“Nasıl?” ve “Ne?” diyerek başlamamın gerektiğini bilemiyorum.
Aslında bu mektubu yazmayı düşünmüyordum, yazmayacaktım da. Ne böyle bir arzum, ne de isteğim vardı, başlangıçta. Yanlış anlama, bu; “Benim” yine, tıpkı o günlerdeki gibi. Gönlüm; “O günlerimizdeki gibi” demeyi geçiriyor içinden, ama diyemem, demem hem mümkün mü ki?
Mektubu yazmağa başladım, ama ne bitireceğimden, ne de herhangi bir şekilde sana ulaştırabileceğimden emin değilim. Belki ulaştırmayı dilemeyip hiç olmazsa kendi kendime dertleştiğim satırlar olacak yazacaklarım, sonrasında okuma imkânım olursa yazdıklarımı.
Dileğimin belki de tümü bu, hissedemiyorum şu anda. Belki de yazacaklarım en fazla iki yıl içine beraberce sığdırmaya çalıştıklarımız ya da sığdırdıklarımızın bir özeti olacak.
Nedenine gelince; bir sanatkârın benim de, senin de çok sevdiğimiz Türk Sanat Müziği eserini içtenlikle söylüyor olması;
“Biliyorum bu son mektup ayıracak…(1)” dediği dizeler etkilemiş olsa gerek beni. Oysa ayrılalı ne kadar yıllar geçti aradan, senin çoluk çocuğa karıştığın, benim yalnızlık ve kimsesizlikle yıllarımı tükettiğim; “Bitsin artık bu hasret, buluşalım gayrı…(2)” dememin fuzuli olduğu.
“Son mektup” hayatımın akışını etkileyen, ikimizin de düşkünü olduğu “Ah bu gözü kör olsun…(3)” diyebileceğim şarkıların dili olsa gerek şu an benim için. Çünkü billur gibi bir sesin(4) vardı bence de, yaşamdaki herkesçe de, kıskandığım, ama sana yakışan.
Bazen delice diyeceğim isteklerin olurdu, saçma değil, “Şaşkınca” demek geçer aklımdan (azıcık). Kuzu kuzu (galiba tam bir benzetme olmadı, “Yok!” say!), anasını takip eden şaşkın bir ördek yavrusu, ya da gurk bir tavuğun civcivi gibi peşinden sürüklerdin beni, elimi tutarak, çekerek, iterek, sürükleyerek neredeyse. Sırasıyla hatırlatmaya çalışayım sana;
Bir gün otomobilimin radyosunda “Agora Meyhanesi(5)” şarkısını duyup hiç âdetin, huyun, alışkanlığın olmadığı halde “Bul orayı, bira ısmarla bana!” demiştin.
Çatısı teneke ve ambalaj kartonlarıyla kaplı, varoş(6) insanlarının apaş(6) bakışlarının bolluğundaki bir meyhaneye dalmıştık. İlk yudumda tiksinircesine buruşturmuştun yüzünü, dedim ya, o taraklarda hiç bezin yoktu(7), ama saygın nedeniyle (sanıyorum) beni beklemiş, bir bira içimimde tahammüllü olmuştun o zamanın behrinde(4) bana da, sigara dumanlarına da...
Aslında senin tiksintilerinden(6), öğürtülerinden(6) biriydi sigara dumanı ve içkilerin kokusu...
Ben sigara içmiyordum, ama içseydim de bırakırdım zaten senin için. Benim içkiyle de pek aram yok sayılırdı, dinle, namazla, niyazla da pek ilgim olmamasına rağmen. Ancak Cuma günleri mesaiden sonra akşamüzerlerine doğru arkadaşlarla iki tek atmak fena gelmezdi bana!
Sonra arabaya bindiğimizde sen aynı şarkıyı söylemeye devam etme çabasını yaşarken, daha yarısında; “Haydi çiçek toplayalım, bir benzin istasyonuna gir de!” demiştin.
Anlamamış, hatta azar niteliğinde; “Şimdi çiçek toplamanın zamanı mı, hem kırda falan da değiliz ki, üstelik benzinlikte, anlamadım, demiştim!” Cevabın;
“Çiçek toplayalım diyorum, böyle şeyler başka nasıl denir, anlatılır ki yakışıklı?”
