Bir ay sonrasını bir ay öncesinden yaşayan, harcayan bir ayyaşım ben, yalnızlığımda. Nasıl mı? Şöyle ki akşamı zor getiren bir devlet memuru olarak aybaşlarında kira-mira, elektrik-su, borç-harç, özellikle de Bakkal Hüdai Ağabeye borcumu ödedikten sonra cebimde kalanlarla ancak bir süre idare edebiliyordum kendimi.

Sonra da her zamanki gibi Bakkal Hüdai Ağabeyin bakkal tentesi altına yöneliyordum.

Hüdai Ağabey, kocaman harflerle; “Zevkin veresiyesi olmaz!” diye dükkânına levha asmış olmakla beraber veresiye olarak içki verirdi bana, ne de olsa belirli bir süre beraber olduğumuz aynı mahallenin çocuklarıydık, doğma-büyüme olmasa da, ben o ağabeylere yetişme çabasını yaşayan idim.

Hüdai Ağabey benim zevkten içmediğimi bilirdi. Malum; “Kimi dertten, kimi neşeden içermiş(1)” Bense düzensiz yaşamımda “İçmeyip de ne yapacaktım(2) ki?

Bilindiği üzere, kişi eğer niyetlenmişse içmek için, sebep aramaz, üstelik yalana sarılır “İçiyorsam sebebi var! Yarınımdan ümit mi var?(3) deyip sıyrılır düşüncelerinin içinden, atar düşüncelerini bir kenara, kendini azat eder kendini her şeyden...

Gerçekten benim için de öyle miydi? Bir bakıma, evet! Karanlıkta esnerken elinle ağzını kapatmışsın, ya da karanlıkta göz kırpmışsın, kime yararı ya da zararı olduğu meçhul, hatta kendine bile? Ama düzeltmem gerekir ki; yaşantımın bir devresinde “İçiyorsam sebebi var!”  dememin kendime zararı vardı.

Uzun hikâye, ama kısaca özetlemeye çalışayım;

Hiçbir ilintimiz yoktu onunla. Onunla diyorum, çünkü adını bile bilmiyorum, bir görünüp kaybolan görüntüsü ve benim peşi sıra sürüklenmem dışında. Kişi, bir anda gönlünü çalanı, kalbini ayakları altına sermek istediğini bilip, görmek, duymak istemez miydi?

Ama kişi akıllı, hatta zeki olsa bile ahmaklık zürriyetinde(5) varsa ve bunu utangaçlık, medeni cesaretsizlik(4) kılıfına uydurma gayretindeyken, olmayınca olmuyordu işte. Yok, öyle tilkinin uzanamadığı üzüme koruk(6), kedinin ulaşamadığı ciğere mundar demesi(6) gibi bir şey değildi bu.

Üstelik ne yolda, otobüste, trende, ne de şurada-burada karşılaşmıştık onunla. O; hayallerimdeki bir resimdi, bir gün hayalimde de olsa karşılaşınca; “İşte bu; benim! Bana ait!” diyeceğim, dediğim.

Sonrasında ben “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlardan(7) biriydim, kendi dünyamda, beynimde cirit atan(8) yüzlerce, binlerce soru ile boğuşan.

Suskunluğumda, mahzunluğumda sadece menekşe ve hareli gözler(4) kalmıştı belleğimde.

Ve ben bir hayal uğruna alkolle kucaklaşmaya, dostluğumu ilerletmeye çalıştım, öyle ufak tefek(9) değil, kocaman bir boyutla. Ya da nasıl denirse, öyle işte!

Bir tatil gününün öğlenden başlayıp da oldukça erken gelen akşamının yalpalayışında(8), bir gelin arabasının içinde gördüm hayallerimdekini galiba. Çocuklar, bahşiş almak için arabayı durduklarında, o kafayla ne kadarını zihnime hapsedebildiysem.

Arabanın plâkasında “Mutluyuz” yazısı vardı ve arka camındaki kâğıttan çiçeklerden birincisinde “A” harfi vardı, ikinci kâğıt çiçek beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu, hem neden ilgilendirsindi ki?

Bu; bir hayalin, bir düşüncenin, bir şeklin, bir umudun yok olmasının meydana gelişiydi, hak ettiğim(8), hak ettiğimi sandığım, öncesinde de dediğim gibi.

Umudu yok olmuş, gönlü kırık biri idim. Üstelik yaşamla ilgisi kalmamış. Sahi, insanlar neden doğar, yaşar ve ölürlerdi ki? Ben bugünü, bugünleri değil yaşamak, hissetseydim bile, elimde olmasa da doğmak istemezdim, ya da doğar doğmaz yaşamımı tüketmiş olmayı dilerdim.

Aslında, hayalimde de olsa olayı yaşamamın ertesinde hikmetinden sual olunmaz, ama Tanrının da yaptıklarına akıl erdiremez olmuştum, sarhoş kafamla. Aslında ayık kafayla da olsa Tanrıyı sorgulayamayacağımın bilincindeydim.

Aslında sakıncalı bir durum...

Tanrının beni imali sırasında nasıl bir anına rastladıydımsa, hani derler ya; “Benim gibilere boy vermiş, sonra ortalığa salıvermiş!” örneği boy-bos(4) bakımından şikâyetim yoktu. Tam “Kikirik(5)” tarifine uyan biriydim.

Belki kitaplara, kurallara, görünümüme göre yakışıklı sayılmazdım, ama hani bir darbı mesel(5) vardı nasıl ki; “Kuzguna yavrusu Anka görünürse(10) nasıl ki “Bir kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diyerek severdiyse(10) annem de beni öyle severdi, hatırımda kaldığınca. Bu nedenle bakmamalıydım annem dışındaki ele, ellere...

“Hey Tanrım! Neden 60-70 en fazla 80-90 yıla sığdırdığın bir ömrü neden sevgisiz yaşamaya mecbur bırakırsın ki günahkâr da olsa bir kulunu?” O kul; benim işte!

Bu bendim, tekrarlamam gereksiz. Acaba isyan sayılır mıydı davranışım?

Bir hayal de olsa yaşadığım, yaşama devam edemezdim buralarda. Ne doğduğum yerdi buralar, ne yaşadığım, ne de yaşamayı düşlediğim. İçimdeki garabeti(5) yok edemiyordum. Dilekçe yazdım amirlere;

“Atın beni bu şehir dışında bir yerlere, nerede ihtiyaç varsa, neresi olursa olsun!” dedim.

Canlarına minnet(4) gibiydi onların, öyle gibi geldi onlara sözlerim, dilekçem. Atıldım bir yerlere, atanmak anlamında.

Üç-beş kıçı kırık(4) eşyam vardı, kendimden başka. Ne ana, ne baba, ne kardeş...

“Maraşlı Şeyh oğlu Satılmış(11)” örneği, öncesinde doğup büyüdüğüm, sonrasında yaşadığım bu yerleri bir çırpıda(4) terk etmiş, “Seni şuraya gönderiyoruz!” dediklerinde itirazsız olarak kabul edip atanmasının istendiği bu şehre gayesizce yerleşmiş olan biri idim ben.

Tek gözlü bir oda, bana ve eşyalarıma yetmiş ve ilk tanıştığım kişilerden biri de ev sahibimden, işyeri arkadaşlarımdan sonra Hadi Abi olmuştu, ağabey yerine. Hem de başlangıçlarda hep peşinat ile sonralarında bilineceği şekilde kadrolu veresiyeci olarak!

