Belki abartı olabilir, ama tarifte zorlanma olmayacak gibi galiba…

Kendini dindar, sofu, muhafazakâr sanan baskıcı, takiyeci, mürteci, terörist bir hoca, hatta laikliği ti’ye alan biri nasıl tarif edilir ki?

Yobaz, at gözlüğü(1) ile burnunun doruğuna bakan(1) ve giden ya da yönelen, geri kafalı, ülkeme yakışmayacak bir şekilde kindar, evinde ve çevresinde her şeye hükmeden, dediğim dedik(1) diyerek zulmeden bir hacı.

Üstelik bir değil, birkaç kez hacca, umreye giden dini bilgileri aşırı derecede yüklü olan(!)

“İlmiyle amel etmeyen hoca, bülbül gibi ötse bile kargayla bir tut!” demişler. Doğru değil mi?

“Nasıl ki yarım hekim insanı candan ederse, ilmini lâyıkıyla aktaramayan yarım hocalar da insanı dinden imandan eder!” denilse haksızlık olmazdı herhalde.

Hacının karısı ve kızı için evdeki davranışları göz önüne alındığında(1), bir bakıma o avam şarkıdaki gibi; “Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur!(2) baskısı göz ardı edilebilir(1) miydi?

Hacı Zekâi Efendinin, Hanımın ismi Zekiye, kızının ismi Zeliha idi, ancak babası, annesi ve arkadaşları onu hep “Zeliş” olarak çağırırlardı, Kur’an’da belirtilen ayete sadık kalmayarak(1).

Söz; “Evdeki” diye özellikle üstüne basılarak belirtildi. Çünkü garip kızın sokak, pazar, çarşı tecrübesi hiç mi hiç yoktu, neredeyse doğduğundan beri. Konu-komşu hayatından ise babasının baskısı nedeniyle söz edilmesi mümkün değildi, tabii anası için bile. Hani her ikisi de gün yüzü görmezlerdi, bu nedenle de apaktılar(3) dense yanlış olmaz.

Hacı-Hoca Efendinin eşref saatine gelirse, konu-komşuda mevlit, tarikat “Hu Çekme” ibadetlerine her zaman, ya da Zekâi Efendi kendisinin özenle seçtiği kendi kafasına uygun ailelerin evlerine gönderir, ya da o ailelerin kızlarının ve karılarının kendilerini ziyaretlerine tek-tük(3) izin verirdi, aşırı olmaksızın.

Kızını özellikle o ailelerin sadece kızları olmasına, ya da o gün için yaşları ve kendileri ufak da olsa erkek kardeşlerinin evden defedilmelerini özellikle isterdi, yoksa yoktu. Sonrasında kızını elleriyle teslim ederdi.

Ha! Bir de kısıtlı bir süre uygulamayı ardına bırakmazdı Hacı Efendi. Örneğin öğle namazına giderken götürür, itirazsız ikindi namazı dönüşünde mutlaka teslim alırdı! Yaz-kış, günler uzunmuş, kısaymış fark etmez, esamisi(4) okunmazdı davranışında…

Evin tüm ihtiyaçlarını hoca efendi kendi arzu ve isteklerine göre, karısının ve kızının düşüncelerine itibar etmeksizin(1) kendisi giderirdi. Aldığı sebze ve meyveler, kırmızı ya da beyaz et, canı ne istiyorsa onlarla pişirilirdi o günkü, ya da ertesi günkü yemekler.

Zinhar eve ne olur ne olmaz, belki domuz eti karışmıştır, “Dinden-imandan olmayalım!” diyerek sucuk, sosis, salam ve benzerleriyle, namazlarda cemaat rahatsız olmasın diye sarımsak sokmaz, her namazdan önce dişlerini mutlaka misvaklar, hatta bir tablet(4) mentolü(4) ağzında eriterek giderdi namaza.

Bir de söylemek abes mi kaçar bilmem, her namaza eğer abdestini yeniden almak veya “tazelemek” zorunda kalmışsa ayrı çoraplarla giderdi ve o çoraplar mutlaka biriktirilmeden yıkanırdı. Buna rağmen; “Evde çorap koleksiyonu var!” dense yanlış olmazdı.

Eşi, pardon karısı ve kızı için bildiklerini alır, bilmedikleri için metrelerce patiska ve Amerikan bezi alır; “Şeylerinizi bunlardan yapın!” derdi. O şeyleri almak için asla mağazalara gitmelerine izin vermezdi, zaten dışarı çıkmaları da memnuydu ya.

Konu-komşuya da aldırırlarsa gözlerini patlatırdı. Nitekim bir keresinde böyle bir cahillikleri olmuş ve ağızlarının da, gözlerinin de paylarını almışlardı, ana-kız.

Çamaşırlar evde yıkanır, asla ve kata(4) ipte, balkonda değil, evin içinde kurutulurdu, yaz-kış demeden. Karısı ve kızı nemden rahatsız olurmuş, hasta olunurmuş umurunda olmazdı Hacı Efendinin. Konu ayıp mı, mekruh mu, günah mı sadece kendi beyninde oluşurdu kanaat olarak.

Dört katlı apartmanda oturdukları daire kendilerinindi. Üstlerindeki dubleks daire ile en alt kattaki bodrumdan (ç)alma daire de kendilerinindi. Söylemeğe gerek yok, diğer tüm kat malikleri hacı-hoca eşrafından(4), kiracılar da özenle seçilmiş dini bütün Müslümanlardandı.

