Kaderi daha baştan çizilmişti, annesinin katili gibi. Çünkü babasının bilmem kaçıncı hanımından sonraki hanımı olan annesi de bu kez onu doğururken hayata veda etmişti.
Bilenler düşünüyordu.
Babası, ilk hanımını, yani öteki kız kardeşlerinin, daha doğrusu ablalarının annesini; “Oğlan doğurmuyor!” diye boşamıştı. Köy yerinde şeriata göre, bu o kadar kolaydı ki! Üç defa “Boş ol!” dedin mi, işlem tamamdı.
Ha! Hanımı tekrar karılığa kabul etmek istedin mi, bul bir yaşlı, yap hülleni(1), al karını tekrar koynuna.
Şeriat, “Dörde kadar izinlisin” dese de erkeklere, köyde buna uyan bir Allah’ın kulu yoktu, kuma(2) olayı gelişmemişti göreneklerde. Hiç bir kadının ikinci karılığı (kibarca hanımlığı, ya da eş olmayı) kabul edeceği, ya da edebileceği düşünülemezdi hani.
Boşanma ve yeniden evlenme olayı daha kolaydı. Araya hatırlı, sayılan kişiler girerse; “Allah’ın emri, peygamberin kavli” bile zaruret değildi. Kız annesinin bile söz hakkı yoktu. Baba; “Verdim gitti!” dediyse akan sular bile dururdu. Ataerkil(3) olma durumu, yani.
Kızın kaçması, “Hayır!” demesi, düğün-dernek istemesi mi? Hadi canım sen de, kim kaybetmişti de, evlenecek kızcağız bulsundu?
Erkekler eğlenirdi kendi aralarında boğma rakı, ya da testi şarabı ile. Ara sıra aşka gelip silâh da atarlardı umurlarında olmadan, köyde birkaç kişi böyle ayinlerde(4) telef olmuş(5) olsa da.
Nihayetinde, bir imza Muhtardan, “Eceli ile ölmüştür!” ve kimse ses çıkaramazdı, eğlencenin ahengi bozulmasın, diye.
Giden-gitmiştir, kalan sağlar, köyün idi nası’ossa! Kızlar, ya da karılar yüksek yerlerden izin çıkarsa, etrafı çarşaflarla çevrelenmiş bir avluda toplanırlardı. Bilen biri dümbelek, yoksa bir tencerenin kıçı ile tempo tutar, sesler dışarıya çıkmadan, usul usul eğlenilmeye çalışılırdı, eğer adına eğlenmek denilirse.
Söylemeğe gerek yok, sevdiklerine kavuşan âşıkların düğünleri farklı olurdu tabii. Askerden dönmüştür askere giderken eline kına yakılan oğlan, sevdiceği beklemiştir onu, yaşlılardan hiçbiri şu ya da başka şekilde göz koymamış, nikâhına almamışsa genç kızı, dünyada onlardan mutlusu yokturdur.
Her ihtimale karşı da mutlaka senesine bebekleri olurdu bu yeni ve genç ailenin. Düğünlerde bazen gelinin, bazen akranlarının ellerine kına yakılırdı, başka yerlerine yakılamadığından.
Burada bir kez daha parantez açmakta yarar vardır; kız eğer akranı ile evleniyorsa ahenk mutlaka farklı olurdu, denildiği gibi. Yok, eğer sevdiği değilse, bilmem kaçıncı kez; “Boş ol!” teranesinden(6) sonra kart biriyle evlenirse; “Hem ağlarım, hem giderim!” belirgin bir deyimdi.
Bir de âdetti. Damat kart da olsa, gerdeğin ertesinde kanlı çarşaf mutlaka avluya asılır, silâh bir kere daha patlar, her yerde değilse bile, yöre de âdet olduğu üzere kız babasının evinin bacasındaki şişelerden biri eksilirdi, silâh atımıyla.
Diğer kızlar gelin olup gitmişler evde de tek kız vardıysa, o da şimdi evden uçmuştu ise damat, sarhoş kafayla da olsa, ayık kafayla da olsa şişeyi devirinceye kadar ateş etmekten bıkmazdı ve ona kimse yardım etmezdi, edemezdi, örf öyleydi çünkü.
Neyse! Burada söz konusu olan genç gariban(7) kızın ismi mi? Nereden akıllarına geldiyse doğumunun hemen sonrasında, belki göbek adı, belki de Ebe Annenin adı olarak Deniz Yasemin koymuşlardı adını.
Burada anlatılanlar onun öyküsü olacak. Bazen o anlatacak hep beraber belki esefle, belki neşeyle dinleyecek, ya da okuyacağız. Bazen de ben araya girip bir iki cümleyle öyküsünü ek olarak derlemeğe çalışacağım Deniz Yasemin’in. Ne çıkarsa bahtımıza değil, gerçek; gerçektir değil mi? Gerçekleri yadsıyan var mıdır, acaba?
Babasının ikinci hanımı daha gerdek gecesinde dayanamamıştı heyecanına ve göçmüştü yaşamdan, hiç bir görüntüsü olmadan.
Üçüncü hanımı, doğuramadan, belki de oğlan çocuğu, anne karnında hareket ederekten, annesinin cansız bedeni ile birlikte girmişti kara toprağa, “sadık yârim kara toprak(8)” diyerekten. Köy yerinde gecikmiş akıllı insanlar, akıl edememişlerdi, annesinin karnında kımıldayarak toprağa giren bir canın kurtarılmasını, anne karnındaki bebeği toprağa vermeden önce.
Sonra, Yasemin Deniz’in annesi tapulanmıştı babasına. Yörüklerin Al’Osman’a(9). Al’Osman 55–60 yaşlarında, mal sahibi, mülk sahibi, kenardan-köşeden mağcır (yani muhacir) yakıştırması olan ve oğlan çocuk özlemi içinde biriydi.
