Uzayıp giden o tren yolları...(1)
Evet, yaşamımı, yaşamımızı, bugünlerimizi etkilemiş olan tren yolları...
Yoksul, pek öyle fazlasıyla yoksul olmasa da varlıklı olmayan bir ailenin Tanrının hasbelkader(2) bağışladığı ilk, tek ve son çocuktum ben. Allah başkasını uygun mu görmemişti, ya da tek çocuk olarak yeterli mi görmüştü beni ailem için, bilemem, o Allah’ın takdirinde olan bir şey...
Annem lise son sınıfta olduğum sene;
“Ellerin evlerini boya-badana yapmaktan, eksikliklerini tamamlamaktan, temizliklerini yapmak için çabalamaktan, her yıl artan kira bedellerinden gına geldi(3) artık! Üç-beş altınım var, bozduralım, sen de kredi-mredi bir şeyler al adam!..
Arabayı da satarız, kendi evimizde kendi perdelerimizle oturalım, kendi evimi temizleyip, paklayayım gönül rahatlığıyla, isteyerek, arzulayarak, severek!” demişti.
Annem babama nedense biz bizeyken ne ismini, ne de başka bir şey söylerdi; “Adam” demek dışında. Misafir ya da başkası varsa o zaman da; “Efendi” ya da “Efendi Bey!” demeyi yeğlerdi(3).
Babam, arada bir, tüple gaz aldığında çalıştırdığı ikinci mi, üçüncü el mi, ne olan arabamızı elden çıkarmağa pek kıyamamıştı.
Evet, gerçekten de ocaklarda kullandığımız tüple çalışıyordu babamın arabası. Bunun iki türlü faydası vardı, tüplerimizin boş olması durumuna göre. En züğürt(2) anımızda evdeki tüp bitmişse, arabadan, acil olarak bir yere gitmemiz gerekirse evdekinden destek alıyorduk, ya da hani meselâ tersinden tersine bir durum…
“Züğürt anımızda” dediğime göre üç kişilik evimize tek maaşın, ya da gelirin girdiği, babamın iki yakasını uç uca getiremeyen bir devlet memuru anlaşılmıştır, herhalde. Gene de mürekkep yalamışlığını göz ardı etmeyen Mali Müşavir Mehmet Ağabeyin destek ve katkılarını unutmamamız gerektiğini söylemeliyim. Her akşam evimizde ve hafta sonlarında da büroda babam yardımcı olurdu Mehmet Ağabeye.
“İmza yetkim yok, ama defter tutuyorum!” derdi babam, “Mehmet'in güveni de sonsuz!” demeyi de eklemeyi unutmaksızın.
“Defter Tutmak” ne demekti, bilmezdim, ama ailemize maddi olarak katkısının olduğu kesinkes inkâr edilemezdi, bildiğim bu idi.
Üstelik arabamızı kendisi kefil olarak(7) taksitle diyebileceğimiz şekilde o, yani Mehmet Ağabey almıştı bize, artık parasını ödeyip de mi, yoksa peşinatı kendisi verip de kalanını biz mi taksitle ödemiştik, pek hatırımda değil. Çünkü o tarihlerde çocukluktan delikanlılığa geçme çabası içindeydim.
O taksit ödemeleri belimizi biraz bükmüş olsa da Mehmet Ağabey, benim kendi düşünceme göre “Ağabeyliğini” aileme göre “Beyliğini” yapıyordu. Babam, akşamın oldukça ilerlemiş vakitlerinde yorgun görünmesine rağmen, elleri dolu ve mutlu bir yüzle dönüyordu Mehmet Ağabeyin bürosundan.
Hatta aybaşlarında maaşını aldığında et, sucuk, tavuk ve tatlı bile alıyor, anneme ve bana harçlıklarımızı da veriyordu.
Babamın kötü alışkanlıkları nasıl olsundu ki, küçük ya da basit bir devlet memuru olarak? Tüm zamanını evde geçirirdi babam ne kahveye, ne sinema, tiyatroya, ne de maça-muça bir yerlere giderdi.
Cumadan-Cumaya Allah’ı kandırmak, işi düşerse şeklinde dua ederek görevini yapardı (ama çok zaman!) Allah var, annem dinen gerekliliklerinin tümünü onun adına da hallederdi, her ihtimale karşı! Hem zaten babamın kendisine emanet edilen işlerin gereklilikleri için de tüm zamanı yok olurdu.
O zamanlar, yani kısaca Türkiye'm için diyeyim televizyon imal edilmemişti! Bir radyomuz vardı, onda fasıl(2) çıktığında “Fasit” dediği kollu hesap makinesini çevirmeyi bırakır, usulünce, belki de dalarak yaygın ve baygın bir şekilde o faslı dinlerdi.
Unutmadan söylemem gerek, telefon makinesi de Mehmet Ağabeyin hediyesi idi, hani şu numaraları parmakla çevrilen. Büroya yeni alınanlardan sonra elde kalan makine idi o, ama bizim işimizi görüyordu ya, önemli olan o idi.
Bağlantı işlemlerini doğal olarak babam yaptırmıştı, ama numarayı annemin adına almıştı; “Ölürsem falan!” diyerek öz Türkçe vecizesiyle! Sanki kendisi dışındakiler dünyaya kazık çakacaklarmış gibi...
