“Şaşkın Dede!”
Yaşlı adamın elinden tuttuğu çocuk, muhtemelen torunu olsa gerekti. Torununun bu sözü neden değil, niçin söylediği önemliydi, dedesinin elinden sıkı sıkıya tutup yeraltı treni istasyonunda sarı çizgiyi geçmeme gayretinde olan tıpkı dedesi gibi sarışın, çakır gözlü, ak tenli olan çocuğun.
Metro denilen yeraltı treninin gelmesine daha çok zamanları vardı. Çünkü perona indiklerinde kalkış düdüğünü çalan bir önceki tren kapılarını kapatmış, hareket etmek üzereydi.
Yaşlı adamın torunu Besim anne ve babasının da, kendilerinin de bir tanesiydi. Kızının çocuğuydu Besim ve kendisine “Anne Dede” diyemeyeceğine göre kısaca “Dede” demesi normaldi.
Besim’in annesinin işi başından aşkındı, öğretmen, babası bir yerlerde görevliydi mühendis olarak. Babaanne ve diğer dede uzaklardaydı. Anneanne ise, yan yana oturdukları her iki evin de, daha doğrusu her iki apartman dairesinin de görevlisiydi, yemek, bulaşık, ütü gibi tüm konularda.
Neyse ki haftada iki-üç kez temizlik için bir kadın geliyordu; köşe-bucak genel temizlik, perde, cam-çerçeve, halı, çamaşır ve benzeri gibi işler için. Bu nedenle de fazla derdi olduğu söylenemezdi, belki biraz, çok az gönül üzüntüsü(1), o kadar...
Gezdiriyordu henüz okula başlamamış torununu yaşlı adam, özellikle temizlikçi kadının kendi ya da kızının evlerinde olduğu zamanlarda mecburen.
Evet, bir evden bir eve Kondumcuk Kuşu(1) gibi yönelmek de mümkündü. Ama torununun evde televizyon izleme rekoru kırarak gözlerinin bozulma riskini ve beynini fuzuli işgal etmesini düşünmemesi yanlış olurdu.
Devamlı televizyon seyretmek beyine gerçekten aşırı bir yüklenme olabildiği gibi, dedenin reklâm aralarında tesadüfen karşılaştığı bazı durum, şekil, resim ve hareketleri adlandırması, izah etmesi zor oluyordu, henüz aklı başına tam olarak yerleşmemiş çocuğa.
Bu nedenle kızına, bazen de damadına rica ediyordu, nerede gün boyu bir etkinlik varsa, gazetelerden ya da duyduğu programlardan edindikleri yahut da kendi başına cesaretle arayıp bulduğu sinema, maç, tiyatroya gidişleri, müze ziyaretleri ile günün boşluklarını dede-torun dolduruyorlardı beraberce. Çünkü evde kalmak; anneanneye yük olmak demekti;
“Anneanne, canım şunu çekti!” Sıkıysa anneanne demek yerine “annanne” diyen torunun dileğini yerine getirmesin, mümkün değildi. Ayrıca dedenin istekleri de torununun isteklerinden geri kalmazdı;
“Hani şöyle bir çay olsa, bir kuşburnu ikram edilse, ya da bir neskafe getirilse, ‘Beraber içelim!’ dense; ‘Hayır!’ demem!” gibi dilekleri duymazdan gelinse, itibar edilmese, dikkate alınmasa bile. Bu nedenle sabrının taşacağına kesinlikle inanan anneanne daha sabah kahvaltısının ertesinde;
“Gidin! Nerelere giderseniz gidin, parka, hayvanat bahçesine mi, lunaparka mı nereye giderseniz gidin, evi boşaltın, boş bırakın!” diye bağırır, yapmışsa kurabiye, çörek, börek, poğaça ne varsa su ile birlikte yanlarına koyardı.
Bir bakıma kişi sadece dede olsa; “Defol!” da diyebilirdi belki dedeye, ama bunu torunu olduğu için demez, terbiyesi nedeniyle de diyemezdi.
Annenin, babanın geldiği, torunun evine yöneldiği akşamdan sonraki vakitlerde mi?
Bir Köroğlu, bir ayvaz(1) misali evlerine çekilip, sessizce onların dünyalarını onlara iade ediyorlardı. Bir ömür böyle tükenecekti...
Ertesi gün, yeni başlayan bir gün olarak nerede kaldıysa oradan devam edecekti yine. Anneanne evlerden birinde, dede yine nöbetçi çavuş gibi torununun emrinde olacaktı.
Gerekirse bir süre at gibi sırtında dolaştıracak, gerekirse güreşecek, boks ve tekvando gibi bilmediği spor dallarıyla yiyebildiği kadar tekme, tokat, yumruk yiyecekti torunundan ve gürültülerine duyup dayanamayan anneanne onlara kapıyı gösterecekti.
Dedenin canına minnetti(1) bu; torununun tüm yükü omuzlarına binmesine rağmen. Torununun tüm istek, dilek ve kaprislerine(2) karşı koymaksızın itaat etmek, kabullenmek dedenin boynuna borçtu.
Hele ki birinden biri, dilek, istek, arzu ve hatta emirlerine “Hayır!” desin, cümle âlemi(1) toplardı onların başlarına Besim.
Bu nedenle torununun tüm arzu, dilek ve isteklerine itaat eder olmuştu yaşlı adam. Yani; Hamza Dede. Çünkü bu genç adamın, yani torununun ona verdiğinin onda, yüzde, binde birini bile veremezdi bir başkası, eşi, kızı, ya da damadı ya da herhangi bir şey, ayırımcılık gibi yorumlansa da, asla!
Bir “Dede” deyişi, bir ikindi kahvaltısı meyve tabağı, bir çerez kavanozu için teşekkür edişi, sırtını kaşıyıp okşayarak masal anlatışında onun koynuna büzülüşü, sonrasında uyuması ve dedesini de uyutması, dedesi için dünyada hiçbir şeyle değiştirilemez, takas edilemezdi.
Unutmadan söylemek gerek ki; Besim sadece “Dede” demezdi, dedesine. Çok zaman kendi kendilerineyken “Hamza!” derdi, öyle emreder gibi, şımarıkça değil. Aynı şeyi anneannesi, çok zaman nenesi, ninesi için de gerçekleştirirdi, sadece “Âmine” diyerek.
