Rüşvet kesinlikle kabul etmez, yemezdi oldukça etkili ve yetkili makamda olan Şadi. Ya da makamı nedeniyle bilinen adıyla Müdür Bey, Şef, ya da Şadi Bey. Ya da yani demenin ötesinde bilinen şekliyle muhterem zevattan(1) biriydi Şadi Bey, saygı duyulan, ya da duyulması gereken.

Kim, nereden, nasıl bilgi edinmişse ona “Dânâ(2) Şadi” diyenler de vardı, doğal olarak sırtı dönükken, ya da duyamayacağından emin olunduğunda. Çünkü nedense onu çok sevenler o sıfattaki inceltme işaretlerini unutup ya da şapkaları çıkarıp özellikle öyle anıyorlardı onu!

Yakışır mıydı peki? Asla! Bilgisi dânâ olacak kadar çok ve konusunda gerçekten uzman ve etkindi, dana olamazdı, hem de hiç! Boyu-bosu yerinde, kalıbı ve sözleri etkili, hareketleri ölçülü, sevecen, yolun yarısını geçmiş olmasına rağmen yakışıklı, bekâr ve saklamadan söylemek gerekli ki, anadan-atadan kalan tek bir ev dışında hiçbir şeyi olmamasına rağmen şu an az-buçuk(1) da olsa varlıklı sayılabilirdi.

Şadi’nin makama gelişinden yaşadığı şu anlara kadar eline haram para değmemiş, geçmemiş, gelmemişti. Boğazından haram lokma girmemiş, midesine inmemişti. Bu hasleti(2), iş icabı gelen firmalar, başvurusu olan kurum ve kuruluşlar, hatta beraber çalıştığı, sicillerini özenle düzenlediği, terfilerinin bir bakıma elinde olduğu elemanlar tarafından da bilinirdi!

Etkin bir mevkide olduğundan, etkilenmemek için odasının kapısı mesainin başlangıcından bitimine kadar her türlü şüpheli tavırlar ve zan oluşumuna karşı ardına kadar açıktı. Çekmecelerinde kilit, bilgisayarında şifre yoktu ve internet ulaşımı kapalıydı.

İnternet ile ilgili lagalı-lugalı(1) isimlerle anılan herhangi bir adres ya da hesabı da mevcut değildi.

Gene bu gaye ile prensiplerine sadakatin görünümü olarak cep telefonu kullanmadığı gibi, dairesindeki kendine ait telefonu da dış hatlara kapalıydı.

Bunun ilk nedeni; kendisine birilerinin ulaşıp komplo kurması(3 olasılığı, vermemesi gereken bilgilerin ısrarla öğrenilmek istenmesi, sadece bir “Evet!” ya da “Hayır!” kelimesine çeşitli anlamlar yüklenilmesi idi.

İkinci neden ise; elemanlarının hatta odacıların bile sık-sık ve acil telefon konuşmalarına ihtiyaç duymalarıydı. Bildiğinden değil, diğer Şube Müdürü arkadaşlarının, özellikle “Kontörüm bitti de müdürüm…” yalanlarıyla telefonu kullanma arzularından illâllah demelerinden(3) aklında kaldığı kadarıylaydı.

Oysa ayakkabı boyacısının, çöpçünün bile cep telefonlarının olduğu bir devirde yaşıyorlardı. Kişileri aşağılamak değil, iyi niyetlerinin suiistimal edilmesi(3) üzüntüleriydi onların.

Kendisini genelde dışarıdan santral bağlantılı olarak sadece annesi, yapılması, sorması gereken bir şey, ya da bir şeyleri hatırlatmak için arardı. Annesi dışında acil olmadığına inandığı hiçbir telefona cevap vermezdi, mesai arkadaşları ve üst taraftaki patronlar istisna(2) idi doğal olarak.

Santralı; “Kimdir, nedir, sorup öğrenip bana bildirmeden bağlama!” diye tembihlemişti hatta öyle ki “Annem dışında babamın oğlu bile olsa, bağlama!” demişti.

Oysa başka kardeşi yoktu.