Mehmet Ağabey bazı akşamlar telefon eder, babamdaki defter-kitap gibi olan şeylerden adını verdiklerini isterdi. Babamın o güne kadar hiç; “Henüz bitiremedim, tamamlayamadım!” gibi bir şeyler dediğini hatırlamıyorum.
Mehmet Ağabey kendisinden küçük olmasına rağmen “Peki efendim!” der, istediklerini özenle paketler, bir çantaya yerleştirir, kulağına ulaşacak korna sesini beklemeksizin kapı önüne çıkardı, yaz-kış fark etmeksizin, üstüne bir şeyler alıp, çıplak ayaklarını sokak terlikleriyle destekleyerek.
Mehmet Ağabey belki 20-30 kere gelmiş olsa gerekti evimize, ancak üç-beş tanesi bayram ziyareti falan için olabilirdi. Mehmet Ağabeyin gelişlerinin benim için önemi olduğunu, hatta onun ziyaretlerinden mutlu olduğumu belirtmem gerek. Çünkü her gelişinde hal-hatır sorarak defter, kitap, kalem, silgi gibi okul ihtiyaçlarımdan birini ve yanında da bir ufak paket halinde çikolata getirirdi, o akşam hepimizin mideleri bayram ederdi, ailece üleştiğimizden.
Annem Mehmet Ağabeyin her gelişinde benim inip ona; “Merhaba!” dememe izin vermezdi, “Öyle bir şey bekliyormuş gibi zırt-pırt görünme(3) adamcağıza!” derdi. Ben Mehmet Ağabeye görünmesem de o, bana aklımdan geçenleri getirirdi ben söylemeden. Telefonu kullanmayı uzun süre öğrenemediğimden, ya da öğrenmek arzusu duymadığım için iletişimim olmaz, olamazdı kendisiyle.
Belki öğrenmiş olsaydım, her şeyden önemlisi telefon etmek için izin hak etseydim “Harita-Metot Defterim, sarı yapraklı matematik defterim bitti!”, ya da “İhtiyacım var!” diyebilirdim belki.
Ama babam, ders çalışmalarıma destek için başucumda dikildiğinde eksikliklerimi, ya da son sayfalara ulaşmak üzere olduğumu fark eder, akşamına hemen tamamlardı eksiklerimi. Bunda çok nadiren de olsa annemin katkısı da olurdu, inkâr etmemem gerek.
Annemin telefon konusunda “Maşallahı vardı!” Hem numaraları çevirmeyi, hem de çevrilecek numaraları o kadar çabuk öğrenmişti ki! Babam ne kadar telefon ücreti ödüyordu, bilmiyorum, ama anneme bir kere bile sitemli söz söylediğini, bir kez imalı davranışını görmediğimi içtenlikle söylemem gerek...
Çok zaman, her zaman demem uygun değil, tasarruflu olmam, tasarruflu olmamız gerekiyordu, annemin o dilek dolu sözleri sonrası edindiğimiz bizim olan evimizin taksitlerini ödememiz için.
O zamanlar, yani eskiden, ya da bizim zamanımızda bankaların kredi-mredi, eş-dostun dolar-molar, ya da altın olarak borç vermesi gibi bir durum yoktu, ya da bugünler için benim aklımda kalan o.
Komşu-komşunun külüne muhtaç, komşu-komşuya her türlü hayırlı iş için maddi bakımdan ve Türk Parası olarak destekti.
Öyle ki, örneğin düğün dernek, ya da ev-tarla almak için konu-komşu ölümlük-dirimlik dedikleri, ölümü halinde kullanılmak için hazırladığı “Kefen parasını” bile bohçasından çıkarıp verirdi karşısındakine.
Bir bakıma; “O zamanlar insanlık vardı, hilafsız(2)!” desem, sözüm ağır mı gelir ki bu günün insanlarına!?
Neden olsun ki? Bugünün insanları, o günün insanlarının çocukları, torunları değiller mi? Demek ki bizler, aktarmamız gerekenleri bizden sonrakilere gereğince aktaramadığımız için kendimizi de aynı potaya koymamız gerektiğini düşünürüm ve bu nedenledir ki “O zamanlar, bizim zamanımızda” ya da “Keşke” diye başlayan cümlelerden hiç hazzetmem(3).
Gene de ilerleyen zamanda, gelişen imkânlar ve teknoloji nedeniyle; “Bizim zamanımızda şunlar vardı, şunlar yoktu!” diye bir kısım şeylerden söz etmemde yarar var.
Örneğin; şimdiki gibi bir odanın tüm duvarını kaplayacak kadar geniş, renkli, dünyanın dört bir yanını gösteren televizyonlar, avuç içi kadar, gür ses çıkartmayan, bağırıp çağırmayı, herkesin duymasını gerektirmeyen, lâvaboda bile kullanılan telefonlar bu günlerin icatları değil mi? Bir de bilgisayar teknolojisi, kilometrelerce uzaklık, kapı komşusu gibi...
Yaklaşık son 40-50 yılı düşünürsek teknoloji sayesinde ulaştıklarımızı açıklama yapıp sıralamağa “Gerek yok!” diye düşünürüm.
Benim söylemek istediğim; beni etkileyen, bugünkü yaşamımın desteği olan o günlerdeki ekonomik bağımlılıklarımız ve sıkıntılarımız nedeniyle mecburiyetim olan kara trenlerdi.
