Hani bir söz vardı; “Ne tam kâfiriz, ne de tam Müslüman(1)” gibi. İşte bu tarifteki kişi; yalansız olarak bendim.
Başlangıcım; anne-baba ısrarı, eş-dost tavsiyesi, bir kısım kişilerin teşviki ile imam-hatibe başlamam, bir süre devam etmem, sonrasında kendime özgü düşüncelerim nedeniyle bu serüveni yarıda bırakmamdı.
Bir diğer süre sonrasında, gecikmiş olarak da olsam okuma, belki de “Adam olma(2)”, “İyi örnek” olarak yaşamımı güzelleştirmek için devamım başka yönde olmuştu tahsilime.
Neden mi? Peşimi takip eden birileri vardı da ondan. “Tekne kazıntısı(3) (!) Allah'ın verdiği” okuma heveslisi önce büyükler ikisi kız, sonrası küçükler ikisi oğlan dört kardeşime de gereklilikleri için yön vermem, önderlik etmemin şart olduğunu söylesem...
Peder Bey varlıklıydı, eh annemin de ondan pek farkı yoktu, diyebilirim. Yoksa Tanrı işi gücü yokmuşçasına neden o kadar çocuk vermiş olsundu ki, benden büyükleri saymıyorum bile?
Davulun bile dengi dengine vurduğu, ya da vurulduğu, vurdurulduğu bir ortamda annemin ve babamın birbirine yakıştırılması zor olmasa gerekti!
Aralarında aşk var mıydı? Daha doğrusu birliktelikleri, anne-baba olmak kendi kararları mıydı, yoksa ailelerinin mi, dede ve ninelerimizin kararları mıydı, bilemezdim. Hiç söz konusu olmamıştı.
Hem zaten önemi de var mıydı, birbirine sevgi ve saygısı olan, birbiriyle uyuşmadıkları konuları olmayan ender anne-babaydılar, üstelik birleştirilmiş varlıklarıyla oldukçanın üstünde varlıklı.
Ancak, ailemizde oluşan varlık; bizim okuma arzumuza engel değildi, “Yan gel yat, ekmek elden, su gölden!” örneği de hoşumuza gidecek bir söz değildi.
Bu nedenle imam hatipten ayrılmam onların sitemlerini gizlemelerine engel olmamış olsa da, okuma arzumu engellememişlerdi, okumuş, kendi çabamla, haydi saklamayayım, askerlikten dönüşte babamın ve de dahi annemin maddi katkı ve destekleriyle kendi işimi kurmuş, yani kendi işimin sahibi olmuştum kendim.
Neden tam kâfir(4) olmadığımın sebebine gelince; eh biraz imam-hatip okuyup o mürekkebi yalamıştım, o mıntıkalarda yaşayıp sürtmüştüm ya, dinimi unutmam mümkün olabilir miydi ki? Hele ki Hacı Baba, Hacı Anne destekli olarak...
Evdeysem eğer, bu arada evlenmemiş olduğumu da fısıldayıvereyim, işim vardı, ama evim yoktu, ezana yakın babam; “Vakit yaklaştı, hadi abdestini al evlât!” derdi.
Bunun anlamı açıktı, detaya gerek yok. Tek detay mescit ya da camiye gitmek üzerineydi, artık babamın canı hangi yönü arzuluyorsa?
Bunu söylemememin nedeni ise şu: Eğer hocanın işi çıkmış ve babama haber vermişse, mutlaka gönüllü, ya da fahri hoca(4) o, gönüllü müezzin(4) de ben olurdum. Yok, camiye gitmişsek, kesinlikle eminim ki; müezzin ağabeylere, kardeşlere kaş-göz işareti yapar, beni müezzin mahfeline(4) oturtturur ve bana müezzinlik yaptırırdı.
Özellikle ezan duası, akşam ve yatsı namazları sonrasında okunması gereken duaları okumamı huşu ile dinlerdi(4).
Artık iftihar mı, övünme mi, her neyse sesimin güzel olduğunu da söylerlerdi, ben de onların bu söylemlerine iddia ile katılmaktan cidden hoşlanırdım.
Gençliğimde, yani bugünden berilerde bir zamanlarda, bu yaşlara gelmemin öncesinde bir musiki derneğinde Türk Sanat Müziğinde ses konusunda oldukça başarılı olmama rağmen, ıslık bile çalmasını bilemediğimi itiraf etmem gerek.
Ancak öncelikle askerlik, sonrasında da iş-güç deyince hevesim kırılmış, müzikle birlikteliğim sadece arabamla bir yerlere giderken, teyp, radyo, kaset, CD dinlemek olarak devam etmişti, bildiklerime sesimle katılarak, bilmediklerimi öğrenmeye çalışarak.
“Gençliğimde” demem, ufacık satır aralığı izahıma rağmen akıllarda yanlış kalmasın. Tığ gibi(3) delikanlı değilsem de, saçı dökülmüş, göbekli, kalantor(7), (Bilmem ne) bir şey ağası gibi de değildim.
“Hıyar Ağası” demek bana yakışmaz! Yaşım otuzlar civarında. Genellikle erken kılınan, yani kış aylarından bahsediyorum, yatsı namazlarından sonra halı saha maçlarına bile katılırdım.
Özellikle yazları ise bu maçlara sadece tatil günleri ikindi-yatsı arası katılmaya çalışır, özellikle yatsı namazlarına yakınlaşmışsak, kendiliğimden maçtan çıkar, duş alırken abdestimi de alır, camiye ulaşır, yalapşap(3) da olsa akşam namazımı kıldıktan sonra görevimi tamamlamaya çalışırdım.
Yok, öyle “Beş vakit Müslümanı” değildim. Ancak vaktin nakit olduğunu bilecek kadar da yüce Yaradan’dan uzak kalmazdım. Sadece mecburi seyahatler, toplantılar engellerdi bu eylemimi, bazı-bazen günlerce.
