Torbadan çıkmış yahut da şans yüzüne gülmüş, polis olmuştu. Unvansız, rütbesiz olsa da, ceplerindeki kıymetini tarif edemeyeceği belgeler ve silâhı vardı…

Bir evin iki çocuğundan biri ve tek oğlan olduğundan askerliğini ve şark görevini; annesinin, ara sıra da olsa izinli olarak gelen babasının ve ablasının destekleri ile yapmış, tamamlamıştı. Aslında “Üç göç, bir yangın!” derlerdi.

Atamalarla “Kondumcuk Kuşu(1)” gibi oradan oraya göçüşler, yalnızlığına çare için sıralı olarak sayılacak gidiş-gelişler dolaysıyla ara sıra da olsa ekonomik sıkıntı çekmiyor değildi Can. Hatta buna ailece ekonomik sıkıntı çekiyorlardı demek daha doğru.

En büyük sıkıntıyı ise vefakâr ablası Canan çekiyordu. Evlenip çoluk-çocuk sahibi olmayı çok istediği halde, sırf Can kardeşi için dünürlerin gelmesini istemiyordu.

“Müsait değiliz, mecburiyetlerimiz var!” gibi cümleler en çok kullandığı cümlelerdi tüm ailenin.

Oysa biliyordu Can, görmüştü ablasını birkaç kez o oğlanla, o genç adamla, ya da delikanlıyla işte her neyse, konuştuğunu.

Ve o genç adam öyle bir adamdı ki; “Evde kalmış kart bir kız olarak kalsa bile” ablasını bekleyen sabırlı biriydi.

Kendi yaşı da bir miktar olgunlaşmıştı Can'ın. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış gibi(2) “Huduttan hududa atılmamış” olsa da, şehirden şehire atamalardan gına gelmişti(3) kendisine.

Bir gün âmirlerden biri Baş Komiser Hayrettin;

“Annen, baban, ablan dünyaya kazık çakacak değiller ya! Üstelik ablanın kısmetini de engellediğin çalındı kulağıma. Gel seni baş-göz edelim, ablanın önü de açılır, sen mutlu olursan o da mutlu olur!” demişti.

“Ablamın önü açık, onu bekleyen Cabbar adında bir bekleyeni var. Keşke benim de bir bekleyenim olsa da(4) ben de büyüklerime yük olmasam, beni devamlı olarak sırtlarında taşımalarını engelleyebilsem!” demek geçti içinden, ama diyemedi.

Ertesi gün âmiri bir fotoğraf gösterdi. Muhtemeldi ki kendisinin fotoğrafını da arşivden, dosyalardan bir yerlerden alıp, elindeki fotoğrafın sahibine göstermiş olmalıydı;

“Bu Candan Kızımız!” demişti Hayrettin Baş Komiser resmi gösterirken.

“Gönül kimi severse” demişler, ama bunu “Gönül kimi çekerse evleneceğin kişi odur!” diye değiştirmek gerektiğini düşünmüştü Can. Gördüğü fotoğraftaki Candan isimli güzel kız, aklını çelmiş, gönlünü fethetmişti bir bakışta.

Gerçekten bir fetih miydi bu, yoksa ihtiyaçtan kaynaklanan bir sevgi gösterisi miydi, anlamlandırmasının zor olduğu? Gerçek sevgi varsa bir tarafta, bu ileride aşk da olabilirdi inkâr edilmeyecek...

Dudakları kıpırdadı belki de içinden, engelleyemeyeceği bir şekilde; “Ah ana beni eversene(5)!” der gibi. Yalnızlık, belki de “Olmaz olsun şu bekârlık” şeklinde canına tak ettiğinden büyüklerine maddi yük olmaktan, ilerilerini karartmak istemediğinden ve özellikle de ablasının mutluluğunu engellememek için “Aşk sonra da gelebilir!” düşüncesiyle bu birlikteliğin hemen tasdiklenmesi arzusundaydı Can.

Hayrettin Amir;

“Ne dersin Can?” deyince o klâsik cümle çıkıvermişti ağzından:

“Siz bilirsiniz efendim!”