Bunlar, buharlı lokomotifli, kompartımanları üçüncü mevkii; tahtadan, sarı renkli koltuklu, sekiz kişilik, ikinci mevkii; yeşil renkli, az pamuklu koltuklu, altı kişilik ve birinci mevkii; kırmızı çok pamuklu koltuklu, dört kişilik kompartımanlı vagonları olan bazılarına çok yavaş seyrettiği için “Sütçü Beygiri” denilen posta trenleri idi.
Vagonunun üzerinde Fransızca yazılar olan yataklı vagonlar da vardı, sosyete için, abartmış olmayayım, koridorundan bile geçmemiz yasak gibi olan, meselâ. Ayrıca ekspres denilen trenlerle, motorlu trenler de vardı ki, benim üniversite öğrencisi olmam nedeniyle o trenlere binme lüksüm yoktu.
Bir de bu trenlerde “Kuşetli” denen kompartımanlar varmış, insanlar gece yolculuklarında üst üste ranza gibi açıp yatıyorlarmış, ne menem(4) bir şey olduklarını hiç görmemiştim.
Düğün, cenaze, dedemlerin rahatsızlıkları gibi nedenlerle aciliyet ve önemini göz önüne alıp annemlerin birkaç defa binip gittiklerine şahit olmuştum o trenlere. Ama benim o trenlerde siftahım bile yoktu…
Üniversitedeyken sömestre ve yaz tatillerinde, stajlar sırasında nasıl olduğunu anlamaksızın vakit geçiyordu. Sair günlerde ise annem nasıl esirgerdi benden zeytinyağlı yaprak sarmalarını, ıspanaklı kol böreklerini ve çeşitli tür tatlıları...
“Evim de, evim…” deyip, hep büyüklerimin, atalarımın yanlarında olmaya can atardım, şimdilerde rahmetli olan o güzel insanların…
Son sınıfa yönelmiştim, son ev tatilimden okuluma dönecektim Sütçü Beygiriyle! Günde gündüzde başlayacak yolculuğum tehirleri de dikkate alırsam akşamın ya da gecenin hangi vakitlerinin bitimine rastlayacaktı, bilemiyordum. Hele ki Allah bilirdi, eğer yer bulamazsam, yol boyu ayakta!
Evimiz tren yolunun hemen yakınında o semafor(2) dediğimiz işaret direğinin yanında ve ufacıcık da olsa bahçeli idi. Hatta bu bahçe içinde tavuk kümesi ve köpek kulübesi olan bir evdi, tek katlı, şirin ve güzel. Kişi görmek istediğini nasıl görmek isterse, o güzellikte anlamında. Kümesimiz doluydu, ama kulübesi olmasına karşın köpek sahibi değildik.
Aceleciydim, ama annem birkaç saniye daha beraber olmamız için bu özelliğimi göz ardı etme(3) çabasında olurdu.
“Semafor açıldı!” demesi benim istasyona yönelmemin gerekliliğiydi. Bu; semaforun yatay olan kolunun 45o kadar yukarı kalkmış hali, yolun açık olduğunun trenin geldiği haberinin işareti demekti çünkü.
İstasyona gelmiş, sarı renkli kartondan, numarasız olan üçüncü mevkii biletimi almış, gelecek trende oturacak bir yer bulma hayalini, ümidini yaşıyordum. Tanrı insanın yüzüne bakarmış; “Nurlu mu, nursuz mu?” diye, yardımcı olmak için. Nurlu olmak anneme, babama has niteliklerdi bana göre, annem beş vakit namazlarında, niyazlarında insandı, babam “Ya Haci!” sıfatını hak etmese de!” ama ben henüz okuyordum!
Trenden bir aile indi 3-5 kişi, üstelik benim dışımda da binen olmamıştı gördüğüm kadarıyla, her ne hikmetse? Onlara doğru yönelip hangi numaralı kompartımandan kalktıklarını sormak istedim, sonra vazgeçtim bu düşüncemden, nasıl olsa boş kanepeleri bulurdum, buldum da…
Kompartımanda başı öne eğik bir genç kız, yanında muhafaza etmeğe çalıştığı bir bohça veya çıkın(2), karşısında ona sık sık bakıp gözleyen, sonrasında önce babası olduğunu zannettiğim, sonrasında kim olduğunu öğrendiğim bir adam vardı.
Diğer tarafta kenara büzülmüşçesine oturan iki genç delikanlı oturuyordu iğreti(2) olarak, hüzünlü, muhtemelen evlerinden, eşlerinden, âşık adayı oldukları ve sevgililerinden ayrılmışçasına belli olan.
Bu konuda ahkâm kesecek(3) kadar bilgiliydim de! Sakal ve saç tıraşları, tahta bavulları onların asker adayı olduklarını, birliklerine katılmak üzere yola çıktıklarını işaretliyordu sanki.
Onlar da iki istasyon kadar sonra indikten sonra, koca kompartımanda üçümüz kalmıştık, o, o ve ben. Yaşlı görünen adamın; “Ben bir ayakyoluna gideyim!” sözü ile ayrılması üzerine o genç kız, yani Yasemin; “Abi, sen de çık dışarıya!” dedi, rica eder gibi değil de, emreder gibi.
Eee! Ne de olsa genç kızdı, trenin bir tünele girmesi durumundaki bir çekinikliği, ya da yalnız kalışının tereddüdünü yaşaması doğaldı!
Dışarı çıktım, trenin gidiş yönünden aksi olarak pencereden bakınmak için. Tecrübeliydim, çünkü aksi takdirde pencere açıksa lokomotifin savurduğu kurumlar gözüne kaçıyordu insanın.
