Fakülteye başladığımdan beri fark etmemiştim onu.
Oysa fark edilecek biriydi, çekiciliğiyle değil, iticiliğiyle. Her güzelin bir kusuru vardır, derler, ondaki kusur ise bana göre iticiliğiydi desem yanlış olurdu. Çünkü fakülteye yeni başlamış gibi değil de yılların kaşarlaştırdığı(1) bir öğrenci gibiydim.
Oysa dün bir, bugün iki, yarıyılın bitmesine birkaç gün, belki de birkaç saat kalmıştı dışarıda ayaz, damlarda soba bacalarının kenarlarına büzülmüş kuşlar, özellikle serçe ve sığırcıklar ve kısmen de güvercinler, açlıkları nedeniyle gözleri fel fecir okuyan(1)...
İlk karşılaşmamızdı bu, tekrarını defalarca istediğim. “Çocuktuk, ufacıktık!(2)” dediğimiz yaşları geçirdiğimiz, kanımızın oldukça sıcaklaştığı, hatta kaynadığı bir dönemde idik, “Ateşle-barutun bir arada olmaması” gerektiğinin söylendiği…
O bana bakmıştı, ya da ben öyle zannettim, ben de ona bakmıştım neden geciktiğimi bilmezcesine. Sonra ne isim kalmıştı bende, ne de cisim? Onda mı? Bilmem, bilemem, bilmem de mümkünsüz…
Galiba benden peşi sıra götürdüğü bir şeyler vardı, hemen hissedemediğim. Gönüldü bu; hangi ve neyin peşinden yol alacağını bilemezdi ki, ya da neye konup konamayacağını!
Simsiyahtı gözleri, siyah uzun saçlarına ve esmer tenine yakışan, sinirlendiğinde, kızdığında, asabileştiğinde, ya da herhangi bir başarısızlığında kanatlarının açılıp kapanacağına yüzde yüz inanacağım büyükçe bir burnu vardı, sanırım kibrinden(3) değil.
Sol yanağındaki doğum lekesi(5), ya da fark edemediğim şark çıbanı(6), belki de herhangi bir nedenle oluşmuş yaranın izi güzelliğine güzellik katmıştı sanki hiç de ihtiyacı olmadığına inandığım.
Dudakları? Galiba öncelikle onlardan bahsetmem gerekti. Kalın; “Gel dudaklarınla, dudaklarımı dans ettir, hapset sonra!” ya da kısaca “Öp beni!” dercesine kırmızının en koyusundandı. Tüm benliğinde ek olarak herhangi bir boya yok gibiydi, belki de bir üniversite öğrencisine yakışmayacağı varsayımıyla.
Kısacık zaman içine sığdırdığım görüntülere, düşüncelerimi de saklama gayretindeydim sanki. Aklımda kalan en son şey; taşımakta hiç de zorluk çekmediğini sandığım kitaplarını, göğsüne yapıştırarak taşımasıydı.
Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmiyordum. Yani, demek istediğim şu ki; hangi fakültede okuyor, kaçıncı sınıfta, yatılı mı, değil mi, burslu mu, değil mi, sanki bilmemin ne faydası olacaktıysa?
Ama önemli olan; “Merhaba!” deyip yanına yaklaşmaya çalışsam, beni şikâyet edip, bana sopa attıracak ağabeyi olup olmadığı idi!
Tabiidir ki bu kadar özelliğini beynime kaydettiğim bu kızın ismi neydi? Eğer kalp, yani bu benim kalbim oluyor, bir kalbe karşı(7) çarpmasa ne önemi olurdu ki beynine döşediklerinin. O halde bir plân yapmalı ve bunu uygulamalıydım. Ne için mi? Tabiidir ki tanışmak, sonrasında benim olmasını istemek, dilemek, yalvarmak için!
“Güldürmeyin adamı!” tavrı hiç hoş değil. Öyle “Taş atıp da kolum mu yorulacak?” tavrım da yok. Cidden etkilendiğim apaçık(3)!
Şöyle bir plânım olabilirdi örneğin;
Dalgınca yürürken ona çarpmalı, kitaplarını düşürmeli, onları toplarken o kısa zaman içinde, klâsik Türk filmlerindeki gibi adını öğrenmeli, arkadaş olmalıydım! Ondan sonrası Allah Kerimdi!
Çok mu basit, yoksa “Aç tavuğun kendini darı ambarında tahayyül etmesi” gibi bir kurgu mu? İçimden atalarımıza hak vermek geçiyordu; “Olmaz; olmaz deme, olmaz; olmaz!” gibi.