Ufacıcık bir sır; arsa sahibinin talimatı ile camide buluşanların o apartmana “Hacılar Apartmanı” adını vermelerinde bir neden de bu olsa gerekti.

Eee! Ne de olsa genç kızdı Zeliş. Yüreğinin kıpırdayıp hoplamasını, gönlünün uçmasını istemesi kadar doğal ne tavrı olabilirdi ki? Hele ki yarım-yırtık, belki de yalan-dolan arkadaşlarının anlattıklarını dinledikçe bir hoş oluyordu içi, belki de kıskanıyordu sevdiği arkadaşlarını, “Benim neden yok?” düşüncesiyle!

Ama onun aklını başından alacak, onu yaşadığı dünyasından ayırıp kendi dünyasına saklayacak bir aday adayı bile yoktu çevresinde, etrafında, sokakta. Bir-iki aday gözükmüştü ufukta aklına gelen.

Babası ölçmüş, biçmiş, tartmış ve “Müsaitseniz, gelelim!” sözüne fırsat bırakmadan, karısının ve kızının görüşlerini almaya gerek duymadan onların adına da(!) “Olmaz!” demişti. Bir bakıma bu, evde kalmanın, bir kukumav kuşu(3) gibi karanlıkta tünemesinin cevabı gibiydi.

Kazın ayağı öyle değildi(3). Yahut da şöyle söylemek daha doğru; insanın her zaman düşündüklerinin yaşamda gerçekleşmesini beklemek, olsa olsa safdillikti(4).

Hacının en alttaki kiracısı bey bir iş kazası sonunda Hakk'ın rahmetine kavuşmuş, aldığı dul maaşı yetmeyen dul kadıncağız da köyüne yönelmeyi istemişti. Oysa Müslüman çocuklardı her ikisi de, henüz bebeleri yoktu, başlarını kapıdan dışarı çıkardığı görülmemişti gelinin, başını yerden kaldırmazdı rahmetli damat. Onları kimse görmemiş, bilmemiş, tanımamıştı sokakta...

İşte Zekeriyya, annesinin deyişiyle Zeki, arkadaşlarının deyişiyle hangisi rastlarsa Zekiş, Zeko, Zekko bir başka beldeden bu ile tayin olması nedeniyle günübirlik ev bulmak için şehre geldiklerinde, sokak aralarında dolaşırlarken bu vesile ile karşılaşmışlardı Hacı Efendiyle, yolda rastladıkları bir vatandaşın himmetiyle.

Kira bedeli önemli değildi, konu kendilerine yetecek, yaşayacakları bir yuva idi. Yitirilen babanın ardından dul annesiyle birlikte yaşıyordu Zekeriyya. Ancak bu, Hacı Efendinin ahret sualleri ile onları sorgulamasına engel değildi.

Para-pul öncesinde sorulması gereken en önemli sorular mutadı veçhile(18) din, iman, ahret ve sonrasında da doğal olarak sigara-içki üstüne idi.

Galiba, Zekeriyya’nın rastladıkları vatandaş sayesinde il, mahalle, sokak ve ev sahibi hacı hakkında genel(!) bilgisi vardı ve nabza göre şerbet sunmak(1) konusundaki tecrübesi için asla konuşulması mümkün değildi.

“Annem beş vakit namazında, niyazında, ibadetindedir. Bütçemiz uygun olmadığı için hacca gidemedi. Ben Cumaları kaçırmam, ileriler için ‘İnşallah! Maşallah!’ demem gerek…

Ramazan, zekât, fitre unutmamamız gereklerdendir, bütçemizin elverdiği kadarıyla. Sigaram yok, ama eş-dost toplantılarında, düğünlerde-derneklerde, kendimi bilecek, çevremi rahatsız etmeyecek şekilde bir-iki kadeh, bir-iki bardak parlatırım. Buna annem kızar, ama dostlara uymam gerekir, evde böyle bir huyum yoktur Hacı Amca!”

“İşte bu olmadı genç adam! İçki dosta ikram edilir, düşmana ısrar edilir. 'Küllü müskirin haram(20) yani sarhoş edici her şey haramdır, üstelik içki, bütün kötülüklerin anasıdır, biliyor olmalısın!”

“Tamam amca, biliyorum, ama neden? Sırf(1) siz hoşnut olun(1), sırf evinizi kiralayabilelim diye Allah’ın bildiğini kuldan, yani sizin gibi değerli bir din adamından saklayıp yalan mı söyleseydim yani? Eviniz tam bize uygun, ama ‘Vermem!’ derseniz de saygı duyar, gider başka yerlere bakarız!”

Zekeriyya karşısındakini hoşnut edecek şekilde nasıl konuşacağını biliyordu. Hacı da bir garip sebeplensin, kira, para, pul önemli değil kabilinden evinin boş kalmasını istemiyor gibiydi. Üstelik karşısındakinin kendisini saklamadan dobra dobra konuşmasından(1) da etkilenmişti:

“O zaman kontratı yapalım; ‘İçki ile çevremi rahatsız ettiğimde, evi derhal boşaltacağım!’ diye yaz, imzala ve bana ver!”

