Her şey muhtemelen tuşlarına yanlış basılan hiç de yaşlı olmayan genç adamın cep telefonuna ulaşan sesle başlamıştı.

“Dedeleri! Bak torunlarına! Sana şarkı söyleyecekler!” diyen sözler, sesine göre genç denilecek bir hanıma ait olsa gerekti. Anneanne, babaanne değil, kızlardan biri, ya da gelindi, ya da öyle düşünüyordu genç adam, “dede” olmamasına rağmen, “Dede” olarak

“Dinliyorum!” dedi genç adam, hayret etme hakkını saklı tutarak, bindiği otobüsün ahenksiz ilerleyişinde. Aslında vakit hangi vakitti, önemsiz, ama herhalde mesai içi bir vakit olsa gerekti.

Ve genç adam, arabası olmasına karşın neden otobüste ve bir yerlere gitme mecburiyetinde olduğunu bilmiyordu. Bir iş, bir rahatsızlık, ya da akla ulaşamayan bir başka nedenle mi yoldaydı?

“Sordum sarıçiçeğe, annen baban var mıdır?(1)

“Çok güzel! Bir de ‘Şol cennetin ırmaklarını(2)öğretsen çocuklara! Deniz! Sensin değil mi, yeğenim?” dediğinde;

“Evet, ama yanlış bir Deniz’im ben! Çünkü sesinizden anlıyorum ki, siz dedem değilsiniz ve ben özür dilemek zorundayım!”

“Gerekli değil, unutun gitsin!”

“Affedersiniz!” dendi ve kapandı telefon…

Akşam her zamanki gibi zaman geçirmeksizin gelmiş, genç adam evine gelmişti, tek farkla kendisine ulaşan sesin etkisinden kendini sıyırmayı, sıyrılmayı, kurtarmayı bilmeksizin.

Sonralarında ekranda görünen numarayı aradı birkaç kez, ancak cevap alamadı. Muhtemeldi ki, seslerden anlayabildiği kadarıyla ya bir anaokulu, ya da bir ilköğretim okulu sınıflarından birindeki bir öğretmene ait olsa gerekti o cep telefonu numarası.

Daha, daha da ziyade anaokulu öğretmenliğini çağrıştırıp hissettiriyordu çocukların sesleri. Tıpkı yeğeni Deniz’in anaokulu gibi, ama çok uzaklar yerine, sanki yakınındaymış gibi…

Neden sonra, belki de neden nedenlerden sonrası saatler sonrasıydı. Bir mesaj geldi genç adamın cep telefonuna, kısa, kesin, emir gibi, kısaca; “Kimdin”

Sonunda ne nokta, ne soru işareti, ne de ünlem, üstelik “Kimsiniz?” yerine, alelacele karalanmış, belki de merak yüklü bir kelimeydi kendine ulaşan söz, işte o kadar…

“Ben Sarı Çizmeli Mehmet Ağa! Aç telefonu, duy sesimi…” mi deseydi? Kendisi eğer iletişimde gizli-kapaklı iş çeviren biri değilse, kendi cep telefon numarası genç kızın telefonunun ekranında görünüyor olsa gerekti.

Genç adam oturdu ve kelime-kelime uzun sayılacak bir mesaj yazdı, karşısındakine kendini tarif ederek değil, bir şeyler umarak, ya da bir beklenti isteğiyle de değil, ama sesteki özelliği ve etkinliği inkâr etmeksizin, (belki de) karşısındakine değer verdiğini anlatmak ister gibi ve ek öneriyle;

“Tesadüf siz yeğenim gibi ‘Deniz’, ben ‘Dede’ adını taşıyan biri. Tesadüflerin insan yaşamında önemli bir yeri olduğuna inanıyor olmakla beraber bu tesadüfü önemli görmüyorum. Sizin de yeğenim Deniz gibi öğretmen olduğunuzu düşünüyor ve hissediyorum…

Tek önerim; Deniz çocuklarına aynı makam ve melodi ile; Ding, Dang, Dong(3); Türkçe; Tembel Çocuk (4), İngilizce; Are you sleping? Fransızca; Frere Jacques ve Almanca; Bruder Jakob(4) şarkılarını öğretmişti…

Siz de ‘Denemek istersiniz belki!’ diye düşündüm. Tanımamış olsam da sağlık ve başarılarınızı diliyorum.”