Genç kız aceleci bir tavırla, alelusul(2) perdelerini kapattı kompartımanın, ya da kapattığını sandı, kapıyı içeriden kilitledi, pencereyi açtığını hissettim, trenin trik-traklarından farklı bir sesle.
O zamanki trenlerin pencereleri belki çocukların sarkmalarını, tehlikeleri önlemek için olsa gerek yarıya kadar açılırdı.
Merak etmiştim, hiç de hakkım olmamasına rağmen. Ortamı perde aralığından görmeye çalıştım, genç kız yerinde oturmuyordu, yoktu. Biraz eğilince onun pencereden sarkmağa çalıştığını fark ettim. Niyetinin ne olduğunu anlamış gibiydim.
Arkadaşlarla seyahat ederken kondüktörlerin eş-dost, ya da kaba anlamda hatırlı, torpilli yolcular için ayırdığı kapısı kilitli kompartımanları nasıl açacağımızı öğrenmiştik; tornavida, çakı, ya da iki bozuk parayı karşı karşıya, yan yana getirerekten.
Tornavida, ya da çakı ne arasındı ki benim gibi bir öğrencide? Hemen iki kuruşu yan yana getirerek kapıyı açtım ve yarı beline kadar pencereden sarkmış genç kızı ayaklarından tuttum, “Bırak beni öleyim!” diye bağırışına aldırmaksızın.
O sırada yaşlı adam geldi, babası olan. Ayaklarından tutmaya çalıştığım her şeyden önce bir insandı, hemen;
“İmdat frenini çek amca!” diye bağırdım.
Mühürlü tel koptu, kol aşağıya indi ve güçlü bir sarsıntıyla durdu tren.
Direnmesine gerek kalmamıştı genç kızın. Sadece trenin rüzgârı başörtüsünü alıp götürmüştü. Onu babasıyla birlikte içeriye doğru çekerken, şeftren(2), kondüktör(2) ve trende görevli olduğunu ilk defa öğrendiğim sivil polisin varlığına rağmen babası Yasemin'e esaslı bir tokat patlattı, Osmanlı Tokadı(4) gibi.
Buna tokat değil, yumruk attı desek daha doğru idi. Dudağı patlamış, yanağı aniden kızarmakla morarmak arası bir hal almış ve o taraftaki gözü morarmanın yanında yarı yarıya kapanır gibi olmuştu.
Acele ile çıkınından bir başka başörtüsü çıkararak saçlarını kapattı, yüzünü de bu örtü ile kapatma gayretini yaşadı...
Sorgu-sual, anlatılanlar, rapor, imza, şahitlik ve yerimize iade ediliş... Selle-sümük(4) içini çekerek ağlıyordu genç kız.
“Bunu da mı görecektim, bu yaşlarda, hayırsız evlât?” şeklinde söyleniyordu yaşlı adam, kondüktör pencereyi kilitletirken.
Sanırım yaşayarak öğrendiklerimle onları baba-kız baş başa bırakmam daha doğru olacaktı, içim içimi yiyerek olsa da. Buna gerek kalmadı, yaşlı adam yerinden doğruldu ve;
“Sen dışarıya çık genç adam. Bu kız burada tek başına kalsın da anlasın dünyanın kaç bucak olduğunu. Sinirlerim bozuldu, ben restorantta bir çay içip geleyim!” dedi. Restoranı bilen yaşlı adam sanki benim gibi tecrübeliydi de…
Cebinden çıkardığı çakıyı tornavida gibi kullanarak dışarıdan kilitledi sözüm ona kapıyı, paltosunu askıda bırakarak.
Oysa kapının elle içeriden kilitlenip kolayca açıldığını çocuklar bile bilirdi. Düzeneğin öyle kurulduğunu unutmuş olsa gerekti yaşlı adam, zapt edilemez siniriyle, herhalde.
Nitekim genç kız, onun kompartımandan çekilişinin ertesinde kapıyı açmış, kin dolu gözleriyle beni süzdükten sonra vagonun kapısına yönelip hareket halindeki vagonun kapısını açmaya çalışıyordu.
Evet, tehdit edercesine, hatta kin dolu gözlerini diktikten sonra trenden atlama moduna girmişti. En geri zekâlı insan bile onun bir derdi nedeniyle trenden atlayarak ölümü içtenlikle istediğini anlardı, yaralanıp, berelenip, kötürüm kalıp başkalarına muhtaç olarak yaşayacağını bilmeksizin. Anlamak zorundaydım onu, anlamalıydım.
O, rüzgârın ters yönde etkilediği kapıyı açma gayretindeyken belinden tutmaya çalıştım onu.
“Bırak! Ya bırak öleyim, ya da tut elimden temelli kurtar beni!” diyerek silkelenip, iteklenip kakışırken yaşamımda onun da benim de dudaklarımız ilk defa birbirine değmişti. Öpüşmek değildi bu, ama bir yönlenişin, bir direnişin, duraklayarak düşünüşün ilk anlarıydı.
“Tamam, vaz geç! Seni kurtaracağım derdin ne ise öğreninceye kadar. Sonrası atana, anana bağlı... “
“Bırak o zaman öleyim abi! Beni satan anneme, babama iade edeceksen beni...”
Satmak...
