“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!(1) diyen, ne kadar doğru söylemişti. İnsan yaşamında, yaşadığı günlerin sayısı arttıkça, belki de buna; aklı geliştikçe, beyni olgunlaştıkça, zekâsı artıp büyüdükçe demek daha doğru olacak; insanlar bildiklerinin, bilmediklerinin yanında koca bir sahilin kumsalında, ya da vahası eksik bir çölde bir kum tanesi mertebesinde(2) olduğunu ancak fark edebiliyordu.

Büyük düşünür o sözleri neden sarf etmiş olsundu ki;

Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir!(3)

Ve; “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım(3)!”

Ben, bilmediğimi bile bilemediğime göre akıllı olduğumu iddia etmem de abes olur herhalde. Buna rağmen az buçuk(4) da olsa zeki olduğumu, beynime bebek yaşlarda da olsa yüklediğim şeyleri zamanı gelince ya da gereğinde, gerektiğinde hatırladığımı söylememde sakınca olmasa gerek!

Genç adamın beyninde hazırladığı sözlerdi bunlar. Gerisi zaten teferruattı. Belki de dürüst olup aslında hiçbir şeyin teferruat olmadığını, etkilendiğini, ama bunun yanlış olduğunu düşünüyordu onunla ilk gibi görünen karşılaşmalarında.

Bir anayolda karşıdan karşıya geçerlerken göz göze gelmişler, beyninde şimşekler çakmasına rağmen kendisine ne olduğunu anlamamış, anlayamamıştı. Onun yıllar öncesinin arkadaşlarından biri olduğu geçmişti aklından, belki de o yıllarda gönlüne sığdırmayı akıl edemediği.

Karşı kaldırıma geçip arkasına döndüğünde onun da kendisine baktığını görmüştü. Dik dik, dikkatli dikkatli bakmak yanlıştı, Karadeniz’de.

Bir yerlerden hatırlamak mı? Yoksa magazin dergilerinde yazıldığı gibi, daha önce dünyaya gelip ölüp sonra yeniden dünyaya gelmiş olsalar mı gerekti? İlmi adıyla reenkarnasyon(2) muydu bu? Bilemiyordu…

Üniversiteden mezun olmuş, her Türk erkeği gibi askerlik görevini tamamlamış, devlet babanın ilgililerinin direktifleri(2) bu şirin Karadeniz iline atanmıştı.

İlk günlerin ertesinde dikkatini çeken ilk şey; belki de nem oranının fazla olması dolaysıyla eski model arabaların olmamasıydı. Tek tük kaportası(2) tel kadayıftan yapılmış gibi eski model, neme dayanıklı, Türkiye’nin (sözüm ona) ilk yerli otomobillerinden olan Anadol marka güçlü binekler gözüküyordu ortalıklarda.

Düşüncesine göre, bunda sadece nemin değil, havadaki tuzluluğun da etkisi olsa gerekti. Belki de bu nedenle arabaların saç aksamı çabuk eskiyor, vatandaş eskisi ile uğraşmaktansa yok bahasına(4) da olsa, üç-beş kuruş takviye ile yenisini alıyordu, 8-10 yıllığına.

Yollarda, sokaklarda, caddelerde yedek parça, servis ve bakım onarım eksikliği hissedilen hep yeni, Türkiye’yi araba mezarlığına çeviren değişik ülkelerin değişik, marka ve modelleri görünüyordu, doğal olarak Anadol denilen harika hariç!

Eee! Ne de olsa adı Eren olan genç adam mürekkep yalamıştı(5), bilgi birikimi vardı, aksi takdirde neden mühendis olarak mezun etmiş olsunlardı ki kendini? Üstelik askerlik görevini anlı-şanlı yedek subay olarak yapmıştı; “Yedek subay ölür de dönmez er meydanından(6) marşıyla ve ayaklarını ritimle yere çarparak…

Sonra bir başka diyar…

Önce otel, sonra birilerinin desteği ile bekâr birkaç yaşadığı eve sığınış, rutin(2) günlerin devamı, heyecansız, mutsuz, sakin ve beygir modunda çalışma… 

Aslında son benzetiş uçuk(2) gibi görünse de hafif bile kalırdı, itibarsızlığını göz ardı ederek(5), katır gibi de diyebilirdi.

Yoz(2) olarak bir diğer ifade şekli de şöyle olabilirdi, askerliğinden kalma alışkanlığıyla;

“Kalk! Dişini fırçala! Giyin, kahvaltını et, işe yönel, eşek, beygir ya da katır tarifindeki gibi çalış, öğle, akşam, yemekler, eve dön ve yat!”

Sonrası?

Yok!

“Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim(7)?” dercesine yaşamı tüketiş. Çünkü kendisi durumunda bir insan yaşadığını hissetmiyor, hissedemiyordu.

Gençti, yakışıklı değilse de biçimsiz, tipsiz değildi. Ancak gereğinden fazla muhafazakâr(2) ve itidal(2) nedir bilmeyen şehrin toplumu içinde, başı eğik, gözleri yerlerde; “Para bulurum belki!” gibisine, işine gidip gelmekten başka çaresi yoktu garibin.

En çok; “Yan bakma! Dik bakma! Niye baktın?” gibi sözler dolaşırdı ortalıklarda, elleri bellerindeki silâhlarda olan insanların, kadın-erkek fark etmeksizin. Bir bakıma espri gibi olacak, ama tüm yöre insanları; “Her ihtimale karşı” karşısındakini vurma eğilimi yaşayıp eylem için hazır gibi görünüyorlardı, ancak kan davası gibi bir şey çalınmamıştı Eren’in kulağına.

Ayrıca yörenin görsel bir başka boyutu daha vardı aynı şekilde espriyle anlatılan. Mezar taşlarının kenarlarındaki çentikler çekiyordu insanların dikkatini. Anlatılanlara göre, sağ kolun kıbleyi gösterecek şekilde durduğunda, sağ tarafta o mevtanın kaç kez, ya da kaç adam vurduğunu ya da belki de öldürdüğünü öğreniyordun.

Soldakiler ise genelde çoğunda bir tane idi ki, o da onun sonunun belgesi gibiydi.

Bir cenaze namazına katılmak zorunda kalan Eren, yan taraflarda üstünde yazı olmayan bir mezar taşında çentik görmeyince merak edip yanındakilerden birine sormuş ve dersini almıştı;

 “O adam değildi, eceliyle öldü!” denildiğini işitince, ister istemez askerlik yaptığı bölgedeki insanların tavrı geldi aklına;

“Kaç çocuğun var?” diye sorunca etrafındaki kız çocukları dışındaki oğlanları saymakla yetiniyordu özellikle babalar, anneler de kısmen…

İstediğin kadar nasihat et, bağır, çağır, hiddetlen, şiddetlen, “Analarımız, yarınlarımız, cennetin ayaklarının altında olduğu varlıklarımız…” diye okumuş biri olarak yırtın, kız çocukların değeri özellikle ağalık düzeninde o kadardı.