“Arayan her kimse, gelsin, dileği neyse, bana ya da teknik elemanlara, teknisyenlere doğrudan doğruya bilgi ve belgelerini arz ederek sorsun ve gitsin!”

Herhalde “Defolup gitsin!” demek zihninden bile geçireceği bir olasılık olmasa gerekti. Sanki annesinden başka hayatta bir başkası, annesinin kendi dışında bir çocuğu, ya da kendisinin bir kardeşi varmış gibi.

Dâhili telefonun çalışı sonucunda, üst makamların bir kısım konuları öğrenmek için kendisini sorgulamaları, ya da istekleri, emirleri, ricaları, yani başvuru, sonuç gibi, ensesi kalın(1) birinin önemsenmeyecek gibi olsa da dolaylı olarak önemsenecek gibi dilekleri olurdu!

Eee! Bu durumda ne yapsın Şadi? Hiyerarşinin(2) bir üstünden yararlanmak arzusu şekillenirdi, kim olursa olsun, tüm menfaatperestler her zaman ve her ne şekilde olursa olsun revaçtaydı(2)!

Genelde; sözü “Babamın oğlu gelse bile!” şeklinde yorumlaması mümkündü, rahmetli babasını uzun yıllar öncesinde yitirmesi konusu gibi; “Babam bile gelse!” sözü gerçekten ağzından düşürmediği bir deyişti.

Bu nedenle asla taviz vermezdi(3) Şadi; “Babası gelse bile!”

Ne milletvekilleri, ne boyu-bosu, kesesi uygun patronlar, iş adamları açık olan kapısını parmaklarının ucuyla tıklatarak girmişlerdi odasına; “Arzu(!) hürmetlerini(1)sunmak için. Şadi (Bey) genelde dâhili telefonu açar, çay ikram ederdi onlara.

Gelen üst makamlardan itibarlı(2), ya da gerçekten kendisinin değer verdiği birisi ise isteğini sorar, odacı zilini çalarak kahve, gazoz, meşrubat, kant gibi ne isteği olursa onu ısmarlardı odacıya.

Bu kişiler gerçekten saygıdeğer kişilerdi, başlangıç cümleleri de saygılarına yakışır bir şekilde; “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” şeklinde olurdu!

Bu şekilde gelen herkesle, kapıyı asla kapatmaksızın doğrudan doğruya kendisi ile görüşür, gerekiyorsa ve bilgisi varsa, sır saklama hakkını kullanarak bilgilendirirdi.

Yok, konu hakkında uzmanlık ilgilendiren bir soru ise destek istercesine uzman teknisyen ya da mühendislerden ilgili olanı odasına çağırır, daha önceden verilmiş gizli kalması gerekenler konusunda gizlilik hakkı saklı kalmak üzere karşısındakinin bilgilendirmesini sağlardı.

Bazen ilgili elemanla dâhili telefonla konuşur, kendisine verilen bilgileri münasip bir dille aktarırdı(3) karşısındakine.

Bazen, hele ki oldukça önemli, ya da acil bir konu üzerinde çalışıyor ve karşısındakine vakit ayıramayacak olursa geleni elemanlarının çalıştığı odaya gönderir, elemanına aralarında kararlaştırdıkları şifre ile; “Falanca Bey geldi, benim adıma çay ısmarlamayı unutmayın, ha!” derdi.

Cümleler değişik de olsa; “Benim adıma!” dendi mi, akan sular durur(1), konu anlaşılırdı ilgili eleman tarafından.

“Benim adıma” sözü sonrasında Falanca Beyin konusu olan dosya, klâsör, evrak, her neyse yerinden çıkartılır, masaya konur, bilgisayarda görüntülenirdi, Falanca Bey odaya girdiğinde. Bunun için geleni bir süre kapı önünde ayakta bekletmek ve genç arkadaşlarına bu zamanı kazandırmak Şadi’nin göreviydi.

Falanca Bey odaya girdiğinde hazırlanmış olan senaryoya göre ilgili eleman;

“Çalışıyoruz! Bitti, bitmek üzere, eli kulağında(1), bilgisayardan çıkartmak üzereyiz, hemen onaya götüreceğiz, üst makamlardan bir gecikme olmazsa çok kısa zaman içinde(!) elinizde olur, inşallah!” denerek gelen kişi usulüne uygun olarak salâvatlanırdı(3).

