Hiç aklıma gelecek, hiç aklımdan geçen bir şey değildi. Dumanlar yükselen ahşap bir evin ikinci kat penceresinde genç, hatta güzelliği kilometrelerce öteden bile belli olacak bir kadın çığlık çığlığa bağırıyordu. Kucağında kız olduğunu sandığım bir çocuk vardı. Toplanan kalabalıkta kimse hareketli değildi, sanki bir perdede Türk filmi seyreder gibiydiler, duyarsız. Altı-yedi bilemedin sekiz metreydi pencerenin yerden yüksekliği. Ceketimi açıp kollarıma doladım;

“Çocuğu at kollarıma doğru, sonra da size yetişeceğim!” dedim.

Kendisine umutsuz bir vaka gibi görünmesine rağmen, çocuğu ellerinden sarkıtarak bıraktı kucağıma.

Yakalamıştım. İhtiyacım varmışçasına alkış sesleri arasında. Çocuğu ve ceketimi bir yaşlının kucağına teslim edip “Belki” umuduyla yöneldim, alevler arasına, ne cankurtarandan, ne de itfaiyeden ses ve soluk yoktu(1) çünkü ortalıklarda.

Ahşap ev, o ateş gücüne dayanacak gibi değildi. Alt kattaki karı-koca kendilerini kurtarmanın yanında mal kaygısına düşmüş gibiydiler. Evlerine girip-çıkma telâşını yaşarlarken beni 30-40 saniye de olsa geciktirdiklerinin farkında değillerdi.

Evet, mal canın yongasıydı(3), ama üst katta yardıma muhtaç bir canlı vardı, farkında değil gibiydiler, mal kurtarma telâşı içinde.

Genç kadın boğulur, çatı dermansızlığıyla çöker gibiydi. Yerdeki halıya sarıp, ağzını burnunu çektiğim perde ile kapattıktan sonra yanmasın, tutuşmasın, çatı üzerimize yıkılmasın arzu, dilek ve yalvarışlarımla merdivenlerden indirerek kızına kavuşturmaya çalıştım anneyi, annesi olduğuna dair o kısa zaman içinde nereden ve nasıl kanaat getirdiysem?

Yangın devam ediyor, tavandan çatırtılar yükseliyor, alt katın sahibi ya da kiracısı kadın ve adam can kaygılarını unutmuşlar gibi bize engel olma düşüncesini yaşamaksızın evlerine girip çıkmaya devam ediyorlardı.

Çatı üzerimize doğru çökerken can havliyle halıyı dışarıya doğru iteklemeğe çalıştığımda mal sevdasında olan amca da yüzü yüzüme gelecek şekilde beni sırtüstü yatırarak üstüme kapanmıştı, sanki beni korumak ister gibisine, yüzü kapak(1) denecek gibi.

Çatı ve ev kiracı olarak vasıfladığım o adamın eşi olan kadıncağızın feryatları arasında üstümüze çökmüştü.

Hayal-meyal hatırlıyorum(1) itfaiyenin sesini, kemiklerim, ayaklarım, ellerim benim değilmişlercesine sızlarken. Ve film koptu;

“Özür dilerim sayın seyirciler! Adım Hıdır, elimden gelen ancak budur!”

Bir el uzandı itfaiyenin hortumundan yağmur damlaları gibi suyun serinliğini hissetmeğe başladığımda. Sonrasında tüm bedenim sıvandı itfaiyenin sıktığı, ne olduğunu anlayamadığım suyla.

Tecrübem, ya da bilgim yoktu ki yangında ilk tedbirlerden birinin yangına uğrayanın üstüne su sıkılmasının gerektiğini. Üstelik yanık cilt, su kaybı nedeniyle açık bir yara gibi düşünüldüğünden, bedenin yüzde yirmisinden fazlası yanmışsa ölüm tehlikesi bile olabilirmiş

Bildiğimden değil, hastanede yatarken anlatıldığından öğrendiklerimden. Ancak müjdeye yakın haber benim böyle bir derdim olmadığı ve yanıkların ikinci dereceden sayıldığını öğrenmemdi, her ne kadar risk taşıyorduysam(1) da.

Bir süre geçti aradan, ne kadar olduğunu hatırlayamadığım. O cehennem sıcağından sonra beyaz odamın penceresinden kar tanelerinin seyrini seyrediyordum.

Görüyordum, ama tüm bedenimde, tüm varlığımda ötesinden gelemediğim ağrılar, sızılar, sancılar, sargılar, alçılar vardı. Üstüme yıkılan amca heybetliydi, beni ateşten korumuş olsa da heybetiyle bir kolumun ve bir bacağımın kırılmasına neden olmuştu, sargılardan, askılardan, sızılardan, bir miktar kıpırdayamayışımdan anladığım kadarıyla.

