Gelip geçerken acelemde, yavaşımda, genç-yaşlı, kadın-erkek fark etmeksizin yaşamımda seslenişler kulağıma ulaşır, ya da çalınırdı;
“Müftünün oğlu!” şeklinde... Sanki müftünün tek oğlu benmişim gibi.
Aslında ilkokullarda, hatta üniversiteye kaydoluncaya kadar normal bir insan(!) olduğumu anlatan babam, sonrasında her ne demekse o zamanlar anlamadığım; irşad(1) olacağımı anlatmıştı, keyifli bir anında. Tabiidir ki onun anlatmağa başlamasını; “Normal bir insan gibi” demem mümkün değil. Dur bakayım, nasıldı söze başlangıcı, eğer yanılmıyorsam;
“Şu kadar yıl, bomboş geçirdiğim ömür...” ya da benzeri gibi bir şeydi. Dizinin dibinde oturup öyküsünü dinlediğim yaşlarla bugünkü yaşım arasında geçen zaman arasında fark var. İrşad olmadım, olamadım ki, hatırlayayım.
Her neyse! Okumuş babam, habire(2) okumuş. Çenesinin gücü, beyninin yüceliği, gönlünün coşkusu ile büyümüş, müftü olmuştu!
Unutmadan geçmeyeyim, aralık bir zamanda, ehli namus(3), abdestinde, namazında, evinde bile her daim türbanıyla gezen annemle görücü usulü(3) baş-göz olmuşlar!
Araya girmeden olmaz. Böylesine Müslüman kişilerin, annelerinin-babalarının kendilerine koyduğu isimler de Müslüman isimleri olmalıydı değil mi? Üstelik ilerleyen zamanda kim bilir kaç kez hacca(1) ve umreye(1) gitmiş hacı karı-kocanın çocuklarına koydukları isimler, şeriatın(1) belirlediklerinden farklı olamazdı.
Bir de farkı fark etmek gerekti. Babamın ismi ailesinden kaynaklanan bir isim; Abdullah'tı. Annemin ismi; Jülide, Ceren, Gül falan olacak değildi ya, onun ismi de Emine idi, artık bu isimlerin ilâhi dünyamızda nasıl yer ettikleri biliniyordur, herhalde...![]()
Müslüman bir müftünün Müslüman çocukları olurdu değil mi? Aynen öyle. Ağabeylerimin isimleri Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali idi, yani sırasıyla dört halife, doğumlarına göre.
Mantığım almıyordu, ya dört oğlan yerine ağabeylerimin biri kız olsaydı, ya da zürriyeti kesilip(4) ikide, üçte kalsaydı ağabeylerim? Ama öyle değildi, çünkü bir ağabeyim daha gelmişti dünyaya, onlardan sonra da. Ona da Hazreti Muhammed'e nazire olsun(4) diye Muhammet yerine Mehmet değil, Mehemmet adını takmışlardı.
Ne kadar çok çocuk, o kadar çok Müslüman demekti, dünyaya. Kız evlât da beklemelerine rağmen “Yeter!” demiş olsalar gerekti.
Bir süre gelen-giden olmamış, derken annem menopoza(2) çeyrek kala bana hamile kalmış. Zinhar(2) kürtaj olabilir miydi? Asla! Mademki Allah vardı, belki de kızdır!” diye bana da doğmam için izin vermişler, “Allah verdi” diyerek. Bence, Allah’ın işi-gücü yoktu da onların cinsel hayatı ile mi meşgul olacaktı ki, fantezileri, mülâhazat hanesi ile boş kalarak?
İnsanlar ne kadar okurlarsa okusunlar, ne kadar bilgi sahibi olurlarsa olsunlar, cehalet mutlaka beyinlerine, belki de miras olarak kalıyor, belki de insanlar cahil kalmayı daha çok istiyor ve öyle kalıyorlardı, tıpkı annem-babam gibi.
Ben beklenmedik bir zamanda, üstelik Allah verdiği için(!) dünyaya geldiğimden “Allahverdi” ismini koymuşlardı bana, herhalde inançları gereği. Ortanca yengemin ısrarıyla da Eray ismini de eklemişlerdi, ismimin yanı başına.
Tanrıverdi diye koymazlardı adımı zaten (sanırım). Çünkü “Tanrı sizi korusun, Allah bizi korur! Tanrı sizin olsun, Allah bize yeter!” ve “Allah, Tanrının belâsını versin(1)!” sözleri pelesenkti(2) dillerine.
Ben, beni anlatmayı sonraya bırakıyorum. Ancak "Eray” ismime neden izin vermişlerdi bugün bile anlamını çözmekte sıkıntı çekiyorum. Önce kendilerini; (affedersiniz) at gözlüğü tavrı ile dine adamış, birer allâme(1) olduklarını sanan, anne-baba sözünden dışarı çıkmayan ağabeylerimi anlatmaya çalışayım biraz:
Şeriatın uygun gördüğü şekilde, ama daha akılları başlarında bile değilken, hepsi eş dost katkısı ile görücü usulü evlenmişler ve sayılarını bilemediğim adette onların çocukları, anne ve babamın iftihar ettikleri torunları ve doğal olarak da benim yeğenlerim olmuştu.
Üstelik daha küçük yaşlarda, kız-oğlan ayrımı olmaksızın, vatana, millete, hayırlı Müslüman evlât olarak yetişmeye başlamışlardı, hepsi de!
Ne dedeleri, nineleri, ne de anne ve babaları tarafından onları zorlama yoktu, Kur’an Kursu, beş vakit namaz, Allah, Muhammed, din, iman gibi konularda! Bıyığıma anlatsınlar doğruluğunu! Saklamaksızın söylemem gerek ki, ancak aramızda kalsın, ben de ağabeylerim, yeğenlerim gibi, zorlanmaksızın, kendi isteğimle öğrenmem gereken konularda öğrenme görevime devam ettim!
Daha dört yaşlarımdayken Kur’an’ı öğrenmeye başladım, ilkokula başlamadan evvel de hatmettim(1)!
Ağabeylerim istisnasız(2) hepsi de kendi arzuları ile(!) önce İmam-Hatiplere, sonra İlahiyata devam etmişlerdi. Söylemek abes mi kaçar bilmem, ama hepsi de fakülteye girer girmez renklerine, giysilerine uygun, siyah olarak sakal bırakmışlardı, kendi arzularıyla, kendi söylemlerine göre!
Memleketin yetişmiş, pehlivan yapılı, üstelik saplantıları olan, cumhuriyete ait gereklilikleri ve gerçekleri unutan din adamlarına ihtiyacı vardı. Yoksa neden devletin bütçesinden 8-10 Bakanlık Bütçesinin üstünde ödenek almış olsundu ki Diyanet İşleri?