Bir bakıma Nasrettin Hocanın göle yoğurt mayası çalması gibi bir şey; “Ya tutarsa!” gibi. Kesinlikle bir yorum yok!
Plânım tamamdı da, obje gözükmüyordu, ortada, ortalıklarda, o günden sonra. Tamam, o sarı çizmeli filânca hanım değildi. Üstelik bir çuval pirinç içinde bir taş tanesi, ya da bir ambar saman içinde bir iğne de değildi ki, sabrımla, gayretimle arayıp bulayım.
Ama kendisini gizleyeni, başlangıçta akıl edemeyip peşinden gitmek yerine, şimdi aklı başına gelmiş(1) gibi tahayyül ederek(1) bulamazdım ki...
Evet, belki hüsnü kuruntum(4) gibi düşünülebilir, ama gerçekten biri kendisini benden gizliyorsa, gizlemekte de kararlığını belli ediyorsa ben onu nasıl bulabilirdim ki?
Bir gün, üç gün, beş gün...
Derken yarıyıl bitti, tatile hakkı olanlar evli evine, köylü köyüne örneği terk ettiler okulu, yurdu. Yuvadan atılmış bir kuş(8) (“leylek” dememem tuhaf) gibiydim, yolumu bekleyenim yoktu. Şairin; “Bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam! (9)” dediği gibi.
Nedeni; oldukça uzun bir hikâye, anlatmaya değmeyecek. Beklentim; düşüncem, ya da umudum yarıyılın çabucak bitmesi ve tekrar mutlu olacağım günlere kavuşmak üzerineydi. Mutluluğumun onu görmek üzerine kurulu olduğunu saklamam abes olurdu(1).
Anne kuşun yuvadan attığı tek yavru ben değilmişim. Onunla benim farklı boyutlarda, ekonomik güçlükler içinde olduğumuzu bilemezdim. Ben, nihayetinde doğurganlığının sona erdiği ana kadar çoktan çok çocuk doğuran bir annenin, bu nedenle film sonu gibi çocuk doğurmaya “THE END” ya da “SON” diyen muhacir(3) bir ailenin ortalarda bir yerlerde yer alan çocuğu idim.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa tümü dâhil on kardeşim vardı, toplamda on bir kardeştik yani. Koca şehirlerden birinde tinerden kendimi sakınarak, araba yıkayarak, kâğıt mendil satmak gibi her türlü işi yaparak, sadece kendi çabam ve birikintilerimle bugünlere gelmiştim.
Annem dilemiş, Işık adını vermişti bana. Diğer ablalarım, ağabeylerim, kardeşlerimin de isimleri benzerdi; Ziya, Ziyaettin, Ziynet, Işıl, Yıldız, Ayperi, Aydın, Işın gibi. Sonuncular ikizdi ve onların isimleri en çok hatırımda kalan idi; Emel, Temel olarak.
Ablalarımın ikisi başlık parası(4) denilen bir kazançla kocalarına devredilmişlerdi, kocalarının hiçbir vasfına dikkat edilmeksizin, söylemek gereksiz.
İki ağabeyim kendilerini kurtarmışlardı, ben de kendi çabamla, evden bir boğaz eksilmesinin ailemde yarattığı kıvançla bu diyarı paylaşıyordum kendimle. Aldığım burs, boğazıma ve yatağıma yetiyordu, elhamdülillah!
Nereden, nereye? Sözü uzattım gereği yokken. Devam edeyim, kaldığım yerden;
Bir gün yine karşılaştık onunla, yarıyıl tatili olmasına rağmen. Hiç aklıma gelmemişti Kız Yurdunda kalmış olacağı. Muhtemeldi ki bunalmış, hava almak için, belki de sakince çalışma ortamına ulaşmak için kantine, ya da açık dershanelerden birine yönelme arzusunda gibiydi.
Plânım hazırdı ya çok önceden, sanki onu görmemiş gibi, başım önüme eğik, dalgınlığından yararlanıp ona çarpacaktım, kitapları düşecekti, ben de toplamasına yardım edecektim falan...
Lâf işte! Herkes benim gibi açıkgöz olamazdı, ya da benim gibi Türk filmi seyretmeyen kaç kişi vardı ki ülkemde?