Ancak yüzümü koruyamaması yanında, başımı da yere çarptırmıştı ki, olacaktı o kadar…

Allah’a şükür, beynim zedelenmemiş, darbelenmemişti, hem hissediyorum, hem de doktor ağabeyler anlatmışlardı, kendime gelişimin ertesinde.

Kendime gelişimi ise şöyle özetlemem mümkün;

“Hah! Gözlerini açtı, Allah’a şükür!” sesi ulaştı kulağıma çığlık çığlığa. Bu; annemin sesiydi. Sonra babamın sesi yankılandı kulağıma.

Ve daha sonra itfaiyenin su sesinde uzanan eli hissettim, hangi elimde olduğunu bilmesem de sağlam elimde idi o el, kesinlikle. Tek kelime çalındı öncelikle, sonrasında devamı gelen;

“Sağ ol! Allah razı olsun! Yetim kızım ve ben canımızı sana borçluyuz. Üstelik yangında yok olup giden evimiz için üzülmememizi söyleyip bize kucak açan anne ve babanıza da…”

Neler olmuştu hatırlayamadığım, anlatmalıydı biri, ya da birileri bana. Hem ne kadar zamandır bu beyazlıklar içinde ve neden neredeyse anlayamadığım bir şekilde çırılçıplaktım? Yaşamaya mecbur muydum hem?

Tüm bu sıkıntılara, çevremdekilerin hüzün, üzüntü ve sıkıntılarına devletimin bu kadar hizmet ve maddi kaybına sebep olmaktansa ölsem daha iyi olma mıydı, tıpkı üstüme yıkılan rahmetli amca gibi?

Annemin, artı babamın ısrarları dışında yaşamak için hiçbir hevesim yoktu nedense. Zaten yangın öncesinde git-gel örneği, rutin(2) bir yaşam biçimiydi benimkisi.

Evet, etkilendiğim konu yok muydu beni böylesine yaşama küstüren, yaşamdan bezdiren?

Vardı, elbet! Üstelik karşılıksız. Karşımdakinin ufacıcık da olsa gönlünde sevgi kırığı olsaydı direnirdi, ya da mal bulmuş mağribi gibi(3) gitmezdi, o aralarında o kadar yaş farkı olan zengin adamın koynuna.

İşte bu nedenledir yaşamdan zevk almamam, inkisârla(2) boğuşmam ve şu anımda yaşamak için mecburiyetim olmadığını düşünmem. Ancak şu anda içimde bir kıvanç(2) olduğunu söylemem gerek, (mutlaka).

Sorumsuzca hiçlikle tüketmeğe çalıştığım yaşamımda iki canı, biri yetim bir kız çocuğu olan iki canı –Allah’ın izniyle- hayata döndürmüş olmanın kıvancı idi bu. Nasıl mı? Anlatılanlara, ya da kısmen aklımda kalıp aklımda kaldığına göre şöyle:

Bebeği, yani o beş-altı yaşlarındaki kız çocuğunu sağlıklı bir şekilde yaşlı adama teslim ettikten sonra eve yönelip anneyi de kurtarmıştım ve fakat mal kurtarma derdinde olan amcanın tökezletmesiyle kendimi kurtarmama çeyrek kala bu imkândan mahrum olmuştum.

Bilmem kaç derece yanıkla bu hastane odasına kilitlenmiştim, kendim olmadan, doğal olarak acı, ağrı, sızı hissetmeksizin neredeyse bir ayı geçkin, iki aya yakın bir zaman sonra ancak kendime gelebilmiştim.

Annemin, babamın beni bulmaları, genç kadına ve kızına kucak açmaları ise bebekle ceketimi birlikte verdiğim yaşlı adam sayesinde olmuştu. Cankurtaranın hangi hastaneye gittiğini öğrenip ceplerimi karıştıran yaşlı adam, hüviyetimi ve cep telefonumu bulunca ailemi arayıp haberdar etmişti.

Yaşlı adam ayrıca geçen süre içinde anne-kız için gereken yardımını da eksik etmemişti maddi ve manevi olarak, karısı ve çocuklarıyla birlikte.

Yaşlı adamın tereddütleri vardı, evin aniden yangına bürünmesiyle ilgili olarak. Ancak ne delil vardı elinde, ne de yangının bilhassa çıkarıldığı konusunda bir kanıt. Üstelik bunu yapanlar asla insan olamazlardı, birinin kendi hatasıyla da olsa ölümüne neden olmanın yanında, günahsız, masum iki insanın da ölümlerine mal olmak ihtimali yanında.

Bu düşünceleri kulağına çalınanlardan dolayı hissetmiş olmalıydı yaşlı adam. Çünkü genç kadına kocasından yadigâr olan evin arsası kıymetliydi ve iştah açan bu arsa için gelip giden müteahhitlerin ardı arkasının kesilmediğini biliyordu.

Genç kadın ise; “Ben ölünceye kadar asla!” diyerek direniyormuş. Şimdi ise bir bakıma mecbur gibiydi.