Yok, eğer hazırlanmak için yeterli zaman yoksa teknik eleman, ya da mühendis odasına gelmişse, gelen kişiyi direkt olarak onunla konuştururdu. Hepsi güvenini kazanmış, ser verip sır vermeyen(3) çocuklar olduklarından endişesi olmazdı.

Şadi, karşısındaki/ler gittikten sonra elemanlarının yüzüne şöyle bir anlamlıca bakar ve “Bildiğin gibi kızım, oğlum, arkadaşım!” şeklinde gönüllerini hoş etmeye çalışırdı.

Eğer bazen gerçekten, gerekli görmüşse(!) ve ulus menfaati söz konusuysa, yani “Bir ihtiyacınız varsa” sözüyle hasbelkader(2) muhatap olmuşsa(3), o sinirle teknik elemanına “Acaba öne almak, ya da hızlandırmak mümkün olabilir mi?” şeklinde yine şifreli konuşur, teknik elemana sözleri asla emir gibi olmazdı.

Bu konuda tek istisna ülkenin çıkarı varsa, ihracatla ülke bir şeyler kazanacaksa ki bunu da en iyi konunun uzmanı olan elemanları bilirdi, gerekirse fazladan mesai(1) yapar, ya da “Ev ödevi!” olarak gerçekleştirirdi, acele edip bitirmesi gereken işi.

Bunun o elemanın görevi olduğu varsayımıyla(2) bu işi yaptığı için diğerlerine göre asla ayırımcılığı olmazdı…

Yitirdikleri ve olmayanlar dışında bir tek annesi Ceyda vardı yaşamında. Annesiyle aynı evde beraber yaşıyorlardı. Annesinde yok, yoktu dense yeri. Romatizması, kalbi, şekeri, varisleri(2), göz-kulak-burun-boğaz gibi sorunları vardı, sık sık doktorlara gidip de göründüğü.

Bu konuda Şadi uzmandı, annesindeki en ufak değişikliği hissedip işteyse haber aldığında, evdeyse hisseder hissetmez, en yakın hastanenin aciline ulaştırırdı annesini, gözü karaydı(1), çekinmezdi, naz yaptığını, ilgi istediğini ve özellikle bu yaşlara gelip de evlenmediğinin hesabını sorar davranışlarına katlanırdı.

Bilirdi annesinin yaşadığı bir kısım zorluklar nedeniyle kendine eş değil, evine hizmetçi aradığını. Bir bakıma yaşamının sonuna gelmiş gibi, bir ayağı çukurda(3) gibi olsa da, kendi hayalinde, gönlünde olmayan, sevgi gösteremeyeceği bir genç kızı görücü usulüyle(1) alıp sırf annesine hizmet etsin diye eve kapatmasına hakkı var mıydı?

Şadi, her evlât gibi, annesine gözü gibi bakar(3), el üstünde tutar(3), bir dediğini iki ettirmezdi(3) asla. Çünkü kendisini bugünlere getiren ve saçını süpürge etmekten(3) bu günlerde bile vazgeçmeyen annesi eli, ayağı her şeyiydi. Ev; Şadi’nindi, dedesinden, babasından kalan.

Babası çulsuz yaşayıp vefat etmişti. Annesi öğretmen emeklisi olarak, maddi ve manevi olarak sorunlarının üstesinden geldiği gibi her maaşını alışında, evin hiçbir masrafı üzerine yük olmadığından birkaç kuruş harçlık dışında maaşının kalan bölümünü “Evlenmen-düğünün için” diyerek bankaya onun adına yatırıyordu.

Yaz geldiğinde annesinin tek isteği, ısınan havaların gayreti ile romatizmalı bacaklarını deniz kumlarında dinlendirmek, güneşi kendisi kendisiyle üleşmek, her yaz görüp anlaştığı, şehirdekilerden farklı olarak, bir arada olduğu yazlıktaki yaz komşularıyla beraber yaşamaktı.

