Biz mahalleliler “Bülbül” derdik ona, her ne kadar sesi güzel olsa da sesinin güzelliğinden ötürü değil, devamlı olarak ağaç tepelerine tünemesinden ve nasıl tırmandığına akıl erdiremediğimiz sivri demirlerle muhafaza altına alınmış, risk dolu elektrik direklerine dahi tırmanışından dolayı.
Her zaman olmasa da çok zaman ya kavalı, ya armonikası, ya da ağız mızıkası olurdu elinde ve dudaklarında. Dökülen melodilerin çoğu, çoğumuzun bilmediği melodilerdi ve o bunları öylesine hazmettirirdi(1) ki o kavala ve mızıkaya, derdinin ne olduğunu, hırsının(2) neden şekillendiğini anlayamaz, dolaysıyla bilemezdik.
Bazen bakardık bir apartmanın çatısında, korkusuzca, elindeki ekmek ya da buğdaylarla kedilerle, güvercinlerle sohbette. Hepsi bu kadar mı? Hayır, bazen birkaç gün gözükmezdi ortalıklarda…
Bilirdik ki dağa çıkmış, o mağaraya kapanmış, inzivaya çekilmiş(3) ya da “İstihareye yatmış(4)” veya dalmıştır.
Neler yapardı o mağarada, bilinmez. Çünkü kendisine yaklaşmak, sırlarını, ya da yaptıklarını, yaşadıklarını öğrenmek isteyenlere rıza göstermez, eline aldığı taşlarla korkutur, ama asla kimseye atmazdı o taşları. Kendisine “Zararsız bir deli” desek...
Değildi ki! Bazen öyle sözleri uç uca eklerdi, bazen öyle şiirler okurdu ki ezberinden, hem musikisini hissettirerek, anlayamazdık. Biliyordum, çünkü mesleğimin kilit görüntüsü içinde olmasa da “Onun için ne, ya da neler ve nasıl yapabilirim?” düşüncesiyle onu defalarca izlemiş, gözlemlemiştim.
Okuduğu şiirleri ne benim diyen bir edebiyat öğretmeni, ne de şarkı olarak söylediklerini deha(2) kabul edilecek bir maestro(2) anlayamaz, anlatamazdı da. Şiire düşkün bir doktor olmama, sevdiğim insanın bu şiir ve kendimce çizdiğim karamalardan hoşlanıyor olmasına rağmen onun okuduklarının çoğunu bilmiyordum.
Ama öğrenecektim, o duygu dolu dizeleri beynine nasıl yüklediğini, kâğıtlara nasıl resmettiğini, hem en kısa zaman içinde, ahdetmiştim(1)...
Çaresizliğim; doktor olsam da ilgi ve uzmanlık alanım olmadığı için ona yardımcı olamamaktı, ama bilen, anlayan arkadaşlarım, arkadaşlarımız vardı necip olsa(6).
Çok zaman evinden, anne-babasının rıza gösterdiğine inandığımız saz, hatta akordeon sesleri gelirdi, içten, duygulu, derdinin ne olduğunu kimsenin anlamadığı, belki de anlayamayacağı.
“Anne-babası” dedim. Gerçekten var mıydı? Hiç görmemiştim. O devasa(2) beton yığınları arasında “Kondumcuk Kuşu(6)” gibi oturmuşçasına duran gecekondunun penceresinde, yalnızca onu görürdüm, işim ve yolum icabı penceresinin önünden belki de isteyerek geçişlerimde. Eğer evdeyse bir bakıma selâmlaşırdık da. O; çaldığı her ne olursa olsun, ahengini, ritmini ertelemeksizin ve kaçırmaksızın devam ederdi, başını eyer gibi yaparken.
Kendisi, ya da ailesi ne yer, ne içerdi, geçimleri nasıldı, o demir-beton yığınları arasında o kulübemsi gecekondu, üç-beş dönümden az olmayan bahçesiyle nasıl dururdu? Bilemez, anlayamazdım, ben de o beton yığınlarından birinde her türlü sosyal varlıklara, kira ile de olsa sahip olarak yaşasam da…
O ufak gecekondunun geniş bahçesinde, meyve ağaçları, gülfidanları ve kenarlara köşelere serpiştirilmiş sebze fideleri vardı. Bazı bazen onları toplayan insancıkları görürdüm, kendisiyle aynı ayar, aynı giyim-kuşamla…
Onlar çapa, hasat, sandıklama, paketleme gibi işlerle uğraşırken o elindeki hangisi rast gelmişse onunla onları eğlendirmeye çalışırken, bir taraftan da etrafında biriken, omuzuna, başına konacak kadar onu tanıyan çılgın güvercin ve serçelere yanındaki kapalı kutudan yem atardı, ara sıra kapağını açarak.
Kutunun kapağını açması demek kuşların koşuşturması, kutuyu, tasları devirmeleri ve onu bu zevkten uzaklaştırmaları, mahrum etmeleri demekti ki, bu işlemi taksitler halinde gerçekleştirmek mutluluğu olsa gerekti.
Bu nedenle her bir avuç yemi serpiştirişinden sonra kutunun kapağını itina ile kapatmayı ihmal etmezdi, sanırım demem fuzuli!
“Koşan ata mahmuz vurulmazmış(7)!” Kendi halinde, kimseye zararı olmayan, kendi dünyasındaki bir insana da dokunulmazdı, ya da dokunulmaması gerekti. Ama o Hipokrat Yemini(8) var ya, benim belki, onun derdine çare olabileceğimi fısıldıyordu bana.
Bir gün, iki gün, bir hafta, on gün...
Uygun bir ortamda ona yaklaşmak, sormak ve derdini sorup, öğrenip, anlamak istedim. Aynı kuşlarla, aynı bahçede, sözüm ona istirahatli günüm değilmiş de, geçerken uğramışım gibi yaklaştım ona;
“Merhaba!” dedim. Şöyle bir baktı bana, kuşlarını doyurmayı ertelemeksizin, kutuyu, tasını ve sazını bir kenara koyarken, gözlerini dikercesine;
“Haydi sor!” dedi, emreder gibi.
“Neden?” dedim ben de kısaca.
“Önce anlaşalım, günlerdir buralardasın, fark etmedim sanma. Belki doktor olman dolaysıyla bana yardım etme çabası içindesin. Ha! Doktor olduğunu nereden mi biliyorum? Sezgilerime güvenirim, desem, nasıl olsa inanmayacaksın. O halde sen benim etrafımda beni bulmak için koşuştururken ben de seni aradım, buldum, diyeyim!”
“O halde anlaşabileceğiz, demektir!”
“Mümkün! Sadece bir söz isteyeceğim sizden, ettiğiniz Hipokrat Yeminine sadık kalarak. Bu; merak ettiklerinizi ben anlattıktan sonra unutmak gibi...”
“Hepsi belleğimden zapt edilmeden süpürülecektir. Merak etme! Ama tekrar, neden?”
“Tek bir cevap, ama günlerce sürebilecek, nereden başlayacağımı bilemediğim!”
“Vaktim müsait, görevim olmadığı günlerin tamamını hasredecek kadar günlerce dinleyebilirim, nereden istersen oradan başla, hatırladıklarında istediğin kadar geriye dönüp tamamlayabilirsin.”
“O halde bilmeniz gereken ilk şey; ben deli değilim. Mecnun gibi belki divaneyim(2), belki de aklımı zapt etmekte güçlük çekiyorum!”
“Yeniden, neden?”