Ev, genç kadına bir trafik kazası nedeniyle toprağa verdiği, ona da babasından kalan kocasından kalmıştı, bilmem ne kadarı kızına, ne kadarı da kendine ait olarak, mahkeme ilâmında(3) yazılı olan. Gelip giden aşırı, uç tekliflerde bulunan hiçbir müteahhidi gözü tutmamıştı genç kadının.

Yaşlı adam, annemin, babamın ve yaşlı adamın kendi çocuklarının, özellikle genç kadının fikrini ve izinlerini alarak yakın komşularından bir müteahhit ile tanıştırmıştı onları.

Bunda yönlendirmek, “Allah rızası” dışında herhangi bir komisyon(2) falan almak gibi bir düşüncesi yoktu yaşlı adamın.

Bunun içindir ki, müteahhit bizim evimize gelmiş, babamla, annemle ve genç kadınla konuşmuştu.

Bu adamın önerisi, daha önceki güvenemediği ve devamlı olarak reddettiği müteahhitlerin uçuk(2) diye teklif ettiklerinden daha uygun idi.

Müteahhit genç kadına istediği kat ve cepheden iki daire verecekti, ayrıca inşaatın başlangıcından bitimine kadarki süre için standart ev kiralarını ödeyecekti, ister ev tutsunlar, ister tutmasınlar…

Noterden sözleşmeyi tasdik ettirmişlerdi, babamın ısrarı ile güney cepheden alt alta iki daire sahiplenecekti genç kadın ve kızı. Birinde oturacaklar, diğerinden kira geliri elde edip, müteahhidin kira bedeline katkı olarak kendi evlerine taşındıklarında babamlara borçlarını ödemeye devam edeceklerdi, artık aklından nasıl bir hesap yaptıysa.

Oysa bizim oturduğumuz ev de kira idi. Genç kadın sonradan bunu bir vesile ile öğrenmiş, “Ev tamamlanınca alt kat daire sizin, ömür boyu kira derdiniz olmaksızın!” demişti. Bu bir bakıma, adlarını bilmediğim kendisinin de, kızının da garantisi gibiydi, bence söylemek gereksiz.

Benim tedavime gelince;

Ayağa kalktığımda geçen zamanın farkında değildim. Daha doğrusu geçen zamanı yanmakta zorlanmış yüzümün sağında-solunda bir bölümünde yeşermek(!) daha doğrusu kapkara kalmak zorunda kalmış sakal tanelerim belli ediyorlardı, doktorlar yüzümün sargılarını açtıklarında.

Ayaklarım yere basıyor, ellerim hissediyordu alçılarından kurtulduklarından beri.

Oysa beni hiç ilgilendirmiyordu el ve ayaklarımın sağlam olup olmamaları. Yüzüm berbattı ve annemin çığlığı, aynaya bakmamın gerekliliği şeklinde beni etkilediğinden aynaya bakıp korkunçluğumu fark ettim.

Drakula(4), Frankenstein(5), vampir(2), cadı(2), şeytan gibi yaratıklar benim görüntüm yanında melek sayılabilirlerdi. Her ne kadar Azrail de, başlangıçta yani iblis olmadan önce şeytan da melek idiyseler de. . .

Bu durumda ben evimizde başımızın tacı olduğuna inandığım o küçük kıza böylesine görünmek istemezdim, her ne kadar tepkisel(2) bir davranışı etkisel(2) bir davranışa yöneltme arzusu yaşasam da.

Üstelik çığlık atan annem de sanki bu yüzümle kendisine görünmememi öğütlemiş gibiydi.

Kapattım gözlerimi, doktorların gelip beni “İyileştin artık!” deyip taburcu edeceklerine inandığım süre için.

Önce çenemin, sonra sinirlerimin zedelenmemiş olduğuna inandığım tahtalaşmış gibi yüzümün okşandığını hissettim. Bu annemin eli değildi, o bugüne kadar hissetmediğim şefkat dolu bir eldi. Bir doktor, bir hemşire, bir hastabakıcı eli…

Hayır, hayır! Elbette ki onlar sağlığımıza yön veren, bu suretle dünyamızı aydınlatanlardı. Belki onlardan birinin olması da mümkündü, ama hüzünle kapalı tuttuğum gözlerimi açmam gerektiğini düşündüm, o şefkatli elin sahibini görmek için.

O, yangından kurtardığım genç kadın idi, üstelik sözleri bir gülbankın(6) yansıması gibiydi:

“Çekinme, benim ve kızımın indinde çirkin değilsin. Ben ömür boyu bakarım sana. Doktorlara sordum. Vücudunun bir yerlerinden deri alınarak, ya da düzleştirme şeklinde bir tedavi ile yüzüne çeki düzen vermek mümkünmüş(1)

O tedavi için geçecek süre içinde ailenin, belki de kızımın çekinmemesi için sorar, öğrenir, maske yaptırırız sana. Bu hale benim ve kızım yüzünden düştünüz, evimin birini hemen satıp senin tedavin için harcayacağım, gerekirse emrinde bir köle gibi Avrupalara, Amerikalara bile götürüp göndereceğim seni, yeter ki dile!”

