Sarıkamış...
Yaşamımı, belki de başlangıçta tüm aile yaşamımızı etkileyen bir göçüşün öyküsü gibi gelir bana.
Büyük büyük dedem o gafletle(1), ya da Enver Paşanın yanlış yönlendirişi ve soğuğun, ayazın, kış şartlarının ve açlığın darbesi ile Sarıkamış’ta şehit olan askerlerin binlercesinden biriymiş(2).
O zamanlar insanlar lâkaplarıyla anılırlarmış; Bekdemirli Hacı Emin, Boşnak Mehmet Efendi gibi...
Büyük dedem Bekdemirli Hacı Emin, büyük büyük dedem Bürümcük Mehmet askere giderken küçük yaşlarda bir çocukmuş, delikanlılık hak getire, zaten delikanlı olsa, “Hey on beşliler(3)” gibi eli silâh tutacağından o da babasının yanında yer alırdı mutlaka.
Babasının trenden el sallayışını hayal-meyal hatırladığını(4) anlatmış bir sonrasına.
Bu el sallayışın; “Gidip de gelmemek var!” anlamını taşıdığını düşünmemiş bile büyük dedem, aklı eriyor muydu, onu da bu yaşlarda benim sorgulamam mümkün değil.
Dedem Sarıkamış’ı unutmamış, keza ondan sonra babam da. Hatta bunun için Soyadı Kanunu(5) çıkınca “Sarıkamış” soyadını almışlar.
Ancak Nüfus Memurunun kargacık-burgacık(6) yazıları içinde “ş” harfinin kuyruğu unutulunca soy ismimiz benim aklımın başına geldiği yaşlarıma kadar yıllarca “Sarıkamıs” olarak yazılmış, “Sarıkamış” olarak okunup, söylenmiş.
Babamın soy ismi Sarıkamıs olmasına rağmen benim Mahkeme Kararı ile düzeltilen soy ismim Sarıkamış, bu şehre gidip-gelip ziyaret etmekten başka hiçbir ilintim(1) olmamasına rağmen.
“Ziyaret” deyince hemen söylemem gerekli ki, her yılın en uzun gecesinin ertesinde, yani 22. Aralıklarda kar-kış-kıyamet demeden dedemin de, babamın da ve sonrasında nesil olarak benim de uyguladığım takvimde o gün, orada olmak üzere hazırlandığım bir gündü, bu yıl da katılmayı arzuladığım organizasyon nedeniyle.
Tek farkla ki yüze varmayan, doksan dokuzuncu yıl etkinlikleri için başlangıç tarihi katılımın çok olması için 03. Ocak tarihinde başlayacaktı.
Eklemeliyim ki, mademki bu ziyaret; dededen, babaya, toruna intikal ediyordu(4), eğer hani meselâ evlenirsem bu vasiyeti benim de çocuklarıma aktarmam zorunluluk olacaktı.
Dediğim gibi yapılan organizasyonu dikkate alarak 22. Aralık olarak plânladığım yolculuğumu, organizasyon nedeniyle 03. Ocak'a taşımıştım. Grupla yapacağım seyahatin para-pul cinsinden gideri, rahatlığımı düşünürsem hiç de umurumda değildi.
Etkinliğin resmi adı; “Gençlik Şühedanın(1) İzinde, “Sarıkamış Şehitleri” ve başlangıç “Türkiye Şehitleri İle Yürüyor Anma Yürüyüşü” idi.
Ülkemin birçok şehrinden yüzlerce kişi, genç-ihtiyar, bay-bayan, evli-bekâr-dul Ankara’da toplanmıştık ve biz, bu yolculuk için heyecanlıydık. Katılacakların çoğu, kendi imkânları ile etkinlik çerçevesinde Sarıkamış’ta olacaktık.
Eee! Herhalde Van'dan, Erzurum'dan katılacakların da Ankara’ya gelmelerini beklemek yanlış bir düşünce olurdu, değil mi?
Ve gelenlerin çoğunun muhtemelen benim gibi torunlar olduğunu düşünmek müneccimlik(1) olmasa gerekti.
