İnsanın görevinin ya da iş yapıp para kazanmasının gereği; yol-bayır, dağ-tepe, gün-gün de, tüm (ya da tam) bir hafta boyu da olsa dolaşmasıyla hafta sonunda tüm yorgunluk omuzlarına biniyor, bu nedenle de rahatlamak istiyordu.

Hani kaba anlamda (affedersiniz) çevrenizde iki ayaklı ayılar çok olmasına rağmen hangisine çiğnettirirdiniz ki sırtınızı? Masör ya da masözlere kulunçlarımı kırdırmak, masaj yapmalarını istemek ise dünyanın vaktini ve sabrını gerektiriyordu.

Eh! Saklamamak gerek; biraz da olsa para dediğimiz elimizin kirinin sarfına da neden oluyordu. Bu benim düşüncem tabii. Bu tip lüks eylemlere düşkün birilerinin paralarını sarf etmelerine, davranışlarına ne söz söylemeye, ne de sataşmaya hakkım vardı.

“Görevim gereği” dedim. Öyle ahım-şahım bir işim yok! Proje-mroje, tarım-marım ve çiftçiye ihtiyaçları konusunda yardım gibi öyle-böyle şeyler işte. Sınırları büyük olmasa da küçük ya da ufak da sayılmayacak bir mağaza, hemen ön kapıya yakın bir büro, müdürü, mühendisi, mal sahibi, çaycısı, ocakçısı, hizmetlisi, hizmetçisi yalnız ben olan, üst katında baba yadigârı evinde mazbut(1) bir yaşam süren sadenin ötesinde sade bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı idim.

En önemlisi yitirilmiş bir babanın ve sonrasında annenin mürüvvetini göremediği(2) biriydim. İş yerimdeki gibi, evimde de her şeyin sorumlusu ben idim, kendisini kendi yalnızlığıyla kendiyle paylaşan.

Evet, gerek ev ve gerekse mağaza için günübirlik gelen, harçlıklarını asla eksik etmediğim gündelikçiler vardı, ama onlar gidince yalnızlığım; işim-gücüm yokmuşçasına gelip başıma, gönlüme çörekleniyordu.

İşte bu nedenledir ki, ufacık da olsa bir sorununu bana ileten çiftçi olursa atlıyordum pikabıma, gündüz-gece fark etmeksizin yanında oluyordum o kardeşimin, üstelik sorununu çözünceye kadar, kesinlikle. Hiç aç-açıkta kalmadığımı da itiraf etmeliyim.

Yalnızlık; yalnız ve yalnız Tanrıya mahsustu. Ama sevmeyi bildiği iddiasında olan ve sevmeyi dileyen benim gibi birinin sırf çoluk-çocuk sahibi olmak için görücü usulüyle(3) de olsa kendisini sevmediği gibi, istemeyen biri ile evlenmesi yakışır mıydı bana?

Alacağım kişi; karı eş olmak bir tarafa, cariye(1), odalık(1), hizmetçi gibi biri olmaz mıydı, gönül tahtıma oturmaksızın? Bu düşünce bana yakışır mıydı?

Peki! Gönlümün sultanını bulmak? O da bana göre hayaldi, rutin yaşamımın eseri olarak. Çiftçi kardeşlerimin kimselerine yan gözle bile bakmazdım, bakamazdım değil. Hepsi namahrem, hepsi kardeşti benim için.

Oysa şehirde insan yürürken bile ayağı taşa, kaldırıma, mazgal ızgarasına(3) takılırdı, takılabilirdi.

Ama benim gönlüme sultan olsun, diyeceğim biri çıkmıyordu karşıma, hem takılmıyordu ayağıma, bu; benim olan şehirde. Bence her şeyim vardı, ama hiçbir şeyim yoktu.

Biliyordum tesadüflerin bana rastlamasını beklemek yerine, tesadüfleri yaratmanın zorunlu olduğunu, ama kısıtlı bir yaşam içinde bunalmış birinin; “Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele!” felsefesine sığınma arzusunu da hoş görmenin gerekli olduğu düşüncesindeyim.

Öhhö! Bir de boş vakitlerimi değerlendirirken doktor olduğumu da söylemeliyim, ama öyle anlaşıldığı gibi Tıp Doktoru değil. Her ne kadar kapılarımda, levha ve kartımda bu unvan yazılı değilse de gerçekten bilmedikleri halde bilen(!) komşu ve dostlar nedeniyle gerek kendilerinden, gerekse yakınlarından gece-gündüz, olur-olmaz vakitlerde kapımı "Doktor” diyerek çalan o kadar çok kişi oluyordu ki başlangıçlarda.

