Yaşar Şarap, Maria Meryem’in babasının ismi. Aslında bu Türkiye’ye yerleştikten, Türkçeyi adamakıllı(1) öğrendikten ve karısı Meryem’e aşkından sonra tescillediği(2) ismi idi. Türkiye'ye geldiği ilk günlerde bir bar patronunun ismini yanlış telâffuzuyla oluşmuş ve üzerine etiket olarak yapışmış, sonrasında da gerçek adı olarak yansımıştı Nüfus Kâğıdına; Yasha Sharapov yerine.

Maria Meryem’den, yani benim sevdiğimden, yani eşimden önce babasından ve biraz da annesinden bahsetmeye çalışayım.

Yasha, Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki güzel şehirlerinden biri olan Anapa’da(3) dünyaya gelmiş. Kışları Karadeniz’in kendisine has sert rüzgârlarının, kar, kış, don, buz gibi fiziksel özelliklerinin cirit attığı(2) şehirde doğmadan, anne karnında bile keman sesine hayran olmuş, babasının ustalığı sayesinde.

Bozuk-düzen bir dünyada (ülkede demek herhalde abes olurdu doğmadan önce ve doğar doğmaz keman sesine bağlanmak, kemanı yaşamak, eğer kişinin istidadı(1) varsa beklenen bir şey olsa gerekti.

Bu yeteneğin beklenmesinde de bir sıra dışılık(4), ya da tuhaflık yoktu, çünkü babası bir keman ustası, virtüözü(1) değilse de, bir müzik öğretmeniydi ve benim diyecek sanatkârları cebinden çıkarırdı kendisine göre Yasha’nın. Babası, sadece violin(1) denen kemanın değil, aynı zamanda altonun(1) da, viyolonselin(1 de üstadı idi.

Kontrbasın(1) da üstesinden gelirdi, ama kontrbasın cüsse, heybet(1) ve haşmetinden(1) ve dolaysıyla onunla çalışırken yanlış yapma ihtimalinden çekinirdi.

Kısıtlı dünyalarında babasının, özellikle annesinin gözlerine bakarak keman çalması duygulandırırdı onu. Eline yakıştıramadığı, daha doğrusu beceremediği zamanlarda bile babası bıkıp usanmaksızın önce arşeyi(1), sonra kemanı tutmayı, daha sonraları da notaları, çalmayı ve akort etmeği(2) öğretmişti kendisine.

O sıralarda beş-altı yaşlarına bile gelmemiş, ilköğretime bile başlamamış bir kucak çocuğu imiş Yasha.

Sonrasında biraz büyümüş Yasha, hem yaşında, hem boyunda-bosunda, hem de sanatında. Ama bir değer vardı göz ardı edilmemesi gereken; “Keçi saman yemesini ne bilir, eşek hoşaftan ne anlar!(5) tarzında. Müzik; ruhun gıdasıydı, ama bedenler aç olunca müzik ne yapsındı ki insanlara?

Koyunun kaval dinlediği gibi insanlar da onu dinliyor, tek-tük alkış sesleri doyumuna da, doyumlarına da yetmiyordu. Daha sonra büyümenin ötesinde büyüyen Yasha, dinine, ülkesine, bayrağına, marşına ve ailesine bağlı olmasına rağmen, kulağına kaçırılan kar suyundan sakınamamıştı kendisini.

Biri, ya da birileri, ya da Çerkez kökenli dost, akraba ve arkadaşlarından Türkçeye ait bir kısım kelime, söz, cümle ve deyimleri kısmen öğrenebildiği biri, kulağına musikinin Türkiye’de değerli olduğunu, kıymet verildiğini anlatmıştı ona.

Eğer yer-yatak-yemek sorununu halledebilirse çok para kazanabileceğini, sonrasında geri dönüp ailesini de rahat ettireceğini öğütlemişti ona. Hatta genç ve bekâr arkadaşlarından biri, çok biliyormuşçasına, kulak dolgunluğundan esinlenerek Türk kızlarının da kendi ülke kızları gibi güzel olduğundan bahisle, belki gönlünün sultanına da rastlayabileceği düşüncesini yerleştirmişti onun beynine. O zaman hayatının kolaylaşacağını, rahat edeceğini de söylemekten çekinmemişti arkadaşı.

Yasha, gerçekten babasının öğretisi, annesinin telkin ve destekleriyle sanatı hiç de küçümsenmeyecek biri olmuştu. Kendisini -şimdilik kaydıyla- ana-babası dışında Anapa’ya bağlayan hiçbir şey yoktu.

Kemanına ve arşesine, hatta reçinesine(1) bile o kadar âşıktı ki, fiziksel bir aşk, kadın-erkek ilişkisi ya da bağlılığı aklının köşesinden bile geçmemişti o ana kadar, her ne kadar arkadaşının sözleri beyninde yer etmiş olsa da.

Gönlüne, kalbine, ruhuna varlığının tümüne egemen olacak birinin sanatına da saygı göstermesinin gerektiğini düşünüyordu. Çünkü insan öyle bir an geliyordu ki, kendini bıraktığı yerde bulamıyor, yaşamak ya da elde etmek yaşam için neye mal olursa olsun ilerlemek, devam etmek, hiç olmazsa başarmak için denemek istiyordu, aklından geçenleri yahut da iteklendiği düşünceleri.

O zamanlar tanımadığı Âşık Veysel'in “Uzun ince bir yoldayım(6)!” türküsüyle çıkmış yola Türkiye’ye, Türkiye’nin methedilen güney taraflarına doğru. Bu seyahatte kolunun altında özenle muhafaza ettiği kemanı, modası geçmiş bir bavul, babasının yok bahasına sattığı kontrbasın dolara çevirttiği karşılığı birkaç kuruş dışında hiçbir şeyi yoktu güvendiği, ya da güveneceği...

Yemeyecek, içmeyecek, sanatını konuşturacak ve geri döndüğünde herhangi bir şekilde satın alan kişi elinden çıkarmamışsa o kontrbası geri alacak, ya da babasına yeni bir kontrbas alıp hediye edecekti.

