Umulmadık zamanlarda ulaşan telefon sesleri, hele ki medeniyetin ilerlemesi ile birlikte gelişen teknolojik aletlerin iletileri hep telâşlandırmıştır beni, özellikle ev telefonları, akşamın oldukça ilerlemiş, hatta gecenin geç, ya da sabahın erken vakitlerinde...
“Hayırdır inşallah!” sözleri yetersiz kalır, telâş ve heyecanımda, hele ki kalbim bu tür seslenişlere alışık değilse. Bir bebeğin dünyaya gelişine, birinin evlenmesine, terfiine, başarısına sevinirim. Ancak, üzüntüyü tüm ve tam kederiyle kendisi kendiyle bile paylaşamaz insan, meselâ bir ölüm haberiyle.
Ölen ağır bir hastalık, yatalak, yaşlı, çok yaşlı biriyse insan; “Allah iki iyilikten birini vermiş!” duasıyla mutlu olurdu, muhtemelen. Ölen gençse ve hele ki trafik, iş kazası ya da herhangi bir nedenle yaşamını yitirmişse dertlenmemek zor gelir insana.
Sabah “Allahaısmarladık!” seslenişiyle evinden çıkan bir insanın akşamına “Hoş buldum!” diye girememesinin, eve ölüm haberinin, ya da soğumuş bedeninin gelmesinin hüznünü dışarıdan birinin yaşaması asla mümkün görünmez bana. Bu konuda sadece intihar olaylarını göz ardı etmek(1) gerektiğine inanırım.
Bu konuyla ilgili olarak beni en çok sinirlendiren telefon seslerinden birincisi, bir meyhanede akşamı bitirip geceye ulaşmakta geciken birinin, bu biri; akraba, eş, dost, arkadaş herhangi kıramayacağın, asabiyetini(2) belli etmemek zorunda olduğun biri olabilir, cep telefonunun tuşlarına basıp da; “N'aber ülen? Aklıma geldin de, bir soriym dedim!” şeklinde seslenişi olabilirdi.
Kelimeler ağzında mayışmıştır(1), harfler unutularak, kelimeler kısaltılarak söylenir. Hatta aralarına argo kelimelerin, küfürlerin sıkıştırılması da ihmal edilmez, bezenir. “Ya sabır!” çekersin, kırmak istemezsin karşındakini, herhangi bir kaba sözle, sitemle, ima ile ya da hissedilecek bir tavırla.
Ne de olsa karşındaki seni merak eden biridir! Hem bu mecburiyetten değil, dağıtamadığı ya da unutamadığı efkârı dolaysıyla ihtiyaçtandır, dertleşmek, boşaltmak istediği duyguları boşaltma arzusundandır.
Bir diğeri nadiren de olsa onlar gibi benim de aynı yaşamı üleştiğimi düşünen, sabah namazını kıldıktan sonra anne ya da babamın aramasıdır ki, onların arayışları için “Üf!” bile demek(3)” yakışmazdı bana. Bunun yanında beklediğim en güzel telefon sesi, doğum günümde gece üçü on geçe çalan telefon sesi olurdu. O, benim doğduğum saatti, annemi uykusundan ederek.
Ben o saati ayakta beklerdim o gün, annemin de beni uykumdan etmesi dileğiyle.
Oysa şimdi, yok böyle bir sesleniş bana ulaşan, belki toprak bile olan anne, babamdan...
Üniversiteyi bitirmiş, okumuş, tahsilli biri olmama rağmen baba mesleği bakkaldım. Sabahın er vaktinden, gecenin kör vaktine kadar çalışmak, hem de gönül yorgunluğunu da içeriyorsa, oldukça yoruyordu beni.
Bu nedenle dükkânı kapatır kapatmaz, eve yönelmeden önce cep telefonumu, eve gelince de karımın her geceki itirazını mantıklı bir şekilde izah edip cevaplayarak(!) ev telefonumu da kapatır olmuştum.
Karımın cep telefonu olmasına rağmen evimizin de ev telefonu vardı ve o günün koşullarına göre internete bağlanmam için ev telefonuna da ihtiyacım vardı, bir bakıma gereklilikti benim için diyebilirim.
Sair vakitler telefon eşime aitti, tabii boş vakitlerini değerlendirmek için öğrettiğim kadarıyla oyun oynaması için internet de karıma aitti. Bir de zırt-pırt dükkâna telefon etmemiş olsaydı, “Şu nasıl, bu nasıl?” diyerek. Hele ki müşteri varken ve önceliğin kendine sağlanması emriyle...
Eee! Ne de olsa eş-dostla misafircilik oynayamadığı zamanlar, daha doğrusu okey-mokey oynayamadığı zamanlar telefonla uzaklıkları yakın etme arzusunu taşıyordu karım, gün boyu.
Hani oyunlardan bir gün suratı asık değil de neşeli gelse gam yemeyecektim(1), ama hep mi kaybederdi ve bilmemesine rağmen hep mi ısrarcı olurdu insan? Üstelik şansta kaybedenler, güya aşkta kazanırlarmış(4)!
Lâf işte! Eğer ailesi koltuk çıkmasa(1), bu telefon, internet ve harçlık giderini benim bakkal kazancı ile gidermem çok zordu ilk zamanlar. Gerçi sadece o değil, varlıklı olarak yetişmiş karımın her türlü sosyete ihtiyacını gidermem de zordu.
Sonraları kazancım market sayesinde artmasına rağmen karımın desteklenmesi gene de ailesi tarafından gerçekleştiriliyor, bir bakıma ben kendimi, rahmetli anne-babamın aşırı ısrar ve düşünceleri nedeniyle bu duruma düşüp kaldığımdan; “Soğan Erkeği(5)” gibi hissediyordum.