Bu; çok ağır bir kelimeydi benim için. Anlamam, dinlemem gerekli, annemden, babamdan nasihat ve ders almalı, karşımdakinin söyleyeceklerinin ışığı altında kararımı yaşamalıydım, bu yüzü moraran, tek gözü kapanmış gibi olan, belki sadece yaşadığımız anda değil, daha öncelerinde şiddet görmüş genç kız için.
Ama şimdi gereken kararı çabuk vermek zorundaydım. Üstelik bu karar yaşlı adamın restorandan dönüşüne kadar pekişmeliydi.
“Peki, tutuyorum elinden, zorlama artık kapıyı. Tek bir şey istiyorum senden, Nüfus Kâğıdın yanında mı, yaşın kaç ve ilk duracağımız istasyonda trenden inmek, kaybolmak için hazır mısın?”
“Nüfus Kâğıdım yok, babamda, nasıl alırım bilemiyorum, liseyi bitirdim, on sekizimi geçtim yani…
Ve her şey için hazırım.”
“O halde bırak çıkınını, kalsın. Mevlâ 'm neyler, neylerse güzel eyler, mutlaka!”
Bavulumu alırken yaşlı adamın paltosu çarptı gözüme. Adını bilmiyordum henüz.
Oysa hafızama güvensem, ya da güvenebilsem, aklımda tutmayı becerebilsem, babasının söylemiyle adının Yasemin olduğunu hatırlayabilirdim. Tabiidir ki merak ve meram hanelerinin içi boş olmasa, ilginin kırıntıları bile yer etseydi beynimde;
“Bakar mısın lütfen?” diye seslendim, duyurmak istercesine, duyurmaksızın. Yanıma geldi;
“Bu babanızın paltosu, ya da pardösüsü değil mi? Nüfus Kâğıdın cebinde olabilir mi?”
İnsan telâş içinde, korku hatta çekiniklik içinde olunca “Sen” ve “Siz” birbirine karışıyordu elinde, dilinde olmaksızın.
“Bilmem, belki!”
“Hemen bak, varsa al, başka hiçbir şeyi kurcalama, karıştırma, dokunma! Restoran önde, sen var gücünle arka tarafa yönel, furgondan(2) önceki en son vagonun son kapısına kadar. Şans yanında olursa, sana uzanan elim boşlukta sallanmazsa, Allah’ım utandırmazsa sana yeni bir yaşam konusunda yardımcı ve destek olmaya söz veriyorum.”
“Sağ ol ağabey!” derken babasının paltosunun cebinden bulduğu Nüfus Kâğıdını cebi olmasa gerek, bana vermiş ve acele ile trenin arkasındaki vagonlara yönelmişti. Onun gözden kayboluşunun ertesinde yaşlı adam görünmüştü ben bavulumu almaya çalışırken;
“Yasemin nerde?” dedi, biraz kin ve tehdit kokar şekilde.
“Ben de bir çay içeyim!” deyip peşinizden restorana gitti, karşılaşmadınız mı?” dedim.
Bilindiği üzere yalanlar üçe ayrılırdı; bilerek, bilmeden ve benimki gibi zorunlu olarak doğru olması gereken yalan, yani karşısındakinin üzülmesine neden olmayacak yalan ki, genelde kaza geçirenlerin, yakınını olmadık zamanda kaybedenlerin ailelerine söylenen yalanlar gibi.
Benim ki bir bakıma farz olan, genç kızın satışıyla ilgili bilmediğim şeyler olmasına rağmen doğru yalan gibi geliyordu bana, üstelik devam etmesi zorunlu olan.
“Amca hakkını helâl et, pek tanışamadık, ama yanlış da olsa bir ara aynı olayı yaşadık, hep beraber…”
“Sağ ol oğlum!” dedi. Bu “Oğlum” kelimesi beni anında yaralamış, utandırmıştı. Acaba yapmak istediğim yanlış olabilir miydi? Ok yaydan, söz ağızdan, alınan nefes ciğerlerden çıktıktan sonra ne geri dönüş ve ne de pişmanlık beş para ederdi!
Amca restorana doğru yönelirken, ben de trenin istasyonlardan birine çabuk ulaşmasını diliyordum. Yasemin'in intihar etmek için yöneldiği kapıda elimde bavulla bekliyordum. Yaşlı adamın restoranda kızını görmemesi sonrasında, trenin arka vagonlarına yönelmemesi, pencereden bakmayı akıl etmemesi ve genç kızın ortalıklarda dikkat çekecek bir şekilde durmaması dualarımdaydı.
Herhalde kabul edilmiş olsa gerekti dualarım. İnmiş, birbirini yıllardır tanıyormuş iki insan, belki gerçekçi olmak gerek, kardeş gibi buluşmuştuk. Aksi yönden istasyona gelecek ilk tren için biletlerimizi aldığımda mutluydum diyebilirim. Çünkü genç kızın hürriyeti için en fazla on dakika kadar bekleyecektik.
Bohçasını bilinçli bir şekilde bırakan genç kız üşüyor gibiydi, üstünde hırkasından başka bir şey olmadığı için olsa gerek. Ona hemen bavulumdaki kazaklardan birini verip soluklanmasını, dinlenmesini önerip;
“Her şey olacağına varır, umarım her şey olmasa da çok şey dilediğin gibi, dileğince olur güzel kız!” dedim, ellerini anlamsızca tutup ısıtmak istercesine hohlarken. Böyle bir şeyi benden başka kim akıl edebilirdi ki?