Hatta durumu beklediğinden de iyi olursa kendisine de elle tutulur, gözle görülür bir keman almayı düşünüyordu. Nasıl olsa nota bilgisi vardı, Türklerin kendilerine has enstrümanlarını da çalmak için gayretli olsa fena mı olurdu? Hem hatta Türk Türkülerini, Türk Sanat Müziğini çalacak, hatta söyleyecek yetiye sahip olabileceğini bile kurguluyordu beyninde.

Kendisini en çok destekleyenlerden biri Hopa’lı Çerkez kökenli bir Türk’tü, aslında büyük dedelerden birinin de Çerkez olduğunu biliyordu, yoksa dilinin Türkçeye yatkınlığını nasıl izah edilebilirdi ki?

Bu nedenle çata-pat Türkçe sözlerin beyninde yer etmesi kolay olmuştu. Bu kelime bilgisi, kendisini Türkiye’ye yönlendirmiş olabilir miydi acaba? Bilmiyordu. Belki de Türkiye’ye yönelmesinde bildiği Türkçe kelimelerin katkısı vardı. Bunu da bildiğini iddia edemezdi. Bildiği sadece; “Uzun, ince bir yola çıktığı” ve “Menzile ulaşmak” dileği idi.

Şehre ulaştığında yol-yordam bilmemesinin ezikliğini yaşıyordu. Şehirde gece ışıkları, mehtabı zorluyor, yıldızları söndürme arzusunu taşıyor gibiydi. Ya da kendisinin hissettiğiydi bu şehrin yabani ışıklarında.

Bavulunu ilk rastladığı merdiven boşluğuna bıraktıktan sonra, kapıdaki numarayı, sonra da sokak ismi olarak tanımladığı Çıkmaz Sokak(7) levhasını not etti hafızasına. Dönüşünde, kaybolmadan, kaybetmeden bavulunu bulacağı inancındaydı!

Elinde kemanla ışıkları yanıp sönen, kapısında kelli-felli, iri cisimli, pehlivan yapılı, Sumo güreşçisi(8) gibi duran iki insanın “Merhaba!” diyerek yanlarından geçip içeri süzüldü.

Pehlivanlar(!) onu sanatkârlardan biri sanmış olsalar gerekti, ses çıkarmadıklarına göre. Bunda Yasha’nın iyi niyetinin, bir şeyler bilmemesinin, kalbinin temiz olmasının, ya da içgüdüsünün(4) etkisi var mıydı? O da bilinmez.

Henüz davetli, misafir ya da müşterilerin arzı endam etmeye(2) başlamadıkları bir vakit öncesiydi bar için.

“Patron kim?” dedi kısaca, birini gösterdiler.

“Ben Rus!” dedikten sonra nutku tutuldu, daha ayağının tozuylayken.

Keman kutusunu açıp çalma işareti yaptı, patron başını eğince herkesin beğendiğine inandığı Kalinka'yı(9) çalmaya başladı. Yerlerine henüz oturmakta, akortlarını yapma, kendilerini ve sahneyi hazırlama gayretinde olan orkestra elemanı müzisyenler de kendisine ortak olunca güzel bir armoni(1) oluşmuştu, hele ki içlerinden biri dansı biliyormuşçasına ritme uygun olarak hoplayıp zıpladığında. Bu da patronun hoşuna gitmişti.

Yeterli Türkçesi olmadığından dudaklarını göstererek “Söyleyeyim mi?” işaretini yine patron başını eğerek cevaplayınca henüz başlamakta olan vatan hasretini bastırmak istercesine tüm içtenliği ile söyleme gayretinde olmuştu, orkestra elemanlarının yardımı, desteği ile nefesi kesilinceye kadar, “malinka maja” sözündeki “a” sesini oldukça uzatarak.

Patron hoşlanmış, “para” sözü etmişti. Sözü anlamış, ama cevabı nasıl vereceği, ya da vermesi gerektiğini bilememişti Yasha. Para neydi, kaç dolardı bir para, ya da bir para kaç rubleye(1) ya da kapike(1) eşdeğerdi?

Bilmiyordu, bilmesi de imkânsızdı, daha sınırdan içeri yeni girmiş, yolları gücünün yettiğince çabukça arşınlamıştı(2), aç-susuz hatta. Otobüste, uçakta neler verildiyse, sadece onlar vardı kursağında.

Karnını gösterdi Yasha, eliyle o harfi çizer gibi ovalayarak. Sonra elini yanağına koyup uyur gibi yapmış, aklında kalan sözleri anlamsız da olsa peş peşe sıralama gayretini yaşamıştı:

“Teşekkür ederim, aç-yemek var mıdır, uyku nerededir?” gibi. Kimse ne demek istediğini anlamamıştı. Patronun sesi yankılandı barın duvarlarının loş ışıklarında;

“Nerde Meryem? Onun Rusçası vardı. Ne demek istiyor bu adam, çözsün bakalım, elinden geldiğince!”

Böyle bir mekânda Rus müşterilerin de geleceği düşüncesiyle Rusçanın bilinmemesi diye bir şekil olamazdı zaten.

Meryem yanına geldiğinde aklı başından uçacak gibi oldu Yasha’nın. Çünkü “Ben Rus!” dediğinde nutkunun tutulmasına, aklının başından uçmasına neden olan güzeldi o, Türkiye’ye gelir gelmez, daha para kazanmak için ilk adımını attığında sanki Rusya’da gönlünü verecek biri kalmamışçasına.

Kalbini yerinden çıkartacak gibi olan bu genç kız, ya da kadın kimdi? Üstelik Kalinka’yı söylerken de kendisine katılmıştı. Genç kız;

“Yavaş yavaş söyle ki; söylediklerini anlayayım!” dedi, Yasha'nın gözlerine bakarak. İçinin tüm yağları erimişti(2) genç adamın, dudakları titriyor, sesi çıkmıyordu.

“Bir şey söyle, arkadaşım!” diye ikaz etmek zorunda kaldı onu Meryem. Meryem’in tercüme etmeğe çalıştığı sözler bire bir olmasa da yakın olarak şöyle idi;

“Rusya'nın Anapa şehrinden gelmiş, doğduğundan beri keman çalıyormuş...

Notaları bir kere görürse unutmaksızın Türk Müziği de çalarmış…

Parasını nasıl düşünürseniz öyle alırmış, yeter ki beğenilsin, çalışmasına izin verilsin, bu izin alınsın, ondan sonrası kolaymış...