O zaman güvenmiştim kendime; “Yakışıklı olduğum” konusunda ve bir yudum bira ile de olsa senin böbreklerinin sağlıklı ve olağan düzende çalıştığına inanmıştım!
Kızarmış yüzün, pembeleşmiş olarak dönmüştün lâvabodan, kimseleri umursamayı düşünmeksizin beni öperken; “Teşekkür ederim!” demiştin.
Bir başka beraber gezimizde; “Mehtaba çıkış(8)” sözlerinin olduğu şarkıda, “Haydi mehtaba çıkalım!” demiştin. Bu senin çaldığın enstrüman nedeniyle geniş musiki kültürünün eseri olsa gerekti.
“Tamam, dağ, tepe, mehtap var ama bu kırsal koca şehirde mehtaba, olmayan yakamozlarla(6) nasıl ulaşabileceğimizi” anlatamamıştım sana.
Hem Heybeli nereydi, neredeydi, burası neresi? “Çamlıca yolundan(9) ilerleyelim!” deseydim, Çamlıca yakın değildi, Çamlıdere desen, kilometreler umurumda olmaz, baraj gölünde seni mehtaba çıkartır, orada bırakır; “Başının çaresine bak!” derdim.
Bana mı kıyamamıştın, yoksa bensiz bir dönüş yolculuğu mu ürkütmüştü seni, bilemezdim, ama sen “Yok!” demiştin, kısaca.
“Otomobil uçar, gider(10)” denince sesin-soluğun-sedan çıkmamıştı, sese uyup da süratimi düz yolda arttırınca. Herhalde; “Sürat felâkettir!” gibi bir kavram geçmiş olsa gerekti beyninden, şarkıya eşlik etmeğe çalışırken.
Bir taraftan da iki avucunu yeri gösterir şekilde yukarı-aşağı indirerek, “Yakışıklı olduğum” kadar, hareketinin “Yavaş git!” demek anlamını belirterek zeki olduğumu da ispat etmiştin bana!
Bir başka seferimizde arabam beni, bizi “O ağacın altına(11)” sürüklemişti, iradem dışında, daha sonraları oralardan her geçişimde teessüre boğulduğum(7). Aslında bunu senin için başladığım satırlarımın hemen başlarında yazmalıydım.
İlk tanıştığımızın, el ele tutuştuğumuzun ertesinde ilk kez öpmüştüm seni, daha doğrusu içtenlikle, hatta saygıyla diyebileceğim bir şekilde öpüşmüştük, kısaca, incitmek istemezcesine birbirimizi.
O öpüş bize yetmemiş, sonrasında uzun uzun üleşmiştik o ağacın altını dudaklarımızla, konuşmaksızın, sadece hissederek, muhtemelen de yaşayarak, şimdi emin değilim.
“Kalbe dolan o ilk bakış, ilk öpüş, ilk uyanış(12)” asla unutulmaz, unutulamaz, tıpkı yıllar yılı benim unutamadığım gibi, sahipsiz, eli böğründe, gönlünde, kalbinde, ruhunda, beyninde senden başka kimsesi olmayan benim için.
Ve belki bilmen gereken vefasızlığın, boş sevgin değil, benim yıllar yılı boş ve açıkta olmamdı, belki de hiç mi hiç hissetmediğin, aklına gelemeyen. Bir mektuba sığdırılmamaya çalışılması gereken sitemler mi bunlar?
Affedersin geçtim bunları, belleğimdeki genişlikleri sıralama gayretini yaşayayım isterim, ortamı yumuşatmak babında(6).
Meselâ bir kır bahçesinde tavla oynayan insanlar çekmişti dikkatini çaylarımızı yudumlarken. Kahve kültürün yoktu ki, bilesin! Onu öğrenmek isteğini frenleyemediğin gibi, yan masalarda mermer gibi taşlarla ve diğer masadaki kâğıtlarla oynanan oyunları da merak etmiş, soru-sorgu ve suallerinle oynayanlara gına getirttirip(7), onları neredeyse çılgına çevirmek(7) üzereyken zor uzaklaştırmıştım seni, oralardan.