Besim'in huysuzlukları olmaz mıydı? Çocuktu nihayetinde, olması gerekliydi, olurdu da tabii, bebek gibi, ya da 4-5 yaşlarında dedesine Hamza diyen bir adam gibi olsa da.
Meselâ dedenin dikkatle izlediği bir haberin ortalarında ve mutlaka en can alıcı, en civcivli anında, ya bir maçta penaltı atılmasına çeyrek kala, ya da dalıverdiği bir dizinin kenarında, köşesinde, bir yerlerinde; “Kakam geldi!” derdi, terennümle.
Tuvalet kapısının açılmasını ve alafranga tuvalete özel oturağının konulmasını, pantolonu ile ilgili özel işlemlerin tamamlanmasını bekler, sonra da “Dit!” derdi, “Git!” demek yerine, hem uzunca bir süre, dili dönünceye kadar.
Utanır mıydı? Tahmin edilemez.
Muhtemeldi ki; tuvalette kendi kendine dedesinden beynine hapsettiği masalları anlatırdı, ya da sesinin güzelliğine bayıldığından, şarkı söylerdi usul usul bilinmezdi. Ha! Bunlar nasıl mı biliniyordu?
İnsanların “Merak!” diye adlandırdıkları garip bir huyları vardı, dedede de olduğu gibi. Meselâ bunlardan biri, tuvaletin kapısına kulağını dayayıp dinlemek olabilir miydi? Olabilirdi, tabii ki, hiç de sakıncalı bir durum değildi ki!
İşinin sonunda Besim, derin bir musiki bilgisi nedeniyle notalarıyla “Kakam bitti!” derdi, taharetlenmeyi, ya da temizlenmeyi bilmediğinden değil, sırf eziyet için, maç, haber, dizi her neyse onun yerine ilgiyi kendi üstünde toplamak için...
Sadece bu muydu? Hamza ya da Âmine, bazen bir belgesele takılır, kitap okur, eşe dosta bir-iki satır bir şeyler karalamağa çalışır, bir telefon konuşmasında sürenin farkında olmazlarsa Besim mutlaka onlara hatırlatması gerekenleri hatırlatırdı.
Ya karnı acıkırdı, ya susar, ya da en mendebur(2) ya da zıpır(2) tavrıyla kapının zilini çalardı, kapıyı yavaşça aralayarak dışardan. Denildiği gibi ilginin kendisine yönlenmesi için. Ama gerçekti ki şımarık değildi Besim, her nasılsa Hamza'ya da, Âmine'ye de vakit bırakırdı başlarını dinlemeleri için!
Besim gerek dedesinden, gerekse anneannesinden ilgiyi hak eder, onlar da gecikmeksizin, sakınmaksızın, içtenlikle, çekinmeksizin ve ertelemeksizin hak ettiğine inanarak sunarlardı ona istediği ilgiyi de, sevgiyi de.
Kimse bu üçlüye hesap sorma hakkına sahip değildi ve bunun tavrını bile gösteremezlerdi. Sadece gün boyu birkaç kez babası Olcay iş yerinden ve annesi de okuldan arardı.
İlerleyen zamanda, teknolojinin gelişen çağına uygun olarak yaşlıların kızı Besa, yani Besim'in annesi cep telefonu almıştı kendisine. Nedeni; dede-torun, anneanneden özellikle yaz aylarında yedikleri zılgıt(3) nedeniyle her zaman evde olmuyorlar, dışarılarda oluyorlardı ya!
Besim dedesine ve anneannesine isimleri ile hitap etmesine, onlarla arkadaş gibi olmasına rağmen ne annesine, ne de babasına isimlerini söyler, ne de onların yanında dedesine ve anneannesine isimleriyle seslenmezdi. Böyle bir şeyi telâffuz etmezdi(5). Hatta hepsine hitap ederken, “çiğim, çiğim” ekini peşi sıra eklemeyi asla unutmazdı;
“Dedeciğim, anneanneciğim!” gibi. Bu ek, annesi için “anneciğim”, babası için de “babacığım” olarak geçerliydi.
Telefonu açan anne, ya da baba, öncelikle;
“Nasılsınız?” deyip, mutat(3) ahret suallerini(6) sıraladıktan sonra “Bir şey lâzım mı?” derlerdi. Bunun anlamı; “Telefonu Besim’e verin!” demekti. Dede ve anneannenin cevabı genelde “İyiyiz, biz bizeyiz!” şeklinde olur ve telefonu Besim'e uzatıp, belirli yerlere çekilirlerdi, çünkü Besim’i çocukluğundan beri anne, babası da dâhil hiç kimsenin bilmediği kadar iyi bilir, tanırlardı.
Besim, günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak özetleme gereği duymaksızın en az yarım saat, 40-45 dakika kadar sürecek güzel bir konuşma yapardı daima!
Annesi dersinin olmadığı saatleri, babası mecburiyetinin olmadığı zamanı dikkate alırdı. Çünkü bir papağan nasılsa Besim’in de tekrarda üstüne yoktu, çoğu vardı, azı yoktu;
“Anneannem yemek yapıyor, dedem gazete okuyor, ben arabalarımla oynuyorum, sütçü geldi, su ısmarladık, dedemle pazara çıkacağız, ya da markete gideceğiz!” ya da benzerleri gibi.
Anne ve babanın oğullarının konuşması arasına serpiştirdikleri; “Nar tanem, nur tanem, bir tanem, ilk göz ağrım (sanki ikinci bir göz ağrısı varmış gibi), mercan gözlüm, tatlı sözlüm, şirin yüzlüm” gibi uyaklı sözleri Besim’in konuşma hızını asla kesmezdi!
Akıl erdirmek zordu hem konuşana, hem de dinleyenlere. Besim'in diğer çocuklara göre farklılığı aklına kimin o şekilde soktuğu bilinmeyen; “Çikolata, gofret, dondurma, şeker... gibi şeylerin içinde solucan gibi kurtların olduğu” idi.