Daha önceki karılarından beş kız çocuğu vardı. Ayşe, Fatma, Hatça, Emine ve Hasene adlarında. Babası sonuncu ablasının ismini özellikle Hasene koymuştu ki, gelecek olan “Hasan” olsun dileğiyle. Oysa Yasemin Deniz gelmişti, oğlan yerine ve içlerinde ismi çift ve şehirlilerin ismi gibi olan bir tek o idi.
Evlenince;
“Bu karı da kız doğurursa, bakmam, tövbeler olsun(10)!” demişti Al’Osman;
“Tövbeler olsun!” çok büyük bir yemindi, geri dönülmeyen, geri dönülmesi mümkün olmayan.
Annesi de işte onu doğururken, Köy Ebesinin üstün marifet, maharet, hüner ve çabasına rağmen terki hayat etmiş ve işte o andan itibaren başlamıştı, küçük bebeğin hayat ile mücadelesi.
Bakmayın öyle kindar(11) bir şekilde ebeye, yani Ebe Anneye yani Dudu Kalfaya lâf sokuşturmama. Köydeki askerden dönen delikanlıların, nice gelin olan kız çocuğunun ebesi idi o.
Askere uğurlananların ellerine kınayı Dudu Kalfa yakardı, tıpkı gelinlerin ellerine yaktığı gibi.
Askerin arkasından davulu ya da kösü ise Muhtar Emmi çalardı. Hem dönerken de.
Dudu Kalfanın yaşamındaki iki terslikten biri, belki bunu “Yasemin Deniz’in Babasının Tersliği” diye de özelleştirebiliriz, başarısız olup annesinin ölümü ve kendisinin kurtulduğu, ilki ise annenin ölümü ile çocuğunun kıpırdayarak ölüme yönlendirildiği Al’Osman’ın üçüncü karısının ölüşü idi.
Ebe Annenin ki, köyde herkes onu ya Ebe Anne olarak öyle, ya da Dudu Kalfa olarak bilirdi. Babasının sebebi olduğu iki vukuatı dışında hiçbir vukuatı yoktu onun. Belki garipsenebilir, köydeki “İllâ şehir” demeyenlerin erkek çocuklarının çoğunun sünnetlerini o yapmış, kız çocuklarının kulaklarını o delmişti küpe için.
“Gelin Hamamı(12)” nda başköşe kurna(13) onun olduğu gibi, damat tıraşında(12) da yanı başında olurdu damadın. Örfü, saygısı ve inancı nedeniyle ne damat giyinirken, ne de gelinin duvağı, belinin kırmızı kemeri bağlanırken yer almazdı yanlarında.
Belki de bu, kendisinin uyguladığı bir uğurdu, “Mutlu-mesut olsunlar!” anlamında.
Uğursuzluk sayardı, giyinirlerken görmesini, nazarının değeceğine inanırdı. Bu, şimdi benim aklıma şunu getirdi;
Dudu Kalfa; acaba Al’Osman’ın üçüncü karısını ve Yasemin Deniz’in annesini giyinirken görmüş müydü, nazarının değeceğini düşündüğüne göre? (Öyle değil mi?)
Yasemin Deniz Bebek ortalıklarda kalmıştı, babası onu görmek için bile eve gelmiyordu. Ebeye;
“Al, götür, gözüm görmesin!” derken ola ki, diğer çocuklarına bakması için beşinci karısını gözlemek içindeydi, sanki. Hani bir söz vardı; “Kendim için istemiyorum(14), sırf çocuklarım ortada kalmasın, onlara bakacak güzel (!) bir anneleri olsun, yeter ki!”
“Ölme eşeğim, ölme, yaz gelsin, yonca biçeyim…” ya da hani meşhur birilerinin dediği gibi; “Kendim için bir şey istiyorsam (ya da düşünüyorsam) namerdim!” der gibi.
Gerçektir ki; atılganlığı, muhacirliğinin kendine sağladığı baygın göz süzüşü, her şeyden önemlisi oldukça varlıklı olması, başarı oranında onu güçlü kılıyordu. Bugün değilse, yarın mutlaka çocukları bir ana sahibi olacaklardı. Öyle dul falan olmazdı Al’Osman’ın alacağı, mutlaka kız-oğlan-kız olacak, törelere göre neler olması gerekiyorsa o da olacaktı.
Yasemin Deniz mi? Kimin umurunda idi ki? Yoktu ki nüfusunda böyle biri. Küçük bebek, tıpkı “Leyleğin bakamayacağı için yuvadan attığı yavru(15)” gibiydi.
Ebe Annenin aklına, köyden çıkıp da şehre yerleşen, “Çocuk, Evlât, Yavru” diye yanıp tutuşan, sırf bebek sahibi olmak için her türlü tedaviyi uygulayan, belki de bu bakımdan şehre giden Ayşe-Mehmet Ailesi geldi.
Bebeği kundakladığı gibi, ilk imkânıyla, daha doğrusu köydeki tek traktör sahibi olan Ömer Efendiye rica ederek; “Yazıktır, günahtır sabiye(16)” deyip yalvarıp, birazcık da duygu sömürüsü(17) yaparak şehre ulaşmıştı.
Sağına soluna bakınarak, kimsenin görmediğinden emin olarak, korka korka da olsa ve fakat umutla çaldı evin kapısını.
O ana kadar, Yasemin Deniz bebeğin ne sesi çıkmıştı kundağında, ne de vızıldaması(18). Mışıl mışıl, güzel güzel uyuyordu, belki de talihine lânet edercesine.
Ayşe Hanım onu kucağında bebekle görünce şaşalamıştı bir an.
Olanı biteni anlattı, Ebe Hanım. Çok sevinmişti Ayşe Hanım. Mehmet Beyi aradı telefonla;
“Hemen, acele gel!” diye.