“Oh! Ho! Kız; ‘Siz bilirsiniz!’ der, sen; ‘Siz bilirsiniz!’ dersin, o halde oldu bu iş! Nasıl olsa evin var, maaşın var, annenin gönlünü yapar, salavatlarsın(3), baban da ahir ömründe(6) gün yüzü görür, ablan da Cabbar’ına kavuşur, mürüvvetini görür. Candan'la karşılıklı görüşmek isterseniz, her şeyin öncesinde tanıştırırım da sizi. Karşılıklı oturur, birer çay içersiniz bir yerlerde...” 

Galiba nefes almak zorunluluğunu hissetmiş olsa gerekti Hayrettin Baş Komiser;

“Sonra da babanı, ablanı çağırırsın, ben de; ‘Müsaitseniz, geliyoruz!’ haberini iletirim Candan Kızımın ailesine. İki gönlün bir olmayı dilemesi her şeyin oluru olsa gerek, eğer yüzükleri de getirirsen aramızda nişan bile yaparız, belki…

Ama öncelikle birbirinizi görün, tanıyın. Anlaşabileceğiniz, bir ömrü beraber paylaşacağınız kanaatini yaşarsanız, ablan, annen ve baban da geldikten sonra, çaresini düzenleriz. Böyle konular aceleye gelmez. Hem bildiğin gibi; ‘Acele işe şeytan karışır!’ derler. ‘Ben her şeyi hallederim, çözerim!’ demiyorum, ama gayret ederim, çalışırım. Sanırım; ‘Bir bu eksikti!’ diye telâşlanacağımız hiçbir şey bırakmayız arkamızda.”

Can’ın tekrar;

“Siz bilirsiniz efendim!” dışında söyleyebileceği hiçbir şey yoktu yutkunurken. Daha genç kızın resmini gördüğünde beğenmiş, evlenme moduna girmiş, hatta kendi kendine (gelin-) güvey olmuştu bile...

Bir pastanede oturup konuştular Candan ve Can. Açık yüreklilikle anlattılar birbirini, birbirine. “Severiz birbirimizi…” dediler, muhtemelen bir vaat gibi.

“Aç tavuk kendini darı ambarında tahayyül edermiş!” örneği, oğlan-kız demeden çocuklarının tahsillerini yaptırmayı, hatta onlara polis mesleğini seçmemelerini, kendisini örnek göstererek önermeyi bile düşünür olmuştu Can, bir bakıma konuşmak ötesinde ortada henüz fol yokken, yumurta yokken, neredeyse 25-30 yıl sonrasını hayal ederken!

Ablasına danışıp alacaktı yüzükleri. Annesine ve Baş Komiserin hanımı Hayriye Hanımın söylediklerine, söyleyeceklerine, yardımlarına uygun olarak hazırlanacaktı gereklilikler.

Akşam mesai bitiminde mutluydu Can. İnanıyordu ki; “Mutlu aşk vardır(7).” Ya da “Mutlu olmayı düşlüyorsan, aşka inanacaksın!” O baştan savılacak, “Olursa olur!” şeklinde yaşanacak, ya da yaşanması gereken bir kavram değildi. Üstelik bu bir sır değil, gerçekti, yaşanan, yaşanacak, hem yaşanması gereken.

Ancak, insanlara bazen derin mutlulukları fazla görüyor olsa gerekti kaderleri, ya da kaderlerini yönlendiren Tanrıları...

Her şey hazırdı, yüzük, çikolata, çiçek...

Vakit tamamdı. Akşamın ilerleyen bir vaktinde Baş Komiser Hayrettin, eşi Hayriye ve ailesiyle birlikte gittiler kız evine.

Kız evinin naz evi olacağı gibi bir tereddütleri yoktu. Nihayeti iki medeni insan olarak konuşmuşlar, anlaşmışlar, yuvalarını kurmaya niyetlenmişlerdi.

Kuralların gereği yapılacak, Baş Komiser ve eşinin rehberliğinde aileler tanışacak, sonrasında da sonrası kararlaştırılacaktı karınca kararınca, kazın ayağının öyle olduğu sanılarak.

Eve geldiklerinde kapıyı açan Candan “Buyur etmişti” boş salona onları. Önce anne Nuriye, sonra başında takkesiyle baba Nuri gelmişti salona.