Ve Eren’in sözleri bu cins adam denilmesi bile uygun olmayanların bir kulaklarından giriyor, bekleme yapmaksızın diğer kulaklarından azat oluyordu!

Ve de eğer Eren’in ısrarcı olma eğilimini hissederlerse, askermiş, subaymış demeksizin kızların değerinden bahseden kişi bir bakıma Eren’in geleceği olarak “gomonist” oluyordu. Komünizmin ne olduğunu bilip anladıklarından değil, kötü bir şey olduğunu bildiklerini sanmalarından dolayı idi sözleri.

Üstelik bu kızların, bir öküz-inek, bir çift koyun, ya da keçi kadar bile değerleri yoktu, ağanın bebeleri istisna. Besin kaynakları olan katırları bu değerlendirme içine almak bile abesti, sebebi malûm; kaçakçılık, yani geçim kaynağı bir bakıma, oturduğu yerden, zahmetsiz, sırala kızları katırlarla, koy başlarına aklı başında bir veledi, oh keyfi kekâ(5)!

Kızlar vakitleri gelince, öyle gerçek vakitleri anlamında değil, 12-13 yaşlarına gelmişler ve memeleri belli ise vakitleri gelmiş anlamındaydı.

Ve o hayvanlar karşılığında satılanın koynuna girmek zorundaydılar, isterse torunu yaşlarında olsunlar, ayırım yoktu ve özellikle uzun kış gecelerinde çektikleri zahmetler bir yana, peş peşe doğur babam, doğur, ta ki yeni 12-13 lükler gerdeğe girinceye kadar.

Tanrı; “Dört!” mü demiş, kurala, kaideye uymak gerekiyorsa, üç kez “Boş ol!” der, doğru babasının evine geri döner daha yirmilerini henüz geçmiş de olsa. Çocukları? Sübyan(2) bile olsalar, kız-oğlan fark etmeksizin yeni annelerine alışmak zorundaydılar.

Çocuk sayısı 20 olmuş, isimlerini bile sayamama endişesi varmış mal sahibi adamın(!), hayvanı ya da parayı saymıştı ya kız babasına, sonrası vız gidip tırıs gidiyordu!

Doğal olarak bir de kuma(2) veya muta evlilikleri(4) vardı Eren’in bildiği, fuhşun değişik adlı versiyonu(2). Türkiye’nin en üst makamlarında bile uygulanan ve göz yumulan(5). Ayrıca çocuk doğuramayan kadınların evden defedilmesi de Eren için ayrı bir dertti.

Erkek asla, kısır olmazdı, başarısız olmazdı, öyleyse kadın kısırdı, defet(5), yenisini al, kolay çözüm, hele ki mal varlığı bereketli ise. Bu çok önemliydi, yetmişler ilerisindeki, elden ayaktan kesilmişlere, ya da kabul edilmese de hadım(2) ya da iktidarsız olanlara parasıyla alınanlar vardı ki…

O büyük düşünürün sözleri devede kulaktı; “Mal sahibi, mülk sahibi…(8) Bir de “Allah şükür!” demezler miydi, dinden anlamayan kelimeyi tevhit(9) ile kelimeyi şahadet(9) arasındaki farkı bile bilip öğrenemeyen o bencil varlıklar, tekrar olacak ama insan denmesi uygun olmayan?

Eren’in çalışmaya başladığı birimdeki memurların, mühendislerin, idarecilerin, kısaca (tekrar gibi olsa da) varlıkların tipleri, konuşmaları, tavırları, davranışları da başlangıçta askerlik yaptığı bölgeden pek farklı gibi görünmemişti kendisine. Özellikle yardımcı personelin çoğu o yörenin insanlarıydı; kimi genç, kimi yaşlı, kimi çiçeği burnunda gelin, damat, kimi yaşama yeni başlamış genç bir kız, asker dönüşü genç bir delikanlı gibi.

Bunların içinde olduğu gibi dışında da görünenler de vardı ve onlar diğer taraflar için tarif edip anlattıklarının dışında erkekleri insandı, kızlarına, eşlerine, kız kardeşlerine değer veren, aksini söylemek hem haksızlık, hem yanlışlık, hem de günah olurdu.

“Uşak” diye oğlanlara mı, kızlara mı deniyordu, şaşırıyordu. Yöre insanlarının tümü yağız(2), cesur ve saklamaksızın söylemek gerek ki bilinçsiz doğrucu ve ataktı. Doğru söyleyenin dokuz köyden kovulması hiçbirinin umurunda değildi.

Menfaatleri olsun, olmasın, ucunda ölüm bile olsa, ölmeleri gerekse de hepsi “Doğrucu Davut(4)” idi, bir-iki istisnası(2) bile olmaksızın asla.

Eren bu kente geldiğinde, kendisini içinden destekleyen bir duygu ile gönlünün sultanını bulacağına, ona kavuşacağına ve özlediği yuvayı kuracağına inanıyordu, ama nasıl? Bu yörede bir genç kıza değil doğru doğru dosdoğru bakmak, eğri bakmak bile mümkün değildi. Çünkü kendisi gibiler; “Taşradan gelmiş, şehir züppesi(4)” olarak yorumlanıyordu, hissettiği, fark ettiği kadarıyla.

“Zordur almak bizden kızı(10)şarkısı her halde bu yöreye has olsa gerekti.

Kadere inanıyordu Eren. Üstelik kaderin kime nazik davranacağına(11) da % 100 inanıyordu dese, haksız da, yalan söylemiş de olmazdı.

Bazen, hele o genç kızı karşı karşıya kaldıklarında görüp de tanıyamamaktan dolayı, kendine yakıştıramasa da küfrediyordu sanki kadere…

O boy, o endam, o yüz…

Yabancı değil gibiydi sanki kendisine. Belki kendisini yeniden içine zapt etmişti, beynine çakılmış gibiydi, o hareli mavi gözleri unutması mümkün değildi. Rüyalarında hayallerinde şekillenen gözlerdi o gözler.

