Aslında deli değilim, yarım akıllı sayılırım, ya da ben kendimi öyle sanıyorum. Tanrı akıl dağıtırken ya ben yetişememişim yahut da Tanrı unutmuş beni kaza ile! Aslında bu yarım akıllılık ya da her neyse, işte tekrarlamak istemediğim o şey irsiyetle geçmezmiş(miş)!
Ama lâkabımız neden “Delioğlanlar” idi, bilmem. Babam anlatmamış, annem de belki saklamıştı benden...
Kimse babamı Mazhar diye tanımazdı çevremizde. Ama Delioğlan'ların Yeniköylü Mazhar deyince herkes tanırdı onu. Aslında bir köy çocuğu olarak bu ismin nereden bulunup yakıştırıldığını anlamazdım yahut da bilmezdim ya. Ama birilerinden duymuş muydum, yoksa babam mı ağzından kaçırmıştı ne?
Dedem bir ara bir hastanede yatmış, ona bakan doktorun adı da Mazhar’mış, biraz iyileşir gibi olunca köye dönmüş ve doğan çocuğuna bu ismi vermiş. Babam da aynı ismi bana sunmuş olduğu gibi, “Mazhar Osman(1)” diye, benim, ben olacağımı daha doğar doğmaz, hissetmiş gibi.
Belki de günlerden bir gün Mazhar Osman'ın müridi(2) olacağıma dair kanaat yaşamış da olabilirdi, bana bu ismi koyarken.
Tanrı bazı insanları erkek-kadın fark etmeksizin öylesine özene-bezene yaratıyordu ki, ister kız, ister oğlan olsun karşılarındaki en akıllı insanı bile delirtiyordu, güzellik ve yakışıklılık konusunda.
Ya da herkes en az ben oluyordu bu konularda. Gerçekten ben hani bilmesem de öyle bir güzele rastlasam ne yapardım ki?
Galiba buna en güzel cevap; “Ne sen sor, ne de ben söyleyeyim!” olurdu ki, dilim olsa söylerdim, en basitinden söylemeye çalışırdım yahut!
Uzatmadan anlatayım, aklımın kıtlığı yanında kekeme, pepe değilsem de, dilsiz gibi kusurluydum. Anlayan anlasın, anlayan da ne kadar anlarsa, bu sözlerimden tınmamak(3) hakkını kullansa da!
Pirzolayı severdim, hem de çok. Yanlışlığım yok; “Bir gülmek, bir kalem pirzola yemeğe eşdeğer!” diye anlatmışlardı bana. Bu nedenle canım pirzola çektikçe değil, devamlı olarak gülerdim, belki de pirzola yemek tadını hissetmek, çevremdekilere hissettirmek için.
Hem “Gülmenin, gülümsemenin maliyeti yoktu ki. Üstelik paha biçilmez bir değeri vardı.(4)” Ama kahırla, sitemle, intizarla(2), kinaye(2), ima ile bir şeyler anlatmak, ya da yanlış bir tavırla gösteriş olmamak kaydıyla...
“Tepeli” ne demek bilmem, ama bazen mahalle arkadaşlarım; küçük, büyük, amcalar, teyzeler; “Deli, deli tepeli, kulakları küpeli!” diye şarkı söylerlerdi, memnun olur tekrar tekrar gülerdim. İçimden geçerdi; acaba bu; “Doğru söyleyenin tepesi delik olur!” sözünün bize bir uyarlaması olabilir miydi?
Sanırım onların yanıldığı tek nokta kulağımda küpe olmamasıydı. Ben deli miydim ki, kızlar gibi küpe takayım? Ya da nedenini anlamadığım bir şekilde koca padişah Mercidâbık ve Ridaniye Muharebelerinin kahramanı Yavuz Sultan Selim gibi mi olaydım, küpeli?
İnsanların bilmedikleri, anlamadıkları, hatta anlamak istemedikleri konu; ben gibilerin, fark edildiği üzere özellikle “Delilerin” demiyorum şöyle bir şeyleri vardır. Onlar; yani kendilerinin akıllı olduklarını zannedenler; “Bu dünyada yaşadığımızı, sevindiğimizi, sevdiğimizi, sevgiden, ışıktan(5), hüzünden, neşeden, acıdan, tatlıdan, renklerden, musikiden anladığımızı ya bilmek istemiyorlar, ya da bilmemek daha kolaylarına geliyor.
Oysa belki iddia etmemde hazırcevaplık gizemine sarılmak isteyecekler de olabilir, ama sevdiğimiz gibi belki seviliyoruzdur da. En basitinden yaşıyorlarsa annemiz, babamız, varsa kardeşlerimiz, eş-dostlarımız tarafından. Bu sevgi ilâhi de olabilir, bedeni de. Her ne kadar ayırım yapmakta tereddüdümüz olsa da (meselâ).
Üstelik bu konuda bir filozofun dediği gibi; “Bizlerin, bizden başkasının bilemeyeceği zevkli bir tarafımız vardır(6).” Zaten Salvador DALI de tüm insanlara; “Deli olun!” diye emretmemiş miydi?
O halde; “Dünyamızı bu evren içinde bir tımarhane kabul etmek zor olmasa gerek!(7)” diye düşünürüm.
Babam, anlayamadığım bir sebeple, annemin anlattığı kadarıyla anladığıma göre; “Bu da mı gelecekti başımıza?” diyerekten benim tavırlarım dolaysıyla kahrından ölmüş.
Bilmediğim şeylerden biri bu idi; ölmek! Nasıl bir şeydi acaba bu ölmek? Hem niye gömüp de toprak atıyorlardı üstüne?