Şu anda da karnı açmış ve problem olarak yatacak yerin teminini düşünüyormuş!”

Meryem, nedense Yasha'nın kendisini beğendiğini söylediğini söylemeyi uygun görmemişti kendisini dinleyenlere. Nasıl olsa o sözler ikisinin arasında kalacaktı. Şimdilik Rusça bilen garsonlar daha mekâna gelmemişlerdi.

Patron hemen üst kattaki ardiye odalarından birini Yasha'ya hazırlamaları için talimat verdikten sonra, cebinden bir miktar para çıkardı Meryem’e uzatırken;

“Doyur şu Yaşar mı neyse adamın karnını, bu akşam da göreve başlasın hemen!” dedi.

“Biz sonra hesaplaşırız ağabey!” diyen Meryem, hâlâ koltuğunun altında sıkı sıkıya kemanını muhafaza etmeye çalışan genç adamı diğer kolundan tutarak yönlendirmeye çalışırken hayretini de gizleyemiyor gibiydi. Çünkü patron bir bakıma Yaşar ismini yakıştırarak Yasha’nın isim babası olmuştu Türkiye topraklarında!

O dakikadan sonra ona her sesleniş Yaşar olarak gerçekleşmişti, bulunduğu her ortamda, hem herkes tarafından.

Meryem öncesinde hamburger tipi yiyeceklerin satıldığı uluslararası bir yere götürdü. Muhtemeldi ki Yaşar Türk yemeklerine alışkın olmayabilirdi. Sonra aklından bir şeyler kurgulamaya, sonra da bu genç adamı oraya yönlendirmeye çalışmayı geçirdi beyninden kapalıca.

Uzak olmadığı, aslında çalıştığı otelde Rusçayı iyi bilen birine ihtiyaç vardı. Acaba?.. Gerçeği söylemek gerçekten gerekliydi ki bu; asla başlangıçta içten pazarlık(4) gibi bir konu değildi.

Hem neden olsundu ki? Bakmakla yükümlü olduğu annesi, babası, ekonomik olarak özgürlüğüne kavuştuktan sonra kendisine koca olmasını düşündüğü bir erkek arkadaşı vardı. Onu sevip sevmediği mi? Orası biraz su götürürdü. Ama eldeki bir, daima gelecek ikiden hayırlı idi ve koca adayı olarak şimdiye kadar ondan da iyisine rastlamamıştı.

Önemli konu rastlamayacağını da düşünmesiydi ve bu düşüncesine sadece beyni egemendi, belki de beğeni nedeniyle varlığı. Koca olmasını düşündüğünün asla bedeninde ve kalbinde bir titreyişini bile hissetmediğinin farkındaydı.

Yemekten, daha doğrusu aperatif(1) bir şeklinde nefsini köreltmekten(2) sonra Yaşar, bara yönelmek öncesinde bavulunu alması gerekliliğini hissederek adresi gösterdi Meryem'e.

Gülmek Meryem’e yakışmazdı, kendisini zapt etmek zorundaydı. Çıkmaz Sokağı anlatmaksa saatler sürebilirdi kendisi için. Kısa süre içinde bulmak için tarif etmesi gerekliliğini anlattı.

Tren İstasyonuna yakın bir Çıkmaz Sokaktı aradıkları ve kolay olmasa da zor olmamıştı, Yaşar’ın gizlediği bavulunu bulmaları. Evet, bavul belki her şeyi değildi Yaşar’ın, ama hiçbir şeyi değildi, demek de uygun değildi. O halde çok şeyi demek en uygunuydu bavulu için.

Meryem, oldukça görkemli “Her şey dâhil olarak” servis edilen Rus turist kafilelerinin oldukça bol yönlendirildiği bir otelde, Reception ya da Türkçe adıyla Danışmada, gece-gündüz nöbet durumuna göre sabahtan-akşama ya da akşamdan-bar ve büfelerin kapanış vaktine ve sabaha kadar, bu süreler içinde durmadan yiyip içenlere hizmet ediyordu.

Özellikle gündüz nöbetleri sonrasında evi ve evliliği için hazırlık olması için barda uvertür(1) olarak programlara çıkıp öyle yöneliyordu evine.

O otelde çalışması İngilizce yanında Rusça öğrenmesini de mecbur kılmış, uzmanlarından ders alarak Rusçasını da daha da ilerletmesi gerektiğini hissetmesine rağmen oldukçanın ötesinde öğrenmişti. Bu da otel hizmetlerinin karşılığı olarak ücretine yansımıştı tabii.

Eh! Bardaki “Ağabey!” dediği patron da her uvertürün sonunda üç-beş kuruşla da olsa desteklediği harçlıkla evine huzur içinde dönmesine yardımcı oluyordu. Öyle-böyle değildi, bar işletiyor olsa da, kendi çapında muhafazakârdı patron, onu hep kendi arabası ve şoförü ile gönderiyordu evine. Başka ne istesindi ki Meryem Tanrısından?

Yaşar için derlemeğe çalıştığı, onu yönlendirme arzusunda olduğu düşünceler kendi menfaatineydi de, saklamaması gerek. Ancak bunun için de Yaşar’ın Türkçeyi iyi bir şekilde öğrenmesi gerekiyordu.

Konudan-komşudan, arkadaş-eş ve dostlardan öğrendikleri, barmen(1), barmaid(1), garsonlardan ve sanatkârlardan öğreneceği Türkçe ile kendi yaşadığı her iki dünyada da başarılı olması mümkün değildi Yaşar’ın. Bunu nasıl sağlar, nasıl sağlayabilirdi? Kendisinin hiç boş vakti yoktu ki Meryem’in.

Patron;

“Bir öğretmen tutalım!” demişti. Kendisinin öğreticilik vasfı yoktu ama;

“Bana biraz süre var Ağabey! İstediğin gibi Türkçe konuşturamazsam vur popoma tekmeyi!” demişti, hem kendine, hem de karşısındakine güveninden dolayı olsa gerek.

Ancak bilemediği, belki bu sözü söylediğinde aklından bile geçiremediği şey Yaşar’la yakınlaşacağını bilememesi, hissedememesiydi. “İyi insan” diyerek yuva kurmayı düşündüğü insan dışında kimse aklından geçmiyordu, kendine göre.