Ben ona çarpma modundayken, o aniden kenara çekilmiş, ben de kendime tutunamadığım için onun yerine kapaklanmam gereken yere kapaklanmıştım. Sanırım o gülmemek için kendini tutma gayretini yaşıyordu. Şirretliğim(3) üzerimde idi;
“Kenara çekilmeseydin, kaza ile(!) sana çarpıp da, kitaplarının dağılmasına neden olsaydım da, tanışsaydık, iyi olmaz mıydı?”
“Gerek var mıydı? Hem neden ben? Siz bu kadar yakışıklıyken ve fakültede onca güzel, albenisi(3) olan, eli-yüzü düzgün, hatta varlıklı kız öğrenci varken?”
“Gönül ferman dinlemez, derler!”
“Diyorsunuz. Okul sömestre tatilinde...
Varlıklıların, güzellerin çoğu yok, eldeki bir, düşünülen ikiden iyidir, felsefesi(3) mi sizi bana yönlendiren? Kitaplarımla saklamağa çalıştığım memelerimi mi merak ediyorsunuz? Belimle, bedenim aynı hizada, kalın bacaklarımdan Tanrı yapısı olmasına rağmen ben utanıyorum da, peki, siz nasıl gönül ferman dinlemez dersiniz ki? Yoksa beni fukaralığı ve yokluğuyla elde edeceğiniz bir fahişe gibi mi gördünüz?”
“Tüm sözlerinizin her biri için ‘Asla!’ demek isterim. Sizi ilk gördüğüm andan beri arıyorum. Zihninizde neden böyle bir imaj(3) bıraktım, bilmiyor, anlamıyorum. Üstelik üzgünüm de. Size bedenimin değil, gönlümün gözüyle baktım, ilk anda da, şimdi de öyle bakıyorum. Hakkımdaki yanlış kanaatlerinizi değiştirmek isterdim. Ama buna izin vermeyeceğinizi hissediyorum, bu bilinçteyim...”
Başka neler söyleyeceğimi, söylemem gerektiğini, daha doğrusu onun benden uzaklaşmaması için ne, ya da neler yapmam, söylemem gerektiğini bilemiyordum. Son bir gayretle elimi uzatırken;
“Ben Işık! Nefretinize isim takmak isterseniz eğer?” dedim.
Uzatmadı elini, durdu durakladı, düşüncelerini, ya da sözlerini toparlamak ister gibi, sözler sıra sıra dizildi, inci gibi dişleri arasından, belki kahırla;
“Ben Güneş, ışık zaten içimde! Işık'a ihtiyacım yok! Dünya; Güneş sayesinde, hem ısınır, ham aydınlanır, geceler benim değil, ama gecelerde de ay ve yıldızlar içindir Güneşin ısısı ve ışığı.”
“O yıldızlardan biri, ben olmak istesem, bunu dilesem?”
“Güneş'i tek başına sahiplenmek istemen doğru olur mu?”
“Sanırım ki olur. Yeter ki bir fırsat, art düşüncelerini(4) silerek ufacık bir fırsat ver bana!”
“Düşüneceğim!”
“Sana sözlerimi ulaştırmam için ayakta durdun, hem üşüdün de! Hadi hemen kantine, ya da öğrenci yurduna dön, üşüme, ısın ve dinlen! Ve hatta ben olmasam da kendine dikkat et, kendini yaşa!”
“Sen de kendine dikkat et!”
“Sen istedikten sonra neden dikkat etmeyeyim ki?”
“Siz” ler “Sen” haline dönüşünce Allah'tan başka ne isterdim ki?
Birbirimize baktık sadece. Düşüncelerim geçti zihnimden, ilk karşılaştığımız andan beri devam eden, kalan değil.
O; bir melekti bence, uzak durmalıydım, ama neden uzak durmam gerektiğini bilemiyordum. Bir çekince, bir endişe, bir korku mu vardı ruhumda anlamlandıramadığım?
O; beni tanımıyordu, nereden gelip, nereye gittiğimi, kim olduğumu. Benimse...
Onu tanımama gerek yok gibime geliyordu, çünkü iticiliğini unutup tamamen çekiciliğine odaklamıştım kendimi. Aklıma hiç gelmeyen şey; bu sevdayı yaşama gayretindeyken okuyup fakülteyi ne zaman bitireceğim ve iki çıplağın ancak bir hamama yakışacağı idi.
Neden böyle? Bu; içimden gelen bir duygu idi. Onun da yarıyıl tatilinde okulda kalması bende o çağrışımı yapmış ve anında güvey olma umudunu yaşamıştım, bu dikdörtgen prizma bedenli, kara kızla!