Zekeriyya, Zeki, ya da Zekiş akıllı bir gençti, karşısındaki hakkında daha karşılaşır karşılaşmaz, görür görmez kararını vermiş, taşı gediğine sokarak(1), konuyu; kaba kaçmasın(1), damardan girerek(1) halletmenin(1) yararlı olacağına inanmıştı. O halde bu inancına devam etmesi de zaruretti(1);

“Hacı Amca, Müslüman, bilgili, doğru ve değerli bir insansınız. Size güvenim henüz tanıştık, ama ahlâkınız nedeniyle sonsuz. Verin bir boş kâğıt altını imzalayayım, siz üstüne ne isterseniz onu yazın, hepsi kabulümüz. Yazılı da olsa, yazısız da olsa, şimdi de olsa, sonradan da olsa kurallarınız benim ve bizim için geçerlidir…

Tüm bunlara karşın gene de ‘Hayır!’ derseniz, edebimizle(4), kahırlanmadan(1), hasetlenmeden(1), teşekkür ederek ayrılırız buradan…

Zeki’nin annesi, evi beğenmiş olmasına rağmen, ayaküstü yapılan konuşmaları sessizce dinleme modundaydı.

“Peki, genç adam! Anahtar sizin. Boya-badana ne gerekiyorsa yaptırın, tüm giderler bana ait. Kiradan düşersiniz. Kirayı da siz belirleyin, ne düşünürseniz? Ama şu şeyi bırakmayı denesen oğlum!”

“Söz veremiyorum! Sizi, ama öncelikle annemi dinleyerek ve sonra kendimi ve sizleri mutlu etmek için içkiden uzaklaşmaya çalışacağım, isteğim bana birazcık zaman tanımanız. Benim için söz, namus demek. Kimseyi içkiyle rahatsız etmeyeceğime dair size söz verdim, bana inanın. Sizler gibi büyüklerimin dediği gibi; ‘Ya verdiğim sözü tutmalıyım, ya da tutabileceğim sözü vermeliyim(5)!’”

Yaşlı hacı, elindeki anahtarları uzattı Zekeriyya'ya. İçinden geçen bir hadis veya doğru bir söz olsa gerekti; “Allah kötü bir şeyin gerçekleşmesine izin veriyorsa onda muhakkak bir hikmet, ya da hayır vardır. Çünkü Allah kuluna asla zulmetmezdi!”

Anahtarları uzattığında bunun düşündüğü gibi bir hayra sebep olabileceğini düşünebilir miydi? Belki arzulayabilirdi, ama düşünmesi, hayal bile etmesi mümkün değildi. Olur muydu? Olurdu tabii ki! Hem neden olmasındı ki?

Zeki, akıllı olduğu kadar ismi gibi zekiydi de. Yaşlı hacının niyetini de, maksadını da anlamıştı. Eğildi elini öptü, Nazım Hikmet RAN'ı(6) rahmetle anarak başını kaldırıp kucaklarken yaşlı adamın sırtını tokatladı, pat-pat şeklinde. Sonra annesine dönüp aynı hareketi tamamladıktan sonra en duygusal tavırlarıyla;

“Hacı Amca, biz buraların yabancısıyız, tekrar dönüp eşya falan toplayıp öyle geleceğiz şehre. Yol bilmeyiz, iz bilmeyiz. Boya-badana için bize bir el atmanız mümkün mü? Yoksa izin alıp birkaç günümü otellerde falan geçirmem gerekecek, annem de tek başına evin eşyalarını toplayamaz, kotaramaz(1).”

“Tabii oğlum, hallederim. Elektrik zaten benim adıma. Su ve doğalgaz kartlarını da size veririm. Şimdilik içlerinde birkaç metreküp şey var. Kartlara nerelerden yükleme yapılacağını biliyorsundur her hal, ya da geldiğinde öğrenirsin. Kiraları yatıracağın banka hesap numaramı sonra veririm. Ancak ev ve cep telefonlarımı hemen not et. Beni iyiye yönlendirdin. Mademki sen bana güvendin, ben de sana güveniyorum.

Kontrata, imzalı kâğıda falan gerek yok. Belki ara sıra buradaki marketlerden, mağazalardan bulamadıklarımı ısmarlarım sana, eğer zahmet olmazsa, işten dönüşünde şehirden alıp getirirsin, meselâ taze balık gibi, olur mu?”

“Karadenizli değilim, ama balıklardan biraz anlarım. Başka ne dilerseniz hangi konularda olursa olsun, tamir, onarım, asma, dikme gibi yardımcı olurum. Yeter ki siz hayır dualarınızı eksik etmeyin üstümüzden.”

Zekeriyya günün, ortamın uygunluğuna göre yalakalığı ve yağ çekmeyi de oldukça iyi biliyordu. Karşısındakinin, onu pohpohlayıcı(1) sözleriyle yelkenleri suya indirmemesi(1), hoşgörü(3) ve sevgi göstermemesi, etkilenmemesi mümkün değildi.

Zekeriyya, aynı zamanda yaşlı hacının tavrını da yorumlamaya çalışıyordu zihninde. “Nadiren de olsa içki içiyorum!” sözlerine hoşgörü ile bakmasının, evi içki söylemine rağmen kiralamasını anlamıyor, davranışlarının ve sözlerinin ne gibi etkisinin olduğunu düşünemiyordu.

İçinden geçen; fesatlığının(4) olmadığı, sözlerinde bir ikilem(4) yaratmadığı ve yalan söylemediğinin etkisinin olduğu idi.