Eşinin ve kızının ikazıyla alelacele çıkartmıştı takkesini yaşlı adam, mahcubiyetle; “Kusura kalmayın!” derken anlamsız.

Sonra bir genç kız görünmüştü mutfak kapısı sanılan bir yerlerden, aynı annesi, ablası gibi başı örtülü, ama türbanlı değil.

Aklı başından uçmuştu Can’ın, Candan’ın kardeşi Handan'ı gördüğünde. Aklı başından uçan sadece kendisi değildi. Sanki bir sanatkâr çığırıyordu; “Onu alma, beni al!(8)” diyesi gibi.

“Keşke!” demek yersizdi. Çünkü “Ne dere geçerken at değiştirilir, ne de oyun oynanırken oyunun kuralları değiştirilebilirdi!

Can eğdi başını, karşısındakinin başı çoktan eğilmişti. Öylesine imkânsız bir yaşam biçimi şekillenmişti ki Can'ın; “Gelin ata binmiş, ya nasip demiş!” demek bile beyninin labirentinde(9) yol bulamıyordu. Belki de söylemek istediği gelin yerine “Damat” demek olsa gerekti.

Can, dalgınlığının fark edilmesini istememesine rağmen, Tanrının her zaman iyi, güzel ve hayırlı konulara insanları yönlendireceğinden dolayı, gereken konuşmalar sonrasında yüzükleri parmaklarına taktıklarında gürültüyle açılan kapıdan yayvan bir ses yankılandı;

“Bana sormadan veremezsiniz kız kardeşimi! Ben vermiyorum, kime isterseniz ona şikâyet edin! Ben Candan'ı arkadaşımla evlendireceğim. Eğer dediğim olmazsa evlerini başlarına yıkarım, öldürürüm her ikisini de. Bana kimse karışamaz!” gibi, devamını anlayamadıkları abuk-sabuk sözler(3) sarf ediyordu ses sahibi.

“Lâhavle çekiyordu!(3)” Can ve tüm aile galiba, hayret içinde. Baş Komiser ayağa kalkıp yanına gitti yayvan sesli, muhtemelen sarhoş adamın;

“Gel bakalım Tayyip. Biraz sinirli, heyecanlı ve sarhoşsun galiba. Odana gidelim, iki kelime lâf edelim!”

Sanıyordu ki Baş Komiser ve kızların ağabeyi olan Tayyip evvelden tanışıyorlardı, vukuatlarından haberdar, mimli biri olsa gerekti Tayyip. Sessizce öne koyuldu genç adam. Ne baba doğruldu yerinden, ne anne ilgilendi, ne de kızlar duygulu davrandı, arkalarından bakma zahmetine bile girmeksizin.

Sonra bir yerlerden bir-iki “Ah!” sesi geldi. Tayyip süt dökmüş kedi gibi gelip babasının yanındaki koltuğa büzüldü;

“Nush ile yola gelmeyene etmeli tekdir, / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!(10)

Galiba Tayyip’in uslanması, sakinleşmesi, alkolün mahmurluğunu üzerinden atması için iki Osmanlı Tokadı(6) yetmiş olmalıydı kendisine.

Can bir şeyler söyleme gayretini yaşadı, Baş Komiserinden ve babaların her ikisinden de izin almayı unutmaksızın;

“Allah korkusundan inanç, kul korkusundan utanç duyar insanlar, ama hissettiğim kadarıyla bu duyguyu hissetmiyor, yaşamıyor, Tayyip kardeş. İkincisi; bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğabilir. Tüm ailenin insan olma hüviyeti yanında Tayyip Kardeşin bu durumunu mantığım kabul etmiyor.

Ve son söz; Candan'ı nikâhıma aldıktan sonra; ‘Şöyle yaparım, böyle yaparım!’' tehditlerine de kulak asmayacağımı bilmesini isterim Tayyip’in. Dünyada eşi için kendini heba etmeyen hiçbir canlı türü yoktur. Ve ben bir polis memuruyum, eşimin saçının tek bir teline bile zarar gelmesine izin vermem, mutlaka nedenini sorarım!”