Bilmiyorum, ama gerçekleştiren bendim.
Öncesinde dudak-dudağa, istemsizce de olsa, şimdi el ele. Bakalım Tanrımın çizdiği, ya da çizeceği “Kader” denilen çizgide daha başka neler vardı?
Yoo, öyle aşk-meşk, benim gibi züğürt, burs kazanamayıp, öğrenci kredisiyle ve evinden verilen desteklerle okuyup okulunu bitirmeye çalışan, herhangi bir şekilde bir baltaya sap olamayan üniversite öğrencisi için hak olabilir miydi?
Aşk için iki kişi gerekti, ya da aşk için yaşayan tek kişi. Bu; bu anda mümkün değildi. Yani hem iki kişi olmak, hem de iki kişi yerine tek kişi olmak, daha kalbim bile yerinden oynayacakmış gibi çarpmazken!
Gelen trende her zaman olduğu gibi yerler doluydu, öncesinde restoranda yer bulabildik, onun anlatması, benim dinlemem için, bonkörlüğümle bir çay içiminde. Nüfus Kâğıdını kendine uzatırken, göz ucuyla da olsa bakmamı fark etmişti;
“Cebim yok ağabey, siz de kalsın şimdilik. Hem siz benim adımı, öğrenmeniz gerekenleri öğrendiniz herhalde. Ama ben sizin adınızı bile bilmiyorum.”
“Ağabey dedin ya! Haydi, öğren, Yakup Ağabey de, istersen!”
“Peki, Yakup Ağabey! Okumak istedim, ailem ancak liseye kadar izin verdi bana. Annemin evli-barklı, benden en aşağı 30-35 yaş büyük uzaktan bir akrabasına gidiyordum, karı olarak, düğünsüz, derneksiz ve kuma(2) olarak. Zengin adamın karısı doğuramamış yıllar yılı her nedense. Ben gidip ona çocuk doğuracakmışım. Ne kadar ilkel bir düşünce değil mi Yakup Ağabey?..”
Cevap bekler gibi duraklardı bir süre, sonra devam etti;
“Üstelik ben erkek çocuk doğuracak olursam, Ağa; ‘Dilesin benden ne dilerse!’ demiş. İnsanlar ihtiraslarında bile ölçülü olmalılar. Ama babam benim karşılığımda ağadan köydeki tarlalarından birini, para ve traktör istemiş...
Ağa, babama tarlayı hemen tapulamış, para ve traktör için de ‘Oğlandan sonra!’ demiş. Bunun için satıldığımı söylemem yanlış mı?”
“Evet! Haklısın!” dediğimde o anda biletlerimizi kontrol eden kondüktör;
“Yeni evlisiniz galiba, bundan sonraki vagonda ya üçüncü, ya da dördüncü kompartımanda boş yer var, çaylarınız bittiyse oraya geçin isterseniz!” dedi.
Bunda bir çay içiminde bizce devamlı olarak konuştuğumuz için sitemle, hatta kahırla, belki de Yasemin'in yüzündeki değişikliğe ısrarla bakan garsonun da etkisi olsa gerekti.
Kondüktörün sözlerine hayretle bakarak doğrulduk yerimizden. O önde, ben bavulumla arkasında boş kompartımana doğru yöneldik. İçerideki gençlerden biri, kondüktörü desteklercesine, oturduğu yeri boşalttı ve;
“Siz yan yana oturun!” dedi, belki de Yasemin’le benim, üzerimizdeki kazakların aynı renk, desen ve çizgide olmasından, Yasemin'in yediği tokat nedeniyle yüzünün şekil bozukluğundan etkilenmiş de olabilirdi.
Yerlerimize oturduğumuzda yorgunluğunun, belki gönül üzüntüsünün, ya da maddi değilse de manevi ıstırabının sonuna geldiğinden, belki de sevgiye, şefkate susamışlığının etkisi ile olsa gerek, önce uyuklamış, sonra başını omzuma koyarken iki koluyla da kolumu sarmıştı.
Masum bir çocuğun annesinin koynunda uyuyuşu gibi davranışı gibiydi bana göre, sadece patlamış dudağının engel olabileceği yalancı meme yoktu ağzında.
Usul usuldü yorgunluğuna rağmen hissedilmeyen nefesi. Saçları yeşil sabun kokuyordu, teninin kokusunu hissedemiyordum, bön birisi olsam gerekti.
Düşünüyordum, yaşadığım(ız) bu serüveni anneme babama nasıl anlatacağım, sonun nereye varacağını ve Yasemin'in ne olacağını? Onu annem ve babam kabul etmezlerse ne yapmam gerektiğini, ne yapacağımı bilmiyordum.
Bildiğim, ya da bilmek zorunda olduğum tek şey; ölecek kadar yaşamdan tiksinen genç kızı karşılıksız olarak yaşama bağlamak ve asla iade etmemek, geri göndermemek üzerineydi…
İnanması güç, ama annem ve babam Yasemin'i coşkuyla kabul etmişlerdi, ona anlamlı bir şekilde bakışlarını eksik etmeksizin.
“Olanı-biteni, yaşadıklarını, yaşamak istemediklerini sizlere Yasemin anlatır, benim acele okuluma dönmem gerek!” dedim ve gece treniyle okuluma ulaşmak için onların hayret dolu bakışlarını göz ardı ederek evden uzaklaştım…
Günler geçti aradan, merak edip haberleşmekten, haberleştiğimde de sormaktan çekindiğim.