“Bak, güzel kız! Bana böylesine minnet duymana gerek yok. Ben her insanın yaptığını, yapabileceğini…”

“Hayır! Sinema seyreder gibi yangına bakanların içinde tek cesur olup bizi kurtarmak için sen yönlendin öncelikle kızım, sonra kalan vaktinde benim için. Yaşamımızın eseri sizsiniz. O zaman kabul et, hizmetçin gibi, kölen gibi yardım edeyim sana!”

“Bu görüntümle mi?”

“Ne varmış görüntünüzde? Şekil önemli mi? Bedeniniz sapasağlam, şükredin. İşinize devam edebilecek, lavaboya gidebilecek, kendi kendinize yıkanıp kimseye muhtaç olmaksızın yiyip, içebileceksiniz! Bu az bir şey mi? Zararı yok sakal tıraşınızı taksitle de olsa kendiniz yapın, ama korkunç değilsiniz, bunu bilin?..

Hem bence gönül gözüyle bakmasını(1) bilen bir insan için iyi, güzel ve yakışıklısınız da…”

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı!”

Genç kadının sözleri ertesinde nasıl hak vermezdim ki Yunus Emre'ye?

“İyi, güzel ve yakışıklı... Sözüm gücüne gitmezse, alay mı ediyorsun benimle?”

“Alay değil, ama sitemimi kabul etmek zorundasın. Cümleleri çarpıtma amacındaki yanlış insanlar gibi sözlerimi cımbızla ayırır gibi yorumlama lütfen! Ben sana ‘Gönül gözüyle bakan biri için!’ dedim. Başlangıçtaki tedirginliğine rağmen annen de, baban da sana, tıpkı benim baktığım gibi gönül gözüyle bakıp kabulleneceklerdir seni.”

Bir hadis muhtemelen, ya da bir söz geçti zihnimden, dilimin ucuna dökülen;

“Güzel bir söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir!”

Sanırım ki benim ulaşmakta zorluk çektiğim bir ağaç olsa gerekti, müzmin(2) kötümserliğim nedeniyle, yaşadığım, ya da kendimi yaşamak mecburiyetinde hissettiğim. Üstelik genç kadın öylesine akıllı, tecrübeli, ahenkli ve usturuplu konuşuyordu ki, hayret ediyordum sözlerine, elimde olmaksızın.

“Öyle diyorsun ama...”

“Hiç merak etme, seni biliyorum, tanıdım da, hem çocukluğundan şu anına kadar, kölen olmayı dilemem de bundan...

Ama bir kısım anlatamadığım ya da anlayamayacağım şeyler için bana ‘Hayır!’ dersen, seni anlar, kızımı da alır, sessizce çekilirim hayatından ve hayatınızdan...”

“Dur hemen sinirlenme, bana izin ver ki söylediklerini anlayabileyim!”

“Söylemek istediğim dul, çocuklu ve kimsesiz olmamın sende yaratacağı sıkıntı. Çevremizin tepkisi ve seni cezbedecek(1), dikkatini çekecek kadar güzel olamayışım…”

“Senin söylediğini, sana aynen iade etmeğe kalkışsam, mahzuru olur mu? Hani önemli mi deyip, gönül gözüyle bakmak dediğin cümle ile. Gönül gözüyle bakan için her şey ahenkli, iyi, olgun ve güzeldir. Üstelik farkında mısın, deminden beri sen diye konuşuyoruz…

O halde kendimi senin şefkat dolu ellerine bırakıyorum. Nasıl onarırsan onar beni, nasıl bakmak istersen öyle bak bana ve nasıl düşünürsen öyle yap, yapmak istediğini. Ne çevremiz, ne de dünya umurumda değil, senden ve kızından başka benim için…

Ama evini benim tedavim için satmana rızam yok bu bir, ikincisi sen beni doğumumdan bugüne kadar tanımışsın, ama ben senin adını bile bilmiyorum, bu da iki…”

“Birbirine bir ömür boyu destek olmayı dileyenler için isim önemli mi?”

“Anlamadım!”

“Al nikâhına beni! Sevmeye, âşık olmaya çalış bana! Ben de gönlümdeki boşluğu bir kenara koyup, seninle doldurup seveyim seni, âşık olayım, kızıma baba ol! İstersen gönül gözüyle gördüğüm senin evinin kadını, karın bile olurum, yeter ki dile beni. ‘Çok erken!’ deme. Ben gönlümde senin beni beklediğini biliyorum. Eğer kalp kalbe karşı(7) çarpmasaydı, yalnızlığımızın, sana ihtiyacımızın olduğunu hissetmeseydin, can havliyle koşmazdın, kızımdan sonra bana da!”