Hani doktor olmadığımı anlatıncaya kadar göbeğim çatlıyordu(2) desem, yeri. Gene de insanlara yardım etmek, yardımcı olmak mutlu ediyordu beni. Çünkü kapımı sağlık konusunda ihtiyaçları olup da çalan insanları öne ve arkaya hava ile gece-gündüz durumunun izin verdiği oranda, çift kabinli pikabıma sığdıkları kadarıyla götürmem; “Allah razı olsun!” dualarıyla hastaneye yetiştirmem mutluluğum oluyordu.

Her şeye rağmen, herkes indinde “Çelebi bir doktor” idim. Tıp Doktoru olmasam bile kapıma gelenleri hoşgörüyle(8) karşılayıp, onları hastaneye ya da doktora götürmem hem engin bir üzüntü içinde olmalarına rağmen karşımdakilerin, hem de benim için huzur oluyordu.

Aslında bu kadar uzun söze gerek yoktu, doktora yapmıştım, belirlediğim konuda Tarım Doktoru olmuştum. Ha! Tıp bilgim mi? Herkesin bildiği diş macunu, sarımsaklı yoğurt ve ecza dolabında olan aspirin, tentürdiyot, yara bandı kadar ve Sürücü Kursunda ilgilenebildiğim İlk Yardım Kurslarında öğrenebildiklerim, merak edip dikkat kesildiğim kadardı.

Manken de olsa en çok suni teneffüs konusunda zorlandığımı içtenlikle itiraf etmem gerektiğini belirtmeliyim.

Bunların yanında, birinin bir yeri mi kesildi, oksijenli su muamelesi ve yara bandı servisi yetiyordu. İster burnunun üstü, ister kaşının kenarı olsun, belirli sıyrıklar için karşımdakilerin ahlamalarına, oflamalarına aldırmaksızın basıyordum tentürdiyodu.

Hafifçe baygınlık geçirenlere ise, düz ya da spreyli kolonya serpiyor, ağızlarına da bir mentol drajesini itekleyiveriyordum.

Tüm bu söylediklerime karşın, en önemli prensibim; şuram-buram ağrıyor gibi şikâyeti olanlara ecza dolaplarımda kendi kullanımım için doktora gidip onun tavsiyesiyle alıp saklamış olduğum ağrı kesici, antibiyotik gibi ilâçları asla ve asla vermezdim.

En kötüsü mağaza kapısını kilitleyip, o şikâyeti olan kişiyi en yakın eczane veya doktora yetiştirmemdi. Bu da mutluluğuma vesile olan bir davranıştı benim için.

Böyle durumlar için hacı-hocalarınkine benzer; “Camiye gittim, gelcem!” levhasına benzer levham vardı, ama şu şekilde. “Bir saate kadar geleceğim, gerekli ise arayın!” En altta da cep telefonum vardı, mağaza (ve paralel olarak evime bağlı) normal telefonumu da cep telefonuma yönlendiriyordum, eğer aklım başımdaysa...

Sokrat değilim, ama bildiğim şey, bilmediğimdi(4). Bana gerekli olduğuna inandığım ufacık ilk yardım bilgilerinin ileride tüm yaşamımı değiştireceğini nereden bilebilirdim ki? Ne fala, falcılara, ne gaipten haber verilmesine(2) ne de şans oyunlarına asla inanmaz ve gereği için ısrarcı olanlara burun kıvırırdım(2) sadece ve yalnız.

Zeki olduğumu sanmıyordum, ama akılsız olmadığıma kesinkes emindim, hatta akıllı olduğumu iddialı bir şekilde söylemek bile övünmek sayılamazdı.

Nereden, nereye? Bir “Rahatlamak” dedim, hayat hikâyemi anlattım neredeyse, eksiklerimi göz ardı ederek(2).

Oysa doğumumu, sünnetimi, okumamı, işim olduğu halde eşim olmadığını, yani henüz bir baltaya sap olamayışımı da anlatmaya çalışsam, sayfa şu, sütun bu şeklindeki gazete sayfaları yeterli olmaz, bir roman sayfalarına ancak sığardım ki, gerekli değildi bu...

Böyle yoğun ve yorgun bir günün sonuydu yaşadığım. Mağazamın hemen biraz ilerisinde “Gudretten kaynar” bir kaplıca vardı; “Şu günler kadınlara, bu gün erkeklere” diye. Neden bu kadar iyi bildiğime gelince; bir-iki defa, haydi doğruyu söyleyeyim; yorgunluğumun dalgınlığıyla şaşırıp sekiz-on defa kadınlar gününde gittiğim için!