Gün rutin(5) 24 saatti(12) gerçek olarak, sabahla diğer sabah arasına sıkışmış. Git, çalış, ye, iç, dön, zıkkımlan(8) ve zıbar(8)! Ben, unutulmanın var olduğu bir dünyada yaşamayı istiyor, hülyamdaki ise beni bırakmamak için ağda ötesinde yapışkanlarla zapt etme gayretinde idi.

Bir deniz ülkesindeydim, tıpkı Annabel Lee(16) gibi, ancak Annabel Lee’nin hayallerinden uzak. Galiba bu kez ertesi günün tatil olduğu düşüncesiyle ipin ucunu biraz fazla kaçırmış(8) gibiydim, ya da bana öyle geliyordu, meret(5) şişedeki gibi de durmuyordu ki zaten!

Her ne sebeple olduğunu bilmediğim bir şekilde, belki bir bardak, belki bir kavanoz, ya da bir şey almak için mutfaktaki raflı dolaba ardılınca(8), ağırlığıma, belki de cesaretime mukavemet edemeyen(8) dolap üstüme devrilmişti, doğal olarak tüm içindekilerle birlikte.

Bence beynimde hasar yoktu, ama kafatası, burun ve yüz müştemilâtımda(5) ringde havlu atılmış(8), nakavt olmasına(8) çeyrek kala abondene(5) bir halde kendisini kurtarmış, eskimiş, eksik bir boksör gibiydim.

Ev sahibim Hamdi Baba çelebi(5) bir adamdı, evliya(5) gibi. “Baba” deyişimden anlaşılmıştır herhalde. Handan Abla da ondan pek farklı değildi, zararsız bir sarhoş olduğuma dair kanaatleri olsa gerekti, abdestlerinde, namazlarında, niyazlarında olup da yobaz olmayan görünüşlerinde (sanırım).

İlk defa oluşan bu gürültüyü üst katta oturmaları nedeniyle duymuşlar, merak etmişler ve her ihtimale karşı kendilerindeki yedek anahtarla kapımı açıp girmişlerdi evime.

“Bir şeyim yok! İyiyim ben!” diyordum, ama o yükü, o cam kırıklarını, kalkan tozu-toprağı, kanları kendi başıma da üstümden yok etmem mümkün değildi. Belki bir vinç, ya da forklift(5) yardımıyla üstümdekiler kaldırıldığında ayağa kalkabilirdim, abartı gibi görünse de...

Hamdi Babanın cep telefonunu çıkartıp, Acil Servisi arayıp bir ambulans istediği hayal-meyal(4) hatırımda...

“Beynimde bir hasar yok!” diye düşünüyordum, üstelik benim gibi kalın kafalı(4) birinde!

Şok falan yaşamak(8) da hiç âdetim(5) değildi. Sadece, evet yaşamımda bir kez o şoku yaşamıştım, karanlık dünyamı aydınlattığına inandığım hayalimdekini gelin arabasında görüp de yitirdiğimde!

Alelusul(5) üstümü değiştirdim, yüzümü, oramı-buramı yıkadım sarhoş olsam da, üstüm başım temiz olmalı diye düşünüyordum, hastaneye geldiğimde. Gerçi o hengâmede(5) zihnim açılmış, sarhoşluğu, esrikliğimi(5) de yitirmiş gibiydim.

Masal gibi bir şey işte! Olsun! Ben inanmış, üstelik kendimi de inandırmıştım ya!

Da-di-da-dit! Hamdi Baba, Handan Abla hastaneye yöneldik, tabidir ki ambulansta görevli doktor ve hemşirenin emin ellerinde.

Burada bir şeyi açıklamam, daha doğrusu açıklayamamamı anlatmam gerek. Neden Hamdi Babaya “Baba” deyip de Handan Ablaya “Anne” yerine “Abla” dediğimi? Yaş farkını mı yorumlamak istemiş olabilirdim ki?

Oysa aralarında pek yaş farkı varmış gibi görünmüyorlardı. Her neyse!

Hastane önünde duran ambulans ve koşuşturanlar...

Galiba ben yolda ölmüştüm ve tüm hurilerin benim için görevlendirildiği beyaz bir cennetteydim. Tüm güzeller etrafımda, ben nereye bakacağımın şaşkınlığı içindeydim. “Güzele bakmanın” değil, “Güzel bakmanın sevap olduğunu” unutmuş gibiydim.

Yaşamadığıma inandıktan sonra ağzı açık ayran delisi gibi bakmamın(5) mahzuru olmasa gerekti. Huriler tamamdı da, şarap akan nehirler neredeydi, merakım o idi ve Ömer Hayyam’ı hatırlamadan edemedim;

Sözleri her ne kadar bazı sanatkârların hapsine sebep olmuşsa da; Ömer Hayyam’a mal edilen şu satırları, ayıplanmamayı düşünerek ve herhangi bir dizesini noktalayarak yazmak hakkım olmadığından yazamadan geçemedim;

“Irmaklarından şaraplar akacak, diyorsun / Cennet-i âlâ meyhane midir? / ‘Her mümine iki huri’ diyorsun / Cennet-i âlâ kerhane midir?”

Yaşadığımın neden sonra farkına vardım. Gördüklerimin gerçek olduğu konusunda hiç tereddüdüm olmadı. Bilmediğim bir sürü sözler ekinde röntgendi, EKG, EKO, tansiyondu, pansiyondu derken yapılan çok işlemi aklımda tutamadım.

“Kendinize gelin arkadaşım, haydi geçmiş olsun, kırığın-çıkığın yok, akşama taburcu ederiz(8) sizi!” diyen sesle kendime geldim.

Daha doğrusu kendime gelmek mecburiyetinde hissettim kendimi. Ben yaşamımda böylesine berrak(5) bir şekilde çağıldayan(8) bir ses duymamıştım.

Evet, bu seste birbirini yitirme kaygısı yaşayan bir çağlayanın zapt etmekte zorlandığı su zerreciklerinin heyecanı var gibiydi.

Yüzümü döndüm o sese. Allah'ım olamazdı, o; o idi, hayalimde doğan, yaşatıp büyüttüğüm, bulduğumda yitirdiğimi sandığım;

“Aaa! Sen?”

“Aaa! Ben de, bu ne demek şimdi? Anlayamadım!”

Ellerine sarıldım, bir refleks(5) olsa gerekti bu. Genç bir doktor olmasına rağmen benim gibilerin minnet duygularını ifade için bu tip hareketlerine alışkın gibiydi. Gene de gözlerinde zerre kadar da olsa merak izleri vardı.

Önce hissettiğim, sonra gördüğüm kadarıyla ellerinin her ikisinde de yüzük yoktu. Belki benim başka şeyler düşünmem de imkânsızdı o an:

“Elinde yüzük yok, boşandın mı kocandan?”

“Ne alâka? Ben hiç evlenmedim ki?”

“İsminiz ‘A’ harfi ile başlıyor, inkâr edemezsiniz(8)!”

“Ederim! Çünkü adım Hande!”

“Allah! Allah! Nasıl bu kadar yanılabilirim ki? Peki, benim görevli iken buraya atandığım şehrin de mi yerlisi değilsiniz?”

“Görmeyi arzuladığım halde hiç görmediğim bir yer, geldiğiniz il! Beni olağandan öte kaygılandırıyorsunuz(8), nereden uyduruyorsunuz tüm bunları?”

“Uydurmadım. Karanlık dünyama, tayin olarak buraya gelmeden evvel, ışık olarak geldiniz siz, bir kere gördüm, ya da gördüğümü sandım, ikinci görüşümde de yitirdim sizi. Şimdi karşıma geçip bilmiyor gibi davranıyor, doğruyu söylemiyorsunuz!”