“Vakit gelir, vakit bulur, öderim, nassosa(3)!” diye düşünüyordum borçlarımı. Meselâ uzun yaşayacakmış, evlenip yaşlanıp çoluk-çocuk, torun-topalağa karışınca ki; tam anlamıyla; “Ölme eşeğim, ölme…(6)” örneği gibi.
Böyle bir maç sonu, akşam namazı borcumu ödeyip, yatsı ezanını bekliyordum, yaklaşık 20-30 dakika öncesinden.
Gök yarılmıştı sanki korkunç bir yağmur, cami içerisindeki cemaat(4), benim gibi birkaç insanın birikimi ile bir saf tutacak(4) kadardı. Ne hoca, ne de müezzinlerden biri görünüyordu ortalıklarda.
Önce ezan okumam istendi cemaat tarafından, en gençleri ben gözüküyordum, belki onun içindi. Hem Cuma namazlarından, özellikle mescitte olduğum bir iki seferden tecrübeli olduğumdan, cami mikrofonundan ezanı okuyarak sesi yaymam zor olmamıştı.
Tabiidir ki teknoloji birçok imkânları sunmuştu insanlara, bu yağmurda minareye çıkıp ezan okumak akıl kârı değildi yoksa. Alıyordun mikrofonu eline, banyoda şarkı söyler gibi şakıyordun, tabiidir ki şarkıda makam-usul varsa, ezanda da makam, usul ve tecvit(4) vardı.
Ama beterin beteri var, gibi bir söz vardı ya hani, gerçekten cemaatten hacı-hoca olanlar olmasına rağmen, belki de sima alışkanlığı ile olsa gerek, cemaatte olanlar için olacak şey değil, ama onlar sanki birbirine küskünmüş, birbirine bakmaksızın başları önlerinde komut bekler gibiydiler.
Eh! Tecrübeli olarak, müezzin gibi sünnet namazına davet ettim onları, farz için hoca olarak birinin öne, mihraba(4) geçeceği inancındaydım. Ama olmadı. Biri;
“Hoca efendi, namazı da kıldır imam olarak!” dedi.
“Yapmadım, yapamam!” dememe rağmen;
“İmam hatiplisin, hacı bebesisin, nasıl yapamazmışsın?” diyerek beni yakaladığı gibi kolumdan tutarak hocanın kefen gibi beyaz örtüsünü sırtıma geçirerek mihraba yönlendirirken diğer biri kamet(4) getirmeye başlamıştı bile.
Eh! Bu kadar yağcılık, yalakalık, ya da tezahürat yeterliydi benim için, ama ya heyecanım için? İlk defa hocalık yapacaktım, kaba anlamda ilk defa milli olacaktım(5), Tanrı huzurunda sevabımla, günahımla...
“Emir, demiri keser!” derlerdi, ama silâh zoruyla(!) yaptırılmak istenen eylemlerde de kişinin mutlaka affedilmesi mümkün olmayacak hata ya da kusurlarının olacağını düşünmek de gerekli olsa gerekti.
Farz namazının birinci rekâtını tekbir alarak(4), Elham(4) ve zammı suresi(4) ile başarılı bir şekilde tamamladım. Ancak ikinci rekâtta “Semi allahü…(4)” derken bedenimin güçsüzlüğü yahut da heyecanımın boyutluluğunun olmaması nedeniyle abdestim hissedilir bir şekilde bozulmuştu.
Ben ki; yalnız başımayken bile, akşamın ya da gecenin kör vaktinde bile geğirdiğimde “Affedersiniz!” diyen, karanlıkta esnerken elinin düzüyle, hapşırırken elinin tersiyle ağzını kapatan, kaza ile takıldığı kaldırımlardan “Pardon!” diyerek özür dileyen bir insandım, başıma böyle bir şeyin geleceğini aklımın ucundan bile geçirmiyordum.
Bildiğimden değil, Bektaşi'nin(4) varsayımını(7) uygulamak mümkün olmadığından iki tarafıma selâm verip namazdan çıktım. Umuyordum ki, safta hemen arkamda duran namazı tamamlayacak.
Dediğim gibi bildiğimden değil, aklımda kalanlardan muhtemelen.
Oysa cemaatin tümü benim gibi selâm verip namazı terk ettiği gibi, safin orta yerini de benim geçmem, abdest tazelemem için aralamışlardı.
Abdest almaya yöneldim. Bu tufan(7) gibi yağmurda şadırvana gidip gelmenin zorluğunu tahmin etmem mümkün değildi. Ama mademki bu göreve uygun görülmüştüm, gereğini yapıp tamamlamalıydım. Tanrı eğer sevdiği için bir yön çizmek isterse gereği için hazırlıklı oluyordu.
O delicesine yağmur, nasıl söylenir bilmiyorum, “Az delice” diyebileceğim bir şekilde idi, yine de hınzırlığında eksilme olmaksızın.
Cami kapısından çıktığımda biri ufak, diğeri yetişkin, başları önlerine eğik iki insan çarptı gözüme. Belki çarşıya çıkıp, yağmura yakalanınca sığınacak bir yer bulamayıp da caminin çatısına sığınmış olabilirlerdi.
Güzelliğinden bir anda etkilenmiştim, genç kızın. Ama vakit hal-hatır sorma, güzelliği methetme zamanı değildi. Abdestimi almam, cemaatime(!) karşı görevimi tamamlamam gerekti, eğer benim görevimi cemaatten herhangi biri üstlenmeye yeltenmemişse(5)...
Gerçekten böyle bir görevi üstlenen olmamış, beni ıslanmış olarak da, çoraplarımı giyememiş olsam da cemaat ayaklanmış, ön tarafa mihraba geçmem için safin aynı bölgesini aralayarak hazır etmişlerdi.
Dediğim gibi ilk defa milli olmanın heyecanı vardı içimde, bir de dışarıda gördüğüm dört masum göz, hele ki birinin gözleri etkileyici olan. Bu kere yine ikinci rekâtta Elham'ı pas geçip, doğrudan zammı sureye geçmiştim.