Candan'ın babası yerinde kımıldama gayretini yaşarken, sessizce oturan oğlunun başını okşama ve teselli etme ihtiyacım yaşadı;

"Tayyip, benim ilk eşimden. Cici annesi, kızlarından farklı tutmasa da annesizliğin bunalımını yaşadığı için hoş görün onu. Aslında evlâdın iyisi, kötüsü olmaz, evlât, evlâttır. Kız kardeşleri üvey değil, has ağabey gibi titrerler, ağabeylerinin üzerine. Ağabeylerinin de onlar için kötü bir şey düşüneceğini sanmam...”

Kim bilir başka sözler de söylemiş olabilirdi Can’ın istikbaldeki kayınpederi. Ancak Can ya anlamamış, ya da anlamak mecburiyetini hissetmemiş olabilirdi.

Baş Komiser ayağa kalkınca, hep beraber ayağa kalktılar.

“Gene geleceğiz, bize doyum olmaz!” sözleri arkasına gizlenen Baş Komiseri herkesi ayrı ayrı öpmüştü. Can ancak “Allahaısmarladık!” diyecek imkânı bulabildiğinden, tüm düşünce ve yaşananları arkasına atarak, eve ulaşır ulaşmaz cep telefonundan Candan’a mesaj çekti;

“Müsait olursan, istediğin zaman ve saatte aynı yerde görüşelim mi?”

Aslında gizlemesine, gizlenmesine, gizlenmelerine gerek yoktu. Nihayeti bir yuva kurma arifesindeydiler ve karşılıklı konuşmadan, göz-göze bakmadan, el-ele tutuşmadan, sevgi yanında saygı olmaksızın kararlarda uygunluktan bahsedilebilir miydi?

İlk kez nişanlı gibi değil de karı-koca gibi bakmıştılar birbirlerine, rahatça konuşurlarken...

Zaman asla durmuyordu. Zaten bu zamanın tabiatına aykırıydı. Düğün-demek, düğünde Tayyip’in alkol komasına girmesi dışında her şeyin olağan olması ve evlilik demekti...

Candan ile Can ermişler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine örneği...

Bu beraberlikte sessiz, asude, sakin yaşamlarında, iki bebekleri olmuştu geçen zaman içinde. O kadar mı? Değil!

Handan evlenmemişti, tüm gelenlere “Hayır!” demişti de, başka bir söz çıkmamıştı ağzından, annesini yitirinceye kadar. Bunda annesini yitirmesinin sonunda babasına ve üvey de olsa ağabeyine bir kadın, bir ev kızı olarak destek olma çabasının da etkili olduğunu inkâr etmek olmazdı.

Tayyip'in ise ne bir baltaya sap olmaya niyeti vardı, ne de hayatını düzene sokmasını isteyeceği bir kadına. Nerde akşam, orda sabah, tüm meyhanelerin gedikli müşterisiydi.

Handan sık sık yeğenlerini ziyarete gidiyordu, belki de “Seni uzaktan sevmek(11), aşkların en güzelini, en heyecanlısını yaşamak, hezeyanını(9) dindirmek için, ilgisi yıllar boyunca azalacağına, körükle ateşlenmiş, âdeta yanıyor gibiydi.

Ne zaman hazırlıksız olarak eniştesini görse yüreği hopluyordu, yasak, günah, tabu(9), memnu(9) olmasına rağmen. Oysa hep plânlıydı yeğenlerini görmeye gidişleri, eniştesinin gündüz iş başında olduğu zamanlar ve gece nöbeti olduğu zamanlar. Öyle ki ablası “Gel!” diye ünleyince koşuyor, ses çıkmazsa evinde yalnızlığını kendisiyle paylaşıyordu.

Çok zaman, hiç büyümesin istediği yeğenleriyle gündüzleri “Güzellik uykularında(6)”, geceleri “Büyüme uykularında” beraber olup onları koynuna alıyor, bir anne şefkati ile bağrına basıyor, gece yatısına kalmasının mutluğunu yaşıyordu, Can’ın nöbetçi olduğu gecelerde.

Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildi(12). Can’ın, hatta Can’ın ve Candan’ın yıldığı konulardan ikisi; Tayyip’in olur-olmaz zamanlarda karakola, ya da eve gelip para istemesi ve yine beklenmedik zamanlarda zorunlu sipariş vererek eve yemeğe gelmesiydi.