Hacı Efendinin; “Ev kiracısız kalmasın, kira bedeli kadar harçlığımız eksik kalmasın!” gibi bir düşüncesi beyninde yer etmiş olabilir miydi? “Hayır!” dedi içinden. Hacı Efendinin düşünülenin aksine paraya-pula ihtiyacı olmadığı gibi, evin boş kalmasının da umurunda olmayacağı düşüncesini taşıyordu Zekeriyya.

Güleryüz, tatlı dil (ve doğru söz) yılanı deliğinden çıkarırmış(7), acaba tatlı dili mi, yoksa kendinde olduğuna inandığı şeytan tüyü mü(1), ya da yalakalığı mı etkilemiş olabilirdi yaşlı hacıyı?

“Yetmez, ama evet!”

“Yasak, ama görmez tarafıma gel!

“Uygun değil, ama şimdilik peki!”

“Yasak bir defa deliniversin, sanki ne olur, mahzuru yok!” gibi düşünceler yanında Zekeriyya'nın evin kiralanmasında aklından geçen en sağlıksız cümlelerdi. Ayrıca şunları da gözden geçirmesinde sakınca yok gibiydi.

Tarımda bir ilâç, gübre, ya da tohumun zararlı olduğu tespit edilmesine rağmen, stoklar tükeninceye kadar kullanılmasına ses çıkarılmayıp göz yumulması doğru olabilir miydi? Yahut da daha gerçekçi bir deyişle; şu ilâç, ya da ilâçlar sağlığa zararlıdır, öldürücüdür, kanser yapıcıdır gibi tespit edilmesine rağmen, eczanelerdeki birikimler tüketilinceye kadar kullanılsın, demek ne kadar doğru olabilirdi ki?

Zekeriyya; “Bence Hacı Efendinin ‘uygun değil, ama şimdilik peki!’ diyor olması akla ve mantığa daha uygun geliyor!” diye düşünüyordu.

Gerçekten Hacı Efendinin evi kiralamasında, boya-badanasını yaptırmasında, marley(2), karo(4) döşettirmesinde, PVC zemin kaplama(3), kartonpiyer(4) yaptırmasında, temizliğini yaptırıp tamamlattırmasında, üstelik “Bizim ailemizden ‘Hoş geldiniz!’ hediyesi” diyerek salona çift düğmeli, şıngırtılı avize(3) satın almasında kendince sıraladığı yanlış düşüncelerin etkisi olabilir miydi?

Ya da tüm bu gereklilikleri sırf bir insana içkiyi bırakması konusunda destek olmak amacıyla yapmış olduğu düşünülebilir miydi? Yoksa Hacı Efendinin kendine bile itiraf edemediği, söyleyemediği içinden geçirdiği düşünce ve tasavvurları olabilir miydi?..

Neden olsundu ki? Daha dün bir, bugün iki…

Bir hafta bile olmamıştı gidip gelmeleri, bu süre içinde inancı yükselmiş olabilir miydi Hacı Efendinin? Zekeriyya gene de tüm düşüncelerinin yorgunluğuna rağmen “Mülâhazat Hanesinin” boş kalmasının(1) gerektiğini düşünmekten kendini alamadı.

Hoca Efendinin “Ev sizindir!” telefonunu alır almaz, çok olmayan eşyalarını bir pikapla taşımışlardı evlerine.

Tüm gereklilikler uygunca yapılmış olmasına rağmen, taşınınca her şey yerli yerinde, istenildiği gibi olmuyordu. İlk günün gecesini Hacı Efendinin yardımıyla bir kenara konan portatif yer yatağında geçirmişti Zekeriyya.

O gece hatta ondan sonraki birkaç geceyi Hoca Efendinin kızı ve karısı; “Ölümüzü öp!” yeminleriyle annesini yeme-içme dâhil, her bakımdan misafir etmişlerdi. Hoca Efendi de yakın bir kebapçıdan her gün değişik bir şeyler getirttirmişti kendisine, lâhmacun, pide, şiş, Adana falan gibi...

Zekeriyya’nın kendini övmesine rağmen ev düzenleme ve tanziminde elinden pek bir şey gelmiyordu, üstelik mehil süresi(3) de bitmiş, işine başlaması gerekmişti. Bu zaten gereklilik idi de. Çünkü annesi;

“Git başımdan, ben kendi başıma hallederim!” derken umudunu herhalde Zeliha ve Zekiye ile yeşertmek düşüncesinde olduğunu bilmesi imkânsızdı. Ve annesi devam etmişti;

“Sonrasında sen kendi işlerini kendi başına halledersin, masanın düzenini, kitaplarını, makinelerini ne yapacaksan, kendi başına gün-gün yaparsın!” derken kovalamasını ertelemek düşüncesini aklına bile getirmemişti.

“Komşu, komşunun külüne muhtaçtı!”

Zeliha ile annesi de misafirliğin ertesinde birkaç kap yemek, sabun, fırça, kova ve deterjanlarla Zekeriyya'nın annesine yardım etmek için eve koşuşturmuşlardı.

El elden işler çabuk biter gibi oluyordu ama baba despot(4) olunca işlerini de ona göre erkence bitirmeleri gerekiyordu. Zekeriyya’nın işten dönme vaktine yakın ana-kız başlarını bağlayarak ve merdivenleri arşınlayarak(1) evlerine dönüyorlardı.