Ama takvimlerim sağ olsun, yaptığım işaretler dolaysıyla artık hiç mi hiç şaşırmıyordum, bize ait olan günleri çok iyi biliyordum çünkü.

Genelde her hafta Salı günleri geç vakitlerde rahatlamaya çalışırdım kaplıcada. Haftada bir sıcak kaplıcada dinlenen birinde kir barınabilir miydi?

O kaplıcadaki havuza neden “Lânet Havuz” dendiğini asla öğrenememiştim, ta ki yaşayıncaya kadar. Hatta bugüne kadarki yaşamım sürecinde neden havuza bu ismin verildiğini düşünmek, sorup öğrenmek bile aklımın ucundan geçmemişti.

Neden Salı günleri geç vakitler denirse, bu küçük şehrin Çarşambasında, Çarşamba Pazarı kurulurdu ve...

Gerisini anlatmaya gerek yok gibime gelir, kaplıca bilinen manzarayı yaşardı. O günde mutlaka kavga-döğüş olurdu, meselâ orada olursam sakınmam gereken.

Hem bu konuda ilk keresinde, yani ilk Çarşamba deneyimimde ders aldığımı da itiraf etmem gerek. Bir kurna başında uzunca bir süre dikildikten sonra ancak bir peştamallık yer bulup oturmama rağmen dökünecek suya ulaşmam mümkün olmamıştı. Kurnanın öbür tarafındaki vatandaşların maşallahları vardı, suyu bir vantuz(1) gibi sıyırırcasına çekiyorlardı yalaktan.

Havuzdan bahsetmeye gerek yok. Sabahtan billur gibi ve sıcak suyla dolu olan ve devamlı olarak aslanağzından(3) yenilenen havuzun suyu, tüm gelişmelere rağmen o gün öğlene, ikindiye doğru sararıp, hatta soğumuştu bile desem yalan sayılmamalı.

Gene de derine dalanlar ağızlarındaki suları fıskiye gibi boşaltmışlardı, gördüğüm kadarıyla. Çünkü yapanın rızası vardı, yutan da razı idi!

İkinci bir keresi olmamıştı, Çarşambayı paylaşmamın, ilk ve son seferdi o gün ve ben bir defa dahası için tövbe etmiştim bir bakıma.

Bir yerlerden aklımda kalmıştı, kocakarı ilâcı(3) olarak. Aniden bayılan veya herhangi bir sebeple korkan birine en yakınındaki kişi şeyini (niye saklanıyor, ya da saklanmaya çalışıyorum ki; o şey düpedüz insanların çişi, işte!) yapıp içirilirmiş!

Herhalde havuza girenlerin ve fıskiye eylemi gerçekleştirenlerin o günün devamı olan yaşamlarında böyle bir tehditle karşılaşmaları olası değildi. Hatta bir kaplıcada yıkanarak havuza birkaç defa girip fıskiye işlemini tamamlamak bir ömür boyu bu ilâcın etkisinin devamını sağlardı gibime gelir!

Bu, doğal olarak benim o günkü gördüklerim ve yaşadıklarıma göre kanaatim tabii.

Ertesi, yani sonraki güne kalmadan hemen o günün gecesinde havuzun suyu boşaltılır, sabahın er vaktinde gereken temizlik çizmelerle ve ozonlu sularla yapılır, havuzun dolması beklenirdi.

Kadınlar ancak öğleden sonra gelirlerdi; tefleri, dolmaları, kısırları, mercimek köfteleri ve tatlılarıyla. Çünkü cümbüş yerinde ve zamanında çalınmazsa zevki mi olurdu? Bildiğimden değil, bir sohbet anımda Gudretten Kaplıcanın sahibinin anlattıklarından, ona da herhalde o günün sahibi olan eşi ya da kızları anlatmış olsalar gerekti, anlatmamaları gerekenleri saklayarak veya sansürleyerek tabiidir ki…

Bunları niçin söylediğime gelince; kaplıca sahibi, kendisinin yaşadığı güle-oynaya diyebileceğim olayla, kendisinin kaplıca sahibi olmasından önce yaşanan olayı anlattığı için. Şöyle ki;

Kendi başına gelen olay, komik gibi bir şey! Zamanının birinde artan masraflar nedeniyle kapılıca ücretlerine zam yapması gerekmiş. Prosedür(1) ne ise, gerekli formaliteler tamamlanınca kaplıca ücreti, atıyorum; 1 Liradan 1,5 Liraya çıkmış.