Telefonları kapattığımı o zamanlar hayatta olan annem-babam, eş-dost ve akrabalarım, arkadaşlarımın çoğu bilirlerdi. Sadece meyhaneden dönenler dışında. İnsan beşer, bazen şaşar, bazen de prensip haline getirdiklerini unutur, unutabilirdi.
Nitekim telefonu kapatmayı unuttuğum günlerden birinde arkadaşım Abdullah telefon etmiş ve özür faslından sonra; “Sevinç'i yitirdik! Cenazesi yarın büyük camiden kaldırılıp, Şehir Mezarlığına defnedilecek!” demişti.
Sevinç gençti. Benden genç üniversite arkadaşımdı. Heyecanlı, neşe dolu, dünyaya metelik vermeyen, insanları sevinci ve sevinç dolu anları ile yaşatmak isteyen biri idi. Ben bile orta yaşlarımı yaşarken onun, nasıl değil, neden öldüğü idi bence bilmem gereken.
Hiç evlenmediğini bilmiyordum, bana bağlılığından mı, bir başkasının mutsuzluğuna neden olmamak için mi? Bilemezdim, bilemedim de. Bana müsaade etmiş, kendine o izni vermemiş de olabilirdi.
Abdullah'ın anlattığına göre; “Üzüntü kanserdir!(6)” sözünün gereği olarak sıkıntılarını son anına kadar kimselere belli etmemiş, ağırlaşınca da tedavilere rıza göstermemiş, bir bakıma yaşadıklarını kendince yeterli görerek uzun süreli ve dayanamayacağı eziyet ve ıstıraplara rağmen yaşamın akıntısına bırakmıştı kendisini, ölmek için.
Tanrı insanların hayatına hükmediyordu, hem her bakımdan. Peki, o pis kazayı yaşamasaydı Tanrı gene de yazdığını gerçekleştirmeyi sağlayacak mıydı? Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra…(7) Gerçek gerçek olmalıydı, yoksa imandan çıkardı insan...
Üniversiteye, okuduğum fakülteye babasıyla ilk gelişinde karşılaşmıştım onunla. Yol soran, iz bilmeyen, rehber arzulayan biri gibi görünmüştü bana. Baba-kızın eski, ama tertemiz, pırıl pırıl ve pak elbiseleri vardı.
Boyalı olmamasına rağmen temiz pabuçlar, serin bir havaya rağmen, o zaman adını bilmediğim genç kızın üstünde pardösü gibi bir esvap ve içinde özenle örülmüş bir hırka ve bir elinde muhtemelen annesinin hazırladığı yol katıkları ile dolu olduğunu sandığım bir poşet görünüyordu, diğer eliyle babasının koluna girmişti.
Babasının elinde kendisi gibi oldukça ihtiyarlamış bir bavul vardı.
Baba-kız? Bildiğimden değil tabii. Uyduruvermiştim işte, kaşarlanmış(1) bir üniversite öğrencisi olarak. Onlara doğru içimden gelen bir istekle yönelirken;
“Hayırdır amca? Yardımcı olayım mı?” dedim.
Yardımcı olma arzusu böyle ifade edilir miydi, bilmem, ama genç kız çok güzeldi, başka ne denir, o anda aklımdan geçirememiştim, ya da geçmemiş olsa gerekti. Hem neme lâzım(5), akıl vardı, izan(2) vardı.
Saklamadan söylemem gerek ki, üç-beş dakika içine sığan bir zaman içinde görüp beğenmek, neyse neydi de aramızdaki yaş farkını da göz ardı edemezdim ki.
“Benim kız, üniversiteyi kazandı da, üniversiteye ve yurda kaydını yaptıracaktıktı da, yerini öğrenecektikti de...”
“Da” ve “de” ler peş peşe sıralanıyordu yaşlı adamın dilinde, yabancılığı, ya da şehir acemiliğinde. Genç kız ola ki örfünün, belki de aile terbiyesinin, okuyarak bildiklerinin, şehir gibi yerlerden uzak kalmasının tedirginliği, uzak bir ihtimal gibi görünmesine rağmen taassubunun(2), muhafazakâr(2) yapısının etkisi nedeniyle söze hiç karışmıyordu, sadece gözlerinin hapsini esirgememek tereddüdünü yaşıyor gibiydi (meselâ; benim gözlemime göre, tabii ki!).
“Bavulunu alayım amca, önce Öğrenci İşlerine, kaydınızı yaptırdıktan sonra da Kız Yurdu Müdürlüğüne götüreyim sizi.” demem onlarda müspet bir intibaa(2) bırakmamış olsa gerekti ki bavulunu bırakmadı yahut da bana vermedi amca.
Eee! Ne de olsa burası koca şehirdi, hırlısı vardı, hırsızı vardı, akıllarında kaldığınca yahut da söylenenlere göre. Bana güvenmemeleri gayet normaldi. Ben de ısrar etmeyi uygun görmeyip elimle;
“Buyurun!” diyerek yol gösterme çabasını yaşadım.
Kız Yurdunun önünden geçerken yurdu işaretleyerek;
“Kardeşimizin kalacağı yer burası. Girişte sağ taraftaki oda da Müdire Hanımın odası. Seniha Abla iyi ve mükemmel bir insandır, bizim profesörlerden birinin eşi ve lojmanda oturur. Çok yardımseverdir, her şey bir tarafa insandır, size hemen elini uzatacağından eminim...
Genç kardeşimiz üniversiteyi herhalde burslu kazanmış olsa gerek, o sebepten yurtta yer sıkıntısı yaşayacağını sanmam.”
Yan yana yürüyorduk, daha doğrusu genç kız, yarım, bir adım gerimizde idi. Bu, onun yaşam biçimi olsa gerekti, belki de ananelerinin gereği...
Öğrenci İşlerine gelince öncesinde de söylediğim gibi kaşarlanmış bir öğrenci olduğumdan bir kapı ve pencereyi işaretledim oralardan geçerken;
“Bursunu, her ayın başında bu oda ya da pencereden Hadi Beyden alacaksın bacım!” dedim.