Hayvanat Bahçesindeki aslan falan gibi hayvanlara yemek olarak verilse daha iyi olmaz mıydı? Fuzuli(2) israf işte!
Az veya çok ölmek var mıydı? Hani ben biraz öleyim, desem olur muydu? Temelli ölürsem beni Hayvanat Bahçesine versinler isterdim. Onlarınki de can, hem ben de bir işe yaramış olurdum!
Her neyse, babam ölünce devlet anneme para vermeye başlamış. Karnımızı öyle doyuruyormuşuz. Bir de bana resmim olan bir kart vermişlerdi, onu gösterdim mi, her şeye istediğim kadar bedava binip gezebiliyordum. O kartın arkasında da yazılı bir şeyler vardı.
Bazen bilmeden, istemeden evi bulamıyordum, “Kaybolmakmış” bunun adı. Aslında bence kaybolmak sayılmaz bu. Mutlaka bir polis amca, ya da polis ağabey böyle durumlarda o karta bakıp beni evimize getiriyordu. Bende hiç şans yoktu, bir kereden bir kereye güzel bir polis abla rastlamamıştı, hep enli-boylu “amca” anlamında polis adamlar rastlıyordu bana...
Benim en çok sevdiğim şey; hoydur-hoydur gezmek(8) ve gülmekti sabahtan akşama kadar, ne açlığı, ne susuzluğu, ne de uykusuzluğu hissetmeksizin. Çünkü annem doyundururdu(3) beni sabahtan, akşamları ise yemeğimi yer, suyumu içer yatardım, ta sabaha kadar, hatta çişim bile gelmezdi Üstelik ne geceleri, ne de gündüzleri azade(2) dolaşırken de. Dışarılarda şuraya-buraya çöğdürmek(3) ayıptı, hem herkes için...
Herkese gülümserdim yol boyu, gün boyu. “Merhaba!” demek isterdim, ama ağzımdan hırıltılı bir ses çıkardı ve bu seslenişim özellikle küçük çocukları korkuturdu. Ben de vazgeçtim, bir-iki denemeden sonra.
Selâm vermek için şapka giy-çıkar da zor oluyordu. Bu nedenle açık kafamı eğiyor, sonra sağ elimi kaşıma koyuyordum, selâm anlamında.
Şehirde tanımayan yoktu beni desem, yalan ya da yanlış sayılmaz. Kimi beni tanımıştı, kimine ben kendimi tanıtmıştım, o boğuk sesimle azarlama modunda.
Eee! Kardeşim, sigara içiyorsun, niye izmaritini yere atıyorsun ki? Niye tükürüyorsun yerlere, niye sokağa, caddelere, otobüslerin içine, şöyle ya da böyle bir şeyler atıyorsun ki?
Evde yapar mısın böyle bir şeyleri? Ne mümkün? Otobüsler, trenler hepimizin malı, zarar vermek niye? Sakın ola, “Çöpçünün parasını sen mi veriyorsun?” diye sorgulama, “Evet, ben de veriyorum! Buna hakkın yok!” Evet! Tıpkı rüşvet gibi…
Sosyete bayan köpeğini gezdiriyor, köpeği uluorta(2) bir yerlere şeyini yapıyor, sosyete kadın öylece bırakıp gidiyor.
Vatandaş, piknik alanına efendi gibi geliyor. Görüp, yiyor, içiyor, ziftleniyor(3) ve tüm artıklarını, atıklarını öylece bırakıyor, hatta yangına neden olabilecek ateşi bile. Neden başkasının da kullanacağı herkese ait bir yeri öyle bırakıyor, hatta zarar veriyorsun ki?
Daha bir sürü şey...
Yakalarına yapıştığım çok insandan başlangıçlarda çok sopa yemiştim, şikâyet edilmiştim, ama her seferinde haklı çıkmıştım, genelde çokça tanınmışlığımın değil, haklı oluşumun eseriydi tüm sonuçlar.![]()
Sonraları o insanların çoğu vıgıl-vıgıl bir şeyler söylüyor(3), kimi elimi tutup sallıyor, kimi omzuma vuruyordu pat-pat! Ama o köpekli sosyete teyze dışında en gösterişlisini yapan kimse olmamıştı.
Bir gün karşıma geçip kâğıt peçeteleri ve köpeğinin şeylerini topladığı torbayı göstermişti bana. İğrensem de memnun olmuştum.
Ben zaten hiç boş durmuyordum gün boyu. Yayalara, taşıtlara zarar verecek ne varsa caddelerde taş, kâğıt, kutu, şişe gibi çekinmeksizin alıp kenarlara, ya da en yakındaki çöp kutusuna atıyordum.
Bazen gönüllü Trafik Polisliği bile yapıyordum, trafik işaretlerinin sorun yaratabileceği yerlerde, bana güveniyordu direksiyon başındakiler…
Düğme buldum bir-iki kez. Bir-iki defa da o para denilen şeylerden. Annem; “Fakire ver!” demişti, o para denilen şeyleri, fakir olduğuna inandığım birini görünceye kadar elimde tutmuştum.
Anlamadığım şeyler yok muydu? Vardı tabii. Deli değilsem de, yarım akıllı isem de, bir kısım konularda ben de tık yoksa(3) da birçok akıllıyı cebimden çıkarırım gibime geliyordu.
Örneğin; akıllı adam sigara içer miydi? Ben sigara içmiyordum. İçki İçmesini bilmeyen bir adam kendini kaybedip sokaklara şey eder miydi? Kendini yitirir miydi? Ben bilmezdim. Süratli araba kullanmak, Trafik Kurallarına uymamak? Yeşil işaretlerde bile iki tarafıma bakmadan, ya da bir kardeşi, ya da kardeşleri kendime siper almadan geçmezdim, bir yandan diğer bir yana.
