“Hayatın kuralı bu; ya yanlış zamanlarda doğru insanları karşına çıkarır, ya da yanlış insanla; zamanını harcatır.(1)” Düşünen insanın sözünün birinci bölümü doğru, ikinci bölümü yanlış şeklinde yorumlanabilir belki.
İnsanların yaşamlarında ummadıkları şeylerle karşılaşmalarının bir sebebi, ya da Yaradan’ın bir tembihi, bir yönlendirişi olsa gerek bu. Bir dünya büyüğü; “Hayatınızı seviyorsanız boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatınızın kendisidir!(2)” demiş, öykünün kahramanı da bu zamanı en kısa zamanda ve iyi değerlendirmek istemiş olabilir.
Yanlış zamanlarda doğru insanların karşına çıkması konusuna gelince, şöyle anlatmak mümkün olabilir belki.
İsminin neden öyle konulduğunu bilmeyen, ancak yorumlamasında haksız olduğu iddia edilmeyecek Endüstri Meslek Lisesinde Edebiyat Öğretmeni olan Barut Öğretmen, iyi ve sevilen bir öğretmendi, öğretmen ve öğrenci arkadaşlarının tümü tarafından.
Barut ismini annesi Bahşende’nin kararlaştırdığına inanıyordu Barut Öğretmen. Çünkü en küçük yanlışlık, hata, kusur, hadise, istediğinin yapılmaması, isteğinin yerine getirilmemesi, hele ki mutfakta tencere yuvarlanmışsa, bardak kırılmışsa, çay az, ya curu(3) demlenmişse, babasını hafakanlar basar(4), deyim yerindeyse babası barut fıçısına dönerdi(4).
Yalvar-yakar, ya da hiçbir tedavi ile ıslah olamamıştı(4), sonradan çok kereler pişmanlık yaşasa da…
Peki, Barut Öğretmenin kendisi? Onun da babasından “pek farkı” yoktu galiba. Cümle arasına “Pek” kelimesini özellikle sıkıştırdım. Hani “Soy soya, bulgur suya çeker!” o örnek, soya çekimde, biraz ılımlılık vardı, muhtemelen ve meselâ annesinden bedenini işgal eden genler sayesinde!
Bu nedenledir ki baba-oğul mukayese edildiğinde(4) oğulun rijit(3) ve hiddet konusunda çok gerilerde olduğu, buna mukabil(3) “mülâyim(3)” olma konusunda atasını yaya bıraktığı söylenebilirdi.
Barut Öğretmeni “Barut Fıçısına” döndüren şeyleri say say bitirmek mümkün değildi.
Örnek birkaç tane yeterli. Bu konuda öğrencilerin söylediği söz; “Zapt edebilirsen, zapt et hocayı!” şeklinde olurdu.
“Öğretmenim!” demek yerine “Hocam!” demek (en hazzetmediği(4) konuydu ki; diğer seçenekleri de eklemeyi unutmamıştı; “Barut, Barut Ağabey, Ağabey, Barut Öğretmen” deyin, ama unutun şu ‘Hocam’ kelimesini kendimi ünlü şairlerden biri(5) gibi hissediyorum, sanki “Bana sual sorma, cevap müşküldür!” demek ister gibi ),
Yazılı yoklama da kopya çekmeye çalışmak,
Ev ödevini bilinen mazeretlerle yapmadan okula gelmek,
Özellikle son sınıflarda aşk-meşk(6) konularına dalıp da dersi dinlememek,
Tuvaletlerde sigara içmek…
Sadece öğrencileri değil, öğretmenler, veliler bile bilirlerdi, onun barut, ya da barut fıçısı gibi olduğunu, ancak herkes insani tarafının daha ağır olduğu konusunda hemfikirdi(3). Zira tepkilerin ardından değil, aradan geçen bir-iki saniye sonunda pişman olduğundan dolayı değil, karşısındakini üzdüğünden dolayı, o kişinin (öğretmen ya da öğrenci olması fark etmez) yanına gelir;
“Üzdüm seni, özür dilerim, kusura bakma!” gibi sözlerle gönül almaya çalışır, öğrencilere farklı sözleri eklenti yapardı;
“Keşke ismimi şekillendirmeyip ‘Kapı arkasında tek ayaküstünde on dakika cezalı tutsaydım, ya da teneffüse çıkmanı yasaklaydım, farklı ev ödevi verseydim, şu konuyu çalış, yarın arkadaşlarına sen anlatacaksın!’ gibi cezaları dillendirseydim” derdi.
Elini omzuna koyar, saçlarını okşar, şefkat ve sevgisini sınırlı tutar, daha ileriye gitmezdi.
Bu sözlerinin ve hareketlerinin sonunda; “Aslanım, çocuğum, canım, koçum” gibi kelimeleri kullanmayı da ihmal etmezdi ve bilirdi ki, öğrencilerinden hangisi olursa olsun, vermek istemediği cezaları kendileri kendilerine uygularlardı; tek ayaküstünde ve teneffüse çıkmamak en çok uyguladıkları eziyetti kendilerine.
Barut Öğretmenin en çok sevdiği, buna mukabil(3) öğrencilerinin, en sevmediği şey; verdiği bir kelime, ya da söz ile ilgili olarak araştırma yapılması ve onunla ilgili olarak bir öyküyü kompozisyon olarak yazmalarıydı; bazen ev ödevi olarak, bazen okulda ders boyunca.
Kendisi de masasına oturur, okumak için ancak fırsat bulabildiği kitaplardan birini okumaya devam ederdi.
Sınıfta çıt çıkmazdı(4), ya da herkes çıt çıkarmamak için aşırı şekilde dikkatli olurdu. Saygılarından dolayı değil, mecburiyetten. Çünkü bilirlerdi ki daha sonraki derslerden birinde kitap ya da kitaplardan bir cümlenin altını hafifçe kurşun kalemiyle çizecek, özenle kestiği kâğıdı o sayfanın aralığına koyacaktı.
Sonrasında eziyet çekmeksizin o sayfayı açıp o cümlenin anlamını soracak, ya da “Yazar, bu cümlede ne demek istemiştir?” veya “Özetle vermek istediği anlam-ders-mana nedir?” anlamında soracak, sözlü olarak cevapları yetersiz bulup, beğenmeyince de, itirazsız ev ödevi verecekti.
Tek ayrıcalık, hemen ertesi günde diğer ağır (sanki hafifi varmış da) bir dersten yazılı, ya da sözlü sınavlarının olduğu belirtilince ödevi ertelemekti.
Bu ödev konularından biri bir gün “Sevgi” olarak şekillenmişti. Barut Öğretmen zihnine yerleştirdiği bu kelime ile ilgili gereğini istemişti ev ödevi olarak. Biliyordu ki öğrenciler, internetten, baba, anne, komşulardan ve sonrasında da birbirinden kopya çekecekler, konu öyküye gelip dayanınca büyük bir bölümü “Sayım-Suyum yok(6)!” görünümünde olacaktı.
Diğer bölüm yaşadıklarını sandıkları gençlik aşklarından, karşılıksız aşklarından ve daha çok çevrelerinde yaşayanların veya okuduklarından (ç)alıntılar yapacaklardı!
Yanlış buradaydı işte; sevgi ve aşk ayrı şeylerdi ve gençlerin en çok karıştırdıkları, farkına varmadıkları sevgiyi aşkın bir yan ürünü olarak görmeliydi.
Oysa aşkta; duygusallık, nefret, heyecan, ihtiras, hatta cinsellik söz konusu değildi. İnsan; yaşamında ancak ve yalnız bir kere âşık olurdu, diğerleri tamamen beğeni, hoşlanma ve nihayetinde sevgi idi, Barut Öğretmene göre.
Öğrencilerin çoğu, özellikle son sınıftakiler; “Hiç aklımdan çıkmıyor ki!” başlığı ile şairin; “Milyon Kere Ayten(7)” i gibi kendi Ayten’lerini yaşıyorlardı satırlar üzerinde.
Oysa nice sevgiler vardı, öğrencilerin akıllarından geçiremediği; anne, baba, kardeş, vatan, bayrak vb. gibi sayılamayacak kadar çok.
Barut Öğretmenin gizli-saklı gibi söylemek (belki de yaşamak) istediği, aşkın ana vasfı olan sevginin dillendirilmesiydi. Belki de hissettiği sözlerin beklentisi idi öğrencilerinin kalemlerinden.
Kalbi boştu, yüreği geniş boyutlu olarak aç ve istekliydi. Gönlüne gireceğin rahatlıkla girip yerleşeceği bir gönlü vardı, ama O yoktu. Belki yönlenmeyi bilmiyordu, belki kendisine yönlenme tasavvurunda bir yaklaşımı bile fark etmemişti, yaşadığı bu anlara kadar.
Bazen düşünüyordu, yönlenmek, yönlendiğine inandığı düşünceleri yerine böyle bir şey için o günün o anlarına kadar böyle bir şeye ihtiyaç duymamış, özenmemiş, aklına getirmemiş olabilir miydi?
Yaşamının sadeliğinden, yavanlığından memnun muydu? Ya da öğrencilerine aşırı sevgisini yaşamı için yeterli mi buluyordu?
Bu; özet olarak Barut Öğretmenin evli olmadığının, anne, baba ve iki kız kardeşin sevgisiyle yetinmesinin göstergesiydi!
Ünlü düşünürün deyişi geçiyordu aklından, bunu öğrencilerine de aktarmayı isterdi, ama nasıl? Bilemiyordu, düşünemiyordu bile hatta; “Her durumda evlenin. İyi bir eşiniz olursa, mutlu olursunuz, eşiniz kötü olursa filozof (3) olursunuz!(8)”
Düşünürün filozof olmasının nedenini çok iyi anlıyordu Barut!
İnsanlar hep bugünü yaşamalıydılar. Dün geçmiş, yarın meçhuldü(9).
Ve eğer “Dün ile bugün arasında kavga çıkarsa yarını kaybetmek(9)” neredeyse şüphe ötesinde yüzde yüz gerçekti. Ve mademki edebiyat öğretmeniydi, mademki felsefeye(3), şiire, müziğe aşırı düşkündü o halde kendinin de bir şeyler karalaması gerekmez miydi?
“Bugün yerine
mazide mi,
istikbalde mi
yaşamak önemli?
fark etmez,
yalnızlık;
hepsinde olduktan sonra…(10)”
Ve sanatkâr; “Those were the days(11)” demişken Türkçesi nasıl “Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak!” olabilirdi ki?