Gece yarısında başlayan tren yolculuğumuz yaklaşık otuz saati geçti Sarıkamış’a ulaşıncaya kadar. Sabahın erken saatlerinde şehre ulaştığımızda birkaç saatlik mola, heyecanlarımızı ertelemek arzumuz olmadığı için bize yetmişti.
Bu seyahatle ilgili olarak diğer yıllara göre bir-iki ayrıcalığımı hevesle ve zevkle anlatmam yararlı olacak gibime gelir.
Birincisi; kendi başıma, ya da benim gibi birkaç arkadaş toplanarak değil, bir grupla neşeli dakikalar, hatta saatleri sıkılmadan geçirerek bir grup etkinliği şeklinde seyahati yaşamam beni mutlu etmişti.
İkincisi kar-kış-kıyamet diyeceğimiz bir hava değil, sadece -9 oC civarındaki kuru ayazın trenin su depolarındaki sularının donmasına neden olmasıydı ki, bu da kahırlanmamız, sinirlenmemiz için asla bir sebep teşkil etmemişti!
Üçüncüsü; böyle bir grup yürüyüşü hem etkilemişti, hem de gururlandırmıştı beni. Bayraklar, katkı sağlayan uçak sortileri(1), kumanyalar ve hediyeler diğer katkılardı katılanlar için.
Bunların içinde en önemlisi belki de ağırlığı on gramı geçmeyen arpa tanelerinin olduğu bir poşetti ki, bunun atalarımızın bir günlük istihkakları olduğu anlatılmıştı.
Yürüyüşün, İstiklâl Marşının topluca okunmasından sonra yörenin müftüsünün duaları, Esma-ûl Hüsna'nın(6) tümünün zikredilmesi ile başladığını belirtmemde yarar var.
Bir bakıma insanların gerçekleri kendilerinden saklamamalarının gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her yıl yasak savar(4) gibi, yol sıra gidip, çay sıra gelmek(4) yerine dolu dolu bir tam gün geçirmiştim içimize dert sokan, ancak hiçbir kabahati olmayan bu şehirde!
Ve beynime işlemiştim, bundan sonraki yıllarda da gerçek anlamda yaşayacaktım, gerçek anlamda yaşamak istediklerimi. Tanrının bana bu konuda yardımcı olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti.
Küçük tesadüflerin büyük olaylara, daha doğrusu büyük geleceklere neden olacağını da düşünmemiştim.
Çok kişi yalnızdı, belki de benim gibi atalarının ruhlarını yalnız başlarına okşamak mutlu ediyor olmalıydı onları. Doğal olarak arkadaşları, akrabaları, eşleri, dostları ile gelenler olduğu gibi, bir batında arkadaş olanlar, arkadaşlık kuranlar da oluyordu (sanırım).
Özellikle “Sanırım!” demeyi gizledim, çünkü bu deyişi “Benim dışındakiler gibi” dememek için bir hayli zorladım kendimi. Çünkü böyle durumlarda kendime bile yabancılaşıyordum nedense yahut da neden icap ediyorduysa?
Bilmiyorum. Ve bilmediğimi de tarif etmekte bir çekinikliğim olsa gerek. “Merhaba!” diyene cevabım; “Merhaba? Ne istiyorsun?” der gibiydi. “Günaydın! Tünaydın! İyi günler! vb.” diyenleri de kahretmişçesine(4) sorgulamam; “Ne var, bir şey mi istiyorsun?” der gibiydi. Kibar(1), nazik(1) olmam bir yana, kabaca “Sen” diyerek üstelik.
Yahut da adam yerine koymazcasına karşılık verilmeksizin, sırt, ya da surat dönüşler, hem bana asla ve asla yakışmayacak. Sanki ben bulunmaz Hint Kumaşı(6) gibi ender bir varlık, üstün meziyetlere sahip biriydim.
Tuzlayayım da kokma (Bu sözü ben kendi kendime söyledim)! Herkesin beni beğenip, alkışladığını, pohpohladığını(4) düşünüyordum.