Bir üst kata çıkıp Öğrenci İşleri Başkanı Hamdi Babayla tanıştırdım onları minnet duygularını beklemeksizin, istemeksizin;
“Dersim var, gecikmemeliyim, bana doyum olmaz!” demeksizin usulca kayboldum yanlarından.
Şükran beklemek de yanlıştı, genç kızın çekiciliğinden yararlanmaya çalışmak da. Bana yakışmazdı. Hem nasıl yakışırdı ki? Daha saati dolmadan bir gönül oyunu olabilir miydi?
Tövbe! Tövbe! Burs yetmez, babadan gelen takviyelerle okumaya çalış, daha yolu bitirmeden “El işte, göz oynaşta” örneği bana yakışmayacak düşüncelerle gönlünde uğraş! Gerçekten bu; Tanrıya karşı da, aileme karşı da hiç mi hiç uygun değildi.
Ama kızcağız güzeldi, inkâr mı edeydim ki yani? Adını ne o söylemişti, ne de ben sormuştum, kısaca öğrenememiştim. Öğrenmek imkânı yaratacağımı bilmeme rağmen, kendime koyduğum yasaklar ve prensip kararlarım nedeniyle böyle bir iletişimi sağlamaya kalkışmam bana yakışmazdı.
Diğer üniversite arkadaşlarım gibi ileriyi düşünerek arkadaşlık kurmamıştım kimseyle. Gönlüme uygun olmadıklarından olabilir miydi bu?
Oysa fakültemde o kadar güzel ve hatta kendilerine yaklaşmamı bekleyen kızlar vardı ki. Bunlardan bir ikisi oldukça varlıklıydı da. Hiç birini gönlüm çekmemişti, ilgimi yöneltmeme neden olmamıştı.
Evet! Kaşarlanmış bir öğrenciydim. Öğrenci seçimleri hariç her konuda aktif, gayretli, sabırlı ve istekliydim. Dördüncü senemdi bu sene, beş yıllık fakültemde. Seneye bitirmeliydim.
Aşağıdan hiçbir dersim olmadığı gibi fakülte kuralları ve hocaların himmetiyle yukarıdan da birkaç dersin hakkından gelmiştim.
Ama öyle tırı-vırı(5) değil, gerçekten emek verilmesi, çalışılması, beyin gücünün yönlendirilmesi gereken derslerdi o dersler de. Yanlış anlaşılmamalı öyle liselerdeki gibi resim, müzik, beden eğitimi gibi yetenek gerektiren konular değildi diyebilirim, konunun uzmanı olan eğiticilerden ve öğrencilerden özür dileyerek.
Bu nedenle genel bir tabirle bugünden hazırdım mezuniyete.
De...
Ne olacaktım? Yüksek tahsilli bir bakkal! Babam;
“İşin başına geçeceğine söz verirsen, okumana izin veririm. Yoksa öyle devlet memuru olup şuralara-buralara gitmene ne anan, ne de ben dayanamayız!” demişti. Tek çocuk, nesli devam ettirmemin beklenmesinin ceremesini çekiyordum.
Öncelikle seçtiğim üniversite için müdahaleleri(2) olmuştu büyüklerimin. Ne olursa olsun, kendilerine en yakın üniversiteyi seçecek ve sık sık ziyaretlerine gidecektim. Kimya merakımdı, olmadı. Bilim adamı olmak istiyordum, ama bakkal olacaktım.
Ve dediğim gibi; ana-baba kuzusu olarak, ders-sınav mecburiyetlerim göz önüne alınmaksızın sık sık anlamında haftada bir, olmadı en fazla on beşte bir evde olacaktım.
Zorlandığım en kötü, mantıksız konu ise; onların gelin adayı olarak gösterdikleri genç kızdı. Onları anlamakta gerçekten zorluk çekiyordum. Ancak gerçeği söylemem gerek, bana gösterdikleri genç kız, yani Gönül güzel, alımlı, çekici bir kızdı ve annemin tarifiyle; “Eline erkek eli değmemiş” terbiyeli, hamarat(2) ve de varlıklıydı!
Üstelik daha şehirden ayrılıp üniversiteye başlamadan ailemin düşünceleri ve ayyuka çıkan(1) dilekleriyle Gönül'ün gönlünde yaşamaya başlamıştım.
Biraz daha konuyu ilerletmem gerekirse, o anlarda istekli olsam değil, istekli gibi görünsem ki bunu her iki ailenin de onaylayacaklarına adım gibi emindim, yuvamızı bile kuracaklardı! Cıbılmışım(2), kazancım yokmuş iki tarafın da umurunda değildi, özellikle kız tarafı varlıklıydı ya!
Hem ana-babamın rızası ile benim gibi birini satın almanın kolaylığı konusunda tereddütleri yoktu karşı tarafın. Ancak her şey kişilerin düşüncelerinde olgunlaşmış gibi görünse de benim kimseyi bahtsız kılmaya, hüzün dolu, mutsuz bir yaşantıya iteklememe gerek yoktu. Sadece güzellik, iyi vasıflara sahip olmak ve istenilmek sevmeye, âşık olmaya yetmiyordu.
Anneye, babaya “Öf bile denilemeyeceğini” biliyordum da, sırf “Annem-babam mutlu olsunlar, dileklerine ‘Hayır!’ demeyeyim, bakkal olayım, istedikleriyle evleneyim!” deyip kendimi harcamam, her şeyimden vazgeçip mutsuz olmam gerekli miydi? İşte onu bilmiyordum, üniversiteyi sonlamama bir yılım kalmış olmasına rağmen. Belki bu nedenle kalbim de, gönlüm de boştu tüm üniversite yaşantımda.