“Yanılmadığını söylemek hoşuma gidecek, hele ki geceler boyu başımda nöbet tutup nefesini hissettiğim, ama göremediğim, bilemediğim zamanlar. Ama bu suratla seni, kızını nasıl, ya da ne kadar mutlu edebilirim ki?

“Mutlu olmayı, babamız olmayı istemiyor musun?”

“İstemez miyim? Gururum olur bu, ama nasıl?”

Ümitsizlik, mutsuzluğun tahripçisi ve yaşamın katili, derler. Nasılını düşünme, eğer babamız olmayı diliyorsan sarıl bana, sevgiyle kucakla beni. Sadece kızımız korkup çekinmesin diye, gerekli tedavi zamanına ulaşıncaya kadar maskeni yaptırıp taktırıncaya kadar uzak dur, benim için asla, hiçbir zaman mahzuru olmadığını bilerek. Ben senin yüzünü değil, seni sevmeye, sana âşık olma gayretini yaşayacağım.”

“Ben de! Merak etme sen! Nakaratı olan arabesk bir şarkının sonu bence önemli olmayan dizeleri geçiyor aklımdan; Toprak olur, taş olurum, Yolunda yoldaş olurum, istersen gardaş olurum, Merak etme sen! (8)’ şeklinde.

Bir de buna benzer bir şarkı var; ‘Âşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev!(9) der gibi”

“Gene de sen beni kardeş gibi sevme! Gönlüne, ruhuna, dünyana yakın biri gibi sev beni. Üstelik benimle ve kızımla ilgilenmiş olsalar da, sen beni kabul etsen de, bakalım annen-baban kabul edecekler mi beni? Dul, yaşlı, çocuklu gibi tepkilerinin olması gayet doğal!...

Anlayışla karşılarım ben bunu, ama bu seni sevmem, senin olma arzumu engellemez, eğer gerçekten istersen beni. Kızım ise yalnız dünyamıza baba olarak katılmandan dolayı mutlu olur mutlaka.”

“Peki, kocan girmez mi aramıza?”

“Allah rahmet etsin! Görücü usulü(3), ailelerimizin muvafakati(2) ile evlenmiştik, sevgi yoktu aramızda, belki beğeni vardı diyebilirim, itiraf etmeliyim, ama iyi adamdı, ölünceye kadar da üzmedi beni. Unutmam hemen mümkün değil, çünkü kızımın babası o…

Ama devamlı olarak hatırlamak zorunda da değilim. Çünkü seni sevmeye başladım bile, hem senden vazgeçmeyecekmiş gibi. Ama yaşadığım, ya da bundan sonra yaşayacağım dünyamızda seni; kırmaktan, üzmekten, incitmekten çekineceğimi her zaman aklında tut, e mi?..

Beni kucaklamandan mutluluk duydum. Öpmemi istersen seni, öperim, öpmek istersen de beni, ben hazırım!”

“Bu sakallarla mı? Hem ne yüzle!”

nin(10) farkında mısın? Yanlış anladığını düşünüyorum. Sana tıraş makineni getireyim, peki, o zaman öp beni. Fiziksel yüzün hiç önemli değil, bu kaçıncı söyleyişim o da hatırımda değil, ama gönül yüzün güzel, cesur ve ama gönül yüzün güzel, cesur ve hamiyetli(4) ya, önemli olan bu benim için…”

Birkaç günü sadece genç kadının, yani Firdevs'in kontrolü altında, devamlı olarak telefonlaşarak ve babamı-annemi hazırlama gayesini hissederek bir otel odasında maskemin yapılması için bekledim.

Sahi, Firdevs'in adını nasıl öğrendiğimi söylemedim, değil mi?

Nasıl öğrendiğim aklımda değil, ama kızının, yani babası olmak için can attığım o melek gibi kızın adı ise Figen idi. Benim adımın önemi yok, ama “Kim bu adam?” diye merak edilirse adım; Fikret…

Firdevs, herhangi bir bilgiyi aileme çıtlatmayı(1) bile uygun görmemiş, benim onların bilmeleri gerekenleri usulünce söylemem gerektiğini düşünmüş.

Ve gizlendiğim bu süre içinde, inşaata bakmaya, bir bakıma denetlemeye gitmişler, bilgi almışlar, ailemle.

Sözleşmede olmamakla beraber, musluklar, mutfak ve banyo dolapları, boya-badananın kendi istedikleri gibi, balkonun kapalı ve çanak antenli olmasını, priz ve açıp-kapama düğmelerinin buna göre konulması gibi daha önce akıllarına gelmeyen bir kısım şeyleri rica etmişler evin müteahhidine.

Babam Firdevs adına, hiçbir türlü masraftan kaçınılmamasını, tüm giderleri karşılayacağını, isterse peşinat verebileceğini, isterse protokol yapabileceğini(1) söylemiş.