Ya küfür? Hele ki bazen dinlenip dinlenip ardı ardına. Allah’tan ağzımı açmasını bilmiyordum! Açsaydım da herhalde, çok kızarsam; “Nokta, nokta!” derdim, anlayan istediği gibi anlasın diye. Sopa mı? Kulağını, kolunu çektiklerimden, “Hıı?” diye azarladıklarımdan yediklerim, sanırım ömür boyu yeterdi bana.
Bir de anlatmam gerekli ki, insanlara korkunçlu(!) bakıyormuşum, ne demekse? Hani deseler ki; “Yiyecek gibi, dövecek gibi, canımı alacak gibi” anlayacağım anlamasına akıllı gibi, ama nerde? Söylemem gereksiz, beni tanımayan, muhtemelen ilk defa görenlerin de sırtımdaki sopadan dolayı oluşan nasırlara katkıları olmuştu.
Bir tanıyanın; “N'apıyorsun? O, deli zaten!” deyip sırtımı kaşıyanın(!) elini tutasıya kadar kişinin sopa atma konusunda ne kadar becerisi ve hakkı varsa üzerimde, ödüyordu!
Bende azıcık akıl olsa, vurmak yerine hiç olmazsa savunmayı öğrenirdim bari kim öğretecektiyse? Gerçek şu ki; ben de az-uz hınzır(2) değildim, deli gibi bakardım insanların yüzlerine, hem şöyle böyle değil, baştan aşağıya, ya da yukarıdan aşağıya..![]()
En hoşlandığım şey ise; ben ve benim gibilerin belki yalanın ne olduğunu bilmediğimizden, belki sonuçlarına da rızamız olduğundan dolayı insanların bizim söyleyebildiklerimizin tümüne inanmaları olsa gere(9) diye düşünmekteyim!
Aklıma gelmeyen daha bir sürü vecize, ya da atasözü var, hepsini tümüyle hatırlayamadığım, sanki aklım varmış gibi. Bir ikisini daha sağdan-soldan kopya çekerek sıralamağa çalışsam:
“Cuma günleri delilik yasak (mış)! (Neden? Sebebi nedir, bilemem!)
“Deliyi zapt etmek, parayı zapt etmekten daha zor!” (Aslı; anlamadığım bir şekilde; “Parayı zapt etmek, deliyi zapt etmekten daha zor!” şeklinde).
“Sarhoştan, deli bile korkar! (Gerçekten tecrübeyle sabit!)
“Ağlama ölü için, ağla deli için!” (Gerçekten ölü gider, deli kalır, yaşamaya devam eder ve sıkıntısını devam ettirir, öyle değil mi?)
Anlamadıklarıma gelince şöyle özetlemem mümkün olabilir meselâ;
“Neden bize her günün bayram olduğu(10)?”
“Neden benim gibi biri bir kuyuya taş atınca, kırk akıllı çıkarmaya uğraşır ki(11)? Hem niye kuyuya taş atarım ki, sebepsiz? Hani tek başıma kırk taş atsam, hadi neyse, kırk akıllı buyursun ki, ona da gerek yok, biri iner, tüm taşları bulur çıkarır, aynen atışımın sebebini bilmediğim gibi çıkarılmasının sebebi de bence meçhuldür(2). Bunlar deli midir, yoksa benim gibi akıllı geçinip de tahtalarında eksiklik mi vardır?”
Gene böyle bir şey...
“Birine (meselâ bana) kırk defa ‘Akıllı’ dense(12), ben akıllı mı olurum? Ben kendi kendime, annem yüzüme doğru kırk defa değil on yüz milyon bin kere söyledi, bende hiçbir değişiklik yok!
Üstelik annem ek kontenjan olarak; ‘Dili de açılsın!’ diye torpilli davrandı, ama ı-ıh, nanay(2), tık değil, sesi bile yok!”
“Akıllının dereyi geçmek için köprüyü araması sırasında bizim gibilerin dereyi geçmesi başarı mıdır, yoksa çareyi bildiğimiz için akıllılardan da akıllı olduğumuzun ispatı mı(13)?”
“Akıllı düşman, benden daima iyi mi çıkar? Ben dostsam, bilmeden belki sakarlığım(2) olur, sonrasında mutlaka özür dileyeceğim, ya da dilediğim, yanlışım için ‘Kusura bakma kardeş!’ diyeceğim. Düşman, adı üstünde düşman işte, bile bile yapar, üstelik ‘Ektiğini mutlaka biçeceğini’ de aklından çıkarmaksızın. O halde; ‘Akıllı düşmanın olsun!’ o söz de niyedir(14)?
Bazen düşünüyorum, ya da düşündüğümü kabul ediyorum; acaba ben kendimi gerçekten deli mi sanıyorum? Eğer okuma-yazmam olsaydı, ya da bilseydim, Allah’a mektup yazar, sorardım!
Hem de cevap vermesini mutlaka isterdim; “Elma dersem! Şöyle! Armut dersem! Böyle!” demişim gibi.
Derdim ki; “Cevap verirsen ‘Ben deliyim!’ diye anlar rıza gösterirdim yaşamıma” cevap vermezsen mesele, ya da sonuç anlaşılmış olurdu tarafımdan!
“Yaşamımda anlayamadığım şeylerden birisi de süslü-püslü, dattiri-dat-dat yaparak geçen, arkasında ‘Evlendik! Mutluyuz!’ yazılı arabalardı sokaklardan. Durun yahu! Daha; ‘Dün bir, bugün iki bile’ demeden, hatta daha nikâha bile gitmeden nasıl karar verdiniz ki, mutlu olduğunuza?