Sabrı taşmış olmalıydı Doktor Hanımın, yanındaki hemşireye döndü;

“Psikoloğa(14) haber ver! Doktor Erol Beyi(15) de vakti müsait ise, devrilen dolap altında kalıp da hayallerine yıldırım aşkla ulaşan, hakkında tereddütlerim olan hastamı muayene etmek için gelebilirlerse sevinirim…

Bu hastamızı bir de onlar görsünler, dinleyip, anlasınlar uzmanlık alanları dolaysıyla. Gerekiyorsa taburcu edelim, ya da onların bölümünde de bir süre misafir edip müşahede altında tutalım(8).”

“Ben deli değilim!”

“Ben de öyle düşünüyorum, zaten! Gene de emin değilim!”

“Yani?”

“Genelde yıldırım aşklarla ilgilenmek benim ihtisas alanım(4) değil, kırık-çıkık, travma(5), ortopedi(5) konularında çalışıyorum ve henüz uzmanlık alanım olmadı. Uzmanlık için daha bir fırın ekmek yemem(8) gerek! Ama merak etmeyin, siz iyileşirsiniz, bir fırın ekmek yemenize gerek kalmaksızın...”

“Yani şüpheleriniz sabit!”

“Ben demedim, siz söylediniz!” derken sırtını dönmüş, son kelime kapının pervazına çarpıp yansımıştı sanki birkaç kez, hiç de gereği olmadığı halde.

Oysa düşünüyordum onunla ilk göz göze gelişimizi(8). Hüsnü kuruntum(4) tabii...

Benim anladığımla, doktorların göz göze gelmeleri arasında dağlar kadar fark vardı.

Tanrı bir garibi (yani benim gibi birini) sevindirmek isterse ona önce eşeğini kaybettirir, sonra buldurur, sevindirirmiş. Tıpkı benim hayalimi kaybetmem ve gerçeğine ulaşmam gibi.

Benzetmeye bak, ayıp, özür dilemem gerek. O halde hem bu benzetmeyi unutmak, hem de unutturmak için şöyle bir cümle sarf etmem daha mı uygun olur ki acaba?

“Tanrı insanları çift yaratırmış(16). Benim anladığım benzerlik anlamında, kadın-erkek fark etmeyen iki insan olarak benzeyen. Aslında ben bu düşüncemde her zaman haklıyım. Ancak Tanrının sözünü yorumlayanlar ve iddia edenlere göre; ‘Tanrı dünyaya iki cins insan gönderirmiş(miş), biri erkek, diğeri dişi olarak(16), birbirlerini tamamlasınlar, nesilleri devam etsin!’ diye. Bence bu da doğru, ama bu benim düşüncemin yanlışlığının ispatı olamaz asla!

Doktor Hande’nin ısrarı ile kafa tahtamda(4) eksiklik olup olmadığı hakkında inceleme yapmak ve kanaat oluşturmak için psikolog ya da psikiyatr(14) her neyse onlar da beni iki gün incelediler, resimler, slaytlar, projeksiyonlar(5) gösterdiler.

Kendi kanaatlerini desteklemesi için; “Bir de hocamız görsün!” dediler.

O dedikleri kişi, hoca mı neyse geldi, bir zampara, ya da pazarda aradığını bulma çabasındaki bir ev kadını gibi dolaşmağa başladı etrafımda. Bir sandalyeye oturtturdu beni, kaldırdı, genç doktorlarla konuştu, bir sürü bilmediğim kelimeler yoğunluğunda.

Genç doktorlar hoca dediklerinin hareketlerini itina ile dikkatli bir şekilde takip ediyorlardı gözlemlediğim(8) kadarıyla.

Hoca bir ara durakladı ve muhtemelen kız öğrenci ve asistanların  da olduğunu dikkate alarak kulağıma usturupluca(5) küfretti. Anlamamıştım nedenini, aynı şekilde iade ettim, boş bulunup;

“Ben de senin!” diyerek. Bunun bir sinir testi olduğunu anlayamamıştım başlangıçta. Genç doktorlar gülerlerken, hoca sitem edercesine gibi geri dönüp, gülümseyerek;

“Atın bunu hastane dışına, demir gibi, bomba gibi, hatta benden de sağlam!” dedi.

Galiba tahtası eksik olma ihtimali olan, ihtimal değil, belki de gerçekten tahtası eksik olan ben değildim!

Hocalarının dediklerine uyma mecburiyetinde gibi olan genç doktorlar, asistanlar, sözü kararında, yahut da yarım bırakmak niyetinde değil gibiydiler.

“Son olarak bir de sevgilin görsün, öyle gidersin!” dediler, belki de anlamadığım bir şekilde alay edercesine. Aslında hoş kelimeydi; “Sevgili” kelimesi ama ima dolu bu sözü anlamayacak kadar da bön değildim.

“Hocanız gibi, ben de küfredeyim mi sizlere?” demek geçti içimden. Ben dört yıl okumuştum, onlar altı yıl, daha da okuyacaklarından maada(5).

Ama adam olmak(17) okumakla mümkün olmuyordu, zer-düz palan(18) da vursan, eşek yine eşek olarak kalıyordu!

Pılımı-pırtımı toplamış(8), odamdan ve sonrasında hastaneden çıkmak üzereydim.

Arkamda sanki bana ulaşma çabasındaki ayak seslerini duydum, o idi, adım unutulmuş olsa gerekti, hem zaten önemi de yoktu. O; bir hayaldi tıpkı ilki gibi, sarılmak istediğim.

Oysa benim felsefeme göre sadece benzerlik vardı, insanların çift yaratılışı gibi. Hem aşk ne demekti, beyninde daha önce yaşamış olsan da bir görüşte, bir el tutuşta ve o genç kızın tarif ettiği şekildeki gibi; “Yıldırım” cinsinden.

“Arkadaşlarımın kusuruna bakma!”

“Ben kimim ki? Hem ben onların sözlerini yok saydım. Ama siz bir çay ikram etme teklifimi boş çevirmezseniz, beni mutlu edersiniz!”

“Kur mu yapıyorsunuz(8) yoksa?”

“Mümkün mü? Gönlümdekine benzettiğim için gönlünüze, his dünyanıza egemen olabilir miyim? Hem böyle düşünmenizi, yorumlamanızı ayıpladım. Çünkü haddini bilen(19) biriyim, dağ yolundaki yonca ile gül dalındaki goncayı kıyaslamak, bir kefeye sığdırmak mümkün değildir ki!..

Bende hüzün, sizde neşe, sizde tomurcuk, ben de yalnızca diken. Bağışlamanız dileğiyle, ilk ve son defa 'Allahaısmarladık!' deyip kaybolmadan önce bir tekerlemeyi yorumsuz olarak söyleyebilir miyim size?”

“Tabii, neden olmasın?”

“Gülü gülene ver, / Kalbini sevene ver, / Sevmek güzel şeydir / Kıymet bilene ver!” Hak etmek de gerek tabii. Ama minnet yüklüyüm, keşke hak edebilsem. Allahaısmarladık!”

Söz söylemesini, cevabını beklemedim, aksi takdirde frenlemesini bilemediğim duygularımla, bir yalı kazığı(4), bir iskele babası(5) veya iki ya da dört ayaklı fark etmeyen sokak varlıklarının ihtiyaçlarını giderdiği bir telefon, elektrik direği ya da ağaç gibi kalabilirdim ortalarda, ortalık yerlerde.

Tarif etmeye yeltendiğim(8) o yine bendim, söylememe gerek var mı?

Oysa arkamda hiç de öyle bir niyetini sezinlemediğim birini bırakmıştım.