Gelen müşterilerden “Al sana 150 kuruş!” deyince; “Olmaz, kurtarmaz!” demiş.

Eşitliği ufak bir matematik hesabı da olsa anlatıncaya kadar göbeği çatlamış adamın, ne zamanki girmekten vazgeçme eğilimine girmiş, o zaman anlamadığı halde anlamış gibi yapmış patron ve o günden sonra kaplıca ücreti hep 1,5 Lira olarak kalmış.

İkinci olay ise bu günkü gibi titizce silinip, süpürülmenin, temizlemenin gereği gibi bir şey. Bir Erkekler Hamamı ertesindeki Kadınlar Hamamından sonra bir genç kızın, aradan geçen zamanı aşan bir süre sonrasında hamile olduğu anlaşılmış, bakire olarak.

Günahı söyleyenin ya da anlatanın boynuna.

Kızcağız anlaşılması güç olan olayın nedenini anlatamamış kimseye, çocuğunu doğurduktan sonra ailece göç etmek zorunda kalmışlar şehri. Başlangıçta ailesi Allahverdi, ya da Tanrıverdi isimlerini koymak istemişler kız çocuğuna. Sonrasında Meryem Su ismini vermişler. İsa’nın babasızlığından, kaynağın suyundan etkilenerek... (Oysa erkekler hamamının artığı bir meni zerresinin kızcağızın başına dert açtığını kimseler bilememiş!)

Unutmadan söylemek gerekli ki, kaplıca bazen Damat Hamamı, bazen Gelin Hamamı olarak günübirliğine(3) kapatılırdı. Erkeklerin hamamı en geç ikindiye kadar biter, ancak kadınların hamamı aynı cümbüşle yatsıya kadar bile sürermiş.

Anlatılanlara göre anlayıp bilemediğim, hatta yalnızlığım nedeniyle korkup çekindiğim şey, özellikle Damat Hamamlarında havuzda rakı, viski içilmesiydi ki, yaşanan, ya da yaşanmak istenen neşenin, mutluluğa birkaç adımının kalmış olmasının görüntüsü olarak düşünürdüm.

Gene de benim için çay, kahve, meşrubat yerine içki içilmesi anlaşılır bir şey değildi havuzda.

Yıkanmak, kirlerimden arınmak çok güzel bir şeydi, mutluluk gibi. Sanki bedenim gibi ruhum da temizlenmiş gibi gelirdi bana. Hele ki göbek taşında istihareye yatmışım(2) gibi düşünmek, hayallere dalmak, hatta rüya görmek bile o kadar ehvendi(1) ki benim için. Kaplıca sahibi ile anlaşmıştık.

Salı günlerinin geç vakitleri için, el-ayak çekildikten sonra, elbise dolaplarının tümünün açık olduğunu tespit ettikten sonra kaplıcayı üstümden kilitlerdi. Ben de işim bittikten sonra sözleştiğimiz gibi bana emanet ettiği anahtarı sağ kapının yanındaki ikinci ağacın kovuğuna bırakırdım, sağımı-solumu kontrol ettikten sonra.

Havuza atlamak, zıplamak, her türlü yüzme stilini(5) biliyormuş gibi denemek, uygulamak, sözüm ona su balesi(5) bile yapmaya çalışmak şaklabanlığımdı o günlerde, ilerlememiş, ama gecikmiş yaşıma özgü olarak.

Böyle bir Salı günüydü arınmam için. İçimde anlamsızca bir sıkıntı yüklüydü. Neredeyse; “Bu hafta gitmeyeyim!” arzusu yaşar gibiydim. Ama bedenim “Git, ihtiyacın var!” der gibiydi.

“Sıkıntımın neden üst boyutlara tırmandığının farkında değildim!” desem yeri. Kaplıca sahibi bile verdiğim selâma anlamsızca karşılık vermiş, kafasını sallayarak ve “Cık, çık, jık” benzeri sesler çıkararak kilitlemişti üstümden beni.

Kaplıca her Salı gecesinde olduğu gibi sessiz gibiydi. Sadece aslanağzından akan suyun sesinde sessizlik egemendi ortama. Affedersiniz, hamamda kimse olmadığından, peştamal gereksizdi benim için.

Bizim tabirimizle peştamalsız olarak şimbil-şimbil(2) bakıntılarla ve şelek-şellek(1) yıkanmamda hiçbir zaman ve hiçbir şekilde mahzur yoktu. Ne de olsa kaplıca sahibi bizden, yani aynı cinstendi!

Çok zaman bu günkü gibi değil de, etrafı kontrol ettikten sonra giderken, kapı dışından, duyurması mümkün olacak şekilde “Ben gidiyorum!” diye seslenirdi. Kafasını şöyle bir uzatmak mı?