Beyi de gelince karşılıklı konuşup Ayşe Hanımın tedavisi bitmemesine rağmen bebeği sahiplendiler. Kendilerince bir plân yaptılar; “Köye gidiyoruz!” diye sağı-solu bilgilendirdiler. Ertesi gün Ebe Hanımı 7.00 otobüsüyle gönderdiler.
Kendileri de 8.00 otobüsüyle en yakın ile gidip bir hafta-bir ay kalıp; “Tedaviler olumlu sonuç verdi, bebeğimiz oldu!” diye geri döneceklerdi.
Ebenin verdiği Doğum Kâğıdı ile sözüm ona Ayşe Hanım köyde doğum yapmış gibi gözükecek, Mehmet Bey de anne-baba olarak Nüfus Kâğıdını çıkartacaktı.
Her şey denilene uygun gerçekleşmişti. Amma velâkin(19) Yasemin Deniz kısmetsizdi, kaderi yanlış çizilmişti, belki de ta baştan.
Ve Allah bir yanlış görürse, mutlaka kulun ayaklarına dolaştırırdı. Dolaştırmıştı da, ama bu sadece Ayşe Hanımın rahminde belli idi ve bundan kendisi dâhil, kimsenin haberi yoktu. Çünkü Ayşe Hanımın bebek sahibi olmak için tedavileri sonuç vermiş, ikiz bebek için hamile kalmıştı, çift yumurta ikizi, biri oğlan, biri kız, hem de.
Bunu öğrendiklerinde çılgın gibiydi anne de, baba da, Yasemin Deniz’i evlât edinmelerinin, daha doğrusu nüfuslarına geçirmenin hemen akabinde. Ve onların düşünceleri şimdi resmen sahiplendikleri ile gerçekten sahiplenecekleri arasında yaşayacakları ikilemdi(20). Ve bu arka arkaya dünyaya gelişleri hiçbir Tıp Doktoru makul(21) ve mantıklı(21) karşılayamazdı, Nüfus Memuru dışında, vakti gelince!
Onlar bebeklerinin doğumunu bekleye dursunlar, ben biraz köyden ve yaşam biçiminden bahsedeyim;
Köy, şehre çok yakın sayılırdı, on-on beş kilometre kadar. Okulların açık olduğu zamanlar her gün sabah ve akşam öğrenci, öğlenleri de gidiş-dönüş ihtiyaç servisi yapılırdı Belediye Otobüsleri ile. Okullar kapalı ise, yani yazları bir tek öğle servisi olurdu. İhtiyaç gerekirse köyün tek traktör sahibi Ömer Efendi koşardı yardımına köylünün, her ne gerekiyorsa.
Köyün içme suyu, elektriği, sulama suyu, camisi, hatta hamamı bile vardı. Köyün içinden tren yolu geçerdi ve hatta köyden yetişip de demiryollarında çalışan birkaç kişi vardı. Bunlardan okumuş biri şeftren, ikisi gardıfren, biri makinist, üç-dört tanesi de yolcu trenlerinde bilet kontrolcüsü, ya da biletçi deniyorsa, biletçi idi.
Eğer bu memurlar gündüz trenlerinde görevli iseler mesele yoktu. Köyden geçerken, leblebi, şekerli leblebi, gazete, pancar zamanı pancar bile atarlardı çocuklara.
Eğer kışın, hele sabaha yakın geçen trenlerden birinde, tren tehirli mi, marşandiz mi, posta, ya da ekspres mi fark etmezdi, görevliyse bu memurlardan birisi, ya da bir-ikisi, sözleşmişler gibi tren düdük, şeftren, gardıfren, ya da biletçi (ler) düdük çalarlardı “Biz geçiyoruz!” diye.
İşte o vakitte uyanan insanlar ne yapacaklarını şaşırıyorlar, uyumaya çalışsalar uyuyamıyorlar, bağda-bahçede-çayırda iş yoktu ki gidip yapma gayretinde olsalar, bir tek hayvanlara bakmak gerekiyordu ki, onların da uykuları ağırdı, bakınmak için bile trenlere gözlerini açmıyorlardı!
Bu nedenle köyün Ekim-Kasım aylarında hamilelikler nedeniyle yaz sonlarına doğru nüfusu oldukça artıyordu!
Organik gıdalarla beslenen, atalardan-ninelerden çoğu yüzü devirmeden göçmüyordu, seksen, ya da doksanlar civarında göçen çok az, parmakla sayılacak kadardı. Ama köyün nüfusu sabit gibiydi.
Biraz okuyan, biraz mürekkep yalayan ve özellikle de askerden dönen gençler mutlaka şehirde, ya da koca şehirlerde iş buluyorlardı, bazen kendi başlarına, bazen tertiplerinin katkısı ile. Bazıları ana-babasını, bazıları evlenip karısını alıp gidiyordu köyden.
Hemen eklemeliyim ki; aynı zamanlarda doğan çocukların, sünnetleri de, kulaklarının delinmesi de, askere gidişleri de, hatta gelin-damat oluşları bile çok zaman aynı vakitlerde oluyordu köyde, topluca.
Diğer bir konuyu da unutmadan söylemekte yarar görüyorum; Al’Osman, çocuklarına bakacak, kendisi için hiç mi hiç düşünmediği yeni hanımına da kavuşmuştu, ama bu da kısır çıkmıştı, o başka.
Yenisini almaya ise… Bunu sonra anlatırım, ya da zamanı gelince Yasemin Deniz anlatır, dilinin döndüğü kadar.
Evet! Nerede kalmıştık?
