Yoğun bir yağmur yağıyordu, hani abartı denmese, “Bardaktan boşanırcasına(1) gibi. Ama iş-güç, evlâdü iyal(2)...

Bu da bir abartı, eskilerden beynimde kalan. Gerçek olarak söylemem gerekirse; erken yitirilmiş bir babanın bıraktığı evde annesine ve kız kardeşine bakmak ve kız kardeşini kendini geçecek(1) şekilde okutmak zorunluluğu olan biriydim ben.

Öyle yaşlı-başlı, evli-barklı değildim. Ağabeyi olarak kız kardeşinin okulu bitirip, evlenmesini sağlayıncaya kadar bu yaşantı biçiminde kararlı olan biriydim. Sonrasında belki, belki de belkiden daha ileri dönemlerde benim de yuvam olabilirdi, kim bilir?

Yaş itibariyle yolun yarılarına ulaşma çabasında, henüz daha yaklaşma aşamasında biriydim. Kız kardeşim henüz başlamıştı üniversiteye, arzuladığı bir dal olmasa da arkadaşlarına uyarak...

Neyse. . .

Bu bardaktan boşanırcasına yağan yağmur adımlarımı hızlandırmıştı. Evden çıkmış, bir gece öncesinde çok zaman olduğu gibi evimiz civarında park yeri bulamadığım için, evimizin biraz uzaklarına park ettiğim arabama ulaşmak arzusundaydım.

Her zamanki gibi yanımda şemsiye taşımamak gibi bir garabeti(3) yaşadığımdan hızım konusunda oldukça gayretliydim.

O zaman fark ettim o genç ve bana yönelmiş kızcağızı...

Küçümseme şeklinde değil, acıma amaçlı söylediğime inanın bu sözümü. Üstünde bir hırka, neredeyse çıplağa yakın, iki eliyle hırkasının önünü kapatma gayretinde, altında bir şalvar, terliğinin birini nerede bıraktığından habersiz, bir ayağında terlik, bir ayağı çıplak neredeyse sekerek yürüyordu, ıslanışına aldırmaksızın.

Yüzünde birikenler yağmur damlaları değil, kesinkes gözyaşları idi. Üşüyor, titriyor, sabit gözlerle eylemsiz, plânsız, programsız bir yöne doğru gidiyordu, daha doğrusu gittiği yönü bile bilmiyordu, desem yanlış olmaz...

Siz olsaydınız ne yapardınız? Aynen dediğiniz gibi, ben de sizlerin düşüncenizden geçeni uyguladım.

Kolunu tuttum, irkilmedi(1) bile. Sadece durdu. Beraber ıslanmaya devam ettik bir süre, cevabını alamadığım tüm sorularımın beklentisinde.

Koluna girmeğe çalıştım, gerçekten çıplaklığını hissettim tahminimin ötesinde. Sessizliğine saygı duymam gereken bir şeyler vardı, bilemediğim, anlayamadığım. Ama onu, kuşların bile saçak altlarında yağmurdan gizlenircesine saklandığı bir ortamda ağlarken, titrerken oralarda, ortalık bir yerde bırakamazdım.

Üstelik yağmurun sesinden, yağmurun hareketinden başka hiçbir hareket ve sesin duyulmadığı cadde ortasında, sessiz, hareketsiz, bitkin, perişan, yönsüz belki de kimsesiz...

Annem uzman değilse de anlardı bir şeyden, her bir şeylerden. En basitinden yol-iz bilirdi, tarif eder, gösterirdi, genç kızın dili varsa belki de çabasıyla konuşturabilirdi onu.

Arabam daha yakındı karşılaştığımız yerde, eve göre. Arabaya ulaştık beraber, kapıyı açtım; “Gir!” demekle birlikte, anlayamayacağını düşünerek işaretle de ikaz ettim kendisini.

Tam bir teslimiyetle burnunu çekerek, ağlamaya devam ederek oturdu gösterdiğim yere, çekinmeksizin, belki de çekinme duygusunu yitirmiş olarak.

İş-güç, herkes yağmura rağmen yollara çıkmış, buna rağmen, (affedersiniz) benim arabamı park etmem için bir kıçlık boş yer bırakmıştı komşular, sağ olsunlar!

Evden çıktıktan en fazla üç-beş dakika sonra yanımda yarı çıplak, sucuk gibi ıslanmış, ağlayan, dişlerinin birbirine çarpmasından dolayı üşüyüp titrediği her halinden belli olan genç kızı görünce annem, herhangi bir sorgulamayı uygun görmeyip hemen hazırlanmakta olan kız kardeşime doğru sesini yükseltmişti:

“Ayşegül, kombiyi yükselt, temiz havlu çıkar!” dedikten sonra genç kıza, ayağındaki tek terliği çıkartıp bir çift terlik uzatıp;

“Gel kızım!” diyerek onu banyoya doğru yönlendirirken;

“Sen de üstünü başını değiştir, hasta-masta olup da başıma dert açma, sonra ocağa su koy, Ayşegül ne yapacağım bilir, işine de telefon et, oluruyla neyi anlatman gerekiyorsa söyle ve ne, nedir, anlatmak için biraz gecik işine!”