Her ne kadar bilgilerinin aşırılığından mı(!) yoksa öyle söylemek daha mı işlerine geliyordu da ondan mı, bilemem Din-Ayet İşleri idi, orası!
Evet, dediğim gibi, ağabeylerim de, babam-annem de maşallah gürbüz birer pehlivan gibiydiler. Bir güreş müsabakasına çıksalar, başpehlivanlık için değilse bile, başaltında güreşebilirlerdi.
Ama iman kuvvetlerine rağmen yenilebilirlerdi, o da başka tabii. Hepsinin benim gibi yapısız, genç, sıska, kikirik(2) bir enlem-boylama(3) sahip olmaları mümkün değildi.
İlerleyen tarihlerde müftülük pâyesine(2) de erişen Ebubekir ve Ömer ağabeylerimin daha üniversitedeyken baş-göz olduklarını tekrarlamam gerek, dolaysıyla gecikme gibi sorunları olmayacak olmasına rağmen Allah’ın verdiği sıra sıra, boy boy bebeleri olmuştu.
Bu arada yine Allah’ın izni ve inayeti(2) ile din ve iman yüklü büyüklerinin himmetleri sayesinde yakın bir yerlerde, etliye-sütlüye karışmadan maşallahlarıyla askerliklerini de yapmış, bitirmişlerdi!
Diğer ağabeylerinin, üçünün de müftülerden pek farkları yoktu, sadece müftü olmayı benimsememiş, cesaret edememiş yahut da becerememiş olabilirlerdi. Onun yerine ilin büyük camilerinde hatırı sayılır, sözleri, öğütleri,
vaazları(1) dinlenir, meşhur değilse bile meşhura yakın hocalar olmuşlardı. Söylemeye gerek var mı bilmem hepsi de hacı olmuşlardı, tekrar bu konuya döneceğim.
İbadet para ile olmazdı, olmamalıydı. İslâm'da hiç yeri olmamasına rağmen 7, 40, 52 mevlitleri(1) için âdeta zorlarlardı insanları ağabeylerim. Üçünün de namı çıkmıştı. Çok iyi okuyarak, üfleyerek, gülsuyu dökmeyi ve çörek otunu unutmaksızın, münasip yerlere pamuk tıkayarak, sokarak ölü yıkarlardı.
Mezarlıklarda da -arzu üzerine- çok iyi Yasin(1), Tebareke(1) okurlardı, ilahilerle(1), sanki bu sure(1), ayet(1) ve dualar sadece mezarlıklarda okunurmuş gibi.
İmam nikâhlarında da üstlerine yoktu, yeni doğan bebeklerin kulaklarına esaslı bir şekilde ezan okuyup, duygulu bir şekilde kamet(1) de getiriyorlardı. Bu konuda namları şehir sınırlarını bile aşmıştı.
Camiyi vakit namazları için müezzine, ya da yokluklarını hissettirmeyecek yetkili, fahri ya da emekli bir hocaya bırakıp davet edildikleri o yerlere de gitmekten çekinmezlerdi. Maşallah hepsinin de arabaları vardı, ama “Davet edildiklerine göre” evden alıp, eve teslim etmeleri zorunluluktu davet edenlerin.
Namlıydılar, demiştim. Gerçekti. Tecvidi(1), tevhidi(1) bilirlerdi. Allah vergisi sesleri de güzeldi, ayınları çatlatır, gayınları patlatır(1), nerede kaç elif uzatılacağını(1) ve ağdalı duaları(1) çok iyi bilirlerdi, istisnasız her biri.
Bir de önceden de söylediğim gibi (gerçekten söylemiş miydim?) parayla-pulla asla ilişkileri olmazdı, malûm ibadet para ile veyahut para karşılığı olmazdı. Bu nedenle namları dolaysıyla gidip okudukları evlerde sadece bütün bir tavuk ikram edilirdi kendilerine. “Allah kabul etsin!” dualarıyla tavuğun arka tarafından kuvvetlice bastırarak tavuğu parçalayıp, çok zaman yarım ağızla ev sahibi ve fertlerini davet etseler de tek başına tümünü mideye indirirlerdi sevaplarına!
Sonrasında “Allah, şükür!” diyerek sakallarını sıvazlarlardı. Bu arada para kabul etmediklerinden giderayak ufak bir kutu yerleştirilirdi yan ceplerine hissettirilmeden. “Ne gerek vardı canım?” sözleriyle farkındalık hissettirilirdi karşıdakilere.
Bu ufak kutu günün mana ve ehemmiyetine göre, ev sahibinin takdir ettiği bir altın olurdu, ama çeyrek, ama yarım, ama cumhuriyet falan, her neyse!
Ağabeylerim gibi onların Müslüman olan hanımları da bu helâl altınları biriktirip bozdurup kendilerine bilezik alırlardı. Bilezik alırlarken de eğer tutar eksik kalırsa asla para almaz, üste para verirlerdi. Ne de olsa para, el kiriydi ve maşallahları var, yengelerimin hepsinin de kollarını kaldırmaları imkânsız gibi bir şeydi, bileziklerin ağırlığı nedeniyle.
Bu konuda son ve en küçük gelini, abla dediğim yengemi diğerlerine göre ayırmamın zaruret olduğunu düşünüyorum. Annemin de kolu öylesine doluydu, kesinlikle biliyorum.
Evet...
Nerede kalmıştım? Devam edeyim, ilk iki ağabeyim çok şeyi (belki de her şeyi) bilen anlayan müftü, diğerleri de onlardan ayrılığı, ayrıcalığı, farklılığı olmayan eksiksiz hacı-hoca olduklarından(!) belki de sırtlarını pohpohlayan(4) eller olduğundan çok zaman hacca ve umreye, en basitinden kasap kontenjanlarından görevli olarak gidiyorlardı.
Eee! İnsan hacca, ya da umreye gider de sevabına hanımını da götürmez miydi? Kim bilir kaç defa sevaba girmişler, kim bilir kaç defa da hacılığı tatmışlardı, hep beraber.
Eğer yanlış aklımda kalmadıysa, ağabeylerimden biri, Ebubekir Ağabeyim olması olası, yeğenlerimden birini küçük yaşta hacca götürmüş, tüm aile, hatta tüm sülâle ona takılmış olan ismi unutmuş, onu sadece “Hacı” diye çağırır olmuştu, benim dışımda.