Şadi bu nedenle anneciğinin isteğini hisseder, onu kırmaz, arabasının bakımını yaptırırdı, onu önce biraz gezdirip sonra babasının annesinin artırdıkları ve birikimleriyle mal sahibi olduğu yazlığa götürmek için. Gezdirmesi zorunluydu, çünkü her yazlığın kıştan kalan bakımının yapılması gereken bir kısım şeylerini birilerinin yapması gerekliydi ve bu kadrolu gibi olan hizmetlinin haber alır almaz yaptığı gerekliliği idi. Şadi o hizmetli ya da görevliye karşı asla eksikli değildi.

İşte tam bu sıralar “Bir şey lâzım mı?” diye kapısını tıklatanların isteklerini gülümseyerek kabul etme zamanı idi. “Buyur!” ettikten sonra kapının açık olmasına özenle dikkat ettikten sonra, sanki normal bir konuşma içindeymişçesine sesini alçaltmadan, ama yükseltmeden de;

“Yağ!” ya da “Yahu!” diye söze başlar ve devam ederdi;

“Arabam şu adreste bakımda… Annemi tatil yerine götüreceğim de. Yağına, suyuna, lâstiklerine falan bakacaklar, rot-balans, karbüratör ayarı gibi hangi ayarlar gerekiyorsa yapacaklardı. Sanırım yakıt deposu da boştu. Senin elemanlardan biri arabamı alıp getirebilir mi acaba?”

Bu teklifte herhangi bir suiniyet(1) aranabilir miydi? Bunun adı hiçbir surette düşünülen tarzda telâffuz edilebilir(3) miydi? Adam geçerken uğramış, “Bir şey lâzım mı?” diye sormuştu üstelik kapısı ardına kadar açıkken!

Sadece tekliflere “Amenna(2)” deyip dönen o adamın ya da kişinin işi ile meşgul olan elemana telefonla sorardı, açık vermemek için dolaylı(3) ve detaylı(3) olarak;

“Yarım hangi işlerimiz vardı, şu, şu, şu firmaların işleri ne durumda, hafta sonuna doğru bitirebilecek miyiz? ‘Benim adıma usulen bakıverin!’ demiştim geçenlerde!”

Soru anlaşılmıştı ve cevabı net olarak hazırdı;

“Şu anda masamızda o dosyalar var. Hangisine ‘Öncelik ver!’ derseniz, ona öncelik vermeye çalışayım, müdürüm, ama hepsi de hafta sonuna kadar olmazsa da, en geç gelecek hafta içinde biter?”

“Şart değildir! Kafana göre takıl!”

İşler sıra-seki atlanmadan(3), her şey kuralına uygun olarak aynen devam ederdi, ama üç gün sonra, ya da bir hafta, on beş gün sonra biterdi. Ne torpil, ne rüşvet, ne kayırma, ne de iltimas(2) olmaksızın!

Ders çalışmayan lise öğrencilerinin mazeret yığını gibi; elektrikler kesilmiş olabilirdi, misafir gelmiş, eleman herhangi bir nedenle izine çıkmak mecburiyetinde kalmış olabilirdi. Tabidir ki bu kadar sudan(1) değildi sebepler.

Aniden herhangi bir sebeple seyahate çıkma gerekliliği, denetimler, brifing(2), seminer(2), demo(2), sunumlar, toplantılar, özellikle de üst düzey patronların mecbur bıraktığı katılımlar…

Yalandan kim ölmüştü ki, sıra kendine, kendilerine de gelsin!

Ancak sıkı mıydı arabası, gerekenler yapılmadan geri getirilip kendisine teslim edilsin? Hani meselâ, olmaz ya böyle bir durumda muhtemelen geciken işler için öylesine çok mazeretler yaşanabilirdi ki, kaza ile sümen altında(1) unutulmuş gibi olması, en gerçeğe uygun olanıydı.

Dolaysıyla elde olmayan nedenlerle o iş oldukça ötesinde gecikirdi, bu da finans kaybı(1) demekti başvuran için. Dünyada buna rıza gösterecek bir babayiğidin(2) olduğunu sanmıyor, düşünmüyordu Şadi.