Mümkün değildi, beni, sakınmaya çalışırken görmüştü bir kere, o da ona yetmişti de, artmıştı bile!

Aslanağzından akan suyun sesi boğuk boğuk gibi geliyordu bana. “Bir başkası da benimle birlikte olmasın!” tereddüdü yaşadım, öyle değil mi ya, ayıp olurdu millete karşı, sakınmaksızın göbek taşında yatmam, oturmam.

Havuzun billur gibi sularının derinliklerinde suyun ve kaplıcanın doğasına aykırı olarak bir erkek bedeni çekti dikkatimi. Hemen ve o halimle atlayıp çıkardım o genç bedeni. Suni teneffüs, kalp masajı…

Hepsi beyhude(1) idi!

Silindim, kurulandım, polise, cankurtarana, kaplıca sahibine telefon ettim ayrı ayrı, kaplıcanın kapısını açıp beklemeye başladım gelecek olanları.

Oldukça kalabalık bir gruptu gelenler...

Sorular...

Sorgular...

Cevaplar...

Kimse bir şey bilmiyordu, ben dâhil.

O genç delikanlı ne zaman girmişti kaplıcaya, elbiseleri neredeydi? Kimdi? Kendisi mi istemişti, kendiliğinden mi oluşmuştu olay, hem neden?

“Çok olmuş!” dedi doktor, ne kadar çok olduğunu belirtmeksizin, otopsiyi beklemenin yararı olacağını da eklemeyi unutmamıştı. Ancak bu “Çok” kelimesini suçsuzluğumun kanıtı gibi hissetmiştim.

Kaplıca sahibi dikkatsizliği nedeniyle sorgulanırken bir miktar sözlü olarak tartaklandı, ta ki dolapların birinin arkasına ustaca gizlenmiş, ancak bulunması kolay bir şekilde dürülmüş elbiseleri bulup getirdiğinde affedilir gibi olmuştu.

Kimliğinin ve adresinin bilinmesi üzerine bir polis arabayla giderek yakını olduğunu sandığım bir genç kadını alıp getirmişti.

Genç kadın önce “Rahmetli” demekte bir hayli zorlandığım “Erkan! Kardeşim!” dediği cansız bedenin üstüne kapanmış, sonra kalkıp beni yumruklamak gayretini yaşamıştı, şaşkınlığımda “Katil” diyerek.

Boşboğaz polis memuru herhalde bilir-bilmez bir şeyler anlatmış ve genç kadını şirazesinden çıkarmış(2) olmalıydı, getirirken.

Polisin anlatmış olabileceklerini tahmin etmeden yürütmeksizin düşünmeme rağmen genç kadının olayı neden bana yakıştırdığını anlayamamıştım.

Oysa bildiklerimle eğer gecikmemiş olsaydım, ya da delikanlı suya gömülmeyi aklına koyduğunda yanında olsaydım, o delikanlıyı kurtarırdım mutlaka. Bunu söylemem mi? Fuzuli bir davranış olurdu! Gereği yoktu, böyle bir savunma girişimimin.

İnsanlar yitirdiklerinin hıncını, kendilerine has rijit bir düşünceyle olaya en yakın görünen kişiden almaya çalışırlardı. Ben de savcının; “Otopsi için gönderin!” talimatı ile birlikte o genç kadının tavrını yorumlamağa çalışıyordum beynimde.

Bazen insanlar, bazı anlarda ne gördüklerini, ne de yaptıklarını bilmiyorlardı. Belki de bilmek, öğrenmek işlerine gelmiyordu. Ben işte onlardan biriydim. Kardeşinin ölümünün hüznünü yaşayan güzel ötesi bir güzele ilgi, yakınlık duymak gibi, saygısızca, edepsizce hatta duygular içindeydim...

Yaşayan varlıklardan en nankörünün kedi olduğunu söylerler, verileni yerken gözlerini kapadığı için.

Oysa nankörlük konusunda yaşayan bir başka varlık var mıydı benim dışımdaki bir dünyada? Bu ben, ben değildim, hatta ben insan bile değildim, bana ait değil diye yadsımaya çalıştığım bu düşüncelerimde…

Salâ verildi(2). Öğrenmiştim öncesinde cenazenin hangi camiden ne zaman kalkacağını ve eğer bu bir intihar olsa bile cenaze namazının kılınacağını ve sonra kaldırılacağını. Giyindim, kuşandım, neden ve nasıl öldüğünü, ya da intihar ettiğini bilmediğim genç delikanlının cenaze namazı için.