O gözler, gözlerine, beynine, gönlüne, ruhuna tüm varlığına hükmeden, egemen olan gözlerdi, yakınından, yakınlarından, ta uzaklardan bile…

Hatırlayamıyordu, hatırlamakta zorluk çekiyordu. Hatırlasa da o andan sonra kayboluşunu, arkasından özlem, sitem karışımı bir duyguyla, bir serap gibi yok oluşunu izledikten sonra neye yarayacaktıysa onu özlemesi? O yaya geçidi üzerinde ne ayaklarının izleri, ne de gözlerinin eseri vardı.

Evet, hayal etmek belki güzeldi, hatta insan hayal ettiği müddetçe yaşarmış(12), ama hayal etmemiş, yaşamıştı o gözleri. Kesindi bu bilgisi, ama nerde, niçin, ne zaman ve nasıl tekrar karşılaşmak?

Üstelik tevatür(2), hüsnü kuruntu(4), ya da hissi kabl el vuku(4)

Her ne denirse, o genç kız da arkasına dönüp kendisine bakmıştı ya. “Galiba” değil, “Emin” gibiydi sanki onun bakışlarından.

Yaşamın kendini kendi olarak hissettiği, ama yaşamadığına kesinlikle emin olduğu şu anına kadar çocukluğundaki gibi hissetmesi gerekenleri hissetmediğinin farkındaydı Eren. Birini, birilerini sevmemiş, sevmeye yeltenmemiş, vakit ayırmamış, hatta hiç oralı bile olmamıştı, yaşadığını sandığı şu anlara kadar. Zihnindeki görüntüleri hep yaşar durumda olduğundan.

Üniversitedeki kendisini “Homongolos(13)” olarak suçlayan arkadaşları geçti aklından. Hiçbir kız arkadaşına ilgi duymadığı gibi, hayalindekini, daha doğrusu yaşamının başlangıcından beri beyninde şekillenmiş olanı resmetmeye, tarif etmeye çekiniyor, üstelik arkadaşlarını da anlayamıyordu o zamanlar. Çünkü onların çoğu o gün birine âşık iseler, ertesi gün, ya da bir hafta sonra bakıyordu ki o arkadaşı başka birine olan aşkından söz ediyordu…

Bu; felsefesine de, düşüncelerine de, yapısına da, yaşam tarzına da tersti. Bir insanın tek kalbi olduğuna göre o kalbe bir tek kişi, ömür boyu sığardı ancak. İkincisi, ya da o birden başkası sığmaz, sığamazdı o kalbe. Onların davranışı olsa olsa şıpsevdilik(4) yahut da ayran gönüllülük(4) olabilirdi.

Nitekim aklında kaldığınca, haberler yalan-yanlış kulağına ulaşmış olsa da, görmese de, anlamasa da o arkadaşlarından sadece birisi evlenmişti, numunelik gibi fakültedeki arkadaşıyla. Eğer sözler hatalı ve yanlış değildiyse bu evlilik de mecburen, mecburiyetten olmuştu, aşkın devamından dolayı değil. Bunu belki kendi felsefesine göre şöyle yorumlayabilirdi Eren.

İnsanların yasakları delmeye aşırı niyetleri, istekleri, hatta arzuları vardı engelleyemedikleri. Ya da karşılıklı olarak hissedilen, belki de ihtiyaç olabilirdi düşünceleri reddedemeyecekleri.

Sonralarında insanlar ummadıkları, düşünmedikleri, hatta hayallerinden bile geçirmedikleri dertleri yaşamaya başlıyorlardı. Meselâ; o arkadaşının üç-beş ay içinde bebeğinin olması gibi. İşte böyle zamanlarda bir büyük düşünürün bir büyük sözü tabelâ gibi gözlerinin önüne açılıyordu;

“Dert, insanı yokluğa götüren rahvan(2) bir attır(14)!”

Aşk konusunda değil, ama dert konusunda kendini de sanki o rahvan giden atın üzerindeymiş gibi hissediyordu Eren. Sebep? O yaya geçidinde karşılaşma ve düşüncelerini derleyememe ve unutamama, hatta unutmak için çaba göstermeyi bile istememe…

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, bir evi paylaşan bekâr insanların da kendilerine göre normal, ancak Eren’e göre normal sayılamayacak garabetleri vardı. Örneğin en basitinden horlamaya, ayak kokularına tahammül edememek gibi ve bulaşık yıkama sırası, buzdolabı tertibi ve eksikliklerin tamamlanması, çöp atılması, temizlik, banyo sırası vs. vs. sayılamayacak kadar çok.

Bunlar ve sayamadığı diğerlerini devamlı kendinin yüklenmesi, öteki ve ötekilerin ucundan bile tutmaması, tembellikleri, yanlışlıkları beraberce yaşadıkları halde evin kira, elektrik vb. giderleri için adilane(!) bir üleşim yapılmaması Eren’i sadece kendinin olacak bir ev aramaya iteklemişti.

Ne olursa olsun paraya kıyacak, kira bedelini umursamaksızın, kendi başına yaşayacağı, düzeninden sadece kendisinin sorumlu olacağı bir ev kiralayacak, içini kendi arzularına ve zevkine göre, eksiklerini taksitle ve peyderpey(2) tamamlayacaktı, her nasıl ve ne şekilde olursa olsun.

Eş-dost, yani dairedeki arkadaşları, devamlı alış veriş yaptığı mahalle bakkalı, lokantadaki garson, pastanedeki mal sahibi ve kızının yardımıyla kutu gibi, müstakil bir ev bulmuştu. Kendine yetecek kadar, üstelik kirası da uygundu.

“Çevrenin bekâra ev kiralamama” inatçılığına, muhafazakârlığına ve iddiasına rağmen mesai arkadaşlarının olumlu destekleri, el uzatmaları, kendinde olan şeytan tüyünün(5) yardımıyla(!) ve “Nasibim çıkarsa evleneceğim!” sözüyle ve ev sahibinin “şimdilik” kaydıyla kiralamaya razı olduğu eve yerleşmişti.

“Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi! (15)Ama bu güzellik nereye kadar devam ederdi, bilemezdi, bilmesi de mümkün değildi.

Evin elektriğini, suyunu bağlatmak da ev sahibinin ya da kendisine yardım edenlerin görevleri değildi ya. Muhtara kaydını da bizzat kendisi yaptırmalıydı, yardımsız, yardımcısız olarak.

Ayrıca insanlar, her ne kadar yakın ve yardımcı olmayı isteseler de; “El, elin kaybolan eşeğini türkü çığırarak aramaz mıydı?”