Gerçekten bu tavırlarımı, insanları aşağılar gibi davranışlarımı kendim bile hoş görmezken, nedense kendimi zapt etmek gibi bir davranışa yöneltmek gibi bir istek hissetmiyordum ve bu da dinlencelerimde üzüyordu beni, gerçekten hem…
Geri dönüş yürüyüşünü bitirerek trenimize doğru yönelmek üzereyken, önümde yürüdüğünü ancak tökezleyip düşmek üzereyken fark ettiğim ve kolundan tutarak düşmesini engellediğim genç kızı gördüğümde bir kere daha sorguladım yanlışımı. Çünkü o genç kız da tıpkı ben idi.
Öyle bir bakmıştı ki bana; “Teşekkür etmek!” şöyle dursun; “Neden tuttunuz ki beni, şöyle adamakıllı, keyfimce düşseydim!” der gibiydi. Beynimde kurguladığım şöyle bir cümle de vardı onun adına;
“Size ilgi göstereceğimi sanıyorsanız, avucunuzu yalarsınız!”
Bu sözleri bakışlarıyla tasdiklerken, üstünü-başını silkeleyip, omzunu silkercesine kaldırıp hiçbir şey olmamışçasına sırtını dönme çabasını yaşamıştı (bence);
“Adını bağışlar mısın güzel gözlü kız?” dediğimde, doğal olarak yine “Sen” şeklinde;
“Gerekli mi, kolumdan tutup düşmemi engellediniz diye?”
“Benim adım Hakan!” dediğimde yine gerilmiş olarak;
“Gerekli mi?” diye sordu.
Gerçekten bence de gereksizdi.
Ve o andan sonra bir kez daha rastlamam mümkün olmadı ona Ankara’ya dönünceye kadar, sanki Ankaralı olduğunu biliyor muşum gibi.
Doğaldı, o adını bilmediğim genç kız, kızlar vagonunda, bense oğlanlar vagonlarından birinde yaşama küskün, inkisara(1) âşık, o ise benim için çoktan çok bilinmeyenli bir denklem, çözümsüz bir bilmece, ya da ulaşılması güç, yasak, haram, tabu(1) olan bir varlıktı.
Dağ dağa kavuşmazdı asla. Ama o yosun yeşili gözleri, o ceylân bakışları beynimden silmem nasıl mümkün olacaktı ki?
Öylesine bir dünyada yaşıyorduk ki; her türlü teknolojik yığıntı mevcut ve bunlar da bende yüklü olduğu halde aramakla asla bulamazdım onu, meğerki rastgele!
Bir çift yosun yeşili gözü, bir ceylân bakışı ve bir...
bir...
gerçekten güzel olmayan, ama gönlü uyaran bir güzelliği nasıl bulabilirdim ki? Medeniyetin verdiği tüm teknolojik olasılıkları kullansam bile. Belki iticiliği, belki kendisini sakınmasının nedeni; güzelliği ile ilgili bir fikri olmasından dolayı olsa gerekti.
Olabilir miydi? Olabilirdi tabii. Mademki ben kendimi fasulye gibi nimetten, hatta bulunmaz Hint Kumaşı sayıyor ve sanıyordum, onun da kendini bir matah saymak(4) gibi doğal bir düşüncesi olamaz mıydı?
Benim düşündüklerim, anında içimden geçirdiklerimdi, bunun haricinde aklımdan ne geçebilirdi ki? Bir daha yaşamamın, bir daha karşılaşmamın mümkün olamayacağı Türkiye’mde, tüm bunları kurgulayıp da ummam mümkün olabilir miydi ki?
Sapla samanı, doğruyla yanlışı, suçluyla suçsuzu, haklıyla haksızı, günahla sevabı, kötüyle iyiyi, akla karayı(7) ayırmayı ummak bence kolaydı, ama bir anda, bir görüşte kalbime hükmettiğine inandığım birinin tekrar yaşamımda yer alacağını ummam ne kadar doğru,, dürüst ya da düzgün olabilirdi ki?