Şimdi ben bu durumda; “Nerde beleş, git oraya yerleş! (5)” desem, ailemin tüm fertleri evlât, kardeş, amca demez; “Eşşek sudan gelinceye kadar döverlerdi beni.(4)”
Bu nedenle felsefem(2); “Üç kuruşluk aşım, (Yani; azıcık) kaygısız başım!” şeklindeydi. Ama nereye kadar? Tabiidir ki, nasihat, tavsiye ve tehditlerle yola gelmeyenin evden kovulduğu, ya da bunun hissettirildiği ana kadar. Çünkü ne demişti Ziya Paşa;
“Nush ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”
Nedense hacılık konusunda itibarsızlığım nedeniyle olsa gerek ben o en küçük Hacı Abbas’a; belki de şive(2) dolaysıyla aklımda kalmış olduğundan “Ya Haci” der, ya da ismini söylerdim, “Abbas(6)!” diyerek bildiğim şiirden esinlenerek inadına gibi ve doğrudan doğruya.
Eee! Büyüklerimin hepsinin dini bilgileri yoğun, ahenkli ve gereğinin üstünde olduğuna göre bu ismin de İslam’la ilgili olduğu su götürmezdi.
İstisnasız tüm ailenin, hatta sülâlem diyeceklerimin fikirleri, düşünceleri, benim, tam lâyıkıyla “adamakıllı(2)” Müslüman olmadığım üzerine idi. Sanki insanların sözlerle beslenerek Müslüman olmaları gerekliymiş, ya da bir robot gibi plânlanıp ayarlanmaları mümkünmüş gibi.
O halde kalp ne işe yarıyordu ki? Gönlün anlamı ne, beynin işlevi neydi? Okumak; onun ilerisinde bir şeyler bilmek, ya da bildiğini zannetmek cehaletten kurtarmıyordu insanı, iki-iki, dört, işte bu kadar vesselâm!
Bu sözler dikkate alınarak bana gelince; daha neredeyse bebek yaşlarımda başlamıştı tahakküm(2), hakaret, hatta tehditler...
“Beyinsiz, kafasız, adam olamayacaksın sen!” ve benzeri sözlerle ilerim hakkında kanaatleri olmuştu büyüklerimin! Eee! Yeğenler bile hatmetmişken, tecvidiyle, tevhidiyle anlamını bilmese de okurken, benim yavan bir bilgiye sahip olmam affedilecek bir hınzırlık değildi.
Sanki o yaşlarda öğrenmese de sadece Kur’an'ı okuyan adam oluyormuş(7) gibiydi, onlara göre. O yaşlarda takke takarak, tespih çekerek, ileri-geri sallanarak Kur’an okumanın yararını hissedemiyordum ben. Ama o evde yaşamak, büyümek zorundaysan söylenenlere tahammül(2) edip istenenleri yapacaktım;
“Velallalin, Velazzalin’ değil ‘Veladdalin’ diye ‘i’ harfini şu kadar elif kıymetinde uzatacaksın! Kamet öyle mi getirilir? Akşam ezanı öyle uzun uzun mu okunur? Dünya bir perşembeyi, cumaya bağlayan gece batacak, namazı kıyamet(1) kopmadan bitirmek gerek! (Bu konuda da şaşkındım. Çünkü dünyanın bir yarım küresi gece ise, diğer yarım küresi gündüzdü. Perşembeyi Cumaya bağlayan gece hangi yarımküre esas alındığında kıyamet kopacaktı ki?
Cuma hutbesini(1) mutlaka dinle? Bayram namazlarına bizimle birlikte mutlaka gel. Bayramlarda ufak bahşişlerle de olsa yeğenlerini sevindir!” gibi sayısız bilgilendirme!
Günlerden bir gün babam, anneme;
“Hanım abdestini tazele, oğlan da alsın abdestini, katılsın bize, cemaat olup şöyle keyifli-keyifli bir tespih namazı(1) kılalım!” demiş, yakında oturan ağabeyim Ömer’i de cemaate katılması için davet etmişti.
O da çoluk-çocuğu alıp gelmişti. Tespih namazını o zaman öğrenmiştim, ama namazı bitirinceye kadar benim abdestim belki de gürültüsüzce dokuz-on defa bozulmuştu, muhtemelen iki ufak yeğenimin de.
Allah biliyordu, ama kuldan, kullardan saklamam gerekti, ben de sakladım tabii, “Allah kabul etsin!” dualarıyla ev çınlarken ve küçükler büyüklerinin ellerini öperlerken. Babam da, annem de, pardon hacı babam da, hacı annem de Müslüman torunlara sahip olmaları nedeniyle, sanki torunlarının ihtiyaçları varmış gibi oldukça yüklü harçlıklarla donatmışlardı onları.
Hacılar beni bu seremoniden azat mı etmişlerdi, yoksa ben mi kabul etmemiştim verilen harçlığı! Hatırımda değil, ama o şairin dediği gibi; “Cep delik, cepken delik, kevgir misin kardeşlik?(8)” örneği kısıtlı bir harçlık hakkım vardı!
Daha fazlası neden olsundu ki? “Anneye babaya ‘Üf!’ bile dememesi” gereken(1) bir evlâdın, anne babasının evlâtları arasında ayırım yapmasının ne gibi izahı olabilirdi ki?
Asiydim. Asi oluşum daha anne karnında şekillenmişti muhtemelen. Büyük-büyük dedelerden birine benziyormuşum, sanki onlar görmüşler, bilmişler de. Ağabeylerim gibi kaş göz, gerisi söz, esmer, kara gözlü, siyah kaşlı, simsiyah saçlı değil, buğday tenli, çakır gözlü, sarıya yakın daha o yaşlarda ihtiyarlamış gibi beyaz saçlıydım.
Eee! Fizikte olan ayrılığımın, kimyamda, gönlümde, ruhumda, beynimde ve kalbimde de olması doğal değil miydi?
Harçlığımın kısıtlı olmasına, belki de defterden silinir gibi olmama ilk tepki, belki de İmam-Hatip yerine düz liseye gitmemle başlamıştı. Aslında edebiyat dersinde aruz veznine(3) göre yazılmış mevlidi vezniyle değil de öğrendiğim, ya da öğretildiğim şekilde, bağırıp çağırarak okumuşsam da bu büyüklerimin tavırlarında bir değişikliğe neden yaratmamıştı.
Ola ki bu, benim ilerim için umutlarının olmadığı anlamını taşıyor olabilirdi. Sırası gelmişken, aruz vezni benim kafamın da almadığı bir şeydi ki, şair ne güzel özetlemişti, benim de duygularımı;
“Aruz sizin olsun, hece bizimdir / Halkın söylediği Türkçe bizimdir / Leyl sizin, şeb sizin gece bizimdir / Değildir bir mana üç ada muhtaç. (9)”
Umut deyince, büyüklerimin ilerim için umutlarını şöyle anladığımı söylememde sakınca yok, gibime gelir;
Aynı evde yaşıyor olduğum ve bağımsızlığı henüz hak etmediğim düşünülüyor olsa gerekti ki, liseden sonra benim de ağabeylerim gibi İlahiyata gideceğimi, “Yarın ölecekmiş gibi” ibadetini yapan bir din adamı, hatta belki de müftü olmamı bile arzuladıkları sezgilerim içindeydi.