Cemaatin uçlarında biri, kesinlikle arkamdaki değil, müezzinliğe özenen amca “Elhamdülillah...” diyerek ikaz etmişti beni.
Belki beynimi meşgul eden kapı dışındaki iki sığıntı(7) olsa gerekti, hele ki biri için mihraba geçtiğimde sehvi secde(4) yapmama; “Mihrabım diyerek...(8)” namaz içinde şarkı tutturmama neden olan. Bunda cemaatin hiçbir suçu günahı yoktu!
Her neyse! Namazın kalanını usulüne uygun tamamladım.
“Ağzına, diline sağlık, Allah kabul etsin!” dilekleriyle cemaat ellerimi salladıktan sonra yavaşlayan, ancak duraksamayan yağmurda sevaplarını taşırmak istercesine evlerine yöneldiler, biri hariç, hani o müezzinlik yapan amca.
Beraberce kilitledik caminin kapısını ve o, belki de başları eğik, ayakta duran kızlardan genç uzun boylu olandan çekindiğinden olsa gerek, anahtarı bir yerlere saklayarak “Selamünaleyküm!” diyerek yanımdan geçti, belirlediği yöne doğru.
Belirtmemde herhâlde yarar olsa gerek, küçük kız 10-12, büyük kız 22-25 yaşlarında gibi görünüyordu (bana göre).
Küçük, ya da ufak kızın üzerinde boyu oldukça uzun, belki de büyük olana ait bir hırka, genç kızın üstünde yazlık bir pardösü gibi bir şey vardı ve her ikisi de üşüyor, hatta titriyor gibiydiler.
Yanlarına geldim. Dünyada belki de bu durumda sorulacak en saçma(7), en berbat(7), en kimliksiz soruyu sormak geçti içimden, hakaret gibi hem;
“Dilenci misiniz?”
Ama sormadım. Daha önce hafifçe dokundurduğum gibi Tanrı; iyi olmasa da, iyi olmaya gayretli kullarına destek ve yardımcı oluyordu. Sözüm dudaklarımda; “Aç mısınız?” olarak şekillendi.
Genç kızın başının hareketinde hiçbir kıpırtı olmadı, ama ufak kız çocuğu onun yanından ayrılıp çekinmeksizin elimden tuttu. Herhalde camiden çıkan, abdesti bedeninde, metazori(7) de olsa imamlık yapan biri kötü biri olamaz düşüncesinde olsa gerekti, bu yaşında.
Belki de bunun içindi, bir köprü, bir tente altına sığınmak yerine cami saçağının altına sığınma düşüncelerinin nedeni...
Öncelikle bir lokantaya götürdüm onları. Ben onlara sırtımı dönüp pencere yanına oturdum. Onlar doyundular(5). Mutlu oldum. Konuşmaksızın yüzüme bakıyorlardı:
“Dilinizi mi yuttunuz? Dilimizi mi bilmiyorsunuz? Bilemiyorum, ama Cuma günü aynı camiye gelin, yardımcı olmak isterim size. Asla sizin gibileri aç-açıkta bırakmamı Tanrı istemez, gücenir bana…
Şimdi size bizim Taksi Durağından bir taksi çağıracağım, sizi istediğiniz yere bıraksın. Öncelikle çocuğuna şöyle sağlam, iyi bir şeyler al, sonra vaktin olursa derdinizi anlatın ki, yardımcı olabilmek imkânlarını düşüneyim.”
Taksi geldiğinde ilk kez bir ses çıktı genç kızın ağzından;
“O benim kızım değil, kız kardeşim Meymene! Sağ olun! Allah razı olsun!”
“Peki, o kardeşin. Benim yaptığım ise hiçbir şey değil. Yarın imkânlarınız olur, sizler de bir başka kardeşlere yardımcı olursunuz. Kardeşinizin ismi; Meymene, peki, sizin adınız?”
Hayallerimi süsleyeceğine inandığım ismi öğrenmiştim; Emine.
Taksi şoförüne yöneldim;
“Hanımefendi ve küçük kızı istedikleri yere götür! Beni tanıyorsun, değil mi?”
“He, Abi!”
“Onlardan para alma, ben sonra durağa gelir, bedelini öderim!” derken, tüm paramı hissettirmek istemezcesine küçük kızın hırkasının cebine istiflemeye(5) çalıştım.
Fark etti mi, bilmem ama dileğim; “Yeter ki düşürmesin!” idi. Takside düşürürse mesele yoktu, ama yolda düşürürse sonuç; “Yandı gülüm keten helva!” idi. Bir bankamatikten para çekip taksi durağına bıraktım;
“Şu plâka numaralı araç için! Eksikse tamamlarım, fazla ise söz etmeğe gerek yok!” diyerek.
Zaman; eğer zamanını, yani kendini tamamlamak isterse görevini tamamlamak için kendini kendine uyduruyordu, tekerlemeyi inkâr etmek istercesine; “Zaman sana uymuyorsa, sen zamana uy!” gibi.
Ve zaman, zamanında yapması gereken için asla kendisine ihtiyaç duymuyordu.
Neden bu sözleri söylediğime gelince; yurtdışı bir bağlantı için hemen ertesi sabah ilgilenmem gereken bir iş çıkmıştı karşıma, hemen o geceye yakın.
Eee! Bir yerlerde gece, eğer doğudaysan, bir yerlerde akşam bile olmuyordu. Bu; Cuma günü şehirde olamayacağımın ifadesi idi, bir bakıma söz vermiş olmama rağmen.
Kız kardeşlerimden birini görevlendirsem; “Hah! Şimdi tam sırası!” diyerek istihza ile ev-bark sahibi olmam konusunda ailece arzuları, bir kararları olduğu için kazı-koz yaparak, belki de baltayı taşa vurarak dönerlerdi, benim düşüncelerimden farklı olarak.
Fakir de olsalar, yokluk içinde de yaşasalar bizim dünyamız dışındakilerin de gururları, izzeti nefisleri(3) vardı, hele ki suskun o genç kızın ve küçük kızın da, yani haklarında hiç bir şey, cibilliyetlerini(7), ailelerini bilmediğim Meymene ve Emine'nin...