Sonuna “Öğretmenim, Hanımefendi” gibi bir şeyler eklese iyi mi olurdu acaba, ya da süslenmiş bir başka söz, ya da şekil her neyse? Mesaj sonuna ismini de mi yazsaydı; bilinen “Dede” olarak?

Gereksizdi.

O telefon numarası arayanlar, arananlar listesinde de, mesajlar bölümünde de, kayıtlı değildi. Gönderdiği mesaj; dalgınlığında “Kaydet ve gönder!” komutluydu. Taslaklarda, hafızada, hiçbir yerde eseri yoktu Deniz’in, sadece gönderilenler bölümünde telefon numarasının dalgınca işlenmiş olması dışında. Hepsi silinmiş olarak.

Genç adam kaderin ayağa dolaşmayacağının, “Pat!” diye geleceğinin, görüntüsünü eksik etmeyeceğini, esirgemeyeceğini hissetmenin bilincindeydi. Peki, beklentisi neydi karşıdan, hem de bu yaşlara kadar hiç yaşamadığı bir şekilde?

Karşısına kaderin çıkması mı? Kaderi; Deniz olabilir miydi, sadece ses olarak, bilmeden, görmeden, tanımadan, tanışmadan? İlintisi ne olabilirdi ki, çocuk sesleriyle karışık olarak? Ve dizeler yoğunlaştı içinde;

“Neydi Allah’ım o ses,
Aldırmadı tek nefes,
Ben ki ömrümde ilk kez
‘Yaşıyorum!’ diyorum.
(5)

Bu yaşa gelmişti, ne sultan aramıştı gönlüne, ne düşünmüştü evliliği, ne de hayalinde şekillendirmişti bir güzelliği; “Şöyle” diyerek, yaşamak arzusuyla. Ama o ses, etkilemiş, hatta âşık etmişti kendini, ancak silintiler nedeniyle şimdi o sesin sahibi ile ilgili hiçbir bağlantısı yoktu artık.

Kim bilir belki o da kendisi gibi; “Adam, sen de!” diyerek silmiş olabilirdi cep telefonundaki numarasını.

Karşısındakinin cep telefonundan tek bir görüntü bile kalmamıştı beyninde, sıfır ve ilk üç numara dışında. Ola ki hani olmaz ya, umut bile düşünülmez ya, hani meselâ kendine ulaşsın, bu mümkün değildi. Çünkü bilmediği numaralar için telefonu açmamak saplantısıydı, kesinlikle açmazdı, çeşitli ve çok nedenlerle yaşamak zorunda kaldıkları nedeniyle (belki)!

Ve gerçekten hayıflandı(6) bir süre, telefon numaralarını silmiş olmasına pişman olmuş gibi.

Heyecanının ilk basamaklarındaydı genç adam. Üniversiteyi bitirmiş, askerliğini yapmış, görevindeki asalet, başarı ve lisan bilgisi ile çalıştığı firmada, en kısa süre içinde yükselmesi gereken noktaya kadar yükselmişti.

Ondan önce gelen kişiler; patron ve onun tek oğlu, veliaht(7) idi ki, ne yaparsa yapsın, onu, onları geçmesi mümkün değildi. Mal sahibi, mülk sahibi(8) sözü yavandı onlar için, yanlışları olsa bile, özellikle patronun oğlunun ilerisinde, ilerilerinde olması uygulanacak ve uygulanması zorunlu şartlar nedeniyle asla mümkün değildi kendisinin.

Yükselmek her insana nasip olmazdı, yükselmenin tüm basamaklarını(9) başarıyla geçmiş olsan bile. Para kimdeyse, mühür ondaydı, kısa, kesin ve tek söz olarak. Ağzınla kuş tutsan bile(6) ağaların dediği emirdi ve emir demiri keserdi.

Yükselmiş de olsa, iyi bir maaşı da olsa nihayetinde şirketin bir çalışanıydı, çuvalla para kazandırıyor olsa da unvanı ne olursa olsun önemsizdi.