Patron Türkçe eğitim için harcayacağı gideri değil, yolunu şaşırmış kendi ülkelerinden bir Rus ama şimdi Türk dediği kemancı ile kazanacaklarının hesabında idi.

Tavlada; “Cihar atıp şeş oynamak” ya da pokerde “İki yediliyle rest çekmek” gibi bir düşünce içindeydi.

Patronun başarısız olmak aklının ucundan bile geçmiyordu. Çünkü Yaşar dediği bu adam, bildiği, müzikten anlayabildiği, hatta hissedebildiği kadarıyla dünyanın bir numarası değildiyse de, son numarası da değildi, mutlaka ve muhakkak, hem kimsenin inkâr edemeyeceği bir şekilde.

İnsanlar yaptıkları şeylerin sorumluluklarının bir kısmını, ya da tümünü şu veya bu şekilde “kadere”, dahası da Tanrıya yüklemek eğilimindedirler.

Meryem de, Yaşar da ilerlemekte ve ilerleyecek oldukları yaşamda “kader” diyecekleri Tanrının yönlendirişinin farkında değillerdi. Oysa Tanrı onların kaderlerini başlangıçlarda çizmişti, onların farkında olmadıkları bir anda, dünyanın bir ucundan, diğer bir ucuna.

Özellikle Meryem’in nöbetinin olmadığı günlerde, saatlerce hatta gün boyu Türkçe çalışıyorlardı. Derdini anlatmağa başlamıştı yavaş yavaş Yaşar. Tek-tük(4) hataları oluyordu, özellikle çift anlamlı Türkçe kelimelerde, ama olacaktı o kadar.

Bir de kendisi Tanrının oğluna “Jesus” derken, Türklerin “İsa Peygamber” demelerine, “Eve” yerine “Havva Anamız”, “Adam” yerine “Âdem” demelerine akıl erdiremiyordu.

Oysa dünyada ilk telaffuz edilen kelimenin sanki Adam; Amerikalıymış da ilk söz İngilizce tersten ve düzden; “Madam ‘I’m Adam” denmiş, gibi öğretilmişti kendine.

Kristof Kolomb ve Amerigo Vespucci olmasa kim bilecekti ki Amerika’yı ve de İngilizceyi? Kristof Kolomb Amerika’ya ulaştığında orada gördüğü yerliler, aynı zamanda Darwin’in Evrim Teorisi ile Müslümanların Havva-Âdem şeklindeki inançlarını da karşı karşıya getiriyordu, anlayamıyordu, anlaması için de filozof(1) olması gerekiyordu (galiba).

Yaşar da yaşamında boş durmuyor, Meryem’in hediye ettiği Ali Baba ve Kırk Haramiler, Pinokyo, Pollyanna gibi kendi alfabesinden farklı şekilde yazılmış kitapları okumak gayretinde oluyordu.

Kızdığı, gücendiği, hatta sitem ettiği şey okuduklarını anlayıp anlamadığı konusunda Meryem’in kitaplar konusunda anladığını anlatmasını imalı bir şekilde istemesiydi, imtihan eder gibi...

Her ikisinin de fark etmediği, belki de fark etmek istemediği, ya da fark etmekte zorlandıkları şey; her geçen gün birbirine sokulup, soluklanıp, yakınlaştıkları idi. Hatta bunu bilmemek konusunda ısrarcı idi, her ikisi de.

Meryem, belki de içindeki gizleri saklamak, heyecanını bastırmak içgüdüsünü göz ardı ederek sabahın erken vakitlerinde yola çıkıyordu. İnsanlar fenerlerini söndürmeden, ya da kuşlar tek gözlerini bile henüz açmamışlarken, görevliler geceden kalan barın temizliklerini tamamlamağa çalışırlarken. Doğrudan Yaşar için ayrılmış odaya geliyor, henüz uykusunu alamamış olsa bile, bir ilkokul şarkısı ile “Tembel çocuk, haydi kalk!” diyerek saçlarını tarar gibi başını okşayarak uyandırıyordu onu.

Ya da Yaşar, evin bir ferdi gibi, Meryem’in anne ve babasıyla yaşadığı eve ulaşıyordu. Hatta bazen Meryem’in otelde görevi varsa o evde kalıyordu bile, “Teyze, amca” dedikleriyle Türkçesini ilerletmek için.

Ancak onların; "Gidiyom, geliyom, he, sen buyurunuz, ülen, haden gari!” ve benzeri kelime ve cümlelerini anlamakta zorluk çekiyor, sonuçta tekrar Meryem’e ulaşma sabrını yaşıyordu, okumağa çalıştığı kitaplarla.

Çevrenin hatta neredeyse şehrin tümü biliyordu onları Leylâ ile Mecnun gibi, bilmedikleri belki sadece kendileriydi kendilerini. Hatta Meryem’in “Müstakbel” dediği arkadaşı bile duyduklarına değilse bile, gördüklerine inandığından “Bu iş bitmiştir!” teranesiyle(1), kendiliğinden, hiddet-şiddet-kin-kinaye-sitem göstermesine gerek görmeksizin çekilmişti aralarından.

Meryem otelde, Yaşar için nabız yoklamalarına(2) devam ediyordu. Çünkü bar için geleceği yoktu Yaşar’ın. Neticede sadece “Çalgıcı” olarak kalırdı orada. Ama otelde çalar ve çalışırsa belki; “Yürü ya kulum!” dedirtecek biri rastlayabilirdi kendisine, müzikten anlayan, müziğe değer veren…

Peki, kendisi ne yapardı o zaman? Yaşamında ilk defa özlem duyacağını hissediyordu.

Oysa Yaşar önceliği Meryem’e bırakmamıştı, para kazanıp yurduna döndüğünde yaşayacaklarının ne olacağının tasavvurunu her an yaşamaya başlamıştı.

Âşıktılar birbirine, bilir-bilmez, bunun için Eros'un oku değil, Tanrının dokunuşu ve akıllarını başlarına devşirmelerine yardımcı olması gerekliydi onlara. Çünkü kalp konuşmaya başlayınca akıllar susuyordu.