“Bir şarkı ile başlayayım istersen!” dedikten sonra gecekondunun içinden akordeonunu aldı, tuşlar üzerinde ahenkle gezinmeye başladı parmakları, hatırımda kalan en son seslendirişiydi, tüm âlemi inletmek istercesine;
“Yorgunum doktor, vefasız yıllara dargınım…(9)” gibi.
Akordeonu oturduğumuz kerevetin üstüne koydu, itina ile değil, sanki incitmek istemezcesine ve kutudan yem alıp uzaklara doğru serpti, belki de sözlerine nereden başlaması gerektiğini kestirmek için. İtiraf etmeliyim ki; bu şarkı ilk kez duyduğum bir şarkıydı.
“Sordun, anlatayım. Oldukça ufak yaşlardaydım. Şairin; “Çocuktum, ufacıktım…(10)” dediği yaşlarda, akıllı bir şekilde sevmesini öğrenmemişken, bilir gibi ama delice sevdim. Belki yâd ellere(5) giden ablalarım ve ağabeyimden özenerek, kim bilir? Sonra…
onu el aldı, ben bu hale geldim. Aklım yerinde, ama aklımı yitirdim. Çok şeyi hem okudum, hemi de yazdım(11) anladım, bildim, bana ne yararı olacaktıysa, ama hiçbir şeyi bilemedim. Yani bir bakıma “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip, kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır(13)” örneği bir şey…
Devam ediyorum; köyden indik şehire, bu gecekonduyu yaptık bir gecede, oturup yerleştik, o zamanlar bu beton hengâmesi(2) yoktu, bir bakıma tilkinin bilmem ne yaptığı yoz(1) bir yerdi burası, şehirden uzak, yolu, yordamı olmayan(1)...
Anlatabildim mi?”
“Devam et, lütfen!”
“Sonra gelişen ve büyüyen dünyada ve özellikle insanların para hırsıyla öylesine çabuk oluştu ki bu beton yığınları. İki ablamın ve ağabeyimin hırsları da çevremizdekilerden az değildi. Devamlı ısrar ve hatta tehditleri yıldırdı annemi de, babamı da…
Bir sabah yataktan kalkmama çeyrek kala iki el silâh sesi duydum. Babam önce anneme, sonra kendine kıymıştı, bunalmaktan dolayı, belki de karı-koca anlaşmış olarak...”
Nefes alır, ya da iç çeker gibi yaptı, adının Mansur olduğunu söyleyen genç, ama vaktinden önce çökmüş gibi, otuzları aşmış, kırklara varmamış, ya da o civarlara merdiven dayamış gibi görünüyordu Mansur, daha doğrusu “Ağabey” demem gereken kişi…
“Konuya balıklama dalıp önce söylemem gerekeni atladım. Belki tırlatmama(1) ramak bırakan en önemli olaylardan biri de maalesef devletimin beni askerlik yapmam için uygun görmemesi idi. IQ(14) mu, her neyse o derecemden dolayı sınıfta kalmıştım…
Oysa kendimi hiç de öyle adlandırmamıştım, çakı gibi asker olabilirdim. Olamadım ama. Neyse sadete geleyim(1) mi?
“Gel bakalım!”
“Gelmem gerek! Çünkü karısını yitiren biri mezardan dönerken şapkasını eğer, ya da devirirmiş ya hani, işte o örnek, mevtaları defnetmemizin ertesinde, hoca daha talkın verirken, ablalarım ve ağabeyim beni yok sayarak o beton yığınını yaptırıp güney cephelerden daireleri bile üleşmişlerdi…
Anlatabiliyorum galiba?”
“Hı!”
“Peki, ‘Ben?’ dediğimde, önce yutkundular hep birden, galiba dillerinin ucuna gelen;(1) ‘Sen delisin! Belki zırdelisin! Ya da hınzır delisin!’ demek olsa gerekti! Sonra vaz geçtiler. Büyük ablam aldı mikrofonu eline (bir bakıma); ‘Sen bekârsın, biz sana bakarız ölünceye kadar!’ dedi, niyetini apaçık belli ederek. Sanki onlar dünyaya kazık çakacaklar, ben hepsinden önce geberip gidecektim dünyadan. Kısaca; ‘Rızam yok! Elinizden ne geliyorsa yapın!’ dedim ve yalnız dünyama büzüldüm. Onlar dört gözle benim ölümümü bekliyorlar, yasaların bu beton yığınına benim rızam olmadan izin vermemesi nedeniyle…
Doğru, yanlış bilemem…”
“Yasaları inkâr etmek mümkün değil ki!”
“Ama öldürmeyen Allah öldürmüyor işte. Katil olmayı göze alamadıkları gibi, ya katil adayı bulamıyorlar, ya da ölmemle menfaat sağlayacakları için şüphelerden çekiniyorlar olsa gerekti. Yeterli mi doktor, merakın yok oldu mu?”
“Nerde? Sanırım, yarılamadın bile. Ne yer, ne içersin, ne kazanıyor, ne harcıyorsun? Evet, ağaçlara, direklere, damlara, çatılara çıkmanın nedenlerine bir miktar ulaştım, ama kimseleri yaklaştırmadığın mağara gibi yerde ne yaparsın ki tek başına?”
“Söz vermiştin, unutacaktın!”
“En değer verdiğin şey ne ise, kendi adıma o şey üstüne yemin edeyim istersen, ser çıkar, sır çıkmaz(15) niyetine!”
“Etme! Sana inanıyorum. Hem ben öldükten sonra istersen anlatabilir, yazabilirsin de. Bence sakıncası yok, anlaştık mı?”
“Anlaştık!”
“O halde devam…
Bahçeden aldığım irat bana yetiyor. Sağ olsun eski komşu abla ve ağabeyler destek oluyorlar bana, belki ‘Deli!’ diye…
Oysa değilim, onlara söylemedim, bu hem hoşuma gidiyor, hem de kimseye zararım olmadığı için mutlu oluyorum!”
“Peki, mağarana ne zaman götürmeyi düşünüyorsun, beni?”
Önce bir çay demleyeyim, sonra düşünürüz bakalım!”
“O zaman evine girip de bakmama da izin verir misin?”
“Bence mahzuru yok, buyur!”
Basit bir sofa-oda karışımı her yönden ışık alan bir mekândı Mansur’un yaşadığı yer. Masa üstünde mızıkası, bir sürü kâğıt, kalınca bir Harita-Metot defteri vardı. Kâğıtlarda hep kara kalemle çizilmiş aynı yüz, arkalarında her birinin sağından solundan çıkmalar yapılıp, belki de temize çekilmemiş bir kısım dizeler, duvarda da yine karakalemle çizilmiş bir adam ve bir kadın resmi vardı. Soracağımı anlamışçasına;
“Annem ve babam onlar…
Kâğıtlardakinin de kim olduğunu hissedip bilmişsindir herhalde. Oralarda gördüğün eciş-bücüş satırlar(5) ise şiirlerim, onlara uygun nota bilmediğim için şekillendiremediğim besteler âcizane(2), naçizane(2)…
Meraklandığını hissediyorum, o dizelerin orasındaki burasındaki çıkıntı, ya da girintiler, onu düşünürken sıraladıklarımın sonrasında vezin, uyak, hecelerle ilgili şeyler, temize çekerken tamamlamağa çalıştığım...”
Bir kenarda sazı, kavalı, melodikası duruyordu. Televizyonu eski, belki babasından, annesinden kalan siyah-beyaz bir televizyondu. Yazı masasındaki karışıklık dışında her şey düzenli, muntazam ve temizdi.
Ya kendisi çok titizdi kendisine, evine bakacak kadar, ya da iradını toplayıp derleyip satıp ona ve kendi cisimlerine destek olan komşuları eksikli bırakmıyorlardı onu.