Bu nedenle sadece yer ve zaman olarak babama rica ettim, bizim hakkımızda ağzından bir şey kaçırmaksızın, karşısındakini incitmeksizin, alçaltmaksızın gereğini sorup soruşturarak onlara yardımcı olması için.
Onlar, daha camiye girerken dikkatini çekmiş babamın. Tıpkı bana rastladıkları günkü giyimleri ile dışarıdaki bir kanepede dimdik otururlarken. Genç kız da, yavru kız da ellerini kavuşturmuş, belki meraklı gözlerle topuklarını vurarak etraflarına bakıyorlarmış.
Babam onların tavırlarından hiçbir şey anlamamış, belki de yanlışlıkların, yanlış anlaşılmaların olabileceği düşüncesini yaşamış, bu nedenle de namazını lâyıkıyla kılamamış olmasının üzüntüsüyle namaz sonrasında yanlarına yanaşmış;
“Affedersiniz çocuklar, oğlumun tarif ettiği onlar sizler olmalısınız!”
“Amca, niye saklamak, ya da yalan söylemek zorunda hissediyorsunuz ki kendinizi? Oğlunuz Emre benim kim olduğumu bilmiyor mu sanki? Araştırdığını, bilip öğrendiğini biliyorum!” dedikten sonra kardeşinin kulaklarını iki eliyle kapatıp devam etmiş;
“Beni ucuz biri, çabuk ulaşılacak, o malum kelimeyi sizin gibi birine karşı kullanmak istemiyorum, parayla satın alınacak biri mi sandı ki acaba?”
“Ne demek istediğini anlayamadım kızım? Emre karşılaştığınız günün akabinde yurt dışına gitmek zorunda kaldığından, size verdiği sözü benim yerine getirmemi istedi. Onun içinde fesat(7) olmadığına inanıyorum, böyle ucuz, kelepir(7) düşüncelere asla izin vermez beyninde...”
“Diyorsunuz... Ne de olsa babasısınız, taraflı olmanız doğal. Aç-açıkta olduğumuz bir akşam karnımızı doyurmakla bize sahip olacağına sanmasın Emre Bey. Şu taksi parası, şunlar da kız kardeşimin cebine koydukları, lütfen buyurun...”
“Mümkün değil! Oğlumun düşündüğü gerekliliklerin iadesini ben kabul edemem. Ben ve oğlum sizleri sadece isimlerinizle ve şeklen tanıyoruz. Ama nasıl olduğunu bilmiyorum Emre'yi öğrenmişsiniz, düşüncelerini kendinizce yorumlamışsınız, evimizi, kim olduğumuzu da biliyorsunuzdur herhalde…”
Duraklamasında sakınca olmayacağı inancında olsa gerekti babam;
“Eğer akımda yanlış kalmadıysa Emre, Perşembe günü burada olacak, en geç öğlen vakti. İster o gün, ister ertesi gün öğle vaktinde bu camide olmasını söylerim kendisine. Siz de ne söyleyeceksiniz, nasıl kusacaksınız, onun yüzüne karşı söyler, kusarsınız, paraları yüzüne mi çarpacaksınız, eline mi sayacaksınız, yerlere mi atacaksınız, artık bunlar sizin bileceğiniz şeyler kızım. Şimdi izni…” derken tamamlayamamış sözlerini babam.
Birilerinden yardım istemiş, babamı bir taksiye bindirerek acilen hastaneye yetiştirmiş o genç kız, yani Emine.
Belirli bir süre başında beklemiş kalp krizi riskini taşıyan babam için. Babam kendine gelip de onu ve kardeşini başında görünce;
“Eğer bundan teyzene, çocuklara ve Emre'ye tek kelime söz edersen, ömrü billâh(4) affetmem seni, her kim olursan ol, ahrette de bırakmam iki yakanı!”
Babam “Sen af yolunu(9)” ve “Öfkesini yutan ve insanları affeden kimseler ol! (9)” ayetlerini unutmuş olsa gerekti. Hem affetmek zafiyeti(7) değil, ruhun yüceliğini belirtirdi.
“Peki, dediğini yaparım amca, ama...”
“Anladım seni. Hemen şu numaraya sekreterimmişsin gibi telefon et; ‘Mehmet Beyin acele bir işi çıktı’ deyip hangi vilayetin ismi aklına gelirse onu söyle. Yan odadaki hastalardan ya da hastabakıcılardan birine rica et, o da gene kontörlü telefonlardan şu numaraya telefon etsin; ‘Mehmet Beyin acele bir işi çıktı!’ deyip kapatsın telefonu. O da sekreterim olarak görünecek tabii. Kısaca benim sıkıntımı ailem bilsin, istemiyorum!”
“Yani hiçbir mecburiyetim olmadığı halde yalan söyleyeceğim sizin için?”
“Hiçbir mecburiyetin yok kızım! İnsanların mutsuzluğu sende hiçbir duygu yaratmıyorsa nasıl istersen, nasıl biliyorsan öyle davran, serbestsin. Benimki sadece bir dilek, rica bile değil. Biliyorsun zannediyorum; huzur ve mutluluklar için ufak yalanları Tanrı bile hoş görür, gene de karar senin yavrum, ne dinde, ne de yaşamda asla zorlama yoktur!”
“Hele ki kalbinizin bu sıkıntısına ben neden olmuşsam...”
“Asla! Hayatta her şey olacağına varır, bunun zamanını ne sen, ne de ben bilebiliriz, ayarlayamayız. Bu nedenle yaşadığımız bu olaya tesadüf demek daha iyi olacak herhalde...”
Görevden döndüğümde, babam da benden önce dönmüştü görevinden! Ama annem, her eş, her anne gibi anlamıştı yalanlarını, sakalını sık sık ve tereddütlü bir şekilde sıvazlamasından(5) ve yaşadıklarını, babamın ağzından tane tane öğrenmişti gereğince. Çünkü babamın yaptığı en büyük hatalarından biri yanlışlığında sakallarını sıvazlaması ve kekelemesiydi, konu her ne olursa olsun.