Oysa dünya Sultan Süleyman'a bile kalmamış, peygamber bile ölmüştü, Necip Fazıl KISAKÜREK’in belirttiğine göre;
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”
Liseyi bitirdikten sonra;
“Anne-baba olarak hakkımızı helâl etmeyiz!” demelerine rağmen içimden geçen şu idi;
“Bu benim hayatım, hayatımı yönlendirmekte de özgürüm. ‘Allah verdi!’ demişsiniz, ‘Doğmasaydım(10), niye doğmadım?’ diye bir şikâyetim olacak mıydı? O halde ‘doğdum!’ diye de benden şükran beklemeyin. Annem-babamsınız, saygı doluyum, ama bu bana hükmetmenize izin vereceğim anlamına gelmez!”
Sözlerime devam etmeyi istiyor diliyordum, ama okuduklarımdan aklımda kaldığı kadarıyla; “Anne-babana ‘Üf!’ bile deme!” ayeti nedeniyle susmayı yeğledim(4).
Bir Anadolu türküsü geçti aklımdan;
“Söyleyin anneme, annem ağlasın, babamın oğlu var beni neylesin(11)?” der gibi.
Ancak annem de, babam da benim için ağlamazlardı, çünkü onların dini bütün, sözlerinden çıkmayan, kendilerinin tıpatıp benzeri oğulları, gelinleri, torunları vardı ve bu ahretleri(1) için kendilerine yeterdi de, artardı bile.
Gerçekten ibadetlerini tam olarak yapmak, Müslüman evlâtlar yetiştirmek cennette dayalı-döşeli yerleşmenin müjdesi miydi? Okuduğum, anladığım, bildiğim, inandığım kadarıyla “Allah 'la kul arasına kimse giremez! Her koyun kendi bacağından asılırdı!”
Bana göre kimse ne yaşamında, ne de ahretinde geleceğinden emin olamazdı. O halde tedbir kişinin kendinden, takdir ise yüce Allah’tandı. Bu kadar mı? Hayır! “Mevlâ'm neyler, neylerse de güzel eylerdi! (12)”![]()
Üniversiteyi kazanmıştım, ama İlahiyatı değil, gönlümde yaşattığımı.
Ve daha başlangıçta genç, güzel, garip, diğerlerinden çok farklı bir kızla tanıştım, insanın belirli bir yaştan sonra aşka ihtiyacı oluyordu herhalde! Kişi, ideallerini beyninde nasıl şekillendirmişse, karşısındakini de ideallerinde yaşattığı gibi görüyordu; Seray işte, o idi.
Üniversiteyi burslu ve yatılı olarak kazanmıştım. Çevremden; “Varlıklı bir aile çocuğu, yatılı, burslu ne demek, bir fakir sebeplenseydi!” diyenlerin sözleri kulağıma ulaşıyordu.
Oysa belki sırtı kalın gibi gözüküyordum, ama gerçekten fakirdim ben de, sözü edilenler kadar. Bu nedenle de o sözleri kulağıma ulaştırmamam imkânsız gibi idiyse de, silmem, yok saymam da kolay oluyordu. Çünkü özgürlüğüme kavuşmuştum, özgürdüm.
Günlerden bir gün, eve dönüp, anne ve babamın “Hayır dualarını almaksızın” sadece kitaplarımı ve pijamalarımı bir çantaya doldurdum. Gene de anne ve babamın ellerini öperek ayrıldım evden, aklımda temelli ayrılmak düşüncesi yer almıştı, vazgeçemeyeceğim bir şekilde, belki de ispatlamayı düşündüğüm bazı şeyler için.
Ağabeylerim, hatta yengelerim okula ve yurda birkaç kez gelerek beni kararımdan vazgeçirmeye çalıştılar. Mümkün değildi. Bunu dile getirdiğimde;
“O halde ne halin varsa gör!” dediklerinde, yengelerimden gerçekten, gerçek Müslüman olduğuna inandığım en küçük, yani Mehemmet Ağabeyimin hanımı Fatma Abla bir paket bıraktı bana;
“Evden bir şey almadan çıkmışsın, bir-iki parça yeni, bir-iki parça senin ve ağabeyinin kullanılmışlarından koydum. Eğer gönlün kabul ederse kullan.” deyip herkesin küskün(2), kahırlı ve sitem dolu ayrılışlarına aldırmaksızın sarılıp iki yanağımdan da öpmüştü beni, vedalaşırcasına.
Paket, bir süre öyle kaldı dolabımda açılmadan. Ben, bana yetmeye çalışmıştım, aldığım bursla, ana-baba ocağımdan hiçbir katkı olmamasına rağmen.
“Burnu sürtülsün(4)!” demiş olabilirler miydi büyüklerim, geçen zaman için? Belki! Sonra bir banyo ertesinde paketi açmak gereğini hissettim. Zarf içinde bir not ve kalabalık vardı çamaşırların üstünde;
“Elimden gelen bu! Bir yenge, bir abla, hatta bir anne olarak seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. İmkânlarım bu kadar. Darda kalırsan gel, ya da telefon et, yine destek olurum. Pakettekilerin hepsi benim, hepsi helâl, ağabeyinin zırnık, zerre katkısı yok! Fatma Ablan”
Paketteki zarfın içinde inkâr etmemin mümkün olamayacağı şekilde para, birkaç çeyrek ve yarım altın vardı.
Onun dışında ne ağabeylerim, ne de yengelerim lâf ebeliğinden(3) öte gitmemiş, ceplerinde sanki akrep varmışçasına(4), “Gerekebilir, lâzım olur belki” diyerek ellerini ceplerine atmayı dahi düşünmemişlerdi.
Seray’ı ikna etmem zor oldu. Param vardı, onun eksiklerini tamamlamak, istediklerini hediye etmek coşkusunu yaşıyordum, vitrinlere bakarak. İstiyor, gönülden arzuluyordum, bir şey, bir şeyler beğensin, onu, onları alıp ona hediye edeyim diye düşünüyordum.
Çulsuz bir Anadolu kızı olan Seray, istekleri olmasına rağmen gönlünü kısıtlama arzusuyla yüklemişti, ne bir vitrine istekle bakıyor, ne de bir isteği fark ediliyordu gözlerinde.
Oysa öyle güzel gözleri vardı ki, bakmaya doyamadığım.
Kış sezonu indirimi başlamıştı. Seray’ın önce üstündeki, belki de annesinden, ya da yakın bir akrabasından kendisine aktarılmış olduğunu sandığım yeşil kırçıl paltoya sonra vitrindeki bir paltoya beğenircesine, istekle baktığını görünce ilk kez “Tamam!” ışığını
yakmıştım kendime.