Yaşamınızda hiç, herhangi bir nedenle korkup kaçan bir sokak köpeği gördünüz mü? Kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp öyle bir kaçarcasına koşar ki; ne dörtnala koşan bir yarış atı, ne iki ön ayağını kullanmaksızın kaybolmağa çalışan bir kanguru, ya da avını kaçırmamak için gerilmiş bir dişi aslan ona yetişemez.
Hele ki benim gibi ulaşamayacağı üzüme koruk diyecek bir bahtsız gibi. Evet, bahtsız! Kendimi bir hayal, daha doğru bir deyişle bir serap peşinden koşan biri olarak nasıl özetleyebilirdim ki? Seraba yaklaşır, serap olduğunu anlar gerçeğe yönelmeğe çalışırdım, ama serap dediğim şey umulmadık bir gerçeğin belirtisi ise ne yapabilirdim ki?
Etkilenmiştim, ama etkilenişimin farkını onun fark etmesini bile sağlamamıştım, sağlayamamıştım değil. O halde benim de yapmam gereken tıpkı o sokak köpeği gibi kendimi yitirinceye kadar kaybolmak olmalıydı.
İnsanların karanlıkta göz kırptığını karşısında olmayanların görmesini istemeleri, arzulamaları ne kadar doğru olur, olabilirdi ki?
Netice; o bakışları, o gözleri ve o çirkini unutmalıydım, eğer mümkün olursa, eğer başarılı olabilirsem.
Ve olmam gerekliydi, olmalıydım da. İnsanın gerektiğinde hayallerinin de, umutlarının da üzerlerini kapatması kaçınılmaz bir gerçek olsa gerekti.
Gizli bir hipoglisemi(1) yaşıyor gibiydim. Şekerim düşmüş, kalbimde aşırı bir yüklenme ve sonucunda çarpıntı oluşmuştu, anlayamadığım, muhtemelen anlamayı da pek istemediğim.
Kendi halinde bir manyak(1) gibi yaşamaya başlamıştım, evde, işte, otobüste, kaldırımlarda. Evde etkilenişimi unutmak istercesine, sanki ondan kalan bir iz gibi, belki de aynı şeyleri uyguluyormuşuz gibi, hediye verilen sırt çantası içine istiflediğim DVD'leri seyrediyor, eldiven, atkı ve beremi takıyor, verilen poşetteki atalarımızın bir günlük tayını olan arpa tanelerini sevip, öpüp okşuyor, verilen kitabı yitirişime üzülüyor kahroluyordum. ![]()
Oysa aynı şehirde belki aynı gökyüzünü, aynı havayı bile onunla paylaşmadığımızın bilincindeydim.
Günlerce sakladım o arpa dolu poşeti. Oysa ne saklamak geçiyordu içimden, ne de kuşların muhabbetle doyacaklarım umduğum bir yerlere serpmek...
Sonrasında atalarımızın bir günlük nevalesi(1) olan o arpa poşetini kuşlara üleştirmeyi düşünerek parka gittim.
Tepemde dolaşan güvercinler açlıklarından değil, açgözlülüklerinden birbirinin üstüne abanmak gayesindeydiler sanki, serptiklerime korkusuz olarak çabalarını dikkate alırsam. Çünkü oralarda bir teyze önüne sıraladığı kaplara belirli bir karışımı yüklemiş, “Gönlünden ne koparsa” dileğiyle tüm insanlara satma gayretini yaşıyordu.
Sanırım şehrin en torpilli, en şanslı kuşları onlar olmalıydı, benim gibi gönlü kırık, kalbi yaralı, ne yaptığını, ya da ne istediğini bilmeyen zararsız, ya da kendilerine zarar vermeyecek bir insan olarak düşünüyor olsalar gerekti beni.
Nasıl olduğunu fark edemediğim bir şekilde başımın üzerinde uçan bir güvercin, altına kaçırmıştı(!) hem de öyle-böyle değil, oldukça haşmetli(1) bir şekilde! Oldum olası merak etmişimdir, uçmakta olan kuşlar o işi nasıl yaparlar, taharetlenmeden(4), sifonu çekmeden nasıl dolaşırlar, diye!!!