Üstelik ensesi kalın bir yiğide sormuşlar; “Neden ensen kalın?” diye. O da; “Kendi işimi kendim görürüm!” demiş ya. Her ne kadar Eren’in ensesi kalın bir yiğit olmak gibi niyeti yoktuysa da…

O halde…

İzin alıp gerçekleştirmek için beyninde kurguladıklarını önce mahalle muhtarına, sonra elektrik ve su idaresine yaptırmalı ve anne-babasına, “Hani sürpriz yapmalarını, bekler gibi” adresini bildirmeliydi, işlemlerin bitişinin hemen ertelerinde hemen! Başvurdu ve geçekleştirdi de, hem de hepsini, kısa bir süre içinde, ama ufak sayılmayacak kadar zaman alacak bir eklentiyle…

Sıra numarası alıp, kendi halinde sırasını beklerken, bank gerisindeki gözlerle karşılaşınca, gözlerine inanamadı. Aynı şaşkınlık karşısındaki hareli gözleri olan genç kızda da varmış gibi gözükmüştü kendisine.

Üstelik banka yaklaştığında da bir adım daha ilerlemişti onu bu görüşünde. Hatırlamıştı. Yaka kartında “Erin” yazılıydı ve zihninde yer almayan soyadını ise yakasındaki karttan öğrenmişti. Çocukluk arkadaşı, okul arkadaşı idi o.

Coştu birden Eren;

“Bağışlayın, ölüp dirilmeye inanır mısınız, yeniden diriliş gibi?”

“Elhamdülillâh Müslümanım, dinimin gereği inanırım, ama öyle reenkarnasyon gibi söylenen şekilde değil, çünkü Allah yeni bir can, yeni bir ruh veremeyecek, yaratmayacak kadar aciz değil!”

“Sağ ol! Ama tek bir sual daha lütfen! Hiç Ankara’da bulunup okudunuz mu?”

“Evet! Orda doğdum, bir süre de okudum, ama size ne bundan? Beni birine mi benzettiniz yoksa?”

Erin belki de çekinikliğinden olsa gerek, karşısındakini tanımamış olmak gayretini yaşıyordu, tanımış, hatırlamış olmasına rağmen.

“Ben birine benzetmedim seni Erin, benzetmem de imkânsız, seni buldum! Bu benim için önemli, bana bir çay içecek kadar vakit ayır, tüm bildiklerimi, yaşadıklarımı, aklımdan geçenleri, umutlarımı, rüyalarımı, hülyalarımı, düşüncelerimi anlatayım sana…”

“Bu yörenin insanlarını tanımıyorsun herhalde. Dışarıdan gelenleri pek makbul saymazlar(5). Üstelik ben sözlüyüm de, hemen karşıda duran güvenlik görevlisiyle, ilerde uygun bir zamanda resmen nişanlanacağız. Şimdi seninle iş yapmadan konuştuğumu gören biri, ya da birileri kendisine haber yetiştirecek, ya da kendisi görüp ahret suallerine(16) başlayacaktır. O zaman al başına belâyı. Birilerinin seni incitmesini istemem. Sen de benim incinmemi istemezsin, değil mi Eren?”

İsmini bilip söylemekle açık verdiğinin farkında değildi Erin. Bunu bir koz(2) olarak değerlendirmek de Eren’in şanından olmalıydı.

“Peki, sen onu istiyor musun?”

“Sadece yüzüne baktı Erin, Eren’in. “Bu ne biçim soru?” anlamında mı, yoksa “Sen ne dersin?” ya da “Sükût ikrardan gelir?” anlamında mıydı çözümleyemedi Eren ve elindeki kozdan yararlanarak sözlerine devam etmesinin gerekliliğiyle;

“Peki, işlemimi yap, ama telefon numaranı da yaz Erin. Telefonunu bir kez çaldırırım, müsaitsen bana dön, seninle mutlaka konuşmam gerek! Sonrasında bana bir tekme atarsın ve sözlüne geri dönersin. Bunu benden esirgeme! Çünkü bu hareli çivit mavisi gözlerin(4) çocukluğumdan kalan, her an içimde yaşayan gözler.  Etkisini anlatmam mümkün değil, yıllar öncesinden, şu ana kadar yaşayan...”

Durakladığında sözlerini desteklemenin yararlı olacağını düşünüp devam etti Eren;

“Karşılaşmamış olsaydık bile, ömrümün sonuna kadar yaşayacak olan. Belki çok uzak bir ihtimal gibi görünebilir yaşantımda neden, nereden, niçin ve nasıl olduğuna anlam vermekte güçlük çektiğim bu sırrı çözmem, çözebilmem için bana bir şans ver. Ama mutlaka ver bu şansı bana, buna ihtiyacım var. Sonrası…

Evet, sonrasını ancak sen bilirsin, sen yaşarsın, sen başına, senle, kendinle…”

“Bence şansını zorlama Eren!”

“Düşüncelerimi bu havada üşütüp yok edemem. Bir araba sopa da yerim hemşerilerinden. Bir kurşunla dünyamı değiştirecek olsam da sana söyleyeceklerimi söyleyemeden gidişim bana zor gelecek. Ama bana istediğim şansı verirsen, söz veriyorum söyleyeceklerimi de, söylediklerimi de unutacağım. Yaşamayı arzuladığım o bir-iki dakikalık, ya da yarım saat, bir saatlik zamanı da unutacağıma söz veriyorum, sana mutluluk ve saadet dileklerimle…

Ve sonra asla ne seni, ne sözlünü, yani kocan olacak kişiyi bilmem, tanımam bile.”

“Sen söz verme Eren. Ben de söz vermeyeyim. Aşırı ötesinde kıskanç olan sözlüm seninle karşılaşmaz da yaşamaya devam edersen, telefonunu bekleyeceğim.”

“İnsan yaşamı burada o kadar ucuz, öyle mi? Yani namus meselesi gibi, ‘Niye yan baktın?’ der gibi. Çok şeyi hatırlıyorum Erin. Küçüklüğümde, çocukluğumda, yani çocukken, küçücük beynimin en ufak zerrelerine kadar yerleşen biricik insan vardı ve o; sensin Erin!”

Yaptırdığı işlemin bitmesini, işlem kâğıdının bir yerlerine telefon numarasını yazmasını beklerken fısıldadı tekrar;

“İşlemimi bitirdikten sonra gideceğim. Seni bir kez daha görmeden, duymadan, bir kez daha gözlerinde yaşamadan ölürsem, gözlerim açık kalır, bunu bil!”

“Çok erken değil mi?”

“Geciktirmek elinde!”

Tam bu sırada bir görevli geldi yanına Eren’in. Bu; o olsa gerekti. Ancak bilmemesi gerekenleri bilmesi mümkün değildi.

“Bir sorun mu var?”