“Gir içeriye!” diye emrettim sevdiğime. Sonrasında ise;
“Param var, merak etme, seni donatmak(4) geçiyor içimden. Hemen değilse bile, en kısa zaman içinde seni aile efradımla tanıştıracağım, hak ettiklerine inanmıyor olsam da, onlara iyi görünmen arzum. Sen de istemez misin?”
Heyecanlandı, belki de yaşadığı mahcubiyetti(3), gözlerini yere doğru eğerken, utangaç bir âşık gibi elimi sıkmakla yetindi sadece.
Mağazadan, sonraki mağazalardan da ısrarım, ricam, hatta “Ölümü gör!” tehditlerimle boş çıkmamayı yeğledim, yeter ki o muhteşem gözleri bir yöne doğru uzansın. Çok zaman;
“Dene, beğenirsen, daha doğrusu beğendiğini hissedersem alacağım!” dedim. Gerçekten tehdit, hele ki kendi canımı ortaya koyunca oldukça yararlı oluyordu, bundan % 100 eminim.
“Bunların altına bir de pabuç gerek!”
“Gerek yok, arkadaşlarıma anlatamam!”
“Paltom eskiydi, yeniledim, dersin, paketin içindekileri de fark etmezler sanırım!”
“Ya gördüklerinde?”
“O kadar meraklı mı arkadaşların?”
“Hem nasıl?”
“O halde onlara içinden ne geliyorsa onu söylersin. ‘Biri var yaşamımda!’ dersin. ‘Sevdiğim, bir tanem, sevgilim, Allahverdi’m!’, ya da ‘Eray'ım!’ der gibi, dilinin ucundan ne geçiyorsa, vaat etmeksizin...
Hatta istersen bir fotoğrafımı vereyim, ya da beraberken bir fotoğraf çektirelim, ne dersin? Hem belki ailene de gösterirsin eğer, içinden gelirse, benden vazgeçmeyi düşünmüyorsan hem?”
“Olur, beraber fotoğraf çektirelim. Resim olarak da, sevgin olarak da seni hep kalbimde ve içimde taşıyacak, yaşatacağım…
Ve söylediğin o herkesin söyleyebileceği banal sözler yerine seni; ‘Sahibim, efendim, ömrümün aydınlığı’ olarak ünlendireceğim(4).”
“O zaman ben de aynı sözleri söyleyeyim, bizim şifremiz olsun bu sözler; ‘Sahibim, efendim, ömrümün aydınlığı...’ Hep bu şekilde!”
Sadece gülümsedi Seray, başını eğip elini sıkarak.
Sonra bir ayakkabıcıya girdik. Tezgâhtarın eğilip beğendiği ayakkabıyı giydirmesine izin vermedi. Öğrendiği bu olmalı, ya da gizlemek istediği bir düşüncesi olmalıydı.
Seçtiği ve kendi giydiği ayakkabı “Cuk oturmuştu!(4)” ayağına. Zaten küçüğün de altında, minicikti ayakları ve saklamak istediği şey; ayağındaki düz siyah erkek çoraplarıydı.
“Kendine çorap da al, ne deniyorsa onlardan, öylesinden, hem bir-iki tane değil, üç-beş tane, yoksa ne diyeceğimi biliyorsun, sana kavuşmadan olursa, yazık olmaz mı bana, bize?
“Peki, ben o zaman nasıl yaşarım? Bunları istediğin için alıyorsun bana. Peki, bana benim istediğim bir hediyeyi al desem?”
“Hemen, seni nasıl kırabilirim ki?”
“Ancak ısrar yok, içinden geliyorsa, hem yalnız bir tane. Özendiğim bir hediyen olarak kabul edip ömür boyu kullanıp, saklayacağım!”
“Merakta bırakma beni, haydi söyle!”
“Bir başörtüsü, sadece bir başörtüsü, ara sıra dualarımda başımı örtmem için...”
“Allah iyiliğini versin Seray!”
Sonrasında bir kuyumcu dükkânına sürükledim Seray'ı kapıdan girmeden evvel ellerini tuttum, dua edercesine;
“Okulu bitirince benim olur musun Seray?”
Seray cevaplamadı, sadece elimi sıktı, galiba sevgiyle, her ikimizin de ellerimiz paketlerle dolu olmasına rağmen. Ben bunu bir “Evet!” hatta bir vaat olarak şekillendirdim gönlümde ve zihnimde.
Kuyumcudan parmaklarımıza uygun iki gümüş yüzük alıp birbirimizin parmaklarına taktık. Gönlüm o anda bile öylesine zengindi ki, dünyada en değerli maden ne ise o madenden yapılmış yüzüğü takmak istemiştim onun parmağına.
Yüzüklerimizi öptük karşılıklı, oysa o ana kadar bir kere bile dudak-dudağa gelmemiştik, gizli, saklı, ya da aşikâr(2)...
Bir kafeye girip çay içerken cebimdeki bozdurmaya hacet kalmayan altınlardan ikisini Seray’a uzattım;
“Belki gerekebilir. Bundan sonra kimseye muhtaç değilsin. Beni istediğin sürece yanındayım, ne ve nasıl kabul edersen et beni. Sırtını döndüğün anda da hayatından çıkacağımı bil. Ama seni hayatımdan çıkartmam mümkün değil!”
“Nasıl sırtımı dönerim ki sana? Sen sevdiğim, sen benim geleceğim, sığınağım, sen benim, bizim çocuklarımızın babası ve ‘Seninim, efendim, ömrümün aydınlığı’ olarak tüm yaşamımı kapsayacak tek insansın!”
Daha üniversitenin başlangıcının hemen ertesinde iki genç olarak gelecek plânları içindeydik, sadece birbirimizin ellerini birbirimizin avuçları içinde sıkarak.
Unutmadan hemen eklemem gerek ki; Allahverdi ismimin iticiliği nedeniyle Seray, Eray ismimi tutmuş, beni hep bu ismimle çağırır olmuştu. Seray-Eray uyumu hiç de fena gözükmemişti her ikimize de.
Ve yine unutmadan eklemeliyim ki; beni Allahverdi olarak dünyaya salan Allah’ım, Allah sevgisini doğduğunda yerleştirmişti Seray’ın içine, Müslüman’dı, İslâm’ı ve İslâm’ın gereklerini biliyor ve namazlarını da vakti müsait olduğunda vaktinde kılıyordu. Mutluydum.