Zeliha eskisi gibi ezan okunur okunmaz abdest alıp namaza durmaktan azat etmişti kendini. Odasına çekilip saatlerce melül melül duvarlara bakıyor(1), dertleşecek biri olmadığı için kendi kendine içini döküyor(1), belirli bir vakitten sonra karanlık odasının perdelerinin arkasından, sokak lâmbasının aydınlattığı caddeyi gözlüyor, tanıdık ayak seslerini işitmeye çalışıyordu.

Lâmı-cimi yok(3), komşu teyzenin evinde salonda gördüğü o fotoğraftan, onun fotoğrafından etkilenmişti. Ne zamanki o eve, her ne için inerse insin, bir sebep uydurup salona geçip o fotoğrafa yakalanma riskini(3) göze alarak da olsa birkaç dakikalığına bakıp kalbinin olağanüstü çarpmasına izin verip, içten içe iç çekmesini engellemiyor, düşüncelerine, hayallerine, umutlarına set çekmeyi(1) aklından bile geçirmiyordu. Kendince tek sorunu yaşadıklarını ve düşündüklerini adlandıramamasıydı.

Evdeki değişikliklerin farkındaydı Zekeriyya. Envaı çeşit(3) yemek yapılıyordu, verilen sipariş listesine göre alıp getirdikleriyle.

Bilir miydi ki çamaşırları yıkanırken, atlet, fanila ve gömleklerinin ihtiyaç gibi özlemle koklandığını ve sonrasında çamaşır makinesine konulduğunu? Yıkanıp kurutulduktan sonra yılların birikimi gibi öpülüp yüze sürüldükten dürülüp yerlerine istiflendiğinin farkına varması mümkün müydü Zekeriyya’nın?

İnsan karanlıkta göz kırparsa karşısının görmesi mümkün değildi, uzaktan aynı şekilde belirtilmeden, duygularını saklayarak “Sevmek” denilen eylemi de gerçekleştirebilirdi, hatta buna “Aşk” bile diyebilirdi kişi, tarafsız kalma mecburiyeti hissetmeksizin. Ama karşısı onun için çarpan bir kalbin sesini duymayacak kadar duygusuz olabilir miydi?

“Hacı Efendinin bir kızı varmış!” diye hiç mi merak edip de gözlemezdi ki Hacı Zekâi’nin kızını, kiracı delikanlı?

Bir tatil günüydü günlerden galiba. Gazetesini açmış dalgınlıkla okurken kapısı şiddetli bir şekilde çalındı. Kapıyı çalan, neredeyse yüzünü bile kapatmış olan Zekiye idi. Merakla sormasına fırsat kalmadan;

“Amcan evde yok oğlum, musluk koptu evi sel basacak, yetiş, Zeliha çaputlarla akmasını yavaşlatmaya uğraşıyor!” dedi.

“Merak etme hallederim teyze!” dedikten sonra ana vananın yerini öğrendi, ana vanayı kapattı ve evden aldığı malzemelerle karşı eve yöneldi. Su kesilince ve annesi de merdivenleri öksürerek çıkınca Zeliha gizlemişti kendisini.

Musluğu yerinden söküp, yenisini almak için çarşıya yöneldi, yenisini alıp, ketenini tükürükle sardıktan sonra musluğu yerine takıp ana vanayı açtı en alt kattan ve tekrar eve gelerek “Sorun olup olmadığını” sordu.

Sadece bir kapı gıcırtısı duydu, Zekiye’nin başını eğişi dışında;

“Kapıların menteşelerini de bir yağlamak gerek, herhalde Hacı Amca üstesinden gelir, ama olmazsa onları da sonra hallederim ben!” derken o kapı aralığından kendisinin izlendiğinin farkında değildi Zekeriyya. Ya da farkında olmamasının gerektiği kanaatini yaşıyordu.

Açık vermemek(1) için çok gayretliydi Zeliha. İstenilmek değil, istenmek arzusuyla yüklüydü tüm cismi. Zekeriyya’nın annesinin hissetmemesi anlamında çaba gösteriyor ve başarılı olduğuna inanıyordu, ama bu duygularını, his dünyasını delik-deşik eden(1), bugüne kadar hiç yaşamadığı, hissetmediği dünyayı kendisine armağan eden insana da içten-içe gücenmeyi(1) ertelemiyordu;

“Hiç mi merak etmezdi ki bu adam kendisini? Elini tutsun, sarsın, sarmalasın, hatta öpsün, ama önce kendisini bilsin, tanısın!” isterdi. Annesi, hiç mi anlatmazdı ki kendisini ona; “Ev sahibimizin kızı Zeliş!” diyerek.

Oysa çirkin olmadığını hem arkadaşları, hem de aynalar kendisine ispatlıyordu her seferinde hem.

Zeliş düşüncelerinde yanılıyordu, çünkü Zekeriyya daha ilk anda hissetmişti onun kokusunu evinde. Merak da ediyordu, görmeyi de istiyordu, ama kendisini saklayanı çat kapı(3);

“Ben geldim, seni görmeye, bilmeye, tanımaya geldim!” diye de göbek atarak(1) kapılarına gitmeye kalkışamazdı ki.