Hâlbuki sevgilerde bedenin hiç mi hiç önemi yoktu. Şair; tüm dünyayı sevdiğinin ayakları dibine yığmış(10), sevdiği gene tatmin olmamıştı.
Ben, o şair kadar varlıklı değildim, ama gönlüm zengindi, sadece dünyayı değil, tüm evreni dökmek isterdim sevdiğimin ayaklarının ucuna, ayrılırken gördüğüm o bakışları tekrar görebilmek, tekrar yaşayabilmek için.
Gerçek şu ki; bu bakışları ilk karşılaştığımızda sezinlemiştim, şimdi ise yaşadığımı kesinkes iddia ediyorum.
Kadın bir kaleydi, erkekse bir tutsak(11) o kale içinde, ben tıpkı ben gibi esirdim. Esaret günlerim başlamıştı, hatta tümü esaret dolu saatler yaşıyordum. Güneş, ihtiyaç olmuştu bana, öyle ekmek-su gibi değil, nefes gibi. Nefes alamazsam yaşayamazdım ki. Zaten ondan uzakta olunca nefes alamıyor, dolaysıyla yaşamıyor, yaşayamıyordum da.
Kantinde Kız Yurdunun kapısını, geleni-geçeni görecek şekilde oturuyor, gücümün yettiğince de kitaplardan bir şeyleri beynime yükleme gayretini yaşıyordum. İnsan şansına da güvenmeliydi biraz.
Ve göründü o merdivenlerde, sonra da kaldırımda…
Yüreğimi zapt edemiyordum.
Hop oturup, hop kalkıyordu yüreğim, ya da yerinde duramıyordu kısaca. Öyle bir Anadolu Türküsü eşliğinde bir oyun gibi değil, Karadeniz'e has horon teper gibi. Hemen karşısına geçtim;
“Güneş, ister misin sana bir çay ısmarlayayım?”
Senli-benli olmuştuk ya, sanki bir gün içine sıkıştırdığımız yıllarda berabermişiz gibi.
“İsterim, hem beni Güneş dışında tanıman için!”
“Anlamadım, ama senin dışında benim için hiçbir şey önemli değil. Bana güneş olan beni ışık eden gözlerin var ya, onlar bana yeter!”
“Güneş olarak nasıl Işık dolu olduğumu, yani sen dolu olduğumu bilirsin ki?”
“Ben bilirim. Bazı şeylerin bana malûm olması gibi güzel bir huyum var, benim!”
“Ama biliyorsun; Güneş'in Işık'a ihtiyacı yoktur!”
“Ama Işık'ın Güneş'e ihtiyacı var, bunu bilmelisin. ‘Düşüneceğim!’ demiştim, ama önce beni bilmen gerek!”
“Gereksiz!”
“Gerekli!”
“Peki, nasıl istersen! Ama önce şu kitap, defter her neyse onları masaya koy hele!”
Güneş'in masaya koyduğu kitapların, defterlerin üzerinde Güneş değil, Rojin yazıyordu ve bu dikkatimi çekmişti. Dikkatli bakışım gözlerinden kaçmamıştı Güneş'in.
“İşte beni tanıman konusunda ısrarlı olduğum şey bu idi. Beni gerçekten tanımak istiyor musun, yoksa saklanmaya devam mı edeyim, aslında Güneş olduğum halde, Rojin olarak...”
“Hiç de gerekli değil, ilk defa söylemek istiyorum, belki buna bugün için hakkım yok, ama ben seni seviyorum, ismini, bedenini, kökenini değil, yalnızca seni. Hem ilk karşılaştığımız günden, andan beri, hem tüm içtenliğimle. Ama seni rahatlatacaksa bana ne söylemek, ne anlatmak istiyorsan anlat. Fikrim de, zikrim(3) de, düşüncelerim de asla değişmeyecek!”
“Peki, istediğin gibi söyleyeyim. Adımı Rojin olarak öğrendin, kökenim Kürt. Ama ben Türküm, vatanım Türkiye, bayrağım aynı, lisanım aynı. Aynı Ulusal Marşta dimdik ayaktayım. Aslını inkâr eden haramzade(12)… Ağabeyim bizim için kendini feda etti, anarşist olup, belki bile bile dağa çıkıp bir Türk askerinin kurşunu ile öldü…”
Durakladı bir süre, hıçkırarak, iç çekerek;
“Devletimiz izin verdi, onu mezarına sakladık ve yaşadığımız yerleri arkamızda bırakıp kaçtık oralardan. Geleceğimiz yoktu çünkü oralarda, annem, babam ve kız kardeşim dışında. Neslimiz kurudu, bitti. İşte bundandır dünyaya siyah siyah bakışım, güneş olarak görünsem de. Oysa ışığa da, Işık'a da ihtiyacı olan biriyim, hakkım ve geleceğim olmadığını bile bile...”