Herkesin tanıdığı ismiyle Dede; eli yüzü düzgün, kusursuz gibi görünen biriydi. Birileri çıksa da; “Yahu! Bu adamın esas, asıl ismi ne?” diye sorsa “Dede” dışında seslenen olmazdı ona cevap olarak.

Babaları ya da her kimse ismini koyan, kendinin bile bilmediği bir isimdi, genç adamın bu ismi ve gerçekten sevilen bir insandı.

Eee! Dede olunca da karşısındaki tüm iş arkadaşlarının da onun torunları olma mecburiyetleri vardı, isimlerini bilsin-bilmesin, hatırlasın-hatırlamasın hepsine “Torunum!” demesi ve onların da kendine ismi olarak değil, unvanı olarak “dede” demelerinden hoşnut oluyordu! Genç yaşlarında olması umurunda bile değildi.

Kusursuz olmak sadece Tanrıya mahsustu. Olmaz mıydı kusurları? Vardı tabii. Ufak tefek(10)! Onlardan biri, ilki, ya da en birincisi askerde alıştığı sigara idi.

Ve öyle ki en ufak, hata, yanlış ya da eksiklik için sinirlendiğinde, karşısındakileri incitmeme gayretinde sığındığı şey sigarasıydı. İçtiği sigaraların taneleri, hatta paketleri bile uç uca eklense, taneler ekvatorun çevresini aşar, paketler ise ekvatoru herhalde yarılardı!

Çok kişinin ki; bunların içinde söz olarak en çok yer alan annesi idi. Onun tavsiye, tenkit, tehdit ve hatta kocaman adam olmasına rağmen azarları kendini etkilemiyor, sigara içmek her zaman bir şeyler düşüncesiyle kendine bir teselli gibi görünüyordu. Ta ki…

Evet, ta ki, bir gece boğulur gibi olurcasına aksırık-tıksırık, sırtında reddedemeyeceği bir ağrı ile göğsüne heybetlice, cüsseli biri oturmuş da nefes almasını engelleme çabasındaymış gibiydi.

Hatta yaşamını sonlandırma gayretindeydi sanki o ağrı, aksırık-tıksırık ve göğsüne oturan cüsseli insanın tavrı. Özellikle sol kolundaki ağrıya mana veremiyordu, ayazda kalmış, üstüne yatmış gibi değildi hissettiği…

Ne yapacağını şaşıran annesine komşu ağabey koşmuş ve hemen hastaneye yetiştirmişti onu.

Sonuç?

By-Pass(11)

Motorun yenilenmesi(!)…

Sigarayı metazori(7) bırakış ve yarım adam haline geliş, kim ne derse desin!

Yaşamının, daha doğrusu olgunluğunun başlangıcında; “Leblebinin kırığı, üzümün çöpü var!” diye annesinin, komşularının, uzaktan yakından akrabalarının gelin adaylarını beğenmemek değil, umursamazken, şimdi gelin adayları;

“By-Pass geçirmiş, aramızda aşk-meşk(11) de yok, neme lâzım, ölür-mölür de genç yaşımda dul kalırım!” korkusu ile o yaşlara kadar evlenemeyip, nedenini anlayamadığı bir şekilde, evde kalmış görüntüsü içinde olsalar da o kızlar kendilerini uzaklardan bile göstermez olmuşlardı kendisine.

Oysa kendisi; “Yüz yaşı deviririm de, fazlası kâr kalır bana!” diyordu, düşüncelerine sınır koymayı tasavvur bile etmeksizin. Çünkü doktor tavsiyesine göre yiyor, içiyor, ilâçlarını onların önerilerine göre muntazaman alıyordu.

İçkisi zaten yoktu, olsa da doktoru bir bardak şarap veya bir parmak viskiden fazlasına izin vermemişti, parmağı yatay ve dikey tutmasının önemi yoktu. Sigaraya ise, sıkı mıydı tekrar el ve dudak sürmesi?

Yaşamı; tüm olumsuzluklara karşın; “Saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra!” gibiydi. Ancak yaşamının ilerilerini düşünmek zorunda hissediyordu kendini dede olmayan genç adam. Annesi dünyaya kazık çakıp(6) devamlı olarak başında duracak değildi ya, o da babası gibi; “Bana doyum olmaz!” deyip babasının yanına yönelecekti, tarihlerin bir vaktinde.