Gâvur ölüsü(8) hüznü yaşayan simsiyah elbiseli biri, yanında beyazlı biri, bilmediğim, bilemediğim. Kefen diyeceğim, ama kefenin ne olduğunu bilmiyorum, babam o bilinen yolculuğuna çıkarken giydiği şey olarak kulağıma çalınmıştı ve görmüştüm onu tabutuna konmadan evvel, beyazlıklarıyla, üstelik de kefenin cebinin olmadığını anlatmışlardı bana…
Bir gün caminin kenarından geçerken, o kule gibi şeylerden birinden birinin bağırıp çağırdığını duydum, daha önce de benzerlerini duymuştum böyle bağırış-çığırışın. Ama bu adam kendisini boğazlıyorlarmış gibi bağırıyordu. Biri girdi koluma, simsiyah sakallı:
“Kocaman adamsın yahu! Abdest al, alnın secde görsün!” dedi.
Yuvarlak bir yerdeki musluklardan birinin başına o geçti, ben de onun yanına. O ne yaparsa, aynısını yaptım. Kara sakallı arada sırada da “fıs-fis” sesler çıkarıyordu. Ben de ona uydum, ama içimden dedim o fıs-fısları. O ayaklarını yıkayınca, zoruma gitti. “Adam sen de! Yıkamasam ne olur ki?” sözlerini içimden diyerek yıkamadan kalkarken kara sakallı kolumdan tutup oturtturdu aynı yere:
“Deli misin yahu?”
Üstüne bastın, ayağını kaldır, nerden bildin yahu? O değil, ama ben ayaklarımı kaldırdım, yıkadım, işlem tamam!
Camiye girdim kara sakallının iteklemesiyle, ilk defa milli olacaktım(3), heyecanlıydım! Baktım herkesin sırtında, elinde, kolunda bir şeyler var.
“Demek ki namaz böyle bir şey!” deyip, kenardaki taburelerden birini koltuğumun altına sıkıştırıp kara sakallı ne yaparsa ben de aynını yaptım(15)![]()
Namaz sonunda selâm verilip, namaz bittiğinde herkes bana bakıyordu, hem de hayretle. Dilim vardı da, yoktu, ağzımı kapatıp açmakla yetinmeye çalıştım olmadı. Kâğıt-kalem istedim. Okuma yazma bilmesem de resimlerle bir şeyler anlatabiliyordum.
Kişileri ayrı ayrı göstererek, çizdiğim kara kalem, eğri-büğrü, yumurtavari vücut ve çubuklar şeklinde el-kol şekil ve işaretleriyle de destekleyerek sözüm ona anlattım gördüklerimi.
Ekmek, su şişesi, gazete, ağaç, soba, dumanı tüten bir baca, çubuk şeklinde de olsa kız ve oğlan öğrenci şekilleri gibi...
Hepsi birbirine baktı ve sırayla konuşma gereğini hissettiler;
“Ekmek alacaktım, unutmayayım, diye düşünüyordum!”
“Su almayı unutmayacaktım!”
“Gazete alacaktım!”
“Odun kıracaktım, tandırı yakacaktım!”
“Kömür sırasına girecektim!”
“Çocukların Okul-Aile Birliği Toplantısına katılacaktım!”
“Bu adam ermiş, veli, evliya(2) yahu!” diyen de oldu!
Oysa ben evliyalık konusunda tıkı olmayan, her şeyden bihaber(2) sadece ve sadece bir deliydim!
Öhhö! Övünür gibi mi oldum yoksa? Aslında yarı akıllıydım ya! Ama kara sakallıdan haşmetli(2) bir sopa yedim, hem de cami içinde. Galiba Allah oradaydı, farkında değildim, ama orası onun evi olduğuna göre kara sakallıya o engel olmuş olsa gerekti.
Aslında masumane(2) midir bilmem, ne anlama geldiğinden de şüpheliyim, ama kara sakallının sırtında gördüğümün de resmini yapmıştım. Yüzü peçeli, gerisi çıplak bir kadın resmi... Neden kızdığını bazen bugün bile düşünürüm de anlam veremem, bana sopa atmasına.
Gerçek olan şu idi ki, Deli Dumrul hesabı camiye gittiğimde de sopa yiyordum, gitmesem de, bu nedenle bu; ilk ve son cami tecrübem olmuştu. İyi ki Cuma gününe rastlamamıştım. Çünkü Cuma günlerinde camilerde vatandaş çok olurmuş, bu da çok resim, çok dayak demekti ki hiç işime gelmezdi.
Demek ki Allah gerçekten korumuştu beni. Aslında bu konuda duyduklarımın da yararı olmadığını söyleyemem; çünkü “Cuma günlerinde delilik yasaktı!” Daha önce de söylemiştim, hatırlayan vardır mutlaka!
Genelde bu tür incelikler beni hiç mi hiç ilgilendirmemeliydi. Çünkü insanlar ister yüzüme karşı, isterlerse arkamdan ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar takılmamalı, takıntı haline getirmemeliydim. İnsanların tümü benim gibi çiğ süt emmişti; vurdumduymaz(2), egoist idiler.
Ve ben iyi de, kötü de, eğri de, düz de, yanlış da, doğru da yapsam onlar için yaptığımın, ya da yaptıklarımın, yapacaklarımın hiç mi, hiç önemi yoktu, yaptıklarımın onlar için yararlı, ya da yararsız olmaları önemli idi. Bir bakıma menfaat çarkı(8) diyebileceğim olay ya da olaylar…
Bu nedenledir ki; hayal kurarken bile zahmete girmiyordum. Hayal kurduğum zamanlar ise, ring seferi yapan otobüsün şoförünün; “Son durak!” diye seslendiği anda, banliyö treninde dalgınlığımı gördüğü anda kondüktörün; “Yolculuk nereye hemşerim?” demesi ile sınırlanıyordu hayallerim.