Gerçekten içimden geçen bu muydu? Düşündüklerim, düşüncelerim hayâsızlık(1) gibi geliyordu bana, kendimden utanıyor, kendimden bile saklamaya çalışıyordum kendimi.

Ama keşke gitmeseydim cenazeye. Yahut da iyi ki gitmişim dersimi almam gerekliliğiyle. O genç kadın, beni görür-görmez canavarlaşmış, “Erkan’ımın katili” sözleri ile yetişenler oluncaya kadar yüzümü tırmalamış, teskin edilmesinin(2) beklendiği anda da hışımla kendisini engellemeye çalışanların ellerinden kendisini kurtararak kasıklarıma müthiş bir tekme savurmuştu.

Dört numara gibi, iki büklüm çökekalmıştım(2) olduğum yere. Bu halimden sadistçe zevk alırmışçasına, inkisar(1), hiddet, hüzün ve öfke dolu nefes alıp verişini hissediyor gibiydim, kollarıma girilip de uzaklaştırılmış olsam bile.

Kollarıma girenlerden biri;

“Hayattaki tek dayanağı kardeşini yitirdi, öfkesini kusmak istemesini çok görmeyin lütfen! ‘Hoş gör yaratılanı, Yaradan’dan ötürü!’ denmiş. Siz de hoşgörün onun bu tepkisini…Bildiğim bazı şeyler var, elimde kanıt olmayan. Ama inanıyorum ki; ispatlamam gerekeni ispatladığım gün, bu tepkisi için mutlaka sizden özür dileyecektir Birkan. Şimdi azat edin onu. Hastaneye ya da eczaneye gidip çiziklerinizi tedavi ettirin. Bu sizin için daha iyi olacak!”

Adını sormuş muydum, teşekkür etmiş miydim, bilemiyorum. Yakındaki eczaneye yönelmiştim, belki de onu tanıyan genç adam tavsiyesine uyarak bilinçsizce.

Aradan geçen birkaç saate ancak tahammülüm oldu. Şehrin olukça küçük olan mezarlığı pek uzak sayılmazdı. Aynı levhayı koydum mağazanın camına, kepenkleri indirmeksizin; “Geleceğim, acilse...”' diye.

Taze toprak, taze bir bedeni muhafaza altına almış olsa da, taze kokardı. Gelişimizin olduğu gibi dönüşümüzün de kendisine olacağını bilircesine mutlu olurdu Tanrı, her emaneti teslim alma gayretini yaşarken.

Ölüler için ne yararı olduğunu bilemediğim bir şekilde ilk defa bir demet çiçek ve bir şişe su alıp gittim mezarlığa.

Oysa daha öncesinde her mezarlığa, gidişimde, her cenaze namazına katılışımın başında, isimsiz olarak hep bir Hayır Kurumuna bağışlamıştım, çiçek bedellerini.

İnsan olarak bazı şeyleri anlamakta gerçekten sıkıntı çekiyordum. “Bir varmış, bir yokmuş” mezarın başı, belki genç abla da, sürüklenerek de olsa götürülmüş olduğundan bomboştu.

Belki bir 24, ya da 48 saat öncesinde deli-dolu, ya da sakin bir hayat için nefes alıp veren beden şimdi sessizliğin hükmünde, belki de Münkir ve Nekir'in(3) suallerini cevaplamaya çalışırken, eğer intihar etmişse içinde ebedi azap çekeceği cehennemi yaşayacağını(6) düşünüyor olmalıydı.

Bildiğimden değil, duyduklarımdan aklımda kaldığı kadarıyla. Belki genç delikanlı, yani Erkan da bilseydi bunu, gerçekleştirmek istediği eylemden hemen vazgeçerdi. Ama gizlenen elbiselerini dikkate almaksızın düşünürsem, şimdi her şey için geç idi, hem de çok geçti, kabir meleklerinin kendisine söylediklerini dinleyip anladıktan sonra (sanırım).

Nedense içimde frenleyemediğim, sebebini anlayamadığım bir kısım düşünceler beni terk etmek istemiyorlar gibi geliyordu. Yoo! Utanmayı ve unutmayı öğrenmiştim, biliyordum artık, öncesindeki gibi yanlış düşünceler geçmiyordu beynimin en ücra köşelerinden bile.

Aklımdan geçen; o genç delikanlının ölümündeki sır idi. Neden ölmek istemiş, intihar etmiş ve ölmüştü ki? Hem eğer öyle ise, neden kaplıcanın bana ait olduğu günde, benim onu bulmamı istercesine kaplıcanın “Lânet Havuzu” nun derinliğini seçmişti?