Son anda söze karışan Firdevs; giderler karşılığı olarak kira bedeli ödememesinin uygun olduğunu söylediği halde, Müteahhit;

“Gerek yok, sadece kaba inşaat bitiminde, tekrar not almış olarak gelirsiniz ve dileklerinizi söyler, gösterirsiniz. Ben de ince işleri ona göre tamamlarım!” demiş.

Firdevs elektrikli tıraş makinemi getirmiş, tıraş olmamı sabırla beklemiş ve öpmüştü beni otel odasında maskemin yapılmasını beklerken.

Ben bu heyecanı daha önce hiç yaşamamıştım, yaşayamazdım da, o zengin kocaya giden sevgilim dediğim kişi değil öpmeme, elinden tutmama bile izin vermez gibi davranmış ve ben bu konuda çekiniklik yaşamıştım.

Bir bakıma iyi ki de öyle yapmışım diye düşündüm, yoksa Firdevs'in öpüşüyle bu kadar heyecanlanır, bu öpüşten o kadar haz alır mıydım(1)? Mutlu olamazdım da. Firdevs benim yaşamımda ilk sevdalım, hem karşılığı olan ilk aşktı, hem de son olmasını dilediğim.

Eve döndüğümde annem, babam hayret eder gibiydiler, şeklime ve durumuma. Oysa bana elbise, çamaşır falan getirdiklerinde söylemiştim, maske takmamın öncesinde, Figen için yüzümü saklamam gerektiğini. Figen belki annesinden aldığı öğüt nedeniyle olsa gerek, çekinmeksizin sarılmıştı bana, önce elimden, sonra maskemden öpmüştü beni.

Ve sonrasında kucağıma oturup teşekkür ederken tekrar tekrar sarılmıştı bana. Kendim ve Firdevs için değil, ama Figen için mutlaka doktorların söylediği o grefti (Greft)(9) veya slit(9) dediği işlem için yatacaktım bıçak altına, yüzümün onun istediği kadar ve gibi ona görünmesi için…

Mesai arkadaşlarımın “Geçmiş olsun!” dilekleriyle başlamıştım mesaime. Tabiidir ki başlangıçta maskemle görmek istemeyenlere maskemi çıkartarak çekinmeksizin yüzüme dokunabileceklerini söyleyerek. İşimdeki tek değişiklik, yanmış olmam dolaysıyla amirlerimin beni, ısrarlarıma rağmen daha gevşek, ya da daha kolay bir iş grubuna yönlendirmeleriydi.

Oysa kafamın, yani demek istediğim beynimin, ellerimin, ayaklarımın hiçbir kusuru yoktu ve yüzümdeki eksikliğin ne işime, ne de performansıma(2) etki edeceğini düşünmüyor, düşünemiyordum.

Firdevs, annemin, babamın hizmetçisi olmuş, Figen ilköğretime başlamıştı. Gerçekten evin tüm işlerini yüklenmişti Firdevs tek başına. Çarşı, pazar, yemek, çamaşır, bulaşık, akla ne gelirse. Üstelik de boğaz tokluğuna gibi...

Hatta müteahhidin verdiği ev kirası bedellerini, kocasından aldığı dul-yetim aylığının kendisinin öngördüğü giderleri dışındaki tüm kalanını birikmiş olarak bankaya gittiğinde babamın ve annemin müşterek hesabına yatırıyordu, karşılık beklemeksizin.

Firdevs ve Figen'le aydınlıktı evimiz. Göze batan tek hareket, annesinin ve kızının her mesai bitiminde eve gelişimde beni coşku ile karşılayıp kucaklayıp öpmeleri idi. Hatta Firdevs bazen maskemde açık olan dudaklarıma, belki benim hüsnü kuruntum(3), ya da beklentim olabilir fark edilmeyeceği umuduyla dokunuyordu da.

Günlerden bir gün annem;

“Bu kızın, senin şekil bozukluğuna rağmen, belki de yangından kurtarmış olmanın minnet borcu(3) gibi sende gözü var galiba oğlum! Senin de gönlün kaynıyorsa gariptir, tut elinden, evlendirelim sizi, kızın evi yapılıp tamamlanınca gider orada oturursunuz, evlenince!” dedi.

Şaşırmış taklidi yaptım, babamın gözlerine bakarak. O da başını eğmişti, muhtemeldi ki daha öncesinde konuşmuş olsalar gerekti aralarında.

Körün istediği tek gözdü, Tanrı bağışlamıştı iki göz. Ama öyle mal bulmuş mağribi(3) düşüncelerinin üstüne balıklama atlamamalıydım.

“Bilmem ki!” dedim. “Benim gibi bir çirkine, kendilerini yangında yanmaktan kurtarmış olsam da kim bakar ki?”