Öyle bir dere, çay, su kenarı, bir ağaç altı, yeşil çimenler yoktu ki…
Çevremde dört bir yanımı beton yığınları kaplamıştı, çoğu devasa(2).
Bir parkta bir ağacın altına oturup hayal kurmak özlemimdi. Aç, sırnaşık(2), kendisinden başkası umurunda olmayan iki ya da dört ayaklı fark etmeyen sokak köpekleri, mart kedileri ya da insan diyemeyeceğimiz bir kısım çimene, gölgeye aç ya da acıkmış varlıkların doğayı inkâr eden, hoyratça(2), yüreksizce harcayan kişilerin adımları niyetime sekte vuruyordu.
Çok zaman da hayal kurarken kendime karşı da dürüst davranmadığımı düşünüyordum. Örneğin hayalden binalar kuruyor, demirini, çimentosunu eksik koyuyor, ya da müteahhitler gibi malzemeden çalıyordum(16).
Bu bir örnek, ama örnekte olduğu gibi tüm hayallerim yıkılıyordu, daha gözlerimi açmadan, dalgınlığımda, uykumda, esrikliğimde(2) ya da deliliğimde mi desem acaba?
Bir sesleniş çınlatıyor kulağımı, bilmem nerelerden; “Atın tepmezi, itin ısırmazı, müteahhidin çalmazı olmaz!” der gibi. Bu kıt aklımla bunu beynime not ettiğime göre hayallerimdeki ben de mi bir çalandım acaba?
“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar(17)”demiş şair. Ev hayal eden biri, bu hayalini diğer bir şeye; örneğin bir arabaya, ya da hiç bilmediği farkında olmadığı, yaşamadığı duygu ya da duygulara yönlendirse ne olurdu?
Tıpkı Filozofun dediği gibi; “Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek!(18)” olmaz mıydı bu? İşte bu benim halim...
“Farkında olmadığım duygular...” dedim. Güneş ısıtır, ateş yakar, gece-gündüz olur, sesleri duyarım, parfüm ya da ter kokularını hissederim. Ve saire ve saire...
Başka?
İşte gene o süslü arabalar geçer gözlerimin önünden, Allah'ın yaratış düşüncesine şaşarım. Neden birbirine muhtaç iki cins yaratmıştır ki diye? Bazen televizyonda gördüğüm sahnelerden, bazen belgesellerde alt-alta, üst-üste gördüklerimden anlam çıkartamam.
Bilmem, bilemem.
Bazen benim dışımdaki, kız denilen varlıkları görürüm trende, otobüste, şurada, burada, uzun saçlı, boyalı, eteklikli...
Bazılarına dokunasım isteği şekillenir, bazılarının saçlarını okşamak, bazen annemin beni sardığı gibi onları sarmak isterim.
Aklım yok, başka bir şey geçmez içimden. Eğer bunlar farklı bir şekilde delilik ürünü ise, delirmenin, deli olmanın ara sıra da olsa gerekli ve güzel olduğunu düşünürüm(19). Demek oluyor ki akıllıların çoğu benim içimden geçirdiğim gibi ara sıra değil de çok zaman bu şekilde yaşamlarına çeki düzen vermeye çalışıyorlarsa o zaman bir yerde herkes az veya çok delidir.(20)”
Ya da acaba şöyle desem; “Hepimiz akıllı doğarız, sonra deliririz, ya akıllanır, akıllı olur, ya deli kalır, ya da zırdeli oluruz(21)!
Ben bu gruplardan hangisine girdiğimi bilemem, bilmem de mümkün değil. Ama sanırım kendime en iyi yakıştıracağım şey; yarım akıllı, dilsiz kavramı olsa gerek. Zaten yaşamımızda çok zaman "Tüh! Tuh!” ya da “Keşke” dediğimiz şeyler akıllılığın mı, deliliğin mi eseridir? Demek ki; insan tabiatına gerçek egemen olan şey deliliktir(22).
Her neyse!
Bir gün yine almış başımı banliyö treni ile gidiyordum bir yerlere. Ya da o özgün deyişteki gibi; “Gidiyordum çok uzak bir diyara, eskiden turp idim, şimdi döndüm hıyara!” gibi her zamanki gibi maksatsız, bilinçsiz (sanki akıl varmışçasına) ve ayakta.
Bir genç kız, ya da bayan yanındaki çantayı kucağına aldı ve kanepeyi eliyle tokatlar gibi yaparak oturmamı işaretledi.
Aklım başımdan gitmişti, sanki varmış gibi! Gerçekten; “Ben neden deliyim?” diye kendime sorup kızıyordum; hem deli, hem konuşamayan, belki de gerçekten konuşmayan.
Yüzüne baktım. Galiba güzel denilen kavram bu olsa gerekti. Ama sabit, duygusuz, ısrarlı gözlerimden rahatsız olmuştu galiba;
“Birine mi benzettiniz?” dedi. Sanırım söyleyebileceği en kibar cümlenin bu olduğu kanaatindeydi.
Parmaklarımla dudaklarıma çarpı işareti yapınca, gözlüklerini takıp dikkatlice baktı yüzüme. Şimdi çok daha güzeldi. Hani ne diyorlar; o göklerdeki beyaz kelebekler gibi kanatlı olan şeylerden. O kanatlı şeylerden kötü olan bazıları babam gibileri alıp bir yerlere götürüyorlarmış. Ama bu kız öyle değildi, iyi bir beyaz kanatlı idi.