Ayşe Hanım ve Mehmet Bey için sağa-sola; “Kızımız oldu!” diye ilân ettikleri için yapacak başka bir şey, uygulayabilecekleri yeni bir çözüm yoktu:
“Sevabımıza bakalım, beslememiz olur, ileride büyüyünce ev işlerine yardım eder, hizmet eder, kardeşlerine göz-kulak olur!” demişler, daha doğrusu Ayşe Hanım söylemiş, Mehmet Bey dinlemişti ve bu nedenle de çevrelerine karşı, nüfuslarında olan ve herkese göre çocukları olan Yasemin Deniz’in bakımını üstlenmeye devam etmişlerdi. Muteber(23) kişilerdi vesselâm(24)!...
Önce doğum oldu ikizler için, Yasemin Deniz daha bir yaşına bile girmeden. Kadın tuttular bunun için. Üç küçük bebe, üstesinden gelemiyordu Ayşe Hanım, özellikle ikizlerinin. Kadın önceleri gidip-geliyordu, sonra baktılar ki olmayacak, gece yatılı oldu o kadın. Bir başkasını ev işlerini yapmak için tuttular şimdilik. İlerilerde bu işlerin kompetanı(24) nas’olsa Yasemin Deniz olacaktı!
O günlerden bir anı canlanıyordu Yasemin’in küçücük yüreğinde, belleğinde ve gözlerinde. Annesi o kocaman kocaman memeleriyle besliyordu ikizlerini. Yetmiyorsa ki sütü, özellikle oğlana yetmediği inancındaydı annesi, Avrupa mamalarıyla eklenti yapıyordu oğluna.
Oysa belleğini zorluyordu Yasemin Deniz. Yaşamının kıyısında-köşesinde bile yer etmiyordu annesinin memesini emdiği. Belki kendisi de Avrupa mamaları yemişti, kim bilir, hatırlamıyordu.
Her iki bakıcının da Yasemin Deniz’ e aşırı düşkünlükleri vardı, diğer bebeklere göre. Zaten annelerinin indinde(25) ikizlerin, özellikle de oğlanın ayrı bir yeri vardı. İkizlerin birbirlerine benzerlikleri yanında, Yasemin Deniz’in benzeşmezliği dikkatlerini çekmiyor değildi, görevlilerin her ikisinin de. Belki de onun için ona çok yakın hissediyordu kendini, özellikle bakıcı ve yatılı olan.
Benzeşmezlik için de; “Belki de atalardan olsa gerek!” diye düşünüyordu, üstünde durmadan. Oysa üstünde dursa içinden ya da altından çapanoğlu çıkacağını(26) belki bilebilecekti. Ama bunu Yasemin Deniz’in kendisine bırakmayı yeğledi herhalde.
Zaman, bir şarkıdaki gibi, belirgin bir şekilde akıyordu. Büyüyorlardı çocuklar, ama nasıl? Ufacık bir örnek, anneden;
“Benim kızlarım, hanım hanımcık, kibar kızlar. Oğlum ise sığır çobanı sanki. Zübeyde Hanım kızlara Hanım Dilimi ver, oğlana ise Çoban Dilimi, hatta ekmeğin yarısını ver(27) ki, çoban gibi tomursun(28).”
Kızlar; “Hanım Dilimleri” ile güç-belâ nefislerini körletip(29) gün geçtikçe zayıflarlarken, oğlan pehlivan gibi büyüyordu. Olayın bu, sadece özeti. Yoksa yemekte, içecekte ayrıcalığı vardı oğlanın, öz kızına nazaran bile.
Belki de annenin düşüncesi; “Kızlar arasında ayırım yapmıyorum” imajı(30) yaratmaktı, oğlan olsun da isterse çamurdan olsun felsefeni yırtmak ister gibi(galiba)…
Çocuklar İlköğretime bir yıl arayla başladılar tabii ki. İşte burada isterseniz sözü Yasemin Deniz’e bırakayım, O anlatsın gelişmeleri.
Başlangıçta her şey güzel gibiydi, bir yıl boyunca. Ne olduysa kardeşlerim okula başladıktan sonra oldu. Hizmetliler ayrılmışlardı, daha doğrusu işlerinin bittiğini söyleyip kapıyı göstermişti Ayşe Hanım onlara. Sigortaları, migortaları yoktu ki, hak iddia etsinler. Üstelik “Ben maaşlarınızı peşin veriyordum!” diyerek bir aylık hizmetlerinin karşılığını da ödememişti.
“Deniz gel! Yasemin git! Kardeşlerinin derslerine yardım et! Bana su getir! Bulaşıkları yıka! Kardeşlerinin yataklarını topla!”
Aklına ne gelirse, dur-durak bilmeden, biteviye(31), sınırsızca emrediyor, emrediyordu. Tek başına, şamar oğlanıydım(32), kız olmamı bir kenara bırakmışlardı, kız kardeşim de soyutlamıştı(33) kendini benden. O da; “Al bebek! Gül Bebek!” safında idi.
Bir şeyler vardı anlamadığım. Bir gün bulaşıkları yıkarken babamın;
“Yahu Hanım! Şu Deniz’e ayrıcalıklı davranma, günahtır, yazıktır, ayıptır, gariptir!” dediğini duydum. Ayşe Hanım ise cevaplıyordu:
“Bir beslemeyi mi savunuyorsun Bey!”
Günlerce, aylarca, hatta yıllarca bu sözün etkisini yaşadım, kelimeleri silemedim beynimden. Ne demekti bu; “Ayrıcalık, garip, besleme?”
Gün geçtikçe, aklımdan çekilip gideceğine her gün beynimde büyüyordu bu sözler.
Bir gün, oğlan kardeşim Umut’un heyheyleri(34) üzerinde idi galiba. Sinirlenmiş, ders çalışmak istemiyor, mızmızlanmak(35) bir tarafa dövecekmiş, zarar verecekmiş gibi bakıyordu bana.