İnsanların hayalleri sınırsızdı. Ancak akıllı insanlar hayallerine sınır çizebilir, hadlerini, haklarını bilir diye düşünüyorum. Belki akıllı olduğum konusunda iddiam olmayabilir, ama hayallerime kesin olarak kırmızıçizgiler koyacak, koyabilecek kadar cesur hissediyordum kendimi.

Kendimi ispat etmeme, hatta bunun için gayret etmeme bile gerek yoktu. Ben; bendim işte, ben; benim ben olabildiğim, olabileceğim kadar…

Eve döndüm, sessiz, bereketsiz ve ayyaş yaşantımı kapsayan, alkolden çürüme çabasını yaşayan ciğerlerimin iki üç gün zorunlu olarak dinlendiği! Hamdi Baba mutfak dolabını yaptırmış, her ihtimale karşı kancalarla desteklettirip kuvvetlendirmişti.

Handan Abla da evi temizlettirmesi yanında, karınca kararınca(4) da olsa cebinden evdeki eksiklerimi tamamlamaya gayret etmişti. Zaten bir bekâr evinin, hele ki benim evimin iki çerez tabağı ve iki ince rakı bardağından başka neye ihtiyacı olabilirdi ki?

Evvelden -anne babamı yitirdikten sonra- yalnızlığım, daha doğrusu yalnızlık korkum nedeniyle içerdim o zıkkımı. Sonra, yani beynimde oluşan o malum hezeyanım(5) nedeniyle ek olarak unutmak için de devam ediyordum içmeye. Şimdi ise...

Unutmamak için içtiğimi itiraf etmeliyim. Hem ben zaten unutmak için sevmemiştim ki(20)! Hatta korkuyor, bakışlarını beğenmediğim o genç doktor eğer hayalimde de yaşamış olan ona, benim ona baktığım gözle bakıyorsa diyerek; “Ben o zaman ölürüm!(2) diye düşünüyordum.

Sık sık hastalanmak, sık sık hastaneye gitmek istiyordum. Ama devamlı olarak ona rastlayacağım ne malumdu? Hem bayram değil, seyran değil tekerlemesi gibi bir aksırık, tıksırık, nezle için de hastaneye gidilir miydi? Aile doktorları ne günlere duruyordu ki?

Bir gün dalgınlığında karşılaştım onunla;

“Bir tahtası eksik Halil İbrahim'i(22) hatırlamamanız gayet doğal, ama sanırım içimde bir his, dolabı tekrar üzerime devireceğimi, tahtalarımdan eksik olan olup olmadığının tespiti için kendimi sizin şefkat(5) dolu ellerinize bırakacağımı müjdeliyor bana!”

“Gerçekten delisiniz!”

“Gerçekten insanın ara sıra da olsa deli olması gerektiği kanısındayım. Size ‘Merhaba!’ demek için yolunuza çıkmış değilim. Tamamen tesadüf! Bu yolunuz üzeri ise, sizi görmek için her gün bu yol üstünde olmaya çalışırım, ama haddimi bilerek, uzaktan. Şimdi sizi biraz da olsa meşgul ettim, buyurun yolunuza devam edin, merhaba ve iyi günler efendim!”

“İyi günler! Bilmeniz gereken bu yolun devamlı olarak benim kullandığım bir yol olmadığı. Bir arkadaşımız doğum yaptı, onu ziyarete gidiyorum.”

“Şimdi desem ki; arkadaşınızın ya da ‘Arkadaşlarınızın her gün doğum yapmaları mümkün değil mi?’ diye, beni gene o küfürbaz hocaya ve söylememde sakınca olan sıfatlara uygun psikolog ya da bilmem ne olan doktorlara yönlendireceksiniz…

En iyisi mi haddimi bileyim ve sorumu şöyle şekillendirmeye çalışayım; ‘Acaba tekrar bu yakınlarda doğum yapacak, evlenecek, ya da çocuğunun doğum gününü, sünnetini, hatmini(5), kırk uçurma(23) ve mevlidini(24) kutlayacak bir arkadaşınız olmaz mı?’ yine bu yolu kullanmanız gereken?”

“Çocukların evcilik oyunlarında bile olmaz böylesi. Gerçekten bir ara uğrayın da Erol Doktor bir daha baksın size, ne olur ne olmaz, tekrar kontrol etsin!”

“Siz de yanımda olacaksınız, yemin billâh her gün olmasa da her hafta gelirim Doktor Erol Beye muayeneye, her hafta dememdeki maksat da sizi sık sık rahatsız etmemek arzumdan dolayı olacaktır. Çünkü her karşılaşmamızda sizi dünya gözüyle bıkmaksızın usanmaksızın görüp beynime hapsetmek için. Bir şey daha söylememe izin verin, hemen yolunuzdan çekileyim...”

“Ya vermezsem...”

“Ben edepsiz değilim, gene de yolunuzdan çekilirim, sizin bir anlık hüzün yaşadığınızı görmektense bir ömür boyu kahrolmayı(8) yeğ tutarım(8).”

“Bu, ne demek şimdi?”

“Duygularımı, hissettiklerimi anlatamamak...”

“Peki, bir gün arayacağım sizi! Bir çay içimi süre içinde sizi, daha doğrusu duygularınızı, hissettiklerinizi bilmek için, ama bu bir vaat değil bilesiniz, sadece sözlerinize saygı duyduğum için. Ama şimdi geciktim, izninizle...

Bir şey demedim, diyemedim galiba, aynı hastanedeki gibi sırtını dönüp gittiğinde. Ben onu ne zaman istesem bulabilirdim, çünkü yeri, yurdu belli idi, hastane olarak. Ama ben...

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa(25) değilsem de, aynı çizmeleri giymiş Halil İbrahim’dim.

Ve bu demek oluyordu ki lâf kalabalığında(4) düpedüz ekilmiştim(8).

Canı sağ olsun!

Ben ona ömrümü adadım şu andan itibaren. O ister kabul etsin, ister etmesin, ömrüm ayaklarının dibinde, ister tutar kaldırır, ister üstünde tepinir, çiğner, ezer. Benim bana, benim ona karışmaya kesinlikle hakkım yoktu.

Hem, ya da üstelik söylemek isteyip de, söylememe izin vermediği şey; asla ilân-ı aşk, ya da benzeri bir davranış değildi. Öncesinde de hissettirdiğim gibi bir panterle bir dağ faresi nasıl aşık atabilirdi(8) ki, nasıl göz göze bakışabilirdi(8) ki? Benim söylemek, hatta sessizce fısıldamak istediğim şey; onun sayesinde kişiliğimi bulduğum, onunla medeni cesaret kazandığım ve yaşadığım idi.

Gizli olarak; sahipsiz olduğunu düşündüğüm bakışlarının benim olsun isteğimdi(26).

Hem her nedense, ya da neden gerekiyorduysa ilk defa gözlerimde yaşlar vardı, anlayamadığım, kendime bile anlatamadığım. “Aşkın gözyaşları(27) ancak bir film adıydı, eğer aklımda yanlış kalmadıysa. Hem onu uzaktan sevmekle(28) ona ulaşamayacağımın kesinlikle farkındaydım.

Annem, ondan başka yâr olmayan(29), cennetin ayaklarının altında(29) olduğunu bildiğim annem bazen, yoğun düşüncelerle bedbinliğe düştüğüm anlarda; “Gün doğmadan, neler doğar oğlum(30)?” derdi.

Eğer günler hep karanlık, ya da simsiyahlıklar dolu olursa nasıl doğardı ki? İnsanlar, ya da benim gibiler ya olmayacak duaya âmin demeliler(8), ya da hayallerine çekidüzen verme(8) gayretini yaşamalıydılar.

Gerçekler ne kadar acı olursa olsun, insanın yüzüne çarpardı, eğer haddini bilmemekte direnirse kişi, ya da kişiler...