“Yanlış kelimelerle konuştuğunun farkında mısın sen? Ben sana duygularımı en saf bir şekilde sunmaya çalıştım. ‘Benim için kökeninin ne olduğu önemli değil!’ dedim. Aynı topraklar üzerinde ayrımcılık kimseye yakışmaz, ‘Kim ne, nasıl, niçin, ne?’ derse desin. Ben seni seviyorum ve okulumuzu bitirdiğimizde, sen de, ailen de uygun görürseniz beraber olalım diliyorum, Allah bizlere ne kadar ömür vermişse…”
“Yani beni aydınlatacak Işık'ım olmaya söz mü veriyorsun?”
“Sen Güneş olarak ışıklarını da, ısını da bana birinciden sonraki karşılaşmamızda vaat etmiştin gibi gelmişti bana. Unuttun mu yoksa?”
“Nasıl unutabilirim ki? Onu daha ilk karşılaşmamızda gözlerinin ilk yansımasında hissettirmiştin bana!”
“Gerçekten mi?”
“Evet!”
“O halde niye sakladın ki kendini günler boyu? Neden sana çarpmam, kitaplarını düşürmem için yardımcı olmadın ki bana?”
“İhtiyacın mı vardı? Sen bana yeteceğini hissediyor, hatta biliyordun da zaten!”
Söz gümüşse, sükût altındı. Kelimeler kifayetsiz kalıyordu(13) bu duyguları yaşarken ve sonuçta mutluluk ve saadet ufukta gözüküyorsa insanlar daha bir gayretli oluyorlardı, sabahlara el ele başlayıp, akşamları el ele sonlandırdıklarında.
Aynı havayı solumak, aynı nefesle günü paylaşmak, kalplerin aynı ritimle çarpması Tanrının birbirlerini sevenlere reddedemeyecekleri bir bağıştı.
“Zaman ister dursun, ister…(14)” ister bir çay içecek paramız olmasın, ayırmalarımız gereken zamanlar dışında; “Oturup bir ağacın altına(15)” birbirimizi dinlememiz, birbirimizin gözlerini, seslerini, avuçlarını paylaşmamız hiç üleşilemeyecek mutluluğumuzdu bizim. Hem günler, hatta yıllar boyu...
Ancak ve galiba bu mutluluğu, bizim bu beklentimizi kıskananlar vardı, terörist, şehir eşkıyaları(4) gibi doymayan, doymak bilmeyen, yetinmeyen, yetinmesini bilmeyen, Rojin'in ağabeyini aldığı halde ondan sonraki kardeşini, ya da kardeşlerini de almak isteyen.
Bunda başarılı olamayan, üstelik bir ordunun, binlerce çoluk-çocuk masumun, askerin, güvenlik görevlisinin canına okumuş olsa da bir takım varsayımlar(3), düşünceler ya da başarı dilekleri için devlet tarafından idam cezası kaldırılmış olduğundan, devletin himayesini taşıyan, kaybedecek bir şeyleri olmayan yahut da olmadığını düşünen insanlar çoğunluktaydı.
Nihayeti bir seçim arifesinde, değişen hükümetlerin gerçekleştirdikleri “Aflar” ile yine bu ilkel, sadistçe kavram kargaşası(4) yaşadıkları yaşantılarına dönen insanlar vardı, hem de sürüsüne bereket...
Mutluyduk, geçen yılları nasıl tükettiğimizi bilemedik, el ele, göz göze, diz dize. Son yılımızdı her ikimizin de fakültede. Rojin işe başlayacak, ben askere gidecektim, askerdeyken bana bakacak, sonra da evlenecektik.
“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşardı(16)” ve bizim de hayal etmemizde hiçbir mahzur yoktu. Ama derler ya hani; kazın ayağı hiç de öyle değildi(4).
Dağdakiler yıllar boyu aramışlar, taramışlar, Güneş'in ailesini ve Güneş'i bulmuşlardı, nasılını, niçinini yalnızca kendilerinin bildikleri şekilde, aileye kan kusturmak için.