Dede isimli genç adam dede gibiydi gerçekten, boynunun büküklüğünde öylesine yaşamış, yaşlanmış gibi. Geçmiş zaman içinde bile kendine egemen olan o sesi, unutamamıştı. Gönlüne uygun sultan aramak içinden geçmiyordu, çaresizliği; bencillik yüklü gibi görünse de o sese ulaşamamak, ulaşma olasılığını bile hayal edememekti.

Genç Anaokulu Öğretmeni Deniz’e gelince…

Daha bebekken, bir yaşına bile gelmeden çizilmişti kaderi. Bilmediği, anlatılmadığı için öğrenemediği bir nedenle bir çırpıda yitirmişti hem annesini, hem de babasını, o yaşının öncesinde. Sonralarında onları yitirişinin sebebini de öğrenmişti, ama ne işine yarayacaktıysa?

Amcası onu diğer çocuklarından ayırmamış, bir evlât gibi bağrına basmış, ona hami(7) olarak baba, yengesi de anne olmuştu. Onlar anne ve babalığı hak ettiklerinden, o da onları yıllarca anne-baba bilip, anne-baba sevgisinin tümünü aktarmıştı onlara.

Günler geçmiş büyümüştü Deniz. Aşırı bir düşkünlüğü vardı çocuklara karşı. Çocukluğunda kendisinden büyük “Ağabey ve Ablalarım” dediği büyükleri evlenmişler, çoluk-çocuğa karışmışlardı, ayrı şehirlerde.

Ablalar da, ağabey de aslında yeğenleriydi, ama o, onlara “Abla, Ağabey” demeye devam etmiş, abla-ağabey dediklerinin çocuklarına “Yeğenlerim” der olmuştu.

Yeğenlerine aşırı derecede özlem duyuyordu Deniz. Üçe bölünmesi mümkün değildi, onların ayrı şehirlerde yaşıyor olmaları dolaysıyla. Bazen durumu uygun olursa günübirliğine yakındakine, fırsat uydurarak haftada, on beşte bir de olsa yakının uzağındakilere gidiyordu sırayla. Özlem her boyutta, her kilometrede ve her anda ve hep aynıydı.

Deniz, kendi de anne olmak arzusundaydı, onun da bencilce düşünceleri vardı yaşadığı devir olarak. Dürüst, ehli namus(11), karısını sevecek, ona kul-köle olmasa da bu güveni verecek şekilde saygı duyacak bir insana nerede ve nasıl rastlayabilirdi ki? “Aşk” denilen bir kavram meşgul edemiyordu zihnini, aklı almıyor, böyle bir duyguyu yaşamasına imkânları sunamıyordu kendine.

Bu nedenle soğuktu, bakış açısı menfiydi, evlenmemek daha uygun görünüyordu kendine. Artık çocukların derelerden tutulmadığını, leyleklerin getirmediğini, lâhanaların, marulların içinden çıkmadığını öğrencilerine anlatıyor, bunun için bir anne ve baba gerekliliğini öğretmeye çalışıyordu görevinin gereği olarak! O halde kendisinin de bir baba adayına ihtiyacı olduğunu inkâr mı etsindi ki?

Düşün, düşün, düşün…

Nereye kadar? Hem niçin? Anaokulundaki bebeleri yetiyordu kendine.

Ve o gün öğrettiği ilâhi için baba dediği amcasına dede olarak sürpriz yapmak istemişti, telefonun öteki ucunda böyle bir tesadüfü yaşayacağı aklının ucundan bile geçmeyecekken ismi “Dede” olan biri ile karşılaşmıştı.

Cep telefonundaki o ses, kendini etkileyen, büyülenmiş gibi yapan bir sesti, zalimce; “Unutun gitsin!” diyen, ufacık bir sitemi, hadi biraz ağırlaştırılmış olsun kaprisi umursamayan. Genç bir kızdı, aranılmayı düşünen.