“Yok, Erin Hanımefendi tesadüfen Ankara’da beraber okuduğumuz karımın ve benim sınıf arkadaşım çıktı. İki kelime eskilerden konuştuk, eşimle birlikte ziyarete geleceğimizi sözleştik. Şimdilik izninizle…”

Eren genç adamın bakışlarını beğenmemişti; “Münasip bir şeyler olsa da mezar taşıma çentik attırsam…” gibi düşüncesi vardı sanki. Belki de bu konuda ilk deneyimini, ilk milli oluşunu gerçekleştirme düşüncesindeydi.

Ancak şu da gerçekti ki, Eren için de; “Korku dağları bekliyordu!” sözünü gecikmeksizin söylemek gerekti.

Sırtını döndüğünde yalanının anlaşılıp anlaşılmadığının tereddüdünü yaşıyordu. Çünkü söylediklerinin hiçbiri doğru değildi.

Erin’le sokaktan kapı komşusu çocuk arkadaşlarıydı.

Erin okula başladığında Eren ağabey hüviyetlerinde daha ileri bir sınıftaydı.

Eren evli olmadığı gibi karısının da Erin’le sınıf arkadaşı olması mümkün değildi. Hem karısının adını sorsa, ne derdi ki? Meselâ kardeşinin adını söyleyebilirdi Ceren olarak, yalandan kimsenin ölmediği bilinciyle.

Ayrıca ellerinde yüzük de yoktu, görse yeni bir yalanın ortama davet edilmesine gerek yoktu; “Ziynet, erkeğe haram, inancım gereği, takmıyorum!” der, diyebilirdi. Gerek kalmamıştı!

Aslında Eren’in özellikle “Evliyim!” sözü zihnini karıştırmıştı Erin’in, ancak sözlüsü Emircan’ın ayrılışında ufak bir tebessümle parmaklarını göstermesi, galiba uzak durmak istemesine karşın rahatlatmış gibiydi Erin’i.

Ve dizeler oluştu, anında Eren’in kaleminde;

“Yaşam önemli, kutsal... Yesem, içsem, nefes alsam,
Hep seni yaşayacağım, hem ağlasam, hem gülsem,
Sana aitim, bir kere daha dünyaya gelsem
Sana nasıl söylesem, nasıl anlatsam ki, bilsen?

İlk nuruyla güneşin, nasıl uyanırsa doğa?
Nasıl verilirse yavruya istenen ilk lokma?
Ve niçin filizlenirse ilk tomurcuklar dalda?
Sen, öylesine yaşayacaksın, yeter ki bil sen!

Ömrümün aydınlığısın, hem gönlümün baharı,
Tüm hülyalarımın, düşüncelerimin kararı,
Öte dünyamın günah, sevap, zarar ve yararı
Senin için yaşadığımı, ah anlayabilsen!
(17)

Eren’in ismini beğenen Erin’in annesi kızına Erin ismini bu özençle koymuştu istekle. Ancak Erin henüz ilkokula başlamışken Eren’in babası atama isteğinde bulunmuş, şansı gereği, ya da aradaki hatırlılar sayesinde memleketine tayin olmuştu ve Eren’le Erin’in yolları o günlerde ayrılmış, ta bugünlere kadar hiç birleşmemiş, hiç çakışmamıştı.

Eren, doğal olarak Erin’den büyüktü, ondan önce büyümesi de olağandı, okumuş, askerliğini dendiği gibi bitirmiş, yiyeceği ekmek bu şehirde şekillendiğinden, daha doğrusu çocuk yaşlarda başlayıp da farkında olmadan gittikçe büyümüş olan sevgisine hükmedenle burada karşılaşacağından dolayı kurumuş bir yaprak gibi rüzgârın önünde buralara sürüklenmişti(18). Kanaati bu idi.

Gerçek öyle miydi gerçekten? Yoksa bunu Tanrının bir yönlendirişi gibi mi kabullenmeliydi? Mülâhazat hanesi boş(4), cevaplandırılması ucu açık(4), mümkün olmayan bir soruydu bu.

Erin ise, doğa, il ve yine memleketine atanan babası ve babasına yakın hatırlı kişiler sayesinde lise mezunu olarak çalıştığı bu işi bulmuş, kısa zaman içinde işinde öğrenmesi gerekenleri öğrenmiş, uzman olmak üzereydi.

Kendine karşı dürüst olması gerekti Erin’in. Buna mecburdu da bir bakıma. Emircan’ın kıskançlığı nedeniyle Eren’e zarar vermesi ihtimalini yok etmeliydi. Telefon çalar çalmaz açtı;

“Annem, babam da merak ediyorlar seni, yemek yemediysen hemen gel, hatta pijamalarını da al, getir, burada kalırsın!”

“Tanrıya şükrediyorum yıllar sonra karşılaşıp birbirimizi tanıdığımız için. Hemen adresi ver. Üstelik kurt gibi açım. Yılların birikmiş özlemiyle hemen geleyim, hem bir şey gerekli mi, gelirken getireyim!”

“Sadece sen…”

Bu sadece bir davet değil, bir sevgi gösterisi, hatta daha da ilerisi olabilir miydi? Neden olmasındı? Olurdu tabii. Olurdu da, nasıl olurdu, onu sadece Allah bilirdi!

İnsanların yaşamlarında hiç ummadıkları, akıllarından bile geçirmedikleri, geçiremeyecekleri, hatta tahayyül sınırlarının bile zorlanacağı bir şeyle karşılaştıklarında kendilerini zapt etmeleri zor, hatta çok zor oluyordu.

Yaşamaları mümkün olan engellere, badirelere(2) boş vermeleri gerekiyordu insanların…

“Bak hele; ‘Dağ, dağa kavuşmaz, insan, insana kavuşur!’ demişler, nereden nereye? İzler kaybedilmişti. Gönül çekmiş, bak yine karşılaştık!” Konuşan Sonercan’dı, Erin’in babası yani.

Sonra genel anlamda konuşulması gerekenler, sorular, cevaplar, sohbetler…

Anne, baba yorgunlardı, belki de yorgun hissediyor olmalıydılar kendilerini. Uykuları gelmiş, televizyon kumandasını ve salonu onlara bırakarak odalarına yöneldiler.

“Evi öğrendin, ne zaman istersen gel. Canın bir şey çekerse teyzene söyle, yapar. Eskilerden bahsederiz, unuttuklarımızı, hatırlamak istediklerimizi anlatırız birbirimize. Hatta annen, baban mutlaka, seni, evini, bizlerle karşılaşmanı merak ediyorlardır, çağırırsın, gelirler, kaynatırız, evimiz müsait…

Eğer tavla biliyorsan ve yenmeyeceğine söz verirsen Erin’in izin verdiği süre kadar oynarız!” diyen Sonercan baba ve hanımı odalarına yönelmişlerdi.