Cesaretlendim, sırf devam eden, eksilmeyen merakım dolaysıyla sordum;
“O resimlerden bir tanesinin arkasını okuyabilir miyim?”
“Hayhay! Hangisini diliyorsan, ister kâğıtlardan, ister defterden…”
Birinin arkasını çevirdim resimlerden ve bakakaldım dizelere;
“Düşlerimin büyülü fırtınası
Gecelerimin dolunayı sen
Zor gecelerimin hatırası
Hep ümitlerimin kaynağı sen.
Yaşama ümidim, gayem, aşkım,
Teselli ilacım, kuvvetim sen
Hayatımın neşesi, şen şarkım
Gamım, sevincim, saadetim sen.
Hayat veren gücünle canımda
Güzel ismin ile bestemde sen
Hayatımda, ruhumda, kanımda
Aklımda, fikrimde, güftemde sen. (16)”
Bir vesile ile fısıldadı;
“Ölmemi bekleyen ablalarımdan, ağabeyimden annemin ve babamın ölümünden beri hiç ses-seda-haber yok! Üstelik o günden beri hiçbir yeğenimi görmedim de. Hissettiğim şey; ablalarımın ve doğal olarak ağabeyimin benim ölüp ölmediğimi hepsinin adına denetlediği ayak sesleriydi…
Gün aşırı, belki de haftada bir, belki de farkında olmadığım her gün. Elbette dünyaya kazık çakmayacaktım, ama sırf onlara inat olsun diye ölmeyi hiç mi, hiç aklımdan geçirmiyordum…
Onlar da yasaların bana verdiği hakkı kullanmamı hasetle(2), gıptayla(2), belki de kinle izliyorlardı.”
Sık sık nefes alma gayreti yaşıyor gibiydi bana göre Mansur.
“Ne kadar zamandır bir doktora görünmedin Mansur?”
“Hiç güleceğim yoktu doktor, ne kadar şakacısın. Beni güldürmek konusundaki maharetini tartışmayacağım!”
“Gerçek olarak soruyorum!”
“Gerçek olarak söylüyorum, eğer sünnetçi doktor sayılırsa sünnet olduğumdan beri.”
“Ama nefes alıp verirken sıkıntı çekiyorsun gibi geldi bana.”
“Küçükken düşmüş müyüm ne, burnum çarpılmış, herhalde ondandır!”
“Olmaz öyle şey, ben sana şöyle etraflıca bakayım ve baktırayım hastanede.”
“Hiç birikmiş param yok ki, hastane için ödeyeyim.”
“Gerekli değil, hepsini bedelsiz olarak karşılamaya, halletmeye çalışırım. Olmadı, bedelini ben öderim, bana borçlanmış olursun, mademki evimi öğrenmişsin, paran olduğunda da bana borcunu ödersin!”
“Söz ama...”
"Peki, söz!”
“Yoksa külâhları değişiriz(1)!”
“Anladım. Bugün çok yoruldun. Dinlen şimdi! Eğer uygun görürsen sabah sekiz civarında hazır ol, beraber gideriz hastaneye. Henüz arabam yok, otobüsle, ya da bir taksi tutarak gideriz. Yalnız sen yanına pijama, terlik, havlu, temiz çamaşır falan hazırlarsan fena olmaz. Yoksa ya da hazırlayamazsan da dert etme, ben hallederim!”
Sabah beklemediğim bir şekilde hazır ve nazırdı(5) Mansur. Saçını, sakalını kestirmiş, kulaklarındaki dereotu gibi sallanan kılları, burnunun tepesindeki tüyleri yok ettirmiş, temiz pak giyinmiş, ütülü pantolonu, boyalı pabuçları ile grand tuvalet(5) hazır gibiydi. Ben yanında yaya, ya da sokak çocuğu, kopil(2) gibi kalmıştım.
“Hayırdır!” dediğimde, cevabı anlamadığım bir şekilde kısa oldu.
“Hayırdır tabii, hani meselâ...”
“Anlamadım...
“Yahu doktor bildiklerini saklamağa ne kadar meraklısın sen? Hastaneye gidiyoruz işte. Orada genç, güzel, bekâr, mutlaka beni özlemle bekleyen hemşire ya da doktorlar vardır, kendimi onlardan mahrum etmeyeyim diye düşündüm!”
“Diyorsun?”
“Evet, diyorum, sen de inanıyorsun!”
“Eh, öyle gibi!”
“Gözlerime bakar mısın doktor? Bu gözlere bir tek cisim, resim ve hayal egemen oldu. Başka bir hayalin bu gözlerden, beynime girmesi(17) mümkün değil. Gönlümün kapısı kapalı, hem sonsuza kadar, aralanması bile imkânsız gönlümün kapısının…
Ha! Niye böyle giyindiğimi soracak olursan sana saygımdan. Arkadaşların, senin çapaçul(2) ve bir bakıma zararsız da olsa aklımdan kusurlu olduğumu bilmesinler diye. Sanırım ki anlattım!”
“Anladım, ama bir tek şeyi anlamadım. Askerlikte IQ'nu nasıl değerlendirmiş olurlarsa olsunlar, sen benim tanıdığım en yetenekli, akıllı insanlardan birisin. Ressam, şair, besteci, kendi çabasıyla enstrüman çalmayı öğrenmiş, hamiyetli(2), yardımsever ve yoksulluğuna rağmen kuşlara elini uzatacak kadar müşfik(2)…
O filozofun dediğine göre; demek ki düşünüyorsun, varsın(18) demektir. Keşke bazı yer, zaman ve mevkilerde gördüklerimizin hiç olmazsa yüzde onu, yirmisi senin gibi akıllı, bilinçli ve uygar olsa, olabilse, yüzde altmışı(19) zaten dışlıyorum.”
“Tanrı insanların bir kısmında bazı şeyleri eksik bırakırsa, eksiklikleri, başka şeyle, şeylerle kuvvetlendirip, tamamlarmış. Ben işte onlardan biri olsam gerek! Beni çok yücelttin be doktor! Şimdi ben nereye sığınıp kendimi nereye sığdıracağım ki?”
“Senin sığınmana asla gerek yok. Seni hem bu varlığınla bir yerlere sığdırayım, sığdıralım desem, asla sığmazsın!”
Bu ağız dalaşı(5) ile ne zaman yürüdük biz o yolları(20), ne zaman otobüse bindik ve ulaştık hastaneye, o anda kestirmem asla mümkün değildi. Başı eğikti, dediği gibi utangaçtı, kendine verdiği sözün eri ve saygılıydı çevresine.
Doktorlar baştan-ayağa, etten-tırnağa kontrol ettiler onu, gülümseyerek sohbet ederek. O da boş durmadı fısıldadı bir iki şiirini onlara ezberinden;
“Dilerdim... Yerine gelseydi dileğim,
Sen olurdun bu dileğimde meleğim,
Yaratılsaydım eğer bitki olarak
Sen olurdun tek, dalımdaki çiçeğim.
…
Susasaydım sevgiye, dilerdim senden,
Mutluluğu tadardım en güzelinden,
Son nefeste; “Seni seviyorum!” demem
İsterdim kalsın sana hatıra benden. (21)”
Şiirini dinlemeleri mutlu etmişti kendisini. Hatta şımarmıştı da bir bakıma, aynı anda kendisini terk eden sevdiği için yazdığı ikinci bir şiirini sıraladı, bu kez doktorlara değil, hemşirelere, hastabakıcılara bıktırmaksızın hem, takdir alkışlarıyla.