Gönül'e karşı da hiçbir şey hissetmiyordum, yolumu dört gözle beklediğini, eve her gelişimde görüşmemize ve onun yaşamında eline erkek eli olarak tek benim elim değiyor olmasına rağmen.
Bu, belki de büyüklerimizin yönlendirişiyle oluşmuş bir şeydi, adlandıramadığım. Ama gerçek şu ki; Gönül yaşamını benim üzerime kurgulamıştı, hissediyordum bunu.
Düşünceler hem beynimi, hem bedenimi, üstesinden gelemeyeceğim bir şekilde yoruyordu. Hatta yiyemiyor, içemiyor, uyuyamıyor, değil herhangi bir fiziksel etkinliğin içinde olmak, oyun oynamak, aktivitelere(2) katılmak, adım atacak derman bile hissetmiyordum kendimde.
Başarılı olmayıp, sınıfta kalıp, mezun olmamayı düşlediğim halde, ancak çalışmayla avutuyordum kendimi, bu da doğal olarak hocalarımın beklediği, benim arzuladığım gibi iyi notlar alamayışıma neden oluyor, başarılı bir üniversite öğrencisi olarak beni göz önünde tutuyordu.
Aradan geçen sürenin farkında değildim, okulun açılışıyla bugünlere gelişim arasında. Bir lokma, bir hırka ile kanaat eden bir derviş gibi, sopası, ya da değneği eksik olarak dolaşıyor, yol sıra, çay sıra memlekete gidip geliyor, çevremi sahte gülücüklerle donatıp sonra kendi dünyama dönüyordum.
Öncemde hiçbir şey düşünmeyip “Adam sen de!” diyerek, çevreme metelik vermeyerek bakkal olmayı, Gönül’le evlenmeyi umursamayan ben, neden durgunlaştığımın farkında değil gibiydim.
Sebebini de bilmiyordum, üstelik neyi araştırmam gerektiği konusunda bir düşüncem ya da tasavvurum olmadığı için yaşamımı kendi akışına bırakmıştım.
Gece-gündüz fark etmeyen karanlık günleri tüketiyordum, bir bakıma amaçsız, bence adım adım karanlıklara, karanlık günlere ulaşıyor gibiydim.
Böyle günlerden karanlık bir sabahta derse yetişme çabasıyla fakülte dershanelerinden birine doğru yolumu adımlarımla düzene sokma gayretindeyken bir sesleniş duydum arkamdan; “Ağabey! Ağabey!” gibi.
Kardeşim yoktu ki ağabey olayım, bir yabancı ise herhalde bana arkamdan “Ağabey!” diye bağırmazdı. Arkadaşlarım ise, nedenini bilmediğim, anlamadığım bir şekilde “Üstat(2)” derlerdi bana.
Adımlarımın ritmini bozmaksızın yürümeye devam etmeye çalışırken, koşarak yaklaşan adım sesleri ve enseme ulaşan nefes eşliğinde aynı sesi duydum; “Ağabey! Ağabey!” şeklinde ve ertesinde bir el tuttu kolumu, soluk soluğa;
“Bir saniye ağabey, soluklanayım!” diyen kişi o kızdı, babasının koluna giren, üstünde aynı hırkayı taşıyan ve dahi adını bile bilmediğim.
“Gel, otur şuraya, soluklan, sana ancak bir-iki dakika ayırabilirim, çünkü derse yetişmem gerek!”
“Yetmez ağabey! Söylemek, sormak istediğim çok şey var. Ya bana vakit ayır, ya da sana ayıracağım vakitte yanımda ol!”
“Sence hangisi uygun?”
“Önce sadece 'Ağabey' dediğim için bağışla! İsmini unutmuşum!”
“Söylememiştim ki! Sen de söylememiştin üstelik. Ben Evin.”
“Ben de Sevinç. Bana ayıracağınız herhangi bir vakitte yanınızda olurum, yeter ki siz zamanı söyleyin Ağabey. Ne de olsa birinci sınıftayım, ders kaybı diye düşünmem gereken bir şey yok, ayrıca yurtta ders notlarımı alabileceğim çok değerli bir ranza arkadaşım var!”
“Peki Sevinç! Bir saat sonra kantindeki İlân Panosuna yakın bir yerde bulayım seni. Sana bir çay ısmarlarım, sonrasında sen ne istersen onu söylersin, sorup sorgularsın ve yaparsın, ben de oturur dinlerim seni, dilimin döndüğünce(1) bilmek istediklerini öğretmeye, sana aktarmaya gayret ederim.”
“Peki, Ağabey!”
“Evin!”
“Peki, Evin Ağabey!”
Zihninde bir şeyleri plânlamışsa, ısrar etmeme gerek yoktu.
Oysa ben anında sallanmaya başlamıştım gözlerinde, vedalaşırken elimde bıraktığı sıcaklığında, nefesinde, soluklanışında, fark ettiğime, hissettiğime inandığım saçlarının, teninin kokusunda.
O önemli derse girdim. Girdim mi sahiden, farkında değilim. Profesör ne anlatmıştı, not tutmuş muydum? “Sen ne dersin Evin?” diye bir soruyla karşılaşmış mıydım? Bir geçmiş çağ mamutu(8) gibi duygusuzluk ve ahenksizlik içindeydim.
Ders bitmişti, ama nasıl? Kim, neyi, niçin sormuş, söylemiş bilmiyordum, koşar adımlarla diyebileceğim bir şekilde kantine yöneldiğimde.
Oysa ders gerçekten önemliydi, ama hiç de umurumda değildi, umurumda olmamasının gerektiğini düşündüğümden dolayı olsa gerek...
Ve ulaştım ona.
Ekonomik durumları uygun değilse de ele-güne muhtaç değillermiş. Önceleri anne-babasının el üstünde tuttukları tek kız evlât imiş, hem de uzunca bir süre. Sonrasında gelen üçüz kız kardeşleri pabucunu dama atmayı istemişlerse de, onlara kol-kanat gererek(1) annesinin, hatta babasının yardımına koşması o bebeklerin kendisine güvenmelerini sağlamış.