Dediğim gibi, her şeyi bilmese de, çok şeyi bilen annem çelebidir(3), yarım okullu olsa da bilgedir annem.

Annemle, o banyoya girdikten sonra, su sesleri başlamadan evvel sesler, daha doğrusu banyo kapısından annemin sesi ulaştı sadece dışarıya;

“Ah, güzel kızım! Kim koydu seni bu hallere? Kim rıza gösterdi(1) böyle dışarıya çıkmana? Neydi derdin neyin vardı ki, kendini böyle attın bu yağmurda sokaklara? Ah, garip yavrum! Tüh, tüh! Vah, vah!” ve benzeri bir takım geniş kapsamlı ancak anlaşılamayan sözler...

Sonrasında su sesleri başladığında banyodan kafasını uzattı annem;

“Kızım, sen de okula gitme! Ocağa ıhlamur koyuver. Benim bornozumu getir, iç çamaşır hazırla, ister kendilerininkinden, ister benimkilerden. Mümkün olur da vakit ayırabilirsen, hazırdan da olsa, çabucak bir çorba yap, içi ısınsın kızcağızın...

Tüm bunlar olağan gibiydi. Çünkü bazen ben, bazen kardeşim, bazen de kendisi bir köpek, ya da kedi eniğini, bir arabanın çarpmasından kendini güç-bela kurtarmış bir kedi, köpek, ya da kuşu getirirdik evimize.

Ya da gerçekten acıyıp evin merdivenlerine oturttuğumuz bir garibanı(3) annem kucaklar, doyurur, kendisini babamdan ya da benden, kendinden kalan elbise ve çamaşırlarla donatırdı ve o kişiler evimizin bereketini sağlayan kadrolu gariban insanlarımız olurdu.

Gerçek şu ki, itiraf etmeliyim, devamlı bakamazdık o hayvancıklara, birkaç gün içinde annem, her zaman elinin altında tuttuğu numaraya telefon eder ve gelen görevlilere güler yüzle akrabamız gibi teslim ederdi o hayvancıkları.

Gelen görevlilerle gerçekten akraba olmuş gibiydik, sadece annem değil, üçümüz de. Bu nedenle eve sığınan genç kızcağızın diğerlerinden hiç farkı yok gibiydi, sadece merak hanesi biraz boş gibiydi, o kadar...

Düşünüleceği üzere bir kısmını banyo kapısı ardından sıraladığı annemin sözleri mekanik(3) bir düzende emir silsilesi(2) gibiydi. Muhtemeldi ki suskun genç kızın üşümesini en aza indirme çabasını yaşıyordu. Tüm sözleri tekrarlıyor, bu sesler ve sözleri aynı tonda yansıyıp taşıyordu su seslerinin aralığında;

“Vah garibim! Kim kıydı sana? Elleri kırılsın, ocağı sönsün! Rızan yokken sana bunu yapan gün yüzü görmesin!”

Zaman tereddütlere gerek kalmadan tükenir gibiydi. Bakmayın söylediklerime, yarım saat, kırk beş dakika, en fazla bir saatlik zaman diliminde banyo kapısı arkasında kalmıştı annem. Sonra kapı hafifçe aralandı, annem terlemiş yüzüyle başını uzattı;

“Oğlum sen odana geç, Ayşegül sen de benim yatağımı açıver çabuk, hanım kızımız için, ben de acele bir duş alıp hemen yanına yetişeceğim.”

Ataerkil(2) ailelerde emir, demiri keserdi, peki anaerkil(2) ailelerde bu nasıl olurdu ki? Belki de Bektaşinin “Abdestsiz namaz olmaz!” şeklindeki iletiye “Ben kıldım, oldu!” demesi gibi bir haklılık olabilirdi anaerkil ailelerde de.

Ayşegül koşuşturdu(1), annem ses çıkartmamakta direnen genç kızı yatıştırdı (belki), ama bir zırnık ses bile ulaşmadı onların ayak seslerinden ve fısıltılarından başka kulaklarıma. Hiç ses çıkarmamıştı, tek bir kelime bile, adını bilmediğimiz genç kız tüm yıkanışı sırasında ve sonrasında.

Daha doğrusu annemin “Tüh, tuh!” ve “Vah, vah!” gibi sözlerle onu yıkadığı sürece. Uysal bir çekinmezlikle teslim etmişti bedenini anneme. Tek hareketi, annemin abdest alması gerektiğini söylediğinde “Peki!” anlamında başını eğmesi olmuş…

Ayşegül'ün yardımı ile giyinip, çorbasını ve ıhlamurunu yine Ayşegül'ün desteği ile içtikten sonra kim bilir kaç zamanın, dakikalar, saat, ya da saatler fark etmeyen bir sürenin yorgunluğu, huzursuzluğu, düşüncesi ve kahrıyla dalıp gitmiş, kim bilir uyumuştu (belki de) genç kız.

Benim, Ayşegül’ün bilmediğimiz çok şey vardı, o genç kız, ağzını açıp da tek kelime etmemesine ve annemin yorgun gözlerine bakmamıza rağmen. Annem sabırsızlığımızı hissetmiş olsa gerekti.