“Ne susuzluğumu gideren suyu özledim,
Ne açlığıma çare olan nimeti gözledim,
Ne solumayı dilediğim hayatı izledim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
Ne yaşam için gönlümde sonsuz sevinç oldu,
Ne ecel için cismime içten korku doldu,
Ne cennet için dualarım umutlu yoldu
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!
…(22)”
Muayeneler sırasında tek kusuru ısrarla bayan bir doktorun kendisiyle meşgul olmamasını istemeseydi. Hemşirelere ses çıkarmamıştı kan alınırken, EKG(23), EKO(23), Eforlu Test(23) ve benzeri işlemler sırasında.
Mansur'un fark etmediği, ancak benim fark edip bilgi aldığım tek kafa sallanması olmuştu KBB(23), yani Kulak-Boğaz-Burun Doktorundan, tüm fiziksel, beyinsel ve ruhsal fonksiyonlarının normal oluşu yanında.
Üstelik o doktor arkadaşım konuyu hocaya özetlercesine anlatıp göstermiş, hoca da sadece boğazından “Hıı!” diye bir ses çıkardıktan sonra kafasını emme-basma tulumba gibi sallamıştı.
Hocanın odayı terk edişinden sonra arkadaşım kulağıma bir devlet sırrını açıklıyormuşçasına eğilip fısıldamıştı;
“Burun kemiğinde bir çarpıklık var! Bir taraf kısmen açık, öbür taraf polip(2) yapmış, o taraf da tıkalı gibi. Ufak bir nezle pozisyonunda, ya da herhangi bir yorgunluk, sinirlilik anında nefes almakta zorluk çekmesi bundan dolayı…
Sen kendisine oluruyla anlat, hazırla ve ufak bir operasyonla kusurunu düzeltelim. Sosyal güvencesi yokmuş, ama önemli değil, umarım, inşallah ve sevabımıza geliriz üstesinden, değil mi?”
Arkadaşımla o fısıltılı konuşma sonrasında dışarıya çıktığımda, merakla bakıyordu gözlerime Mansur;
“Maşallah! Turp gibisin!”
“Gerçek mi?”
“Gerçek de sen neden güldün ki?”
“Bir tekerleme geldi aklıma; ‘Gidiyordum çok uzak bir diyara, eskiden turp idim, şimdi döndüm hıyara!’ gibi bir şey!”
“Anladım, öyle gibi bir şey değil, ama bir münasip zamanda şöyle burnunu düzelttirsek de diyorum, rahat nefes alıp daha yakışıklı olsan...”
“Yakışıklılığı boş ver, gerekli değil yaşamım için. Yani, ameliyat mı olmam gerekiyor, onu mu söylemek istiyorsun doktor?”
“Öyle değil, ufak bir operasyon diyeyim. Hocanın eli çok yumuşaktır, hissetmezsin bile.”
“Doktor! Ne kötülük yaptım ki sana, beni bıçak altına yatırmak istiyorsun? Ben yaşamımdan memnunum. Gerek de yok, ihtiyacım da yok, hem senden başkasına da güvenim yok, isterse hacı-hoca olsun!”
“Sağ ol, benim düşüncem senin rahat nefes almandı. Zaten yakışıklısın, hem sen zaten gönlünü karartıp kapatmışsın, yakışıklı ya da çirkin olmak umurunda değil. Ama mademki istemiyorsun, peki! Vaz geçtim, bahsetmeyiz, bir kez daha, oldu mu?”
Sözlerimin onu incittiğinin farkında değildim, düşündü bir süre ve cevapladı;
“Olmadı! Hiçbir zaman pes etmem ben. Başımda duracağına söz verirsen rızam olur!”
“Peki, ama rüşvetsiz olmaz!”
“Nasıl yani?”
“Önce içinden ne geçiyorsa hemen senden, kendinden bir şiir, ya da evine gidince saz, akordeon hangisiyle olursa bestelerinden birini çal bana. Ya da bildiğin herhangi bir sanatkârın herhangi bir bestesini...”
“Peki, olur! Önce şiir diyemeyeceğim, birkaç dize, özlemlerimle. Sonra eve gittiğimizde, vaktin müsaitse bir çay demlerim, çay demlenirken, ya da sen çayını içerken ben de akordeonla istediğini çalmaya gayret ederim!”
“Sen; boğazımda lokma, dudağımda yudumdun,
Gözlerimde renk, beynimde uyumdun, duyumdun,
Gülen dünyamda gülen, hem ağlarsam ağlayan
Sen benim ilâhımdın, taptığım mabudumdun.
…
Karanlık gecelerden sonra olunca sabah,
Saçların beyazında birikmemişken günah,
Seviyorken seni bütün mevcudiyetimle
Gizlendin, kayboldun bugün. Neden yok oldun? Ah! (24)”
Şiir bittiğinde söylemem gereken;
“Hiç tevazu gösterme(1), istediğim şarkıyı mutlaka çalacaksın!”
“Sen benim gönül dünyamı biliyorsun, ama ben senden bihaberim(2). Arkadaşın, sevgilin varsa ve beraber yorumladığınız bir şarkınız varsa onu seslendirmeye çalışayım.”
“Var! Ama sen ‘Bayan doktor istemem!’ diye tutturdun, bu sebeple de onu sana gösteremedim ve sen onu görmek hakkını yitirdin!”
“Ah benim mankafam(2)! Neden ısrar etmedin ki doktor? Nasıl olsa ameliyata gideceğiz, o zaman elini sıkmama, sevgiyle kucaklayıp öpmeme izin ver lütfen! Eve geldik, ben makineyi alıp çıkayım. Otur kerevete ve söyle bana sizin şarkınızı, çalayım!”
Makine dediğinin akordeon olduğunu anlamam, onu ancak makinasıyla görünce gerçekleşti. Doktor olsa da bazı birikintileri hazmedemiyordu insan.
“Bizim şarkımız; Hatıra isimli bir Erol SAYAN şarkısı; ‘Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar... (25) ' diye başlayan.”
“Anlaşılmıştır! Hatta size bilmiyormuşsunuz gibi, bir de sürpriz hazırlayayım. Sevdiğinin ve kendinin birer resimlerinizi verirsen sizi aynı sayfaya resmedeyim.”
“Olur, yalnız benim hazırda resmim yok, Nüfus Kâğıdımı versem olur mu?”
“Aliyyül ala(5) fevkaladenin fevkinde fevkalade olur(5). Bir geceliğine neden bende emanet kalmasın ki? Çekinme, bir gecede şirket-mirket kurup borçlandırmam seni!”
“Bu kadar çok şeyi nereden biliyorsun ki?”
“Zannediyor musun ki, hep ağaç, direk tepelerinde, damlardayım? Kutsal kitabımız ne diyor, ya da ilk emir ne? ‘Oku(26)!’' Ben de okuyorum işte, kütüphanedeki gençler de yardımcı oluyorlar bana!”
“Peki, tekrar gibi olacak, ama o gizli mağarana ne zaman götüreceksin beni?”
“Resminizi yapıp teslim edeyim, sonrasında, ne zaman istersen, ya da sevdiğin de isterse ne zaman isterseniz...
Çok çetrefil(2) bir cümle mi oldu? Ne zaman isterseniz, en kısa söz olur galiba!”
“Anlaşıldı, yarın uğrarım! Ama pardon! Bu akşam 24 saat nöbetim var. Nöbetten ancak yarın akşam çıkacağım. Artık öbür gün, ya da sen ne zaman müsait olursan, benim posta kutuma bir not bırak, zahmet olmazsa...”
“Emrin...”
“Sakın ola o sözü tamamlama, gücenirim, bozuşuruz. Benimki sadece bir dilek, rica bile değil!”