Annemin şüphelerinde herhalde Emine telefon ettiğinde yalan konusundaki tecrübesizliğinin eseri de olsa gerekti.
Babamı Emine ve Meymene getirmişlerdi eve. Babamın eve dönüşünde; “Otur, anlat!” diyen ve babamın anlattıklarını sessizce dinleyen annem, sonrasında babamın yalanlarına alet olan, hiç tanımadığı, görüp bilmediği gençler için;
“Emin dedelerinin yalancıları, sizlerle ayrıca hesaplaşacağım!” diye ahdetmiş(5).
Sonra...
Sonrası bir sevgi bütünlüğü ve muhtemel bir yanlış anlaşılmanın mahzunluğu babamın ve annemin, onların adlarını öğrenemediği, belki de onların söylememekte dirençleri ve ayrılıkları ile son bulmuş.
Düşünüyorum da, gerçekten yurt dışına uçarken onları emanet ettiğim babama onların adlarını gerçekten söylemeyi unutmuş muydum?
Anlatılanlar bu kadardı, zeki biri olduğunu hissettiğim genç kız babam için harcadıkları dışında kalan paranın tümünü portmantodaki anahtar çanağına koyduktan sonra geldiği gibi sessizce, haber vermeden dönüp sırra kadem basmıştı(5), kardeşiyle birlikte.
Oysa her ne sebeple, her ne olmuşsa güç durumda kaldıklarına, kültürlü olduğuna inandığım, en basitinden ilköğretimden mezun olduğuna inandığım Emine bilmez miydi ki Newton’un bir prensibi; “Her etkiye karşılık, eşit ve zıt bir tepki vardır!” şeklindedir.
O, benim, babamın iş ve ev telefonlarımızı biliyor, ben ise iş için gittiğim ülke gibi onun, onların hakkında Fransız’dım(10), hem neden böyle düşünüyorduysam?
Onun babamın hayatına basamak olmasının minneti miydi bu? Yoksa genç kızın ifade ettiği gibi bir yemek ısmarlamanın karşılığının beklentisi mi? Tövbe!(4) Tövbe! Bir insan nasıl bu kadar yanlış düşünebilirdi ki?
Sağ elin verdiğini, sol elin hissetmemesi gerektiğini bilen ben, karınlarını doyurduklarımdan, ceplerini ihtiyaçları yüzünden üç-beş kuruşla habersizce desteklemeğe çalışan ben, onlardan bencilce karşılık bekleyecektim, öyle mi?
“Yuh olsun!” bana, hem “Yuh olsun!” sana da, bundan sonraki yaşamımda gereken anlarda hep “Yuh!” ismiyle anacağım seni beynimde; "Yuh gel! Yuh git!” gibi. Hoppala(7 ki; hoppala! Sanki kapı bir komşu gibi, bir daha görme imkânımın sıfır mertebesinde(7) olduğu biri için neler düşünüyordum ki?
Evet, malum gecede etkilendiğimi inkâr edemem, ama bu yardım etme arzumu engelleyen bir düşünce ya da bir eylem olamazdı.
Babama hakkımda ilettiği düşünceleri ve verdiğim parayı iade etmesi gücendirmişti beni. Bunu ödemeliydi kanımca. Her Cuma anı camiye gidiyor, aynı yerlere bakıyor, gezdiğim dolaştığım yerlerde onları arıyor, karşılaşmak bir yana, ne kendilerine, ne hayallerine, ne de onlar gibi muhtaç birilerine rastlıyordum.
“Sora sora Bağdat bulunurmuş!” Lâf işte! Oysa “Aramakla bulunmadı, meğerki rastgele!”
Günlerden bir gün, bir müşterim için duraktan istediğim taksinin şoförü aklımı başıma getirdi, müşterimi uğurlarken, babamın da sözlerini hatırladım. Şoföre;
“Arkadaşımdan para alma, gel, ben ödeyeceğim!” dedim, zihnimdeki kurguya yanıt aramak için.
Akşam ezanına doğruydu, şoför büroya geldiğinde.
“Bundan bir süre önce bir bayanla, bir kız çocuğunu bindirmiştim arabana. Bedelini de durağa bırakmıştım. ‘Taksi şoförleri zekidir, bir gittikleri yeri bir daha unutmazlar!’ derler. Rica etsem aynı adrese beni de götürür müsün?”
Yaptığım ayıp olsa gerekti. Çünkü kaba anlamda; “Damardan girmek(5)” denilecek şekilde eylemimde, karşımdakini pohpohlayarak(5), yağ çekerek, yalakalık yaparak bir kısım bilgileri istemek bana uygun ve olağan gelmiyordu. Şoför;
“Tamam, tabii abi, sen beni takip et, arabanla!” derken, farkındaydım ki taksimetreyi de açmıştı. Sanırım bunu ya o günkü kilometre karşılığı verdiğim parayı hak ettiğini ispat etmek, ya da “Boşu boşuna mı yardım edeceğim, hak ettiğimi almam gerek!” yahut da bana pek uygun fikir gibi gelmese de gittiği yeri şöyle-böyle hatırladığı için ücrete göre mevki tayin etmek için olsa gerekti.
Düşüncelerimin, ola ki onun da düşüncesinin benim için önemi yoktu, umurumda da değildi.
Bâkir(7) bir alandı ulaştığımız yer. Hani “Çevrede ev, hatta virane bile görünmüyordu” desem yeri. Genç kız gerçekten akıllıydı. Bulunmasını istemiyordu, böylesine kör bir noktada aracı terk ettiğine göre.
Emine bulunmamayı, kendilerini saklamayı garantilemek istemiş olabilirdi.
Oysa onu bulmamın zaruret olduğunu bilmesi gerekti kanımca. Ben ona ne yapmıştım ki? Sadece sevmek arzumu frenlememek istemiştim. Hem ne, ya da kim olursa olsun!