“İstersen, yorgunsan, ben seni tutmayayım, odanı göstereyim, sen de yatmak istersen, uyuyacaksan?”

“Ben seni dinlemek istiyorum!”

Sevgiyle bakıştılar göz göze…

“Anlat!” dedi Eren.

“Sen anlat!” dedi Erin.

Birikmiş, söyleyecekleri, konuşacakları o kadar çok şey vardı ki, duvar saati ertesi günü haber verdiğinde bile bitmeyen bir sohbetin koyuluğunda idiler, sadece bir küçük ara; düşünceli ve endişeli…

Uyudular, yataklarına çekilip. Muhtemeldi, hatta gerçekti ki, birbirinin rüyalarında idiler.

Ve belki de bu nedenledir ki, yani birbirini rüyalarında görmek gibi, uyumakta geciktiler. Cuma sabahıydı. Sabah namazına kalkan anne-baba onları uyandırmaya kıyamadılar.

Eren, eviyle ilgili işlerini bitiremediğini, Erin olağan rahatsızlığını belirtti işyerlerine, ayrı ayrı. Bugün onların olacaktı, üleşeceklerdi. Tarihin ve talihin ve hatta kaderin izin verdiği sürece birbirinden ayrılmaksızın, evden çıkmaksızın, ses çıkarmaksızın, kendi kendilerine bile belli etmeksizin beraber olmayı düşlüyor, diliyor, istiyorlardı.

Gözlerden ırak, daha çok beraber olmayı istediler. Bu mümkün değildi, babası ilin muteber(2), tanınmış bir yerlisi ve Erin onun bilinen, sözlüsü olan kızıydı. Eren’in yöre koşullarını bilmediği için bu konuda bilgisinin olmaması doğaldı, tam anlamıyla bir kısım şeyleri bilmesi mümkün değildi.

Tanınmayacağı inancını yaşadığı bir tekne kiraladı Erin, Eren’in Cuma namazından dönüşünü bekleyerek.

Eren çok şeyi savsaklamıştı(5) o güne değin, özellikle askerde Cuma namazları ve aklına gelmeyen, getirmeyeceği, getirmek istemediği birçok şeyler gibi. Ama burada âmirlerin hoşgörüsü, Cumaya inananların çoğunluğu nedeniyle bir tek Cumayı bile yitirmemişti, hatta Cuma günleri il dışı görevlere çıkmamak için müessese müdüründen izin bile almıştı.

“Öğrencilikten sınıf arkadaşım! Yeni tayin olup şehre geldi de, bize sahili gezdirebilir misin amca?” dediğinde işindeki durgunluktan sıkılıp paslanmış gibi duran reis konumundaki yaşlı adamın umursamaz tavırlı gözleri ışıldamıştı sanki.

“İyi ki akrabam falan gibi yanlış, ya da yalan bir şey söylememişim! Amcanın deniz hayranlığı, unutması gerekenleri unutmasına yetecekti herhalde, hele ki bir yerine iyi bir bahşişi de, örneği iki gibi eline sayarsak!” diye düşündü Erin. Yaşlı adam;

“Balık tutmaya da çalışacak mısınız kızım? Hazır olta alıp getireyim mi?” deyince;

“Yok amca, sahil boyu git, arada sırada fazla olmamak kaydıyla açılabilirsin de istersen…” dedi Erin bilgiççe.

Başlangıç iyi gibiydi, termosta çay, satın aldıkları kurabiyeler, kuru pasta, onlara kaptan amca da ortak olunca hülyalarının gerçekleşmesi dualarını etmişlerdi akşam güneşinin yarattığı dalgaların kıpırtılarda, hatta yakamozlarda.

Her şey her ikisinin de gönüllerinde yaşattıkları, ya da yaşamak istedikleri gibiydi, sahilden biraz uzaklaşmış gibi olsalar da.

Ta uzakların yakınlarından bir tanker geçiyordu, oldukça yüklü olduğu ta uzaklardan bile fark ediliyordu, gövdesi yarı beline kadar suyun içindeymiş gibi. Bu arada yanlarına yerli turist oldukları muhtemel bir başka tekne yaklaşmıştı.

İçindekiler; “Vur patlasın, çal oynasın!” tarzında tencere altlarına, kapaklarına, teknenin duvarlarına dümbelek tarzıyla vurarak eğleniyor, oynuyor, hatta yadırganacak bir şekilde, bir bakıma dans ediyorlardı. İçkili olsalar gerekti, hata aşırı, olağanın üstünde.

Kaptanın kendi teknelerine çarpacak kadar yakınlaşmasından anladıkları kadarıyla onun da yolcularından pek farklı olmadığından bahsedilebilirdi, alkol yükü konusunda, belki üç-beş cc. kadar daha az gibi.

Yaşlı kaptan kendi kendine söylenerek, “Lâhavle çekerek(5)!” o tekneden uzaklaşmaya çalışırken, tankerin sürüklediği hırçın Karadeniz dalgaları kendilerine ulaşmış, bu sebeple yandaki tekne, bir bakıma kendine hâkim olamayıp olağan dışı bir hareketle kendi teknelerine çarpmıştı.

Boş bulunmuştu Eren ve denize düşmüştü o etkiyle. Onun düşüşünü gören diğer teknedeki, sarhoş, etkisi anlaşılmayan, garabet tandanslı(2) yolcular bildiklerinden değil, belki de etkilendiklerinden dolayı;

“Kaçın! Jaws(19) geliyor, Javıs gözüktü, Cavıs adamı yiyecek, vahşi, acımasız, köpek balığı” gibi sözleri peşin peşin, peş peş söylerlerken sanki o filmdeki fon müziğini de peşi sıra seslerinin yardımıyla aynı tencere kapaklarına vurarak sözüm ona gırgır yaptıklarını(5) sanarak devam ediyorlardı neşelerine.

Eren’in yüzme konusundaki bilgisi, deneyimi ancak derede kurbağa gibi, ya da kaplıca havuzlarında kenardan kenardan yürümek gibiydi. Deniz tecrübesi hiç mi hiç yoktu. Denize düşmekle, denizde olmak konusunda ilk tecrübesi olacaktı bu, ancak sonucunda yüzme bilmemekten dolayı boğulup öldükten ve üstelik gözleri açık ne umurundaydı ki?

Yaşamındaki en çok sevdiği şeyin sevdiğine kavuşamamak olsa da deniz suyu yutmak olduğunu kendine itiraf ediyordu, doğal olarak “gulp!” gibi sesler çıkararak batıp çıkarken.