Bu dünya beni yormuş, ben de yorulmuştum gerçekten yaşamaktan. Eğer beni götürecek olan bu kanatlı, hah aklıma geldi, hatırladım; “Melek” denilen bu güzel, beni götürecek olsaydı o dünyaya hiç bakmaz zahmet olmasın diye taşımasına gönlüm razı olmaksızın peşine takılır gideceğimiz yere kadar kendim giderdim. Ama bu güzel melek gerçeği bilmeliydi.
Kalem işareti yaptım, kâğıdı eksik bırakmaksızın. “Konuşamıyor, ama yazıyor herhalde!” diye düşündüğünü varsaydım. Kâğıdı yoktu, kâğıt mendil verdi çıkartıp. Bir baş ve kafasına bir huni çizdim, nereden aklımda kaldıysa ve fotoğraflı kartımı gösterdim kendisine.
Gözleri hayretle büyüdü, ama çekinmedi. Kulağını gösterdi, başımı salladım. Tane tane konuşma gayretini yaşadı, sanki duymuyormuşum gibi elini sallayarak;
“Üzülme, düşünme de! Ben doktorum, kardeşim de doktor. Bir de bir arkadaşım var, o da doktor. Hiç mi ses çıkartamıyorsun?”
O malûm böğürür(3) gibi sesi çıkarttım. Bir kısım başlar yöneldi bana, utanıp başımı eğdim. O çekinmedi, elimi tuttu;
“Üzülme!” dedi tekrar. “Sana yapmamız gerekenler için izin almamız gerek hem yetkililerden, hem de ailenden. Önce bir telefon edeyim, sonra beni evine götür, olur mu?”
Başımı eğdim. Son durakta trenden inmedik. Geri döndük. Kondüktör ya fark etmedi, ya da ses çıkarmadı, "Hemşerim!” diyerek. Galiba beni tanıyormuş gibiydi, ben onu hatırlayamadım ama...
Annem dünden razıydı, akıllı olmama ve de hatta belki de konuşmama. Sanki bunun makinesi varmış da, sokup-çıkartınca deliler (eşittir, yani =) akıllı oluyorlarmış, suskunlar, bülbüller gibi şakıyormuş gibi.
Oysa bir sığır bile yayladan mezbahaya gelip karkas haline gelinceye kadar ne kadar süre geçiyordu, bilmez miydi ki? Hâlbuki karşısındaki ben naturası(2) belli bir insandım, insan, tek kelimeyle insan, deli-dolu olsa da, dilini yitirmiş olsa da; bir insan!
Adını bilmediğim doktor hanım ciddiydi, elimden tuttu, hem her bakımdan. Öyle kobay(2) ya da deney sıçanı gibi değil, gerçek bir hasta gibi. Eğildi, kalktı, baktı, tuttu, etti, başka neler denirse!
Ben onun oldum, o benim farkımda olmadı, görevindeki titizliğinin göstergesi olabilirdi bu.
Zaman geçiyordu, kısa olmadan. Önce A'yı, B'yi sonra ilerleyen zamanda atı, ayıyı, anne, babayı öğrendim, onun, kardeşinin ve o yakışıklının sayesinde gün-be-gün. Başımdaki huni yana kaykılmış, maalesef henüz düşmemişti işte. Bilmem kaç yıllık Kâni, olur muydu hemen Yâni?
Dediğim gibi umut varsa yaşanır, yaşamak; istek, arzu olur. Yoksa yaşamak zahmettir, zahmet çekmektir bir bakıma. Hatta zulüm bile denilebilir.
Önce Deliler Koğuşuna koydular beni. Bir gün hava almağa çalıştığımda havuzdaki ay çekti dikkatimi. Ayın havuza nasıl düştüğünü akıl edemedim! Sevabıma elimle çıkarmağa ve yerine iade etmeğe gayret ettim ayı havuzdan çıkarmak için. Olmadı.
Bir ip buldum, ucuna bir demir taktım, kışın ayakkabı çamurlarını silmek için dikilmiş olanı yerinden sökerek.
Bir hayli zor oldu ayı havuzdan çıkartmam. Demir parçasının bir yerlere takıldığım, sonra kurtulup benim sırt üstü yerlere serilmeme neden olduğunu bilemezdim. Baktım ki ay yerinde;
“Oh! Uğraştım, ama çok şükür ay de yerine yerleşti!(23)” dediğimde iki hastabakıcı kollarıma girdi;
"He ya! Öyle oldu gerçekten!” dediler.
Ertesi gün sinirlendim. Buradan kaçıp kurtulmak için deneme yapmak geçti aklımdan. Buradan kaçıp kurtulmalıydım. Ayı yerine iade etmeme bile gülmüşlerdi bu kaçık adamlar!
Sabah erkence kalktım, etrafta kimse yoktu, duvarı aştım, herhalde daha önceki dünyaya gelişimde kedi, kanguru, ya da yüksek atlamacı bir sporcu olsam gerekti! Caddelerde dolaştım bir süre. O havadan kurtulmak, doludizgin yaşamak ne kadar güzeldi.
Akşama doğru, karnım acıktığından provamı ertesi gün gerçekleştirmek umuduyla geri döndüm. Alayı merak etmişlerdi beni. O yakışıklı doktordan, başhekiminden, hastabakıcısı, bekçisine kadar.
“N'aptın Mazhar?” diye sordu başhekim, yoksa o yakışıklı doktor muydu soran?