Günlerden bir gün arkadaşlarımdan biri bir mektup sıkıştırdı elime; “Sana” diyerek.
Babamla, annemle okulun jetonlu telefonundan haberleşirdik, bu mektup neyin nesiydi? Gönderenin ne adı, ne adresi yoktu üzerinde, sadece ismim ve yurt adresi yazılıydı, üstelik yazılar ne anneme, ne de babama aitti, bence.
Hem merakla, hem de istekle açtım “Yakup Ağabey” diye başlayan satırları bir solukta okudum. Özetlemem gerekirse; Annem-babam inanmamışlar Yasemin'in macerasına. Üstelik onun kuma olarak gideceği evi babam ve annemle birlikte gidip araştırıp doğruyu öğrenmelerine rağmen.
Nasıl öğrendiklerini Yasemin yazmamıştı mektubunda ama yaşlı adamın karısı, kuma getirileceğini duyunca kocasını öldürmüş, ya da öldürtmüş ve hapse girmişti!
Yasemin için sorun kalmamıştı, ama ipin ucu eğer kendisi iade edilir ya da geri gönderilirse babasının eline geçecekti, babasının hırsını, kinini bilen Yasemin geriye dönmeye niyetli olmadığını, aklından bile geçirmediğini belirtmiş anne ve babama.
Annem babam komşularımızın devamlı merak ve ısrarlı sorgularından usanıp, genç kızın terbiyesi, hal, tavır ve hareketlerinden hoşlandıkları için istekleri ve arzuları duasında;
“Oğlumuzun nikâhlı karısı! Okulu bitince düğün yapacağız” deyip iki alyans alıp birini Yasemin'in eline takmışlar.
Aklımdan geçer miydi, geçmeli miydi, bilmiyordum, ama hissetmediğimi de söylemem yanlış olurdu. Onun, özellikle canını yitirmemesi uğraşımda duygusuzca, isteksizce de olsa dudaklarımızın temasında, koluma yavru bir kuş gibi büzülüp uyuyuşu sırasında engel olamadığım duyguları yaşamıştım, inkâr edemem.
Yeter ki o da aynı duyguları ağabey-kardeş gibi değil, benim gibi hissetsin arzusuyla.
Benden haber almak için mektup yazmak gibi âdetleri olmayan aileme ulaşmaya çalıştım, yurdun ankesörlü telefonunda sıraya girerek. Babam;
“Uzun uzun konuşmaya gerek yok, hafta sonunda burda ol!” dedikten ve benim sessizce “Peki!” deyişimden sonra kısa, kesin bir emirle söylemek istediklerini söyleme gayretini yaşadı, derince bir nefes alarak, merakımı yenmek istercesine.
İnsanlar yalan söylerlerse mutlaka hata yapıyorlardı, benim de Yasemin'in mektubundan haberim yokmuş gibi davranmam, babama cevap verme imkânını bile düşünmemem de yalan sayılmaz mıydı?
“Hayırdır, yoksa anneme bir şey mi oldu?” Ya da merakım olan bir şeyi sormak yerine kısaca; “Peki!” demem IQ'su(2) üstün bir seviyede olan babamın kulağından, zihninden, bilgisinden kaçmış olabilir miydi?
“Haydi, kal sağlıcakla! Annen de ben de, o da hepimiz iyiyiz. Merak etme, derslerine kuvvetle çalış, mezun olup, askere de gideceksin sonra, hafta sonunu sakın unutma!”
Daha okulu bitirmemişken, askerliğimi dert etmesi, bildiğimi bildiğini hissettirmesi gibi gelmişti bana, “IQ'su yüksekti” dememin nedeni anlaşılmıştır, herhalde. Hafta sonunu dar-kıt ettim(3), gecesine her zaman geldiğim trenle gelip, karanlık bir geceyi üleşen evimizin kapısını kimseyi rahatsız etmemek için anahtarımla açma gayretini yaşarken kendiliğinden açıldı kapı.
Yasemin'di karşılayan; “Özledim!” diyerek ayak parmaklarının üstünde yükselerek kucaklarken. Beklentisi var gibiydi, morlukları iyileşen yüzünün şimdi kızarır gibisine, belki utanır gibi, belki de annem-babam tarafından görüleceği endişesini yaşar gibi oluşundan anladığım kadarıyla.
Kucaklarken fısıldadım;
“Seni sevdiğimi hissediyordum!” dediğimde fısıldarcasına konuşmamıza rağmen salon ışıkları yanarken; “Ben de!” diyecek zamanı ancak hak edebilmiş, bulmuştu!
Babam, anneme seslenerek;
"Oh ho! Hatunum bunlar mercimeği çoktan fırına vermişler(3) de bizim haberimiz olmamış! Neymiş? Trendelermiş de, rastlaşmışlar da…
Tövbe, tövbe...
Külâhıma anlatın siz onu! İnsan anasından, atasından sakınır mı gönlündekini? Gecenin ilerlemiş vakti, ama birbirinize sarıldığınız gibi, bizlere de sarılıp ellerimizi öpün ki, bizler de affedip, kucaklayıp sinemize yaslayalım, sizleri...”
Gece bitmesin istedim, belki de istedik, uykusuz, ayrı odalarda, birbirimizi özlemle düşünerek. Onun yerine düşünmemde sakınca var mıydı? Yoktu herhalde...