Bu sularda yolunu şaşırmış olsa da köpek balığı olmaz, barınamazdı, bir deniz çocuğu olan Erin’in bildiği kadarıyla. Üstelik hem yüzme, hem de yaşamı gereği öğrendiği ilk yardım konularında eğitimli ve tecrübeliydi.

Oysa Eren dalgalarla boğuşurken sanki çay siparişi veriyor gibi, elinin parmaklarını açmış, beş işareti(5) yapıyor gibiydi! Yoksa o işaretin anlamı “Ancak beş dakika daha dayanabilirim!” anlamında olsa mı gerekti?

Hiç düşünmeden üstüyle, başıyla atladı denize Erin. Eren’in deniz suyu ile dolgunlaşan elbiseleri ve midesine yüklediği deniz suyu ile bedeni oldukça ağırlaşmıştı. Bu nedenle onun bedenini su üstünde tutmakta zorlanıyor, öteki tekneden bir Allah’ın kulu da seyretmek dışında hiçbir şey yapmıyordu.

Yaşlı kaptanın uzattığı simit ve merdiven yardımıyla Erin Eren’i önce tekneye çıkarttı. Nefes alma gayreti yaşar gibiydi Eren.

Erin, burun deliklerini kapatıp suni teneffüsle nefes almasını sağlamaya çalışırken, kaptan amca da göğsüne mesaj yapmağa çalışıyordu Eren’in.

Erin, üzüntü ile Eren’i yaşama döndürmeye çalışırken, dudaklarının çabasının sonuna doğru hapsedilmeye çalışıldığını fark ya da hissetti;

“Baksana bana sen, ne zaman geldin kendine sen?” diye sordu belki sinirle tekrarlar gibi.

“Kendimi hiç kaybetmemiş ve yitirmemiş ki! Senin yanında zaten yaşadığımı hissediyordum. Şimdi ise bundan eminim! Peki, ya sen?”

“Kandırdın beni!”

“Bu sorumun cevabı değil. Ama fena mı oldu sanki? Yıllarca sustuktan, özledikten sonra, belki günler, aylar boyu ne ben beni açıklayabilecek, anlatabilecektim sana, ne de sen beni beklerken yaşlandığını hissedecektin. Bu da ömrümüzü farkında olmadan heder etmek(5) olacaktı. İyi ki düştüm denize, iyi ki kurtardın beni!”

“Böyle olmasa, cesur olup, ‘Seni seviyorum!’ deyip sen öpseydin beni daha iyi ve doğru olmaz mıydı?”

“Aşkın her türlü itirafı güzel!”

“Ama sözlümü ve onun yapabileceklerini, hatırına getirmiyor, unutuyorsun galiba?”

İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş, o da senden kendisine yâr olmayacağını düşünür ve çekilir aramızdan!”

“Diyorsun, buna gerçekten inanıyor musun sen? Karadeniz insanını hiç tanımıyorsun sen! Pire için yorgan yakmaktan çekinmezler, anlıyor musun beni? Ama sana bir şey olur da ayrılırsak yaşamam, yaşayamam, intihar ederim.”

“Olmaz öyle şey!”

Titreyip üşümeye başlamışlardı, kaptan sahile doğru yönelirken, battaniyeler altında, birbirine sarılmış vaziyetteydiler, çekinmeksizin, dünya umurlarında olmaksızın.

Bir taksiye binip önce Eren’in evine gittiler, Eren; “Ben evimde kalayım!” ısrarına karşın Erin bırakmadı, bir-iki çamaşır, üst-baş almasına(5) izin verip takside bekledi onu ve sonrasında Erin’in evine ulaştılar.

Anne Tahire çayı ocağa koyarken, kocasına da telefonla haber vermiş, bu sırada hâlâ titremekte olan Eren’i battaniyelerle sararak bir tabureye oturtan Erin de paldır-küldür(4), sormadan-etmeden banyoya girmişti. Sıranın Eren’e çabuk gelmesi zorunluluğu vardı çünkü…

Haber çabuk yayılıyor olsa gerekti. Emircan duymuş, kapıyı hiddetle çalmıştı. Tahire’nin gürültüden anladığı kadarıyla, kapıyı açmaksızın;

“Sinirlisin oğlum, git, sakinleş, sonra gelirsin, konuşursunuz!” demesine rağmen;

“Nerde o kızın? Kemiklerini kıracağım onun! Dünyayı dar edip(5), öte tarafa yollayacağım onu, hem hiç acımadan!” derken kapıya yüklenip kapıyı kırmış ve elinde silâhla içeriye girmişti.

Tam bu sırada Erin de bornozu ile alelacele banyodan çıkmıştı.

Eren, Erin’in önüne geçti ve;

“Hata bende, ben hak ettim, sözlünün hiçbir suçu, kusuru, günahı yok, bir şey yapman gerekiyorsa bana yap!” diyerek bağırdı.

Emircan silâhını doğrulturken Erin, Eren’in önüne geçmiş ve silâhtan çıkan mermi hedefini şaşırarak Erin’e gelmiş, Erin, Eren’in kollarına yığılırken, annesinin ve Emircan’ın hayret dolu bakışlarını fark edememişti, zaten zorunluluk da yoktu, baygınlığının öncesinde, bilinmeyen.

Emircan şaşkındı, kontrolden çıkmıştı, onu sevdiğinden ayırmayı düşüneni vurmak isterken, sevdiğini, yaşamında değer verdiği insanı vurmaktan ve muhtemelen de öldürmekten dolayı, ıstırap çekmeye başlamıştı anında.

Silâhını alnına dayadı Emircan. Tahire ve Eren’in “Neden?” şeklinde yüklü bakışlarına aldırmaksızın silâhını ateşledi. Tanrı da gereği için elinden geleni esirgemedi…

İspatlanmıştı ki sevenler kavuşamaz sözü koca bir yanlıştı, sevenler kavuşurdu birbirine önünde-sonunda yıllar sonrasında olsa bile. Başlangıçta tohum ya da filiz olan sevgi koskoca bir çınar gibi büyüyüp “Aşk” olabiliyordu çünkü.

Kurşunun darbesi fazla değildi Erin’e, hareketliliği bu gerçeği sıyırırcasına yaratmıştı kendine. Gerekliliklerden sonra birbirine kavuşmuşlardı, her şeye rağmen sessizce. Yaşamlarında bir daha yer almayacak insan toprak altındaydı.

Sevinmemeliydiler, mutluluklarına da bu teessürle hemen başlamaları uygun olmayacaktı.