“Bakan, bakar oğlum! Hem biz baba-anne olarak bir şeyi, bir şeyleri söylüyorsak, ‘bizim de yaşımız nedeniyle görüp, bilip, anlayıp, bildiklerimiz var!’ demektir. Kızın gönlü var sende. Kesin olarak biliyoruz biz bunu. ‘Neden?’ diye sorma, ama bil ki babanın da, benim de hislerimizde yanılma olasılığımız sıfır…”

Yanlış yapmadığına inanmak ister gibiydi annem, devam ederken;

“Bilmediğimiz, ya da senin profesyonelce sakladığına inandığımız şey tavrın, düşüncen ve duyguların. Kızın akrabalarından varmış birkaç kişi uzaklardan. Ama sen ‘Peki!’ dersen, kendisinden isteriz kendini sana ve adım gibi biliyorum ki, asla ‘Hayır!’ demez, ne sana, ne de bize!.

Firdevs'in önerisi ve uygulanan tedavi ile tam olmasa da kızımızın, yani Figen'in korkmayacağı kadar düzeldi yüzüm ve maskeyi kaldırmıştım.

Netice-i kelâm(3)!

Ev bitti, ev bitinceye kadar hep biz bizeydik, sevdiğimle, ya da Firdevs adına konuşayım, benim gibi bir eksikliyle. Minnet düşüncelerini atmış, beni gerçekten seviyor, benim hayat arkadaşım olmak istiyor gibi geliyordu bana.

Aslında belki bencillik gibi görünebilir ama sevgisi hiç de ilgilendirmiyordu beni, diyebilirdim. Çünkü benim sevgim ikimize de hatta üçümüze de yeterdi, kızımızla.

Evlendik Firdevs'le, Fige’in gönül rızasını alarak.

Annem ve babam, bilâbedel(2) kiracılarımız şimdi.

Tanrı insanların mutlulukları, düzgüne yakın, ya da doğrudan doğruya düzgün yaşamları için mutlaka bir sebep yaratıyor, yön gösteriyordu. Bizim için de “Dürüstçe yönlendirdiği insanlardan birileri de biz miydik?” diye sorasım geliyordu o yüce hükmeden Allah’a.

Muhtemel değil, mutlaka ve mutlak, ben Firdevs için yaratılmıştım o yangına kadar bilmediğim. Beni sevgiyle kucaklayışını, yıllardır bekliyormuşçasına beni, bana sarılıp öpüşünü nasıl anlatırdım ki kendime bile?

Unutmadan söylemem gerek ki, yakın bir zamanda Figen’in, düzeltilmiş yüzüne rağmen çirkin babasının bir çocuğu, yani Figen’in bir kardeşi, yani Firdevs ile benim, bizim çocuğumuz olacak, aşkımızın ürünü, kız ya da oğlan fark etmeyecek...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yanıklar İçin Ufak Bir Bilgi Birikimi; Yanıklar; 1., 2., 3. ve 4. Derece olarak dörde ayrılmakta.

l. Derece Yanıklar; Önemsiz, güneşte yanma vb. gibi sadece üst deride olan yanıklardır.

2. Derece Yanıklar; Öykü kahramanının yaşadığı gibi derinin alt katmanlarına da ulaşan yanıklardır. Ağrılı, ciddi ve mutlaka kontrollü, bakım gerektiren yanıklardır.

3. Derece Yanıklar; Hayati tehlike yaratan, derinin kemiklere kadar olan kısımlarına geçen yanıklardır ki, bunun izlerinin bir kısmını öykü kahramanı da yaşamıştır, diye kabul edelim!

4. Derecede Yanıklar için ise kısaca; “Yapacak bir şey yoktur!” gibi bir söylem yanlış olmaz, düşüncesindeyim.

Bir de böyle yanık durumları için yoğurt, diş macunu gibi ilkel tedbirlerin uygulanmasının yanlış olduğunu söylemek zorundayım.

Firdevs; Cennet ya da Cennet Bahçesi, hatta cennette altıncı kat anlamlarında, Kur’an’da adı geçen bir isimdir.

Figen; Yaralayan, yıkıcı, düşüren anlamlarındadır.

Fikret; Düşünce, zihin, akıl, fikir, murat, maksat, niyet hatta bir bakıma kuruntu anlamlarındadır.

(1)

Ses Soluk Olmamak; Hiç ses olmamak, bir yerde soluk alış bile olmamak.

Yüzü Kapak Düşmek (Kapanmak); Birinin öne doğru, yüzü yere gelecek şekilde düşmesi.

Riske Girmek, Riske Katlanmak, Risk Taşımak; Risk, zarar görme olasılığına katlanmak.

Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

Protokol Yapmak; Resmi bir toplantı, oturum, soruşturma gibi iki yan tarafından yapılacak anlaşmaya, sözleşmeye dayanacak belgeyi hazırlayıp, uygulamak.

Haz Almak (Yaşamak); Duygunun içinde bulunduğu durum bakımından niteliklerinden biri. Hoşlanma, tad alma. Keyif alma. Acının, acı çekmenin karşıtı.