Bu nedenle ne bunlarla ilgili isteği olurdu, ne de dedesiyle gittikleri marketlerde o stantların(2), rafların, tezgâhların yanından geçerdi.
Bilmesi mümkün olmayan şey; kendisine öğretilen bu yanlışlığı, ya da sağlığının gereği olarak bu doğruluğu ne zaman öğrenip düzelteceği idi.
Buna karşın anne ve babanın belki de söylemeksizin, belki de mecburiyetten içlerinden geçirdikleri sözler hazırdı, belki de yaşam koşullarını dikkate alarak, haklı ya da haksız...
“İş-güç, geçim derdi, iyi bir gelecek, güzel ve rahat bir yaşam, ev-bark-araba…
Ve yorgunluğun göz ardı edilmesi(3) mecburiyetinden doğan para kazanma hırsı, ya da arzusu...”
Dede, kızı ve torunu arasındaki uyum; fiziksel özellikler bakımından bariz(2) olarak belli idi. Onları hiç bilmeyen, uzaktan bile gören biri onların baba, evlât ve torun olduklarını kesinlikle bilirdi. Çünkü boy-pos, renk, gözler, saçlar birbirinin “Hık!” demiş burnundan düşmüş(3) gibiydi!
Üçünün saçları da gür ve sarıydı, dedeninkiler biraz beyaza yakın, kumral ve üçü de mavi gözlüydüler. Tenleri doğal olarak beyazdı, hokka gibi bir burun(1), üstü ince altı kalın dolgun dudaklar yüzlerini tamamlıyordu.
İnce belli, hafif kilolu olmaları da diğer özellikleri olarak sayılabilirdi.
Ne kız annesinden, ne de torun babasından hiçbir şey almamıştı, gen(2), kromozom(2), irsiyet(2), her neyse. Yanlış bir düşünce belki; “Kim kimi daha çok seviyorsa” bebek de o cinsten olurmuş(muş)! Yani Hamza Âmine'yi, çok seviyordu, buna mukabil Besa da kocası Olcay'ı çok seviyordu, bu varsayım, ya da düşünceye göre…
Yaşlı adamın “Şaşkın Dede!” iltifatına mazhar olması(3), bir gezinti sonunda metro trenini beklediklerinde çocuğun, ya da genç delikanlının fark ettiği bir ayrıntı nedeniyle olmuştu.
Öyle bir ayrıntı ki; o yaşlardaki Besim bile bunu hissetmiş, görmüş, anlamışsa ayrıntıya neden olan karşıdakinin de anlaması kadar mantıklı bir şey olamazdı.
Diğer insanlar mı? Onların iş-güç, yorgunluk, çoluk-çocuk, enflasyon, evin kirası, elektrik, su, okul gideri ve benzeri gibi o kadar çok dert ve düşünceleri vardı ki, kim, nereye, niçin bakıyordu, umurlarında bile değildi.
Ama yaşlı adamın baktığı yöndeki, kendisini sakınamadığı genç kadının en az 25-30 belki de 35-40 yaş kadar genç oluşuydu.
Genç kadın belki de o bakışlardan etkilenmiş, yanındakilere bir şeyler söyledikten sonra gözlüklerini çıkartıp onlara doğru yönlenmişti. Zarif, ama alımlı bir yürüyüşü vardı.
Üstelik % 100 olmasa da, % 99,9 kendileri gibiydi. Beyaz ten, uzun sarı saçları, mantı gibi burnu(1), mavi gözleri...
Besim göremediği için kulaklarını yokladı. Sahi genç kadının kulakları nasıldı, kendisi gibi kepçe kulaklı, kulak memesi keçimemesi gibi sarkık mıydı, yoksa ufak ve yanağına bitişik mi?
Herhalde bacak kadar çocuğun Lombroso'yu(4) okumasından, bilmesinden söz edilmesi kadar garabet bir şey olamazdı. Genç kadın tam karşılarında durup; “Zdravo!” dedi.
“Pardon, anlayamadım, Boşnakça bilmiyorum!” diye cevapladı Hamza karşısındakini, yaşının gereği açık verdiğinin farkında olmaksızın.
“Nema problema!” diyen genç kadın, Besim’e döndü, çenesinden tutarken;
“Sen de Boşnak kökenli değilsin herhalde. Demek ki, yanıldım. Irkımın tüm özelliklerini siz de görüp etkilenince yanınıza gelmek, size yaklaşmak istedim. Bakayım adın ne senin genç adam?”
“Besim!”
“Ben de Azra! Şöyle bir otuz yıl önce doğamaz mıydın genç adam? Beni nikâhına alırdın, ben de seninle mutlu olurdum!”
“Nikâha almak ne demek dede?”
“Yani anneannenle ben gibi, babanla, annen gibi anne-baba olup aynı evde yaşamak!”
“Eee! Ben Azra Ablayla aynı evde yaşayamaz mıyım? Bunun için çok mu büyük olmalıyım?”
“Bilmem! İstersen kendine sor!”
“Benimle yaşamaz mısın Azra Abla? Beni büyütmek istemez misin?”
“Biraz zor, ama büyü o zaman söz, tabii gene de beni istersen!”
“İsterim...”
Azra bilmesi gerekeni öğrenmişti, ama şansını bir kere daha deneyip, gerçeği tasdikletmeyi amaçladı:
“İzvinite! Kako se zovete?”
Hamza açık vermekte oldukça gayretliydi;
“Hamza!” dedi.
“Drago me je!”
“Ben de...”
“Tüm bu bildiklerinize karşın, kökeninizde Boşnak yok, öyle mi? Hamza, Besim isimlerini biz çok kullanırız. Allah bilir, oğlanın annesinin adı da Boşnakçadır!”
“Moguce! Kızımın ismi büyük nenesininki gibi Besa. Ancak bütün bunları nasıl hissedip bize yöneldiğinizi de anlatacak mısınız?”
“Birincisi; soy soya bulgur suya çeker derler, yani kan, kanı çeker gibi. Bir de bizim Boşnakça atasözlerimiz vardır; ‘Kendi gözüne inan!’ ve ‘Yağmur yağdıracak bulut uzaktan bellidir!’ Ayrıca torununuzun bile fark edip ‘Şaşkın Dede!’ demesine neden olan bakışlarınızdan etkilendim.”