Beni daima içtenlikle destekleyen, arkamda duran, diğerlerine göre daima farklı davranan ve bunu bana hediyeleriyle destekleten Fatma Ablama telefon ettim;
“Cemaati şu gün öğleden sonra topla babamın evine lütfen! Onlara kız arkadaşımı tanıtacağım, her ne kadar onların yaşam felsefelerine uygun olmasa da. Ama isterlerse geldiğimizde ‘İmam Nikâhımızı’ da kıyabilirler. Senden saklamam abla, onu görünce sanırım sen de seveceksin. O; okulu bitirdiğimizde evleneceğim kız!”
Fatma Ablam sadece;
“Olur!” dedi, sesinde ne merak, ne şüphe, ne de endişe vardı hissettiğim kadarıyla ve devam etti sözlerine;
“Benim kardeşim bir şeye karar vermişse, düşünüp-taşınıp öyle karar vermiştir. İstediğini oldu bil ve birkaç kuruş daha biriktirdim kendimden, hiç itiraz etme, gelinime mahcup olmanı asla istemeyeceğimi tahmin edersin, bu nedenle ceketinin cebini açık tut, oldu mu aslan kardeşim benim?”
“Ama abla...”
“Aması-maması yok, haydi kal sağlıcakla!”
Benim için önemli olan, sadece annem babam değil, neredeyse tüm sülâlem için önemliymiş, ağabeylerim, yengelerim ve çocuklar, gürültü-patırtı ve ilk defa gördüğüm bir kısım yeni çehreler, yüzler...
Çocuklar gayet tabii, birikmiş enerjilerini boşaltacaklardı, suspus(4) oturmalarını ben de, Seray da beklemezdik zaten...
Bir bakıma mahcup olmuştum Seray’a karşı. Sanki yıllardır nasibi çıkmamış(4), kısmeti açılmamış da, kendisini görücüye çıkmış(4) kart bir kız gibi hissetmesinden çekinmiştim. Gerçekten sandalyelerden birine iğreti(2) oturmuş, kendini baştan-aşağıya, ayaktan-yukarıya süzenlerin bakışlarından rahatsız olmuş gibiydi.
Üzülmüş, pişman olmuştum.
“Ben, bundan sonraki yaşamımı göstermek istemiştim!” onlar pazardan patates alır gibi, ya da koca davar içinden bir kurbanlık seçer gibi inceliyorlardı Seray'ı. Evet, düpedüz, doğrudan doğruya sevdiğim insanı inceliyorlardı, enine boyuna, üstelik sakınmaksızın istihza ile dudak bükerek.
Bir ara Fatma Ablamla göz göze geldik, belli-belirsiz. Elinin parmaklarını huni şeklinde yukarıya doğru kaldırırcasına işaretledi, beğendiğini ima edercesine.
O, evet, sadece o. Diğerlerinin çehreleri, mimikleri(2), dudaklarının büzülüşünü söylemiştim zaten, buna düpedüz hareketlerinin tümü demem daha doğru olacak, düşüncelerinin ifadesi gibiydi. Yaşayacak olan bendim, her nedense kaygısını onlar çekiyorlar gibiydi sanki.
Bir ara en büyük yengem, özellikle de hissedilecek şekilde bana “Gel!” diye işaret ederken sözle de destekledi işaretini "Gel!” diyerek, mutfağa doğru yönelirken. Diğer gelinler de, hatta annem bile benim önümden geçip mutfağa yöneldiler. Çocukların şamatası devam ederken Seray’ı yalnız bırakmak zorunda kalmıştım.
Yengemin kusmaya başlangıcı;
“Bizden değil!” sözüyle olmuştu, belki de devam edecekti eğer ikindi ezanı okunmaya başlamamış olsaydı suskunluklarında. Seray ayağa kalkmış ve beni ismimle çağırmıştı:
“Eray! İlginizi ve konuşmanızı bölmek istemem, ama…” dedikten sonra sesini kıstı, fısıldarcasına;
“Abdestim var, uygun bir yer ve seccade verirsen, hoca minareden indikten sonra ikindiyi farzlayıvereyim, iznin olursa?”
Nefi'nin gerçek Müslümanlar için bir deyişi geçti aklımdan anında;
“Bana kâfir(1) diyenin, kendinde iman olsa, / Dinime ta'an(4) edecek bâri(2) Müslüman olsa?”
Ve Ömer Hayyam’dan Rubai;
“Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak(72) dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman.”
Seray’ın fısıldamasına karşın, kulaklarına ulaştığına inandığım sözleri üzerine bakışları değişmişti bir anda annemin ve yengelerimin. Onlara katılmayıp çay bardaklarını yıkamakta olduğunu sandığım Fatma Yengem gelmişti Seray’ın yanına hemen.
Konuştular mı, konuştularsa ne konuştular bilemezdim, ama diğer yengelerimi cevaplamam gerekti mutfakta.
Hem mutlaka büyük yengemin şaşkın kusmuğu altında kalamazdım. Yutkundum, yutkunmam gerektiği kadar aynı edepsizliği yapmam mümkün değildi, ama seri bir şekilde hazmedemeyecekleri(4) kadar da cevaplamam gerektiğine içtenlikle inanıyordum:
“Neden ‘Bizden değil!’ diyorsun yenge? Sizler gibi kaşını-kirpiğini-başını almadığı için mi? Boyalı-moyalı, hızmalı olmadığı için mi? Abdestinize, namazınıza da bu süsleriniz nedeniyle de pek akıl erdiremiyorum ya!..
Sizler gibi daracık pantolonlar giymeyip, pantolonu üzerine etek giydiği, türbanlı olmadığı için mi? El öperken çenesi yerine, dudaklarıyla öptüğü için mi? Söyleyin neden? Her koyun kendi bacağından asılır, Allah'la kul arasına kimse giremez, bilmiyor musunuz? O zaman sizin müşriklerden(1) Ebu Lehep(1) ve Ebu Cehil'den(1) ne farkınız kalır ki?”
Oldukça sinirlenmiştim, yutkunmam gerekti, öylesine yutkundum yeniden. Vaizler(1), hatipler(1) gibi su içmek imkânım mı vardı ki?
“Sizler Allah’tan değil, kocalarınızdan, toplumdan, yani Allah’ın kullarından ve menfaatlerinizi yitirmekten korkuyorsunuz, Fatma Ablam hariç. Çünkü din, iman, Allah, Kur’an, Muhammed, peygamber, İslâmiyet gibi sözlerle duygu sömürüsü yapıp Allah ve Kur’an ile aldatmaya meyilli olarak söğüşlemeseniz(4) bile söğüşleyenlere destek olup onları el üstünde tutup himaye ediyorsunuz(4). Çok basit bir temenni; bırakın bakalım çocuklarınızı özgürce. Kaçı sizin gibi olmak ister kız, oğlan fark etmez?”