Ben ilkokulu tüm yanlışlıklar ve hatalara karşın oldukça iyi bir derece ile bitirmiş, Kız Meslek Lisesine devam etmeğe başlamıştım. Ümit son sınıftaydı ama Umut tembellik ve şımarıklıktan dolayı bir sene kaybetmişti! Asabiliği, sinirliliği belki de umurunda olmasa da ondan kaynaklanıyordu belki de.
Dedim ya, oğlan çocuğu; el üstünde tutulan, nesli ve soy ismi devam ettirecek, bizler eloğlu tarafına gidecektik. Ayrıcalığımız çoktu, hem oldukça çok!
“Sen bizim ablamız değilsin! Sen beslemesin. Çık git!” dedi Umut, gözlerini kocaman kocaman açarak.
Ümit’in gözleri anlamsızca küçülmüştü; “N’aptın?” dercesine.
Benim bilmediğim, ama onların bildiği ve tavırlarından gerçek olarak anladığım kadarıyla, kesinlikle bir şeyler vardı, anlamadığım, ya da anlayamadığım. Neydi bilmediğim, nasıl öğrenebilirdim bilmediğimi? Belki de başlangıçtan beri hislerimde oluşturduğum, bilmemekte, ya da bilmek istememekte direndiğim bir gerçek vardı ortalıklarda.
İncelemeliydim. Sustum, tepkisizce. Suçsa suç, gerçekse gerçek, elimde delil olmadan savunamazdım kendimi. Onlara nedenini sorsam da, söylemeyeceklerine emindim, ağzından kaçırmanın pişmanlığını yaşıyor gibiydi Umut.
Sinirli de olsa, söylemezdi böyle bir gerçeği, gerçekten. Ümit zaten suskundu.
Önce kardeşlerimin Nüfus Kâğıtlarına baktım, çekmecelerini düzeltirken. Adlarımız ve doğum tarihlerimiz dışında her şey tıpatıp birbirinin aynıydı; Ana Adı, Baba Adı, Nüfusa Kayıtlı Olduğu Yer… Falan.
Doğum tarihlerimiz dikkatimi çekti. Benimle onların doğum tarihlerimiz arasında dokuz aydan biraz az, sekiz aydan biraz fazla fark vardı. Bu öğrendiklerime göre kardeşlik imkânsız bir şey olmalıydı, diye düşünüyordum. Hemen kitaplarımı açtım. Ansiklopedilere baktım, internette araştırdım. Süt koruması olmasa bile bir kadının sekiz ay içinde, erken doğum hariç, tekrar doğurması imkânsızdı.
Bir kadının normal doğum yapması için dokuz ay on güne, yani 275–290 güne ihtiyacı vardı, bir-iki gün geç, ya da bir-iki gün erken. Oysa kendisine zamanında söylenenler kardeşlerinin normal doğumla dünyaya, doğaya, anne ve babamıza, bana ve hepimizin gönlüne “Merhaba!” diyerek geldikleri, sezaryene(36) bile gerek görülmemiş olduğu idi.
Nüfus Kâğıtlarımızdan birer fotokopi yaptırıp, sakladım.
Normal Doğum? O halde doğum günleri arasındaki bu fark nasıl izah edilebilirdi ki, erken doğum olmadığı belirtildiğine göre? Sağ olsunlar cep telefonunu bana çok görmüşlerdi, ama bilgisayar edinmemize ve internete bağlanmamıza ses çıkarmamışlardı, her ne kadar annemin bitip-tükenmeyen buyruklarıyla çalışma sürem kısıtlı olsa da.
Küçük bir yerdi yaşadığımız, şehir olmasına şehir, ama herkesin olmasa da çok kişinin birbirini tanıdığı. Bir söz olsa sağır sultan bile duyardı. Bu nedenle birine bu konuyla ilgili sorsam, ya da danışsam, tüm şehir haberdar olurdu mutlaka, annem-babam üzülür, ters tepkiler alır, alabilirdim.
Bu nedenle internetten adresler aldım, çocuk doktorlarına sordum, gecikerek de olsa aldığım yanıtlar beni afallattı. “Olmaz, olamaz!” diyordu, konunun uzmanları.
Sonra Nüfus Kayıt Örneği Bölümüne girdim internette. Ben köyde doğmuş olarak Nüfus Kâğıdımı edinmiştim, bu güne kadar hiç de dikkatimi çekmeyen. Oysa şehirde doğduğumu söylemişti annem de, babam da. Bir yanlışlık olmalıydı. Akşamı bekledim, on beş yaşın heyecanıyla.
Babam da gelince, sofraya oturmadan önce gözlerimi dikerek sordum;
“Anne! Baba! Ben kimim?”
“Ne saçma soru? Nereden icap etti?” dedi annem.
Cevap vermemişti yani. Babama döndüm;
“Baba, tekrarlıyorum; ben kimim?”
“Bizim ilk göz ağrımız, ilk kızımızsın!”
“Son bir defa soracağım, ben kimim, lütfen söyleyin!”
“Haydi kızım, bugün derslerinde çok yorulmuşsun galiba. Boş zırvalarla(37) nereye ulaşacaksın ki?”
“Peki, ben size, bana ulaşanlarla anlatayım. Ondan sonra sorumu tekrarlayacağım. Birincisi; kardeşim Umut, bana; ‘Sen bizim ablamız değilsin, beslemesin!’ dedi. Aynı sözü annemin ağzından da duydum. Baba siz, ‘Deniz’e ayrıcalıklı davranma, günahtır, gariptir!’ dediğinizde annem ‘Niye bir beslemeyi savunduğunuzu’ söyledi. Annem beni köyde doğurduğunu söylediği halde Nüfus Kaydında şehirde gözüküyorum. Neden?”