Bir öğretmenin en büyük özelliğinin, daha doğrusu unutkanlığının öğrenilmemesi için ders çalışma mecburiyetinin, hem de ezberlemiş şekilde olmasıydı. Bu; öğrencilerini kötülerle tembih etmek yerine, iyilerle yönlendirmeye çalışması, not vermeyi başarı kriteri(6) olarak değil, zorunluluk olarak görmesiydi.
Kısıtlaması yoktu, ama elifle merteği ayıramayan(4) bir öğrencinin de, diğer öğrencilere göre bir farkının, ayrıcalığının olması gerektiğini diğer öğretmen arkadaşları gibi kendisi de bilebilirdi. Konu yetenekli olmakla ilgili değildi.
Belki şarkı söyleyemezdi, ama sözlerini bilmemek hata idi. Belki resim yapamazdı, ama renkleri mutlaka bilmeliydi. Belki takla, parende atamaz, ama futbolun kaç kişiyle oynandığı hakkında fikir sahibi olmalıydı.
Ne bileyim başka, örneğin cebire aklı ermese de rakamları, geometri içine sinmese de, kare, dikdörtgen, yarıçap nedir aklında olmalıydı, öğrenmeliydi değil!..
Barut Öğretmen babasının himmeti ile edindiği arabayla önce biraz erkence olsa da kız kardeşlerini okullarına bırakıyor, dönüşlerini aklına getirmeksizin, okulunda yapılması gerekenleri yapıyor, bazen yorgun-argın(6) olsa da çok zaman mutlu ve neşeli olarak evine dönüyordu.
Evdeki sıkıntılarından en büyüğü eve geldiğinde tekrar öğretmen olma zorunluluğuydu ki bazen bildiklerini bile aktarması zor oluyordu kardeşlerine. Ancak rüşvet(3) olarak sunulan Banu ve Bahtışen’in o öpücükleri yok muydu, hem tüm yorgunluğu geçiyor, hem de onlara bilgilerini aktarmaktan dolayı neşeleniyor, mutlu oluyordu?
Öyle günlerden biriydi işte…
Okuldan eve döndüğünde park yerinin, muhtemelen misafir araçlarıyla dolu olduğunu görünce arabasını karşı kaldırıma park etmiş, dizüstü bilgisayarının olduğu çantayı ve o akşam değerlendirmek zorunda olduğu yazılı kâğıtlarını almıştı.
Ödevlerin, bir kısım ufak-tefek(6), ıvır-zıvır(6) diyeceği kalem-kâğıt ve notlarının, çalakalem(3) yazıp düzeltemediği, üstünde çalışması gereken şiir, öykü gibi denemelerinin olduğu çantayı ise arka koltukta unutmuştu.
Ders kitapları çok zaman olduğu gibi evdeydi zaten. Gelirken yol üstündeki seyyar satıcıdan aldığı meyveler nedeniyle iki eli de dolu olunca unutmamış olsa da diğer çantayı da alması imkânsızdı zaten.
Eve yönelirken kararı; misafirler gittikten sonra arabayı park yerine almaktı, belki o sırada aklına gelir, ya da görür, o çantayı da o zaman alıp getirirdi eve.
Çalışırken, yazılıları notlandırırken yapacağını unutmuş, yorgunluğuna mukavemet edemediğinden(4) uyuyakalmıştı. Üstünü ya annesi, ya da kızlardan biri örtmüş olmalıydı.
Gecenin kör vakti(6) denilebilecek bir zamanda kapı zili çalmış, alelacele(3) kalkıp da telâşla; “Kim o?” deyince aldıkları cevap “Polis!” olunca bir hayli tedirgin olmuşlardı(4) önce, özellikle de dâhili telefona ilk yetişen olarak Barut Öğretmen.
Polis merakta bırakmamak için hemen eklentiyi yapmıştı;
“Dışarıdaki araba sizin mi efendim?”
Barut Öğretmen kendiyle iftihar ediyordu(4), çünkü başkalarını engelleme, rahatsız etme huzursuzluğuna karşı, arabasının ön camı arkasında, adının soyadının ev, iş ve cep telefon numaralarının yazılı olduğu bir karton vardı.
Zil sesi nedeniyle tüm aile ayaktaydı, ama doğal olarak soruyu Barut’un cevaplaması gerekiyordu;
“Evet, benim! Bir yanlışlık mı yapmışım?”
“Gecenin bu vaktinde, görevimiz gereği olsa da, sizi rahatsız ettik. Ancak giyinmeseniz de olur, üzerinize bir şeyler alıp arabanın anahtarıyla arabanızın başına gelseniz fena olmayacak!”
Tüm aile bu olağandışılığın merakı içinde pencerelere yığılmıştı, arabayı göreceklermiş gibi. Baba da, oğlu gibi üstüne montunu alıp oğluna yetişmek ister gibi oğlunun peşine takılmıştı.
Tek farkla; oğlu rüzgâr gibi merdivenleri inerken o yaşına güvenemeyip asansörü beklemişti.
Polisler Barut’un meraklı gözlerle kendilerine baktığını görünce;
“Allah’a şükür önemsenecek fazla bir şey yok. Arabanızın camını kıran hırsızların maksatları neydi, anlayamadık, ama olayı karşılardan fark edince, aracımızla onların aracını takip etmeye başladık...
Sokaklardan birinde aracı bulduk, ama hırsızlar yoktu. Merkeze yaptığımız ihbarda, neredeyse bir çay kaşığı, ya da ufak bir tel parçasıyla yahut da kapısı kanırtılarak(4) açılmış, düz kontakla(4) çalıştırılmış öteki arabanın da çalıntı olduğunu öğrendik…
Eğer arabanızda bıraktığınız önemli bir şey yoksa üzülmeyin, geçmiş olsun!”
Diğer polis, arkadaşının sözlerinde eksiklik olduğu kanaatinde olsa gerekti, birincinin bıraktığı yerden o devam etti;
“Gene de aracınızın içini, torpido gözünü falan kontrol edin. İnşallah araç ruhsatını arabada bırakmamışsınızdır! Camı kırık olan bu arabanın yerinde kalması, tehdide, tehlikeye hazırdır ve doğal olarak uygun değil…
Belki hırsızlar yarım bıraktıkları işi tamamlamak için dönebilirler, çünkü bunlarda ve bu gibi olanlarda engellenmesi mümkün olmayan aptal cesareti(6) var! Gece boyu burada durmasındansa karakolun önüne çekin, hem “Parmak izi falan var mı?” diye kontrol edilir, hem de cam taktırıncaya kadar arabanız emniyette olur.”
İkinci polisin de uyarıları biter gibi olunca, birinci polis taşra şarkıcıları(6) gibi mikrofonu tekrar eline almak gereğini hissetmişti;
“Ama şefim, bu gibiler araba çalmaya niyetlenmişlerse, hırsızlığı plânlamışlarsa, mutlaka keşif, bir ön etüt, kontrol yapmışlardır, profesyonel olduklarından ve bu yörenin çocukları olduklarından şüphem yok…
Yani bunlar minareyi çalmayı plânlamışlarsa, kılıfını da önceden hazırlamışlardır mutlaka. Yani bunlar eldiven falan takarak parmak izi bırakmaktan sakınmışlardır.”
Memurlar gecenin kör vaktinde tüm akıllarında olanları aktarmak gayretindeydiler sanki;
“Üstelik arabayı öylece satacak kadar da aptal değillerdir. Mutlaka çalıştıkları yerler vardır, parçalayıp parça parça elden çıkarırlar, sonra ara ki aracı bulasın! Yol-yordam bildiklerine(4) dair kalıbımı basarım(4), üstelik de yaşları yirmi bile yoktur, hatta on sekizin bile altındadırlar, yasaların on sekiz yaş altına ne ayrıcalıklar sağladığını bilirler. Arabayı çal, götür, muhafaza et, parçala, sat…
Bunlar için mutlaka geniş çaplı bir şebeke(3) veya ortakları vardır. Öteki arabada da herhangi bir ize rastlanacağını sanmıyorum.”
Yılların deneyimlerini beyinlerinde saklayan polislerin bilgiççe söylediklerini baba Bahadır ile oğlu Barut Öğretmen dinlemeyip de ne yapacaklardı ki?
Sözlerin bitiminde Barut arabanın içini kontrol etti şöylece, üstünkörü(3). Bagaj, torpido gözü, siperliklerdeki her şey tamamdı. Muhtemelen hırsızlar henüz işe başladıklarında(!) polis aracının ışıklarını görünce panikleyip(4) işlerini yarım bırakıp kaybolmuşlardı.
Barut, “Bir eksiğimiz yok!” deyip eve yine bir koşu gidip üstünü değiştirmiş, babasını aileye gerekleri, soruları cevaplaması için(!) gönderirken kendi de polis aracını takip ederek arabasını karakol önüne park etmişti.
İşte bu anda elini alnına vurdu Barut Öğretmen, hatırlamadığını, hatırlamıştı.
Arabadan inerken tüm koltukların altlarına, sağa-sola bakmış, ancak o çantasını görememiş, bulamamıştı. İçindeki şarj aletini, kâğıt, kalem vb. alabilirdi. Şiir ya da öykü denemelerini yazmamış olarak kabullenebilirdi.
Öğrenci ders notlarının yazılı olduğu defteri, bilgisayarındaki verilere göre yeniden tamamlayabilirdi. Ödevler için de kendince bir çözüm üretebilir, düzenleyebilirdi belki.
Ancak kız kardeşlerinin en son doğum gününde alıp üstüne isminin baş harfini işledikleri hediye çantayı yitirmiş, daha doğru bir deyişle çaldırmış olması, gerçekten canını sıkmış gibiydi.
Arabanın camını taktıracaktı, bedeli 100-200 her ne olursa olsun, ama değeri 10 bile olmayan çantanın manevi değeri kendince o kadar fazlaydı ki, bunu kardeşlerine değil söylemek, belli bile edemezdi Barut.
Ve niyeti; sorulacağı ana kadar ses etmemekti. Sorulursa da “Okulda bıraktım!” yalanıyla birkaç kez idare edebilirdi. Daha sonralarda başka yalanları dizmeyi de aklından geçirmiyor değildi.
Yalandan kim ölmüştü ki?
Ertesi sabah dersinin olmadığı bir vakitte, babasıyla sözleşerek karakola gidip ifadesini verdikten sonra, arabasını, arabanın camını taktırması için babasına teslim etti Barut. Genelde bu ve bu gibi benzeri durumlarda cebinde nedense hep akrep olurdu(4), tıpkı bu olayda göründüğü gibi!