“Nankör hayvanlar işte!” diye bir ses duydum.
Başımı çevirdiğimde karşımdaki o idi. Bize dağıtılmış Sarıkamış hediyesi sırt çantasıyla karşımdaydı, hayretle açılmış, yosun yeşili gözleri ve bir şey söylemek ister gibi açılmış dudaklarıyla. Ben, onun beni hatırladığı inancındaydım. Hatırlanmak güzeldi, ama unutulmamak daha güzeldi.
“Siz bu kuşlar gibi nankör olmayın ve hiç olmazsa bu kez isminizi bağışlayın güzel kız?” dediğimde;
“Gerekli mi? Üstelik güzel olmadığımı da biliyorum.” dedi.
“"Güzellik iğreti(1) bir kavram! Hangi düşünür, ya da şair söylemişse doğru söylemiş; ‘Güzeli güzel olarak gören gönül için güzel, güzeldir! (8)’ Bir diğer deyişle; ‘Gönül kimi severse güzel odur.’ Ve de aslını değiştirerek söylemem gerekirse; Güzele bakmak da sevaptır!’ Hem bu sefer esirgemeyin beni kendinizden, yüz verin, hiç olmazsa bir tike(1) kadar, biraz, az biraz, azıcık... Ki güzel bakma gayreti yaşayayım!”
“Biraz kaba kaçacak, ama yüz isteyen sonrasında astarını da ister, güvenemem. Sözümü şöyle desteklemek isterim: Kuşların hediyesinin(!) şans yarattığı söylenir. Gelin sizinle ortak bir piyango bileti alalım, yarı-yarıya!”
“Olur, hadi, hemen, ama...”
“Aması yok, farz et ki adım Ayşe, ya da Fatma, ne faydası olacak ki size?”
“Hayallerimi süslerim!”
“Sonrasında da telefon numaramı, adresimi falan da istersiniz, güvenemem. Hem lütfen gücenmeyin; tipim değilsiniz! En iyisi gidip bileti alalım, eğer hâlâ almak konusunda benimle hemfikirseniz(1)!”
“De?...
İkramiye çıkarsa ne olacak?”
“Gazete de resminizi görür, sizi bulur, ‘Hakkımı verin!’ derim!”
“Ya gazetede resmim olmayacak küçük bir ikramiye çıkarsa bahtımıza?”
“Ben ‘Helâl-hoş olsun!’ derim, ya da o zaman siz arar, bulursunuz beni!”
“Nasıl ama?”
“Orası size kalmış!”
“Sizi bulmak isterim canı gönülden, o zaman bilet sizde kalsın, kulağım çınlarsa sizi aramaya başlarım...”
“Ya kulağın çınlamazsa Hakan?”
“Gene aramaya başlarım seni, ama hemen şimdi peşini takip ederek değil. Gene de arayışımın şimdiden başladığını bilmeni isterim.”
İsmimi hatırlaması mutlu etmişti beni, devam etmek gereğini hissettim;
“Aynı şehrin havasını soluduğumuza, ikimizin de şehit torunları olduğumuza inancım nedeniyle, atalarımızın yıllar önce bizi-bize yazdığı varsayımıyla(1), şimdiden sonra tipin olmaya, seni arayıp bulacağıma inan güzel kız. ‘Arayıp bulmaya çalışacağım!’ demiyorum bak, seni arayıp mutlaka bulacağım!”
“Sobelemenizi(4) bekleyeceğim, ama bu bir vaat değil. Adım Hacer, üniversite son sınıf öğrencisiyim ve buralarda bir yerlerde oturuyorum ailemle…
Ve sanırım ki bu kadar ipucu sizin için yeterli olacaktır!”
Sırtını döndü, bir kez daha selâm vermeden, el uzatmadan, ana caddeden karşıya geçti ve kayboldu.
Aranılmayı istemek onun arzusu, beklentisiydi. Arayıp bulmak ve ona ondan etkilendiğimi, hatta sevdiğimi söylemek de benim boynumun borcu...