“Yarın kaçacağım da, bugün provasını yaptım(23)!” deyince beni kucakladılar, Zırdeliler Koğuşu diyebileceğim bir yere, beyaz bir gömlekle bağlayarak koydular. Herhalde “Tıktılar!” demem ayıp kaçardı![]()
Tedavime başlanmasında ve ilerleyen zamanlar devamında bu işin en güzel tarafı artık deli olduğum kanaatinde olmadığımdı. Çünkü duyguların en güzeli ile buluşmuştum; Sevmek...
Belki “Aşk” da diyebilirdim. Ama aşkı yaşamak için iki kişi gerekmiş. Ben vardım, ayaktaydım, elle tutulur, gözle görülür olarak.
Aklım tamamen değilse de kısmen de değil, oldukça yerindeydi. Anormalin biraz berisinde, normale yakın, belki hatta çok yakın da diyebilirim. Hani bir söz vardı; “Dert inletir, aşk söyletir!” gibi bir şeydi galiba. Hah! İşte tam da onun gibi. Ben de söylüyorum işte böylesine.
Bildiğim kadarıyla, ya da bana öğretildiğini sandığım kadarıyla; “Aşk dudaklarda kahkaha, sevinç, hüzün belirtisi değil, sadece gözlerdeki yaştır. Maksat sevgili uğruna kendini harcamak ya da ölmek değil, uğrunda ölecek sevgi bulmaktır(24).”
Ben bulmuş muydum peki? Sanırım, ama insanların zanlarında da yanılabileceklerini henüz öğrenmemiştim.
Öğretilenlerden biri de; “Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi olduğu(25)” idi. Bunu bir bilen ise şöyle değiştirmişti, bizler, ya da bizim gibiler için; “Dehâ ile delilik arasında incecik bir çizgi vardır, ben bu çizgiyi sildim! (26)” şeklinde.
Kaç yaşımdaydım, onu bile bilmezken ilk itirafımı yaptım kendi dilimle;
“Seni seviyorum!” dedim, elimden tutan doktor hanıma.
“Ben de seni seviyorum genç arkadaşım!” dedi, sesinde bir bencillik, yabancılık, yalancılık ya da gizli bir şeyler var gibi geldi ve o arkasındaki genç, yakışıklı doktoru gösterdi bana.
“Sana sürprizimiz var. Bu benim nişanlım ve ay sonunda evleniyoruz, ‘Sen de gel!’ demek isterdim, ama biraz daha iyileşmen gerek, belki ileride bir çay içmeye gelirsin evimize!” dedi.
Bu sözlerle burama kadar dolup dondum. Farz edin ki görüyorsunuz, ben boğazımı gösteriyorum. Doktor Hanım öğretmemişti, ama ben diğer arkadaşlarımdan, yani delilerden öğrenmiştim; intihar edecektim.
Yaşamak zahmetine değmezdi, ne öğretilenler, ne de bildiklerim. Yaşama arzumu yitirmiştim, hem de temelli.
İntihar etmek kolaydı, hem prova yapmaya bile gerek yoktu. Bir defada işlem tamam, ama nasıl? Nasıl olacağını da öğrenir gerçekleştirirdim ve yemin ederim ne dünyaya, ne de evrene bir daha asla geri dönmezdim, kim ne derse, desin…
Şimdi nerde miyim? Gerçekleştirmek istediklerini gerçekleştiremeyenler nerede olurlarsa ordayım; yani Zırdeliler Koğuşunda, başımda çevremde 7/24 nöbeti tutanlarla birlikte. Aslında öğrendiğim kadarıyla; “Delirmek, (hem benim gibi, ani bir ateşlemeyle delirmek) bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepki(27)” idi. Ayrıca kim delilikten zevk almış ve zevkini çıkarma gayretinde olmuştur(28) ki, benim gibi…
Bunlar benim sesli düşüncelerim, keşke yazabilseydim de…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Mazhar; Bir şeyin ortaya çıktığı, göründüğü yer, ya da kimse. Bu iyiliğe erişmiş kişi. Bir şeyin göründüğü ya da çıktığı yer. Şereflenme, onurlanma, nail olma. Ayrıca bir kısım tekke ve zaviyelerde oturmak, uyumak. Ayrıca bir cins tef.
(*) Deli; Çılgın. Mecnun. Coşkun. Azgın. Akıl ve ruh dengesi bozulmuş olan. Akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan. Davranışları aşırı ve taşkın olan, aşırı davranışlarda bulunan. Düşkün.
Deli olun… Salvador DALI Her insanda biraz da olsa delilik vardır. Sanırım, bu iddia beni de kapsıyor.
(*) Bir Delinin Hatıra Defteri; Nikolay Vasileviç GOGOL’ün bir eseri. Bu öykünün bu eserle hiçbir ilintisi yoktur.
PALTO; Nikolay Vasileviç GOGOL’a ait tek kişilik bir tiyatro eseri. Zamanında Rahmetli Yalın TOLGA’nın izlediğim çok güzel bir çalışması vardı.
(1) Mazhar Osman; Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman, nöroloji, psikoloji, akıl hastalıkları, ruh ve sinir hastalıkları uzmanı olup, Türkiye’de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran Türk hekimi. Görevli olduğu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bir süre Başhekimi olması nedeniyle “Mazhar Osman Hastanesi” olarak anılmıştır. Türkiye’de akıl ve sinir hastalıklarının çağdaş yöntemlerle tedavisine öncülük etmiş, bu nedenle bu hastalığı gösterenlere “Mazhar Osmanlık” deyimi kullanılmıştır. Maalesef bu değerli insanı 1951 yılında yitirdik.