Ama ne zamana kadar? Sevinç liseyi bitirinceye, onlar büyüyüp kendi başlarının çaresine bakıp ilköğretime başlayıncaya kadar.
Tabiidir ki hepsinin al bebek-gül bebek büyümeleri mümkün değildi. Ancak büyümeleri de gerekliydi. Bu nedenle babası tasarruf ettiği, ata yadigârı deyip elden çıkarmadığı birkaç şeyi de satmak zorunda kalmıştı.
“Sevinç üniversiteyi, üstelik burslu olarak kazandığı için okur, ileride adam olur, kardeşlerine de bakar!” diyerek izin vermişti babası. Bunda en büyük etken, evden bir boğazın eksilmesi yanında, kendilerine hiçbir masrafının olmayacağı düşüncesiydi.
Gerçekten hafızamı yoklayınca onun bana “Ağabey!” diye seslendiği ana kadar, ne sinema, ne tiyatro, ne değişik bir etkinlikte, ya da kantinde veya civarında rastlamamıştım ona.
Hep dershane-öğrenci yurdu arasında geçen zamanı dolaysıyla olsa gerek, ilk karşılaşmamızdaki yüzündeki güneş yanığı ve çil diyeceğim benekler, ellerindeki nasırlar kaybolmuş, saçlarını taramasını değiştirmiş, belki köy-kasaba güzelliğinden, şehir güzelliğine terfi etmişti de denilebilirdi, belki.
Gerçekten ağabey demesini istemediğim bir şekilde beni etkilemiş, yüreğimi hoplatmıştı, ama davulun bile dengi-dengine çaldığını bilmeyecek kadar aptal değildim ki! Peki, ne yapabilirdim? O kadar güzeldi ki, tarif etmeye bile gerek yoktu. Tanrı neyi, nasıl özenmişse hepsini Sevinç'i bezemek için gayretli olmuştu sanki.
Onun yanında ben mi? Hiç de övünecek, söz edilecek bir vasfı olan biri değildim. Onunla karşılaştığım ana kadar kendi başıma kurguladığım hiçbir yaşam plânım da yoktu. Belki bunda ailemin beni gelecek için programlamış olmalarının da etkisi olabilirdi.
Bir at için dört adet nal gerekirdi. Bakkal vardı, ev vardı, gelin adayı (yani kısrak) vardı, ek olarak belki bitireceğim eğitimi de sayabilirdim. Tüm bunları kendinde toplamış bayağı gelişmiş, üstelik ehli (galiba demem gerek!) nesli devam ettirecek damızlık(!) (yani aygır) gibi de görünüyor olmalıydım.
Peki, şimdi? Kalbim benim değildi. Bir elkızı, adı Sevinç olan bir kız söküp alıvermişti onu yerinden ve yitirmeyi düşünmeksizin sıkı sıkı muhafaza ediyordu. Gerçekti bu, hem öylesine gerçekti ki daha ilk beraber oluşumuzda elimi uzattığımda elimi tüm sıcaklığıyla tutmuştu, ihtiyaç hissediyormuşçasına, muhtaçmış gibisine.
Ve ilk itiraf da ondan gelmişti;
“Tanrı seni karşıma çıkardı, iyi ki karşılaştık, iyi ki yardım ettin. Ama kendini sırlaman iyi olmadı. Bir bilinmeyen diyardan, bir bilmediği şehre gelen ve gönlünü hemen sana vermeye hazır birinden neden sakladın ki kendini?”
“Ben kendimi hiç saklamadım. Kişi iyilik yaparsa karşılığını beklememeli. O zaman yaptığı hiçbir işe yaramazdı ki. Bilmeniz gereken yerleri, isimleri gösterdim, söyledim, sonrası en doğru hareketti bana göre...”
“Peki, şimdi?”
“Sen uzattın elini.”
“Hayır, sen uzattın elini, ben de bana uzanan elini boş çevirmedim.”
“Onun anlamı; 'Seni seviyorum!' demekti.”
“Elini boş çevirmeyişimin anlamı; 'Seni ömrümün sonuna kadar seveceğim!' demekti.”
“Ömürlerimiz bizim için yeterli değil, sonsuza kadar olsun!”
“Sonsuza kadar, peki!”
Bir gün otururken ona anlattım gerçeklerimi, daha doğrusu anne ve babamın ısrar ettikleri gerçekleri. Söylediği tek söz;
“Anne ve babana asi olma. ‘Beni yarı yolda bırakma!’ demek isterim, ama buna hakkım yok! Bekleyenin varmış. Benim sevgim, sana aşkım, ikimiz için de yeter bana. Yeter ki beni unut, mutlu ol!” oldu.
“Ben sensiz bir dünyada yaşayamam, yapamam. Sensizlik alnımda yazılıysa Tanrı kahretsin beni. Sensizlikse akıbetim, tercihim ölüm olur…”
“Ölmek için çok erken değil mi?”
“Sensizlik ölümden de beter, anlamıyor musun?”
“Anlıyorum ve seni yitirmeyi düşünmemeye de gayretli olacağım. Ama bu gayreti yaşamaya çalışırken nefesini, ellerini hep sıcak tut üzerimde. Ellerini ellerimden ayırma hiç, ne olur(9)? Çünkü ben; senden öğrendim gönülden sevmeyi...” (10)
“Merakın olmasın. Sen beni kenara koymazsan, ben seni sevmekten asla vazgeçmem. Hem sevmekten kim usanır(11), bir tanem...”
Günler o andan sonra sıkıntılı geçmeye başladı. Ellerimi, nefesimi hep sıcak tuttuğumu düşünmeme rağmen bu sıcaklığı ona aktaramadığımı düşünür olmuştum.