Belki de beni daha öncelerden takip etmiş olabilir miydi? Hüsnükuruntu(3) dedikleri şey bu mu olsa gerekti?

İnsan bu şekilde yalnızlığında derinlere dalıp düşündükçe bunalıyor ve bu bunalım onu saçmalıklara yönlendiriyordu, utanmasını öğrenmiş olduğunu iddia etmesine rağmen.

Oysa insan hayallerinde bile cesur olmamalıydı. Mademki yeşermesi mümkün olmayan umutlar vardı yüreğimde, susuzlukla varsın bakir(1) bir çöle dönüşsündü yaşanmamış, yaşanmaması gereken, yaşanması mümkün olmayacak hayal ve hatta umutlar…

Aradan bir başka 24 mü, 48 saat mi, yoksa günler, haftalar mı geçmişti, yiyip-içip, yatıp-kalktığım süre içinde? O gün bana ulaşan bir istekle tek başıma olan ben, pikabıma istekleri yüklemeye, yığmaya çalışıyordum.

Birdenbire güneş sıyrıldı bulutlarının arkasından, gün, günüm aydınlanıverdi, gelen o idi!

“Gene ‘Katil!’ deyip tekmeleyecekseniz uzak durayım sizden, ama konumum sizi rahatlatacaksa sırtımı döneyim, sırtımı yumruklayın. Keşke kardeşinizi yitirmeniz nedeniyle sizi teskin etsem, edebilsem, size moral verebilsem!”

“Hayır!” derken bir kâğıt parçası uzattı bana ve;

“Eğer izin verirseniz, özür dilemem gerek!”

“Ben sevdim, eller aldı, yaşamak haram, yuh olsun bana. Erkan” yazılıydı o ufacık kâğıda tüm ömrünü sığdırmaya çalıştığı.

Yaşamda herkes sevgiyi hak ederdi, eğer sevmesini bilirse. Peki, sevmesini bildiği halde, hak etmesi gereken, hak etmiyorsa, kabul etmiyorsa, istemiyor, reddediyor ve başka bir sevgiyi tercih ediyorsa ne yapmak gerekirdi ki? Herhalde Erkan'ın yaptığını değil, hem bunun için, yani aşk için ölümü kucaklamak asla çaresizlik değildi…

Masum birine, zalimin zulmü yakışmazdı, ama gene de söylemem gerekeni saklayamazdım, söylemeliydim;

“İnanmak arzusunu yaşamadınız ki

“İşte bunun için özür dilemeye, himayenize sığınmaya geldim ya!”

“Hiç gerek yoktu! Acınız taptaze. Eğer onu ziyaretlerinizden ve onun mevlitlerinden beni haberdar ederseniz, o günlerde sizi teselli etmek(2) için yanınızda olmaya gayret ederim.”

“Gerçekten, bana yetmesi gereken bir süreye ihtiyacım var, Erkan’sız yalnız bir hayata devam etmem için. Ama sizden özür dilemek, ömür boyu tesellinizi beklemek gibi bir de acelem var. Eğer kabul ederseniz!”

“Neden etmeyeyim ki?”

İlk defa o gün yakınlaştığımızı hissettim, daha doğrusu hissettik.

Bir ölümün iki insanı birbirine yakınlaştırdığının farkında değil gibiydik. İçten pazarlıklı(3) olan bendim, hem daha ilk andan, ilk baştan beri.

Sonra duygularına esir olan ve sonra bu esaretten uzak duramayacağım anlayan ise Birkan.

Ben, Erkan gibi sevdiğimi ellerin almasına asla izin vermeyecektim. Ama onun için canımı vermem, ölmeyi düşünmem olasılıktı, eğer gerekirse, gerektiği takdirde ve bunun ona yararına olacağını kesinkes bilirsem. Çünkü dünyada olası bir cehennemi yaşamaktansa, ahrette(1) cehennemi düşünmem daha kolaydı, benim için tıpkı Erkan gibi.

Düşüncelerimin gerçekleşmesi, düşüncelerimi gerçekleştirmem gerekti. Bunun için özel bir çaba göstermem gerekmiyordu. Gönlüm boştu, ondan önce. Onun da gönlü boşmuş, benden önce.

O halde “İki gönül bir olunca, samanlığın seyran olacağına” gönülden inanmak gerekmez miydi?

Yanlış, kusurlu, ters ya da uygun olmayan kötü bir hatırası olduğundan ne “Gelin Hamamı”, ne de “Damat Hamamı” yapmayacaktık, yöresel bir âdet olmasına, bizim biz olarak bir olmamıza sebep olmasına rağmen...