Aynı akrep annesine bir kısım; “Şunu yapar mısın? Bunu istesem seni zahmete sokmuş olur muyum? Şu da olsa güzel mi olur, ne?” şeklinde soytarılık gizli şirinliklerle ricada bulunduğunda da, malzemelerini alıp getirmek konusunda da yerinde sabit dururdu, statik(3) bir şekilde!
Bu belki de yaratılışında övünülmeyecek bir çingenelikti, çünkü maaşını alınca “Belegade Sandığı(6)” dediği yoğurt küpü şeklindeki çanağa koyardı olduğu gibi hem. Evin vekilharçları(3) kızlar ne gerekiyorsa oradan yaparlar, harçlıklarını oradan alırlar, arada sırada “İyi taraflarına gelirse” arabaya benzin alması, bakımını yaptırması için de Barut’a “Harçlık verirlerdi!”
Aynı işlem birer öğretmen emeklisi olan anne ve babası tarafından da gerçekleştirilirdi. Tek farkla. Onların bankada ayrıca müşterek hesapları vardı, ayrı ayrı sahiplenecekleri; “Ölümlük-Dirimlik(6), Kefen Parası(6), Kara günler için(6)…” stokladıkları.
Onlar da kalanlarını aynı çanağın içine istiflerlerdi(4), tüm yönetim kızlarda olmak üzere…
Kız kardeşler, kredi kartı kullanma ve veresiye alışkanlıkları olmadığı için alışverişlerini peşin olarak istedikleri yerlerden, kimin ne ihtiyacı olursa gereğini yaparlar, içindeki dosya kâğıdına da giderleri yazarlardı.
Oradaki para biter gibi, bitmek üzere, biter gibiye yakın olunca evin babası Bahadır Baba gereğini yapardı, bir sonrasında geri ödenmek kaydıyla!
Barut, arabasının olmamasından dolayı değil, camının yapılmasından sonra otobüslü günlere başlamıştı. Nedense içinden arabasına binmek içinden gelmiyordu hiç. Belki de arabasının camının yapılması sırasında geçen o bir gün, onda bu isteksizliği yaratmış olabilirdi. Aslında saklamak istediği şey niyeti idi.
Otobüse her binene, her inene; “Çalınan çantasını kullanan biri var mı?” diye gözleri fel fecir okuyarak(4) bakıyordu. Bu kontrollerinde gerçekten bir gün çantasına kavuşacağını umuyordu.
Olabilir miydi? Umuyor, ancak hiç sanmıyordu, bulanık suda bir şey ummak(4), bulmak gibi.
Sabahları otobüs durağına yönelmek için yola çıktığında, elini kulağına dayamış gibi, içinden; “Uzun ince bir yoldayım! (12)” türküsüyle adımlarına ahenk veriyordu(4) eklentisiyle.
“Gecelerden sonra açan (açılan) her sabah;
-doğuşu gibidir bir bebeğin-
aydınlıktır,
umuttur,
neşedir,
heyecandır,
sevinçtir insana.
Ve her sabahta
eskimiş tüm kötülükler
(akla gelenlerin hepsi)
gecenin karanlığında kalır
(kalmıştır)!(13)”
Akşamları dönerken de “Bu bir lisanı hafidir ki ruha dolmakta, kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…(14)” diye sesleniyordu kendine.
Ve bir sihir gibi şekilleniyordu dizeler(15), dudaklarında;
“Akşamı getiren kızıl renklerde bin bir hüzün,
Hüzünde yalnızlığı gizli, biten günümüzün,
Gözyaşlarımla buruk, ama mutlu gülse yüzün,
‘Akşamı getiren sesleri dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin…(16)”
Sevgiler getirir akşamı ayazda, sıcacık,
Yalnızsındır, yaşarken içindeki kalabalık,
Akşamı getiren seslerde ılıkça bir ışık,
’Akşam... Akşam, bir mavi sırdır sulara baksam…(16)’
Akşamın olduğu yerlerde yalnız beklemek zor,
Sona ermekte olan güne zaman eklemek zor,
Yaşamda hem topal yürümek, hem emeklemek zor,
‘Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun…(16)’
Sığmaz akşam şiire, desen; “Olsa akşam tek bir”,
Kadirşinastır akşam getirir gönlünce tekbir,
Biliriz her akşam ertesi mutlak sabah gelir,
‘Akşam oldu, hüzünlendim ben yine
Hasret kaldım gözlerinin rengine…(16)’
Ve aklına gelemeyen şarkılar için eseflerini(3) haykırıyordu.
Bir sabah her zaman bindiği otobüse gecikmiş, yetişememiş ve bir sonraki otobüs servisine kalmıştı, yarı yoldan. Otobüs zımbacık doluydu(4). Değil oturacak, sıkışacak bir yer bile yoktu.
Her kafadan bir ses çıkıyor, otobüsün arkasındaki yolcular bile, neredeyse “Yürüyelim beyler!” diyerek otobüsün arka camından sahaya atlama pozisyonlarını muhafaza ediyorlardı!
Hem neden sadece; “Yürüyelim beyler!” otobüste sadece “Yürüyen beyler” mi vardı? Bayanlar yürüme özürlü müydüler ki?
Her durakta eğer bir kişi iniyorsa, işe, okula yetişme amaçlı kişilerden üçü-beşi binme gayreti yaşıyordu balık istifi(6) şeklinde ve Belediye otobüsünün şoförünün sıkışan-tepişen(4), oflayan-puflayan(4) ve özellikle cinsi sapıklar(6)…
umurunda değildi, bekliyordu her durakta açılan kapının gereğince kapanmasını.
Tüm bu unsurlara karşın insanların ellerini, koltuk altlarını gözlemekten vazgeçmiyordu Barut Öğretmen, kardeşlerinin hediyesi olan çantayı bulmasına ramak kalmış(4) gibi bir heyecan vardı içinde, engelleyemediği.
Bir ara, sonbaharın hüznünü yaşar gibi sessiz ve sakin duran bir genç kız çekti dikkatini ve göz göze gelmek bir tarafa sanki yüz yüze de gelmişlerdi. Tam tarifi ve anlamıyla eşsiz bir güzellikteydi o genç kız. Boy-pos(6), endam(3), dalıp da çıkmaktan vazgeçilmeyecek gözleri ve “Öp beni!” diyen, hatta dileyen dudakları vardı sanki.
Türk Sanat Müziğinin en değerli eserlerinden biri olan o “O dudaklar(17)” yaz için bestelenmişti, ama sonbaharın bugününde bile yazı çağrıştırıyordu Barut’un tek sıkıntısı o güzel kızın ellerini göremiyor olmasıydı.
Ellerinde yüzük yoksa sahipli değilse yani “Hayalimde yaşattığım insan” diyesi geçiyordu Barut’un aklından.
Ellerinin asılı olan dışındaki ötekini göremiyordu. Öteki elinde bir çanta, ya da ağır bir şey olmalıydı, omuzunu o yana eğdiren. Kendi çantası olabilir miydi acaba? Bir insan böylesine bir garabeti(3) eğer adı Barut’sa ancak yaşayabilirdi!
Barut, böylesine bir güzelliği ne hülyalarına, ne de rüyalarına sığdırabilirdi, hem şekillendirmesi mümkün değildi, o bir tabu(3), bir yasak, bir günah ya da bir haram olmalıydı, erişilemeyecek, el uzatılamayacak hatta görülemeyecek…
Neler düşünüyordu; saçma-sapan(6), katıksız ve yavan, üstelik bencilce. Bilmez miydi ki; “Her kapağı, ambalajı güzel olan kitap okunması mümkün olan bir kitap değildi(18)” Okumak için iç sayfalara yönelmeliydi ki, bu da bir merhabası bile olmayan biri için, hem de hemen ilk saniyelerde mümkün müydü ki?
Abarttığının kendi de farkındaydı Barut. Neredeyse 15-20 dakikası tahammülsüzlükle tükenmiş havasız bir otobüs içindeydiler ve bu yığın içinde değil kitabın sayfalarını çevirip okumak, kitabı açmak bile imkânsızdı!
O halde haddini bilmek(4) en güzel ve iyi çözüm olacaktı. Bu nedenle de ayakta uyuma modunda gözlerini kapattı.
Oysa karşısındakini haddi olmasa da, hayalindeki bir kitap gibi sahiplenmesinin, aklından geçirmesinin kime zararı ve ne sakıncası olabilirdi ki? Hem karanlıkta göz kırptığını, ya da aynı karanlıkta hiç de ilişiği olmamasına rağmen esnerken ağzını elinin tersiyle kapattığını kim görür; “Aferin! Beyefendi adammış yahu!” derdi ki?
Bu sadece bir düşünce idi, kurguladığı(4), ancak anında değilse de o genç kız saniyeler içinde beyninin tüm hücrelerini zapt etmiş, esir almış, ya da işgal edip hükmü altına almıştı. İster istemez karşısındakini ikaz etmek gereğini hissetti, içinden de olsa;
“Hey! Kendine gel! Aptal âşıklar(6) gibi mayışma(4)! Daha göz bile süzmedin(4) şapşal(3)!”
Her şeye rağmen genç kızın mentol(3) kokulu nefesini hissediyor, ama gözlerine bakmak için kendine mecal(3) arıyor, bulamıyor olmanın sıkıntısını yaşıyordu. Genç kızın bir bakıma esirgemeye çalıştığı teninin kokusunu da duyuyor, etkilenmemeye çalışıyordu. Oysa genç kız;
“Yakışıklı değil, sempatik(3) değil, bir kıza bakmaya utanacak kadar gözleri kapalı, yarım beyinli(6), sümsük(3), ağzı açık ayran delisi(6) herhalde” gibi diline, belki de dudaklarına yakışmayacak sözleri geçiriyordu içinden.
Tam bu sırada, otobüsün ani fren yapmasıyla kendisini engelleyemeyen Barut, bir sevgili gibi dudaklarını genç kızın dudaklarına yapıştırmıştı, şiddetten ancak sakınarak, gözlerini açmaksızın.
Oysa gözlerini açsaydı genç kızın gözlerinin hayretle büyüdüğünü, belki de süt içmesinin ardından limonata içmiş gibi midesinin bulandığını, kusma modunda olduğunu görebilirdi.
Her şeye ve arkasında boşluk olmamasına rağmen gerileme isteği ile aklından geçenleri sıralamamak için genç kız, dudaklarını ısırarak;
“Gözlerinizi kapatmak yerine, keşke biraz dikkatli olmak konusunda çabanız olsaydı, keşke Bay Nokta! Nokta!”