“Nasıl utandım bir bilseniz, bu yaşlara ulaşan yaşlı bir dede olarak?”
“Önemsiz! Kökenimiz aynı, biraz memleketimizden bahsedelim mi? Ama torununuzla sizin aranızda bir yaşta olmaktansa ya otuz yıl sonra, ya da otuz yıl önce gelmek isterdim dünyaya. İçtenlikle söylediğime inanın. Sırp zulmünden kaçarak, buraya nasıl yerleştiğimizi anlatmak isterdim size!”
“Olur, ama bil ki, otuz yıl önce de yoktun sen yaşamımda, bu delikanlının anneannesi vardı yaşamımda gene, tıpkı bugün olduğu gibi.”
“Anlıyorum...”
“Ama dinlemek isteriz karı-koca olarak seni. Eskimeyen düşüncelerle, bedenlerimizden uzak olmayan, eksilmeyen duygularla bundan önceki devletimizden, Bosna’dan bahsederiz. Size hemen telefon numaramızı vereyim. Eşimin adı Âmine, telefon et ve gel, ama yemek zamanına rastlatarak, Malûm, Boşnak Böreği meşhurdur ve uzun zamandır yemediğinize eminim...
Hem hâlâ devam eden âdetlerimiz(2) var, belki yoktur senin, teyzen şalvar giyer, defile yapar, belki onlardan birini ikisini de hediye eder sana. Hiç yeri, zamanı ve gereği yok, ama içine para atmadan kahve de içeriz, fal da bakarız ve dinlemeğe sabrınız olursa ben ya da öğrendiği kadarıyla torunum sana armonika çalarız(3).”
Hamza'nın ekleyeceği başka sözler de olabilirdi belki, sözlerden, şarkılardan, şiirlerden, geçmişteki, ya da bugünkü yaşantılarından, kısa zaman içine sığdıramayıp erteleyeceği.
Ancak Metro treni gelmişti, alelacele telefon numarasını yazmağa çalışırken. Azra elini sıktı dedenin, çenesini okşarken eğilip yanaklarından öptü Besim’i ve kendisinden yanlarından ayrıldığı ancak kendilerinin uzaklaşmadıklarının yanına yönelirken, unutmuş da hatırlamışçasına;
“Ablamla beraber, mutlaka ziyaretinize geleceğiz!” dedi. Sözlerinin ertesinde Besim yalvarırcasına bağırdı arkasından gülüşmelere aldırmaksızın;
“Azra Abla gel, sevdim seni, büyüyünce nikâhıma alacağım seni!”
Azra gülümseyerek el sallarken, olmayacak duaya âmin demek(3) gibi, gerçekleşecek bir rüya gibi önce “Olur! Allahi emanet!” dedi ve inancı olmasa da içinden sessizce “Âmin, İnşallah!” dedi.
Yaşlı adam etkilenişinin sebebini biliyordu, bu; yaşına göre hâlâ genç olduğunun iddiası değil, kendisini çeken toprak kokusuydu. Belki de Azra’nın dediği gibi kan kanı çekiyordu. Üstelik torununun o genç kadını nikâhına almak dileği de hoşuna gitmişti,
Nasrettin Hocanın göle yoğurt çalması ve “Ya tutarsa!” dediği gibi. Azra ile göle yoğurt çalmak mümkün değildi, ama keşke o günlere ulaşabilseydi. Yorgun bedeninin de, ritmini her geçen gün gevşeten kalbinin de buna izin vereceğine hiç inanmıyordu.
Arkadaşlarıyla, hatta dünyayla ilgisini kesen Azra, gözlüklerini takmış, gözlerini yummuş, başını eğmiş dünya ile ilgisini yitirmiş gibiydi, trenle giderken. Belki de bir anda oluşan, hakkı olmayan(3) bir oluşumdu bu.
Bir ahtapotun sarması, bir sülüğün kanını çekmesi, bir med-cezir dalgası gibi değil, bir Tsunaminin(2) başlangıcı ve sonrasının felâketi gibi geliyordu durumu, yaşlı, aralarında yaş farkı ve sahibi olan bu adama karşı.
Elmas madeni çukuru üzerinden geçen tonlarca ağırlıktaki uçağın o çukura ya da boşluğa çekilmesi, bir anafor veya hortumun çekmesi gibi çekmişti bu adam kendisini, kendine. Saatte 300-500 kilometre süratle giden bir aracın aniden durup içindekini savurması gibi gönlünü de, kalbini de, beynini de cisminin dışına sürüklemiş, esir etmişti kendisine.
Perişandı Azra kısaca. Çalışmıyordu kafası. Aklı, zekâsı, mantığı, izanı(2) bir park kanepesine oturmuşlar, dalgınlık ve şaşkınlıklarında yok olmama arzusu içindeydiler, sanki.
Kanı kesilmişti Azra'nın. Kesseler bir yerini, bir damla kanı akmazdı. Tüm mevcudiyetine egemen olan bu insanın bir gülümseyişine, adını söyleyişine, kendi öz lisanıyla tek kelime etmesine meselâ; “Hvala Lijopo!”, “Dobar dam!” demesine ömrünün bir bölümünü değil, yaşayacağı tümünü feda edebilirdi. Oysa o sadece “Olabilir!” demekle yetinmişti.
İnsanların eğer yaşamak için bir arzuları kalmamışsa, tüketmek için uğraş vermek kadar yanlıştan öte nasıl bir davranışları olurdu ki?
Ancak bilmesi gerekeni bilmeli, haddini aşmamalıydı. İnsan umut ettiği, hayal ettiği(5) sürece yaşardı, ama umut etmek hakkı bile yoksa tüketeceği zaman fuzuli olmaz mıydı?
Gönüldü bu, ne yaş dinlerdi, ne de baş. “Gönül sana tapalı... (6)” derken kapının kapalı olduğunu bile bile şaşkınlığını gizleyemiyordu insan. “Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye(7)” ve “Geç buldum(8)” değil doymadım, kaybettim, kavuşamadım bile demek mümkündü yaşadıklarını sıraya koyması gerekirse, koyabilirse de.