Bir ufak şişe içkiyle tatmin olmuyordu. İlk bir-iki seferde bakkala tekrar gitmek yerine marketten sırf onun için büyük şişe almaya başlamıştı Can. Bakkala karşı utanıyordu, çünkü kendisinin o taraklarda bezi olmadığım bilirdi Bakkal.

Tayyip’i de bilip tanıdığından neyin, ne olduğunu hissettirmeksizin “Zıkkım(9)” dediği şişeyi önce bir gazete kâğıdına sarar, sonra siyah bir poşetin içine koyardı bakkal, o şişeyi kendisine sattığında.

Kayınbiraderi, yani Tayyip öyle her şeye rıza gösteren kalender(9) biri değildi. Çok şeyi, beğenmez, devamlı değişken istekleri olurdu;

“Tavuk yok mu? İnsan bir böbrek, ciğer alır yahu! Peyniri ucuz tarifeden mi aldınız, sası-sası bir şey bu be yağ! Çerez, tuzsuz fıstık almayı da gene mi unuttunuz? Ne meret(9) şey bu? Buz yok mu, buz? Hem çocuklar niye yanımıza gelmiyorlar ki? Sevmiyorlar mı dayılarını?”

Ta ki babası, yani kayınpederi de emanetini yetkiliye teslim edip(!) kara toprağı mesken tutuncaya kadar, bu hal ve şartlar devam etmişti, iki tarafta da. Babasının ölümüyle birlikte Tayyip vitesten atmış, Handan’a devamlı olarak eziyet ederken, işi-gücü bırakıp sabahtan içmeye, meyhaneler için kıdemli olmaya başlamıştı, dünyayı umursamaksızın.

Üstelik tefecilere de bir hayli borç biriktirmişti. Alışkanlığından dönmesinin mümkün olmadığı kumarda da battıkça her gün biraz daha fazla battığının farkında değildi, ya da farkında olacak kadar beyni çalışmıyordu. Borçları için umudu mirastaydı.

“Hepsi senin olsun, al, ne var, ne yoksa yeter ki eziyet etme, ‘Kaygısız aşım!’ diyeyim!” demişti Handan. Düşüncesi kendisini kurtarabilirse, bağrına taş basarak da olsa ablasına sığınmaktı. Belki de kısaca yeğenlerine, kendisinin bebeleri olmasa da ablasının çocuklarına sığınmak olarak söyleyebilirdi düşüncesini açıktan açığa.

Handan rıza göstermişti, ama Candan’ın imza atmakta hiç de niyeti yoktu. Kocasının; “Ver gitsin Handan gibi Candan, uğraşma bu deli adamla, nereye imza atacaksan at, bitsin bu iş. Ben gerekirse pazarda limon satar, Handan dâhil hepinize bakar, geçindiririm.” demesine karşılık;

“Verince bitecek mi sanıyorsun, har vurup, harman savuracak ve yine kapımıza gelecek? Rızam yok. Hem iki çocuğumuz var, Handan da senin evlâdın, kardeşin sayılır. Polissin, bir görevde sana bir şey olursa aç-açıkta kalırız hepimiz, babamdan, annemden kalanlar bizim yaşam garantimiz…

Ben özellikle çocuklarımızın istikbal endişesi yaşamaması için kesinlikle hiçbir şeyi bağışlamıyorum ağabeyime, bağışlamayacağım da. . .”

Böylesine içkili bir misafirliğin ertesinde, Candan’ın bağış yapamayacağının ifadesi çileden çıkartmıştı Tayyip’i.

“Allahaısmarladık!” demeksizin evden ayrılırken işaret parmağını her iki kardeşine de sallayarak; “Görürsünüz siz!” demişti.

Verilecek en iyi cevap; “Elinden geleni, ardına koyma!” demek olsa gerekti.

Bir Cuma günü ezan vaktine yakın, bunun Candan’ın hayatını kurtarmasına, sonrasında yaşamını yitirmesine neden olacağını bilmeksizin, abdest almak için evine yöneldiğinde, kapının ziline cevap verilmemesi ve sessizlik dikkatini çekmiş, endişelenmişti Can’ı, sebebini bilmemekten dolayı.

Telâşla anahtarı aramaksızın kapıya olanca gücüyle yüklenip kırdı Can.