“Peki, doktor!”
Benim gidişimin ertesinde benim Nüfus Kâğıdımı ve kız arkadaşımın resmini alan Mansur, çeşitli ve karmakarışık düşünceler içine gömülmüştü. Bunun tedavisi ancak bir ağaç üstüne tünemek ve içinden geçen seslenişleri gökyüzüne doğru serpiştirmekti.
Sonrasında belki mağarasının karanlıklarında kendini dinleyebilirdi bir süre, ama çokça vakit harcayarak değil, resim için söz vermişti, çalışmalı, hem kendisine değer verip adam yerine koyan biri için en güzel şekilleri oturtturmalıydı kâğıt üzerine.
Allah nabza göre şerbet, dağına göre kar veriyordu. Sanırım Mansur'un duaları da benim, belki de bizim içindi, bilemezdim.
Resimlerimizi yapmağa çalışmıştı, gün boyu ağaç tepelerinde çığırışlardan, sonrasında mağarasında yalnızlığını kendisiyle paylaştıktan sonra, yorgun gecesine başladığında, uykusuzluğuna, ya da öyle kalışına aldırmaksızın.
Kendine ait olan onun resimleri de önüne sermiş, birer birer. Arkası boş olan birkaç tanesine sıralamaya çalışmış dizelerini, inkisarla(2), biri şöyle idi sonrasında fark ettiğim;
“Sen;
‘Ne dersen de!’
Demek ki seni unutmaya başladım!
Önemsiz artık yaşamda ileriye baktığım açı;
Hatırımda bile kalmadı hatıraların bir kaçı,
Egemen sanırken senin ile kendimi tüm âleme
Gönlümdeki sultanlık öldü, attım kenara o tacı.
Doğmak...
Ve daha sonra seni yaşamak ölüme kadar,
Seni sevmek vaatti ömrüme, vermişti gönlüm karar,
Yitirirken zaman kendini, acımasız, insafsızca
Unutmak bir tarafa inan, unutmaktan ötesi var!... (27)”
Daha önce yaşamında çizdiği tek kız resmi sevdiği kızın resmi olduğundan, doktorun, yani benim sevdiğim, gönül arkadaşım olan kızın resmini yaparken sıkıntı çekmiş, hem defalarca.
Çizgileri, belirli bir aşamadan sonra hayallerine egemen olan sevdiği kızın resimlerine dönüşüyormuş. Bir hayli kâğıt harcadıktan sonra nihayet tamamlamış sevdiğimin resmini.
Tamamladığı ikimizin de olduğu resimde bu sefer de sevdiğimin resmini;
“Niye solda değil de sağda çizdim?” diye dert etmiş. Bu nedenledir ki, tekrar yaptığı ikinci bir resim çıkmış ortaya. Kız arkadaşımın da, yani sevdiğimin de ve benim de birbirinin aynada yansıması gibi görünen iki resmimiz var.
Üstelik tasarladık ki; ilerilerde Nikâh Davetiyemize bu resimlerden, sevdiğimin sol tarafta olduğu resmini koyacaktık. Arzumuzdu bu...
Birkaç dize daha çiziktirmiş bu arada Mansur;
“Yalnız senin için öğrenen sevmeyi,
Yalnız senin için çarpan şu yüreği,
Yalnız senin için geçiren süreyi
unuttun mu yoksa, kim?
Özleme dayanmayı coşkuyla bilen,
Ağlarken yüreği, kendisi hep gülen,
Izdırabını tebessüm edip silen
unuttun mu yoksa, kim?
…
Dünyaya senin için erkence gelen,
Sen gelince dünyaya, sana ilk gülen,
Seni yaşayıp, yalnızca seni bilen
unuttun mu yoksa, kim?
Granitten set yapılsa da önüne,
Barikatlar kurulsa da her yönüne,
Çare arayıp bulan, sensiz ölüme
unuttun mu yoksa, kim? (28)”
Bilmediğimiz şeyleri yaşayacağımızı bilemezdik, belki bilmemize de gerek yoktu, bilsek de anlayamaz, olacakları da tahmin edemezdik…
Ama Mansur, Allahın kendine bağışladığı yetenek, IQ, akıl ya da zekâ ile zihninden geçirdiklerini, ya da plânladıklarını benim Nüfus Kâğıdımı eline alır almaz gerçekleştirme çabası yaşamaya başlamış.
Gerek benim Nüfus Kâğıdımdan, gerekse kendi Nüfus Kâğıdından fotokopiler yaptırıp Noterde tasdik ettirdiği, bir başka hastaneden her nasılsa; “Aklı Başındadır Raporu” aldığını bilmem mümkün değildi.
Tapu Dairesine gidip, kendi elinde olan tapuya göre; “Hakkım bâkidir(29), vasiyetimde yazılıdır!” diye şerh koydurduğunu(1), tüm bunların fotokopileri ile Notere vasiyetini yazdırdığının ve vasiyetinin içeriğini bilmem, bilmemiz imkânsızdı.
Belki imkânsızlıklar, belki belimizi doğrultma arzusuyla nişanımızı bile yapamadığımız kız arkadaşımla birkaç kez evinde ziyaret etmiştik onu. O da ısrarımla şimdilik bir bekâr evi olan, onunki kadar düzenli ve tertipli olmayan evime misafir olmuştu.
Bunların bir kaçında benim evimde de her türlü riski göz ardı eden(1) kız arkadaşım doktor da bizimle birlikte olmuş ve çeşitli dizelerinden bir kaçını belki önem verdiklerinden birini öncelikle ve arka arkaya sıralamıştı onun için Mansur;
“Bir sevda ki bu; uçsuz, bucaksız,
Bir gonca ki; dikensiz, budaksız,
Bir kurban ki; amaçsız, adaksız
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir ömür ki yaşanan; isimsiz,
Bir isim ki; yorgun ve cisimsiz,
Bir cisim ki; renksiz, hem biçimsiz
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
Bir kuru beden ki; sanki cansız,
Bir can ki yaşamsız; kalmış kansız,
Bir kan ki duruca; heyecansız
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım!
…
Yaşanmamış ki; yaşanmıyor ki!
Bunu anlatmak o kadar zor ki!
Görülmesin sevdam, aşkım hor ki!
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım! (30)”
Mansur’un kız arkadaşıma karşı davranışları, öylesine içten ve saygılı idi ki, anne gibi sığınmak istiyordu sanki ona. Elini sıkarken, kucaklarken mesafeli ve incitmekten, zarar vermekten korkar gibiydi. Belki yitirdiklerinin hüznünü, belki de ablalarından ve ağabeyinden göremediklerinin hazzını yaşar gibiydi, tıpkı bana davranışı gibi.
Bir gün beni dağına, mağarasına götürdü Mansur.
Tıpkı evi gibi tertipliydi orası da. Teknolojiye ilişkin olarak sadece bir transistörlü radyo vardı bir kenarda, ayrıca evindekinden farklı olarak eski bir saz ve ağız mızıkası, herhalde besteleri, ya da hüznünü dağıtmak için olsa gerek.
Kartondan bir masa, üstünde mum ve aynı resimler, arkalarında dizeler, bölük-pörçük(5), belki de çoğu yarım, tamamlanmamış, ya da tamamlanamamış, belki de tamamlamak niyetinin eksik olduğu;
“İnsanlar
tebessüm etmek yerine somurtuyorlarsa
Ölmek zamanıdır,
Ölmek zamanı…
…
Hem ölmek
ölesiye ölmek
ölmek zamanında…(31)”
“Artık ölmem gerek,
Ölmek bana yakışır
…
Ölüm sağ olsun! (32)”
Üst üste konmuş kartonlar, oturmak için seki, ya da minderlerdi. Şehre yakın bu mağaraya insanların gelmeyeceğinden emin gibiydi.