Çeki Düzen Vermek; Genç kadının söylemek istediği; deri komple değiştirilse bile izleri tamamen yok etmenin mümkün olmadığı, ancak GREFTI denilen bir yöntemle vücudun işlevsel olmayan bir yerinden deri alınarak yama yapılması yahut da SLIT denilen bir yöntemle yara ve yanık izlerinin silinmesi olsa gerek. Günümüzde yüz naklinin yapıldığının da bu arada göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesindeyim. Ama konu doktorların uzmanlık alanı içinde olduğundan fazla söz etmenin de doğru olmayacağı kanısındayım  (Grefti (Greft); Öncelik ve özellikle saç ekimi (Slit ve Strip) ve diş tedavisinde kullanılan damar yolu yöntemi anlamındadır. Doku Cerrahisi olarak cilt, deri, kıkırdak, kemik, damar, sinir… Vb. çeşitler… Slit; Yarma-yarılma, kesme-kesik, yırtma-yırtık, sökme-sökük anlamlarında greft’in yapılma şeklinin izahıdır). 

Gönül Gözüyle Bakmak; Bir çift gözün görebileceğinin çok ötesini görmek, sevgi dolu olmak, maneviyatı yüksek olmak.

Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.

Hayal Meyal Hatırlamak; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz hatırlamak.

(2)

Vampir; Halk inanışına göre geceleyin mezardan çıkarak insanların kanını emen hortlak.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

İnkisâr; Aslında “İnkisar” şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

Kıvanç; Sevinç, övünç.

Cadı; Geceleri dolaşarak rastladığı insanlara kötülük yaptığına inanılan hortlak. Masallarda geçen kötülük simgesi, büyücü, koca karı.

Müzmin; Uzun süreli olan, ne kadar süreceği belli olmayan, uzun zamandan beri olan.

Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.

Muvafakat; Uygun görme, onama, kabul etme.

Komisyon; Bir işte, bir satışta aracılık eden kimseye bırakılan yüzde miktarı. Alt Kurul.

Ceberut: Ceberrut diye de söylenir. Acımasız, merhametsiz, zorba.

Tepkisel; Tepki özelliğinde, tepkiyle ilgili olan (Etkisel ve Tepkisel Güçler, ayrı birer felsefe konusudur).

Etkisel; Etki özelliğinde, etki ile ilgili (Etkisel ve Tepkisel Güçler, ayrı birer felsefe konusudur).

Bilâbedel; Bedelsiz, ücretsiz, meccanen.

(3)

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Neticeyi Kelâm (Netice-i kelâm); Sözün kısası.

Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Mahkeme İlâmı; Bir dava ile ilgili olarak mahkemenin aldığı kararı bildiren resmi yazı.

Mal canın yongasıdır;  İnsan, malına gelen zarardan, canına gelmişçesine acı duyar. Yani mal insanın hayatının bir parçası ve ekmeğidir. Malından olan insan canından olmuş gibi olmaktadır (Yonga; parçacık).

Minnet Borcu; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(4) Drakula; Ejderin ya da Şeytanın Soyu. Aslı Voyvoda III. Kont Drakula veya düşmanlarını kazıklara oturtup işkence ederek öldürdüğü için Kazıklı Voyvoda adıyla ünlenen Eflâk Beyi. Zulmünü konu alan roman ve filmler yapılmıştır.

(5) Frankstein; Modern Prometheus. Mary SHELLEY romanı. Victor Frankstein alışılmışın dışında bilimsel bir deneyde garip, akıllı, acımasız, korku içerikli roman kahramanı.

(6) Gülbank; “Bülbülün Şakıması” anlamındadır. Toplu halde dua edip, yalvarıp yakarmaya, tespih çekip tekbir getirmeye de “Gülbank Çekmek” denilmektedir.

(7 Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(8) Bakışların bana biraz cesaret versin… şeklinde başlayan ve; “Toprak olur, taş olurum, Yolunda yoldaş olurum, İstersen gardaş olurum, Merak etme sen!” şeklinde nakaratı olan Ferdi TAYFUR şarkısı.

(9) Ne olursun güzelim, sevsen beni…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinde; “Âşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni” bölümü olup eserin Güfte ve Bestesi; Rüştü DEMİRCİ’ye aittir ve Muhayyerkürdî Makamındadır.

(10) İroni; Firdevs'in iyi bir tahsil yaptığı sözlerinden anlaşılmakta. İroni; Eski Yunanca da EIRENEIA şeklinde söylenen tam söylenenin aksinin anlatılmaya çalışıldığı, ciddi görüntü altında mizah şeklinde söylenen bir kavram, ya da sözdür. İroni de eleştiri saklıdır, jestler, seslerin tonlanması söylenilmek istenilen(ler)in altını çizecek gibisine hissettirilir. Etkiyi artırmak için bir şeyin tersini söyleyerek biri ya da olayla alay.