Her geçen gün, beraber olduğumuzda ellerimi öylesine sıkıyordu ki, dünyaya aldırmadığını hissediyordum. Öylesine sarılıyor, öylesine öpüyordu ki beni, sanıyordum ki ayrılık vaktine kadar bir kavramı beyninde yaşayarak zamanının tümünü benim için, benimle harcamayı yeğliyor.
Tanrı annesine-babasına verdiği sözü tutmayacağına inandığı, birbirlerini canlarını hiç sayacak kadar seven insanlara ceza vermek için mutlaka bir gerekçe yaratıyordu, insanların “Kader(2)” diye şekillendirdiği...
Sanırım...
Sevinç için güzel şeyler düşünüyordum. Beraber sinemaya, tiyatroya, hatta maçlara gitmek, bir parkta oturarak güvercinlere yem atmak, kâğıt helva, dondurma, simit yemek gibi. Çocuk parklarında oturup çocukları izlemek mutlu ediyordu onu, elimi sık sık, sıkı sıkı tutmasından anlıyordum bunu.
Bir tatil günü; “Hadi AVM'lere gidelim!” dedim, bir şeyler alacağımızdan değil, züğürttük çünkü ikimiz de. Beni hiç olmazsa arada bir de olsa babam destekliyordu, oysa onun ailesinin felsefesi(2) bir boğaz eksilmesinin mutluluğu idi. Aldığı burs ne kadar yeterli ise, o kadarı için yeterli oluyordu kendisine.
Bana güvensin, yalnız ona ait olduğumu hissetsin, bilsin isteğiyle, ucuz-pahalı, altın-gümüş her neyse bir yüzük alıp parmağına takmak, “Büyüyünce” anlamında “Okulu bitirince evlen benimle!” demek için bir lokantaya oturup ona yemek ısmarlamak ve içimden geçenleri söylemek istiyordum.
İsteklerimi gerçekleştirdim. Beğendiği gümüş yüzüğü parmağına taktıktan sonra, her zamanki gibi sıktı elimi, parmaklarımı ezercesine ve “Evet!” dedikten sonra ekleme arzusunu duydu;
“Bizim çocuklarımızın babası sen olacaksan, ben anneleri olmaya hazırım!”
Müthiş bir sevinç vardı gözlerinde, bulduğu her fırsatta öpüyor, öpmeğe çalışıyor ve “İçimden geliyor, iyi ki seni sevmişim!” ya da benzeri sözleri fısıldıyordu kulağıma. Benimse; “Mabedimsin, tapınağımsın, geleceğimsin!” gibi klâsik ve mantıksız sözler dışında sözler çıkmıyordu dudaklarımdan, dudaklarımın serbest kaldığı anlarda!
Yürüyen merdivenlere geldiğimizde nasıl olduysa elini tutuncaya kadar kaydı, kapaklandı ve yürüyen merdivenleri durduruncaya kadar yürüyen merdivenlerin en sonuna ulaştı yuvarlanarak, sürüklenerek, acı içinde kıvrandığını hissetmeme rağmen ses çıkarmaksızın.
Yanına ulaştığımda baygındı. Yüzünde berelenmeler vardı. Ellerinde, kollarında kırıklar olmasından çekindiğim için ambulans ve görevliler gelinceye kadar kıpırdatmadım yerinden, sadece saçlarını sıvazladım, içimden geçen tüm sözleri harcayarak.
Yetişen sağlık görevlileri onu özenle bir sedyeye yerleştirdiler, hastaneye geldiğimizde teessür dolu bir bekleyişim başladı, ancak aklım başımdaydı.
Yurda telefon edip; Sevinç'in kaza geçirdiğini, hastanede olduğunu bildirdim. O ana kadar ailesiyle ilgili hiç bilgim olmadığını hatırlayıp, neden bu konuda ondan bilgi almadığım için ayıpladım kendimi.
Ameliyattan çıktığında solgun ve narkozun etkisi altındaydı. “Ağabeyiyim!” dedim, onun soy ismini kullanarak. Nüfus Kâğıdıma mı bakacaklardı, Vatandaşlık Numarama mı? Tek endişem hastane giderlerinin uçuk(2) olması ihtimali idi ki tasarruflarım yetmezse, babamdan yalan söyleyerek koltuk çıkmasını isteyecektim.
Şöyle bir yalanı kurguluyordum örneğin; “Bir burs kazanmışım da, bir aylığına yurt dışına gönderilecekmişim de, onun için çağırıyorlarmış da, mülâkat(2) ve sınav için gitmem gerekiyormuş da, bana para lâzımmış!”
Sonrası sınavı kazanamamak ve “Eyvah, gitti paracıklar!” deyip üzülmekti! Böyle bir kurguya gerek kalmadı ama. Devlet, devletliğini yapmış, Sevinç'in garip bir öğrenci olduğunun tespiti ile nasıl olduğunu akıl edemeyeceğim bir şekilde alacağını, alması gerekeni almayı düşünmemişti.
Sevinç kendine geldiğinde beni kendi başında, oturup onu bekler görmekten dolayı mutluymuşçasına elini uzattı. Elini tuttum, dermansız gibiydi beni kendine doğru çekmek isterken. Başarılı olamayınca elimi dudaklarına götürüp;
“Öp beni! Çabuk iyileşip sana kavuşayım!” dedi.
Mutluydu, daha doğrusu ders-mers umurumuzda değil, mutluyduk.
Her geçen gün daha da ilerliyorduk sevgimizle, iyi olmak konusunda. Doktorların sözleri neşeyle ilerilerimizi müjdeliyordu sanki bize. Ta ki o güne kadar...
Derslerime boş verip o gün yurttan çıkıp hastaneye yöneldiğimde onu dalgın, suskun, mutsuz, sinirli ve başında daha önce gördüğüm babası ve annesi olduğunu sandığım iki kişi ile birlikte gördüm.