“Noktaları sıralayarak adımı mı öğrenmek istemiştiniz acaba?” diye pişkince(6), herhangi bir şey olmamış gibi utanmaksızın söylendi Barut.
“İsminizin benim için değeri de, yararı da yok! O noktalar yerine siz, kendinize uyabilecek sıfat ya da kelimeleri yerleştirebilirsiniz!”
“Örneğin; angut gibi bakan(4), salak, kakavan(3), kendini bilmez içi geçmiş hıyar(6) gibi mi?”
“Tercih size kalmış!”
“Hareketin gerçekleşmiş olmasından dolayı pişman değilim, ama gene de özür dilemeyi istiyorum, güzel Bayan Nokta Nokta!”
“Noktaların anlamı?”
“Kötü sözler dudaklarınıza yakışmıyor, hatta benim dudaklarım gibi, sadece ‘Güzel kız’ demek istemiştim!”
Genç kız iltifatı(3) beğenmemişçesine yana dönmüştü. Barut genç kızın bu hareketine karşı;
“Zilli kaşar(6)! Yampiri sürtük(6)! İtici eksik etek(6)! Şirret(3)!” gibi sözleri değil söylemek, aklından bile geçirmesi büyük terbiyesizlikti. Çünkü yaşamında ilk kez görüp etkilendiği, gerçekten güzel, yaşantısında ilk kez bilinçsizce ve karşılıksız olarak unutamayacağı bir yüze sahip bir kızdı o.
Kesinlikle fark ettiği asabiyetine karşın ona nasıl; “Etkilendim, o nedenle kapattım gözlerimi” diyebilirdi? Diyemezdi, hele ki sonrasında; “Adını de bana, elini tutmama izin ver!” gibi bir sözü nasıl sarf edebilirdi ki?
Hem otobüse biniyor olsa da, kim bilir, kimin kızıydı, bu vakte kadar sahipsiz kalmasını düşünmek bile manasızlıktı.
Üstelik böyle bir genç ve güzel kız kendi gibi “züğürt” sayılabilecek biriyle neden ilgilensindi ki? O halde kim-kime, dumduma(6) olan bu dünyada herkes haddini bilip kendi dünyalarına dönmeliydi.
Barut da döndü…
O yoktu düşüncelerinin yoğun yorgunluğunda. Belki de veda ederek ayrılmış, inmişti o genç kız otobüsten. Ancak farkında olmamıştı. Üstelik kendisine mazeret uydurmakta da üstüne yoktu Barut’un.
Düşünüyordu ki; kendisi o kızı öpmemiş, o kendisini savunmamış, sanki o kendini öptürmüştü dudaklarını uzatarak. Ya da bizzat o öpmüştü kendisini. Biliyordu ki; “Âdem eline geçen ilk fırsatta suçu Havva’nın üzerine atmıştı.(19)” Bencilliğin böylesi hem Âdem’de hem de kendisinde görülmemiş olmalıydı, kendilerine yakışmamış olsa gerekti.
Kötü başlayan günün devamı iyi gelmişti. Sözüm ona dolaşırken otobüslerde, duraklarda, yollarda kendine ait çantasını taşıyan insanları gözleyecekti. Gerek kalmamıştı. Müdür Bey, okulun kapısına asılmış olup da, bir öğrencinin getirdiği ve çalındığına dair haberi olan çantayı ufak bir kontrolden geçirmişti.
Ve onun Barut Öğretmene ait olduğunu tespit ederek(!) Barut Öğretmen okula geldiğinde onu kendisine yönlendirmelerini Nöbetçi öğretmenlere rica, müstahdemlere ise emretmişti…
Çantasına kavuşan ve içine baktığında eksiğinin olmadığını gören Barut, mutlu olmuş, anlayamadığı iadeye hayret ederken sabahki otobüs sarsıntısını da unutmuş gibiydi.
Ya da en basitinden kendisi öyle sanıyordu, belki de şimdilik…
Barut Öğretmenin esas hayreti; öğle paydosunda muhtemelen çantasında bulunulan notlardan edinildiğini sandığı cep telefonundan ulaşan sesle daha da katmerleşmişti. Çünkü o ses;
“Özür dileriz hocam! Arabanın size ait olduğunu bilememişiz. Arabanın camını ödememiz mümkün değil, ama çantanızı, özellikle not defterinizi geri almaktan dolayı umarız memnun olmuşsunuzdur. Bizler okuyamadık, hiç olmazsa okuyanlara destek olmayı düşledik. İyi olun! İyi okutun! İyi eğitip öğretin!” demişti.
Cevap beklemedi karşıdaki ses ve kapattı telefonu. Barut Öğretmenin kesin olarak tahmin ettiği, daha doğrusu telefonunda görünen numaradan anladığı, güvenlik kamerası olmayan ankesörlü bir telefon idi…
Ders yılı sonuna doğru Barut Öğretmen, kendi yazıp hazırladığı oyunun senaryosu(3) ile Refik Müdürün odasına girdi. Sene sonu etkinlikleri sırasında oyunun da sergilenmesinin uygunluğu konusunda müdürü ikna edip iznini aldı.
Rollerin üleştirilip provalara başlama zamanı geldiğinde bir erkek okulunda hiçbir öğrencinin kız rolünü üstlenmek istemeyeceğini düşünmemesinin şaşkınlığı içindeydi Barut. Gerçekten hiçbir öğrenci, tüm ısrarlara, tüm bonuslara(3) rağmen rolleri benimsemiyor, kesinlikle kabullenemiyordu. Canı sıkıldı, barut fıçısı haline gelmek üzereyken öğrencilerinden biri;
“Öğretmenim, akıl vermek gibi kabullenmeyin lütfen! Kız kardeşim komşu Kız Meslek Lisesinde öğrenci. Öğretmenleri izin verirse sizin oyununuzda kız kardeşimle birlikte çalışabiliriz. Sanırım bunun için müdürümüzün müdürleriyle konuşmasıyla konu halledilebilir…
Diğer öğrenciler için de kız kardeşimin, ya da okul müdürünün fikrini almak yeterli olacaktır!”
“Müdürlere aslında gerek yok bence. Gene de prensip(3) olarak okul müdürlerini atlamak, devre dışı bırakmak(4) uygun bir davranış olmaz. Önce müdürlerimiz, sonra öğretmen olarak ben ve öğretmen arkadaşlarımız görüşürüz…
Kim bilir belki onların edebiyat öğretmeni baysa yaşadık, çözüme kolay ulaşırız gibime gelir. Fikrin için çok teşekkür ederim öğrenci arkadaşım, unutmayacağım, ancak bu demek değildir ki; ‘Dile benden, ne dilersen!’ Farkındalık yaratmam uygun ve olgun bir davranış olamaz…
Ancak kız kardeşin müdür, edebiyat öğretmeni dışında bize yardımcı olabileceklerin bilebildiği kadarıyla isimlerini bana iletirse öğretmenin olarak seni bir kere daha alkışlayacağımı bilmeni isterim...”
Genç öğrenci haberi ertesi gün getirdi. Müdire Hanımın adı Azra, Edebiyat Öğretmeninin adı Ateş idi. Kız kardeşinin ismini ise Elmas olarak söylemiş, piyese yakın arkadaşlarının kimler olabileceği hakkında kanaatinin olmadığını belli etmişti.
Kendi öğrencilerini hazır etmişti Barut Öğretmen. Aynı rolleri paylaşacak yedek öğrencileri de hazırdı. Kızlardan biri, öğrencisinin kardeşi Elmas olacaktı ve bu; dört kız öğrenciye daha ihtiyaç var demekti.
Elini kolunu sallayarak, başarısızlık olacağını düşünmeksizin Okul Müdüründen ve Okul Müdiresinden telefonla bir bakıma izin alarak Kız Meslek Lisesine yönelip Müdire Hanımın kapısını çaldı.
Oldukça yaşlı görünen, belki de emekliliği yaklaşmış, hatta belki geçmiş, uzatmalarda olan Müdire Hanım; “Kaçma-karışma(6)” felsefesi ve “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!(20)” deyişine uygun olarak koltuğuna kaykılmış, dinlenme modunda gibiydi.
Barut Öğretmen, Müdire Hanımın bu tavrına karşılık edebiyle ve gereğince senaryoyu özetledikten sonra dileğini sergileme gayretini yaşadı, sanki müdürü, müdireye söylememiş gibisine. Müdire Hanım;
“Hık! Mık(6)! Incık! Cıncık!(6)” sözleriyle yasak savma(6) gayretiyle nazlanırken senaryoyu anlatma gayretiyle;
“Müdire Hanım eğer mümkünse Edebiyat Öğretmeni Ateş Beyle görüşebilir miyim? Belki o rıza gösterirse sizin de olurunuz olabilir diye düşünüyorum…”
Barut Öğretmen aslında baltayı taşa vurduğunun(4), şansını da zorladığının(4) farkında değildi. Mademki karşısındaki “Evet!” dememek düşüncesini taşıyordu, o halde taş atıp da kolu mu yorulacaktı(4) ki Edebiyat Öğretmeni Ateş Beyle konuşmakla.
Böylece “Gölgede yaşayanların güneşi göremeyeceklerini(21) de sosyal etkinliklere güler yüzle bakmayanların başarılı olamayacağını da ispatlamış olacaktı, kendi düşüncesine göre.
“Bir kere Ateş Öğretmen Bey, değil, Bayandır. Mademki ısrarcısınız Ateş Öğretmeni çağırtayım. Onun da konuya olumlu yaklaşmayacağını sandığımı söylemeliyim!”
Zili çalan Müdire Hanım, hipermetrop gözlüklerinin üstünden bakarak gelen görevliye emretti âdeta;
“Ateş Hocaya söyleyin, müsait olduğunda odama gelsin!”
“Hocam!” Birinci falso(4), “Lütfen!” eklentisi yok, ikinci falso, “Rica ediyorum!” yerine emredercesine bir tavır. Barut karşısındaki eski kafalının(6) sözlerini düzeltmek zorunluğunu yaşadı;
“Ateş Öğretmenimin durumu müsait ise tanışmak isterim. Yok, değilse vakti belirlerse o zaman tanışmaya gayret ederim. Adım Barut, müdürüm söylemiştir herhalde, Endüstri Meslek Lisesinde Edebiyat Öğretmeniyim ben de…”
Ateş Öğretmen Müdire Hanımın odasına girdiğinde her ikisi de birbiriyle karşılaşmış olmaktan dolayı şaşkınlık içindeydi. Müdire Hanım belki de kendinden hiç beklenilmeyecek bir espriyi yapmak mecburiyetinde hissetmişti kendini;
“Bir de ateşle barut yan yana olmaz diyorlar. İşte Ateş’le Barut yan yana, bir bakıma karşı karşıyalar!”