Tanrı da o dokunuşuyla devşirme(1) değil, yerine getirme olarak gerçekleştirirdi hükmünü. Gönüllerine söz geçiremeyen, ya da hissettiklerinin farkında olamayan, farkında olmakta gecikenler için Tanrının bu dokunuşu veya ufacık itekleyişi yeterli olacaktı, Tanrı da bunu esirgemedi, ama sınav hanesini boş bırakarak.

Bir Türkçe ders çalışması sırasında Meryem’in ikram ettiği çayın bardağını devirmesi ve;

“Bir şey oldu mu? Canın yandı mı? Ah, benim dikkatsiz kafam!” teranesine,

"Bir şeyim yok Meryem, üzülme! Üzülmene dayanamam, kıyamam!” sözleri, birbirinin nefeslerinin karışmasına, kendilerini bilmelerine neden olmuştu.

Nihayet!!!

Bastırmağa çalıştıkları, üstesinden gelemedikleri duyguları nihayet azat olmuştu. Elleri ellerinde, diz dize, gözleri kapalı, dudak dudağa idiler, birikmiş bir özlemle, hiç ayrılmak istemezlermiş gibi.

Demek ki; dağ da dağa kavuşabiliyordu. İki ayrı ülke, kilometrelerce uzaklıktan sonra buluşmaları ve hissettikleri Tanrının eli...

Günler hiç tükenmesin, birliktelikleri hiç sona ermesin, nefesleri beraberken hiç bitmesin düşüncesindeydiler. Herkes, hatta kendileri bile evlenip bu birlikteliği tescil etmek, ömürlerinin sonuna kadar beraber olmak arzusundaydılar.

Hatta Yaşar bu sıralarda Meryem için birkaç dize karalamış ve sonrasında onu beste haline getirmişti sone(10) gibi, sone olarak. Şöyle ki;

“Kemanımın sesini işittiğin zaman
Anla -ki sanadır- kederli seslenişi
Yeşil pencereni aç da gülümse bir an
Parlamağa başlasın, bahtımın güneşi.

Yeşil gözlerini kaldır, semaya bir bak
Güzelliğine şahit ayı göreceksin
Sana ulaşmak için geldiğim yer uzak
Bir gülüşünle beni sevindireceksin.

Kemanımın tellerinde sensin yükselen
Çaldığım içli melodi senin içindir
Bir çiçek at ne olur, yeşil pencerenden
Bir pembe güle, hayatım-ruhum senindir.

Kemanımın sesini duymadığın zaman
Anla -ki sanadır- hicran dolu sitemi
Hayal ufuklarımda sen, elimde keman
Ümitle gidiyorum bak, geldiğim gibi!
(11)

           Amma…

Evet, ama... Her mutluluğun bir sebebi olduğu gibi, bedeli de vardı. Hele ki insan gönlüne söz geçiremiyor yahut da söz geçirmekte zorlanıyorsa...

Yaşar aldığı acil bir telefonla, pılısını-pırtısını toplamadan(2), kemanını da Meryem'e emanet ederek;

“Ne olur, geri gel!” deyişini “Peki!” diye cevaplayarak yola koyuldu, uçaklarla aktarma üzerine aktarma yaparak. Çünkü annesini yitirmişti.

“Ana başa taç imiş, her derde ilâç imiş!” Cenazesine mutlaka yetişmeliydi, yetişti de. Yola çıkışı öncesinde Meryem de, patronu da birikimleri ve hak ettikleri ile maddi bakımdan desteklemişlerdi onu. Sıkıntısı yok gibiydi, ama nereye kadar?

İş gücü ucuzdu memleketinde, babası yatalaktı ve gönlündeki ağırlık taşıyamayacağı boyutta idi. Sevdiğine “Gel!” diyecek gücü, kendisinin gitmeye dermanı(1) ve imkânı yoktu. Tanrının sınavı gerçekten güçsüz bırakmıştı kendisini, babası da iyice hantallaşmış(2), hiçbir etkinliğini gerçekleştiremez olmuştu.

Bakıcı kadınların ve eşlerinin ayaklarının altına dünyanın parasını dökmesine, döşemesine rağmen bir-iki gün kalan bakıcılar;

“Para değil, canımız tatlı, canımızı pazarda bulmadık, git işine be yağ!” ya da benzeri cümleleri sarf ederek, para-pul istemeden, üstelik arkalarına bile bakmadan kayboluyorlardı.

Kendisi de tek başına üstesinden gelemiyordu babasının ihtiyaçlarını yerine getirmede.

Tanrı ona acımış ve son noktayı koyma gerekliliğini düşünmüş olmalıydı Yasha’ya! Belki de sevgisinin yüceliği, sabrının büyüklüğü nedeniyle buna mecbur kalmıştı Tanrı. Çünkü elinde nesi var, nesi yok tükendiğinde Tanrı babasından emanetini istemiş ve almıştı.

Ölmeyecek kadar yaşayacağı, ya da “Bir tanesine” döneceği kadar bir birikintisi kalmıştı cebinde. Ne dayılarından, ne de amcalarından, yeğenlerinden, kuzenlerinden takviye etmelerini(2) bekleyemezdi. Züğürtlük çünkü aileden aileye ulaşan en güçlü mirastı.

Türkiye’de yolunu bekleyen biri olduğuna göre kendisini Anapa’ya bağlayan hiçbir şey yoktu düşüncesine göre. Neyi var, nesi yoksa kendisine miras kalan, önceliği en büyük amcaya vererek “Bana gerek değil, aranızda halledin!” demişti. Çünkü bu amcası, diğerlerinden farklı olarak annesinin de, babasının da cenazelerinde yardımcı olmuştu kendisine.

O halde üleştirmede de hakkaniyete(1) uyardı, düşüncesi bu idi. Giderayak(4) bu amcasının cebine sıkıştırmaya çalıştığı şeyler için de şükranını belirtmemesi haksızlık olurdu.

Gecikerek birbirine kavuşmak için zamanı tüketmelerine gerek yoktu. Üstelik patron da başlangıçta mırın-kırın etmekle(2) beraber sonrasında kendilerine izin vermişti, bardan ayrılma dilekleri için.

Yaşar otelde çalışmaya ve Danışmada görev yapmaya başlamıştı. Müzikten anlayan biriyle karşılaşmamıştı ve karşılaşmaya da arzusu kalmamıştı ilerleyen zamanda.