Babasının beni tanıyacağını sanıyordum, yanılmışım, tanımadı. Beni endişelendiren Sevinç'in tavrıydı. Bu kez tanımıyor gibiydi beni. Ki “Ailesinden çekiniyor olsa gerek!” diye düşündüm, üstelemedim ama o;
“Kimsiniz, tanımadım sizi!” dedi, asabiyetinin nedenini anlayamamıştım. “Belki sakinleşir! Gene gelirim!” diyerek bahçelerde, kantinlerde gezindim, gazete alıp sayfalarında dolaşmaya çalıştım. Farkındaydım ki ben sayfalarda dolaşmıyordum, sayfalar bende dolaşıyordu.
Tekrar odasına yöneldiğimde yatağı bomboştu ve yeni bir hasta için gereklilikleri hazırlamakla meşguldü ilgililer.
“Affedersiniz, ne oldu?” dediğimde yaşının ilerilerinde olan hemşire;
“Genç kız rica etti, ben de telefon edip annesini, babasını çağırdım, onlar da tam olarak iyileşmesini beklemeden onu alıp gittiler hemen.”
“Mademki tam olarak iyileşmemişti, neden böyle apar-topar kaçar gibi gitti?”
“Galiba haklısın genç adam. Gerçekten bir şeylerden kaçar gibiydiler. Hem daha dikişleri bile henüz alınmıştı!”
“Ne dikişi? Anlamadım! ‘Kırığı, çıkığı yok, gözünüz aydın!’ demişti doktorlar...”
“Ağabeyi olmanıza rağmen, demek ki doktorlar size söylemeyi uygun görmemişler, çünkü kardeşinizin bebek sahibi olması o kaza nedeniyle bundan sonra imkânsız...”
O kısacık andaki davranışının anlamını çözmüş, ben de yıkılmıştım, ama bu sevgimizi yok etmek, hatta ertelemek için bile sebep değildi.
Tüm konuşmalarımızı akıl süzgecinden geçiren hemşire abla, aklına yeni gelmişçesine sordu;
“Yoksa siz onun ağabeyi değil de, başka bir şeyi misiniz?”
“Evet abla, başında durmama izin vermeniz için yalan söyledim. Ama ne olur, onun arattırdığı numarayı verin bana, size ömür boyu dua edeyim, hem Sevinç'in, hem de benim hayatımızı kurtarmış olun!”
“Doğru olur mu acaba, başhekime danışsam... ''
“Danışma abla! Ölümü gör! Kıyma bana, bize!”
“Peki, genç adam!”
Bir ev telefonu idi, bilmediğim bir il, ya da ilçe, kasabaya ait. Aradım. Nihayet cevap verdi, muhtemelen babası;
“Yalvarırım, Sevinç'e hissettirmeden adresinizi verin!” dedim o sese...
Ulaştım evine.
“Seni kendimden, ölümden çok seviyorum, olmazsa olmasın düşlerimizin tümü. Yeter ki çekme ellerini ellerimden, ne olur?”
“Ağacın meyvesi olmadıktan sonra ağacın ne değeri olur ki? Ben okumaya devam edeceğim. Ne karşıma çık ömür boyu, ne de karşına çıkacağımı um. Bu son görüşmemiz. Bundan böyle iki yabancıyız ve Gönül’le evlen, mutlu ol! Dileğim bu. Güle güle!”
“Son sözlerin mi?”
Cevap vermedi, ancak içeriye doğru seslendi, yattığı yerden;
“Baba! Anne! Bu adama kapıyı gösterin ve bir daha da o kapıyı ne açın, ne de telefonlarına cevap verin. Bitmesi gereken, bitmiştir.”
Bitti de...
O okula başladı mı, bilmem, aramaktan yorulmuştum. Seniha Abla da, Hamdi Baba da kaydını doktor raporuyla bir sene için dondurduğunu söylemişlerdi, saklamadan, sakınmadan. Çünkü bizi bilmeyen yoktu, Leylâ ile Mecnun varsa, Sevinç ile Evin de neden olmasındı ki? Olmadı ama...
Okul bitti, anne ve babamın “Ahir ömrümüzde(5) mürüvvetini görelim(1)!” arzuları gerçekleşti onlar için. Bense ömrümü; yok olan yaşamımla var olan yalnızlığımla nasıl tüketeceğimin hesabı içindeydim.
Gönül iyi bir eşti, hiçbir şeyimi eksik etmeyen, bir dediğimi iki ettirmeyen. Ailesinin yardımı ile de bakkalımı bir başka geniş mekânda market haline getiren ve çok zaman kasada durup bana yardım edendi.
Tek eksiğimiz, belki Sevinç'in de, Gönül'ün de, tüm aile efradımızın da beklediği bebeğin gelmeyişiydi. Gitmediğimiz doktor ve uzman kalmamıştı. Hatayı Gönül'de bulmuştu doktorlar ve çaresi de, mümkünü de yoktu. O halde devam etmekte de gerek yoktu.
Mürüvvetimi görmek isteyip de kucaklarının boşluğuna tahammül edemeyen annem ve babam sonuçları öğrenmelerinin ertesindeki günlerden birinde aynı gün birkaç saat aralığı ile kahırlarından göçmüşlerdi.
İkisini de aynı gün, ayrı cenaze namazları kılındıktan sonra yan yana iki mezara defnetmiştim.
Daha bedenleri bile soğumadan, onlar için münkir-nekirin(5) ziyaretleri ve sorgulamaları bile başlamadan Gönül'ün babası, annesi ve tüm akrabaları doluşmuştu evime;
“Sakın ola, ‘Kısır’ diye bir söz yayılmasın ortalığa. Sen de sakın boşanma falan getirme aklına!” demişlerdi. Söz yetmemiş,
“Gönül seni seviyor, yanlışın, ya da hatan, senin sonun olur!” diyerek tehdit etmekten de uzak kalmamışlardı.