Sözü iğneleyici(6) idi, herhalde Ateş Öğretmeni etkilemek, kendi gibi düşündüğünü söylemek imasını hissettirmek istemiş olabilirdi. Bilinmez.
Ayağa kalktı Barut;
“Affedersiniz!” derken elini uzattı, eli açıkta kaldı. Mutlaka Ateş Hoca Hanımın(!), aslında doğal olarak öğretmenin birikmiş, unutamadığı kahrı ya da antipatisi(3) olabilirdi kendisine karşı (hani meselâ demek mümkünse de)!
Bu düşünceyle yerine tekrar oturmadan kapıya doğru yönelirken, bir-iki söz söylemesinin şart olduğu düşüncesini ve gayretini yaşadı Barut, Öğretmen Hanımın bir bakıma trip atmasına(4) içerlemiş olarak ve yönünü değiştirerek;
“Özür dileyerek söylemek istiyorum; dini bilgileriniz nasıldır, bilemem, ama ‘Selâm Tanrı kelâmıdır!(22)’ ve Kutsal Kitabımız şöyle der; ‘Size bir selâm verildiğinde ondan daha güzeliyle selâm verin ve aynısıyla karşılık verin!(2)’ Yani sizin yapmadığınız, yapmak istemediğiniz gibi Ateş Öğretmenim!”
Karşıdan herhangi bir söz ya da hareket gelmeyince devam etti Barut;
“Neden bir erkek Edebiyat Öğretmeniyle karşılaştığınız için soğuk davranışınızı anlamış değilim. İnsan beşerdir(23), şaşar, şaşkınlaşır, olmadık yerde ve zamanda yanlış ya da garipsenecek bir hareketi, hatası olmuş olabilir…
Bir büyük insan, peygamberimiz bir söz dizisinde; ‘Kim bir kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun ayılarını örter! (24)’ demiştir. Ayrıca şu ya da bu şekilde aynı eğitimi alıp, aynı süzgeçten geçtik, bilmeniz gerek, tekrar özür dileyerek yinelemem gerekir ki; bizlerin en önemli görevimiz; yaşayış, tutum ve davranışlarımızla öğrencilerimize, ancak öncelikle topluma örnek olmamızın gerekliliği, değil mi?”
Döndü, kapıya yönelirken eksik bıraktığını tamamlamak gayretini yaşadı;
“Gerçekten ateşle barut, gerçekte Ateş Öğretmenle Barut Öğretmen bir arada olmazmış, Müdire Hanımın tespiti yerinde. Veren el, alan elden daima hayırlıdır(25). Eğer kişilerde, belki geçmişte, belki hemen yaşanan anda yanlışlık, hata, kusur varsa; affetmek erdemdir(3) ve affetmek insanı özgürleştirir(26) öğretmenim…
Hepsi üniversitede öğrendiğimiz, bildiğiniz şeyler, ama içimden tekrarlamak geçti. Ben her iki tarafın da tavırlarını gördüm, anladım ve bildim. Piyesten de sizden isteklerimden de vazgeçtim, öğretmenim ailelerle görüşmenize, gerek öğrencilerden ve gerekse ailelerinden izin almanıza hiç gerek yok! Sizlere iyi günler, ‘Allahaısmarladık!’ dememe gerek yok, sizlerin ‘Güle güle!’ diyerek gereğini yapmanız yeterli!”
“Bir saniye Öğretmenim! Hemen çıkmayın lütfen! Bir saniye, ya da engin hoşgörünüze(3) sığınıyorum birkaç dakika sonra gidersiniz, lütfen!” diyen Ateş Öğretmen belki de hareketinin pişmanlığıyla Müdire Hanıma döndü, gözlerini Barut Öğretmenden ayırmaksızın;
“Konuyu özetler misiniz Müdire Hanım! Anlayamadım, ne idi?”
“Genç Öğretmen arkadaşımız Barut Bey, hemen biraz ilerideki Endüstri Meslek Lisesinin Edebiyat Öğretmeni, gerçi takdimde çoktan çok geciktim, ama. Okullarındaki bir piyes için kız öğrencilere ihtiyaç duyulmuş. Başta Elmas olmak üzere birkaç kız öğrencinin o piyeste rol almalarının mümkün olup olamayacağını sormaya gelmiş!”
“Öğrencilerimden böyle konulara hevesli olanlar var, istenenin ötesinde. Görevlendirmemiz mümkün olabilir sanıyorum. Ancak Müdire Hanım ve Barut Öğretmenim sizler de hak verirseniz benim önce senaryoyu görmem, sonra kızlarla görüşüp onları hazırlamam, öncelikle hem kendilerini, hem de ailelerini ikna etmem, rızalarını almam gerek!”
Sonrasında aklına gelmiş gibi;
“Mutlaka biliyorsunuzdur, bizim de yılsonunda kermes(3) ve defilemiz var! Barut Öğretmenimiz de hem defilede, hem kermeste, ikramlar ve teşrifat(121) için bize yardımcı olarak oldukça fazla miktarda öğrencisini görevlendirirse fena olmaz, diye düşünürüm!”
“Seve seve efendim! Hem bunun için ne öğrencilerime sormam, ne de ailelerinden izin almam gerekli değil. Onları usulen(3) bilgilendiririm, çünkü bana güvenirler, inanırlar, yanlış yapmayacağımdan emindirler, belki seviyorlardır da, bilmem mümkün değil...
Benim konuma gelince; şu an itibariyle temsil, piyes, senaryo falan, filân yoktur. Dolaysıyla Ateş Öğretmenim, ne senaryoyla ilgilenmeye, ne öğrencilerinizi uygulama için ikna etmeye, ne de ailelerinden rıza almanıza gerek kalmamıştır...
Kermes ve defileniz için ne kadar erkek öğrenciye, ne zaman, saat kaçta, nerde olmalarını söyler, ya da emrederseniz o konuda yardımcı olacağımı bilmenizi isterim efendim!”
Piyes için günlerdir hazırlanan öğrencilere konunun iptal edildiğini nasıl söyleyeceğinin düşüncesini ve hüznünü yaşamaya başlamıştı Barut Öğretmen.
Ateş Öğretmen de boş duracak değildi ya!
“Negatif bir duygusal yaklaşım(6) ve sitem sezinliyorum(4) sözlerinizde! Yoksa yanılıyor muyum Barut Öğretmenim?”
“Hatasız kul olmaz(27) öğretmenim. Ben bu başlangıcın başlangıcında hata yaptığımı sanmıyorum, ama varsayalım(3) ki bilerek, hatta isteyerek yaptım. Bunu yok saymam mümkün değil. Şu anda buraya gelmiş olarak hareketleriniz karşısında kendimi soytarı gibi hissediyorum. Daha fazla alçalmamak, üzülmemek ve dileklerimle başınızı ağrıttığım için özür dileyerek izninizle ayrılıyorum bayanlar, ya da öğretmenlerim!”
Karşılık ya da cevap beklemeksizin Müdire Hanımın kapısını arkasından kapatıp kendisine bir elin dokunup yolundan çevirmemesi arzusuyla hızlı adımlarla okul dışına çıkıp okuluna yöneldi.
Kız Meslek Lisesinden boş döndüğünü Müdüre anlattı, detaylara girmeksizin; “Uygun görülmediği” şeklinde. Sonrasında Ateş Öğretmenin ricasını dillendirdi.
Ve hemen o anın gecikmemesi gereken ertesinde, teneffüste sınıflarından çıkmadan önce öğrencilerini topladı ve; “Piyesin uygulamasından vazgeçildiğini” anlattı, açık kapı bırakarak; “Hâlâ kız rolünü üslenecek içlerinden birileri yoksa…”
Ve kimsenin rızasının olmadığını suskunluklarından anlamış olarak…
“Yalnız bir insan merdivendir, hiçbir yere ulaşmayan!(28)”sözüne boş verircesine Öğretmenler Odasının yoğunluğuna tahammül etmektense spor salonunun soyunma odalarına yönelip kanepelerden birine uzanıp düşünmeye çalıştı…
Müdürün telefonu çaldı;
“Refik Müdürüm, ben Azra, umarım unutmamışsınızdır?”
“Ümran Hocamın eşini nasıl unutabilirim ki?”
“Eşimin ismi İmran, neyse büyütmeye gerek yok. Barut Öğretmen maşallahı var, gerçekten barut gibi, ne benimle, ne de Ateş Öğretmenimle anlaşamadı.”
Yanlışları düzeltmek hep Müdire Hanıma rastlayan bir haslet(3) olsa gerekti, üstelik özür dilemek yerine üste çıkmak da…
“Ona maşallah değil, maazallah, neuzibillâh, Hasbin Allah, Fesuphanallah, Hay Allah, İllâllah gibi tüm ilâhi(3) kelimeleri söylemek gerek Müdire Hanım. Hani ’Teşbihte hata olmaz ya! (29)’ keçi-katır inadı(6) onun inadı yanında halt etmiş(4), hani belki bir bakıma ‘Muhacir inadı(6)’ dediğimiz şey. Deve kini(6) onun kini yanında solda sıfır kalır(6)…
Konunun her nasıl şekillendiğini bilemem, ama onun teklifine karşılık ufacık bir ima, küçük bir istihza, ya da fark edilemeyeceğini sandığınız bir aşağılama(4), küçümseme(4) hissettirdiyseniz; ‘Yandı gülüm, keten helva, Nuh der, peygamber demez!’ Onu fikrinden ne ben döndürebilirim, kendi düşünce, fikir, tavır ve davranışından, ne de bir başkası…”
“Hiç mi şansımız yok?”
“Sanmam, ama denemesi bedava!”
“Benim denemem imkânsız, ama aramızda kalsın, sanırım Ateş Öğretmen bunu denemek için izin alacak, gibime geliyor!”
Okul dağılmıştı. Barut Öğretmen o gün için gerekliliğini düşünerek getirdiği arabasına binerek en kısa yoldan evine yönelmek arzusundaydı. Evine haber verdikten sonra da kırlara, caddelere, gecelere, karanlıklara bırakmak arzusundaydı kendini.
İçindeki kendini bu zorluklara itekleyen sebebi sanki bilmiyordu(!) uykusuzluğunu sonlandırma arzusundaydı.