Sezon sonu tatile girilişinin hemen ertesinde de daha fazla gecikmeksizin âlâyı vâlâ(4) ile değil, sessiz, sakin, sade bir törenle evlenmişlerdi.

Meryem ve Yaşar...

Mutluydular.

Yasha, ismini Yaşar olarak, soyadını Şarap olarak tescillemiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş, hatta karısının isteği ile dinini de değiştirip Müslüman olmuştu!

Kaldıkları yuva mı? Malı-mülkü, parası-pulu yoktu ki henüz Yaşar’ın, amcasının desteği olarak kalan birkaç kuruş dışında. Zaten parasızlığı nedeni ile tüm giderleri Meryem’in ailesi karşıladığı için mahzundu. Bu nedenle Meryem'in anne ve babasıyla oturdukları ev, kendinin de, kendilerinin de evi olmuştu başlangıçta.

Sonrasında Meryem’in anne ve babası belirli bir süre sonra kendilerine verilen emaneti sahibine teslim edip de evi kendilerini terk edince, Maria Meryem ismini koydukları bebekleri de dünyaya gelince evleri dar gelmeye başlamıştı.

Uzun süredir müteahhitler evin konumu dolaysıyla peşlerinde koşuşturuyorlardı. Evi onlardan birine vererek ilerleyen zamanda hiçbir masrafa girmeksizin iki daire sahibi olmuşlardı, tapuda tescilli(2) olarak. Tabiidir ki tüm bunlar göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde olmamıştı...

Yaşlandığını hissediyordu Yaşar. Unutması gerekenleri unutmuş, unutmak zorunda kalmış yahut da unuttuğunu sanıyordu.

Kemanı, çalmasını ve onunla bir bütün olarak yaşamayı kızına da öğretmişti daha küçük yaşlarından başlayarak. Yetmemiş ayrıca konunun uzmanı olduğu belirtilen sanatkârlardan da ders almasını desteklemiş, karı-koca olarak çalışmaları dolaysıyla ekonomik durumları düzgün olduğundan kızına mükemmel sayılacak iki yeni keman almıştı, miras olarak bırakacağını zannettiği kendi kemanı ve uzun süre öğrenme çabası gösterdiği kendi kemanı dışında, Meryem’in de gönlünü ve rızasını alarak...

Yaşam devam ediyor, bebekler büyüyor, genç oluyorlar, gençler olgunlaşıyor, olgunlar yaşlanıyor, yaşlananlar da ölüyorlardı doğal olarak.

Ve ilerleyen zamanda parmaklarıyla kemanına dans ettiriyor, notaları ahenkle esir ediyordu kendisine Maria Meryem.

Mutluydular, mesuttular Yaşar ve Meryem. Tanrı her anne, babaya olduğu gibi, onlar için de aynı ayrıcalığı yapmış; “Dünyanın en güzel kızını(12) onlara bağışlamıştı. Tanrının bunun yanında bir başka ayrıcalığını değil istemek, düşünmek bile yanlıştı. Çünkü her canlının nasıl doğmamak elinde değilse, ölmemek de elinde değildi(13). Dünya Sultan Süleyman'a bile kalmamıştı, vadesi gelen Tanrının buyruğuna uygun olarak gitmesi gereken yere gidiyordu

Yaşar Türkçeyi ilerleyen yaşına paralel olarak çok iyi öğrenmişti, dense yanlış olmaz. Öğretilen dininin gerekliliklerini de yapmak istiyordu, ama çok şeyi bilmiyor, çok şeye dili dönmüyor, anlamıyor, belki de yapmak o anlar için içinden gelmiyordu.

Çok Müslümanın yaptığı, söylediği gibi; “İlerilerde...” hatta “Yaşlanınca inşallah!” diyordu, gençken.

Ve sırf gereklilikleri yapmamak için olsa gerek, yaşlandığını kabul etmiyordu. Üstelik bu görev sanki sadece yaşlıların yapması gereken dini bir görevmiş diye de düşünüyordu.

Saklaması gerekmiyordu gerçekleştirmesi gereken ibadet konusunda, sadece şartlara uymak zor geliyordu kendisine.

Ufak bir parantez; Meryem’le tanıştıkları günlerde bile, Meryem’in çeşitli vakitlerde başını örterek bir kilim üstünde yatıp, kalkmasına da akıl erdiremiyordu. Sonradan kilim dediğinin seccade, yatıp-kalkmanın da namaz olduğunu, Maria Meryem’in de coşkuyla aynı hareketleri yaptığını öğrenmişti.

Çünkü kendisi hoca efendinin önünde diz çökmüş, onun söylediklerini dilinin döndüğünce tekrar etmiş, hatta hoca ikaz etmişti onu; “Lâilâhe” demeden “İllâllah” denmez, diyerek.

O günden sonra da ne diz çökmüş, ne karısı, ne de kızı gibi yatıp-kalkmıştı. İnanmadan, inanmış görünmek, içinden gelmediğini saklamak ikiyüzlülük gibi geliyordu kendine.

İlerleyen zamanda, her ulusun insanının erteleyemediği, unutmakta zorluk çektiği şeyler vardı, tıpkı Yasha’nınkiler gibi, ya da T.C. vatandaşı Yaşar’ın duyguları gibi…

Türkçe ana dili, bayrak bayrağı, toprak toprağı, marş marşı, din diniydi, hem de mezhebiyle. Ama Yaşar’ın bir eksikliği vardı içinde, içten içe hissedip, açıklayamadığı, açığa vuramadığı.

Özellikle bunu her kemanı eline alışında, otelde Rusça her istek kendisine ulaştığında, özellikle Rus çocuklarının koşuşturmalarında, bağırış, çağırış ve seslenişlerinde çok iyi hissediyor, duygulanıyor, özlem duyuyordu çok şeylere.

Ancak Meryem’den de, Maria Meryem’den de bir saniye olsun uzakta kalmak, içinden gelmiyor, bir bakıma geçirmiyordu bile bu düşünceyi zihninden.

Oysa Maria Meryem liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarına harıl harıl çalışarak hazırlanmış ve konservatuarı kazanmıştı. Bu kendisi için tükeniş olurdu, dayanamazdı buna.