(2) Azade; Başıboş, serbest. Bağımsız. Özgür. Bir kimseye, bir şeye bağlı olmayan, önünde hiçbir engeli olmayan, hiçbir amacı olmayan.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Devasa; Dev gibi, çok büyük.
Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu.
Evliya; Velinin çoğulu olan “eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler. Allah’ın istediği şeyleri yapan, onun rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği yollarda giden kişi.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
Hınzır; Muzip anlamında da kullanılmakla beraber, zarar verici, acımasız, sinirlendirici, ters davranışta bulunan, katı yürekli, kötü düşünceli. Domuz.
Hoyratça; Kabaca, kırıcı, hırpalayıcı ve kaba bir biçimde.
İntizar; Beklenti. Birinin gelmesini, bir şeyin olmasını bekleme, gözleme. İlenme. Beddua.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
Kobay; Hintdomuzu da denilen kobaygillerden kısa bacaklı, bilimsel araştırmalarda deney hayvanı olarak kullanılan, küçük (fare) kemirgen.
Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz, saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.
Meçhul; Bilinmeyen, bilinmedik.
Mürit (Mürid); Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş.
Nanay; Orta Anadolu’da ağır danslara veyahut da çalgısız oynanan oyunlara verilen bir ad olmakla birlikte, argoda “yok, hiç, boş, değersiz” anlamlarında kullanılan bir deyim olup öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
Sakarlık; Elinden ufak tefek kazalar, kırıp dökmeler çıkma.
Sırnaşık; Rahatsız ettiğine, can sıktığına aldırmadan, bir kimseden sürekli olarak ve yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen kimse. Rahatsız eden, sıkıntı veren, musallat olan.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa
Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(3) Böğürmek; (İnsanlar için hakaret anlamında) Yüksek sesle, anlaşılmaz bir biçimde, ağlarcasına ya da korkunç bir öfkeyle bağırmak (Öyküde hakaret anlamı içermemektedir). Büyükbaş hayvanların bağırma şekli.
Çöğdürmek; İşemek, ileri doğru fırlatmak.
Doyundurmak; Yeteri kadar yedirmiş olmak, doyurmak.
İlk Defa Milli Olmak; Aslında argoda kötü bir anlamı vardır, ancak öykü de bir işi ilk kez yapmak şeklinde düşünülmüştür. (Örneğin; ilk defa kopya çekmek, ilk defa bara, pavyona öyküdeki gibi camiye gitmek gibi).
Tık Olmamak; Konuşulan, benimsenen, söz konusu ile ilgili herhangi bir hareket, söz, davranış, açıklama olmamak.
Tınmamak (Dınmamak); Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.
Vıgıl Vıgıl Söylemek; Usandıracak, anlaşılmayacak bir şekilde hızlıca söylemek, daha doğrusu söylenmek.
Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek, içki içmek. Ziftle kaplanmak.
(4) Bol bol gülümse. Hem maliyeti sıfırdır. Hem de bedeline paha biçilemez… H. Jackson BROWN
(5) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(6) Deli olmanın, delinin kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği bir zevki var. John DREYDEN
(7) Bazen gezegenimiz, acaba evrenin tımarhanesi midir, diye düşünmeden edemiyorum. Johan Wolfgang Von GOETHE
(8) Gâvur Ölüsü Gibi; Çok ağır ve hantal.
Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.
Menfaat Çarkı; Çıkar, yararla ilgili birliktelik.
(9) Deliden al, uslu haberi; Sanırım delilerin yalan söyleme, sır saklama huylarının olmadığının, bildiklerini akıllıca söylemelerinin Atasözü olarak bir ifadesi olsa gerek.
(10) Deliye Her Gün Bayram; Her fırsattan yararlanarak eğlenen, her şeyi eğlenceli yönleriyle ele alan, kaygısız kimseler için söylenen söz.
(11) Bir deli kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış; Atasözü olup “Bazen bir kimse öyle delice bir iş yapar ki birçok akıllı kimse bir araya gelerek düşünür, çalışırlar da o işi düzeltemezler.” anlamındadır.
(12) Bir adama kırk gün deli dersen deli, akıllı dersen akıllı olur, ne dersen o olur, anlamında bir söz dizisi.
(13) Akıllı düşününceye (köprüyü arayıp buluncaya) kadar, deli köprüyü geçer, anlamında bir söz.
(14) Deli dostun olacağına akıllı düşmanın olsun, anlamında söz.
(15) Olay; bir Cuma vaazından (ç)alıntıdır!
(16) Sanırım hayal kurarken malzemeden çalıyorsunuz, sürekli yıkılıyor… Jean Christophe GRANGE
(17) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(18) Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek! Albert EINSTEIN
(19) Ara sıra delirmek bile ne kadar güzeldir. Lucius Annaeus SENECA
(20) Bir yerde herkes az çok delidir. Rudyard KIPLING
(21) Hepimiz deli doğarız, bazılarımız deli kalırız. Samuel BECKETT
(22) İnsan tabiatında akıllılıktan ziyade delilik vardır. Francis BACON
(23) İki delik fıkrasından (ç)alıntı olarak monte edilmiştir.
(24) Aşk dudaklarda kahkaha, sevinç, hüzün belirtisi değil, sadece gözlerdeki yaştır. Maksat sevgi uğruna kendini harcamak ya da ölmek değil, uğrunda ölecek sevgi bulmaktır. ALINTI
(25) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
(26) Dehâ ile delilik arasında incecik bir çizgi vardır, ben bu çizgiyi sildim! Oscar LEVANT
(27) Delirmek bazen gerçekliğe verilecek en uygun tepkidir. Philip DICK
(28) Delilikten muzdarip değilim, her anın tadını çıkartıyorum. Edgar Allan POE