Ufacık son bir not; oğlumuz olursa adını “Erkan” koymayı plânlamıştık!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Lânet; Kur’an’a göre “İnsanın Allah’ın rahmet, merhamet ve affından uzak kalmasını dilemek, o insanın ahrette cezalandırılacağını ummaktır. Sözlüğe göre ise; “Kovma, hayırdan, iyilik ve güzelliklerden uzaklaştırma” bir bakıma beddua anlamını taşır.

Sırası gelmişken Türkçemizde benzer iki kelimenin bu kelimeyle karıştırılmamasının gerektiğini söylemem gerek;

Melânet; Büyük kötülük, lânetlenecek şey.

Melâmet; Kınamak, ayıplamak, azarlamak demektir.

(1) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Bakir; El değmemiş, kullanılmamış, ayak basılmamış.

Beyhude; Yararsız, anlamsız, boşuna.

Cariye; Yabancı ülkelerden kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan, alınıp satılabilen, her konuda efendisinin isteklerine bağlı bulunan genç kadın, halayık.

Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

Hayâsızlık; Utanma duygusu olmama, utanmazlık.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme

İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

Kurna; Hamam ve banyolarda musluk altında bulunan, içinde su biriktirilen, yuvarlak, mermer, taş veya plâstik tekne. Yöresel olarak bu tesisin bir çevirişte açılan muslukları.

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Odalık; Birisinin nikâhsız olarak karı-koca hayatı yaşayacağı kadın.

Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.

Şellek; Çıplak, yığın, küme, Aşık oyununda aşığın geniş tabanı üzerinde durması. Eski kadın kundurası. Hayvan ağzından akan su.

Vantuz; Kimi hayvanlarda ve asalaklarda bulunan, kendini bir yere bağlamaya, bir yerden tutarak yer değiştirmeye ya da yutmaya yarayan organ. Vücuda şişe çekmekte kullanılan, geniş ağızlı küçük cam kap.

(2) Burun Kıvırmak; Değer vermemek, önemsememek, beğenmeyip küçümsemek.

Çökekalmak; Çökmek, yığılmak.

Gaipten Haber Almak; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber almak. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp, üçüncü bir kişiden haber almak.

Göbeği Çatlamak; Birçok güçlüğü yenmek için çok uğraşmak, çaba sarf etmek, başarılı oluncaya kadar güçlüklere katlanmak, sabretmek.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.) Ek Bilgi; İstiharede beyaz ve yeşil renk görmek hayır, siyah ya da kırmızı renk görmek şer işaretidir, derler.)

Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

Salâ Verilmek; Essalat, Salât Verilmek. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde bilen biri tarafından okutturulan dua.

Şimbil-Şimbil Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir.

Şirazesinden Çıkmak (Çıkarmak, Bozulmak, Kaymak); Düzenini kaybetmek, çığırından çıkmak, akli dengesini yitirmek (Şiraze; Ciltçilikte kitap yapraklarını düzgün bir şekilde tutmaya yarayan ince örülmüş bir şerit. (Pehlivan kispetinin bir parçası).

Teselli Etmek (Vermek); Avundurmak, acısını gidermeye, rahatlatmaya çalışmak.

Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.

(3) Aslanağzı; Havuz kenarlarına konulan ve ağzından su akan aslan ya da aslan başı biçimindeki süs taşı. Salkım türünde muhtelif renklerde, kokusuz çiçekli bitki.

Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir

Günübirlik; Bütün gün boyuna, gece kalmadan yapılan, aynı gün dönmek üzere, gelişigüzel.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

Kocakarı İlâçları; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” de denilmektedir. Ekim olmayan kimselerin yaptıkları tavsiye ettikleri, evde yapılan, hekimlikte kullanılmayan ilâç.

Mazgal Izgaraları; Mazgalın üzeri demir parmaklıklı demir kapatılmasını temin eden ızgara.

Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

(4) Ben onlardan daha bilginim, çünkü onlar bir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanıyorlar, ben ise bilmiyorum, ama bildiğimi de sanmıyorum, demek ki ben onlardan daha bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bildiğimi sanmıyorum. SOKRATES

Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan daha akıllıyım.  SOCRATES

(5) Yüzme Stilleri; En hızlısı Serbest Yüzme olmak üzere, 4çeşittir. Diğerleri; Kurbağalama, Sırtüstü ve Kelebek Yüzme.

Su Balesi; Senkronize yüzme olarak grup halinde yapılan bir bakıma bale, dans.

(6) Kur’an, Nisa Suresi. 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?