“Üstündeki, sucuk gibi olmuş hırkası dışında yoktu giydiği bir iç çamaşırı. Belki söyleyeceğim için beni ayıplayabilirsiniz, ama benim yavrularımsınız, mutlaka bildiğiniz şeydir ve hem merakınızı yok etmek, hem de gerçeği saklamamak için gerekli diye düşünüyorum, yağmurla çoğu yıkanmış olmasına rağmen tumanı(3) kan içindeydi. Ya yeni evli, ya da tecavüze uğramış besbelli…

Tek kelime konuşmadı, ılık su altında bile gözyaşları dinmedi. Sanırım kendine gelip iki kelime ederse, semt karakolu onun için gereği neyse onu yapar. Ama öncelikle kendisini dinlememiz gerektiği düşüncesindeyim.”

Annem sözlerini tamamlamışçasına derin bir “Ah! Oh!”' karışımı ses çıkardıktan sonra;

Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(4), ben bizim başımızın çaresine bakarım. Sizler işinizden, okulunuzdan olmayın, gerekirse ben size telefon ederim, sizler de gitmeden önce telefonlarınızın şarjlarını kontrol etmeyi unutmayın, e mi?” dedi.

Düşünüyordum, daha doğrusu düşünmeye çalışıyordum; annemin anlattıklarında gerçeklik payının, daha doğrusu olumsuzluğun ne kadar olduğunu? Bir genç kız, yarı çıplak değil, neredeyse tamamen çıplak, bir kış arifesinin soğuğunda, terliğinin birini yitirecek ve bunu fark etmeyecek kadar ne tür bir sıkıntı yaşamış olabilirdi?

Benimki de lâf işte! Çünkü annemin ihtimalleri zorluyordu beynimi, anlamamak, ya da anlayamamak modunda.

Yanımdaki kardeşime sormak gafletinde(3) bulundum. Annem de ben de en ufak bir program ya da olağandışılıkta üzerine titrerdik kardeşimin. Annem her ikimize de böyle bir durumda anaç(3) bir gurk tavuk gibi anonslarla yetişirdi.

Oysa iki kardeş anlatamazdık annemize bizim dışımızda oluşan kusur, yanlış, sakınca, hata ya da olağandışılıkları. Ders-iş uzamıştır, trafik yoğundur, araç bozulmuştur, kaza olup yol tıkanmıştır vs. vs…

Kız kardeşimin soruma cevabı mı? Zaten yaşam tecrübesi bizim nasihat, öneri, dilek ve temennilerimizle şekillenmiş, üniversiteye henüz başlamış bir genç kızın ne fikri olabilirdi ki? Omuzlarını kaldırmıştı sadece; “Bilmem ki!” der gibi.

Ve ben düşüncelerimi azat edemememin sıkıntısını yaşıyordum, her nedense.

Akşam gelmek mecburiyetindeydi. Ama nasıl geldiğini ben bilemedim, yoğun iş tufanında(2) ve sorularımın ağırlığında, birbirine dokunmadan beynimin içinde hareketli olan ve anlamını çözmekte zorlandığım, hatta beni neden bu kadar ilgilendirdiğini anlayamadığım düşüncelerle...

Evde aynı sessizliğin devam ettiği, sadece annemin konuşup bir şeyler anlatma ve öğrenme gayretini yaşadığını düşünür gibiydim. Bir sezgiydi belki yaşadığım…

“Kulağına gitmesin(1), kaba kaçmış olmasın isterim, hani teşbihte hata olmaz ya sabahtan bu vakte kadar Agop 'un kazı(1) gibi düşünceli, sessiz ve hareketsiz durdu. Belki daha kibar bir söyleyiş olur; ‘Yılbaşına ulaşma endişesi yaşayan bir hindi, ya da kurban bayramı arifesinde satın alınıp da, kurban bayramı sabahına ulaşmış bir kurbanlık’ gibi.

Tek bir söz, tek bir kelime, hatta boğazdan höykürecek(1) bir ‘Hı!’ ya da ‘I-ıh!” gibi bir ünlem bile fışkırmadı kendinden. Sadece düşündü, ekmeksiz çorba içti ve yattı. Ama eminim ki; hiç uyumadı yahut da uyuyamadı.”

Ayşegül de, annem de defalarca başına gitmelerine, ses ve işaretlerle gereklilikleri yerine getirme zorunluluğunu anlatmalarına rağmen sadece başını sallamakla göstermeğe çalışmıştı tepkisini.

“Bir de ben denesem!” dedim.

Keşke demeseydim! Annem ve kardeşim kapıdayken o kız beni öylesine despotça(3) yakalarımdan tutup sarsmış, sonra hıncını alamamışçasına(1) yüzümü tırnaklamıştı ki, annem ve kardeşim zor almışlardı beni onun ellerinden, bir bakıma güçlükle kurtarmışlardı beni.

“Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca(5)” demiş sanatkâr. Tüm güzellere gönül gözüyle mi, bir beklentiyle mi bakar insanlar? Benim gibi dünyadan bir beklenti bile aklının ucundan geçmeyen bir insan dua sevgisiyle, yardım etme arzusuyla bakamaz mıydı o menekşe gözlere(2), saygıyla bir kardeş sevgisi hissetmek arzusuyla?

İnsanların fesatlık(3) kanlarında, genlerinde yaşayan bir şey olsa gerekti, değil mi? Belki de savaşlara, kavgalara, çekememezliklere, cinayetlere sebep olan. “Onun var, benim niye olmasın?” ya da; “Onun neden var, olmasın!” veyahut da “Hepsi benim olsun!” düşüncesiyle fesatlık yanında egoizmi de barındıran.

Kuvvetli bir genç kızdı karşımızdaki, evimizdeki. Yüzümdeki tırnak izleri hiç kaybolmayacak kadar derin, ömür boyu taşıyacağım şekilde idi zannımca.

Bu kadarla kalsa iyi idi. Yanaklarıma yapılan pansuman sırasında da annemin odasındaki bir çerçevenin kırılma sesini anlayamamıştık başlangıçta.

Annem odasına ulaştığında diğer çerçeveler yerinde durmasına rağmen sadece benim resmim olan çerçevenin kırıldığını ve resmimin parça parça yırtılıp odanın ortasına serpiştirildiğini görmüştü.

Bir anlamı olmalıydı bunun, çıkaramadığım. Benden neden nefret etsin(1), neden hınç almak istercesine hırpalasındı(1) ki? Onu o yağmurda, o tufanda, sırılsıklam olmuşken yoldan, sokaktan alıp evimize getirmem suç muydu? Yoksa beynindeki birikimlere göre başkası yerine bana o şekilde kinini kusma(1), beni yok etme arzusu muydu, hareketinin nedeni?

Üstelik kesinlikle hakkında hiç mi, hiç bir şey bilmiyorduk. Olası ki o da, annemin söyledikleri, annemle kardeşimin sıcaklıkları dışında hiçbir şey bilmiyordu (tahminen).

Yatağına büzülmüştü genç kız. Solukları keskin, amacını gerçekleştirememiş, yakalamayı plânladığı avını kaçırmış dişi bir aslan gibiydi. Üstelik bu av için tüm enerjisini tüketmişçesine soluk soluğa...

Annem; “Öylece bırakmamamızın yararlı olacağını” söyledi, biz odadan çıkmaya yöneldiğimizde de; üstünü örtme çabası, saçlarını okşama gayreti ve “Vah kızım! Garip yavrum!” gibi sözleri kulağımıza yansımıştı.

Odasının kapısını tam olarak kapatmadan, salona gelip kendisine kanepede uyuyacağı değil, belki de gönül üzüntüsünü(2) dindirecek şekilde dinlenmeye vakfedeceği yerini hazırlama gayretinde olmuştu annem.

Misafir baş tacı idi, hem baş tacı olmalıydı, hem böylesine bir kış gününde, hem neredeyse çırılçıplak sığınmışsa evine. “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? (6)” O halde tüm yalan ve bilgisizlikler için duyarlı olmayı bir süreliğine de olsa bir kenara bırakmalıydı, yığıntı halinde.

Zaman iyi bir ilâçtı, sonu iyi olmasa da eğer insan nefes alıyor, alabiliyorsa aldığı her nefes kendisi içindi. “İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır.(7)” Ne kadar güzeldi bu söz…

İlerleyen zamanda genç kızın aynı ahenkle, sessiz, yorgun ve kin dolu gibi nefes aldığını söylemişti annem. Sessizliğinde nereden, ya da nasıl anladığını sorduğumuzda; Dudaklarını dişleriyle ezdiğini, nefes alıp verişinde burun deliklerinin kin ve sinirle açılıp kapandığını, şakaklarının intihar etme duygularıyla oynadığını, muhtemelen uyuyamadığını, sadece belirli bir gücü stoklamak arzusuyla dinlendiğini” söylemişti bize.

Bir sezgi idi bu annemin yaşadığı ve annemin söylediği son söz, belki de düşüncelerinin şekillenişi olarak; “Bu genç kızın bir şeyleri gerçekleştirmek için bir eylem plânı hazırladığı” idi.

Yorgunluğa, hele ki bilinmedik bir gönül üzüntüsüne kimin direnci vardı ki bedenen ve zihnen olarak, bizim olsundu ki? Uyumuşum, uyumuşuz...

Geceleyin bir ses böldü uykumu, içimi ürpertmeyen(8) ama. Kapımın önünde bir siluet(3) belirdi, yarım-yamalak açık gözlerim önünde. Alışkındım böyle şeylere.

Hamiyetli anneler, tıpkı benim annem gibi, geceleri, tıpkı doğurdukları yavrularının gecelerindeki gibi, gecelerin en olmadık zamanlarında kalkıp yavrularının üzerlerini örter, saçlarını okşar, hatta öperlerdi.

Bunu babaların da yaptığını söylerdi annem. Gündüzleri yüz-göz olmamak(1) için sakladıkları, esirgedikleri duygularını geceleri sezdirmeksizin yaşamak için. Keşke yaşasaydı babam...