Ve sonuç; Gayya Kuyusu(31) dibinde kendilerini bulmak şeklinde belirlenirdi.

İnsanlar yoruluyorlardı düşünürlerken. Hele ki bazı düşüncelerinin yasak olduğunu, yasaklı olmasının gerektiğini, asla fiziksel ya da cinsel düşünceler olmaksızın hissettiklerinde.

İşte ben öyle bir yasaklı kavram içindeydim, yok öyle yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal şeklinde bir ikilem(5) değildi yaşadığım. Belki his karmaşası(4) diyebilirim. Tayin isteğime neden olan hülyalarımda şekillenen neydi, onu ilk gördüğümde, onunla ilk karşılaştığımda bulduğum neydi?

Ya da özet olarak Doktor Hanımda aradığım neydi? Sevgi mi, şefkat mi, yalnızlığımın tedavisi mi, egoizm(5) mi, yoksa sevgi içine gizlemeye çalıştığım bedensel, fiziksel arzular mı?

Sonuncular asla zihnimden geçenler değil. Güzeldi, ama güzel değil, çirkin olsa bile gönül kimi severse güzel oydu. Benim hülyalarımda da, rüyalarımda da ve gönül dünyamda da o biricikti.

Varsın benim gönlümün sultanı olmasın, ben onda kendimi yaşıyordum ya, bu yeterliydi benim için, hem bundan sonrasında tüketeceğime inanamadığım gelecek yaşantımın tümü için.

Cevap veremiyordum düşüncelerime, hissettiklerime. Yaşadığım özellikle sevgi ve şefkatin ağırlığı idi, kendimi ancak dürüstçe ifadelendirmeye çalıştığım. Çünkü uzaktan da olsa ona sevgim doyuruyordu beni.

Varsın nefesini hissetmeyeyim, varsın gözlerinde erimeyeyim, varsın gönlünde yer etmeyeyim, varsın ellerinin sıcaklığı ile yanmasın cismim...

O halde bekleyecektim onun seslenişini, her ne olursa olsun, her ne zaman olursa olsun, ömrümün sonuna değin, sessizce, sadakatle, umutla. Ama biliyor, daha doğrusu hissediyordum, belki de bencilce düşünüyordum ki; o kimdir, nedir, nasıldır, ama kapısının her çalındığında “o mudur(32)?” diye beni merak edecek midir?

Bir bakıma hayallerin esiri olmak(33) gibi düşünülebilir, ama gerçekten hissettiğim bu idi, bazı şeylerin abdala malûm olduğunun(34) ispatı gibi geliyordu bana. Davranışlarımla, sözlerimle, belki de tahtalarımın bir kaçının eksikliği nedeniyle onu, yani Doktor Hanımı etkilediğimin hüsnü kuruntusunu yaşıyor gibiydim.

Kader, şans ya da tesadüf veyahut da Tanrı yazgıyı şekillendirmemişse, bir kısım imkânları zorlayarak ulaşılmayacak bir mertebeyi(5) hedeflemek yanlış olsa gerekti. Yanlış yapmayacaktım.

Kadere yardımcı olmak amenna(5), tıpkı hastane dışında karşılaşmamız gibi, ama esprisinde tazelik olmadığı konusunda şüphe olmayacak bir şekilde arka arkaya doğumlar, yaş günleri, evlenme yıldönümleri gibi bir şeyler beklemek de abesti(5), onunla karşılaşmak, onu görmek, onunla konuşabilmek konusunda.

Ancak hani bir söz vardı; insan isterse tekeden süt sağardı(35)! O halde aynı yoldan bir daha geçmeyeceğini ima etse bile, çokça gün aynı umutlarla onu beklemek zahmet olmazdı bana, hem hiçbir zaman.

Bu da ancak balık kavağa tırmanınca mı(36), ya da bir katır doğurunca(36) mı gerçekleşirdi ki? Herhalde abartı...

Her neyse! Tarihteki ilk mahzun âşık ben olmayacaktım, üstelik sonuncusu da değil. Aralarda bir yerlerde yer alacaktım ve yaşam şu ya da bu şekilde devam edecekti, hem etmeliydi de, ömür mumunun fitili tükeninceye dek!

Bunun sonu olmazdı. “Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz(37)!” gibi. Ecelin ya da eceli yaratan hangi melek ise işi-gücü yoktu da Halil İbrahim ile Hande Doktoru ayırma zahmetine mi girecekti, öyle mi? Gene de sözü; tekrar olarak “Allah’ın hikmetinden sual edilmez!” diye bağlamak uygun gibi geliyor bana...

Her şeyi Allah'a bağlamak, her şeyi Allah'tan, istemek, beklemek haksızlık ya da yanlışlıktı. “Allah’ım bana ekmek ver!” diye yalvaran aç bir fakire, ekmek verip Allah'ı inkâr etmeğe çalışan bir dinsiz değildim.

Ama Allah’a da benim çabama destek olması için yardımcı olmam gerekti! Allah'ın sopası yoktu ki yol göstersin, olsaydı zaten herhalde kafama şöyle bir dokunur, yerinden oynamış tahtaları yerlerine yerleştirir, ya da eksilmişse tamamlardı!

Düşündüklerim nasıl bir hezeyanın görüntüleri olabilirdi? Evet, Sokrat değildim; “Bilmediğimi bilecek” kadar, ama bildiğim “Deli olmadığımdı.”

Ha! Belki şöyle düzeltmeğe çalışabilirim söylemek istediklerimi; “Oynatmama, ya da deliliğime ramak kalmıştı(38)!”

Eğer Hande elimden tutmaz, gülümsemezse, Doktor Erol Beyin devamlı müşterisi ya da ona tutsak olmam tartışılamazdı (bence).

Yaşamak; eğer bir gayen, ya da arzun, isteğin yoksa ömrün törpülenmesi anlamında bir şeydi. Onun; “Arayacağım!” demesi ile aramaması arasındaki yaşadığımı düşünmediğim zaman ne kadardı?

Değil bilmem, hissetmem bile mümkün değildi.

Ne güzel ulaşamadığım da olsa hayallerim vardı, ulaşmayı düşündüğüm halde ulaşamadığım. Ulaşamayacağım hayallerimin umutsuzluğunu yaşasam da kendim kendime tutsak değil, özgürdüm. Ama şimdi?

Yaşamımdaki tek değişiklik belki bencilce onun hayali ile becelleşmem, belki Hamdi Baba, Handan Abla ikilisinin telkinleri, sık sık yemeğe davet etmeleri ve bu arada Ramazan ayının gelip geçmesiyle içkiyle muhabbetimin oldukça azalması, sonrasında hatta yok olma boyutlarına ulaşma gaye ve çabası ve nihayetinde ulaşmasıydı.

Herkes askerde sigaraya başlardı, “Gel, teskere gel!” nameleriyle, ben başlamamış, bırakmamıştım da, böylesine hınzır kötü bir alışkanlığı. Gene de inkâr etmemem gerek ki hâlâ serseri ve hâlâ tahtası eksik biriydim.

O arasaydı beni; “Bayramın kutlu olsun!” demek için, ben hastane kapılarında sürünmeseydim, onu görmek ve iyi dileklerimi sunmak için, iyi olmaz mıydı? Bir nebze(5) de olsa tamamen mi suçsuzdum ki?

Arardım, bulurdum ve “İnsan olarak geldim kapına, ister kabul et, ister etme, ama bayramın kutlu olsun!” der, elimi uzatır, yakınlığını hissetmeye çalışır, elim boşlukta kalırsa ki bu saygısızlığı ondan göreceğime asla inanmazdım, edebimi takınır usulca çekilirdim yaşamından.