Tamirci; mahalleden, okuldan arkadaşı idi Şadi’nin, o okumamış tamirci olmuş, kendisi okumuş müdür olmuştu. Bu nedenle tamirci her ihtimale karşı fatura kesmez, yarım yırtık bir kâğıda plâka numarası belirtilmeden “Bakım bedeli olarak şu kadar lira alınmıştır!” diye yazıp kargacık-burgacık(1) belli olmayacak bir şekilde imza atar, onu da arabayı almaya gelenin eline tutuştururdu.

Alan razı, veren razı(1) örneği; Şadi arabasının bakımını yaptırır, kazanır, tamirci fatura kesmez, vergi kaçırır kazanır, olan ya da yaşanan masraf bedeli (ya da zararı), ödeyene kalırdı, hele ki istediğine de gecikerek ulaşmışsa.

Ve de doğal olarak vergi kaybı devletin sırtına yük demekti, ama üçgen içindeki her bir kişi ayrı ayrı dürüsttü!

Hemen eklemekte yarar var, evini olmasa da yazlığını ve arabasını almak için peşinatını saydıktan sonra, kalan taksitler için birçok kişi kefil olmak için ısrar etmiş, kendisi (Herhalde gene her ihtimale karşı kabullenmeyip) öncelikle anne ve babasının destekleri ve de (!) daireden elemanlarının taahhüdü ile yazlığına ve arabasına kavuşmuştu.

Yazlık, annesini gezdirmesi ertesinde kadrolu hizmetli ile yaz sezonu bitinceye kadar kaldığı yerdi.

Gerçekte yetişemediği taksitler de olmuyor değildi Şadi’nin, “Yağ!” ya da “Yahu!” direktifleri(54) ile kafasını kapısından uzatmak gafletinde bulunan “Bir şey lâzım mı?” diyenler kendi adına ödeyiveriyorlardı.

Makbuzlarda parayı yatıranın adı daima Şadi idi, neme lâzım, değil mi? Olacaktı o kadar, değirmen ancak su akarsa dönerdi, değirmencinin tek başına gayreti nasıl yetsindi ki her bir şeylere?

Eee! Bir de alınan arabanın, evinin, yazlığının vergileri, yasal olarak ödenmesi gereken zorunlulukları vardı, şimdi koskoca müdür ilgili yerlere gidip, sıra bekleyip, devletinin zamanını mı harcasaydı ki?

Kıymetliydi zamanı, o halde işaret parmağının tersi ile kapıyı tıklatanların bunlara da mutlaka çare bulmaları gerekliydi, başını uzatarak “Bir şey…” diye söze başlamaları bildikleri üzere kâğıt üzerinde yandıklarının resmi demekti.

Bir kâğıda numaralar ve yapılması gerekenler olarak liste yapmıştı Şadi, kendinden başka kimsenin çözemeyeceği. Ama ilgililer ne zaman kendilerine ne için sıra geleceğini bilirlerdi, her ne ise o gün ziyarete gelinir, nefes alınmaksızın, aralarında iki kelime bile konuşulmaksızın o belge alınır, gereği yapılır ve geri getirilirdi, bazen verirken, bazen geri alırken meşhur kelâmını terane halinde söylemezse olmazdı;

“Yağ! Yahu!” ve ekleri; “Zahmet oldu! Teşekkür ederim!”

Değirmenin ya da çeşmenin suyunun şu ya da öteki musluktan, ayrı bir kanaldan, ya da yoldan gelmesinin, hiç mi hiç önemi yoktu Şadi için, çünkü asla rüşvet kabul etmezdi para olarak.

Askerliğinden ders almıştı bir miktar, ancak bunu şubesinde uygulayamazdı. Birincisi dürüst çocuklardı elemanlarının her biri, ayrı ayrı, üstelik kalabalık da değillerdi bir manga kadar bile yoktu sayıları. Nerde kaldı bölük, tabur?

İsteyip, arzulayıp da uygulayamadığı asker iken yaşadığı özet olarak şu idi.