Benzeri olay gazete haberlerinde yakaladığın futbol, voleybol, basketbol maçları için de şekillenmiş, Allah’a şükür diğer spor dallarına yönelmemiştin. Gene aklıma hiç gelmeyen suallerle bocalatmıştın beni, sanki tüm oyun kurallarını biliyormuşum gibi.
Bir yemeğe gittiğimizde yan masadakilerin içtiği şeyin şalgam suyu olduğunu öğrenip denemek istemiştin. Zavallı garson ahret suallerinden(4) nasiplenerek de olsa zor kurtarmıştı kendisini, öğrenme merakından dolayı.
Tabii bu konudaki facia da önemliydi. Şalgam suyunu beğenmemen, dondurmanı sade istediğin halde karışık getiren garsonu azarlamanı unutmam mümkün değil, ama en önemlisi, bir başka lokantada pilâv yemen espri niteliğindeydi.
Hani muhallebi yerken bile kırılırmış dişi ya garibin, o örnek, pilâv yerken ak bir taş tanesi dişindeki dolguyu yutmana neden olmuş, bir daha pilâv yememek için tövbe etmiştin, hemen o anda, pilâvı da masayı da terk ederek, hesabı ödemeye zor yetişmiştim.
Aklına gelir günü birlik değişik vasıtalarla bir yerlere gitmek isterdin. Uyardım seni, “Sabah git, akşam gel!” şeklinde, otobüs, banliyö ya da posta treni ve hatta uçakla. Bu kara ikliminin huzurla kendisine ortam yaratmaya çalıştığı kentte eğer vapur olsaydı onu da isteyip denemen doğaldı.
Uçağa ilk binişindi, yavru bir kuş gibi titreyip koynuma büzüldün. Dönüşte bu kez korkunu yenmiş olmalıydın, elimi tutmakla yetindin. Belki de bu kez hosteslerden utanmış da olabilirdin.
Oysa tüm seyahatlerimizde yol boyu koyun koyuna gibi yapardık yolculukları, biz bize, sıcaklığını hissederdim senin, hem dünyamda, hem de ahretimde(6).
Sonraki günlerden birinde, ring seferi yapan bir otobüsü görüp “Otobüsle gezelim!” demiştin.
Oysa bir pastaneye gidip çay içsek el ele tutuşup, göz göze bakışsak daha iyi olmaz mıydı? Olmazdı tabii. Her zamanki gibi emir değilse de güler yüz, tatlı dil, emir demiri keserdi ve ben sana uyardım, boyun bükerek, ya da istekle, şimdilerde nasıl hatırından geçiyorsa?
Bir başka gözlemim hatıralarımın yorgunluğunda şekillenen el ele tutuşarak bir üst geçitten geçişimizdi. Üst geçit sende köprü çağrışımı yapmış, çevreyi umursamaksızın, adım Hasan değildi ama kulağıma fısıldarcasına okumuştun; “Drama Köprüsü bre Hassan…(13)” diyerek.
Sonra onu bir başka köprü takip etmişti, “Köprünün altı diken…(14)” diyerek.
Oysa ben seni yakmamıştım, yakmadığım da şimdilerde daha belli değil mi? Hem ben seni tüm varlığımla sevmiştim, asla ve kat’a ne üç günlük gelin iken, ne de ömür boyu “Allah da seni yaksın!” demez, diyemezdim.
Bakışların manalı idi, avuçlarındaki ellerimi terleyinceye kadar bırakmamıştın.
“Sevmekten kim usanırdı, sevilmekten de tabii?(15)” Seni ben her zaman bir şahin, kendimi serçe gibi(16) görüyordum. Nitekim yanılmadığımı çok, daha çok süreler sonunda beni öldürmemiş olsan da, sadece içi boş, kof bir kütük gibi çürümeğe terk ettiğin bir beden olarak kenara attığında tüm yaşam arzumu yitirmiştim zaten.
Oysa senin olan canımı da alıp atsaydın ya bir kenara beni! Hatta garantili olması için bir uçurumdan aşağıya, bir yangın ortasına, dipsiz bir deniz derinliğine, itekleyerek, sürükleyerek...