Bir bakıma dört döndüm(5) oralarda, gün-gün, hatta her gün. İşi-gücü bırakmış gibiydim. Gereken konuları cep telefonumla, aklımda kalanlarla, büromdaki bana yardım eden “elim-ayağım” diyeceğim sekreterimle hallediyor, halledemediklerim için belirli bir zaman için ya talimat, ya da randevu veriyordum.
Beni ona, yani Emine'ye çeken bir şeyler vardı içimde. Görmeden de olsa gönlüme çekmek, hapsetmek istediğim...
Kesinlikle ben beni bilmiyordum.
Bir gün sekreterim, posta kutusuna atılmış, düzgün bir el yazısıyla yazılı notu uzattı bana;
“Şu plâka numaralı araba sahibi Emre Bey; lütfen, dolaşmamanız gereken yerlerde dolaşıp insanları üzmeyin!”
Ad, soyadı, tarih, imza hiçbir şey yoktu. Gene de kendimce isabet kaydetmiş gibiydim. Fark edilmiştim. Görmeden, bilmeden, tanınmadan, hissederek gönlümü vermek, tüm mevcudiyetimle sevmek istiyordum bu hayaleti, hayal ederek. İz, izdi ama ne kadar?
Bir ajan(7), bir zehir hafiye bulup takip ettiremezdim ki; tek bir isim ve simasını, kendisini tarif ederek. Ajan düşüncesi beni tebdili kıyafete(3) yönlendirdi.
Mademki babam zorunlu nedenlerle il dışına gitmişti(!) rahatsızlığını saklayarak, ben de belki ömrümün aydınlığı olacağına inandığım biri için tebdili kıyafetle, parasız-pulsuz arabasız olarak yurt dışına çıkamaz mıydım!?
Hazırlığımı yaptım. Her ihtimale karşı birkaç somun ekmek sıkıştırdım koltuğumun altına, katıksız. Gözlük, baston, koluma “Görme Özürlü” bandı, peruk, takma sakal, yırtık-pırtık(3) elbiseler, delik pabuçlar...
Onu bulma zamanım uzadığı takdirde kendi sakallarımı da kullanabilecektim, kamuflajım(7), soytarıca saklanışım için...
Bilinen, değil yoldan geçen bir taksiyi çevirdim. Öyle ya, sır saklamasını bildiğine dair yemin etse, gizli görevim olduğuna inansa bile hiçbir sır uzun süre gizli kalamazdı. Bindiğim taksinin şoförüne aynı bâkir araziyi tarif ettim, şüphelerinin yok olmasını temin için gideceğim noktaya kadar olan taksimetre ücretini, bahşişiyle birlikte vererek.
Bir, iki, belki de üç tam günün saatleri geçti aradan, yayan-yapıldak(3), baston sürüyerek, ekmeklerimi saklayarak, özellikle akşam karanlıklarında sağa-sola çarparak, köpeklerden çekinerek.
Oysa kuduz olmak bile umurumda değil gibiydi, gene de geceleri korkumu sindirebilmem için yüksekçe bir yere saklıyordum kendimi, kısmetsiz günleri tüketerek.
Ve rüyalar görüyordum, hepsi kıskançlık üzerine kâbuslar(7) gibi. Ne zamandan beri onu kendimden bile kıskandığımın farkında değil gibiydim. Nasıl itiraf edebilirdim ki kendime bile?
Ben, sevmesini bilmeyen, ya da sevdiğini düşündüğünü zannederken, sevdiğini anlamadığının farkında olmayan biriydim. Yoksa bana mı öyle geliyordu?
Ertesi gün öğlene doğru, bir el dokundu koluma, bir ses çağıldadı kulağımda;
“Aç mısın kardeş?” diyerek tanımayan. Sessizliğimde çıktı gırtlağımdan o ses, hem de mutlulukla, sesimin ve söyleyiş tarzımın falso(7) olduğunu fark etmeksizin;
"Evet efendim, açım!”
Daha önce hiç dilencilik yapmamış, bu konuda ne onları izlemiş, ne de bu konuda eğitim almıştım. Ve bu garabetin(7) hissedilmediğini düşünecek kadar da kendimde değildim.
İlk karşılaşmamızda neden kendisine dikkatle bakmadığımdan şikâyet edecek, onun zekâsından tereddüt etmemin ne kadar yanlış olduğuna kahredecektim mutlaka. Eğer bakışlarım o anda, şu anda aklımdan geçtiği gibi öyle olsaydı beni tanımadan yaşadığı ve hatta yaşattığı sitemi nasıl anlardım, ya da o nasıl anlatırdı ki?
“Bizde de tencere-tava boş! Bir somun ekmeğimiz var, üleşiriz, yarına Allah Kerim! İnsanın halinden insan olan anlar!”
Kolumdan tutuyor, beni sürüklercesine bildiği, belki de ezberimde kalan bir yöne doğru götürüyordu. İkilemler içindeydim. Kendimi hemen mi belli etsem, yoksa ertesi gün arabamla gelerek mi? Hemen fikri daha cazip geldi bana. Ben fark etmeden önce fark edildiğim aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Gecekondulardan birinin kapısına yaklaşıp eliyle tıklattı kapıyı. O çocuk yüzüme baktığında sanki yüzümün şeklinden beni tanımış gibiydi. Dikkatli bir şekilde yüzüme baktı ve bakışları üstümde yoğunlaştı, anlamadığım kadar.
İçeriye davet etti beni işaretle Emine. Kafamı salladım, sanki kör değil de dilsizmişim gibi. Görme özürlü biri nasıl işaretten anlardı ki, daha önce kör de olmamıştım, bilemezdim ki? Bu da bir falsoydu, hissettirmek istemediğim, ama bazı şeyler kendiliğinden oluşuyor gibiydi bana göre.