Kapımdaki siluet oldukça uzun bir zaman yerinde çakılı gibi, hareketsiz durdu. Ne yanıma yaklaşmış, ne üstümü örtmüş, ne de saçlarımı okşamıştı. O halde bu yalı kazığı(2) gibi çakılı duran annem olamazdı.

Kız kardeşim ise, derslerinin yoğunluğu nedeniyle uykusuna öylesine düşkündü ki, top atsan uyanmaz, neredeyse şeyi gelse, çocukluğundaki gibi uyku formatını(3) bozmadan bu ihtiyacını gidermesi için beklerdi annemin başucuna gelişini ve ellerinden tutmasını sanki.

Bu nedenledir ki annem guguklu saat örneği ona ve bu yaşlarıma gelmiş olmama rağmen bana birer bardak su getirirdi. Sonrasında kardeşimi yedeğine alarak tuvalete götürür, yalnız kendilerine ait olan banyodaki alafranga(3) tuvaletin kapağını açar, refakatinde tüm gereklilikleri yaptırdıktan sonra, onu yatağındaki yerine iade eder, yatırır, saçlarını okşar, öperdi.

Biliyorum, çünkü kaç kez bu işlemler için annemin koşuşturduğunu görmüştüm kocaman kız olan kardeşim için.

Benim aklımın almadığı ya da akıl erdiremediğim şey, uyuyor olduğu halde kız kardeşimin tüm bu gerekli işlemleri uyku modunda nasıl gerçekleştirdiği idi? Akıl erdirmem mümkün de değildi zaten. Benimse Allah 'a şükür, şeytan kulağına kurşun(2) böyle bir derdim yoktu! Olması olasılığı? Yok, daha neler?

Kapıdaki siluet misafirimize ait olsa gerekti. Belirli bir süre kapımda dikilip durmasına anlam verememiştim. Yanaklarımdaki tırnak izlerinin sızısı ise onun o olduğunun ispatı, tasdiki gibiydi sanki nasıl hissediyorduysam?

Sonra kayboldu bir süre.

Ve o süre sonunda tekrar göründü kapımda. Devam eden sinsi yağmurun, ya da perdelemeye çalışmasına rağmen üstünü örtemediği tül perdelerden sızan sokak lâmbası ışığında elindeki parlaklığın yansıması ulaştı gözlerime.

Çakan bir şimşekle göremesem bile onun o olduğunu anlamış, ancak niyetini tam olarak kestiremediğimden olsa gerek, yanaklarımdaki izlerin de etkisiyle kendimi ona engel olmak için yavaşça hazırlamıştım yorgan altında.

Çakan şimşek onu endişelendirmiş olmalıydı yahut da doğruya yönelmesini, yanlıştan dönmesini sağlamış olsa gerekti. Uzaklaşan ayak sesleri kendi odasına, yani annemin odasına doğruydu gibime geldi.

Bir süre ses soluk çıkmadı, ya da ben duymadım, uykumun kaçmasına neden olan. Çitten atlayan koyunları say, say bitiremiyordum bir türlü. Annem de Ayşegül'ün tavrına uymuşçasına güzellik uykusu(2) modunda idi, sanki.

Aynı ayak seslerini duydum bir kez daha, üstelik sanki çekinmeksizin gibi. Bu kere saniyeler süresince durakladı kapımın önünde, sonrasında banyonun olduğu, annemin uyukladığı salona doğru yönlendi. Tuvalet için kalktığını düşündüm, ya da su içmek için...

Uzuncaya yakın bir süre bekledim, geri ulaşmadı bir ufak tıkırtı dışında, herhangi bir şekilde ayak sesleri kulağıma. Ne olduğunu anlamamış, meraklanmıştım. Acele ile doğruldum yatağımdan, beni bu meraka yönlendiren bir his nedeniyle.

Lâmbayı yakmamla birlikte etajere konmuş ekmek bıçağı dikkatimi çekti öncelikle.

“Deli kız! Ben sana ne yaptım ki, benden, bıçakla odama yönelecek kadar nefret ettin?”

Nefret intikam doğurur diye düşündüm. İnsanlar en büyük intikamı da eğer karşısındakilere yöneltememişlerse, kendilerinden alırlardı, bana ve düşünceme göre.

Bakabileceğim her yere baktım, evin içinde dört dönerek. Sadece banyo kapısı kilitliydi. Işığı sönüktü ve su sesi dâhil hiç ses yoktu ve tamamen sessizlik egemendi ortama.

Telâşlandım, tıklattım kapıyı, içeriden bir ses gelmeyince yüklenip kırdım kapıyı. Yerde bir tabure ve ne zaman, nereden bulup da kendisini kalorifer borusuna astığını anlayamadığım bir ipin ucunda sallanıyordu genç kız.

Ayaklarından tutup sallanmasını engellemek için yukarıya kaldırma çabasını yaşarken kapıyı kırışımı duymadıklarını varsayarak tüm gücümle bağırdım;

“Anne! Ayşegül! Çabuk bir bıçakla banyoya yetişin!”