İnsan insana kavuşurmuş, dağ dağa kavuşmasa bile. Yol yoktu, iz yoktu, Hansel ve Gratel(12) kurgusu da! Genç kız için bir tek cep telefon numarası vardı elinde, silip-silmemekte tereddütler yaşadığı.

“Dede Bey!” Bilmem kim? Hırlı mıydı, hırsız mı? Sesindeki gibi centilmen mi, değil mi? Yakışıklı mı, varlıklı mı, kim, ne? Hiç de umurunda değildi bunlar. Yeter ki…

Sözlerinin bu anında durakladı, kendinden bile utanırcasına çevresini kontrolden geçirdikten sonra devam etti;

“Yeter ki sevsin beni, şefkatle, sevgiyle sarsın beni, ‘Sevdiğim! Sevgilim!’ desin. Mutlu olmayı da isterim, ama elimizden nasıl gelirse…

Zorla güzellik olmadığı gibi, zorla mutluluk da, saadet de olmazdı ki!”

Ne yavan düşüncelerdi bunlar? Cep telefonu çalındı, boş bulundu, heyecanla;

“Dede?” dedi, sorarcasına, aklına takılan da o idi şu anda.

“Önceleri sadece ‘Baba!’ derdin. Eh! Anaokulunda bebelerin olunca, bu şekilde ‘dede!’ demene de alışırım artık!”

“Bağışla babacığım! Bebeler, çocuklar…

Dalmışım birden!”

“Çocukluğun bizimle geçti. Bu yaşa geldim, ilk defa dalgınlığından haberim oluyor. Haydi hayırlısı! Ama ben sana ne diyecektim, unuttum şimdi. Neyse hatırıma gelince yeniden ararım seni!”

Aynı saatlerde annesinin cep telefonu açan Dede’nin;

“Deniz!” diye kendisini sorgulamış olabileceğini bilebilir miydi Dede? Mümkün değil!

“Hayırdır oğlum? Nereden aklına geldi yeğenin ve yeğeninin adı?”

Ne cevap vereceğini bilemedi Dede, sadece;

“Bilmem!” demekle yetindi, ya da öyle dediğini sandı.

İnsan beşer, bazen şaşar, bazen de şaşkınlığında insan, insan olduğunu hatırlar, yapmaması gerekenleri neden yaptığını sorardı kendine. Dede’nin elinde hiçbir veri(7), hiçbir koz(7), hiçbir imkân yoktu, ya da telâşının ona birçok konuları unutturduğunun farkında değildi.

Örneğin aranan, arayan gönderilen, alınan mesajları silerken o uzun boylu mesajın gönderilenler listesinde olduğunu silmediğini aklında tutamamıştı. Bilmediğinden değildi, düşünememesinden, şaşkınlığından, belki de kısaca kendine yakıştırdığı bir şekilde; aptallığından.

“Gecenin kör bir vaktinde
bir ses çağırdı beni
yakından, yakınlardan…

Ben; ben başıma
ben o sesle coştum
Ben; ben başıma
ben o sese koştum.
(13)

Deniz tahammülsüzlükle aradı, araması gerekeni, dizelerin çağrışımında. Cep telefonu “Meşgul” ötesinde, “Aradığınız kişi bir başkasıyla görüşüyor!” şeklinde abuk-sabuk(11) metalik bir ses ulaştırdı kulağına. Bir yanlışlık yaptığında Tanrının o şanssızlığını düzeltmesi için kendine bir şans tanıdığını düşünürdü. Bu nedenle cep telefonunu kapattı Deniz.

Konuşmasının bitiminden sonra arayan cep telefonu numarasını merak eden, belki de gerçekten hatırlamaya çalıştığı numaranın o olması dileğiyle Dede defalarca geri dönüp aramasına rağmen, bir cevap alamadı, karşının telefonu kapalıydı çünkü.