Hayallerinden uzaklaşıp ablası Bisera'ya yaşadıklarını anlatmaya çalışırken coşku içindeydi...
Sırp zulmünden canları pahasına onların kaçmasını sağlayan, hemen arkalarına baktıklarında ölümlerini gördükleri anne ve babaları sayesinde kurtulmuşlardı.
Türkiye'ye ulaştıklarında bir pansiyonda yer bulup, karınca kararınca çeşitli işleri yapmışlar, bazı-bazen nankör insanların menfaatperestlikleri ile neredeyse boğaz tokluğuna, hatta çok zaman insanların ihtiras dolu ağız kokularına tahammül ederek belirli bir süreyi geçirmişlerdi, abla-kardeş.
Pansiyon ayrı bir dertti, boğaz ayrı bir dert, üst-baş keza(2)…
Bir gün yaşlı, dul, kimsesiz bir kadın rastlamıştı onlara, isimlerini duyunca; kendisinin de Boşnak kökenli olduğunu söyleyip, onları Boşnakça sınava tabi tuttuktan sonra;
“Bana bakın! Evlâdım olun, evimde kalın, Tanrı ne verirse beraber doyunalım!” deyince bahtları(2) açılmış, yaşadıklarını anlamışlardı.
Bisera bir mağazada iş bulmuş, çalışıyor, Azra tüm gün yaşlı kadınla meşgul oluyordu, yemek, bulaşık, çamaşır, ütü, teyzenin banyosu, ilâçları ve kaprisleri ile...
Azra ancak, Tahire Annesi “Komşuculuk” oynadığı zamanlar dinlenebiliyordu. Tahire annenin onları çok sevdiğini, komşuların avukat oğullarına danıştığını ve ölümü halinde oturdukları evi kendilerine bağışladığını bilemezlerdi ne Azra, ne de Bisera.
Çünkü onlar kendilerinin sokaktan kurtulmalarının minnettarlığını, bir bakıma kötü olmamalarının sebebini o olarak görüp onu yaşıyor, yaşlı kadının bir dediğini iki etmemek, onu rahat ettirmek için tüm güçlerini sarf ediyorlardı.
Bir kere daha tekrarlamakta yarar var ki; doğru-dürüst insan olmaları o yaşlı kadın sayesinde olmuştu.
Yaşlı Tahire Anne geçen beş-on yılın ertesinde Tanrıya emanetini teslim ettikten ve ondan sonra kararan yaşamlarını nasıl düzenleyeceklerini düşünürlerken aldıkları; “Evin kendilerine bağışlandığı” haberi onları sevindirmiş, mutlu etmişti.
Üstelik bu sayede avukat beyle tanışmışlar, teyzenin vasiyetini o ölünceye kadar bir sır gibi saklayan avukat sayesinde Nüfus Kâğıtlarını çıkartmışlar, Muhtarlığa kayıtlarını yaptırmışlardı.
Daha da ilerisinde avukatın çocukluk arkadaşlarından Edebiyat Öğretmeni Baturalp kendilerinin Türkçe öğrenmesi konusunda olağanın ötesinde yardımcı olmuştu.
Baturalp'in içten ilgisi ve öğretisi yadsınamazdı Bisera'ya, sanki gerçek bir gönüllüydü öğretmek konusunda, ne tenkit ediyor, ne de yanlışlarını yüzüne vuruyordu doğrudan doğruya. Sözleri; “Gülüm şöyle, kızım böyle!” gibiydi. Sanki aralarında dünyanın yaş farkı varmış gibi.
Bir konuyu da açıklamak gerekirse Bisera'ya mağazadaki işi de Baturalp bulmuştu, Mağaza sahibinin oğluyla çocukluklarından beri arkadaş olduklarından dolayı.
“Ben kefilim!” demişti, Bisera’nın hüviyetini gösterip.
Başlangıçlarda tezgâh arkasında olan Bisera sonrasında güven sağlamış, tezgâh önüne geçtikten sonra önce kasaya, sonra da muhasebe bölümüne geçmişti. Baturalp öğretmenin teşvikiyle Açık Öğretime başlamasının da buna katkısı olduğunu inkâr edemezdi Bisera.
Çünkü bu, seçtiği branş nedeniyle patronun ilerisi de demekti. Ayrıca ders çalışması da Muhasebe bölümünde yeterli olacaktı, evde çalışmasından maada(2).
Bisera’nın dürüstlüğü nedeniyle muhasebede çalışması demek patronun kendisinin, ortaklarının ve çocuklarının garantisi gibiydi.
Bisera’nın üstesinden gelemediği tek konu, dersleri ve çalışması nedeniyle yaşlı kadının bakımı ve ev işleri için Azra’ya yardımcı olamamak ve Azra’yı yalnız bırakmamak için Baturalp’in teklifine içindeki yakınlıktan sarfınazar ederek(3);
“Henüz evliliğe hazır değilim!” sözünde “Hayır!” deme anlamını belirtmesiydi.
Oysa zamanın aleyhinde işlediğinin farkındaydı ve eğer yaşadığı sevgi ise, Baturalp öğretmeni her görüşü gerçekten mutluluğu oluyordu.
Tahire Annenin vefatından sonra Azra da aynı mağazada işe başlamıştı, bu kere patrona rica eden ve kefil olan abla Bisera idi
Azra'yı, işe başladığının ertesi aydan sonraki aylarda patronun çocuklarından ikisi de (İlkercan ve Sonercan) farklı zamanlarda farklı teklifleriyle bunaltır olmuşlardı. “Ya sabır!” çekiyordu, her karşılaştıklarında.
Kendisinin işinden olması değil, çekinikliğinin ablasının geleceğine mal olması şeklindeydi, düşüncesi.
Bu patronun çocuğu olan iki kardeş, hiç mi birbiriyle konuşmaz, dertleşmezlerdi ki, şu ya da bu şekilde?
Sonrasında birinden biri ayağını kesmişti, büyüğü mü, küçüğü mü, bilmediği. Çünkü her ikisi de ilgisini çekmemişti. Asla ve asla “Çok naz âşık usandırır!” tavrında bir davranış değildi tavrı.