Daha söyleyeceklerim bitmemişti, durmadım devam ettim:
“Anne; ‘Normal doğum yaptım’ dedin ama Tıp Otoriteleri normal bir doğumdan sonraki doğum için en az on-on bir ay geçmesi gerektiğini söylediler, kardeşlerimle benim doğumum arasında sekiz buçuk ay gibi bir zaman farkı var. Bu şekilde doğum mümkün değil. Benim Aile Doktorum yok henüz ve belki de siz istemediniz. Ama olay dallanıp-budaklansın isterseniz istediğiniz yerdeki herhangi bir doğum uzmanı olan doktora beraberce gidip sorabiliriz. Ve son husus, teknoloji çok ilerledi, isterseniz istediğiniz bir yerde DNA testi(3) ile de gerçeğe ulaşabiliriz ki bu kardeşlerimle benzeşmememizin tam izahı olur.”
Burada; “Lâfını balla kestim!” deyip bir süreliğine sözü (Ya da mikrofonu) “Benzeşmemek” dendiği için elime ben alayım. Çünkü çocukların üçü de kendilerinden bahsetmeyi hem bilmezler, hem de sevmezler:
Abla Yasemin Deniz, Dünyalar Güzeli değilse bile çok çok güzel bir çocuktu. “Kaş-göz, gerisi söz” denilen cinsten. Tanrı hani yaratırken, bazı çocuklardan (aslında gençlerden demem gerek) hiçbir şeyi eksik etmez ya, öylesine tarif etmekte zorlanacağım bir gençti.
Bunun üstüne genç kızın yaşamının gereği olan kendi eklentilerini koyun, işte öyle bir güzeldi. Herkes, kendi gönlündeki güzele şablon(39) olarak onu betimleyebilir(40).
Kız kardeşi Ümit de aynı güzellikte idi, ne bir gömlek üstün, ne bir gömlek aşağı. Zaten doğa gereği üstün ya da aşağı olamazdı. Sadece gözleri yeşil yerine, siyah koyu kahve, hareli(41) idi.
Ona ablasının katkıları asla inkâr edilemezdi. Kaşlarını özenle ablası düzeltirdi haftada bir. Gene manikürünü-pedikürünü usta bir berber gibi ablası eksik etmezdi. Saçlarının, yüzünün, cisminin boyaya ihtiyacı yoktu ama saçlarını tercihine göre bazen atkuyruğu, bazen çift bukle(4) olarak ablası örerdi, her ne kadar bazı zamanlar uzak dursa da. Ayıptır söylemesi ağdayı bile ablası öğretmişti, çekinikliğini göz ardı ederek.
Gelelim delikanlıya. Henüz bıyıkları terliyordu. Ailenin bir tanesi idi her bakımdan, ama kapalı zihnini açmak için birinin ona yardım etmesi gerekiyordu. Ablası, kendinden sadece bir yaş büyük olmasına rağmen, onun kendisine bazen kin dolu olduğunu, her zaman değil, bazen kendisini kabul etmediğini bilmesine rağmen, usanmamış elinden geldiğince okuduklarına göre kardeşini bilgilendirmiş, internetten öğrendiklerini onun da öğrenmesi için o sayfalara yönlendirmişti kendisini.
Söylemeğe gerek yok, dış görünüş ve benzeşme olarak kız kardeşinin fiziksel özellikleri neyse, aynısına sahipti, çift yumurta ikizi olmasına rağmen.
Kısaca, kardeşler tüm olumsuzluklara rağmen birbirini seviyor, belki baba da olumsuzluklar yaşamıyor, sadece annesi (yoksa analığı mı demek gerek, bildiğimiz kadarıyla) ile yıldızı barışık değildi. Ve Yasemin Deniz karışık duygular içinde, elinde yeterli bilgi olmamasına rağmen bir şeyler hissediyor, ama emin olamıyordu.
Ben tekrar “Yasemin Deniz’e kulak verelim!” diyorum;
Durmam gerekiyordu ama durduramıyordum kendimi. Devam ettim;
“Hatta şöyle ekleyeyim; kardeşlerimle aramızda farklılıklar yaratmanızın anlamını daha iyi anlıyorum şimdi. Örneğin belleğimde annemin beni emzirdiğine dair hiç bir iz yok. Ve bir başka gözlemim, bugüne kadar benden kalan hiçbir çamaşırımı Ümit Kardeşim kullanmadı, tasarruf gözüyle de olsa, yeni olup da küçük alındığı için kullanamadığım da. Bakın dikkat edin; ‘Kardeşim Ümit’ diyorum. Ümit biraz ele geldikten sonra hep yeni, güzel elbiseleri oldu onun. Biraz bol, ya da büyük bedense onları bana iliştirdiniz. Gel Deniz, git Yasemin’leri saymıyorum. Şimdi tekrar soruyorum, ben kimim?”
Mehmet Baba, söze başlamak gereğini hissetti ama birçok birikimimi arka arkaya sıralayınca sonu uzayan bir “Şey…” demenin ötesinde ağzından bir başka söz çıkmadı. Yineledim sorumu; bilmem kaçıncı kez;
“Ben kimim? İzninizle aslıma döneyim!”
“Bakma farklı davranışlarımıza, sen bizim kızımızsın. Sadece Nüfus Kaydını sevincimiz dolaysıyla geç yaptırdığımız için sorular birikmiş beyninde.”
“Peki, tekrar ediyorum o zaman neden bir ara anneme; ‘Ayırım yapma’ dediniz ve onun cevabı ‘Besleme’ oldu. Bunun anlamı ne, anlatmanız mümkün mü?”
Yine bir “Şey” den başka kelime düşmedi dudaklarından.
Ben, ben olmadığıma, yani kızları olmadığıma emindim artık. Ama ben kimdim? Neyin nesiyim, diyemiyorum. Her şeye rağmen bana düşkün kardeşlerime rağmen ki ben de onlara onlar kadar düşkündüm, beni onlarsız kalmağa sürükleyen neden ne idi?