İşte tam bu günleri yaşarken almıştım Sevinç'in ölüm haberini.
Cenazesinde, defninde, dualarında, hep mezarı başında durdum.
Ve benim Tanrıdan beklediğim tek gözdü, o vermişti bana iki göz. Ben Sevinç’e özlemimden dolayı ölmeyi, hatta intihar etmeyi düşünürken, karımın akrabaları beni ölümle tehdit etmişlerdi. Ölmek güzel bir şeydi, şairlerin dediği gibi:
“Bitsin hayırlısıyla bu beyhude sonbahar / Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi. (12)”
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber... / Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber? (13)”
Sevinç hakkını kullanmıştı, şimdi sıra bendeydi!
Mahkemeye başvurdum; “Eşim kısır, boşanmak istiyorum!” diye. Dilekçemin bir örneğini evde görünür bir yere bıraktıktan sonra iki satır daha eklemek düşüncesini yaşadım;
“Ben şehirdeki, ana kapıdan girince en sol taraftaki 11. Ada, 26. Parseldeki taze mezarın başındayım!”
Ecel ya onlarla gelecekti, ya da sevdiğim insanın mezarı başında açlık, susuzluk, soğukla gelecekti bana. Çünkü ne yaşamak için bir arzum, isteğim vardı, ne de hevesim, gücüm.
Tek dileğim; tez zamanda, sevdiğim insana, Sevinç’ime ulaşmaktı...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküde isimlerini kullanmayı arzuladığım Hamdi Baba, Seniha Abla (ve eşi), Hadi Bey ve Gönül Üniversite yaşamımdayken var idiler…
(*) Evin; Bir şeyin içindeki öz. Buğday tanesinin olgun kısmı, içi, çok taneli başak, tohum, cevher. (Kürtçe; Aşk, sevda).
(1) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Dili Döndüğünce Anlatmak; Anlatma gücünün elverdiği ölçü ve şekilde, anlatıp söyleyebildiği kadar anlatmak.
Gam Yememek; Tasa etmemek, kaygılanmamak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek
Kaşarlanmak; Hoşa gitmeyen bir işe ya da eyleme alışarak artık ondan üzüntü duymaz olmak, onu olağan karşılamaya başlamak. Bir konuda, bir işte, ya da eylemde deneyim kazanmak, iyice ustalaşmak.
Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
Koltuk Çıkmak; Yardımcı olmak, arkalamak, desteklemek.
Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.
Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
(2) Aktivite; Etkinlik. Aktif olma durumu, bazı etkileri oluşturma yeteneği.
Asabiyet; Sinirlilik hali.
Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.
Felsefe; Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
İzan (İz’an); Anlayış, anlama yeteneği, basiret. Kavrayış. Terbiye, boyun eğme, söz dinleme, bildirme.
Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih.
Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
Müdahale; Araya girme, el atma, karışma. Bir davada verilecek kararın dolaylı olarak etkileyeceği üçüncü kişilerin davaya katılmaları.
Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi. Ancak bugünün Türkiye’sinde kısaca elemek-beğenmek üzerine kurulu torpil sistemi. Röportaj anlamına da gelir.
Taassup; Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak. Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.
Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.
Üstat; Bilim ya da sanat alanında üstün bilgisi yeteneği, ustalığı olan kimse.
(3) Kur’an, Isra Suresi. 23. Ayet; “Rabb’in kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya ve babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘Öf’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle!”
(4) Dereboyunda saz olur, Sevilende pek naz olur… şeklinde başlayan Kadri ŞENÇALAR’a ait Rast makamındaki eserin İkinci kıtası; “Şansta kaybeden âşıklar, Aşkta güya kazanırmış…” şeklinde devam eder.
(5) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.
Soğan (Salon) Erkeği; Bir işe yaramayan, bir işi beceremeyen, sırf görüntü olarak görünen bir işe yaramaz erkek.
Tırı Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.
(6) Üzüntü ve Stres; Yapılan bir incelemeye göre; Üzüntü ve yoğun stres bağışıklık sistemini zayıflatabilmektedir. Her insanın vücudunda hemen hemen her gün eğer yok edilmezse ileride kansere dönüşebilecek hücreler oluşmaktadır. Ancak bu hücreler bağışıklık sistemi tarafından hemen tanınıp yok edilmektedirler. Bağışıklık sisteminin zayıflaması bu mekanizmanın kanser öncüsü hücreleri kaçırmasına neden olmaktadır. Onlar da kansere neden olmaktadırlar. Bu bir görüş, diğer bir görüşe göre üzüntü ve stres kansere neden olmamaktadır (Prof. Dr. Michael HUN). O zaman; “Üzüntü, kanserdir!” diyen ilim adamlarını (Dale CARNEGIE) da inkâr etmemiz gerekirdi, diye düşünüyorum.
(7) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
Kur’an, Al-i İmran Suresi. 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!... Ölüm Duası.
(8) Mamut (Mammuthus); Filgiller familyasının tükenmiş bir cinsi. Son buzul çağında Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika’da birçok farklı türleri ile yayılmıştır. 4,5 m. Boy, 8 ton kadar ağırlıkları olan bu cinsin üyeleri en son MÖ. 1700 lü yıllarda tespit edilmiş
(9) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
Gözlerimi gözlerinden ayırma hiç, ne olur? Şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(10) Gözlerinden içti gönlüm neşeyi, senden öğrendim gönülden sevmeyi… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği Segâh Makamında olup, Güftesi; Hasan Âli YÜCEL’e, Bestesi; Şükrü ŞENOZAN’a aittir.
(11) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(12) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Ülfet belâlı şey…” diye başlayan “DÜŞÜNCE” isimli şiirinde Şiirin bitişe yakın son üç mısraı şöyledir: “Bitsin hayırlısıyla bu beyhude sonbahar / Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
(13) Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber… Necip Fazıl KISAKÜREK