Aklına gelmedi herhalde. Çürük bir bedenim de olsa direnmezdim sana. Kalbimin kenarında, köşesinde sakladığım hasarsız sevgim ölürken bile ikimiz için de bana yeterdi.
Ölmezsem eğer, ben ikimiz için de aşkı yaşamaya devam ederdim, devam ettim de, bugüne, şu ana kadar hem, ben başıma, biz için, direncimin yavaş yavaş kaybolduğunu hissettiğim şu anlara kadar…
Sevda ağır bir yükmüş, iyi ki taşıma gayretini yaşamadın. Benim ötemde biri bunu sana yaşattıysa ki, evli-barklı, çoluk-çocuklu olmana rağmen ben inanmıyorum, ya da inanmak içimden geçmiyor bu; üzüntüm olur, bilmeni arzuladığım, yaşamanı istememiş olduğum bir şey bu.
Tüm iki yılın 24 saatlerinde yaşadıklarımızı kısaca anlatmak içimden hiç de gelmiyor doğrusu. Hem abartı olacak gibi, bir arada olduğumuz üç-beş saatlik zaman dilimlerine demem gerek galiba, yalnız bizim olan, biz bize olduğumuz zamanlar.
Bir ara karşılaşmıştık sokakta, iki eski birbirini tanıyan insan gibi. En son sözün; “Bir şey olursa, haber ver!” demiştin, ne anlama geldiğini çözemediğim. Bir şey olursa, bir şey olduğunu nasıl haber verebilirdim ki sana?
Beni en çok etkileyen öncelikle o günlerden, sonra senden kopmama, yaşamı boykot etmeme(7), tüm dünyamdan vazgeçmeme neden olan, bugünleri yaşamamın sebebi olan olayı hatırlıyor, ya da hatırlayabiliyor musun?
Bir trafik işaretinin kırmızısında durmuştuk, seni evine götürmek üzereydim. Radyoda o an beni etkilemeyen nasıl bir şarkı söyleniyordu hatırlayamıyorum. Yanımızda duran arabadan sana bakan gözlere, sırıtan yüze, açık ağzından kirli sarı dişleri gözüken, pehlivan yapılı varlığa ifrit olmuş(7), camı açarak; “Önünüze döner misiniz?” demiştim.
Sen yanımda olduğuna göre küfretmem, hatta kötü bir sözü söylemem mümkün değildi.
O genç irisi sırıtarak; “Güzele bakmak sevap(17) delikanlı!” hem sana ulaştırmak istediği sözü, hem de son kelimesiyle bana sataşarak beni bir lise öğrencisi gibi alçaltmıştı.
“Yanlış biliyorsunuz, güzele edepsizce bakmak değil, güzel bakmak önemli. Cesaretin varsa, ileride sağa çek konuşalım, ama anlayacağın dilde!” dedim, belki spor yapmama güvenmem nedeniyle.
Senin ağzından sadece; “Uyma!” sözü çıkmıştı. Arabasından inen o, bana “delikanlı” dediğine göre benim ona çocuk dememde mahzur yoktu, oysa dememem gerekirmiş.
Arabalarımızdan inmiştik, karşılıklı olarak ve sen önüme geçmek çabasını yaşamıştın.
Oysa o;
“Sen karışma bu işe!” demiş ve sen de ona; “Sakin ol Esedullah!” demiştin, ne ağabey, ne beyefendi, ya da benzeri bir söz yerine…
En geri zekâlı(4) insanın bile düşünmesine asla gerek kalmayacak bir ortamın tam merkezindeydim. Sonradan kocan olan geniş mideli o çocuk, benim arabama sessizce yönelişimden cesaret alarak öfkesini kusmak istemişti;
“Ne oldu cesaretine delikanlı? Yoksa Semâ'yı bana bırakıp kaçıyor musun?” dediğinde son kelimeler ancak ulaşmıştı kulağıma. Çünkü radyoda beni ilgilendiren, bana asla yabancı olmayan, senin için anlamı olmayan bir şarkı çalınmaya başlamıştı; “Sakın bir söz söyleme!(18)” diyerek, ama kahırla…
Evet, kıskançtım, senin ve onun davranışını ve karşılıklı sözlerinizi duyduktan sonra başka nasıl davranırdım ki, seni terk etmemin dışında?