Erlerden biri çarşı iznine mi çıkacak yahut da herhangi bir görev ya da mazeretle şehre mi inecek, üst rütbedeki çok iyi tanıdığı biri elini hemen cebine atıp, örneğin;

“Turfanda çilek çıkmış, ben de, hanım da, çocuklar da çok severiz, al şu on lirayı bir kilo çilek al, bizim eve bırak, paranın üstünü de getirmeyi unutma, ha!” şeklinde tembih etmeyi de unutmuyordu?

Oysa turfanda çileğin kilosu o gün için yirmi liradır. Bilmez, belki de bilmemek işine gelir, para üstünü de sayarak geri alırdı. Gariban bir kilo çileği bir liraya almış gibi olurdu, daha pahalı olması asla mümkün değildi!

Belki de ondan öğrenmişti, tek farkla; ne kimseye para verirdi, ne de para üstü alırdı. Tövbe(2), neuzibillah(2) Allah günah yazardı, kâfir(59) olurdu, düpedüz kâfir, yağ!

Herhangi bir nedenle elemanları, daktilo, evrak memuru, odacı, kapıcı kim olursa, bir iş için dışarı çıkar gibi olursa mutlaka siparişi olurdu. Prensibi nedeniyle para vermez, Kredi Kartını verirdi. Kartın şifresi herkes tarafından bilinirdi, “Boğazım gidişti(3), şurdan bir adet pasta al, şurdan iki yüz elli gram çerez al!” ve tıpkı o üst rütbedeki kişi gibi tembihlemeyi unutmazdı; “Fişlerini mutlaka al, getir!”

Kartın ekstresi(1) geldiğinde de çok dikkatli bir şekilde incelemeyi gerçekleştirirdi. Ola ki unutulmuş, ya da gözden kaçmış bir fiş için, o gün kime sipariş verdiğini düşünür dört dönerdi(3) adeta(2), ayakları üstünde.

Herhangi bir şekilde kimseyi sorgulamazdı, o miktar hesapla dünya da yıkılmazdı, öyle bir tavır takınırdı ki, sadece elemanları değil, yapıdaki tüm personel onun hesabındaki aleyhine oluşan yanlışlığın farkında olurdu!

Bu nedenledir ki, gerek elemanlar, gerek odacı, kapıcı, kapıyı işaret parmağının tersi ile tıklatanlar dışında hiç kimse o gün, o saatin ertelerinde o kapının önünden geçmek istemezdi. Çünkü her seferinde mutlaka boğazı gidişir, akşama misafir gelecektir, ya da misafirliğe gideceklerdir ana-oğul vb. nedenlerle siparişleri olurdu mutlaka.

Bu nedenle gına gelmişti(3), herkes kapının önünden geçmektense tuvalet için bile arka taraftan inip gidip geliyordu. Dışarı çıkacak olanlar da asansörü takip edip yine bir alt kattan biniyorlardı asansörlere.

Üst kattan binmek tehlikeliydi, çünkü müdür ya onların katından herhangi bir nedenle asansöre binerse idi, bu; çıralarının yanması(3) anlamını taşırdı.

Sık yaptığı bir şey değildi, zaten mümkün de değildi, ama elemanlardan biri yıllık izne çıkarken; “Allahaısmarladık!” demek gafletinde bulunursa, ya da o elemanın kendisine uğramadan gideceğini sezerse, izin kâğıdı imzalanmak için kendisine geldiğinde hemen teklifini dizerdi, hem de sıkılıp utanmaksızın her seferinde. Çünkü tüm elemanlarının memleketlerini, gidecekleri yerlerin özelliklerini bilirdi.

Para vermek her zaman prensibi değildi, gidilen yerlerde kullanmak için kredi kartını da veremezdi, sonucun bedava olacağını bilerek siparişini verirdi;

“Sizin oralarda şu meşhurmuş, şunun tadı da farklı diyorlar, gerçi daha önce tatmıştım, ama unutmuşum!” der, prensip icabı elini cebine atmaz, mesajını karşıdakine iletirdi ki izninden eli boş dönmesin.