Arabasını çalıştırmak üzereyken arabasının yan kapısı açıldı. Ateş Öğretmendi başını içeriye uzatan.
“Acaba beni de almanız mümkün mü?”
“Neden olmasın, tabiidir ki. Nihayeti ikimiz de medeni insanlarız, ikimiz de edebiyat öğretmeniyiz ve bildiğiniz gibi; ‘Edebiyatçılık anlatmaktan çok, bir anlama uğraşı! (30)’ Bu nedenle bugünkü dileğim ve konuşmalarımızla ilgili olarak konuşmayacağınıza dair sizden söz almam mümkün mü? Cevabınız ‘Evet!’ olursa sizi istediğiniz yere götürüp bırakabilirim!”
“Lütfen hareket edin! Öğrencilerin böyle dağılımı sırasında tatsız konuşmalar uygun olmayacak! Uygun bir yerde durun ve isteğimi, dileğimi, o zaman söyleyeyim, olmaz mı?”
“İlk cepte(3) durdu Barut Öğretmen, telefonla gecikeceğini belli etti evine ve yüzünü çevirmeksizin, dinleme moduna geçti.
“Gitmek istediğim yer Fizan(31) mı, Ekvator mu, Kutuplar mı, Sâdâbat(31) mı? Şu anda karar veremiyorum. Sizin önerinizi almak isterim. İstemediğin konuda konuşmayacağıma söz vermemi şimdilik kabullenebilir misin?..
Ve inan ki seni istemediğin bir konuda asla söz ve davranış olarak zorlamam!”
Ateş devamlı olarak “Sen” demek gayretini yaşıyordu. Önemsemedi Barut, hareket etti, üstelik nereye, nasıl yöneldiğini, nedenini bilmeksizin. Sessizliğe büründü arabanın içi. Arabanın göğsündeki saatin tik-takları bile duyuluyordu motorun sessizliğinde.
“Ne zaman bir yerlerde durmayı düşünüyorsun? Söyleyeceklerimi ya da sana ne söyleyeceğimi hiç mi merak etmiyorsun?”
“Olur, durayım, ama bu bence fuzuli(3) bir duruş olacak, sanırım. Gene de her şeye rağmen bir öğretmeni kırmak aklımın ucundan bile geçmez!”
Akşam inmişti, bir elektrik direğinin altında emniyet şeridine(6) girerek durdu Barut. Belki genç öğretmenin yüzünü daha iyi seçebilmek, ilk karşılaştıklarında gözlerini kapatarak zihnine nakşettiklerinin(4) gerçeğini yeniden ve tekrarlayarak yaşamak isteğinde gibiydi. Bunda belki onun yahut da kendinin söyleyeceklerini özümseme arzusu da olabilirdi.
Arabanın durması ile birlikte genç kız uzanıp henüz kendisine dönme moduna girmemiş Barut’un dudaklarına değdirdi dudaklarını;
“Kimseye borçlu kalmak istemem, size öpücüğünüzü iade etmem gerekti, iade ettim, alacağımız vereceğimiz kalmadı artık!”
“Atalarımızın güzel bir sözü var; ‘Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu!’ diye, sizin de bildiğiniz gibi. Elimi sıkmaya iğreniyorsunuz(4), sonra beni öpüyorsunuz. Umarım bu bir yumuşatma hareketi değildir. Çünkü ben bir söylerim, pir söylerim(4). Bugüne kadar da tükürdüğümü yalamadım(4) hiç. Üstelik dudaklarımızın ilk birleşmesinde “Nokta, nokta” diyerek aşağıladınız, aşağılamaya çalıştınız, küçümsediniz beni. Haksız mıyım hem…”
“Sabit fikirli(6) ve inatçısın…
Peki, sen beni benim yerime koy. Sıkışık bir otobüste dersine yetişmeye çalışan bir öğretmenin karşısına biri, bir erkek çıkıyor. Kızı baştan aşağıya süzüyor, baygın baygın, derin derin bakmayı da ihmal etmiyor gözlerine ve dudaklarına bakıyor manalı manalı…
Sonra nedense belki çekiniyor, utanıyor belki de esaretten korkuyor ve gözlerini kapatıyor. Otobüs aniden fren yapınca fırsat bu fırsat deyip dudaklarını genç kızın dudaklarına mühürlüyor, hem ömür boyu aklından çıkarmayacak bir biçimde ve şekilde...
Çaresiz olmasına rağmen, tepkisi sert olmasa da direnmek gereğini hissediyor o öğretmen karşısındakini incitmeyi düşünmeksizin. Çünkü bu onun istemese de ilk heyecanı, ilk tadı idi yaşadığı. Buraya kadar gerçek dışılık(6)?”
“Buna bir bakıma haiku(32), ya da halüsinasyon(32) mu demek gerekir acaba?”
“Sanmıyorum, ama olabilir de. Siz beni zorla öptünüz, ben sizi isteyerek öptüm ve aramızdaki fark şu ki, benim kaçıp sığınacak bir yerim yoktu, siz ise bırakın kaçıp kaçınmayı cevap verdiniz, istediniz beni. Bir genç kız, ya da kadın olarak anladığım, hissettiğim bu…”
“Belki haklısın, doğruluk oranı gerçekten ciddi boyutlarda. Peki, bağışla benim inatçı ve sabit fikirli olduğumu bir söyleyen mi oldu, yoksa fikriniz mi bu?”
“Bilmem belki malum olmuştur(4). Ama ben sana söz verdim. İstemediğin konuda ne geri dönmeni, ne de tekrarlamanı istemeyeceğim senden. Ama iyi ki böyle bir projeyle karşıma geldin, hareketlerim ve sözlerim için üzgünüm, ama öptüğün için, öpüşüme cevap verdiğin için, her şeyden önce tekrar karşılaştığımız için mutlu olduğumu söylemeliyim; sebep ve sonuç ne olursa olsun! Herhalde söz verdiğimi unutmuş olamazsın, unuttun mu yoksa?”
“Hatırladım!”
“Bakın Barut Öğretmenim, sizin de benim gibi saplantılarınız var mıdır, bilmiyorum, ama olmasını dilerim. Şöyle ki; yaptığım her yanlışımda Tanrının bana işaret verdiğine inanırım. Örneğin; bir şeylerimi düşürür, unuturum, olmadık şeylerle karşılaşırım, buna katlanamamış gibi görünsem de, ilerilerde ona katlanmam gerektiğini görürüm, tıpkı sizinle karşılaşmam gibi...
Geri dönüp tamir etmem, özür dilemem, haksızlığımı itiraf etmem gerekirse gereğini yapmaktan çekinmem. Tıpkı şimdi size karşı olduğu gibi. Üstelik bilirim ki, belki biraz övünmem gibi olacak, benim gibi düşünenler asla çaresizlik içinde olmazlar, üzülmezler, çaresini arar ve bulmaya çalışır…”
Düşünme payı vermişti kendine Ateş, Barut’un devam eden suskunluğunda belki de ne diyeceğini bilememenin şaşkınlığında, gözlerine özlem içinde olduğunu anlatmak istercesine baktıktan sonra devam etti;
“Haydi bana bir kahve ısmarla, lâyıkıyla özür dilemem, aramızdaki yanlışlığı düzeltmeyi denemem için. Aslında benim ısmarlamam gerekiyor gibi görünse de. Bildiğin bir yerlere götür beni, kahveden sonra, biraz falcılığım vardır(!), istersen falına bile bakarım, bedava!..
Sonra beni evime bırak, sen yoluna, ben yoluma. Ama uygulamana ısrar etmem için değil, iade etmem kaydıyla sadece merak ettiğim için okumak üzere senaryonu bana ver. Bundan memnun olacağımı bilmen mutlu edecektir beni!”
“Bazı şeyler için geriye dönmek zordur, bunu bilmeniz gerek! Benim bu tip davranışlarım için tövbelerime günahlarımın bile gülüp(33) alay ettiklerini belirtmem gerek!”
“Peki, anlıyorum. Ama sen de şunu bil; ateşle barut bir araya gelmez diyenler bilsinler ki yanılıyorlar. Farkındaysan yaklaşık iki saate yakın zamandır Ateş’le Barut yan yanalar, bir aradalar ve bir arada duruyorlar!”
Barut ilk andan, belki de başlangıcı sevgi olan dudaklarının sıcaklığını ve ikinci kez aynısını yaşadığında gerçekten heyecanlandığının farkındaydı.
Oysa kendine bile dürüst davranmayıp itiraf edemiyordu içini içine. Üstelik genç kız “Sen” dedikçe “Siz” demeye zorluyordu kendini.
“İnsanlar niye adına ‘Aşk’ dedikleri bilmeceyi çözemiyor(34)” ya da çözmeye çalışmıyorlardı ki!
Ve şimdi, şu an, için için yandığını hissetmesine, bilmesine rağmen aynı sıcaklığa ihtiyacı olduğunu belirtmekten, anlatmaktan çekiniyordu ki?
“Atalarımız hiçbir zaman yanılmış olamazlar, ateş ile barut bir arada olmaz, demişlerse vardır elbet bir bildikleri, gerçekten Ateş’le Barut bir arada olmaz!”
Elinde değildi, sözlerini bitirmek üzereyken Ateş’e yaklaştı Barut. Ateş zaten alev alev yanıyordu. İmkânsızlığı; baştan beri Barut’u tutuşturamamak, etkileyememiş olarak geçiyordu aklından.
Kolunu tuttu beline sardı Barut’un ve dudaklarını değdirdi Barut’a, öyle yasak savar gibi değil, içtenlikle, inanarak, severek, bir ömrü üleşmek arzusuyla gibi. Oluşan hava hayal değil, eylem olarak gerçekten de gerçek ve güzeldi.
“Ne senaryon, ne defilem, ne de kermesim umurumda. Bir kahve falında neler göreceksem onları anlatayım sana, hadi yürüt arabayı, bir yerlere gidelim, ama doymadım, doymam da mümkün değil, bir kere daha kucakla beni ve öp!”
“Olur!”
Tüm anlamları kapsayacak şekilde, bir lokale(3) girdiler, belki de utangaç, sebebi belli!