Yorgun bir geceye başlamak üzereyken, evin ücra bir köşesine çekilip; “Özür dilerim!” diyerek önce Rus şarkılardan birkaç parçayı, sonra Türkçe bestelerden “Ayrılık” ve “Ölüm” üzerine birkaç tanesini seslendirme gayretini yaşadı kemanının tellerinde, arşesinin kıllarında, reçinelerin tozlarında, sonra kendince dua etti bir süre.

Karısının;

“Özledim, hadi gel yanıma, dinlen!” şeklinde seslenişini;

“Aklıma bir iki şey geldi, onları karalayayım, geliyorum bir tanem!” dedi. Bu; vasiyetini karalamak için istediği süre idi ve ölümünü hisseden yaşlı hayvanların, özellikle fillerin mezarlarına(13) yönelişleri gibi bir duyguyu yaşatmıştı kendisine.

Kızının konservatuara kaydoluşunun haftası dolduğunda onun da ömür mumunun fitili bitmişti(4). Bazı insanlar, bir hafta, on gün, ya da daha yakın bir zamanda öleceklerini biliyor olmalıydılar, kimi yavaş yavaş, kimi “pat!” diye. Çünkü her canlının ölümü tatması(14) mukadderdi(1).

Açılan vasiyetinde hiçbir şey önemli değildi. Tek konu yaralamıştı Meryem’in kendisini. Sevgi birlikteliklerine güvenip içinden gelmediği halde, rahmetli kocasını İslamiyet'e zorlaması, onun da bunu kabul etmesiydi. Çünkü vasiyetinde;

“Beni Hristiyan olarak gömün, kemanımı ellerime verin, başıma haç dikin!” yazılıydı, tıpkı Osmanlı Sarayının Aime'si; Nakşidil Haseki (Valide) Sultan gibi.

İşte benim Maria Meryem ile tanışmam, sonraki tarihlerde yeminlerimiz, Maria’nın babasının cenaze töreninden dönerken, teselliye ihtiyacı olduğunda, bir uçak kanepesinde yan yana olduğumuzda başladı.

Tuhaf gelecek ama ben, musikinin m’sinden bile anlamayan bir zavallıydım, bırakın do'yu, re'yi. Ama iki gönül bir olmayı diledilerse, ellerini sevgiyle birleştirmeyi arzuladılarsa, gönüllerine söz geçiremeyeceklerine eminlerse gerisi teferruattı…

Ben kim miyim? Farz edin ki falanca. Önemi var mı?

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Ufak Bir Eklenti; Osmanlı Saltanatında, kurucusundan sonra gelen tüm sultanlar, hükümdarlar, ya da padişahlar (her neyse) hep yabancı hanımlarla evlenip onların isimlerini ve sözüm ona dinlerini değiştirmişler. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler GOOGLE'da “Osmanlı Padişah Eşleri Listesi” ne bakabilirler.

(**) Ufak Bir Tarihi Bilgi; Napolyon BONAPART'ın eşi Josephine'nin kuzeni olan Fransız kökenli Aimee Dubuc De Rivery Osmanlı Sarayına I. Abdülhamit'in eşi olarak gelin gelmiş, başlangıçta dinini ve ismini değiştirerek Nakşidil Haseki Sultan, sonrasında Nakşidil Valide Sultan olmuştur. Tarihçilerin aralarında anlaşamadığı şekilde II. Mahmut'un annesi olduğu da kayıtlarda mevcuttur. Margeret L. LAW isimli bir yazar; "Osmanlı Sarayının Gizemli Kadım Nakşidil Sultan (Aimâe)” ismiyle kaleme aldığı romanda, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, yazar; kendi düşünce ve ahlâkına uygun olarak Nakşidil Sultan'ı şöyle tarif etmiştir: Nakşidil Sultan yaşamı boyunca İslami kurallara uygun olarak yaşamasına rağmen, ölmeden önce hazırladığı vasiyetinde; "Ölümünde Hristiyan gibi haç çıkartılıp Aimâe ismiyle gömülmesini ve mezarının başında haç olmasını” istemiştir. Tıpkı Yasha (Yaşar) gibi. Yani öyküdeki olay Aimee romanına benzetilmiştir. Olmaz mı? Neden olmasın ki?

(1) Adamakıllı; Gereğinden, gerekli olandan çok, oldukça çok,  iyi, iyice.

Alto; Viyola. Kemanla viyolonsel arası büyük keman.

Aperatif; Latince dışarıya doğru açılmak anlamında olsa da yemeklerden önce iştah açmak alınan içki ve mezeler, ya da doymadan geçirilen bir öğün.

Armoni  (ya da Fransızca bilim dalı olarak Harmonie); Müzikte iki ya da daha fazla sesin aynı anda tınlaması, ahenk, uyum, seslerin eş zamanlı olarak birleşmesi. Buna bir bakıma seslerin akor olarak birleşmesi demek de mümkündür. (Akor; İki ya da daha çok sesin armoni oluşturacak şekilde aynı anda uygun ve düzenli olarak çalınması şeklinde tarif edilebilir.)

Arşe; Keman Yayı. Elektrikle işleyen taşıtlarda, telden elektrik akımını almaya yarayan taşıttan tele uzanmış yay şeklindeki iletken.

Barmaid; Barlarda içki hazırlayıp sunan bar sorumlusu, bar tezgâhtarı bayan.

Barmen; Barlarda içki hazırlayıp sunan bar sorumlusu, bar tezgâhtarı bay.

Derman; Bir şeyi yapabilme gücü. Bir hastalığı iyileştiren şey (İlâç).

Devşirme; Toplanmış. Bir araya getirilmiş. Osmanlı zamanında yeniçeri ocağı için çocukların toplanıp yetiştirilme eylemi ve bu şekildeki çocukların her biri. Öyküde; Yurt dışında doğan çocukların Türkiye’deki varlıkları ile yabancı ülkelerin Türk olarak görünmek isteyen sporcuları anlatılmak istenmiştir. Bana göre; konunun para kaynaklı bir oluşum olduğudur.

Filozof; Felsefeyle uğraşan ve felsefe biliminin gelişmesinde katkıları olan, felsefede çığır açan düşünür ve felsefe yapmaya düşkün kişi.

Hakkaniyet; Hak ve adalete uygunluk, haklılık, doğruluk.