İkisi de koştular. Ayşegül bana göre biraz daha uzundu. Tabureye çıkıp ipi kesti ve düşmemesi için yavaşça kollarımın arasına itekledi genç kızı.

Yağmurdaki gibi çıplak değildi bedeni, ama nefes alamıyor gibiydi. Gecikmemizin ne kadar büyük bir korku ve sorun yaratacağını o an hissettim, çeşitli düşünce karmaşasıyla.

Hiç konuşmayan, adını bile bilmediğimiz bu genç kızı hastaneye yetiştirmeye çalışsak, geç kalmış olmaz mıydık? Hem ne diyecektik ki doktorlara ve hastane polisine?

“Kimdir bilmiyoruz, ama evimize gelip intihara kalkıştı!” desek inanmak bir yana, doğru olan bu sözümüze; kargalar bile gülerdi. Üstelik annemin tecavüz(3) konusundaki düşünceleri doğru çıkarsa, yıkanıp temizlenmiş genç kızın üzerinde hiçbir bulgu çıkmayınca genç kız da konuşmamakta direnirse “Tecavüz” denip tüm suç bana yüklenirdi ki; “Yandı gülüm keten helva!

Ayıkla bakalım pirincin taşını! Çürü bakalım hapishanelerde Ahmet Efendi! (Ahmet Efendi ben oluyorum tabii ki, bilineceği üzere.) Bu sebeple sorunu öncelikle kendimizin çözeceğimize inandım.

Ayşegül Sürücü Kursuna devam ediyordu, yaşının gereği, arabamı kendisi de acil durumlarda(!) kullanmak için. Eh! Ben de aynı kursa gitmiş, İlk Yardım Kursunda oldukça iyi şeyler öğrenmiştim!

Öncelikle beyni, sonra da bunun için evvel emirde ciğerleri oksijensiz bırakmamak ve kalbini çalıştırmak gerekti genç kızın. Ayşegül'e;

“Burnunu kapat, nefes al ve ver ağzından!” derken çıplak olmayan göğsüne masaj yapma gayretini yaşadım.

Geç kalmamıştık Allah'a şükür, ama gözlerini açtığında bakışlarındaki sitemden, düşüncesinin; “Neden beni kurtardınız?” demek istediğini anlamıştık. Annem abdest, namaz ve niyazında da oldukça bilgili bir hanımdı, bir ara söylediğim gibi. Tane tane konuştu;

“Bilmez misin ki, ölümden başka her şeyin çaresi, çözümü var, ölümden başka her şey yalan? Hem bilmez misin ki Kur’an'da yazılı olana göre; “İntihar eden kişi, ebediyete kadar cehennemde kalacaktır(9)?..

Bu çaban niye? Anlat! Söyle! Çözüm arayalım, üretelim, bulalım, buluşturalım. Bulamazsak sorup öğrenip çaresine koşalım. Haydi kızım, aç şu dilini!”

Genç kız yaşadığıyla, ya da annemin sözleriyle kendisine gelmiş gibiydi. Yarı beline kadar doğruldu olduğu yerde. Önce annemin, sonra benim elimi öptü, başının üzerine koydu, sonra da Ayşegül'ün yaşını kestirmek istercesine onun yüzüne baktı.

Ayşegül zeki çocuktu da, boyu gibi, zekâsı da üstün seviyede idi, isteneni anlamışçasına ona yönelip kucakladı onu.

Ve dili çözüldü genç kızın;

“Adım Ayşenur. Yaşım 20. Evlenmeden evlendim. Yani aile zoruyla nişan ve nikâh bir arada nikâhlandım, ama evlenmeyi istemediğim halde kocam zorla evlendi benimle. Bir gelinliği, bir düğün-derneği çok gördü bana. ‘Önce nişan-nikâh, sonra düğün-dernek!’ denmişti...

Sarhoş, şehvet dolu bir akşamın ilerleyen vaktinde kapımıza dayanıp; ‘Nikâhlı karımı istiyorum!’ dedi. Annem babam korktu, çekindi. Gönderiverdiler beni sarhoş adamın koynuna.”

Başını eğdi bir süre, suskun;

“Söylemeye utanıyorum. Böyle olmamalıydı. Yitirdim kendimi. Konu sadece fukaralık değil, okuma arzumun önüne geçilmek istenmesi, yobazca katkılı düşünceler, yaş farkının göz ardı edilmesi(1), bir bakıma satın alınış ve tamamen cinsellik üzerine kurulmak istenen düzendi...

Oysa ilerilerde belki çocuklarımın babası diye, her şeye rağmen karısı olabilirdim o bilmem neye düşkün adamın…”

Dinlenir gibiydi, ya da sözlerini düzene, sıraya koymak arzusunda idi genç kız, ya da öğrendiğimiz adıyla Ayşenur.