Keşke usansaydı karşısındaki kendini bilmez, parası ile her şeye sahip olacağını sanan, patron çocuğu, şımarık şey. Belki de veliahttı, ablasının ilerideki patronu olacaktı, umurunda olması gerekmeyen.
Umurunda olan bir gereklilik değildi, ya da kendi düşüncesi öyleydi, bencilce. Ancak ablası, öğretmeniyle evlense, sonrasında adını öğrendiği Sonercan'a karşı daha bir cesur, daha bir dirayetli(2), vurdumduymaz(1), adamsendeci(1) olabilirdi.
Aslında ilgilenilmek her insanın hoşuna giderdi. Eğer ki sezinlediğini düşündüğü art düşünceler bu hoşnutlukta arka plândaki hareketlerle kendisini belli etmese.
Kendisine devamlı olarak iltifat eden, çok zaman hediyelere boğmak isteyen, hepsini reddettiği Sonercan yakışıklı sayılabilirdi, öyle yüreğini hoplatacak gibi değilse de, mesafeli bir tebessümü hak edebilirdi belki...
İşte böyle sıkıntılı bir günün akşamüzerinde karşılaşmıştı Azra, Besim ve aşırı boyutta ilgisini çeken, ama her şeyiyle kendisine yasak olan, ancak duygularını frenleyebilecek gücü olmayan dedesiyle.
Azra onlara doğru yöneldiğinde Bisera gruptan ayrılmamış, üstelik kardeşinin tavır ve davranışına hayret etmişti. Birbirinin benzeri gibi gözükseler de, Bisera'nın çeşitli krem ve saire ile düzgünleştirmeğe çalıştığı yüzündeki kırışıklıklar, beyazları kapatmak için kardeşininkine göre daha koyu sarıya boyattığı saçları, aradaki yaş farkını belli ediyordu.
Azra, tüm bildiklerini, bilmesi gerekenleri bilmesine rağmen derin bir heyecan içindeydi. Geçen günlere kahırlanıyor, elinden bir şey gelmemesine üzülüyor, üstelik ablasına da, kendisinden ilgisini kesmeyen ve eksik etmeyen Sonercan'a da hissettirmemek gayreti, üzerine taşımaya tahammülünün olamayacağı bir yük gibi biniyordu.
Cesaretini topladı bir gün;
“Abla, ne dersin? Geçenlerde metro istasyonunda rastladığım o küçük Boşnak kökenli ufak çocuğu görmeye gidelim mi?”
“Boşnak kökenli ufak çocuk?”
“Eee! Ne varmış ki bunda?”
“Emin misin?”
“Ne gibi?”
“Ben senin ablanım, bilmesem de bazı şeyleri hissedebiliyorum, hissettiklerinde. Tek bir öneri; yanlış yapıyorsun, yapmamaya gayret et. Sonun perişanlık çünkü!”
“Peki! Anladım demek istediğini. Son kez, hem sonuma kadar uygulayacağım demek istediğim bir şey bu. Sonrasında tüketmeyi dileyeceğim yaşamım, yalnızca kendi dünyam olacak, kurallara ve yasalara uygun!”
“İyi olur!”
Konuşmanın bu sözlerle sona ermesi doğaldı...
Yaşlı adam Hamza da, kendinin yaşaması gereken dünya dışındaydı ve yaşamak, yaşamaya devam etmek hiç mi, hiç gelmiyordu içinden. Kurulu bir düzeni, aynı yastığa yıllarca başını koyduğu eşi ve çevresinde kendisine saygı, sevgi duyan evlâtları, bir sürü insan ve en önemlisi “Şaşkın Dedesi” olmakla iftihar ettiği bir torunu vardı, her daim elini sıkı sıkı tutan, bırakmayan...
Azra arzularını, daha da doğrusu isteklerini frenleyememenin, “Son kez” diye nitelendirdiği sözün hükmü için eli titreyerek çevirdi kendisinde olan telefon numarasını;
“Merhaba…” dedikten sonra durakladı bir süre, karşısındakine ne diyeceğini, nasıl sesleneceğini bilmeksizin ve duraklamasının ardından doğrudan doğruya devam etmek gayretini yaşadı, ablasına değil, kendisine verdiği söz önemliydi, gizli sevdasını unutmak için. Eklentisiz olarak devam etti:
“Ben Azra Adiloğlu. Besim’le metro istasyonunda karşılaşmıştık, dedesiyle, kan kanı çeker gibi, çünkü ben de Boşnak kökenliyim. Özledim o Besim isimli delikanlıyı, torununuzu. Gelip görmeme izin verir misiniz?”
Yalanı yalan üstüneydi, yalandan başka da çaresi yoktu ki! “Beyiniz beni etkiledi, kalbimi fethetti, son kez görmek istiyorum kendisini!” gibi bir sözü ya da benzerini nasıl söyleyebilirdi ki sesini duyduğunda yanlış yaptığına kesinkes emin olduğu kadıncağıza karşı.
“Merhaba kızım, Adiloğlu soy isminin aslı; ‘Adiloviö’ değil mi? Hani şu ‘c’ harfinin üstünde tire varmış ‘Ğ’ gibi. Ya da yukarıdan aşağıya doğru çevrilmiş ç harfi gibi. Sülale adı sembolik bir şey değil bir kimliktir...
Bir kişinin en önemli özelliklerinden biri soyadıdır, herhalde soy isminle de övünüyorsundur. Bizimkiler şu anda dede-torun olarak hemen evin yakınındaki parktalar. Adresimizi vereyim önce, siz gelinceye kadar onlar da gelirler herhalde…
Gelemezlerse telefon ederiz, olur, biter! Sen de akşama doğru gel. Ben de bir Boşnak Böreği yapayım sana, belki özlemişsindir.”
İçtendi söylediklerinde ve utancı yüzünü kızartmıştı, Azra'nın.
Her şeye rağmen sabrının son kertelerindeydi(2) Azra. Akşamı bekleyemezdi utancına rağmen. Zaten giyinikti, bir taksiye bindi, lüks bir arabanın kendisini takip ettiğinin farkında değildi. Kendi gözlükleri değil, tüm dünyaya kapalı at gözlükleri vardı, sanki yüzünde.