“Konu komşuya; 'Nikâhlılar!' diye yalan söylemek mecburiyetinde kaldık, birbirinize karşı duygularınızı ilerleyen zamanda değil de başlangıçta hissetseydik, belki yalana da gerek kalmayacaktı, kim bilir? Utandırmayın bizi…
Eğer hissettiğimiz ve gördüğümüz kadarıyla birbirinizi istiyorsanız, alacağınız günle hemen kıydırın nikâhınızı, okul bitince de düğün dernekle, askere gitmeden önce baş-göz ederiz sizi!” dedi babam.
Babamın Yasemin'in ağzından ustaca babasının, annesinin adlarını, köy adreslerini öğrendiğinden haberim yoktu. Nikâhımızı kıydırdık, birbirimizin olma umuduyla, Nikâh Dairesindeki belki de bir kez daha karşılaşmamız mümkün olmayacak iki şahitle.
Okulu bitirdim, bir iş aramadan, bulmadan askerlik için başvurdum.
Tanrı insanlara ne zaman ve nasıl el uzatacağını biliyordu, hemen sevkim yapıldı. Düğünü öne almak zorunda kalmıştık. Düğün davetiyesindeki tarihleri karı-koca olarak ellerimizle düzeltip öyle dağıtmıştık konu-komşuya. Düğün Salonu için de, onların hoşgörüsüyle anne ve babam için ayırttığımız otelde de sorun yoktu.
Yalnız olduğumuz her anımızda el eleydik, ben onu tüm varlığımla, böylesine duygularla, ölüp-ölesiye gibi sevebileceğimi asla düşünmüyordum. Onun; “Ya bırak öleyim, ya da uzat bana elini!” dediği ana kadar.
Şu anda ben onunum, tüm içtenliğimle, tüm varlığımla.
Düğünde bizi bekleyen sürprizden haberdar değildik. Bir ara arabamızla kaybolan babam, Yasemin'in annesini, babasını ve kardeşini ikna edip, alıp getirip onları bir otele yerleştirmişti. Düğünde onların ellerini de öpüp bağışlanmamız mutluluğumuzun desteği olmuş, onlar da Yasemin olmaksızın geçen günlerinin hüznünü unutmayı yeğlemişlerdi.
Düğün sonrasında tüp gazı takviye edilmiş arabasıyla benim ve Yasemin'in ailesi topluca köye gitmişlerdi ki, bu aklımızın ucundan bile geçmezdi. Biz birbirimizin idik, askere gidişimin arifesine kadar...
Babalarımız, annelerimiz beraberce gelmişlerdi istasyona beni uğurlamak için. Yasemin kendisini sakınmıştı, “Ya hayalinde ağlayarak yer edersem!” endişesiyle. Mutluydum…
Günlerden bir gün, devamlı olarak bana ulaşan mektuplardan bir diğerini aldım, diğerlerinden farklı olan, gelişmelerden habersiz olduğum düşüncesiyle annem almıştı mektubu kaleme. Gerçekten ki habersizdim, hiç işareti bile gözükmemişti Yasemin'in satırlarında;
"Gözün aydın, bir oğlun oldu!” diye.
İlk çocuğumuzdu o, sonradan gelen kardeşlerinin ağabeyleri olarak.
Sonrasını yazmamama gerek var mı ne dersiniz?..
YAZANIN NOTLARI:
(1) Uzayıp giden o tren yolları… diye başlayan eserin Güfte ve Bestesi; Naci TEKTEL’e ait olup eser Saba Makamındadır. Benim gençliğimde bu şarkıyı en güzel yorumlayan sanatkârın Abdullah YÜCE olduğu konusunda iddialıyım.
(2) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Fasıl; Türk Musikisinde bir icra şekli. Bölüm, kısım, devre, dönem. Belli bir sürede gerçekleşen iş, durum veya olay.
Furgon; Yolcu trenine eşya taşımak için demiryollarında eklenen kapalı vagon.
Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen.
Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
Kondüktör: Yolcu trenlerinde biletleri denetlemek ve vagon işlerine bakmakla görevli kimse.
Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu.
Semafor; TCDD’da (Fransızcadan gelen) Durdurma İşareti. Gündüzleri mekanik olarak, geceleri kırmızı bir ışıkla birlikte hareket eden, yatay olarak yerleştirilmiş bir koldan ibaret ikaz işareti. Kol yaklaşık 45o kadar yukarıda veya geceleri yeşil ışık yanıyorsa “Geç!” anlamına gelir. Ayrıca deniz yollarında iki gemi, ya da gemi ile kıyı arasında haberleşmede kullanılan işarettir.
Şeftren; Bir trenin yönetiminden sorumlu görevli.
Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.
(3) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Dar-Kıt Etmek; O vakte kadar ancak gayret edebilmek, sabırlı olabilmek, dayanabilmek.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, gereken önem verilmemek.
Hazzetmemek; Hoşlanmamak, tat almamak, haz duymamak, keyif almamak.
Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak, böyle bir birlikteliği yaşamaya hazır olmak, hazırlanmak şeklinde biliniyorsa da iki gencin cinselliği kapsamaksızın birbiriyle anlaşması, sözleşmesi, vaatte bulunması demektir.
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
Zırt-Pırt (Zırt-Zırt) Görünmek; Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere kişinin karşısına çıkmak, görünmek…
(4) Ne Menem; Ne çeşit, ne türlü.
Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, değişmeceli anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak” olarak da söylenebilir.