Günlerce, aylarca dolaştım, yöneldiği sokakları, mahalleleri. Kapı numaralarına, telefon direklerine, mazgallara sordum; oralarda olup olmadığını! Sapık bir öğrenci avcısı gibiydim, üniversitelerin kapılarında nöbet tuttum.
Sanki yer yarılmıştı da içinde kaybolmuştu Hacer, sırf kendisini bulmamam için sadistçe, zalimce zevk alırcasına. Ne bir iz, ne bir işaret vardı ondan şöyle, ya da böyle.
Sarıkamış sırt çantasını hep taşır mıydı acaba, kendisini çabuk bulmam için? Yoksa içinden çıkılmaz bir lâbirentin(1) içinde mi olurdu, hani? Zorluklarla kazanılanlar herhalde daha değerli olmalıydı, ama yetersiz ipuçları neye yarardı ki?
Günler tüketircesine sürüklüyordu beni peşi sıra.
Ve tükenircesine...
İşimde yavaşlamış, yemede, içmede, uyumada duraksamıştım. Zayıflamış mıydım, tabanlarım yürümekten çürümüş müydü, partallaşmış(4) mıydı pabuçlarım?
İlgilenemiyordum, yeter ki karşılaşacağım ufacık bir ışığı tünelin öteki ucunda bile olsa hissetsem benim için yeterliydi.
Ömrümü tüketecek olsam da onu aramaktan da, bulmak umudumdan da asla ve kat’a(1) vazgeçmeyecektim.
“Arayan Mevlâ'sını da, bir şeyleri de bulur!” demişti atalarımız. Tıpış tıpış adımlayarak(4) da, bir sprinter(1) gibi büyük büyük adımlarla da olsa, atalarımızın “Belâ” dediği şeyi değil, Hacer'i mutlaka bulacaktım, ömrümü bu yolda hacca giden karınca(6) felsefesi gibi, bu yollarda ve yıllarda tüketsem de…
Günlerden bir gün hülyalara dalmışken değil, bir rüya ertesinde seyahatim şekillenmişti; rüyamla gerçek harmanlanmış olarak. Biz erkekler ve onlar kızlar olarak ayrı ayrı trenlerde çıkmıştık Sarıkamış'a doğru yola ve sonrasında ayrı ayrı dönmüştük şehrimize.
Yaklaşık üç yüzer kişi kadar, mevcut idik, hepimiz kendi yataklı vagonlarımızda. Bu organizasyonu çeşitli kişiler için aynı birim yapmıştı.
O genç kızın da bu birimin organizasyonlarından birinde üniversite öğrencisi olarak yer aldığını, o şekilde bu etkinliğe katıldığını ummak fazla iyimserlik olmasa gerekti.
Nihayeti kolundan tutarak düşmesini engellediğimde onun trene doğru yönlendiğini fark ettiğimi hatırlıyordum, daha doğrusu “Hissediyordum!” demem daha doğru olacak.
Üstelik kendisine Ankara'da rastladığıma göre bu düşüncemde haksız sayılmamam da gerekti.
Eğer Organizasyon Komitesine rica edersem, katılanların üniversite kategorisine göre, eğer ikinci, üçüncü bir Hacer isimli biri yoksa onu bulmam, soyadı, adres, telefon numaralarını elde etmem kolay olacaktı, diye düşündüm.
Dünyada böyle bir rastlantı olacağını biri bana söylese, ya da anlatsa asla inanmazdım, ama ben yaşadım.
Organizasyonun yapıldığı birimin zilini çalmak üzereyken o çıkmıştı karşıma;
“Hakan Sarıkamış?” demişti sorarcasına.
Benden önce beni bulmak onun aklına gelmiş, belki onlarca Hakan içinde Sarıkamış soyadı olanı ayırmak daha uygun gelmiş olmalıydı kendisine. Belki de önceliği bu soyadına vermek meziyetini yüklenmiş olmalıydı. Ben;
“Hacer!” derken o devam etti:
“Piyango biletine amorti bile çıkmadı. Baktım beni bulmakta, ipuçlarına rağmen zorlanıyorsun, ben ulaşayım istedim sana...”