Sanki mezarla, mezar taşlarıyla konuşuyordum. Karşımda ne bir ses, ne de bir hareket vardı. Nefeslenmem gerekti, nefeslendim:
“Son bir iki kelime daha ve gideceğiz;
Seray sadece Allah için giyinir, Allah’tan korkar ve Allah için ibadet eder. Üstelik sizler beni yıllardır tanımamışsınız, o, neredeyse bir yıla kalmadan tanıdı beni ve sevgimi hak ediyor, keşke ben de onun sevgisini gerçekten hak etsem(4), hak edebilmiş olsam.”
Oldukça sinirlenmiştim. Seray’ın namaz kıldığı odaya yöneldim, evde ortama sessizlik egemenken. Namazını bitirip seccadeyi toplamış, başörtüsünü düzenli bir şekilde çantasına yerleştiriyordu.
“Allah kabul etsin, istersen geç olmadan seni yurduna bırakayım, bir söz gelmesin sana.”
“Yemeğe kalsaydınız oğlum!” dedi annem, ne de olsa anne yüreği taşıyordu.
“Sağ ol anne! Seray geç kalmasın. Yurtta ona da, bana da yemek çıkıyor, yetişiriz. Hem merak etmeyin, eğer hakkım varsa, size helâl ediyorum, siz de bana helâl etmek gayretini yaşayın lütfen!”
“Benim yüzümden aileni karşına almasaydın keşke!” dedi Seray, akşamın ışıklarını ve serinliğini paylaşırken. Çenesini tutarak yüzünü kendime çevirdim;
“Dünya bir tarafa, sen bir tarafa, dünya umurumda değil!” dedim…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Müftü; İllerde ve ilçelerde Müslümanların dinsel işlerine bakan din işleri görevlisi.
Bu vesile ile öyküde geçen din ile ilgili konuları da özetlemek istiyorum.
(1) (Bir) Elif Miktarı Uzatmak; Kur’an’ı Kerim’de bir harfi en kısa uzatma süresi.
Ağdalı Dua; Yakarı, yakarış anlamındaki duanın ağlamalı, höykürmeli, yapmacık duygu sömürüsü hareket ve seslerle yapılması. Tanrıya yalvarmanın, Tanrıdan yardım dilenmenin yozlaştırılmış şekilde eylemi.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Allaha Şirk (Ortak) Koşan Müşriklerin Elebaşları; Ebu Cehil Bin Hişam, Ebu Leheb, Âs İbn-i Vâıl, Velid İbni Muğire aklımda kalanlar. Sayamadığım, ya da sıralamakta yarar görmediğim isimler de vardır.
Ayet; Kur’an’ın her bir cümlesi. Kur’an’da 6666 ayet var.
Ayınları Çatlatmak-Gayınları (Kafları) Patlatmak; Böyle bir söz dizisi Türkçemizde yok. Üstüne basa-basa bir şeyleri söylemek anlamındadır. (Bilindiği üzere ayn, gayn, kaf, kef Arap alfabesi harfleridir.) Ancak genelde yöresel yahut da ülke genelinde olarak Kur’an’ı tecvidi ve makamıyla okuyamamak, bazen yanlış okumak anlamında kullanılan bir söz.
Hac; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, hür olmak şartlarının yanında diğer birisi de; nafakadan fazla olarak, hacca götürüp getirecek ve evdekilere yetecek kadar parası olmak şeklinde yapılan farz. Müslümanlığın beş şartından biri olan, Müslümanlarca Zilhicce ayında Mekke’de yapılan, Kâbe’yi ziyaret ve tavaf töreni. Genellikle tek bir Tanrı kabul eden dinlerde kutsal olarak tanınan yerlerin, o dinden olan kimselerce ziyaret edilmesi. Türkiye’de o zamanlar hacca gitmek için herhangi bir kural, ya da kontenjan konusu yoktu. Dinen şartları uygun olan herkes hacca gidebilirdi.
Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an’ı Kerim’i “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
Hatip; Camide hutbeyi okuyan. Topluluk karşısında etkili, açık, düzgün bir şekilde konuşarak düşünceleri anlatan. Duyguları aşılamada yetenekli olarak konuşan konuşmacı.
Hutbe; Camide Cuma namazından önce ve dini bayramlarda namazlardan sonra minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.
İlâhi; Tanrı ile ilgili olan, Tanrı’ya özgü, Tanrısal. Her yönden eksiksiz, çok güzel.
İrşad Olmak, Türkçemizdeki yeri “İrşat etmek” şeklinde kullanılan deyimin anlamı; “Doğru yolu göstermek, uyarmak” tır.
Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
Kamet Getirmek; Camide, cemaatin namaza kalkması için okunan kısa ve acil gibi ezana göre hızlı okunan ezan. Yeni doğan çocukların sol kulaklarına okunan ezan niteliğinde bir okuyuş. Farkı; ezana göre araya sıkıştırılan; “Kad Kâmetti’s selâh (‘Namaz başladı’ sözcüğüdür)”
Kıyamet; İslâm’a ve diğer tek Tanrılı dinlerin inanışlarına göre dünyanın sonu, ve bütün ölülerin dirilip mahşerde toplanacağı zaman. Gürültü, patırtı, gürültülü karışıklık.
Kur’an’ı Kerim Isra Suresi, 23. Ayeti Diyanetin mealine göre; “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf?’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” şeklindedir.
Müşrik; Tanrıya ortak koşan.
Sure; Kur’an’ın 114 bölümünden her biri.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Tanrı sizi korusun, Allah bizi korur! Tanrı sizin olsun, Allah bize yeter! ve “Allah, Tanrının belâsını versin!” Necip Fazıl KISAKÜREK'e ait söz ve dizeler.
Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ın 67. Mülk Suresi olup genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
Tespih Namazı; Genellikle Berat (çok zaman kandil) gecelerinde dört rekât olarak kılınan, her rekâtında belirlenmiş sayıda “Sübhâanellâhi velhamdülillâahi velâa ilâhe illallâhû vellâhû ekber velâa havle velâa kuvvete illâa billâhialiyyil azim” diye tekbir getirilen bir namazdır.
Tevhid (Tevhit); Vahdet kelimesinden oluşmuş tek olmayı anlatan bir kelimedir. (Örneğin “Lâilâheillâllah” kelimesine kelime-i tevhid denilmektedir.)
Umre; Müslümanlıkta Kâbe’yi ve Mekke’deki öteki kutsal yerleri hac zamanı dışında ziyaret etme.
Vaaz; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma. Özellikle vurgulamak istediğim böyle bir konuşmanın korkutucu, incitici kırıcı hatta küfre yönlendiricilik dışında, insan kalbini yumuşatacak, kendisini doğruya, doğruluğa yöneltecek, iyiliğe götürecek şekilde olması temennisidir.