Bu nedenle de mesajla karşıdakinin kim olduğunu ve derdini öğrenmeyi arzuladı, mesajla ulaşmaktan başka çaresi yoktu;

“Aramışsınız, görüşemedik efendim. Konu neydi ve siz kimsiniz? Saygılarımla. Dede”

Cep telefonundaki gönderilenler, gelenler, taslaklar, şablonlar şeklinde kontrol ederken gönderilenler bölümünde aynı telefon numarasına rastlayınca aşırı boyutta heyecanlandı Dede. Bu bir “Kalp, kalbe karşıdır(14) iletişiminin başlangıcı, ya da hissi kabl el vuku(11) olabilir miydi? Üstelik görmeden, bilmeden, tanımadan, sadece sesle? Olurdu tabii, neden olmasındı ki? Amma…

Evet, karşısındaki Deniz’di. Devamlı olarak arayışından ve mesajlarından bıktığı ve Tanrının yanlışlığı için kendisini yönlendirdiğine inandığından cep telefonu numarasını değiştirmişti.

Ancak demokrasilerde olduğu gibi, insanların da sadıkane(7) niyetleri ciddi ise, çözüm arıyorlardıysa, sorularının cevaplarını bulmak istiyorlardıysa çaresiz kalmazlardı. Her ne şekilde olursa olsun atılacak adımlar şöyle ya da böyle geri tepmezdi.

Bilgisayarın başına geçti genç adam. İnternetten şehirdeki tüm anaokullarının listelerini döktü ekranına, sonrasında her birini didikledi(6) ayrı ayrı.

Ve okullardan birinde soyadını bilmediği Deniz’le karşılaştı, bildiğinden değil, kayıtta hâlâ düzeltilmemiş olan eski cep telefonu numarasından. Okul adresi de belliydi, mail adresi de yazılıydı, belki bilinmeksizin, belki gereklilik, ya da meçhul bir başka nedenle.

Tanrının Dede’ye yardım isteğinden kaynaklanmış da olabilirdi bu. Tek konu ve gerçek; karşıya kendisini göstermesiydi, hemen resim olarak değil ama.

“Ben Dede! Telefon sapığınız(11)!” diye yazıp mail gönderdi. Şaklabanlığı ile karşısındakini şaşırtıp kendine yönlendireceğini sanmıştı. Heyecanla bekledi, günlerce, yanıt gelmedi. Hemen gelmesini de beklemiyordu zaten. Tekrar bir mail yazdı;

“Telefonunuz cevap vermiyor, ne olur arayın, cevap verin!”

Belirli bir süre sonra iki kelimelik bir cevap geldi, istemediği;

“Sizi tanımıyorum!”

“Tanışalım öyleyse!” demekten daha güzel bir sesleniş, ya da cevap olabilir miydi? Baltayı taşa vurmuştu(6) Dede. Deniz, bu kez de mail adresini kapatmıştı, Tanrıya inancı yanında, örfü, terbiyesi ve kendisine mail gönderen hakkında bilgisi olmaması nedeniyle.

Deniz eğer istese karşısındakinin kendini satırlarla ifadelendirmeye çalışacağından kesinkes emindi. Kendisi de ona karşı ilgisiz olduğunu söyleyemezdi, sadece ses, görüntüsüz yazılmış birkaç kelime ile fiziksellik ötesinde.

Ve bu hiç de önemli değildi.

Her şey bir tarafa öncelikle anne, baba sonra çevre baskısı ve kendi dışındaki insanlarla görüş ayrılıkları, yanlışlıklar umurunda değildi. Üstesinden gelemediği, karşısındakini anlamaya çalışırken, yakınlığını kıskandıracak, güçsüzlüğünü belgeleyecek bir çekiniklik hissediyor olmasıydı.

Karşısındakinin; “Nuh deyip de Peygamber demeyeceğini” çok iyi hissetmişti Dede. Gayrı kendinden günah gitmişti. Kendince tüm gereklilikleri denemiş, başarılı olamamış, gönlüne zaferi tattıramamıştı.

O halde son çare olarak kapısına dikilmeli, ona kendini sadece beğendirmek değil, aynı duyguları taşıması gerekliliğini de öğretmeli, hatta kendinin esiri olmayı kabullendirmeliydi. Yoksa kendisinin esiri olduğunu mu anlatmalıydı başlangıçta? Onu sevdiğini biliyordu, karşısındakinin de merak etmese de kendisine ilgi duyuyor olmasından ümit vardı.