Günlerden bir gün, her zamanki gibi kantinde oturup Güneş'i beklerken, Kız Yurdunun kapısı civarında, şüpheli adımlarla dolaşan, etrafa dikkatlice bakan, sol arka cebi şişkince, tipi farklı bir adam çekti dikkatimi.
Hemen Kız Yurdunun kapısını çaldım ve çıkan görevliye “Acil!” diyerek Müdire Hanımla görüşmem gerektiğini söyledim, yurt kapısından dışarıya kimsenin gönderilmemesi ricasıyla.
Öncelikle belirtmem gerekirse Güneş'in, hafif bir soğuk algınlığı, ya da gribal bir enfeksiyon(4) sebebiyle dışarı çıkmamak gibi bir düşüncesi varmış.
Gördüğümü anlattım Müdire Hanıma. Perde arkasından gördükleriyle ikna oldu(1), telefonu çevirdi. Kaçmasına fırsat bırakmadan yakaladı polisler o adamı. Caniler amipler(3) gibi çoğalıyor, bitip tükenmiyorlardı, üstelik de hepsi dillerini yutuyordu.
Ne yakalandığında, ne de uzun süre sorguya çekildiğinde ağzından tek bir lâf bile alınamamıştı o silahlı adamın. Cebinden üstelik silâh dışında kendisini belli edecek hiçbir şey çıkmamıştı, arayanı, arananı kayıtlı olmayan bir cep telefonu dışında.
Güneş'ten, hatta tedbir amaçlı olarak o gün için öğrencileri okullarına göndermeyen, ikinci günden sonra polis refakatinde çocuklarını gönderen Müdire Hanımdan önce öğrendiğim acı bir gerçek vardı.
Yakalanan ve intihar etmesi riskini(3) yok etmek için kemeri, ayakkabı bağları bile alınan ve devamlı gözetim altında tutulan adamın cep telefonuna gelen mesaj her şeyi anlatıyordu.
“Burası tamam!” anlamındaki mesaj yakalanana gösterilip ne anlama geldiği sorulduğunda sadece sırıtmakla yetinmişti.
Cep telefonu sinyali ile yakalanan diğer kirli ve cani adamlar görevlerinin gereği olarak aileyi yok etme işini gerçekleştirmiş, Rojin'in anne, baba ve kız kardeşini katlettikten(1) sonra evi ateşe verip izlerini kaybettirmeyi denemişlerdi.
Ancak katliamda başarılı olmuşlarsa da kendilerini kaybettirmede başarılı olamamışlar, kurtulamamışlardı.
Suskun üç caninin yarım bıraktıklarını mutlaka başkalarının tamamlama gayretleri olacaktı, nedeni bilinmeksizin. Güneş'in benden başka kimsesi yoktu dünyada. Benim de ondan başka kimsem yoktu zaten dünyamda. Ancak sınavlarımızı bitirinceye kadar kim koruyacaktı bizi?
Üstelik Fakültenin izni, polis koruması ile Güneş'in anne, baba ve kız kardeşinin kömürleşmiş cesetleri aynı mezara defnedilmişti. Onları caniler adına mutlaka gören, bilen, ispiyonlayan(1) birileri olsa gerekti, yarım bırakılan iş bitirilmek isteniyorduysa.
Polis Merkezindeki görevliler bizi korumaları altında üniversiteyi bitirmemizi sağlamışlardı, belki de durumlarımızı göz önüne alan hocalarımızın müsamahaları(3) ile.
Ve görevli polisler bir şeyi emretmişlerdi; fakültenin bitiminde sağa-sola sapmadan, karı-koca olarak mutlaka kendilerine sığınmalarını...
Bir kere karı-koca kanaatine nereden ulaşmışlardı. Bu muamma(3) mıydı, yoksa anladıkları bir gerçek mi? Ancak Türkiye’min polisi bir şeyler için niyet etmişlerse bu gerçekleşebilir, gerçekleşir ve asla korku dağları beklemezdi(17)!
Nitekim onların çabaları ile benim şimdiki ismim Güneş, karımın ismi Işık'tı. Nüfus Kâğıtlarımız, kimliklerimiz ile her türlü gereklilik Türkiye’min emniyeti tarafından gerçekleştirilmişti.
Şimdi bir bilinmeyen ilde, resmi olmayan bir işte beraberce çalışıyoruz. Karımın yüzündeki o lekeyi de ufak bir operasyonla yok etti devletimiz. Karıma lens de, hızma da, siyaha yakın kahverengi saçlar da yakıştı doğrusu.