Haşmet; Görkem, ihtişam, gösterişlilik, heybet, büyüklük, kibarlık, nezaket, alçakgönüllülük.

Heybet; Büyüklük, ululuk, gösterişlilik.

İstidat; Yetenek. Yeteneği olan. Yaratılıştan gelen veya sonradan edinilmiş yetenek.

Kapik; Rus para birimi Rublenin % 1 değerindeki para.  (argo olarak da para anlamındadır).

Kontrbas; Keman türünden en kalın sesli yaylı çalgı.

Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

Reçine; Kimi bitkilerde, özellikle çamlarda oluşan, katı, ya da yarı akışkan, organik salgı maddesi. Yapay bir madde.

Ruble; Rus para birimi.

Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş, ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.

Violin; Keman.

Virtüöz; Herhangi bir müzik aracını çok ustalıkla çalabilen, ya da bir müzik eserini ustalıkla söyleyebilen sanatçı, usta, büyük usta yorumcu.

Viyolonsel; Viyoladan daha büyük, kontrbastan küçük, dört sürme telli orkestra çalgısı.

(2) Akort Etmek; Çalgı perdelerinin belirli bir oran içinde düzenlenmesi, seslere uygun hale getirilmesi işlemi.

Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

Arzı Endam (Etmek, Eylemek); Kendini göstermek, ortalık yerde salınıp boyunu-bosunu göstermek, uzun süredir görünmeyen kişinin ortaya çıkıp boyunu boşunu, kendini göstermesi.

Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.

Hantallaşmak; Hantal bir duruma gelmek, irileşip kabalaşmak. (Hantal; Görünüşü kocaman, kaba ve iri. Davranışları kaba ve yavaş olan).

Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.

Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.

Nefsi Köreltmek ( Nefis Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

Pılı-Pırtı Toplamak; Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.

Takviye Yapmak (Etmek);  Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.

Tescillemek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek.

Yüreğinin (İçinin) Yağları Erimek; Telâş ve kaygı ile üzülmek. Üzücü bir durum doğacak diye kaygılanmak. Tehlikeli bir durumla karşılaşmaktan çekinmek.

(3) Anapa; Lise yıllarımda iken Soyadı “Anapa” olan, öyküde benzettiğim özelliklere sahip olan arkadaşımın etkisini hatırladım.

Karadeniz’in en kuzeyindeki kıyı şehri. Azak Denizine de yakın. Tarihte Osmanlı Devleti ile Rusya arasında birkaç kez el değiştirdikten sonra nihayetinde Rusya şehri olarak kalmıştır.

(4)

Ömür Mumunun Fitili Bitinceye Kadar; Ölüm anı gelinceye, son nefesi verinceye kadar.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.

Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile); Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

Sıra Dışılık; Olağan dışı olma, başkalarına benzememe, acayiplik, gariplik. Eksantriklik.

(5) Eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer, tanesini bırakır…  Doğrusu; Eşek hoş lâftan ne anlar?

(6) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü. Yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece… diğer bölümüdür.

(7) Çıkmaz Sokak; Almancası olmayan bir arkadaşla Almanya'ya gittiğimde, arkadaşımın başından geçen bir olayı hatırlattı. Etkilediği için yazmam gerek. Kaldığımız otelden ayrılan arkadaş otelin bulunduğu cadde ismini yazıyor ve kaybolunca da herkese soruyor: “Einbahnstrasse (Einrichtungsstrasse, Einbahn)?” şeklinde bu söz bilindiği üzere; “Tek Yönlü Yol”, demek. Her Alman gülümseyerek bildiği Tek Yönlü Yolları tarif ediyor! Neden sonra otel adını söyleyince bir polis onu, onun aradığı Einbahnstrasse'ye götürüyor, elleriyle teslim ediyor oteline! Bu vesile ile Neil SADAKA’ya da “One Way Ticket” şarkısı için söz hakkı vermesem olmaz.

(8) Sumo Güreşçisi; Oldukça kilolu ve yapılı güreşçiler olup rakiplerini dışarıya fırlatmaya, dengelerini bozarak ayaklarını yerden kesmeye çalışma şeklinde yapılan bir spordur.

(9) Kalinka; Rusça da “İnci çiçeğim” olarak söylenen bir kelime olup, şarkı; “inci çiçek ve ahududu” arasında gidip gelmektedir! Musikisiyle oynanan çok güzel bir Rus Dansı vardır.

(10) KARATEKİN, Erol. 1963 Yılı. “SERENAD”

(11) Sone (Serenat); Özellikle batı (İtalyan, Fransız ve İngiliz tipi genelde “Sone” denilen kısa şiir, türkü anlamında kendine özgü dizeler halinde) şairlerinin şiirlerinin de serenat niteliğinde olduğunu biliyorum. Aklımda kalan iki önemli şair; William SHAKESPEARE ve Charles BAUDELARİE. Bu şairlerin ve özellikle Ahmet Muhip DRANAS’ın şiirinden “Yeşil pencerenden bir gül at bana…” diye başlayan şiirinden etkilendim. Diğer birçok şairlerimiz yanında âcizane 1963 yılında kaleme aldığım ve şiirinden etkilendiğim için “Şairinin izni ve özürlerimle” şeklinde bir parantezle; “Kemanımın sesini işittiğin zaman/Anla -ki sanadır- kederli seslenişi/Yeşil pencereni aç da gülümse bir an/ Parlamaya başlasın bahtımın güneşi” şeklinde başlayan dizelerin bir kısmını da hatırlatmak geçti içimden. Esefle söylemem gerekir ki aklımda kaldığınca hiçbir SERENAT şiiri bestelenmemiştir.

(12) Bütün dünya üzerinde bir tek güzel çocuk vardır. Bütün anneler de ona sahiptir. Çin ATASÖZÜ

(13) Kur’an, Al-i İmran Suresi. 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz” şeklindedir.

(14) Fil Mezarlığı; Fillerin öleceklerine, ya da ömürlerinin sona ermesine yakın olduğunu bilip “Fil Mezarlığı” olarak belirledikleri bir yere sükûn içinde ölmek için gittikleri belirtilmiş. Ölümlerini orada bekledikleri hikâye edilir. Bu nedenle böyle mezarlığı bulan biri, ya da birilerinin fildişleriyle ihya olduklarını bilmek gerekti, sanıyorum!