Mağaranın önüne belki de kendi yapısı dikenli tel ve ucuz kafes tellerinden bir kapı yapmıştı, belki de andık(2), kurt, tilki gibi hayvanların ortalığı dağıtmalarından çekinerek.
Olsa olsa, adresi bellemişlerse bir kenardaki yassı tabağa konmuş yemlerden ve bir tas içine konmuş sudan sebeplenen kuşlardan çekinmiyor olabilirdi Mansur.
Anlattı hüzün dolu aşkını tekrar tekrar, yazmaya, görüntülemeye gerek olmayan. Resimler, kimsesizliğini çağrıştıran dizeler ve hatta notasını bilemediği için sayfalara dökemediği seslenişler…
Şarkıyı değiştirerek söylüyordu, sesi güzeldi:
“Onu ne çok sevdiğimi, söylesem de bilemezsin... (33)” şarkıyı terennüm edişinde yer-gök inliyor, ağlıyor, mağaranın duvarlarından dökülen tozlar, gözyaşlarında çamurlaşıyordu.
Kendine gelir gibi olunca masasından, yani o karton kutu üzerinden iki resim daha alıp arkalarını çevirdi, sanırım ki bugüne kadar o satırları üleştiği, ya da üleşmek istediği kimse olmamış belki de saklamış, saklanmıştı yıllar boyu, kim bilir?
Mutluluğun tarifi olmasa gerek
yaşıyorsan
O
mutluluk demektir
yönü-şekli olmayan.
Yaşamıyorsan
zaten yoktur
elinde tutamadığın
Ve
sen sene’sindir
-sen; seninlesindir-
mutsuz! (34)”
“Yanmak nedir,
ya da ne değildir yanmak?
Gün ağarır;
yanıyorsan, yanıyorsundur
şahit gereksiz.
Bir de fark vardır
yanmadan yanmaya
bakmışsın yanıyorsun
ve sonra bakmışsın
durmuştur yanışın.
Bu sönmektir! (35)”
Bir gün, ya da o mağaraya ziyaretlerimizin sıklaştığı günlerden bir gün, çünkü o mağarada ben de huzur buluyor, onun şiirlerinde, sazının tellerinde, mızıkasının sesinde mutlu oluyordum. Hiç gereği yokken, yeri ve zamanı değilken o gün;
“Bana bir şey olursa bir gün, şu büyük ablamın adresi ve telefon numarası, o ne yapacağını bilir!” dedi.
“Vedalaşır gibi konuşuyorsun!”
“Bu yükü kaldıramıyorum artık doktor. Yoruldum, yorgunum doktor, öncesinde de söylediğim gibi benim olmamakta direnen vefasız yıllara bıkkınlığım da, dargınlığım da tükenmiyor artık, tükenmeyecek gibi de üstelik her gün artan bir boyutta...”
“Neden? Hem burnunu tedavi ettirecektik hani?”
“Yorgunum dedim ya doktor. Dinlendireyim bedenimi, hem dediğin de olur inşallah!”
“Beni endişelendiriyorsun!”
“Endişelenme, belki bir his, belki bir fil(36) davranışı, merak etme, ömrümün son anına kadar seninle olacağım.”
“Ya ben senden önce ölürsem?”
“Saçmalama! O genç doktor ablamı üzmeğe ve onu sensiz bırakmaya hiç hakkın yok! İki elim yakandadır(1) yoksa!”
“Ay! Pek korktum! Karıncaları bile ezmekten sakınan adam, benim iki yakamdan tutacakmış da...”
“Hak ettiğine inanırsam gerçekleştirim!”
“Asla hak etmeyeceğim!”
“Asla iki yakandan tutmayacağım doktor. Hadi akşam karanlığı çökmeden, önden buyur, inelim şehre.”
“İstersen bu akşam sende kalayım, dertleşiriz, oradan-buradan anlatırız. O ağacın dallarının üstünden değil de; ‘O ağacın altını(37) çalar, söylersin! Kuşlara neden âşıksın, anlatırsın. Sana poz veririm, resmimi yaparsın, ama bu sefer siyah-beyaz değil, renk kat biraz içine…”
“Olur, tamam!”
“İstersen ablanı, yani yengeni de çağırayım!”
“Yok, biz bize olalım, sonra anlatırsın sen ona, anlatman gerekenleri...”
Bitmesin istedim o gece. Sanki bitmesini özlemle bekleyen biri varmış gibi.
“Allahaısmarladık!” deyip kucaklaşarak vedalaşırken gözlerindeki hüznü hiç mi hiç anlayamamıştım, bitmesi mümkün olmayan. Hele ki ben ayrıldıktan sonra o simsiyah gözlerden, kara bulutların silkelediği yağmur damlaları gibi dökülen gözyaşlarını bilmem, asla mümkün değildi.
Gece erken olmuş, göz kapaklarım erken ağırlaşmıştı, nedenini bilmeksizin, dilim- damağım kurumuşken(40), neye, ya da nelere ihtiyacım olduğunu hissetmeksizin. Benim belki de hiç âdetim(2) olmadığı halde bu davranışım belki de Tanrının beni yönlendirişi olsa gerekti, anlamamın mümkün olmadığı.
Sabah kapımın önünde ufak bir dosya kâğıdı buldum, belki de temizlik yapan kapıcının unuttuğu diye düşündüğüm. Oysa o iki satır “Evime gel!” diye karalanmış kâğıt Mansur’a aitti, arkasında resmi olan.
Bedbinlikle(2) kaplandı gönlüm. Bir acı hissettim yüreğimde, elimde olmadan, bilmedim ama sebebini, bilip anlayamadım. İstemsizce döküldü gözyaşlarım yanaklarıma, bir şey vardı, hissettiğim, ama adını koyamadığım, beni engelleyemeyen, deli gibi onun evine yönelmeme neden olan.
Kapı aralıktı hafiften, geleceğimi bilircesine. Acele ya da aniden karar vermiş gibi değildi Mansur. İnanıyorum ki, benimle sevdiğimi el ele görünce dağlanmıştı yüreği. Kim yaşamıştı ki kendisinin yaşadığı bir aşkı, ya da kendini Mecnun2a çeviren öyle bir aşkı?
Sanırım kanaati, belki de kesin inancı; “Kendinin yaşadığı gibi bir aşkın dünyada yaşanmamış, yaşanmayacak oluşuydu da(38)…
Boylu boyunca yatıyordu salonunun ortasında Mansur. Oldukça birikmiş bir kan gölü ortasındaydı. Elinde, belki de babasından kalan bir tabanca, şakağında sadece bir delik vardı, tüm kanını boşaltan belki de.
Üstelik kimsesiz, kimse duymadan, hazırlıklı gibi de, hazırlıksız. Çünkü; ne masasında, ne de etrafında; “Şu sebeple intihar ediyorum!” diye bir not ya da belge yoktu. Sadece kendine ait resmin arkasına çiziktirdiği satırlar vardı, gözüme girercesine, bir de sarıya yakın bir zarf...