Özellikle bebelerimizden sonra zayıflaması da diğer bir başarı unsuruydu.
Şikâyetçi olduğu memeleri mi? Onlar ambalajı en güzel süt şişeleriydi ve çocuklarımızın her üçü de iki buçuk, üç yaşlarına kadar doyunmaktan, beslenmekten vazgeçmemişler, bıkmamışlardı.
Çocuklarımızın adları mı? Güneş ve Işık'ın çocuklarının adları onlarınkinden farklı olabilir miydi? Annelerinin isim anneliğini de yüklendiği oğlumuz Dünya ve kızlarımız Yağmur ve Yıldız...
Soy soya çekerdi. Oğlumuz annesine, kızlarımız bana benziyorlardı, artık nasıl anlaşılır, ya da yorumlanırsa?
İnsanların yaşamında huzurun önemi ve her canlının yaşamaya hakkı vardı(4). Ölüm zaten her insan için haktı sonuçta, ama insanlar Allah'ın elçisine teslim etmeliydiler canlarını, gayelerinin ne olduğu bilinmeyen insanlara değil…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Aslında dip not yerine belki de öyküye başlar başlamaz bir cümle içine sıkıştırmam gerekti, aklıma sonra yerleşti.
Üniversiteden mezun olup askerliğimi yaptıktan sonra Ziraatçı olarak mesleğe Van'da başladım. Görevim icabı çok ilçe ve köyünü dolaştım bu güzel ilin. İlk çocuğum bu ilde doğdu; Vanlı. Kaldığım seneler boyunca tüm insanlardan yakınlık gördüm ve bunları çoğu Kürt idi.
Dolaştığım köylerden birinde bir ailenin, kızlar adam yerine konulmadığından hiç çocuğu yoktu(!), ısrar edince sadece ikiz kızı olduğunu söyledi; Rojin; (Güneş, gün ışığı anlamlarında) ve Roja (Güneş, gün, gündüz) İsimlerinde. (Bunlar kız çocuklarına konulan isimlerdi ve öyküde tarif ettiğim güzellikte ya da çirkinlikteydiler).
Zaten kimin çocuğu çirkindir ki; yeter ki çocuklara bakmaya bilelim. Zaten; “Bütün dünya üzerinde bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir.” Şeklindeki Çin Atasözünü buraya yerleştirmekte asla sakınca görmüyorum). Herhalde o kız çocukları şimdilerde evlenip, çoluk çocuğa karışmışlardır.
Çalışırken bir kısım Kürtçe kelime ve cümleler de öğrenmiştim, hepsini sıralamama gerek yok, bir-iki örnek yeter sanırım;
Kürtçe bilir misin? (Tu kürdi dizani?) Evet (râ), Hayır, Kürtçe bilmem (Na, kurdî nizanim), Günaydın (Rojbaş), Hayırlı sabahlar (Sibeyâ te bi xâr), İyi akşamlar ( Şevbaş), Ben Müslümanım (Ez misliman im), Nasılsınız (Ez başim)...
Aslında kim ne derse desin, Kürtçe asıl değil, toplama bir dildir; Arapça, Farsça, Türkçe, hatta batı dillerinden (ç)alıntı karışımı ile. Meselâ; Merheba, Merhabanın karşılığıdır.
Şunu da unutmamak gerekir ki; tavla oyunundaki kullandığımız “yek, dü, se, cihar, penç, şeş” (1, 2, 3, 4, 5, 6) gibi sayıları ifade eden kelimeler de aynı karışımın izahıdır.
(1) Abes Olmak; Akla, gerçeğe, sağduyuya aykırı olmak, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma, saçma sapan olmak.
Aklı Başına Gelmek; Zarar gördüğü işlerden usanıp akıllıca davranmak, baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Bir olayın sonunda gerekli dersin alındığını ve bu olayın tekrarlanmayacağı anlamında bir deyim.
Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz.
İkna Olmak; İnanmak, inandırılmak.
İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirmek, yetkili kişilere iletmek.
Kaşarlanmak; Bir konuda, bir işte, ya da eylemde deneyim kazanmak, iyice ustalaşmak. Hoşa gitmeyen bir işe ya da eyleme alışarak artık ondan üzüntü duymaz olmak, onu olağan karşılamaya başlamak.
Katletmek; Zarar vermek. Zor duruma sokmak. Aşırı derecede rahatsız etmek. İnsan öldürmek.
Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.
(2) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in ALAGEYİK isimli şiirinin başlangıcı. “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN’ın bir şiiri de GOOGLE’da ayrıca yer almaktadır.
(3) Albeni; Çekicilik. Çekici olma durumu. Alım. Alımlılık. Cazibe.
Amip; Tatlı ve tuzlu sularda yaşayan, bölünme yoluyla çoğalan, vücudunun biçim değiştirmesiyle oluşan geçici kollar ya da ayaklarıyla sürünerek yer değiştiren tek hücreli canlı (Öyküde; çoğalma, biçim ve yer değiştirme anlatılmak istendi).
Apaçık; Çok açık, besbelli.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.
İmaj; İmge. Görüntüleme. Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünen şey. Görünüşün değiştirilmesi. Hayal, Hayalet, hülya, düş, genel görünüş, manzara. Bir nesnenin sureti. Bir kimsenin bir topluluğun kendisine ilişkin olarak başkalarında yaratmak istediği ya da bıraktığı izlenim. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey. İzlenim.
Kibir; Gurur. Kendini herkesten üstün tutma, büyüklenme.
Lens (Kontakt Lens); Güzel görünüm, özgüven ve özgürlük sağlayan, görme bozukluklarının düzeltilmesinde, göz renginin değiştirilmesinde, kornea hastalıklarının tedavisinde kullanılan şey.
Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
Muhacir (Macır); Göçmen. Göçe zorlanmış.
Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.
Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Zikir; Sözünü etme, söyleme, anma. Tanrının adını art arda söyleyerek yapılan tapınma.
(4) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.
Başlık Parası; İlkel toplumların bir geleneği olarak kız ailesi tarafından uygulanan evlilik ile ilgili bir terim, ya da söz. Kadının anne ve babasına ya da akrabalarına ödenen, toplumsal ve hukuksal hediye niteliğinde bir ödeme şeklidir. Bu; para, mal, mülk, büyük ya da büyükbaş vb. çeşitli birimler şeklinde gerçekleşebilir.
Gribal Enfeksiyon; Virüs hastalıklarının başında gelen salgın bir hastalık. Virüse karşı bağışıklık kazanmak geçici bir süre için hastalığı önler.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Kavram Kargaşası; Karmaşa. Anlaşmazlık, anlam yetersizliği.
Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.
Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.
Korkunun Ecele Faydası Yok! İnsan korksa da ölür korkmasa da! Olacak olan olur, bunun için boş yere üzüntü çekmemeli, korkuyu sürdürmek yerine gerekli tedbirleri almalı anlamında bir söz dizisi.
Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.
(5) Doğum Lekesi; Çok zaman cerrahi müdahale gerektiren bir hastalık. Vücudun herhangi bir yerinde yüzeysel olarak görülen damar yapılanmaları ya da deriye rengini veren melanosit pigmentinin bazı noktalarda odaklanmasıyla farklı renk ve şekillerde kendini gösteren leke.
(6) Şark Çıbanı; Genelde sivrisineklerle bulaşan bir parazitin yol açtığı, en çok doğu illerimizde görülen, tedavisi bir-iki yıl sürdüğü için “Yıl Çıbanı” da denilen çıban.
(7) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(8) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(9) Düştüğün yollar gibi sonsuzdur benim tasam, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “YOLCU ve ARABACI”
(10) Bir kadının ayaklarının altına dünyayı ser, “Şu tarafa doğru serseydin daha iyi olmaz mıydı?” der. ALINTI. Cennetin bile ayaklarının altında olduğu bir kadın (anne) için yanlış sıralanmış bir söz dizisi.
(11) Kadın kaledir, erkek tutsaktır. Sözün Kürtçesi; “Jin kelehe, mérgırtiye”
(12) Aslını İnkâr Eden (Saklayan) Haramzadedir (Kâfirdir); Hazreti Ali’ye mal edilen sözle; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır” kastedilmektedir veya “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır.
(13) Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinde şöyle demekteydi: “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce!”
(14) Gurbete düştüğüm günlerden beri… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi bilinmemektedir. Eser Muzaffer İLKAR tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir. “Zaman ister dursun, ister yürüsün…” bir mısraıdır.
(15) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(16) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
(17) Kur’an, Maide Suresi. 32. Ayet; “Kim bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur… Her kim de birini yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” Yine Kur’an Nisa Suresi 93. Ayette mealen şöyle buyurulmaktadır; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”