Vaiz; Cami, mescit gibi yerlerde, genellikle öğüt niteliğinde konuşmayı yapan, aşırı derecede ayet, suret, hadisleri Arapça olarak tekrarlayan kişi.
Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.
Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir.
(2) Adamakıllı; Gereğinden, gerekli olandan çok, oldukça çok, iyi, iyice.
Allâme; Derin ve çok bilgisi olan, çok büyük âlim, düşünür, konusunda uzman.
Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
Bari (Bâri); Hiç olmazsa, hiç değilse, öyle ise.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Habire; Durmadan, sürekli bir biçimde.
İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
İnayet; İyilik, ihsan, lütuf, kayra. Lütuf, yardım, iyilik, medet etmek.
İstisnasız; Kimse, ya da şeyleri benzerlerinden ayırmama, ayrı tutmama, beraber düşünme, ya da aynı kuralları uygulama.
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Küskün; Gücenmiş, darılmış, küsmüş olan. Gelişmemiş, küçük kalmış.
Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
Menopoz; Kadınlarda genelde 40 yaşından sonra yaklaşık 50 yaşa kadar geçen süre içinde görülen âdet kanamalarının düzensizleşmesiyle, daha sonra ise kesilmesiyle biten bir dönem. Son âdet kanaması anlamındadır.
Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
Paye; Değer, derece, aşama, önem, rütbe.
Pelesenk (daha doğrusu; Persenk, dilimize ilk haliyle yerleşmiş, aslı bir nevi ağaç) konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.
Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliği. (Bazı bölgelerde “Naz” yerine “işve” kelimesi de kullanılır).
Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
Tahammül; Nesne, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilme, dayanma, direnme. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.
Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.
(3) Aruz Vezni; Mısralardaki hecelerin uzunluk ve kısalıkları temeline dayanan şiiir ölçüsü (Aruz; Arapça, Çadır ortasına dikilen direk anlamındadır).
Ehli Namus; Namuslu kimse. Namus ehli.
Enlem Boylam; Dünyayı enine kesen, Ekvator’a paralel hayali çizgilere; Enlem, (Herhangi bir noktanın Ekvator’a uzaklığının açı cinsinden değeri), Yeryüzünü dilimleyen boylamasına hayali çizgilere ise Boylam (Herhangi bir noktanın Greenwich’e yani Başlangıç Meridyenine olan uzaklığının açısal değeri) denir. 1 derece = dakika, 1 dakika = 60 saniyedir. Ancak öyküde boy-pos anlamında kullanılmıştır.
Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
Lâf Ebeliği; Lâf Ebesi olma durumu. Çok konuşma, herkese lâf yetiştirme. Lafazanlık.
Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.
(4) (Öfke) Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.
Burnu Sürtülmek; Daha önce beğenmediği, yapmadığı, yapamadığı bir işi, bir durumu, bir şeyi bir süre sıkıntı çektikten sonra kabullenmek, kabul edecek duruma gelmek, kibrinden, gururundan, yanlışlığından vazgeçmek. Taşkın davranışlarının cezasını çekerek, güçlüklerle, başarısızlıklarla karşılaşarak ılımlı bir yol tutmak.
Cebinde Akrep Olmak; Para harcamamak için ellerinden gelen her şeyi yapma amaçlı cimri, pinti kimselerin davranış tarzı.
Cuk Oturmak, Cuk Diye Yerine Oturmak; İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak, tam yerine denk gelmek, rast gelmek.
Donatmak; Birinin giyimini, kuşamını sağlamak, süslemek. Bir şeyin ihtiyacının karşılanması, iyi iş görebilmesi için gereken nesneleri, alet, edevat, gereçleri temin etmek, vermek.
Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimseyi, ya da kimseleri hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar kıyasıya dövmek.
Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.
Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.
Himaye Etmek; Korumak, gözetmek, esirgemek, elinden tutmak, gözetmek, kayırmak.
Nazire Yapmak; Bir söze, bir davranışa benzeriyle karşılık vermek.
Pohpohlamak; Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.
Söğüşlemek; Hırsızlık, yankesicilik, soygunculuk yoluyla ya da kumarda, yahut da bilgi alışverişinde kişilerin parasını, bilgisini çalmak, aklını çelmek.
Suspus Oturmak; Başkalarının dikkatini çekecek ve rahatsız edecek şekilde sessiz durmak, konuşmamak, ortama ilgi göstermemek, söz ve hareketlere katılmamak.
Ta'an Etmek; Aşağılamak, çekiştirmek.
Ünlendirmek; Yüksek sesle çağırmasını sağlamak, yüksek sesle duyurmayı, bildirmeyi temin etmek.
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
Zürriyeti Kesilmek (Zürriyetle İlişkisi Kalmamış Olmak); Çocuğu olmaması, ya da başka nedenlerle soyunu devam ettirecek bir durum yoksa sülâlesi, soyu sopu kalmamak.
(5) Nerde beleş, git oraya yerleş…; Hiç para ödenmeksizin, karşılıksız, emeksiz faydalanma imkânı bulduğun erde gereğince, gerektiğince, hatta kovuluncaya kadar yaşa anlamında bir söz.
(6) Abbas; Aslı; sert, çatık kaşlı, kimse, aslan olmakla beraber, peygamberimizin amcasının adıdır. Bir de Türkçemize bu konuda yerleşmiş bir deyim vardır; “Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz!” şeklinde ki; bu da yola çıkacak kimse anlamında kullanılmaktadır.
Bu konuda Cahit Sıtkı TARANCI'mn “Haydi Abbas, vakit tamam!” diye başlayan bir şiiri vardır ki; bu öykü kahramanı ailenin nesebine asla uymaz, bu nedenle öyküyle ilgisi yok, diyebilirim.
(7) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(8) Cep delik, cepken delik, kevgir misin kardeşlik? Orhan Veli KANIK'ın "DELİKLİ ŞİİR'inden dizeler.
(9) Ziya GÖKALP'ın “SANAT” isimli şiirindeki dizeler. Leyl (Arapça) Şeb (Farsça) “Gece” demek olduğu biliniyordur herhalde. Şiir içinde de manası zaten gizli olarak var.
(10) Eğer aklımda yanlış olarak kalmadıysa Stuart MILL'in felsefelerinden biri; “Doğmasaydım, doğmadım diye şikâyetim olmayacaktı. Doğmasam da anneme babama şükranım olmasa gerek!” anlamında bir sözü.
(11) Ankara 'da yedim, taze meyvayı… diye başlayan türkü de “anne” yerine “Ana” denilmektedir.
(12) Hiç kimseye hor bakma / İncitme gönül yıkma / Sen nefsine yan çıkma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI (Hocamızın sözleri oldukça çok, ben örnek olarak bir tanesini aldım).