Hacı Amca senetsiz-sepetsiz kendi verdiği söz üzerine hıncını ertelemez, hemen kendilerini sorgusuz-sualsiz kapı önüne koyar, sonra da bir kaşık suda(1) ne yapılırsa onu yaparak gereğini hallederdi.

Zaten insanların başına gelen önemli hadiseler de hep merakları yüzünden başlarına gelmiyor muydu?

Sabrederek, inat ve itaatle bekledi günlerce Zekeriyya. Bir gün önce yufka, sonra ıspanak, patates ve kıyma aldı;

“Artık komşu hanım da, kızı da gelir şöyle aile, ya da sülâle boyu kol böreği yaparsınız ortaklaşa!” deyip ertesi gün için zemini hazırladı. Çünkü onu, o kızı, Zeliha’yı görmeden bilmiş, gönlünde hissetmeğe başlamıştı.

Mutlaka ve her ne bahasına olursa olsun, evden atılma riskini bile göze alarak görecekti onu. Aslında gönlünden geçen büyük bir sofra bezi üzerine oturtulmuş sofra tablası üzerinde aile düzeninde gibi bir arada olmaktı, ama buna Hacı Efendinin azameti ve kendine özgü saplantıları dolaysıyla hiç ihtimal vermediği için şansını denemeyi gerekli göremiyordu. Bu şansın evinde şekilleneceği de umutları içindeydi.

Öğleni az-biraz geçerek, onların börekleri yapmaya başlayıp sürdürdüklerini düşünerek kendi evine yönelip zili çaldı Zekeriyya.

“Ben açarım!” diyerek kapıya yöneldi Zeliş. Gözetleme deliğinden bakıp da fotoğraflarda gördüğünün canlısını karşısında görünce gözleri kararmış, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmağa başlamış, ayaklarındaki derman kesilir(1) gibi olurken;

“Kim o?” diyecek cesareti ve gücü ancak bulabilmişti.

“Benim Zeliş! Kapıyı açmaya niyetin yok mu yoksa?”

“Açmasına açarım da ağabey, sen benim için namahremsin(4). Sana gözükürüm diye Allah’tan korkarım!”

“Allah'tan korkmaya devam et, tamam! Ama ‘Ağabey’ diyorsun, bu nedenle namahrem kelimesine hem anlam veremiyorum, hem de hoşuma gitmiyor!”

“Kapıyı aralayayım, hoşlanmasan da ben gene de gizleneyim, sen içeriye gir, ben de çabucacık evime gideyim!”

“Yani göstermeyeceksin kendini bana. Çekinip korkma! Benim güzel kızları yemek gibi bir huyum yoktur!”

“Güzel olduğumu kim söyledi ki? Ya çirkinsem?”

“Önemsiz! Kuşlar söyledi güzelliğini. Hem sen beni biliyorsun, oysa ben seni ne gördüm, ne biliyor, ne de tanıyorum. Bu haksızlık değil mi? Bu Allah’tan hak, reva mı(3)?

Peki, gene de saygımı göstermek istiyorum. Eve girer; ‘Sağım-solum sobe!’ derim, sen de evine yönelirsin, tamam mı?”

“Tamam ağabey!”

Zekeriyya, kapıyı açar kapatır gibi yaparken içerideymişçesine;

“Önüm arkam sobe!” deyip sonrasında kapıyı dışarıdan kapattı.

Güvenen ve çekinmeksizin kapıyı açan Zeliha, Zekeriyya ile kapı önünde karşılaşınca dizlerindeki derman tamamen tükendi, engelleyemediği bir heyecanla yerinde sarsılıp, yığılırcasına göğsüne yaslandı Zekeriyya'nın.

“Kalbin bir kuş kalbi gibi çarpıyor!”

“Korkudandır! Babam bizi böyle, namahrem olmamıza rağmen sarmaş-dolaş görürse bizim ikimizi de kör bıçakla keser. Ben neysem, neyim de sana haksızlık etmesinin önüne geçemeyişimin hüznünü yaşarım!”

“Endişelenme! Ben de babanı engellemeye çalışırım!”

“Nasıl ama?”

“Baban, Hacı Amca yani, az-biraz da olsa tanıdı beni. Evimizi baştan aşağı her türlü masrafı yüklenerek tanzim ettiğinden belli değil mi? Yanlış yapmayacağımı, doğruluktan sapmayacağımı da bilir. Ben de; ‘Allah'ın izni ile kızını bana ver!’ derim, olur biter!”

“Bu beni tanımadan, bilmeden sevginin ifadesi, ilânı aşkın itirafı mı? Yani daha ilk görüşte bir evlenme teklifi mi, anlayamadım!”

“Annem seni o kadar çok tarif etti, anlattı ki, görmeden sevdim seni. Şimdi karşıma çıktın, âşık olduğumu da anladım. O halde uzat elini, senin namahremin değilim, kocan olmayı istiyorum, eğer sen de beni dilersen tabii...

Ve bana bir ışık göster; ‘Allah'ın emriyle…’ demek için kapınızı çalalım annemle...

“Hemen bugün, gecikmeden, akşam namazından sonra desem, çok mu acele etmiş olurum ki? O kadar beklemişim ki seni farkında olmaksızın, gecikmek haram bundan sonra bana!”

“Gecikmek haram bize, demek istedin değil mi?..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Aslında bir peygamber ismi olan Zekeriya, tek “y” harfi ile yazılır. Ancak bir arkadaşımı anmış olmak için onun Nüfus Kâğıdına yanlış yazılmış “Zekeriyya” adını kullanmak istedim.