“Sıkılırım, bazen kalbim sıkışır,
Gözlerim titrer, ellerim yılışır,
Kimseyle alıp veremediğim yok
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Herkes kendi derdinde, âleminde,
Düşüncelerim yalnız kalemimde,
Devamlı bir tuhaflık var halimde
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Şu sıra, doluya koysam almıyor,
Boşa koysam, hiçbir şeyle dolmuyor,
Bir bakıma bende sabır kalmıyor
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Yürümez ayaklarım, gider geri,
Olamadım ki; ‘Adam’ baştan beri,
Yaklaşınca teneşire ha gari
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Günler aydınlıksız, geceler kara,
Eskiler etmiyor artık hiç para,
Giderayak düşmeyeyim de dara
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Çok şey artık eskisi gibi değil,
Kulak işitmez, görmez göz, sürçer dil,
Yaşamaya duymuyorum hiç meyil
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Törpülenmiş bir ömür, saçlarda ak,
Vadesi mi bitti? Bekliyor toprak,
Kabul eder (umarım) yanına Hak
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!(39)”
Gördüğümden, bildiğimden, anladığımdan değil, sadece doktor olmamın avantajı ve hastane tecrübem nedeniyle olayı irdelemeleri, gerekli tutanak ve otopsi işlemlerini yapıp yaptırmaları için polise telefon ettikten sonra, polislerin gelişine kadarki süre içinde, yorulmaksızın asla dolması mümkün olmayan boş gözlerle bekledim başında.
Polislerle birlikte büyük ablaya da haber vermiştim. Hani Timsah Gözyaşları(40) denir ya, üç kardeşin de mutluluk dolu yüzlerinde, sözüm ona hüzünlü gözyaşları vardı, istihzalarını saklamakta geciktikleri...
Menfaatler bu kadar ucuz mu olmalıydı ki?
Noter vasiyetini okudu Mansur’un, olayı haber veren olarak yanlarındaydım, amaçsız. Okunan vasiyet sonrasında bana doğru kin doluydu hepsinin bakışları.
Açık, seçik(5) ve uçuk(2) tekliflerine rağmen yıkılıp betonlaşmadı, beton yığını olmadı o gecekondu Mansur vasiyet etmiş gibi. Bir başkası girmeyecek o sadık mağaraya karımla benden başka.
Bahçe aynı bahçe, irattan sebeplenenler aynı insancıklardı, farklı olarak bahçenin bakımını, sulamasını yapıp tüm iradı kendilerinin aldığı, vergi-mergi gibi tüm gereklilikleri onun adına yaptıkları.
Ne bir elma, ne bir dal gül girmedi benim, bizim evimize.
“Bedelini alırsanız çarşı fiyatından amenna(2), yoksa sizin rızkınız(2), aksi takdirde gider pazardan alırız!” demiştik, karı-koca. Oysa pazar imkânımız yoktu, zorunlu gerekliliklerimizi marketten yapıyorduk hangimiz rastlarsak.
Prensip haline getirmiştik, başlangıçta ikimiz de, çoluk çocuğa karışınca da devam edecekti düşündüklerimiz. Her ayın özellikle görevli ve nöbetçi olmayı dilemediğimiz ilk Cumasında, Mansur’un evini ve mağarasını temizliyorduk, temizlemeğe de devam edecektik.
Dualarımızla onun şiirlerini, resimlerini ve sözlerini paylaşacaktık, hatta şiirlerini kitap olarak bastırmayı deneyecektik, yaptırdığımız mezarını çiçeklerle besleyip bezeyerek...
Tekrar ediyorum, çoluk çocuğumuzla, ömür boyu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Mansur; Tanrının yardımıyla galip gelmiş, yardım olunmuş. Ayrıca Türk Sanat Müziğinde bir usul ve ney çeşididir
Öyküde; Doktorun ve eşinin isimlerini yazmak içimden gelmedi.
(1) Ahdetmek; Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendine söz vermek.
Dili Damağı Kurumak (Dili Damağına Yapışmak); Aşırı heyecandan, susuzluktan, ya da çok konuşmaktan dolayı ağzı kurumak
Dilinin Ucuna Kadar Gelmek; Söylemek üzere olmak, söyleyecek durum doğmak, ama söylemekten vazgeçmek.
Hazmettirmek; Kişinin kimi durumlara katlanmasını sağlamak.
İki Eli Yakasında Olmak; Ahrette, hesap gününde ondan davacı olmak; hakkını istemek.
Külâhları Değiştirmek; Araları bozulmak, bozuşmak.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.
Şerh Koydurmak; Bir konuda açıklama, yorumlama yaptırmak, yazdırmak.
Tevazuu Göstermek; Alçakgönüllülük göstermek.
Tırlatmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek. Bir bakıma öldürmek.
Yol-Yordam Olmamak; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarının olmaması.
(2) Âcizane; Kişinin kendisinden söz ederken alçak gönüllüğünü belirtmek için söylediği “acizlere yakışır bir biçimde” anlamında sözcük.
Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Andık (ya da Andız); Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.
Bedbinlik; Karamsarlık, kötümserlik.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.
Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli
Deha; Yüksek zekâ. İnsan zekâsının erişebileceği en son kerte. Yaratıcı zekâ, yaratıcı kişilik, herhangi bir alanda, özellikle de bilim, sanat ve yazında yaratıcı güç.
Devasa; Dev gibi, çok büyük.
Divane; Aklını yitirmiş, deli, kaçık, budala. Bir şeye aşırı derecede düşkün olan.
Gıpta; Başkalarında bulunan bir özellik ya da varlığa imrenme.
Hamiyetli; Hamiyetperver; Hamiyetsever. Hamiyet sahibi (Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi,, ulusseverlik, insanlık, fazilet.ve bu değerlere bağlılık).
Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Hırs; Bir şeye olan aşırı, sonu gelmez istek, tutku durumunu almış, hatta aşmış istek. Kızgınlık, öfke.
İnkisâr; Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
Kopil; Romence “Çocuk” demektir. Babası belli olmayan (Nesebi gayri sahih, Piç) çocuk. Arsız sokak çocuğu. Yaramazlık yapan, serseri erkek çocuk. Küçük Romen veya çingene çocuğu.
Maestro; Orkestracı, Orkestra Şefi.
Mankafa; Anlayışsız, aptal, kendi isteği ile kendisini dışarıdan gelecek olan bilgilere kapatmış, tekdüze yaşayan ve bildiğini okuyan, cahil, düşüncesi kıt, ahmak insan tipi.
Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen.
Naçizane; önemsiz, değersiz bir şey olarak.
Polip; Vücutta mukozayla kaplı boşluklar içinde gelişen, yumuşak etli, genellikle saplı ve armut biçiminde ur.
Rızk; (Türkçemize “Rızık” şeklinde yerleşmiştir.) Azık, yenilen, içilen, faydalanılan şey.
Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.
Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “duygusuzca bakış” anlamındadır.
(3) İnzivaya Çekilmek; Toplumdan (insanlardan) kaçıp, dünyayla ilgisini keserek, hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına bir köşeye çekilip yaşamak, kendi köşesine çekilmek.
(4) İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.) Ek Bilgi; İstiharede beyaz ve yeşil renk görmek hayır, siyah ya da kırmızı renk görmek şer işaretidir, derler.)
(5) Açık Seçik; Çok açık ve belirli olarak. Açıkça, açık olarak, gizli olmadan. Çok kolay anlaşılır, çok belli, belirgin.
Ağız Dalaşı; Karşılıklı kötü, hatta küfürlü sözler söyleyerek yapılan kavga.
Aliyyül âlâ (Osmanlıca); Pekiyi, en yüksek, en üstün, andan birincisi yok.
Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.
Eciş Bücüş Satırlar; Çarpık çurpuk sıralanmış, dizilmiş satırlar. Hiçbir yeri düzgün olmayan, çok çarpık, eğri büğrü yazılmış kelime, cümle ve oluşturulmuş satırlar.