Gaipten(7) ilişircesine çınladı sesi kulağına, aynı “Dedeleri…” diye başlar gibi ve zapt edilemeyen dizeler çılgın gibi döküldü sayfaya;

“Yıldızların raks ettiği gecede uysal
Bir ses anlattı inancı düşüncelerden
Sabahın özlemi kaldı düşlerde hayal
Yol çizdi tabiata bir ses, gökten-yerden.

Ritmin uyanışı, gelişi saadetin
Bedbin ruhlara şevk, mutluluğa renk için
Evrende kişiliğim o bir sesle niçin
Sıyrıldı bilemem, sonsuz, hırçın kederden?

“O halde varım!(15)” edebilirim iddia
O bir ses verdi benim benliğime mana
Sıyrıldım âlemden, hiç oldu dünya bana
Anladı beni o bir ses, girip içerden.
(16)

Peki, aşk? Dede, başlangıç olarak o kadar ilerilere gitmeye gerek olmadığı düşüncesindeydi, kendi bunu içtenlikle hissediyor olsa da. Ya da karşılaşınca ilerleyen tarihlerinde, o da olsa fena mı olurdu ki?..

Öğrendiği adres olarak anaokuluna geldi, kapıdan galoşları giyerek müdürün odasına yöneldi, yalandan kim ölmüştü ki, hele ki bu yalan (belki) de ömrünün aydınlığı olacak gibi görünüyorduysa.

Girişte ve Müdire Hanımın kapısına yakın panolarda öğretmenlerin adları, adresleri, resimleri, nöbet çizelgeleri, gelmiş, bilgilenilmesi gereken resmi yazıların fotokopileri, kayıt için gereken bilgiler ve ücret tablosu asılıydı.

Öğrencilerin gerek vesikalık, gerekse oyun ve etkinlik sahalarında çekilmiş fotoğrafları da vardı doğal olarak o ve diğer öğretmenler olarak ayırımsız.

Tanımıştı artık Deniz’i ve bundan sonra elinden kurtuluşu yoktu aşkı olarak. Nihayeti bir tokatla haddini bilirdi(6), ama vazgeçmeyeceğini, vazgeçmemesinin gerektiğini de anlatırdı ya ona.

Kişi istek ve dileklerine, hatta öncesinde umutlarına bile gem vurmayı(6) bilebilmeli, denemeliydi, doğal olarak karşısındakinin de aynı duyguları yaşadığını kabul etmek kaydıyla.

Yalanını düzenli bir şekilde sıraladı Müdire Hanıma, kapısı açık olsa da umursamaksızın;

“Yeğeni vardı, anaokuluna kaydettirmeyi istiyordu ailesi, methini duydukları ve kendilerine oldukça(!) yakın olan bu anaokuluna”.

Öğrenmiş olsa da, kayıt ve koşullar neydi, ücreti, taksit ya da benzerleri vb. Geçiyorken rastlamış ve öyle uğramıştı anaokuluna,

“Her ihtimale karşı şartları öğreneyim!” diyerek.

“Peki, teşekkür ederim efendim. Daha sonra yeğenimin anne, babası ve yeğenimle birlikte tekrar geleceğiz. İsmim belki garip gelebilir size, benim ismim Dede efendim!” demişti oturduğu koltuktan kalkarak elini Müdire Hanıma uzattığında ve o anda zihninde o an için plânladığı herhangi bir şey olmamasına rağmen.

Müdire Hanım, Dede’min söylediklerinden ne dediğini anlamamış, belki de duymamıştı, teneffüs zili denecek bir çıngırak sesi tüm binayı kaplamıştı. Çocuklar birikmiş enerjilerinin tümünü boşaltmak arzusuyla seslenişlerinin ve oyun sahasına dönüşlerinin ertesinde Dede, sırtını döndüğünde onunla karşılaşmıştı.

Karşısındaki sadece bir kız değil, hayal ve rüyalarına sığdırmasının mümkün olamayacağı, hatta mantığının bile kabullenemeyeceği genç ve güzel bir kızdı.

Tanrının özene-bezene yarattığı inancını yaşadığı ancak umut ettiğinde karşısında yaşayabileceği.

O kızın tek kusuru saklanmasıydı! Kimden? Dede’den...