Eğer görev başında değilse not bırakırdım aynı şekilde, ama hayallerimi de ona bırakmaksızın, kendimde muhafaza ederek.

Onun da beni araması mı, bulmak istemesi mi? Güldürmeyin adamı! Umut etmeyi umut etmek bile umutlarımın ötesinde bir şeydi!

Zaman, unutmak için en iyi çareymiş, lâf işte! Zaman geçtikçe içimdeki sevgi azalmak bilmiyor, günden güne çoğalıyordu, beynimde, hayallerimde daha da büyüyordu o. Beynim alamaz olmuştu hayallerimi, toparlamak istememe rağmen, taşmak üzereydi hayallerim.

Kendimi dağlara, bayırlara, vadilere, ovalara salasım isteği geçti içimden. Müdürüm dileğimi hissetmişçesine; ustalığında tereddütlerim olan, konuşma özürlü bir şoförle, külüstür, tenteli eski model de olsa bir ciple görevlendirmişti beni dağlara, kırlara...

Muhtemelen de sevdiğimin adını dağlara yazmam(39) için…

Dinlemeyecektim kendimi, bırakıp unutacaktım hayallerimi, hatta kendimi. Nitekim kekik kokuları, kaynaklarındaki billur ve buz gibi sular, açlık duymaksızın oksijeni bol, hatta ozonu çağrıştıran hava, ta uzaklardan yankılanan kaval ezgisi, kuzuların, analarının, babalarının sesleri ve onları korumakla yükümlü Kangal olduklarını tahmin ettiğim köpeklerin seslenişleri...

Şoför kendi halinde, ben hüzün yaşamaksızın görevimin bilincinde ve hayallerime bir süreliğine de olsa mola vermiş gibiydim.

Akşamın serinliğine karanlık ortak olmak üzereyken çıktık dönüş yoluna. Şoförün bekleyeni vardı, aracı süratli kullanmasından anladığım kadarıyla.

Benimse keşke bekleyenim olsaydı da, razıydım kavuşmasam(40). Efkârlanmıştım(8), uzun zaman sonra, Orhan Veli olmak istiyordum(41). Ya da bu gece “Tüm meyhanelerini dolaşmak istiyordum şehrin(42)

Bir ara anlamakta ve etkilenmekte zorluk çektiğim şoförün sesi çınladı kulağımda;

“Vallah fren yohtur, beyim!”

Tam bu sırada Hande göründü cipin önünde, farların gözlerini kamaştırışı şeklinde ve bembeyaz önlüğüyle. Ona çarpmamak arzusuyla el frenine abanmak(8) arzusunu yaşadım, ancak geç kalmıştım.

İnsanların ölmelerine çeyrek kala yaşadıklarının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğine duyumum vardı, ama böylesini gelecekmiş gibi hayal edebileceğim, ya da gözlerimin önünden geçireceğim aklımdan hiç geçmemişti.

Hayal meyal hatırlıyorum(8) asfaltta önce kayışımızı, sonra takla atışımızı(43).

Ve daha sonra her şey karanlıktı benim için, belki konuşma özürlü şoför arkadaş için de…

Sesler çalınıyordu kulağıma bölük pörçük(5), duygu yüklü olduğunu sandığım, ya da bana öyle gelen;

“Ona bir şey olmasın Allah'ım...”

“… Söz! Böbürlenmeyeceğim(8) Allah'ım...”

“ … Istırabından zevk almak istercesine sadistçe sessiz kalmayacağım...”

“ … Beni ben edene elimi uzatacağım...”

“ … Ona bir şey olmasın. O değil, ben sürüneceğim ayaklarının ucunda…”

Ve benzerleri daha birçok sözler, ulaşmakta zorluk çektiğim...

Anlam veremediğim sözler, cümlelerdi bunlar, ama sesi tanıyordum. Binlerce ses, binlerce desibel(5) farklılıkları olsa da bu sesi tanımamam imkânsızdı. Herhalde ahrette(5) olmalıydım.

Tanrının meleklerinden biri, onun, yani Hande’nin sesiyle konuşuyordu benimle. Ölmüş olmam, akla gelen en yakın olasılıktı, yaşama gayem olmadığını bildiğime göre.

Sözler aynı ahenkle(5), aynı ritimle devam ediyordu;

“… Neden sevdiğimi söylemekte acele etmedim ki…”

“… Bulunmaz Hint kumaşı(44) mısın ki, süründürdün adamı?...”

“… Elini uzatman bu kadar mı zordu?...”

“… Bu mu sevgiden anladığın?…”

Kıpırdamıyor, ya da kıpırdamak istemiyordu göz kapaklarım(45), kıpırdamamak isteğinden mi, kıpırdayamadığından mı, bilemiyordum. Mademki ahretteydim ve onun sesiyle bütünleşmiştim, gerisi benim için; Vız gelir, tırıs giderdi(8).

“… Ben bana tapınanı hissetmemişim, bugüne kadar, böylesine...”

“… Neredeyse canın çekiliyordu, neredeyse yok olmak üzereydin, gene de o durumda bile adımı sayıklıyordun, güzel adam...”

“… Perişan, bitkin, göçük ve çökük olmana dayanıksızım ben...”

“… Kıymetini bilemedim, ne olur ölme…”

“… Bir kerecik kendine gel...”

“… Sana şans tanımadığım geçmesin aklından, ne olur...”

“… Beni duyuyor musun? Ben hayalindeki ve gerçekteki senin olan benim. Kendine gel! Beni hâlâ seviyor ve istiyorsan, ben seninim…”

“… Seni rahatlatacak, seni yaşama döndürecekse, duy sesimi; seni seviyorum...”

Kendime gelmem gerektiğini hissediyordum, mademki seviyordu beni, mademki özlemlerim dinecek benim olacaktı.

Kendimdeydim.

Gerçekten gözlerimi açamıyor, elimi, ayağımı oynatamıyordum, ama duyuyordum, bölük-pörçük de olsa Hande’nin sözlerini, şükürler olsun Tanrım! Karacaoğlan geçti gözlerimin önünden sesiyle, ama dizelerini kendime göre içimden değiştirerek;

“Madem dilber gönlün var idi bende(46) neden çektirdin ki bana bu kadar zamandır, hem niye acır gibi sesleniyorsun ki? Neden böyle olmamı bekledin ki? Ben senin için ölürdüm bile, eğer ki; ‘Öl!’ deseydin! Hiç mi hissetmedin?”

Elimde kendime gelişimle sıcaklığını hissettiğimde;

“Acıma bana, sev beni, ömrümü adıyorum, evlen benimle, ‘Evet!’ de bana!” dediğimde;

“Ha şunu bileydin!” diyeceğim tek bir söz, tek bir kelime çınladı kulağımda ondan, beni tarif eden;

“Deli!.. “

Ve devamı;

“Tabii ki evet! Seninle evlenirim…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kimi dertten içermiş, kimi neşeden…  Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(2) Dağ başındasın / Derdin günün hasretlik; /  Akşam olmuş, Güneş batmış , / İçmeyip de ne halt edeceksin. Orhan Veli KANIK, “DAĞ BAŞI”

(3) İçiyorsam (Her akşam) sebebi var, Yarınımdan ümit mi var… Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; Metin EVERES’e ait, Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği. Ayrıca Müslüm Gürses tarafından arabesk olarak bestelenmiştir.