“Aynı şeyleri, düşünmüşüz demek ki, sen benden bir adım önde gelmişsin. Gerçekten bilete bir ikramiye çıkmadığını söylemek için mi aradın beni?”
“Bilete bir şey çıkmadığını söylemek dışında başka ne niyetim olabilir ki?”
“Şansta kaybedenlerin başka bir şeyde kazanacaklarını(9) itiraf etmem için seni bulmamı istemiş olabilir misin?”
“O senin hüsnü kuruntun(6) desem, gücenir misin?”
“Ama sana söylemek istediklerimi de böyle ayaküstü değil, bir kafede söylemeden şuradan şuraya bir adım atmam ve seni bırakmam!” derken belki istemsizce, belki içtenlikle içimden gelerek, hissederek kolundan tutmuştum, tıpkı Sarıkamış'taki gibi, yardım etmek ister gibi, belki de gizliden gizliye sahiplenmeyi diler gibi.
“İstersen başlangıç olarak istediğin bir sözle, ya da cümleyle başlayabilirsin söylemek istediklerini, hemen şimdi kaldırımları adımlamadan önce...”
“Sarıkamış’tan beri seni seviyorum Hacer!”
Sözüm üzerine Hacer’in beni sevgi dolu kucaklayışında sesimi çıkarmama; dermanım(1) da, mecalim(1) de hatta gerek de yoktu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü kaleme aldığımda küçük kızımın Sarıkamış’ı ziyaret ezgilerinden, “Şehitler Uyuyor Sarıkamış’ta…” notlarından ve “Karlara Yazılmış Gerçek Bir Destan” ile “Sarıkamış Belgeseli” (Serdar KILIÇ), Sarıkamış Destanı” (Uğur DEMİRCİ) DVD ve İnternet ortamından yararlandığımı itiraf etmekteyim.
(1) Derman; Bir şeyi yapabilme gücü. Bir hastalığı iyileştiren şey (İlâç).
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
Hemfikir; Aynı düşüncede, aynı fikirde olan.
Hipoglisemi; Kan şekerinin herhangi bir nedenle aşırı derecede düşmesi.
İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.
İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.
Kibar; Düşünce, duygu, davranış yönlerinden ince ve nazik olan, değerli, şık, zengin.
Lâbirent; Çıkış yeri kolay bulunamayacak kadar karışık koridorları olan yapı. İçinden çıkılması güç ve imkânsız durum.
Manyak; “Aptal, çılgın, deli, dengesiz” anlamlarında bir seslenme sözü. Gülünç garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse.
Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, Astronomluk.
Nazik; Başkalarına karşı saygılı davranan. İnce yapılı, narin. Özen, dikkat gösterilmezse kırılabilen, bozulabilen, kötüleşebilen, gerekli önlemler alınmadığında daha kötü, kritik olan. Dikkat isteyen, özen gerektiren.
Nevale; Azık, yiyecek bir şeyler.
Sorti; Uçağın bir noktaya çeşitli nedenlerle inişe geçip yeniden yükselmesi. Uçağın bir noktadan kalkıp başka bir noktaya inmesi.
Sprinter; Kısa mesafe koşucusu, yarışçı, sürat koşucu. Atletizmde 100, 200 metre koşularına katılan atlet.
Şüheda; Şehitler. Şehitlik mertebesine ulaşanlar.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Tike; Yenilebilecek şeylerden küçük parça, az, azıcık. Dike ile karıştırılmamalı, dike; başka anlamları da olmakla birlikte baklava tepsisindeki her bir parça için kullanılan bir sözcük.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
(2) Sarıkamış Olayı; Ansiklopedik bir bilgi. Enver Paşa komutasındaki birlikler, 22.Aralık.1914 – 15.Ocak.1915 tarihleri arasında Sarıkamış’taki Allahüekber Dağlarında Rus Kuvvetlerini püskürtmek isterlerken ağır kış koşulları ile karşılaştı. Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarına göre 60.000 (diğer bir telâffuza göre 90.000) Türk askeri soğuk, açlık ve yetersiz kıyafete yenilerek şehit düştü.