“Sevgi yoksa bazı şeyleri ummak da, tahayyül etmek de zor! ‘Karımdır, malımdır!’ yerine ‘Canımdır, sevdiğimdir, yol arkadaşım, hayat serüvenimdir(2)!’ demek o kadar mı zordur ki? Hele ki şehvet dolu arzuları için her şeye boş verip soymak, soyunmamı beklemek yerine üstümü başımı yırtıp parçalayarak emeline nail olmak(1), sonrasında sırtını dönüp horlamak hoş bir görünüş olsa mı gerekti ki? Bunun içindi perişanlığım yol boyu, bunun için, yani beni, yaşamam için alıkoymanız nedeniyle idi size kahrım... "

Bir süre daha düşündü genç kız ve devam etme gereğini üstlendi;

“Bunun için yansıdı size hiddetim ağabey, bağışla! Beni bilmeden, tanımadan kucak açtınız bana ve yanlışlığımdan çevirdiniz, her şey için sağ olun ve bırakın gideyim, sonsuz yolculuğumu tüketinceye kadar... “

“Yine mal gibi kullanılıp tecavüze uğramak için mi kızım? Benim sende görüp yaşadıklarını yaşanmamış kabul ederek gitmene izin vereceğimi mi sanıyor, düşünüyorsun be güzel kızım? Bu evdeki sıcaklığı bir daha yaşamayacağının garantisi olarak mı göreceksin bundan sonraki kısır yaşantını? Ya da intihar ederek Tanrının gücüne gidecek bir davranışı sergilemekten çekinmiyorsan, o halde git! Nereye gideceksen git, hem iz bırakmaksızın? Kapı işte orada!”

“Sitemle konuşmayın lütfen!”

“Sitem değil, diyemeyeceğim. Demokrasilerde çare tükenmez. Benimle, bizimle kalırsan, bir kızım vardı, bir kızım daha oldu, derim, varlığın beni yüceltir. Yasalara kurallara saygımız sonsuz. Ama seni, cani bir varlık olarak nitelediğim kişiye elimle teslim edeceğimi de düşünme! Sana 24 saat mühlet! Evimde kal bu süre içinde. Sonrasında isteğin dışında sopayla, cebirle tecavüze uğramaya devam etmek istersen ki bu; bundan sonra hiçbir söz hakkın olmadığının göstergesi olacaktır, arkana bakmadan git, demek isterim…

Ama şu da aklında olsun, evimizde yaşadığın, yaşayacağını umduğum üç aşağı, beş yukarı yaklaşık şu 48 saatlik yaşam süresini ve bizi, bizleri unut! Kollarımızın her zaman senin için, sana açık olduğunu unutarak ve kapıyı dışarıdan kapatarak git!”

“Ağır olmadı mı anne?”

Bak! ‘Anne!’ dedin, anne özlemi hissettiğinden olsa gerek. Sözlerimse ağır değil, iki gün içinde bir ömür kadar sevdim seni, devam edeceğine inandığım. Ama bu senin hayatın, yaklaşık 48 saatlik süre içinde hâkim olmaya(1) hakkımız olmayan...”

Ağabey-kız kardeş olarak daha önce de dediğim gibi “anaerkil” bir ailede bizim sadece susup oturma hakkımız vardı ve biz de bu eylemi gerçekleştiriyorduk, sessizce.

Yerinden ve yeniden doğrulmadı Ayşenur. Tam bir teslimiyetle başını önce annemin göğsüne dayadı, sonrasında da dizlerine;

“Uyut beni anne, dizlerinde!” dedi.

“Yine o menekşe gözler aralı...(10)” diye başladı annem, sabahın ilk ışıkları pencereden süzülmeğe başlarken...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bu öyküde Ayşenur'un niçin önceden nikâh kıydırdığına dair bilgimin olmaması doğal! Herhangi bir sebep uydurmam mümkündü belki, ama “Niçin?” cevabını okuyucuya bırakmayı daha yararlı gördüm.

Bir konuyu içtenlikle açıklamam yararlı olacak sanıyorum. Genelde iki ayrı ilde görev yapan devlet memuru, öğretmen, subay, polis, jandarma ve aklınıza gelebilecek diğer görevliler tıpkı benim gibi eşinin de aynı şehre naklinin yapılması için önce nikâh kıydırırlardı. Ben Van'da görev yapıyordum, eşim Beypazarı’nda idi. Dolaysıyla eşimin de Van’a tayini olduktan sonra düğün yapıp ancak evlendik!

İkinci bir konu; ben de kötü hatırası olan teyze dediğim bir akrabamın aynı şekildeki evliliği. Nikâh yapan subay, karısı olacak teyzemin bir akrabasını ziyareti için bir yere gitmesinin kendine haber verilmemesi nedeniyle, “Siz benim nikâhlı karımı bana haber vermeden akrabanıza nasıl gönderirsiniz?” deyip teyzemin “efendibaba” dediğim babasını azarlıyor ve henüz yaşlanamayan 63 yaşındaki adam aynı anda yaşamdan bıkmışçasına orada kalp krizi geçirerek Rabbine emanetini teslim ediyor.

Beni etkileyen (ve bir bakıma üzen) tarafı o yaşlının benim 18 yaşıma bastığım doğum günümde ölmesi ve o genç kızın babasının ölümüne rağmen yuvasını kurmasıdır.

Söylenebilecek diğer düşünceleri okuyanlar kendi aralarında paylaşabilirler. Benim daha fazla eklenti yapmam uygun olmaz herhalde.