(**) Dinimiz ile ilgili (bilinenler dışında kaldığına inandığım) kelime, söz ve bilgiler;

Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

Amel Etmek; İradeye dayalı iş, davranış ve eylemlerde bulunmak, yerine getirmek, yapmak.

Eşref Saati; Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman. İş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zaman.

Geri Kafalı; Yenilikleri istemeyen, eskiye, bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirlerini asla değiştirmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

Hayır (Hayr) Duası Almak; Birinin diğeri için iyi dileklerde bulunması, iyilik dolu dua.

Hu Çekme İbadeti; Ayinlerde devamlı surette “Hu!” çekmek olsa da öğrencilerin aynı ritimle çalışmaları anlatılmak istenmiştir.

İslâm âlimlerinin deyişlerine göre; Küllü müsrifin haramün (Her israf haramdır) yanında, Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır), Küllü habisün haramün (Her kötü kokan şey haramdır) ve Küllü müziin haramün (Eziyet veren her şey haramdır). Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalalığı yapmak değil, detaylı bilgi ya da anlamları öğrenmek isteyenler Google, Yandex ya da ansiklopedilerden yararlanabilirler.

Kur’an, Hucurat Suresi’nin 11. Ayeti; “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

Kur’an, Yunus Suresi 44. Ayet. “Allah, kötü bir şeyin gerçekleşmesine izin veriyorsa onda muhakkak bir hikmet, ya da hayır vardır. Çünkü  Allah kuluna zerre kadar  zulmetmez. Ne var ki insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.

Misvaklamak; (Genelde) Dişleri silmek, yıkamak, fırçalamak.

Mürteci; Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Yeni düzene karşı gelen. Gerici, yobaz.  Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

Ömer HAYYAM’ı da anmamak olmaz dileğindeyim; “İçin temiz olmadıktan sonra / Hacı hoca olmuşsun kaç para? / Tespih, post, seccade güzel ama / Mevlâ kanar mı bunlara?’

Peyami Safa’nın ufacık bir deyişini almakta yara görüyorum; “Muhafazakâr (tutucu)” ile mürteci (gerici) ve yobaz sözlerini birbirinden ayırmak gereklidir. Mürteci; muhafazakârlığın soysuzlaşmış şeklidir. Geçmişine sadıktır. Asla ileriye yönelmek istemezler. Sofu ise neyin ne olduğunu bilmeyen, bilmek istemeyen, kalıplaşmış bilgilere, temayüllere körü-körüne bağlı kalan bir tiptir.”

Takiye; Aslı, olduğundan farklı görünme olmakla birlikte, sakınma, çekinme, gizlenme, günahtan, haramdan kaçınma anlamlarını da kapsamaktadır.

Ti’ye Almak; Biriyle alay edip eğlenmek. (Aslı; Bir denizcilik deyimi olup bir savaş gemisinin sıralanmış düşmen gemilerine karşı aldığı “t” harfi durumu bu şekilde belirtilmektedir.

Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.

(1) Açık Vermek; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak. Hesabı denkleştirememek.

Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

At Gözlüğü İle Bakmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, sabit fikirli olarak olayı dar açıdan değerlendirmek. Olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak için hayal dünyasında yaşıyormuş gibi çevresine objektifliğe sırt çevirerek duyarsızca bakmak, bakınmak.

Ayaklarındaki Derman Kesilmek; Bir şeyi yapabilme gücünü yitirir gibi olmak).

Bir Kaşık Suda Boğmak; Karşısındaki kişiye aşırı zarar vermek istemek. Bir kimseye çok kızmak, öfkelenmek.

Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Bakmak; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak, bakmak.

Damardan Girmek; Karşısındaki kişiyi en fazla etkileyecek bir noktadan konuya girmek. (Argo)

Dediğim Dedik (Çaldığım Düdük); Başkalarını dinlemeyip sadece kendi kararlarını uygulamak.

Delik Deşik Etmek; Bir insanı fiziksel olmayan bir şekilde, bir şey yapamaz, hareket edemez duruma getirmek. Bir canlının bedeninde muhtelif tip araçlarla bir çok yara, kesik oluşturmak.

Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden,  korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

Duvarlara Bakmak; Boş boş, aptal aptal bakmak, iki tarafına bakınmak. Üzgün ve sessizce bakmak, bakınmak (Mel mel bakınmak, öküzün trene baktığı gibi bakmak kavramları ile de çakışabilir).

Göbek Atmak;  Çok sevinmek. Oynarken göbeğini yukarı doğru atmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Göz Önüne Almak; Gündemde yer almayı sağlamak. Unutmamak, olduğu gibi hatırlamayı mümkün kılmak. Sürekli denetim altında tutmak. Kolayca ulaşılacak bir yerde bırakmak, bulunmak.

Halletmek; Çözmek. İçinden çıkılması çok güç görünen bir duruma çözüm yolu bulmak. Bir şeyi yoluna koymak, olumlu sonuca bağlamak.

Hasetlenmek; Kıskançlık göstermek, çekememek, kıskanmak.

Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.

İçini Dökmek; Birine dertlerini, sıkıntılarını, duygularını anlatarak boşalmak, rahatlamak. (Pil, akü vb. için; Gücünü yitirmek, boşalmak, deşarj olmak).