Artık kör olmadığıma göre sekiye oturmak istediğimi de belirtmemde mahzur olabilir miydi? Tüm bunları farkında olmaksızın, budalaca, karşımdakileri aptal yerine koyarak yapma gayretini yaşadığımı söylemem gerekli mi?
Küçük kızın beni tanıyacak gibi zekice bakışlarını üzerimde hissetmeme rağmen, ablasının beni tahmin etmeksizin sürüklemesini anlamamış gibiydim. Genç kız üleştirmek için ekmeği kesmek üzere içeriye yöneldi.
Küçük kızın bile fark ettiği bir şekilde görür gibi gidip sekiye oturmuştum çünkü.
İşlerimi takip için devamlı olarak açık tuttuğum telefonun çalacağım da düşünmemek dünyada ender tesadüf edilecek bir salaklık olsa gerekti. Telefonum çaldı, Emine içerideyken. Meymene yanıma geldi.
Önce ellerimden tuttu, yoklar gibi. Devamında gözlüklerimi, sonra peruğumu çıkardı. Sıra sakallarıma gelince; “Bir saniye!” dercesine işaret yaptım, sakallarımı ve bıyığımı yerinden çıkardım, ben; ben olmuştum artık.
“Emre Ağabey?” diyen soru-sorgu dolu bir merak vardı gözlerinde.
Ve o sırada mı, yoksa daha öncesinden beri mi kapı önünde dikilen ablasını fark ettim.
“Küçük de olsa fark edilen ipuçları, böyle zeki çocuklar tarafından hem yakalamana, hem de yakalanmana neden oluyor!” dedim, suçumu bastırmak, arayışımın nedenini gizlemek için gülümsemeyle.
“O kadar kötü bir makyajınız ve gizlenmeniz var ki, nedenini ne zaman anlayacağınızı merak ederek ve gizlenmekten vazgeçerek girdim kolunuza. Fakir, yoksul, züğürt olmamız akılsız olduğumuz anlamına gelmez, değil mi Emre Bey?”
“Siz beni her bakımdan biliyorsunuz, ama ben isimlerinizden başka bir şey bilmiyordum ki. Saçmalık gibi görünse de, saklanan birilerini bulmak için çabamı hoş görmeni istesem?”
“Gerekli mi? Hem hoş görsem ne olacak ki? Yardım eden bir hami ve karşısında yardım ettiği iki fakir. Bizi, bizimle bırakın ve geldiğiniz gibi, cep telefonunuzdan bir taksi çağırıp gidin lütfen!”
“Neden?”
“Bana, bize uzanan elinizi kolunuza girerek, paralarınızı da evinize bırakarak ödedim. Kus dersen kusamam, ama zaman verirseniz neyin bedelini, ne kadar isterseniz bulup buluşturup en kısa zamanda öderim borcumuzu...”
“Saçmala Emine. Bu konuda ufacık da olsa bir belirtim, oldu mu, sizlere karşı? Bir şeyler hissettirdim mi, hissettirmeye çalıştım mı? Karşılaştık, yurtdışına gittim, döndüm, öğrendim ve aradığımın, gönlümdekinin karşımda olduğuna inandım. Dünyada ender rastlanacak şeyler yalnız ve sahipsiz kalmamalı, senin gibi. Seni sevmek, sana âşık olmak istiyorum, lütfen izin ver!”
“Bense sevmekten korkuyorum, ilk minnet hissettirmemek istediğiniz andan beri.”
Küçük kızın yanımızda olduğunu fark etmemiş gibiydik, belki de gerçekten farkında değildik.
“Çekinme, uzat elini, insanlar çullarıyla değil, gönül, kalp ve beyinleriyle üleşirler yaşamlarını. Şuyum, buyum varmış, varlıklıymışım, benim için hiç önemli değil. Bana sen gereksin. Ben sana beni vermek, eğer kabul edersen bir ömrü beraber tüketmeyi istiyor, seni mutlu edeceğimi vaat ediyor, düşünüyorum...
Hem neden bu halde olduğunuzu merak etmeksizin, asla acıyarak değil, gönlüme yakın görüp, kucaklamak, sevmek, kollarım arasına sığdırmak için. Haydi, uzat elini ve sonra birleşecek ellerimiz, ömür boyu ayrılmasın birbirinden.”
“Artık sevmekten korkmuyorum, kim olursan ol, beni sevmesen, sevmek istemesen bile, seni ilk gördüğüm anda, hakkım olmasa da, çekinerek de olsa, sevmek arzusuyla bakmış, bırakmıştım beni sana. Onun için aradım, hep uzaktan gördüm seni. Ellerimi bırakmaman arzu, dilek ve minnetlerimle uzatıyorum sana.”
Ellerimizi birleştirdiğimizde bir el daha bindi ellerimiz üstüne, istek ve heyecanla. Bu küçük kızın, Meymene’nin eliydi, ulaşmak istediğimiz mutluluğumuza ortak olduğunu ifade eden…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Meymene; Bereket, saadet, mutluluk, uğurluluk. Sağ taraf, sağ kol, yan. Türkçemizdeki “Meymenetsiz” sözü buradan türemiştir. Konu oldukça detaylıdır ve merak edenler Kur’an’dan, sözlüklerden istedikleri bilgileri temin edebilirler. (Meymenet; İyi özellik, iyi nitelik, uğur. Meymenetsiz; Kötü, uğursuz. Huysuz, kılıksız, suratsız, aksi.)
Emre; Âşık. Dost. Büyük erkek kardeş.
(1) Bir elde kadeh, bir elde Kuran / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman. Ömer HAYYAM (Rubaisi)
(2) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(3) Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.
Yırtık Pırtık; Pejmürde. Eski püskü, parça parça, yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan.
Tebdili Kıyafet; Gizlenme, kılığını değiştirme, kimliğini saklama, saklanma, sahte kıyafet, maskelenme.
İzzeti Nefs; İnsanın vakar, şeref ve haysiyetini koruması.
Tığ Gibi; İnce ve zayıf olmakla birlikte sağlam ve çevik olan.
Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
Nassossa;(Yöresel bir deyiş); Nasıl olsa.