(1) Agop’un Kazı Gibi Düşünmek, Arpacı Kumrusu Gibi Düşünmek, Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim.

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmak; Sanki bardaktan su dökülüyormuşçasına çok yagmur yağdığının ifadesi.

Emeline Nail Olmak; Emeline erişmek, ulaşmak, kavuşmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Hâkim Olmak; Etkili olmak, elinde tutmak, hükmetmek. Buyruğunu, egemenliğini yürütmek, egemen olmak.

Hınç (Hıncını) Alamamak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin duyma, besleme duygularını yerine getirememek.

Hırpalamak; Örselemek. İtip kakmak, azarlamak, yıpratmak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.

Kendini Geçmek; Bir insanın yaptığı iş, meydana getirdiği eserleri her geçen gün ya da zamanda daha ileriye götürüp geride bıraktıklarına göre daha başarılı olması durumu.

Kin Beslemek (Kin Tutmak), (Kin Kusmak); Birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek.

Koşuşturmak; Bir işi, bir kişiyi, bir şeyi izlemek veya birçok işi yapmak amacıyla sürekli olarak gidip-gelmek, koşuşmak. Sevilen insanlar için ne yapacağını bilememek, görüntüyü yakalamakta sıkıntı çekmek.

Kulağına Gitmemek; Duymamak.

Nefret Etmek; Bir kimseye, bir şeye karşı çok olumsuz duygular beslemek. Tiksinmek.

Rıza Göstermek; Razı olmak. Uygun ve yerinde bularak onamak. Olur bildirmek.

Yüz-Göz Olmamak; Senli-benli olmamak, birbirinden çekineceği olmak, aradaki mesafeyi muhafaza etmek, laubali olmamak.

(2) Anaerkil; Kadın otoritesine (maderşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy kadınlar hâkimiyetin kadınlarda olduğu kabul edilir.

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Emir Silsilesi; Birbiriyle yakından ilişkili, birbirine bağlı emirlerin oluşturduğu dizi.

Evlâ-dü Ayal (Evlad-ü ıyal); Çoluk, çocuk; evlâtlar ve karısı, tüm aile.

Gönül Üzüntüsü; İç sıkıntısı. Gönül darlığı. Tedirginliği. İstediğini bilip de istememek.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Hayat Serüveni; Bir kimsenin yaşamı boyunca başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik, heyecanlı olguların bulunduğu olayların dizimi.

İş Tufanı; Yoğun bir iş birikimi ve çok çalışma gerekliliği (Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur).

Menekşe Gözlü; Menekşe morluğuna yakın koyu lâcivert-mavi gözlü.

Şeytan Kulağına Kurşun; Aksama olasılığı bulunan ama buna karşın düzenli bir biçimde yürüyen bir iş, bir durum için “Nazar değmesin!” anlamında söylenen söz.

Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

(3) Alafranga; Frenklerin töre, yaşam biçimi ve alışkanlıklarına uygun Avrupa eğitimiyle yetişmiş, batı uygarlığını benimsemiş kimse. Bu şekle uygun malzemeler.

Anaç; Yapısı doğum yapacak gibi görünen. Birkaç kez yavru vermiş, ya da verecek duruma gelmiş.  Meyve vermiş, ya da verecek duruma gelmiş.

Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

Despotça; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkıcı bir şekilde.  Her istediğini ve dilediğini yaptırmak istercesine. Zorbaca.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

Format; Biçim. Boyut. Kitap ya da sayfa düzeni.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan

Mekanik; Kuvvetlerin maddeler ve hareketler üzerine etkisini inceleyen fizik dalı. Denge veya hareket kurallarıyla ilgili yasaları, güçleri, dirençleri inceleyen bilim. Mihaniki. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla, hiç düşünmeksizin, kendiliğinden, yalnızca makine ile ve düşünmeden yapılan iş.

Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

Tecavüz; Ötesine geçme, hakkını çiğneme, sınırı aşma. Gasp. Saldırma, saldırı, sarkıntılık. (Irza Tecavüz, Cinsel Tecavüz, Irza geçme; Bir kişi ya da kişilerin, bir kişiyle istememesine rağmen seks yapması, şiddet, tehdit ya da ısrarlar sonucu birlikte olma mecburiyeti)

(4) Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI

(5) Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca… Karacaoğlan’a ait olan bu dizeler Sadettin KAYNAK tarafından Mahur Makamında bestelenmiştir.

(6) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.

(7) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(8) Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar; Nerdesin, arıyorum yıllar var ki ben onu, Âşıkıyım beni çağıran bu sesin. “NERDESİN?” Ahmet Kutsi TECER Şiir; Suat SAYIN tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir.

(9) Kur’an, Maide Suresi. 32. Ayet; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Yine Kur’an Nisa Suresi 93. Ayette mealen şöyle buyurulmaktadır; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”

(10) Yine o menekşe gözler aralı… Bir ninni olup sözlerini Vecdi BİNGÖL’ün yazdığı, Kadri ŞENÇALAR’ın müziğini yaptığı, sözleri ve müziği bildiğim halde henüz öğrenemediğim Degâh Makamında bir eser.