Zor olmadı onları bulması verilen adrese göre belirtilen park yerinde;
“Adresi aldım, göreyim istedim. Atalarım; ‘Ziyaretin kısası makbul(9)!’ demişlerdi. Besim sen büyüyünceye kadar nikâhına almak için beni bekleme istersen. Daha güzel, daha genç ve cici bir kızla karşılaşırsın ileride inşallah. Ben mutluluk dileğiyle, son görüşmemiz olarak size, sizlere ‘Allahaısmarladık!’ diyorum!”
“Gitme Azra Abla, hep yanımda kal!”
“Torunum doğru söylüyor, hemen gitme!”
“Yanlıştan en kısa zamanda dönmeli. Gitmem gerekli, gitmeliyim, çünkü gönlüm çok yorgun!”
“Benim ek olarak bedenim de. Yanlıştan dönmek erdemdir. O halde dede-torun seni taksi, ya da otobüs durağına bırakalım, hem sonsuza kadar unutmak üzere...”
Cümlesini tamamlayamadı, ya da tamamlamak istemedi Hamza. Bunun sebebi fark edilmemesini arzuladığı boğazına takılan hıçkırık olabilir miydi? Belki…
Azra dede-torunun ortasında idi, Besim sıkı sıkıya tutmuştu Azra’nın elinden, belki yitireceğinin, son defa elinden tutmanın hüznünü yaşayarak.
Hamza çekingenlikle de olsa, yaşının ileri olmasına aldırmaksızın, belki engelleyemediği duyguların esareti altında, belki ilk, tek ve son defa diğer elini avucunda hapsetmişti Azra’nın.
Azra ve Besim bilinçsizce ağlıyor, Hamza burnunu çekiyor, katil araba hızla üzerlerine doğru geliyordu, caddeyi karşıdan karşıya geçerlerken.
Azra tehlikenin farkına varıp önce Besim’i kaldırımın kenarına itekledi, sonra Hamza'nın yuvarlanmasına izin verdi caddenin bir tarafına doğru, kendisi için yapacağı bir şey kalmamıştı, araba altına almış, sürüklemiş, cansız bedenini bir yığın şeklinde bırakmıştı caddenin ortasına.
Katil araba da biraz ileride duvarla direk arasına sıkışmış, ön kaputu açılmış, parçalanan radyatörden dumanlar tütmeye başlamıştı.
Besim, ağlamasına daha bir höykürme(3) ile devam ediyor, kenarlara bir yerlere savrulan Hamza ölmediğine lânet ederken, “Henüz ölmedim!” dercesine inildiyordu, bir yerlerinin arabanın tamponundan etkilenmesi yahut da kaldırım kenarına çarpması nedeniyle ki, bilmesi mümkün değildi o an, olayın sıcaklığı henüz kaybolmamışken.
Azra sözünü tutmuştu, kaderinin onu sonuna yönlendirmesiyle. “Son defa” demiş kimsenin bilemeyeceği sonunu yaşamıştı, gözleri açık..![]()
Besim, olayın boyutu ile ilgili bir bilgi birikintisi olmadığından dedesinin üstüne kapandı, ambulansı beklerken;
“Beni bırakma!” dedi.
“Hiç niyetim yok be torunum! Üstelik yok hiçbir sorunum! Ama nikâhlın olacak Azra neden öyle tostoparlak cadde ortasında, neden benim gibi bir yaşlı yerine, Tanrı onu aldı ki yanına? Anlayamıyorum!”
Kimse bu dört kişi arasındaki bağlantıyı çözemezdi, her şeyi oluruyla düşünüp zorlanmadan sıraya koyacak Bisera dışında. Kardeşi âşıktı, hakkı olmayan çaresiz bir aşktı yaşadığı, söz vermişti ve Tanrı, belki de katili olacak Sonercan’ı yönlendirerek onun sözünü tutmasına imkân yaratmıştı, canı pahasına da olsa.
Dede, susmasını bilmişti, zaten susmasa da kimse inanmazdı ona.
Katil arabanın sahibi, Azra’dan yüz bulamayan; “Ya benimsin, ya da kara toprağın!” sözünün tesellisini ararken, o da sıkıştığı arabanın içinde teslim etmesi gereken canını, hatasının bedeli olarak teslim etmişti Tanrıya.
Besim’in anlayamadığı şeyler vardı, dedesinin yanına ambulans koltuğuna oturduğunda. Neden Azra Ablası öyle tostoparlak olmuştu? Neden onun için de ayrı bir ambulans gelmemişti? Neden gözleri açık olarak kedisine bakıyordu?
Ölümü, ya da ölmenin ne olduğunu mu, yoksa iki insanın içinden geçenleri bilememenin etkisi mi olsa gerekti? O yaşta bir çocuğun ölümler için savcının gelmesinin beklendiğini bilmesi mümkün değildi.
Yaşlı kadın Âmine, akşama evine ırkından bir misafir geleceği düşüncesiyle, şarkı söyleyerek Boşnak Böreği yapmakla meşguldü.
Yaşam; Azra’sız da olsa devam edecekti, gizlisiyle, saklısıyla ve unutulması gerekenlerle...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Başlangıçta söylemem gerekirdi. Esas ismi Horion Bosna olan ülkenin adı “İyi İnsanların Bölgesi” anlamındadır. Yabancılar burada yaşayan insanlara Bosnalı, Müslüman Bosnalılara da “Boşnaklar” demektedirler. Benim kökenimde Boşnak olarak büyük dedelerim varmış, bugünkü Bosna Hersek'in Tuzla kentinde yaşayan. Büyük ninelerden birinin “Honka” ismi kalmış aklımda, ne anlama geldiğini bilmediğim, sonra Türkçeleştirilmiş isim; Hanife olmuş.
Büyüklerim (tahmin edileceği gibi) Sırp zulmünden çok çok önce gelip yerleşmişler Türkiye'me. (Zulüm 1992-1995 yılları arası binlerce Boşnak'ın öldürülmesi ve toplu mezarların bulunması dolaysıyla apaçıktır!)