(4) Baba; (Esas anlamları dışında)  Zemine sağlamca oturtulmuş şapka ya da silindir şeklinde plâstikten yapılmış spor için yapılmış cisim. İskele Babası; Gemi iskelelerinde gemiden atılan halatı sağlamca tutturmak için bulunan, kısa, kalın, tepesi halatın ucundaki genişçe sabit halkanın kolay takılabilmesi ama olağan hareketlerle kendiliğinden kurtulamamasını sağlayacak şekilde çıkıntılı, çoğunlukla yekpare demirden bir direktir. Çocuklarına karşı babalık görevini, sorumluluğunu yerine getirmeyen kimseler için alay yollu söylenir.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Boy Bos; Endam. Vücut, beden

Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

Canıma Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan mutluluğu belirtmek için kullanılan söz (Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana).

Hareli Gözlü; Mavi, çakır, elâ göz.

Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.

His (Duygu) Karmaşası; Bilinçaltına itilmiş olan duygu, anı, hareket gibi eylemlerin etkisiyle oluşan, genelde sinirli davranışlara ve eylemlere neden olan ruh hali.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İhtisas Konusu; Belirli bir konuyu iyi anlayan, bir anlaşmazlığı çözümlemek için başvurulan daire.

Kalın Kafalı; Geç ve güç anlayan, kavraması, anlaması kıt.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kıçı Kırık; Önemsiz, değersiz, aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş kişileri paylama, azarlama anlamındadır.

Lâf Kalabalığı; Üzerinde konuşulan konu, esas ya da sorunla ilgisi olmayan boş söz yığını.

Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.

Tahtası Eksik; Delice davranışları olan, aklı olmayan.

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

(5) Abes; Akla, gerçeğe, sağduyuya aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma, saçma sapan.

Abondene; Bir karşılaşmada artık dövüşemeyecek duruma gelen boksörün oyunu bırakması.

Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

Ahenk; Uyum. Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrıya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Berrak; Duru, parlak, aydınlık, pırıl pırıl, temiz, güzel, açık.

Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

Darbımesel; Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş, halka mal olmuş, öğüt verici nitelikte söz.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Egoizm; Bireyin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi.  İfade edilmek istenen egoizm; Etiksel (Ahlâki), Psikolojik ve Rasyonel egoizm olarak çeşitlendirilebilir.

Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu.

Evliya; Velinin çoğulu olan “eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler. Allah’ın istediği şeyleri yapan, onun rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği yollarda giden kişi.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Hatim; Kur’an-ı başından sonuna değin okuyup bitirme. Sona erdirme, bitirme.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Maada; -den başka, gayrı.

Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.

Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.

Müştemilât; Eklenti. Ana binaya yapılan ayrı işlevde bulunan bölüm, yapı ve eklentiler. Depo, ardiye, avlu, ahır, bahçe, balkon, taraça vb.

Ortopedi; Vücuttaki kemikler, eklemler kaslar, kirişler, sinirler gibi, hareketi sağlayan organ bozukluklarını düzenleyen cerrahi dalı. Bu tür hastaların tedavi gördüğü bölüm.

Projeksiyon; Geometride bir nokta, doğru ve düzlemin taşınmak suretiyle diğer bir nokta, doğru ve düzlemde meydana getirdiği izdüşüm. Haritacılıkta ise küre biçimindeki kütlelerin veya dünyanın yüzey şekillerinin düz bir kâğıt üzerine orantılı aktarma işlemi. Öyküde söylenmek istenen barkovizyon veya slayt anlamındadır.

Refleks; Doğuştan var olan ve dışarıdan gelen bir uyarı neticesinde husule gelen irade dışı hareket.

Ritim; Olayların düzenli aralıklarla tekrarlanması özelliği. Şiir, düz yazı ve ezgilerde uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu. Uzunluğunda seslerin, durakların düzenli bir şekilde yinelenmesinden doğan düzen, uyum.

Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Travma; Canlı üzerine beden ve ruh açısından önemli ve etkili ruhsal yaralanma belirtileri bırakan durum.  Herhangi bir fiziksel etkenle oluşan yaralanma, incinme, zedelenme, yara, bere.

Usturupluca; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygunca, kırmayacak ve üzüntülere neden olmayacak bir biçimde.”

Zürriyet; Sülâle, döl, sulp.

(6) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(7) Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım… şeklinde başlayan Nihavent Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hikmet Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a aittir.

(8) Abanmak; Birine, ya da bir yere ardılmak, yüklenmek, asılmak, birine sataşmak, saldırmak, çatmak.

Ağzı Açık Ayran Delisi Gibi Bakmak; Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Ardılmak; Birine, ya da bir yere abanmak, yüklemek, asılmak, birine sataşmak, saldırmak, çatmak.

Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.

Bir Fırın Ekmek Yemek; Bir konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmak, uzmanlaşmak, bilir hale gelmek için çok çalışmanın, tecrübe edinmenin, bunun için yetenekli olma durumuna göre uzuncana bir zamana ve emek vermeye ihtiyaç olmasının gerekliliği konusunda deyim.

Böbürlenmek; Övünerek kabarmak, kurumlanmak.

Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.

Çağıldamak; Suların akarken kayalara çarpıp “çağıl-çağıl ses çıkarması. Çıkarmak. Yapmak, etmek. Gürültü etmek. Öğüt verircesine ağır konuşmak.

Efkâr Basmak (Efkârlanmak); Tasalanmak, kaygılanmak.

Ekilmek; Bir buluşma konusunda aldatılmak, kendisine verilen söz tutulmamak. Ekme eyleminin yapılması.

Göz Göze Bakışmak, Göz Göze Ulaşmak; İki kişinin (genelde genç ve iki farklı cins ve sevgilinin) , aynı anda, bilinçsiz bir şekilde birbirine bakması durumu.

Gözlemlemek; Gözlemek. Dış dünyadaki bir şeyi bilmek için dikkati onun üzerinde tutmak ve yoğunlaştırmak.

Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.

Havlu Atmak; Bir işte, bir olayda yenildiğini, karşılık veremez durumda olduğunu kabullenmek. Boksta sporcunun fazla hırpalanmaması için yenilgiyi kabul ettiğini bildirir şeklinde, boksörü çalıştıranın ringe havlu atması. Pes etmek.

Hayal Meyal Hatırlamak; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz hatırlamak.

Hayallerine Çeki Düzen Vermek; Zihnindeki karışıklık, düzensizlik, dağınıklık, başıbozukluk tavrına son vermek, hayallerinin olasılığına dikkat etmek.

İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.

İpin Ucunu Kaçırmak; Bir yeri yönetmede, işte veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hâkim olmamak, çıkmaza girmek. İşi düzgün bir biçimde, yolu-yordamıyla, gereğince yürütme imkânlarını yitirip artık duruma egemen olamamak.

Kahrolmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

Kaygılanmak; Kötü bir sonuç doğacak diye üzülmek, tasalanmak.

Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.

Mukavemet Edememek; Karşı koyamamak, direnememek. Dayanıklılık gösterememek, dayanamamak.

Müşahede Altında Tutmak; Gözaltında tutmak. Seyrederek anlamak, seyretmek. Gözlemlemek, görmek.

Nakavt Olmak; Bir yumruk oyunu (boks) karşılaşmasında yediği yumruğun etkisiyle yere düşen ve hakemin ağır ağır on saymasına değin yerden kalkıp oyunu sürdüremeyen oyuncunun yenilmesi durumu. Kinaye olarak; Beklenilen sonuca ulaşamamak.

Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

Pılı-Pırtı Toplamak; Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Taburcu Etmek; Hastanedeki bakımla ilişiği kalmadığı için gereken reçete, rapor, bilgiyi vererek hastaneden çıkarmak.

Vız Gelip, Tırıs Gitmek; Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, önemsiz saymak, aldırış etmemek, aldırmamak.

Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Düşecek, yıkılacak gibi olmak. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak. Özenmek, heves etmek, meyletmek.

Zıbarmak; Çok içip sızmak, yatıp uyumak, ölmek, gebermek.

Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi (Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz).

(9) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(10) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz;-“Kuzguna yavrusu şahin görünür! Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür! Küçük suda büyük balık olmaz! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”

(11) Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı’mı el almış haram diyorlar / Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben… ve Bir çiçek dermeden sevgi bağından… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde duvardaki bir kıta.

(12) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum!  ve  “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”

(13) Senelerce, senelerce evveldi! ‘It was a many many years ago” Edgar Allan POE’nun Annabel Lee şiirinin başlangıcı

(14) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

(15) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Cameo Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum. Çok bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka nosu olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum.

(16) Kur’an, Hucurat Suresi, 13. Ayet; “Ey İnsanlar! Şüphesiz ki biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için kabileler ve halklar yaptık. Ancak Allah katında en değerliniz, (Allah’tan) en çok sakınanızdır. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.”

Kur’an, Zariyat Suresi, 49. Ayet; “Düşünüp ibret alırsınız diye her şeyden çiftler yarattık.”

Kur’an, Yasin Suresi, 36. Ayet; “Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tespih ve takdis ederim.”

(17) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(18) Zer-düz (altın) palan ursan eşek yine eşektir. Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)

(19) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(20) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?”  nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi;  Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.

(21) Olsa senin elinden bil ki benim ölümüm, / Ne şikâyet ederim ne de üzülürüm, / Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, / Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm!  Orhan GENCEBAY

(22) Halil İbrahim Sofrası; Barış MANÇO şarkısı. (Halil İbrahim Bereketi; Hz. İbrahim’in misafirperver ve cömert davranışları ortaya çıkarmış bu söylemi. Öyle ki Hz. İbrahim misafir olmadığı zamanlar sofraya oturup yemek yemez, kurduğu sofrada evindeki hiçbir şeyi eksik etmez ve kendisine gelen kimseyi boş çevirmezmiş.

(23) Kırk Uçurmak, Kırk Çıkarmak; Gerçek hiçbir değeri olmayan bebeğin kırk günlük olduğu zaman yapılan kutlama. Genelde banyosu ve bir kısım duaları yapılan bebeğin, yeni bir elbise giydirilmek koşuluyla o günden sonra sokağa çıkabileceği söylenir. Geleneksel âdet, uygulama ve törenlerimizin içinde, bu konuda; Tuzlama Töreni, Gövemdi Töreni, Doğum Helvası, Ad Koyma Töreni, Loğusa Mevlidi, İlk saç kesimi Töreni, Altı Aylık Kınası, Diş Hediği, İlk adımlar Töreni, Tıpış Çöreği gibi uygulamalar da vardır.

(24) Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.

Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, bebeklerin 40. yaş günlerinde, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.

Mevlitlerde Sehpa Üzerine Tuz, Şeker, Pirinç, Buğday ve Su Konulması; Dini bir kural değildir. Anane, hatta batıl itikat olabilir. Suyun anlamı okuyan hocanın boğazının kuruması ihtimaline karşılık konmuş olabilir. Ancak diğerlerinin anlamı, hele ki okuma öncesinde alınmasının nedeni bilinmemektedir. Bir rivayete göre; Konulan malzemeler Kur’an okuması bittikten sonra alınarak alındıkları çuval, ambar, teneke, kiler, depo gibi yerlere tekrar konulursa okunan Kur’an’ın bu malzemeleri bereketlendirdiği amaçlanır(mış)!

(25) Sarı Çizmeli Mehmet Ağa; Kim ve nerede olduğu, oturduğu belli olmayan.

Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi diye başlayan Barış MANÇO şarkısının nakarat bölümü; “Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı” şeklindedir.

(26) Sahipsiz olduğunu düşündüğüm bakışlarının benim olsun… Rahmetli Barış AKARSU’dan (ç)alıntı.

(27) Aşkın Gözyaşları;  Bir Türk Filmi. Ancak pek de methedilecek bir film gibi görünmedi bana.

(28) Seni uzaktan sevmek;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(29) Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Âne; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum).

Annene hizmet et, çünkü cennet annelerin ayağının altındadır. Hazreti MUHAMMED

Anne Üzerine Söylenmiş Sözler; Hepsini bir araya toplamak mümkün değil bence, ancak bir, kaç örnek vermem gerekirse şunları sıralayabilirim; “Ana başa taç imiş, her derde ilâç imiş, bir evlât pîr olsa da, anaya muhtaç imiş. Ana kucağı insanın her yaşta aradığı yerdir. Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem. Anasının bastığı yavru incinmez. Ana kucağı, cennet bucağı. Ana hakkı ödenmez. (Anneler, bedenlerinin bir parçası gibi gördükleri evlatları için her türlü fedakârlığı yapmaktan kaçınmazlar. Anne karnında başlayan bu fedakârlıklar göz önüne alındığında, hiçbir insan annesinin kendisi için yaptıklarının karşılığını, kolay kolay ödeyemez…) gibi.

(30) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…

(31) Gayya Kuyusu; Sözlük olarak İslami anlamı cehennemde ateşten bir dere, nehir veya cehennemin en derin tabakasında yer alan bir kuyu olarak tarif edilir. Kur’an’daki ayete göre; cehennemliklerin içine atıldığı, ne tam battıkları, ne de tam nefes aldıkları içi pislik dolu kuyu. Ayrıca mecaz olarak; belâlı, karışık ve karmaşık işlerin döndüğü yanlış durumlar (Arapça; limit, en son uçta) anlamındadır. Genelde olumsuz, ümitsiz, aşılması zor durum, handikap (aşılması zor, güç engel) olarak da düşünülebilir. 

(32) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(33) Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER”  Rudyard KIPLING

(34) Aptala Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.

(35) Tekeden Süt Sağmak (Çıkarmak); Olmayacak şeyi olur duruma getirmek. Umulmayan şey ve işlerden fayda temin etmek, çıkar sağlamak, olmayacak işi başarmak.

(36) Balık Kavağa Çıktığında; Gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şeyin gerçek olacağı kabul edilirse

Katır Doğurunca; Eşek ile atların çiftleşmesinden doğan ve melez ırk olarak adlandırılan katırlar kısır olarak bilindiğinden imkânsızlıklar için söylenen bir deyim.

(37) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.

(38) Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde; Fatih ERKOÇ’a ait sitem dolu bir şarkı.

(39) Adını dağlara yazdım yârim… “Kış Masalı” olarak ünlenen “Gözyaşım kederden miydi?” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği Aşkefza Makamında olup Bestesi; Adem GÜMÜŞPALA’ya Bestesi; İsmail ÇELİKER’e aittir.

(40) Düştüğün yollar gibi sonsuzdur benim tasam, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “YOLCU ve ARABACI”

(41) Şiir yazıyorum / Şiir yazıp eskiler alıyorum / Eskiler verip musikiler alıyorum / Bir de rakı şişesinde balık olsam Orhan Veli KANIK, “ESKİLER ALIYORUM”

(42) Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un…  adlı Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait, Kürdîlihicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bir dizesi.

(43) 1970’li yıllarda Van'da görev yaparken gerçekten tarife uyan bir ciple, belirttiğim şekilde ve 1980'li yıllarda da İzmir'de görevli iken yine benzer şekilde bir kamyonla kaza yaşadım. Her ikisinde de Allah'ın beni sakındığını, çoluk-çocuğuma bağışladığını dualarla hatırlamaktayım.

(44) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

(45) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(46) Madem dilber meylin yoğudu bende / Ezelinden ikrar vermeye idin… KARACAOĞLAN