Candan, Handan ve çocukları akıbetlerini bekleyen kurbanlık koyunlar gibi iki ayrı odada kalorifer peteklerine bağlanmışlar, ağızları bantlanmış şekilde boğazlarından, ya da gırtlaklarından ses çıkarma gayretindeydiler.

Onları hemen çözmeye başlamakla birlikte sormak ve ne olduğunu öğrenmek arzusundaydı Can;

“Ağabey dediğimiz Tayyip adındaki şirret(9), bizi yok etmek, neslimizi kurutmak için ant içmiş. Arka bahçede bizim mezarımızı kazmakla meşgul iblis(9)!”

Sözlerini ancak bu kadarıyla sonlandırmaya mecali(9) yetmişti Candan'ın, yüklendiği sinirle. Kocasının silâhını bir çırpıda yerinden almıştı, çünkü o her şeyden önce ve öncelikle bebeleri için canını bile hiçe sayan bir anne idi. Kocasının Handan’ı çözmesini fırsat bilip;

“Dur! Etme! Sakin ol!” şeklindeki kocasının ve Handan’ın ikazlarına boş vererek bahçeye yönelirken, bir polis eşi olarak tabancanın emniyetini açmayı da unutmamıştı. Handan’dan sonra Can da ancak çocuklarından birinin elini çözmüş, o da eşinin peşinden bahçeye yönelebilmişti.

Candan silâhı doğrultmuş, ateşleme, Tayyip elindeki kazmayı sallama modundaydı, aralarındaki mesafeyi dikkate almaksızın ve anlaşılmayan sözlerin eşliğinde. Handan;

“Abla dur! Senin çoluk-çocuğun var! Silâhı bana ver! Kendini heba etme!” diyerek ablasının önüne geçinceye kadar Tayyip kazmayı sallamış, Candan silâhı ateşlemişti.

Tayyip kazmakta olduğu çukura, alnına yediği kurşunla yuvarlanmış, Candan büzülürcesine toprağın üstüne düşmüştü cansız olarak, kafasına yediği kazma darbesiyle.

Çocukların koşuştuğu o hengâmede(9) gözlerine çarpmamıştı. Çocuklar yanlarına gelince Can, Handan ve çocuklar birbirine sarılarak ağıtlar yakmaya başlamışlardı beraberce;

“Anne!”

“Candan!”

“Abla!” diyerek…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen,  misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir. Öyküde oturma adabını bilmeyen, gereğini yapmaktan vazgeçmeyen Azrail anlamında kullanma gayretini yaşadım.  Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılır.

(2) Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı’mı el almış haram diyorlar / Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde duvardaki bir kıta.

(3) Abuk-Sabuk Konuşmak; Akla-mantığa uymayan, düşünmeden saçma, anlamsız bir şekilde konuşmak.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

Lâhavle Çekmek; Sözün tamamı, “Lâhavle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim”  şeklinde olup anlamı; “Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir.” (Bu sözün hayret, şaşkınlık anlamında ve anında söylenmesi yanlıştır).

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

(4) Bana henüz yolunun sonu budur;  denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.  (Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir)  Ayrıca; “Bir çiçek dermeden sevgi bağından / Huduttan hududa atılmış ben...”  sözleri yer almaktadır. YOLCU ve ARABACI, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

(5) Ana Beni Eversene; Ala keçim çift doğurdu diye başlayan Ankara yöresine ait türkü. Kaynaklar; Türkünün Kahramanmaraş’a ve Sivas’a ait olduğunu da ifade etmektedir.

 (6) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.

(7) Mutlu aşk yoktur!  José Luis ARAGONES

(8) Bak atının terkisine de atmış, gözleri şaşı gelini… diye başlayan “Onu Alma, Beni Al” adlı Sezen AKSU şarkısının bir Nakarat bölümü.

(9) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

İblis; Şeytan. Şeytanca işler çeviren, kötü kimse, düzenci.

Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.

Lâbirent; Çıkış yeri kolay bulunamayacak kadar karışık koridorları olan yapı. İçinden çıkılması güç ve imkânsız durum.

Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.

Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.

Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.

(10) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA

(11) Seni uzaktan sevmek;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(12) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.