Oysa belki radyoda çalmadığı halde çalıyormuşçasına şekillenmiş olabilirdi şarkı dudaklarımda. Sonrasında bir başka şarkı mesken tutmuştu dudaklarımı, yine senin farkında olman gereken değil…
Beni kalbinden de, gönlünden de, beyninden de anında sildiğine inanan ben, gözyaşlarımla o şarkıyı söyleme gayretini yaşıyordum; “Saçın yüzüne…(19)” diyerek.
Ve devamı döküldü bir başka şarkı olarak dudaklarımdan hece-hece, kelime-kelime, dize-dize; “Kapat gözlerini kimse görmesin…(20)” şeklinde.
Ve o günün bitiminde; “Ne duamdın artık, ne de bedduam.(21)
Eşek yüküyle sopa yemiş gibi hissediyordum kendimi, yorgun, çaresiz ve bitkin...
“Keşke gerçek anlamında, gerçek şekilde içmesini bilseydim!” diye düşünüyorum şu anda, içmesini bilsem cesaretim olur, seni bulur, karşına dikilir, son bir çaresizlikle de olsa seni sevdiğimi söylemeyi denerdim, her ne işe yarayacaktıysa...
Senin olmadığın, sensizliğimde şu anda sanıyorum bir el okşuyor alnımı, saçlarımı, kıpırdamak istemezken göz kapaklarım(35).
Bu el daha önce hiç hissetmediğim, ama hissetmem gereken bir el. Bu eli hissediyorum, tanıyorum, ama bilmiyor, bilemiyorum.
Daha da yazmayı düşündüklerimi yazmaya devam etmemi sol mememin altından sırtıma doğru ilerleyen daha önce hiç hissetmediğim korkunç bir ağrı engelliyor. Bana bir şeyler oluyor, yalnızlığımla dermanım tükeniyor galiba.
El…
Yaşlı adam; “Elveda” kelimesini tamamlayamamış olsa gerekti, dolaysıyla da tarihi ve imzasını atma imkânı bulamamıştı.
Ara sıra dertleşmeye giderdim kendisine, dereden tepeden konuşmak için. Kapısı bir iteklemeyle açılırdı, zili çalmama rağmen açılmayınca kapıyı itekleyerek açmış ve onu yerde yatar görmüştüm.
Polise telefon ettim, Cankurtaran Servisine telefon ettim ve onun yazdığı satırlara göz gezdirdim, ilgililer gelinceye kadar.
Bedenini yalap çalap paketlerlerken, vasiyet olabilir mi diye, sayfalara göz gezdiren biri önemsiz satırlarmış gibi kâğıtları buruşturarak mutfağa kadar erinmeden gitmek yerine çöp kutusuna attı.
Oysa bu delilleri karartmak değil miydi? Oradan aldım onları, gönlümce ve isteyerek saklıyorum. Kim bilir belki Esedullah’a rastlamaksızın Semâ'ya iletme imkânım olur düşüncesiyle, ölünceye kadar.
Sanırım, Semâ’dan genç olsam gerek. Ama artık o mu, ben mi önce ölürüm, onu Allah bilir…
Anlatan, mektuba sahip olan…
Kim miyim? Önemi var mı?..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Esedullah; Allah’ın aslanı (Hazreti Ali’nin bir unvanı).
Semâ (Sama); Sofuların (Sufi) musiki namelerini dinlerken sesi ve anlamı işitmesi, vecde gelip hareket etmesi, kendinden geçip dönmesi. İşitmek. Şarkı, nağme, musiki, raks anlamlarını da kapsar. Semâ edenlere “Semazen” denilmektedir.
Semazenin Kollarını Kavuşturması; Allah’ın birliğini, Siyah Hırka; kabri, toprağı, Tennure; saflığı ve kefeni, Sikke; tevhidi ve mezar taşını ifade eder.
(1) Anla artık, anla beni diye başlayan… Son Mektup adlı eserin Güftesi; Aydın ÜNSAL’a, Bestesi ise; bu tür bestelerin uzmanı olduğuna inandığım Rahmetli Yıldırım GÜRSES’e ait olup eser; Nihavent Makamındadır (Bir kanalda Güftenin de Yıldırım GÜRSES’e ait olduğu belirtilmiştir. Bilgi eksikliğim lütfen bağışlansın).