Şükran mı, esef mi, ya da bir başka duygu mu, onları el ele şehir mezarlığına yönlendirdi, kendini öldüren için birer Fatiha okumak boyunlarına borçtu, kendilerine de, ona da yararının olacağına inanıyorlardı.

Mezarın başına geldiklerinde hayret içindeydiler. Mezarının ıslaklığı bile kurumamış yığının başına ailesi hemen taşını yerleştirmişti, ancak taşın her iki tarafında yarımşar çentik vardı.

Nedenini anlayamamışlardı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Çentik; Sert ve kesici bir şeyle yapılan işaret, iz, kerte.

Eren (Kızlar için); Tanrıya ermiş kimse, akıllı, deneyimli, hayırlı çocuk, dost…

Eren (Oğlanlar için); Olağanüstü sezgileriyle bir takım gerçekleri gördüğüne inanılan evliya, ermiş denen kimse, erkek,  akıllı, deneyimli, hayırlı çocuk, dost…

Erin; Ergen, kendini bilen, aklı başında.

(1) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

 (2) Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.

Hadım; Kısır, kısırlaşmış erkek. Buzağı, kedi, köpek gibi hayvanların erkekliğini giderme işlemi. Osmanlı’da Hadım Ağası kavramı İslamiyet’te yasaklanmış olmasına rağmen uygulanagelmiştir.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

İtidal; Ilımlı olma. Aşırı olmama durumu, ölçülülük. Soğukkanlılık.

Kaporta; Otomobil, kamyon gibi motorlu kara taşıtlarında, motoru örten açılır, kapanır biçimdeki kapak da içinde olmak üzere, taşıtın saç bölümü. Gemi içinin aydınlanması ve hava alması için güvertede açılmış bulunan camekânlı, yuvarlak yer.

Koz; Karşısındakini alt edecek en etkili şey. Başarı fırsatı olan elverişli durum, saldırı ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu.

Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha

Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.

Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

Rahvan; Koşarken bir yandaki iki bacağını aynı anda atan binek hayvanlarının biniciyi sarsmayan koşu biçimi.

Reenkarnasyon; Yeniden Doğuş. Tenasüh, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü.

Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Sübyan; Çocuk, (genelde erkek) çocuklar.

Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.

Tevatür; Çok yaygın söylenti.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

Versiyon; Sürüm. Herhangi bir olayın bir başka biçimde anlatılması, değişik biçim.

Yağız; Karaya çalan buğday rengi. Esmer.

Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “duygusuzca bakış” anlamındadır.

(3) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde.

Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.  SOCRATES

(4) Ayran Gönüllü;  Her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişi.

Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz.

Çivit Mavisi Gözler; Çivit renginde mora yakın, lâciverte yakın mavi gözler.

Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.

Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, önsezi, içine doğmak. Taşradan Gelmiş Şehir Züppesi; Giyinişte, konuşma biçiminde, dilde, düşüncede toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan şehirli, ya da kendini öyle sanan (Taşra; Bir ülkenin başkenti, ya da anakentleri dışındaki yerlerin tümü, ya da bir ile sonradan gelenlerin geldikleri yer).

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak.

Muta Nikâhı; Şii topluluklarda görülen kadına para verilerek yapılan geçici evlenme.

Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.

Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.

Ucu Açık Soru (Açık Uçlu Soru); Basitçe “Evet” ya da “Hayır” şeklinde cevaplanamayacak soru.

Yok Bahasına (Pahasına); Son derecede ucuz.

(5) Defetmek; Kovmak. İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak.

Dünyayı (Başına) Dar Etmek; Bir kimseyi çok sıkıntılı bir duruma sokmak, dünyayı zindan (zehir) etmek.

Elle Beş İşareti Yapmak; (Öyküde) İmdat bekleyen, boğulmakta olan Eren’in son çaba işareti. Futbol maçlarında üçüncü golden sonra; “Bir-ki-üç de yetmez, 4,5, 6 olsun!” tezahüratı sırasındaki işaret. Uşak’taki iki gençle birlikte yapılmış Atatürk Heykelindeki Atatürk‘ümüzün el işareti.

Gırgır Yapmak; İşin alayında olmak, ciddi olmamak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Göz Yummak; Kusurları görmezden gelmek, görmemiş gibi davranmak, hoş görmek.

Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Heba olmak (etmek), Ziyan olmak.

Keyfi Kekâ Olmak; Keyfi iyi, güzel olmak.

Lâhavle Çekmek; Sözün tamamı, “Lâhavle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim”  şeklinde olup anlamı; “Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir.” (Bu sözün hayret, şaşkınlık anlamında ve anında söylenmesi yanlıştır).

Makbul Saymamak; İlgi göstermemek, beğenmemek, tutmamak.

Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.

Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.

Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Üst Baş Almak; Giysi, giyecek almak.

(6) Türk ordusu yenilmez mertlik denemesinde… şeklinde başlayan yedek subay marşının nakarat bölümü; “Türklüğün öz cevheri, taşar temiz kanından / Yedek subay ölür de dönmez er meydanından” şeklindedir.

(7) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim…  “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.

(8) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.

(9) Kelime-i Şahadet; Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır.

Kelime-i Tevhid; La ilahe illallah muhammedür resulallah.” Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.

(10) Kuyu başına vardım, Zeynep’i görem diye…” diye başlayan Barış MANÇO şarkısında “Zordur almak bizden kızı”  şeklinde bir tehdit(!) gizlidir.

(11) Kader, kader sen bize nazik davranmadın…; olarak başlayan Türk Sanat  Müziği  bu eserinin Güftesi; Şahin ÇANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdili Hicazkâr Makamındadır.

(12) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(13) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)

(14) Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.  MEVLÂNA

(15) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(16) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

(17) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “YENİDEN DOĞUŞ (Reenkarnasyon, Tekrar Dirilme, Tekrar Doğma, Ruh Göçü)

(18) Deryada bir salım yok… diye başlayan Orhan GENCEBAY türküsünün bir bölümünde; “Kuru bir yaprak gibi rüzgârın önündeyim, sürüklemiş götürmüş, uçurum sonundayım” dizelerinin egemenliği vardır.

(19) Jaws (Denizin Dişleri); Bir köpekbalığı ilgili gerilim filmi. Türkiye de Cavıs, Javıs ve benzeri şekillerde söylenmektedir. (Ek Bilgi; Her yerde kar var… Tombe La Neige; Salvatore ADAMO’nun “Her yerde kar var!” olarak Türkçemize kazandırdığı bir şarkı olup zamanında halk arasında bu şarkı “Tombul Nejla” şeklinde de yorumlanmıştır.)