Hepimiz bir aradaydık.
“De bana baba! De gecikmeden! Sorum yanlış değil, cevap da yanlış değil, doğru olsun. Anne sen de destekle, tasdikle. Kimim ben, nereden geldim, kim getirdi, nasıl, neden? Aslım nedir? Nereyedir? Bana beni teslim edin lütfen! Bilmek, öğrenmek hakkım, değil mi?”
Artık zapt edemiyordum kendimi, ağlama moduna girmiştim ve yanağımdan sıcaklıkların kaydığını hissediyordum. Yufka yürekliydi babam. Boğazını temizledi. Ve yanlış yapmayacağı inancı ile anneme bakmamağa özen göstererek konuşmağa başladı;
“Nereden başlayacağımı bilemiyorum…”
“İstediğin yerden başla baba, kenardan-köşeden, ortadan, istersen sondan.”
Bu sefer anneme baktı babam, boğazını tekrar temizlerken;
“Sen bizim kızımızsın, yasal olarak. Amma… Yıllarca evlât sahibi olmak için denemediğimiz imkân kalmamıştı. Sırf tedavi ve çocuk sahibi olmak için şehre taşındık. Bir sabah Dudu Kalfa dediğimiz ebe seninle geldi kapımıza. Has annen seni doğururken ölmüş ve baban seni kabul etmemişti. Biz de seni hemen sahiplendik. Sonra gerekli süre geçmeden aradan, kardeşlerin geldiler. Gücüm yettiğince ayrıcalık yapmamağa çalıştım, çalıştık, ama demek ki fark etmeden ayrıcalıklarımız olmuş. Özür dilemem gerek. Sen bizim kızımızsın, doğumundan bugüne kadar, ama dersen ki…”
“Hiçbir şey demiyorum. İstediğim sadece kim olduğumu öğrenmekti. Bu nedenle beni köyüm dediğiniz yere götürürseniz annemin mezarını ziyaret etmek, üvey de olsalar ablalarımla tanışmak, görüşmek isterim. Babamı görmek istemem, mademki o beni kucağına almak istememiş, babam yok benim.”
Durdum, ister-istemez acı bir haber almışım gibi, çünkü annemin öldüğünü öğrenmiştim, gözlerimden taşanlara engel olamıyordum bir kez daha.
Babam yerinden kalkıp kucakladı gözyaşlarımı kurutmak istercesine gözlerimden öpüyordu. Annemde hareket yoktu. Kardeşlerim de her iki tarafıma gelmişler, bir elleriyle babama, diğer elleriyle bana sarılmışlardı.
Acaba acımı benim gibi hissediyorlar mıydı? Yaşamaları mümkün müydü? Annemin kaybını benim öğrendiğim gibi öğrenselerdi on beş-on altı yaşlarında onlar da hazmedebilirler miydi anında?
Babam yufka yürekli olmasının yanında, iyi adamdı da?
“Götüreyim seni!” dedi, bir bilinmeyen yöne doğru yöneldik, babamın bildiği, benim ilk nefesimi aldığım yere.
Dudu Kalfa çökmüş, Alzheimer(43) (köy yerinde tedavisi ne kadar olursa) hastalığından mustaripti(44).
Hatırlamıyordu, hatırlayamıyordu değil. Babasını bir akşam, ya da gece sarhoşken tren çiğnemişti. Vücudu parçalanmıştı, belki tren kestiğinde, belki andıklar(4) paylaşırlarken. Yarım yırtık bir cenaze ve bir şeker ya da un çuvalına ya da torbasına konularak yıkanmadan koymuştu köylü onu mezara, “Mundar(4) gitti!” diye.
Üvey ablaları ya hatırlamıyorlar, ya da hatırlamak istemiyorlardı, belki de babalarından kalanın bir fazlaya üleşilmesini istemediklerinden. Ama hepsinin ötesinde Dudu Kalfayı şehre götüren Ömer Efendi bir şeyler hatırlıyordu, tıpkı yaşlanan Muhtar Emmi gibi. Söyledikleri, anlattıkları onların katkılarıydı, beynine yerleşen.
Annesinin tek taşlı mezarını ziyaret etti Yasemin Deniz. Tekrar gelmek vaadi ile.
Suskun şehre döndüler, kardeşleri ve babası ile.
Günler aile ortamında gibi eskiden biraz farklıca da olsa geçmeğe başlamıştı.
Bir gün annem, ellerimi tuttu ve baklayı kaçırdı ağzından(47);
“Büyüyün, okullarınızı bitirin de, baş-göz edelim seni Umut’la!” dedi.
Yıllarca kardeş bildiğim Umut’un tavırları değişmemiş olarak hep aynı idi bana karşı hâlbuki. Abla-kardeş gibiydik hep, bazen kin dolu, bazen sevecen, bazen kahırlı, bazen şen. Annemin (yani “anne” dediğim kişinin) bana neden iyi davranmaya başladığını çok iyi yorumluyordum, kızları olmadığımı açıkladıklarından beri.
Tövbe! Tövbe(48)!
YAZANIN NOTLARI:
(*) Besleme; Evlâtlık olarak alınarak ev işlerinde çalıştırılan kız. Yanaşma. Birinin yanında çalışan hizmetli, tutma. Herhangi bir kuruluşu, onun maddi yardımları dolaysıyla körü körüne destekleyen. Beslenme olayı.
(1) Hülle; İslâm dininde, bir erkek bir kadını üç defa “Boş ol!” diyerek (Buna şeriatta Talak deniyor) boşadıktan sonra, artık o kadınla evlenemez. Ancak Anadolu’da yaygın bir olaya göre erkek karısını tekrar almak isterse yaşlı, iktidarsız biri ile evlenmiş gibi göstererek karısına tekrar sahip olabiliyor. Bir bakıma; “Allah’ı kandırmaya çalışmak!” gibi yorumlanabilecek yanlış bir olay. Olay budur.