(4) Fahri İmamlık (Hocalık); Kadrosu boş olan bir camiye Devlet Kadrolu bir imam atanıncaya kadar gönüllü olarak görev yapan kişiye denir. Bu kişi genelde ya eski bir imam, ya da müezzin olur ve gerekirse görevinin gereği olan ücret mahalle halkı ya da köylü tarafından ödenir. Bu konu genelde Vekil İmamlık ile karıştırılmaktadır.
Fahri Müezzinlik; Genelde mescitlerde, ufak camilerde, köylerde devletin görevlendirmesine gerek kalmaksızın o yöreden bilen insanların yüklendiği görev.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Elham Okumak; Fatiha Suresini okumak.
Kamet Getirmek; Camide, cemaatin namaza kalkması için okunan kısa ve acil gibi ezana göre hızlı okunan ezan. Yeni doğan çocukların sol kulaklarına okunan ezan niteliğinde bir okuyuş. Farkı; ezana göre araya sıkıştırılan; “Kad Kâmetti’s selâh (‘Namaz başladı’ sözcüğüdür)”
Müezzin Mahfili (Mahfeli); Camilerde müezzinlerin görev yaptığı etrafı parmaklıklarla çevrilmiş yahut da yerden yüksek yapılmış yerin adı.
Sehvi Secde; Sehiv Secdesi. Yanılma Secdesi. Namazın herhangi bir yerinde namazın kusurlu olduğuna inanılırsa, bu kusuru düzeltmek için Hanefi mezhebine göre namazın sonunda tehiyyatın okunmasından sonra yapılan secdelerdir.
Semiallahü limen hamideh; Allah kendine hamd edenleri işitir.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
Tekbir Almak; İslâm’da Tanrı’nın ululuğunu, yüceliğini belirtmek için söylenen “Allahüekber!” sözünü söylemek. Öncelik ve özellikle namaza başlarken)
Zammı Sure; Namaz kılınırken Fatiha’dan sonra okunan genellikle Kur’an’ın son kısmında olan kısa sureler.
Huşu İle Dinlemek; Tanrıya boyun eğerek, itaatini belirterek, kalbin Allah muhabbeti gönlü korku, huzur ve sükûn ve saygı dolu olarak dinleme.
Abdestsiz Namaz; Abdestsiz namaz kılan bir Bektaşi hocaya; “Abdestsiz namaz olur mu hocam!” diye sorar. Hoca; “Olmaz!” der. Bektaşi; “Ben kıldım, oldu!” der.
Ömrü Billâh; Hiçbir vakit, asla.
Kâfir; Tanrının varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
Mihrap; Cami ve mescitlerin içinde Kâbe yönünü belirten, yapının o yönündeki duvarında bulunan ve imama ayrılmış olan oyuk ya da girintili yer. Yardım umulan yer.
Cemaat; Bir imama uyup namaz kılan kişiler. İnsan kalabalığı, topluluk. Bir dinden ve soydan olanlar.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan, hatadan, kötülükten farkına varıp pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya iradeli bir şekilde karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.
Elham Okumak; Fatiha Suresini okumak.
(5) Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, çare aramak.
Sırra Kadem Basmak; Ortadan yok olmak, ortalıklarda görünmemek.
Damardan Girmek; Karşısındaki kişiyi en fazla etkileyecek bir noktadan konuya girmek. (Argo)
Pohpohlamak; Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.
Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak. Özenmek, heves etmek, meyletmek.
Ahdetmek; Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendine söz vermek.
Doyunmak; Yeteri kadar yemiş olmak, doymak.
İstiflemek; Genellikle aynı türden malları üst üste, düzgün bir biçimde yığmak. Dizmek, sıralamak. Stok etmek. Stoklamak.
Milli Olmak; Aslında argoda kötü bir anlamı vardır, ancak öykü de bir işi ilk kez yapmak şeklinde düşünülmüştür. (Örneğin; öyküdeki gibi ilk defa hocalık yapmak, ilk defa kopya çekmek, ilk defa bara, pavyona gitmek gibi).
Sakalını Sıvazlamak; Sakalının üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek, bir bakıma okşamak.
(6) Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.
(7)
Hoppala; Şaşmayla karışık kınama belirtisi. Küçük çocuklar bir yerden atlarken onları yüreklendirmek için söylenen söz.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma.
Cibilliyet; Tıynet. Karakter, yaradılış, huy, maya.
Bakir; El değmemiş, kullanılmamış, ayak basılmamış.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur.
Ajan; Bir devlet veya kuruluşun gizli amaçları için çalışan kimse. Casus. Bir kimsenin, bir ortaklığın veya bir devletin bazı işlerini gören kimse, aracı, temsilci.
Berbat; Beğenilmeyecek durumda olan, pis, çirkin. Sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.
Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.
Zafiyet; Zayıflık, güçsüzlük, dermansızlık, halsizlik.
Sığıntı; Bulunduğu yerde varlığı artık çok görülen, bulunduğu yerde artık değer verilmeyen ve istenmeyen kimse.
Saçma; Yersiz, akla aykırı, tutarsız söz. Saçma işi. Avda kullanılan fişeklerin içine konulan türlü boylarda küçük ve yuvarlak kurşun tanesi.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.
Kelepir; Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek şey
(8) Mihrabım diyerek sana yüz vurdum… şeklinde başlayan Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turgut YARKENT’e, Bestesi; Avni ANIL’a aittir.
(9) Kur’an, Al-i İmran Suresi, 134. Ayet; “Onlar bollukta ve infak ederler (Nafaka vererek bir kimsenin geçimini sağlama), öfkelerin yutar, insanları affederler. Allah güzel düşünüp güzel davrananları sever. (Kısaca; Affet! Affetmek yolunu tut!”)
Kur’an A‘râf Suresi, 199. Ayet; “Affetmeyi esas al. İyiyi ve güzeli emret, cahillerden yüz çevir. (Kısaca; Öfkeni yut, affedenlerden ol!)
(10) Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.