Kahvelerini içtiler, fincanını kapattı Barut…
Ve sonra okumaya, daha doğrusu içinden geçirdiklerini görüyormuş gibi anlatmaya başladı Ateş;
“Bir kız var, yolunu, teklifini bekleyen, gözleri mavi. Üstelik bir ara ondan gözlerini kaçırmak, etkilenmemek için kapatmışsın. Pek güzel değil, ama çirkin de sayılmaz. Galiba o kız yaşamında ilk defa senin tarafından öpülmüş. Üstelik bir okulda öğretmen olarak görüyorum kendisini. Kelimelerin değerlerini yitirdiği anda(35) karşılaşıp tanışmış olsanız gerek…”
“Ateş! Hepsini anladım da şu gözlerinin maviliği fincanın hangi köşesinde, onu gösterebilir misin bana?”
“O kısım kahve falının şaşırttırma bölümü. Bunun sırrını söylemem mümkün değil, ama ilk fırsatta gözlerime bakmana izin vereceğimi bil!” deyip ellerini Barut’un avuçlarının içine bıraktı. Gözlerinin sevgi dolu mavi ışıltısı, gece lâmbalarının loşluğunda bile belliydi.
Peygamberimize ait olduğu belirtilen iki hadis geçiyordu Barut’un gözlerinin önünden;
“Evleneceğin kadına maksadı temin edecek bir şekilde bak!” ve “Git! Onu gör! Ondan sonra karar ver!”
Barut karar vermişti, Ateş de kararlıydı, belki de dünlerden, bunu anlamamak insafsızlık(3) olsa gerekti. Ancak o Allah’ın elçisi o yüce insanın sözleriyle bu hakkı sadece Barut’a tanımış olmasına akıl sır erdirmek(4) mümkün değildi.
Ateşle Barut bir araya gelmişlerdi işte, ateşle barut bir araya gelmezmişmiş! Kim demişti ki onu?
Kısaca; bir aşk sonuca ulaşmak üzereydi, vesselâm(3)!
YAZANIN NOTLARI:
(*) Barut; Çok sert, hemen kızabilecek durumda olan kişi. Güherçile, kömür ve kükürt karışımından yapılan, genellikle toz durumda, ateşli silâhlarda merminin atılmasına yarayan, çabuk ateş alan, patlayıcı katı madde. Öyküde; anlatanın öğretmenleri, bazen “Öğretmen” ekiyle, bazen sadece isim olarak belirtmesi (bence!) yadırganmamalı!
Bahşende; Bağışlayan, af eden, ihsan eden.
Banu; Kadın, hatun, hanım. Kraliçe. Prenses. Gelin. Şarap ve gül suyu gibi şeylerin şişesi.
Bahtışen; Mutlu, neşeli, talihli.
Bahadır; Alp, yiğit, kahraman. Batur.
Refik; Dost, arkadaş. Koca, eş. Yoldaş. Yardımcı. Ortak.
Azra; El değmemiş bakire kız. Delinmemiş inci. Ayak basılmamış kum.
Elmas; Mücevher olarak kullanılan saydam ve çok değerli taş. Doğada genellikle renksiz ve saydam olarak bulunan arı karbon.
İmran; Evine bağlı kalan, ayrıca Kur’an’da Âj-i İmran Suresi.
Ümran; Medeniyet (uygarlık), ilerleme, saadet, mutluluk, refah, imar etme.
(1) “Hayatın kuralı bu; ya yanlış zamanlarda doğru insanları karşına çıkarır, ya da yanlış insanla; zamanını harcatır.” Lucius Annaeus SENECA
(2) “Hayatınızı seviyorsanız boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatınızın kendisidir!” Benjamin FRANKLIN
(3) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
Antipati; Karşıtduygu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu.
Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, sürpriz.
Cep; Trafiği rahatlatmak, araçların durabilmesine imkân sağlamak için yaya kaldırımları, ya da şehirlerarası yolların kenarlarında yapılan yarım çember biçimindeki yer. Genellikle üstte taşınabilecek şeylerin konulabilmesine yarayan, giysinin belirli yerlerine kumaş parçasıyla ayrılmış, ya da kese şeklinde torba halinde konulan yer.
Curu; Özleşmemiş, sulu, cıvık, rengini almamış. İyi demlenmemiş.
Çalakalem; Gelişigüzel bir biçimde yazarak. Durmadan yazarak.
Endam; Vücut, beden, boy-bos.
Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Esef; Acınma, üzülme, yazıklanma.
Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Filozof; Felsefeyle uğraşan ve felsefe biliminin gelişmesinde katkıları olan, felsefede çığır açan düşünür ve felsefe yapmaya düşkün kişi.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
Hemfikir; Aynı düşüncede, aynı fikirde olan.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
İlâhi; Tanrı ile ilgili olan, Tanrı’ya özgü, Tanrısal. Her yönden eksiksiz, çok güzel.
İltifat; Eğilim, ilgi gösterme, beğenme, ilgi. Birine güleryüz gösterme, hatırını sorma, tatlı davranma, onunla hal hatır sorarak ilgilenme, ilgi gösterme, rağbet etme, gönül okşayıcı söz söyleme. Yüzünü çevirerek bakma.
İnsafsızlık; İnsafsızca, vicdansızca davranmak. Acımamak.
Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.
Kermes; Genellikle açık havada satış yapılarak gelir sağlanan toplantı. Çeşitli ürünler satarak bir derneğe, bir çalışmaya yardım sağlamak amacıyla yapılan toplantı. Şehirlerde bayramlarda, panayırlarda yapılan eğlenceli toplantı.
Lokal; Asıl anlamı; Belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı bir dernek ya da kuruluşun üyelerinin buluşması için ayrılmış yer anlamındadır. Ayrıca hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi).
Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
Mentol; Nane esansından elde edilen, renksiz, keskin kokulu bir tür alkol.
Mukabil; Karşılık olarak. Bir şeye karşılık olarak yapılan, bir şeyin karşılığı. Rağmen.
Mülâyim; Yumuşak huylu, hoş görülebilir nitelikte olan, uygun.
Prensip; İlke. Temel bilgi. Temel kural. Her türlü tartışmanın dışında, üstünde ana düşünce, inanış, baş kural.
Rijit (Rijid); Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı, ters.
Rüşvet; Yaptırılmak istenen bir işte, yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar.
Sempatik; Kişide yakınlaşma duygusu uyandıran, hoş gelen, cana yakın, sevimli, hoşa giden.
Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin. Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.
Statik; Belirli bir süre hep aynı kalan. Durağan. Değişme, gelişme, ilerleme göstermeyen, değişmeyen.
Sümsük; Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.
Şapşal; Aptalca, alıkça, davranışlarda bulunan. Üstüne, başına, giyimine, kuşamına özen göstermeyen.
Şebeke; Birbiriyle bağlantılı ve gizli çalışanların tümü. Ülke çapında yaygınlaştırılmış ulaşım ve iletişim örgütü. Ağ. Üniversite öğrencilerinin kimlik kartı.
Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Teşrifat; İlişkilerde kurallara uygun davranma. Resmi günlerde ve toplantılarda devlet büyüklerinin, kişileri makam ve sıralarına göre kabulü.
Usulen; Usule uyularak, formalite icabı.
Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
Varsayım; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayma, temel ilke, bir öncül olarak kabul etme.
Vekilharç; Bir yerin (eskiden konaklarda) alışverişini yapmak için görevlendirilmiş kimse.
Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(4) Ahenk Vermek; Uyum içinde olmak. Anlaşmak, uyuşmak, iyi geçinmek.
Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.
Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş).
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Baltayı Taşa Vurmak; Biriyle konuşurken, farkında olmayarak, ya da boş bulunup ona dilmediği, muhtemelen dokunacak sözler söylemek, pot kırmak, çam devirmek.
Barut Fıçısına Dönmek; Her an karışıklık, kavga ve savaş çıkarmaya meyilli olmak.
Bir söyleyip pir söylemek; Uzatmadan gereği gibi söylemek.
Bulanık Suda Balık Avlamak; Karışık bir durumdan yararlanarak çıkar sağlamak.
Cebinde Akrep Olmak; Para harcamamak için ellerinden gelen her şeyi yapma amaçlı cimri, pinti kimselerin davranış tarzı.
Devre Dışı Bırakmak; Konudan uzak, ilgisiz bırakmak.
Düz Kontakla Araç Çalıştırmak; Kontak göbeği içinde bulunan ve aracın çalışması için gerekli olan elektrik bağlantısını; kontak göbeği dışındaki kablo ya da soketlerle motorun çalışmasını sağlamak (Çalışmayan aracı vurdurmak; ayrı bir konudur).
Elifle Merteği Ayıramamak (Elifi Görse Mertek Sanır); Cehalet, okuma yazması olmamak, konu hakkında bilgi ve birikimi olmamasına karşın bilir davranmak.
Falso Yapmak; Yanlış davranışta bulunmak. Aslı; bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır.
Göz Süzmek; Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı, anlamlı bakmak.
Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.
Hık Mık Etmek (Incık, Cıncık Etmek); Bir durumla ilgili sorulara verecek bir yanıt bulamayarak anlamı olmayan, belirsiz şeyler, sözler söylemek, bir bakıma kem küm etmek. Bir işi yapmamak için nedenler uydurmaya çalışmak.
Islah Olmamak; Bir şeyi daha iyi bir duruma getirme çabasında gerilemek, düzeltememek, iyileştirememek. Yola getirememek, uslandıramamak.
İğrenmek; Tiksinti verici bulmak ve tiksinmek. Çok aşağılık, çok bayağı bulmak.
İstiflemek; Stok etmek, stoklamak. Genellikle aynı türden şeyleri üst üste, düzgün bir şekilde yığmak, dizmek, sıralamak.
Kalıbını Basmak; Bir duruma, bir şeye, bütün içtenliğiyle, varlığıyla tanıklık etmek.
Kanırtılmak; Bir araçla ya da zorlayarak bir şeyi yerinden ayırılmaya çalışılması, kırma, bükme çabasında olunmak.
Kendiyle İftihar Etmek; Kişinin kendiyle kıvanç duyması, övünmesi.
Kurgulamak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamak.
Küçük Görmek; Önemsememek, değer vermemek. Küçümsemek.
Malûm Olmak; İçine doğmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek.
Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.
Mukavemet Edememek; Karşı koyamamak, direnememek. Dayanıklılık gösterememek, dayanamamak.
Mukayese Edilmek; Karşılaştırılmak.
Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.
Oflayıp Puflamak; Sıkıntısını “Of! Puf!” diyerek belli etmek.
Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Sıkışıp Tepişmek; Sıkışık bir düzende itişip kakışmak, (özellikle taşıtlarda) kalabalık nedeniyle itip, kakmak.
Sitem Sezmek; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtmenin gösterimi.