(2) Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu.
(3) Ataerkil; Pederşahi. Ataerkil temeline dayanan aile (topluluk, düzen).Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.
(4) Ayin; Âdet, merasim, usul, tarz, adap, örf. Dinsel tören, tapınma, ibadet, dinsel müzik.
(5) Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.
(6) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
(7) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(8) Dost, dost diye nicelerine sarıldım… diye başlayan “Benim sadık yârim kara topraktır!” şeklinde Sivas yöresinden bir Âşık Veysel ŞATIROĞLU türküsü.
(9) Al’Osman; Ali Osman’ın lehçe olarak söylenişi, anlaşıldığı gibi.
(10) Tövbeler Olsun; Bir kimsenin herhangi bir işten çok pişman olarak tekrarlamama kararı aldığını anlatan söz.
(11) Kindar; Kinci, kin tutan, kinli.
(12) Gelin Hamamı, Damat Tıraşı: Eskiden Anadolu’da yaygın olan geleneklerdendi. Gelin, kaynana ve varsa görümceleriyle yıkanır, tüm temizlikleri yapılırmış, ayrıca kusurları varsa görülürmüş oğlan tarafı tarafından, dolmalı-börekli, tefli-çalgılı bir eğlence. Damat tıraşı meydanda damat giydirilir davul-zurna eşliğinde, kusuru-ayıbı var mı gözlendiği gibi sinekkaydı tıraşı da yapılırmış. Güzel âdetlermiş vesselâm.
(13) Kurna; Hamam ve banyolarda musluk altında bulunan, içinde su biriktirilen, yuvarlak, mermer, taş veya plâstik tekne. Yöresel olarak bu tesisin bir çevirişte açılan muslukları.
(14) Kendim için bir şey istiyorsam namerdim! Eski cumhurbaşkanlarından Süleyman DEMİREL patentli bir söz.
Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Allah' ım anneme güzel bir gelin nasip et. ANONİM
(15) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(16) Sabi: Arapçada henüz ergenlik çağına ulaşmamış (küçük) çocuk.
(17) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
(18) Vızıldamak; Hafif sesle ve bezdirici bir biçimde yakınmak, sızlanmak. “Vız!” diye ses çıkarmak.
(19) Amma Velâkin; Ne var ki, ancak, bununla beraber, bununla birlikte.
(20) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(21) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.
(22) Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.
(23) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(24) Kompetan; Uzman, yetkili, yetkin.
(25) İndi; Herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanmayıp yalnızca bir kişinin kendi kanısına dayanan.
(26) Altından Çapanoğlu Çıkmak; Bu deyim, genel olarak girişilen bir işin, araştırılan bir şeyin görünenden daha zor, daha sıkıntılı olduğunu, beklenmedik tehlike, sorun ya da zorluklarla karşılaşılacağını anlatmak için kullanılmaktadır.
(27) Hanım Dilimi-Çoban Dilimi; Bir masaldan (ç)alıntı.
(28) Tomurmak; Tomurcuklanmak anlamı dışında, bir şeyi ısırıp, çiğneyip, yutarak, doymak için yemek (Yöresel bir deyiş).
(29) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(30) İmaj; İmge. Görüntüleme. Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünen şey. Görünüşün değiştirilmesi. Hayal, Hayalet, hülya, düş genel görünüş, manzara. Bir nesnenin sureti. Bir kimsenin bir topluluğun kendisine ilişkin olarak başkalarında yaratmak istediği ya da bıraktığı izlenim. Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey. İzlenim.
(31) Biteviye; Tekdüze, yeknesak, monoton. Aynı biçimde, hep öyle sürüp giderek, sürekli olarak.
(32) Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
(33) Soyutlamak; İçinde bulunduğu durum, düşünce ya da topluluktan kendini ayrı tutmak. Gerçekte başlı başına varlığı olan bir şeyi maddesinden sıyırarak, soyarak düşünmek, tasarlamak, gerçekte ayrılamaz olanı zihinde, düşüncede ayırmak.
(34) Heyheyler; Sinir bozukluğu, sinirlilik, asabiyet.
(35) Mızmızlanmak; Her şeyde kusur bulmak, hiçbir şeyden memnun olmamak, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olmak.
(36) Sezaryen; Doğumun tabi yolla olmasının mümkün görülmediği, anne, ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda yapılan doğum ameliyatı.
(37) Zırva; Saçma, manasız, anlamsız.
(38) DNA Testi; Nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.
(39) Şablon; Üzerinde harf ya da şekillerin olduğu, çevre çizgileri kalem ucu girecek şekilde oyuk olan, bu çizgilerden kalemle istenilen biçim elde edilen, metal veya plâstikten cetvel.
(40) Betimlemek; Bir şeyi göz önünde canlandıracak biçimde, kendine özgü yönlerini, tasarımlarını belirterek, söz ya da yazı ile anlatmak.
(41) Hâre; Gözlerin yaşlanması, kenarlara kayması, derin çizgiler oluşması. Nesne, canlı, göz ve benzeri şeylerde, dalgalı kumaşlarda rastlanan özellik. Meneviş.
(42) Bukle; Küçük, lüle durumunda kıvrımlı saç.
(43) Alzheimer; İleri yaşlarda görülen, hatırlamakta, yaşanmakta olan güçlükler, yaşanılmakta olan bazı duyuların, hafızanın kayıpları gibi yaşanmakta olan bir hastalık türü.
(44) Muzdarip; Istıraplı, acı çeken. Sıkıntılı, ızdırap çeken. Bir tarafları sızlayan, ağrıyan.
(45) Andık; Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.
(46) Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
(47) Ağzından Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.
(48) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.