Fevkalâdenin Fevkinde (Fevkalâde); Türkçemizde böyle bir deyiş yoktur, bir sanatkârın uydurmasıdır. Fevkalâde; Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel, demektir. Fevkinde ise; üstünde, aşan demektir. Demek istenen; “Üstünün de üstünde” gibi bir şey söylemek olsa gerek.
Grand Tuvalet; Takım elbise, kravat kombinasyonu tarzı şık giyim.
Hazır Nazır; Emre Amade. Hazır, hazırlanmış. Her yerde hazır olup, bilen, gören, yardım eden.
Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen, misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Öyküde oturma adabını bilmeyen, gereğini yapmaktan vazgeçmeyen Azrail anlamında kullanma gayretini yaşadım. Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.
Necip Olsa (Necipolsa, Necepolsa, Necebolsa); Nihayetinde, sonuçta, netice olarak, nice olsa anlamında yerel bir deyiş.
Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
(7) Koşan ata mahmuz vurulmaz; Birisi bir iş yaparken ona karışılmaz, uğraşılmaz, kendi halinde yaşayan bir insanın yaşamıyla uğraşılmaz, onun yaşamına karışma hakkı yoktur, anlamında atasözü.
(8) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)
(9) Baharı beklerken, ömrüm kış oldu… diye başlayan Güftesi; Sami DERİNTUNA'ya, Bestesi; Selçuk TEKAY'a ait Uşşak Makamındaki bu Türk Sanat Müziğinde; “Yorgunum dostlarım, yorgunum artık, vefasız yıllara dargınım artık!” nakarat bölümü olup, bu vesile ile Rahmetli Adnan ŞENSES'e rahmet okumamak mümkün mü?
(10) Ziya GÖKALP'in ALAGEYİK isimli şiiri, şöyle başlamaktadır: “Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık...” “ “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN 'a ait bir başka şiir de GOOGLE'da ayrıca yer almaktadır.
(11) Hem okudum, hemi yazdım, Yalan dünya senden bezdim… Çorum yöresinden bir türkü.
(12) “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip, kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır!” Fuzuli'ye ait şiirde; “Aşk derdiyle hoşnudum doktor. Bana ilâç verme ki helâk olmam, senin derman olsun diye vereceğin zehirdedir!”
(13) Tilkinin Şey (Bilmem Ne) Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.
(14) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(15) Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.
(16) KARATEKİN, Erol. 1961 Yılı. “SEN BİR KERE DAHA” dizelerinden.
(17) Gözlerinin içine, başka hayal girmesin... diye başlayan, Güftesini; Vedat ŞENYOL'un yazdığı, Zeki MÜREN' in besteleyip seslendirdiği Nihavent Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(18) Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim. Rene DESCARTES
(19) Türk halkının % 60'ı aptaldır! Dillerimize pelesenk olmuş sözdür. Aziz NESİN (Mehmet Nusret NESİN), 1982 Anayasa Referandumu sonrası bir panelde referandum sonucunda Kenan Evren’e % 92 oranında oy verilmesi sonrasında; “Türk Halkının % 60’ aptaldır!” demiş. Daha sonra, sözlerinin anlamı sorulunca, Sivas Madımak Olayları patlak verince referandum da verilen oy oranını kastederek; “Aslında % 92’si diyecektim, ama vazgeçtim!” demiştir. Daha sonraki bir sohbette ise bu oranın hakaret niteliği taşıdığı ifade edilince; “Değiştiriyorum, Türk halkının % 40’ı aptal değildir!” yahut da; “Türk milletinin % 40’ı akıllıdır!”demiştir. Ancak Atatürk'ün 29 Ekim 1933 de 10 yıl Nutkunda söylediği “Türk Milleti; zekidir, çalışkandır” deyip sonunda “Ne Mutlu Türk'üm Diyene!” sözüyle ters düştüğü için üzüldüğümü de belirtmem gerek.
(20) Hatıralar sarmış dört bir yanımı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin "Beraber yürüdük biz bu yollarda” bölümü nakaratı olup, Eserin Güftesi; Aşkın TUNA 'ya, Bestesi; Selçuk TEKAY 'a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(21) KARATEKİN, Erol. 1964 Yılı. “EĞER” dizelerinden.
(22) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “ÖZLEMEK” dizelerinden.
(23) Elektrokardiyografi (EKG); Kalbin elektriksel aktivitesinin yazılma işlemi.
Ekokardiyografi (EKO); Tanılarda oldukça değerli bilgileri veren, kalbin kasılma gücünün, yetmezliğiniz araştırılmasında önemli yer tutan bir analiz.
Eforlu Test; Aslı Efor Testi. (Eforlu EKG=Koşu Bandı Efor Testi).Koroner Arter (Kalp Damarları) hastalığının ve yaygınlığının belirlenmesi, hastalığın şiddeti, ciddiyeti, tedavi koşullarının belirlenmesi için koşu bandında fonksiyonel kapasitesinin belirlenmesi işlemi. Zihince, bedence bir kısım bulguların tespiti için yapılan test, çaba, emek.
KBB; Kulak-Boğaz-Burun (İngilizce; Otorinolarengoloji). Her üç organ baş ve boyunun yapıları ile ilgili tıp dalı.
(24) KARATEKİN, Erol. 1988 Yılı. “DÜN – BUGÜN” dizelerinden.
(25) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(26) Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “İkra ‘bismi rabbikellezi halak” ya da” halaka.” “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 5. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.
(27) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “UNUTMAK EYLEMİ”
(28) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KİM?”
(29) Bâki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.
(30) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BİR…”
(31) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “ÖLMEK ZAMANI”
(32) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “ÖLMEK ZAMANI”
(33) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(34) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “TARİFLE MUTLULUK”
(35) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “SAKINCA”
(36) Fillerin Ölümü; Fillerin öleceklerine, ya da ömürlerinin sona ermesine yakın olduğunu bilip “Fil Mezarlığı” olarak belirledikleri bir yere sükûn içinde ölmek için gidip ölümlerini bekledikleri rivayet edilir.
KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “FİL MEZARLIĞI”
(37) O ağacın altını anmaz olur muyum hiç? “Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Karcığar Makamındadır.
(38) Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığım… “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada…” şeklinde başlayan “Seni yazdım kalbime” olarak ünlenen şarkının bir bölümü.
(39) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “YAKIŞIR”
(40) Timsah Gözyaşları; Timsahlar avlarını yerlerken ağızlarını çokça açtıklarından gözlerinden bir sıvı salgılamaktalar. Gözyaşı gibi görünen bu sıvının üzüntü ile ilgisi yoktur (Hem niye olsun ki, hayvan karnını doyuruyor, zannımca neşelidir de). Buradan yola çıkarak bir şeye üzülmediği halde üzülmüş gibi yapan sahtekârlar için “Timsah gözyaşları döküyor!” denirmiş. Ağlayan bir kişinin aslında çektiğini ifadelendirmeye çalıştığı vicdan azabının samimi, gerçek olmadığının, sadece sempati kazanmak, duygu sömürüsünü gerçekleştirmek olduğudur. (Ansiklopedik bilgi). Rivayet de olabilir kesin olarak bilmiyorum ama benim hatırımda kaldığına göre de; timsahlar aç kaldıklarında yumurtalarını ya da yavrularını yer sonra da; “Açlık belâsına ben bu haltı niye yedim!” diye gerçekten ağlarlarmış. Yine ansiklopedik bir bilgi tüm hayvanların (insan dâhil) alt çeneleri oynadığı halde, timsahların üst çenesi oynarmış, (Alt çenelerinin hareketsizliği nedeniyle yeme işlemini sadece yutma olarak yorumlamak mümkün) bu da onu avını yerken yorduğu için gözü o malûm sıvıyı getirttirirmiş.