(2) Ne olur sormasınlar bana… şeklinde başlayan şarkının sözleri rahmetli Aysel GÜREL’e, Bestesi; Bahadır BODUROĞLU’na ait olup şarkıyı Sezen AKSU meşhur etmiştir. “Bitsin artık bu hasret, buluşalım gayri” şarkının bir bölümüdür.
(3) Öyle dudak büküp hor gözle bakma / bırak küçük dağlar yerinde dursun / çoktan unuturdum ben seni çoktan / ah bu şarkıların gözü kör olsun… diye başlayan şarkının nakarat bölümü olup Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şahin SANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(4)
Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Billur Gibi Ses; Çok duru, çok temiz, pürüzsüz bir ses.
Geri Zekâlı; Zekâ seviyesi yaşından geride olan. Gerzek.
O Zamanın Behrinde; “Bir zamanlar” anlamında uzunca bir zaman öncesinde. Söylemek istediğim o tarihlerde 4207 Sayılı “Sigara Yasağı Kanunu” nun henüz yayınlanmamış olduğudur.
(5) Sana bu satırları… diye başlayan “Agora Meyhanesi” isimli şiir Onur ŞANLI’ya aittir. Ayrıca bestesi de yapılmıştır. Beste; İsmet Nedim SAATÇİ’ye ait ve Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(6) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşam şekli.
Bab (Bap); Bölüm. Kapı.
Öğürtü; kusarken ya da kusacak şekildeyken öğürme eylemi.
Tiksinti; Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusu. İğrenme, iğrenilme. İğrençlik.
Varoş; Kent, şehir veya kasabalarda en uçlarda kalmış, sosyal gereklilikleri kısıtlı dış (kenar) mahalle.
Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.
(7) Boykot Etmek; Direnmek. Belli bir amacı gerçekleştirmek için baskı yapmak amacıyla, bir kimseyle, bir yerle, bir topluluk, kuruluş ya da bir ülkeyle her türlü ilişkiyi kesme kararı almak.
Çılgına Çevirmek; Deli etmek, deli gibi etmek.
Gına Getirmek; Usandırmak, bıktırmak.
İfrit Olmak (İfritleşmek); Öfkeli olmak, ortalığı birbirine katmak.
O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
Teessüre Boğulmak; Baş edemeyecek, üstesinden gelemeyecek şekilde üzülmek, üzüntü duymak, duygulanmak, aşırı derecede etkilenmek
(8) Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup ser Sultaniyegâh Makamındadır.
(9) Çamlıca yolunda, aşığı kolunda… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi bilinmemektedir. Nihavent Makamındaki eseri Nuri Halil POYRAZ bestelemiştir.
(10) Otomobil uçar gider, gönlüm gibi kaçar gider! Güftesi Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi Münir Nurettin SELÇUK’a ait Mahur Makamında bir Türk Sanat Müziği eseri.
(11) O ağacın altını anmaz olur muyum hiç? “Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Karcığar Makamındadır.
(12) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.
(13) Drama Köprüsü bre Hassan, dardır geçilmez… Debreli Hassan için uyarlanmış özel bir öyküsü olan Batı Trakya Türküsü.
(14) Köprünün altı diken… Bayburt dolaylarından bir türkü.
(15) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; Hikmet Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(16) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.
(17) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(18) Kıskanç; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!” şeklindeki şiirinin bir yerinde; “Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!” diğer bir yerinde “Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur” bir başka diğer yerinde ise; “Kan tükürsün adını candan anan dudaklar” dizeleri vardır. İNTİZAR adıyla ünlenen şiir Suat SAYIN tarafından Muhayyerkürdî Makamında bestelenmiştir.
(19) Saçın yüzüne değse… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hikmet Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(20) Kapat gözlerini, kimse görmesin, yalnız benim için bak yeşil yeşil… diye başlayan şarkının Sözleri; Mustafa ERBULAN’a, Bestesi; Mustafa SEYRAN’a ait olup eser Segâh Makamındadır.
(21) Bu aşkı burada sen noktaladın, Artık ne duamsın, ne de bedduam şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hüseyin ÇOLAK’a, Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(22) Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”