İçten İçe Gücenmek; Karşısındakine hissettirmeksizin gücenmek, kırılmak. Beklenen ilgiyle karşılaşamayıp gönül kırıklığı, kırgınlığı yaşamak.

İtibar Etmek; Saygı göstermek, saymak, değer vermek.

Kaba Kaçmamak; Terbiyeye, inceliğe, çirkinliğe, iyiliğe ve kötülüğe aykırı olmak.

Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

Kotarmak; Hazırlık yapmak. Başarmak. Bir işi hazırlamak, tamamlamak, bitirmek. Pişen yemeği bir başka kaba boşaltmak. Hazırlanan yemeği yenecek duruma getirmek.

Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

Nabza Göre Şerbet Vermek; Birinin hoşuna gidecek, eğilimlerine cevap verecek bir biçimde davranmak.

Pohpohlamak; Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.

Sadık Kalmak; Birine ya da bir şeye içten bağlılığını sürdürmek, bağlılıktan ayrılmamak.

Set Çekmek; Ödün vermemek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmeyi aklına getirmemek, düşünmemek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunma imkânını sağlamak, taviz vermemek.

Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik

Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.

(2) Ben sizin babanızım…  Özür dileyerek söylemem gereken Barbaros HAYRETTİN’e ait anlayamadığım bir şarkı.

(3) Apak; Çok ak. Bembeyaz.

Çat Kapı (Gelmek); Aniden, beklenmedik bir anda kapıyı çalarak, ya da çalmaksızın beklenmeyen yere gelme.

Envaı Çeşit; Türlü, çeşitli, çeşit çeşit.

Hak Reva, Haktan Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.

Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).

Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.

Mehil Müddeti; Devlet memurlarının ilk defa, yeniden, ya da yer değiştirme suretiyle atamalarında kullanılan bir deyim olup “Atama işleminin tebliği tarihinden itibaren göreve başlanması gereken son gün mesai bitimine kadar olan süredir.”

Mutat Veçhile (Mutadı Veçhile); Alışılmış yol, tarz ve şekilde.

PVC Zemin Kaplama; PVC (Poli Vinil Klorür) sentetik plâstik bir ürün olup Etilen (ham petrolden) ve klordan (normal tuz) yapılır. Bu madde zemin kaplamalarında dayanıklılığı nedeniyle en yaygın şekilde uygulanmaktadır. [PVC (Poli Vinil Klorür); Oldukça geniş kullanım alanı olan sentetik plâstik bir maddedir. Katı ve esnek olabilmektedir.]

Şıngırtılı Avize; Avizenin lüks, kristal taşlardan yapılmış, görkem ve parıltısının üst düzeyde olduğu anlatılmak istenmiştir.

Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.

Yakalanma Riski; Herhangi bir yanlışlık ya da hatada, ya da oyunda bir bakıma “sobelenme, enselenme” denecek bir şekilde saklanan, kaçan kişinin yakalanma olasılığı

(4) Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba.

Edep; İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…

Esami; Adlar, isimler.

Eşraf; Bir yerin varlıklı, zengin, tanınmış, ileri gelen, sözü tutulan, etkili kişileri.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Karo; Kiremit, seramik, doğal taş, beton,  metal veya cam gibi malzemelerden yapılmış dört köşe taştır. (İskambil kâğıtlarından baklava şeklinde olanı).

Kartonpiyer; Yapıları kabartmalarla süslemek için, çoğunlukla duvarlarda ve tavan göbeklerinde kullanılan, sertleştirilmiş mukavva ya da kıtıklı alçı.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Marley; Yapılarda döşeme gerece olarak kullanılan plâstik madde.

Mentol; Nane esansından elde edilen, renksiz, keskin kokulu bir tür alkol.

Namahrem; Sözlük manası; (İslâm dinine, İslâm hukukuna göre) evlenmelerinde sakınca olmamakla birlikte birbirinden kaçınması gereken erkek-kadından her biri demek olup, bir bakıma yabancı, el anlamını da taşır.

Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Sırf; Ancak, yalnız, salt. Tüm olarak, bütünüyle, baştan aşağı, büsbütün.

Tablet; Kolayca yutulabilmesi için toparlak ya da yassı duruma getirilmiş hap.

Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(5) Söz vermek üzerine bir iki söz.

“Ya verdiğin sözü tut, ya da tutabileceğin sözü ver.”

Ya söz verme, ya da söz verdiysen o sözü mutlaka tut! Tutamayacağın sözü söyleme, yut!

Kur’an, İsra Suresi, 34. Ayet; “Verdiğiniz sözü yerine getirin, çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”

“İnsanın adam olduğu verdiği sözü tutmasına bağlıdır”.  Abdullah BEK

“Verilen söz, vaktinde ödenmesi gereken bir borçtur.”  Hazreti ALİ

En anlamlı yemin söz vermektir, En büyük intikam affetmektir, En adi söz “Hiç sevmedim!” demek. Ve en güzel cevap gülüp geçmektir. Victor HUGO

(6) Baş Eğilmesi; Değerli ve rahmetli şair Nazım Hikmet RAN; “Babalar Günü” için kaleme aldığı şiirinin bir bölümünde elin öpülüşünü; “Yalnız senin elini öpmek için / eğilir başım” şeklinde dile getirmiştir.

(7) Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Sümer ATASÖZÜ