) Bir inat yüzünden sen, dargınlık icat ettin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(14) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.