Genç kızın düşündüğü neydi, bilinmez, muhtemelen Müdire Hanımın da. Genç kız odaya girmişti aniden, belki de bilinçsizce, karşısındakine kendi umuduyla, belki de dedenin “Dede” olduğu umuduyla sordu;

“Dede?”

Dede’nin nasıl cevaplaması gerekirdi ki; “Deniz Öğretmenim!” demek dışında?...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bektaşi hocaya; “Abdestsiz namaz olur mu?” diye sormuş, Hoca “Olmaz!” demiş. Bektaşinin cevabı; “Ben kıldım, oldu!” Dede diye isim olur mu, peki? Ben kurguladım, oldu!

(1) Sordum sarıçiçeğe, / “Annen, baban var mıdır?” Çiçek eydür; “Derviş baba, annem, babam topraktır!” İLÂHİ Yunus EMRE

(2) Şol cennetin ırmakları, / Akar “Allah!” deyü deyu, / Çıkmış İslâm bülbülleri, / Öter “Allah!” deyü deyu.” İLÂHİ Yunus EMRE

(3) Ding, Dang, Dong; Uluslararası nitelikte aynı makamda söylenen melodik “Günaydın!” nitelikli bir çocuk şarkısının nakarat bölümü.

(4) Tembel Çocuk (Türkçe), Are you  sleeping (İngilizce), Frere Jacques (Fransızca), Bruder Jakob (Almanca).

(5) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “SESİN”

(6) Ağzıyla Kuş Tutmak; En zor, en güç işleri yapsa da, ustalık gösterse de sonuç yok. Ne yapsa, ne etse de başarılı olması mümkün değil.

Baltayı Taşa Vurmak; Biriyle konuşurken, farkında olmayarak, ya da boş bulunup ona dilmediği, muhtemelen dokunacak sözler söylemek, pot kırmak, çam devirmek.

Didik Didik Etmek; Didiklemek. Bir yerin veya bir şeyin içindeki eşyayı karıştırarak aramak. Kendi kendini harap edip üzmek. Bir konuyu tüm ayrıntılarıyla gözden geçirmek, iyice araştırmak. Huzursuzluk vermek. Sıkıntıya sokmak. Sıkıştırarak veya ısırarak parçalamak. Gagalamak.

Dünyaya Kazık Çakmak (Kakmak); Ölmemek, çok yaşamak, uzun ömürlü olmak.

Gem Vurmak; Birinin taşkınlığına engel olmak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

(7) Gaip; Nerede olduğu, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan. Görünmez, bilinmez.

Hami; Destek olan, gözeten, kollayan, koruyan, koruyucu. Kayıran, kayırıcı.

Koz; Karşısındakini alt edecek en etkili şey. Başarı fırsatı olan elverişli durum, saldırı ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.

Sadıkane; Sadıkça, sadığa yakışır biçimde.

Veliaht; Genelde bir hükümdarın, kralın, bir işyeri sahibinin ölümü, ya da işi, tahtı bırakması halinde yerine geçmeye aday olan kimse

Veri; Done. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.

(8) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.

(9) Yükselmenin Merdivenleri; Kendilerini; “Dünya Sevgi Birliği Vazife Grubu” diye adlandıran bir grubun derlediği; “Yükselmenin Merdiveni Beş Basamaklıdır” adlı kitap.  Bu kitap; 14.05.1966 tarihinde rahmetli annem tarafından kendi el yazısıyla bana hediye edilen ve halen Kütüphanemde muhafaza ettiğim bir kitaptır.

(10) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(11) Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, anlamsız söz(ler).

Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.

By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.

Ehli Namus; Namuslu kimse. Namus ehli.

Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, önsezi, içine doğmak.

Telefon Sapığı; Tavır ve davranışları normal olmayan, delice davranışlara sahip veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymayan telefonlarla bilmediği, bilinmeyen numaraları arayan bir insan müsveddesi, sapık.

(12) Hansel ve Gretel; Grimm Kardeşlerin Biri kız, diğer oğlan iki kardeşe ait masal kitabı.

(13) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ŞAŞKINCA”

(14) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(15) Düşünüyorum, o halde varım. (Cogito, ergo sum; je pense, donc je suis.) René DESCARTES

(16) KARATEKİN, Erol. 1966 Yılı. “SES”