Söylemeye gerek var mı bilmem, ansiklopedik bir bilgi; Tuzla; kaya tuzu yatakları nedeniyle “Sali” daha sonraları “Salinas” denilen tuzların üretildiği Bosna-Hersek Cumhuriyetinin üçüncü büyük şehridir. Eklemem gereken iki husustan biri daha Türkiye'mde “Salinas” ismi bir tuz markası olarak bilinmektedir.
İkinci olarak, yine ansiklopedik bir bilgi olarak belirtmem gerekirse; Jala (“j” harfi “y” şeklinde okunur, Almancadaki, İspanyolca da ki “çift l harfi” gibi) Nehri üzerindeki Kipavi Köprüsünün dünyanın öbür ucundaki Kwai Köprüsüyle, Stari Most denilen Neretve Nehri üzerindeki Mimar Sinan tarafından yapılan ve her yıl cesaret atlayışları ile ünlenen köprü ile karıştırılmamalıdır.
Şaşkın; Akılsız, sersem, budala, düşünceleri dağılmış, karışmış, ne yapacağını bilmez duruma gelmiş (Şaşkınlaşmak; Afallamak. Sersemleşmek. Şaşkın bir duruma gelmek).
Çoğu Arapçadan gelen Boşnakça isimlerin ve Boşnakça cümle ve kelimelerin anlamları hatırımda kalanlara, duyup sözlüklerden ve İnternetten öğrendiklerime göre şu şekildedir;
Hamza; Arslan. Heybetli, azametli.
Olcay; Baht, talih, ikbal, şans. Bahtlı, talihli.
Baturalp; Yiğitler yiğidi. Yiğit, cesur, bahadır.
Zdravo; Merhaba, sağlıklı.
İzvinite; Affedersiniz!
Nema Problema; Sorun değil.
Moguce; Mümkün, olabilir.
Bisera; İnci.
Kako se zovete (zoves); Adınız nedir?
Drago me ja; Sevindim. Tanıştığımıza memnun oldum!
Allahi Emanet; Allah’a emanet (ol)!
Hvala Lijepo (Boşnakça); Çok teşekkür ederim.
Dobar dan; İyi günler. Günaydın. Merhaba.
Besim; Güler yüzlü, güleç adam. Hafif sis.
Âmine; Türkçesi Emine. Güvenli, sadık. Gönlü emin, kalbinde korku olmayan. Peygamberimizin anne ismi.
Besa; Osmanlıca, Boşnakça ve Arnavutça karşılıkları olan kelimenin Boşnakça; İnanç, güven. Osmanlıca; Pek çok, hayli çok, yumuşak yer, fakirlik, muhtaçlık. Arnavutça; Yeminle yapılan bir anlaşma şekli.
Tahir (Erkek), Tahire(Kadın) ; İffetli, Temiz, pak. Bir müzik makamı. Yüksek nefes.
Azra; Temiz, masum. El değmemiş bakire kız. Delinmemiş inci. Ayak basılmamış kum.
(1) Adamsendeci; Önemsemeyen, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.
Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Bir Köroğlu, bir ayvaz; Bir karı kocanın çocuğunun olmaması, yanlarında onların veya herhangi bir yakınlarının olmaması dolasıyla yalnızlıklarının ifadesi (Ayvaz; Erkek eş. Koca. Eskiden büyük konaklarda mutfak ve yemek hizmetlerini gören erkek hizmetçi).
Canına Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan memnuniyetin anlatımı.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Gönül Üzüntüsü; İç sıkıntısı. Gönül darlığı. Tedirginliği. İstediğini bilip de istememek.
Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.
Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen, misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Öyküde oturma adabını bilmeyen, gereğini yapmaktan vazgeçmeyen Azrail anlamında kullanma gayretini yaşadım. Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.
Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(2) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.
Bariz; Belgeye gereklilik göstermeyen, gözle görülen, çok açık, göze çarpan, çok belirgin, apaçık, açık.
Dirayetli; Becerikli, yetenekli, usta. Kavrayış ve zekâsı üstün.
Gen; Hücrenin kromozomlarında bulunan, canlı bireylerin kalıtsal karakterlerini taşıyıp ortaya çıkışını sağlayan ve nesilden nesile aktaran kalıtım faktörleri.
İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.
İzan (İz’an); Anlayış, anlama yeteneği, basiret. Kavrayış. Terbiye, boyun eğme, söz dinleme, bildirme.
Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
Kerte; Sonra, sonrasında. Sert ve kesici bir şeyle yapılan işaret, iz, çentik.
Keza; Yine, aynı, aynı yolda, aynı biçimde.
Kromozom; Kalıtım İplikçikleri. Anne, baba ya da daha uzak kan bağı olanlarda bazı yeteneklerin yeni bireylere geçmesine sebep olan cisim.
Maada; -den başka, gayrı.
Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.
Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.
Stant; Bir sergide, bir fuarda, bir markette sergilenen ürünler için ayrılmış yer.
Tsunami; Liman ya da deniz (deprem) dalgası. Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları sonucu denize geçen enerji(tektonik olaylar) nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.
Zıpır (Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır. Zotkacının da aynı anlamda olduğunu iddia edebilirim.
(3) Armonika (Harmonika) Çalmak; Bir çeşit mızıka olup klâsik müzik, caz ve Latin müziklerini çalmak için kullanılır.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Hık, Deyip Burnundan Düşmek; Birbirine çok benzemek, birbiriyle uyumlu hareketleri yapmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Mazhar Olmak; İyi bir şeye ermek. Ulaşmak. Kavuşmak.
Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.
Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.
Telâffuz Etmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzını gerçekleştirmek.
Zılgıt Yemek; Eski tabirle muaheze edilmek, sopa yemişten kötü bir duruma getirilmek, korkutulmak, çıkışılmak, gözdağı verilmesi, kısaca azarlanmak ya da azar işitmek, paylanmak.
(4) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO: Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.
(5) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
(6) Gönül sana tapalı, kapın bana kapalı / Şaşırmışım yolumu, bu sevdaya sapalı… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” sözleri yer alır. Ace-Aşiran Makamındaki eserin Güftesi; Fuat Hulusi DEMİRELLİ’ye, Bestesi Sadettin KAYNAK’a aittir.
(7) Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye… Güfte ve Bestesi; Zeynettin MARAŞ’a ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(8) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(9) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.