Şansını Zorlamak; En son noktaya kadar çaba göstermek. Bütün gücünü en son noktaya kadar zorlamak, kullanmak.
Taş atıp da kolu yorulmamak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak. Yorulmayacağının, emek ve para sarf edilmeyeceğinin ifadesi.
Tedirgin Olmak; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar olmak.
Trip Atmak; Bir söze ya da davranışa alınmak ve karşı tarafa mesafeli davranmak. Trip atan kimse, ne kadar sinirlense de her şey normalmiş gibi davranmaya çalışır.
Tükürdüğünü Yalamamak; Verdiği karardan geri dönmemek.
Yol-Yordam Bilmek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını bilmek.
Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(5) Bana sual sorma cevap müşküldür, / Her sırrı ben sana açamam hocam! Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
(6) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Aptal Âşık; Zekâsı gelişmemiş gibi zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak şeklinde kendinde olmayan.
Aptal Cesareti; Normal cesaretten çok daha fazla cesaret göstererek kimsenin yapamayacağı işleri yapabileceğini kanıtlama çabası, o işin ne getireceğini, götüreceğini bilmeksizin işe atlamak.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Balık İstifi; Üst üste, çok sıkışık bir durumda.
Başarı Kriteri; Sınavlarda başarı, zekâ ve akıl seviyesine göre üstünlük, diploma, kariyer, güç gibi konularda oluşturulan kişisel görüş.
Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
Boy Bos; Endam. Vücut, beden.
Cinsi (Cinsel) Sapık; Cinsel eğilimleri normal ve heteroseksüel birleşmenin dışında tercih eden kişi.
Deve Kini; Hiç sönmeyen, geçmeyen, unutulmayan öç duygusu.
Emniyet Şeridi; Otoyol ve bölünmüş karayollarında; trafik kazası, arıza halleri, acil yardım, kurtarma veya kaza incelemesi amacıyla kullanmak üzere ayrılmış olan ve yol eksenine paralel oluşturulan yol bölümü.
Eski Kafalı; Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı.
Gecenin Kör Vakti; Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.
Gerçek Dışılık; Gerçek dışı (yapay, yanlışlık, realite dışı) olma durumu.
Ivır Zıvır; Küçük, önemsiz.
İğneleyici Söz; Kırıcı, dokunaklı söz.
İtici Eksik Etek; Soğuk ve sevimsiz bulunan kadın.
Kaçma, Karışma, (Kaytarma); Genelde askerlikte kullanılan olağan bir söz. (Kimseye bildirmeden bulunduğu yerden ayrılmak, herhangi bir olaya karışmamak ve verilen görevi lâyıkıyla yapmaktan erinmemek)
Kara Günler İçin; Üzüntülü, sıkıntılı zamanlar için.
Keçi, Katır İnadı; Aşırı inat, aşırı huysuzluk.
Kefen Parası; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken ölümlük-dirimlik gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
Kendini Bilmez İçi Geçmiş Hıyar; Ne yaptığını bilmeyen, haddini aşan yaşlı, içi fesat dolu kimse
Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
Muhacir İnadı (Macır İnadı); Göçmen, göçe zorlanmışın inadı.
Negatif Bir Duygusal Yaklaşım; Bir konuyu, sorunu ele alış, inceleyiş, bakım biçiminin duygusallık yüklü olarak tersliği, menfiliği, negatifliği.
Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
Pişkin (Pişkince) İnsan; Deneyimi olan, herhangi bir şeye alışmış olan. Yüzsüz, yüzüne tükürsen “Yağmur yağdı!” diyen insan tipi.
Sabit Fikirli; Ön yargılı. Saplantılı.
Sayım Suyum Yok; Bir işte ciddi olunduğunun anlatımı. Çocuk oyunlarında “Kısa bir süre için oyun dışındayım!” anlamındaki söz.
Solda Sıfır; Hiçbir değeri olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan. Sönük kalmak, anlamı olmamak, değersiz olmak.
Taşra Şarkıcısı; Taşra şehir merkezi anlamındadır. Ancak deyim haline geldiğinde; kimseyi umursamayan, önem vermeyen, aldırış etmeyen, kendini bir şey sanat kişinin şımarık bir şarkıcı gibi hareketleri.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Yampiri Sürtük; Eğri-büğrü, yan yan, çarpık giden devamlı gezen, evinde durmayan, evli ise kocasıyla ilgilenmeyen.
Yarım Beyinli (Karga Beyinli, Kuş Beyinli); Kafası çalışmaz, yeteneksiz kişi
Yorgun-Argın; Çok yorgun, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.
Zilli Kaşar; Yaşı ilerlemiş, ne söylediğini bilmeyen, çok konuşan, çok hata yapan (genelde kadın).
(7) Ben bir Ayten’dir tutturmuşum / Oh ne iyi / Ayten’li içkiler içiyorum… / Sonu ise; “Bundan böyle dünyada / Aşkın adı Ayten olsun.” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “MİLYON KERE AYTEN”
(8) Her durumda evlenin. İyi bir eşiniz olursa mutlu olursunuz. Eşiniz kötü olursa filozof olursunuz... SOCRATES
(9) Dünü unutmalı, bugünü yaşamalısınız. Çünkü dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa; yarını kaybedersiniz. Honoré de BALZAC
Dün-Bugün-Yarın Üzerine; Bu konuda birçok önemli düşünür ve şairin sözleri yazmak mümkün. Bu düşünürlerden bir ikisi; Dale CARNEGIE, Alexis CARRELL, Stuart MILL, André GIDE, Richard CARLSON, Necip Fazıl KISAKÜREK… Bir özet sunmam gerekirse; “Dünya üç gündür, dün, bugün, yarın. Dün geçti! Yarın belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bilmek gerek” ve “Gün geçmez bölmelerde yaşamak!”
(10) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BUGÜN (VEYA DÜN & YARIN)” Dale CARNEGIE ve Alexis CARRELL’in boşuna söylemediklerini düşünerek).
(11) Mary HOPKINS’in “Those were the days” isimli şarkısı, Türkçeye; “Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak!” olarak aranje edilmiş ve şarkıyı Gönül TURGUT isimli sanatçı meşhur etmiştir.
(12) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(13) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SABAH”
(14) Bu bir lisan-ı hâfidir ki ruha dolmakta / Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta. Ahmet HAŞİM “MERDİVEN”
(15) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “DEMET”
(16) Akşamı getiren sesleri dinle… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necip Fazıl KISAKÜREK’e, Bestesi; Sadun AKSÜT’e ait olup eser Acemkürdi Makamındadır.
Akşam... Akşam, bir mavi sırdır sulara baksam… Akşam, yine akşam, yine akşam Bir sırma kemerdir suya baksam…. “BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU” Ahmet HAŞİM (Eseri bir Türk Sanat Müziği eseri olarak ve yanlış sözlerle aklımda tutmam, yanlışım).
Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun, gelmiyorsun… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İ. Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.
(17) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.
(18) Her kapağı, ambalajı güzel olan kitap okunması mümkün olan bir kitap değildir… Kitapları dışına değil, içeriğine göre satın almanın gerekliliği hakkında anonim bir söz.
(19) Âdem eline geçen ilk fırsatta suçu Havva' ya attı. Nancy ASTOR
(20) Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın! Oysa bilinen; “Yılanın başı küçükken ezilmeli!” şeklinde değil miydi?
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, diyerek yaşattığımız yılanların bir sonraki hedefi siz olursunuz. Aziz NESİN
Kıskançlık yılan zehrinden daha beterdir. Çünkü yılan zehri sadece bir kişiyi, kıskançlık ise hem başkasını hem de kendisini zehirler. John LUBBOCK
Yılan sokması seni sadece canından eder… Ama kötü dost hem candan hem de imandan eder. ALINTI
(21) Gölgede yaşayanlar güneşi göremezler. Cenap ŞAHABETTİN
(22) Selâm Tanrı Kelâmıdır (Selâm Allah kelâmıdır); Önce selâm verilir, sonra konuşmaya başlanır, anlamındadır.
Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verin. (Kur’an; 4.Nisa Suresi, 86. Ayeti.)
(23) İnsan Beşer, (bazen) Kuldur, Şaşar; İnsan yaratılış gereği hata yapabilir, şaşırabilir, kusursuz insan yoktur. Hoş görülmesi gereken bir davranış sergilemelidir.
(24) Peygamberimize mal edilen Hadisin meali; Kim bir kardeşinin ayıbını örterse, Yüce Allah da onun dünya ve ahirette ayıplarını örter” şeklindedir.
(25) Veren el, alan elden daima üstündür. HADİS
(26) Affetmek insanı özgürleştirir… Affetmek erdem olduğuna göre özgürlükte onun tamamlayıcısıdır. ALINTI
(27) Hatasız kul olmaz… Orhan GENCEBAY’a ait meşhur eserlerden biri.
(28) Yalnız bir insan merdivendir, hiçbir yere ulaşmayan… Louis ARAGON (Zülfü LİVANELİ Şarkısı)
(29) Teşbihte Hata Olmaz (Olmasın); “Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmasın!” anlamında söz.
Teşbihte hata olmaz ya / Hani / Nesir kamyonsa / Şiir de taksi! M. Said ÇEKMEGİL
(30) Edebiyatçılık anlatmaktan çok, bir anlama uğraşıdır… Duygu ve düşünceleri, ayrıntılı, uygun, sözlerle ve dikkatli bir dille anlatmanın, bunu karşıdakinin en etkin bir şekilde anlamasının önemini vuran bir söz, kime ait olduğunu bilemediğim.
(31) Fizan (Arapçası Fezzan); 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.
Sadabat (Sâdâbat); 18. Yüzyılda Kâğıthane Deresi kıyısında Haliç’e doğru uzanan düzlük mesire ve eğlence alanına L^le Devrinde verilen ad.
(32) Haiku; Bir görme biçimi. Genel anlamda sıradan olaylar içinde oluşan bir anın görüntülenmesi, saklanması (ya da bunun isteği).
Halüsinasyon; Bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, bir şeylerin varlığına inanma durumu, varsayım, varsanım, var sanma, sanrı.
(33) Tövbelerime günahlarımın bile güldüğü; Yanlışlığın itirafı, saçmalığın bilgilendirilmesi, geri dönüşte gecikme.
(34) Aşk Denilen Bilmece; Neresinden bakılırsa bakılsın, çözümsüzlüğün anlamı.
(35) Kelimelerin Değerlerini Yitirdiği An; Değer verilmeyecek sözler yerine susmak.
Orhan Veli KANIK, “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinde şöyle demekteydi: “Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce!”