(3) Hey on beşli, on beşli / Tokat yolları taşlı / On beşliler gidiyor / Tokat yolları taşlı (Çiçeğin tomurcuğu, Vakti gelmeden solan gül goncası) Çanakkale Savaşında tümü şehit olan 15 yaşındaki öğrenci genç askerler için yakılmış bir Tokat Türküsü.
(4) Çay Sıra Gidip, Yol Sıra Gelmek; Herhangi bir işi isteksiz olarak yapmak
Hayal Meyal Hatırlamak; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz hatırlamak.
İntikal Etmek; Anlamak, kavramak. Bir yerden bir yere geçmek, göçmek.
Kahretmek; Çok ve kendi kendine, kimseye hissettirmeksizin üzülmek.
Matah Saymak; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu “sanılır ki, zannedilir ki, bilinir ki” anlamlarında söylenen bir söz.
Partallaşmak; Sanırım Türkçemizde aynı ya da benzeri bir kelime olmasa gerek. Bir ayakkabının kullanılamayacak derecede olmasına karşın, kullanılmak için ısrar edilmesinin tarifi olsa gerek! (Tarafımdan uydurulduğunu söylemem gereksiz)
Pohpohlamak; Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.
Sobelenmek; Yakalanmak. Oyunda “Sobe” diyerek Ebe olan kişiden önce, kararlaştırılmış yere ulaşmak.
Taharetlenmek; Aptes yaptıktan sonra dinsel kurallar uyarınca temizlenmek.
Tıpış Tıpış Adımlamak; Bir yere ister istemez isteksiz adımlarla gitmek ya da gelmek. Kişinin adımlarını kısa ve yavaş yavaş atarak yönelmesi durumu.
Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.
(5) Soyadı Kanunu; 21.06.1934 yılında kabul edildi.
Aziz NESİN'e soyadını sorarlar. Şöyle cevap verir:"1934 yılında soyadı kanunu çıktı. Herkes kendi soyadını seçtiği için insanların bütün gizlilik, aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünya'nın en cimrileri 'eli açık', Dünya'nın en korkakları 'yürekli', Dünya'nın en tembelleri ‘çalışkan’ soyadlarını aldılar. Kendime NESİN soyadını aldım. Herkes 'NE-SİN'? diye çağırdıkça, ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim." Aziz NESİN
(6) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑki geçen zamandır. Victor HUGO)
Esma Ül Hüsna; Allah’ın isimleri; 99 adet. İslam toplumunda Kur’an ve hadislerde Allah’a izafe edilen fiil veya sıfatlardan türetilmiş veya doğrudan Allah’ı ifade amacıyla kullanılan isimler.
Hacca Giden Karınca; Çıkınını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” “Hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
(7) Zıtlıklar olarak; Sap x Saman, Doğru x Yanlış, Suçlu x Suçsuz, Haklı x Haksız, Günah x Sevap, Kötü x İyi, Ak x Kara gibi Yaramaz x Uslu, Zengin x Fakir, Kurnaz x Saf, Sade x Gösterişli, Soru x Cevap, İlk x Son, Taze x Bayat, Aydınlık x Karanlık, Öz x Üvey, Parlak x Mat, Barış x Savaş, Güzel x Çirkin, Küçük x Büyük, Yaşlı x Genç, Az x Çok, Sevinçli x Üzgün, Aç x Tok, Temiz x Kirli ve öyküye eklenecek çok söz olabilir.
(8) Güzeli güzel olarak gören gönül için güzel, güzeldir! Aslında hiç kimseye ait olmayan, âcizane sahiplendiğim bir söz. (Hakan’ın sırf genç kızın gönlünü kazanmak için sarf ettiği bir söz(!)
Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(9) Dereboyunda saz olur, Sevilende pek naz olur… şeklinde başlayan Kadri ŞENÇALAR’a ait Rast makamındaki eserin İkinci kıtası; “Şansta kaybeden âşıklar, Aşkta güya kazanırmış…” şeklinde devam eder.