Ve o elemanının izinden dönmesini deyim yerindeyse dört gözle beklerdi.(3)

Bir kutu baklava mı, bir teker kaşar mı getirirdi, bir şişe kolonya, ekmek kadayıfı-kaymak, sucuk, incir, mandalina…

Artık “Ne meşhursa” o gidenin masrafı, o ikramı alan Şadi’nin da neşesi olurdu. Allah var, hiçbir zaman “Teşekkür etmeyi” unutmazdı! Bazen bu meşhurluklara sipariş gibi bal, tereyağı, yoğurt, peynir, hatta turşu, tarhana, erişte gibi eklentiler bile olurdu, karınca kararınca(1). Eee! İzinli gidilen yerin bir tek yalnızca bir şeysi meşhur olacak değildi ya!

Bu getirilenleri dairede kabul etmezdi, aslında getirenler de daireye değil, kargo gibi doğrudan doğruya “Adrese teslim” evine, annesine teslim ederlerdi. Çok nadiren daireye gelirse, elemanı annesine gönderir, daire telefonundan aramak günah(!) olduğu için hangi elemanını yakalarsa onun cep telefonundan annesini bilgilendirirdi.

Şadi’nin annesi muhterem bir insandı, abdestinde, namazında, niyazında ve hacı. Oğlundan beş kuruş bile harçlık almazdı, kendi emekli maaşı, o günlerin yasalarından yararlanarak kocasından da aldığı dul maaşıyla kendince her yerlere yetiştiği gibi, hediyeleri(!) getirenleri de boş çevirmez, aklının erdiği kadarıyla, insancıkları zorlayarak öğrendiği bedelleri kendilerine öderdi. İnanmasa da...

Zira öğretmen emeklisi olmasına rağmen, değişen dünya şartları ve yaşlılığı nedeniyle piyasa araştırması yapacak kadar bilgili, malların bedellerini öğrenecek kadar yaşam zenginliği yoktu.

Ancak bilirdi ki; beş yerine üç deniyor, o çıkartır beş, hatta altı, yedi verirdi getirilen şeyin bedelini ödemek için ve yemin-billâh edenlere(3)  verdiği para ne olursa olsun, hiçbir miktarını geri almaksızın “Çocuğunuzun harçlığı” derdi.

Aslında annesinin felsefesinde; “Hadsize haddini bildirmenin gerekli olduğu” bunun “Bir öksüze gömlek giydirmekten önde geldiği(4) bir fakiri sevindirmenin mutluluk verdiğini yaşamaktı. Ancak; “Yapma! Etme!” diyemiyordu oğluna, dili sürçüyordu(3)!

Tek tük de olsa(1)  bazen; “Bu değirmenin suyu nereden geliyor oğul, eve getirilenlerin bedellerini ödüyor musun?” dediğinde;

“Ne yapayım anne? Beni çok seviyorlar, hediye getiriyorlar, hediyenin azı-çoğu olur mu, hediyelerin bedellerini ödemeyi nasıl teklif ederim ki o insancıklara, gücenmezler mi?” şeklinde cevaplama gayretini yaşıyordu.

Annesi çok zaman sıraya koymakta zorlandığı düşüncelerini kurguluyordu(3);

“Karı-koca otuzar yıl çalıştık, emekli ikramiyelerimizi birleştirip bundan önce oturduğumuz gecekonduyu ancak alabildik. Oysa Şadi, on-on beş yıl içinde o gecekonduyu oldukçanın ötesinde iyi bir fiyatla satıp bu koca, yayla gibi evi aldı.

“Dahası; kirada olan 2+1 evini, yazlığı ve de arabasını da aldı bu süre içinde. Banka cüzdanıyla pek ilgim yok, emekli maaşımdan kalanı “Düğünü-derneği” için hesabına yatırırken gözüme çalındığı kadarıyla benim yatırdıklarım dışında da parası var galiba?

“Sanırım, iyi bir mevkide, iyi maaş almasına rağmen; “Harun’ken Karun olmuş(3) mudur” acaba?

“Önceleri iki-üç yılda bir zor-belâ(1)  bir çift pabuç, bir takım elbise alabilirken, şimdilerde neredeyse her yıl, bazen altı ayda bir takım elbise üstelik satın almıyor, özel olarak yaptırıyor, pabuçlarını yeniliyordu.

“Kulağını çekmek, vacipten öte farz  şimdi. Ne demişti Ziya Paşa; ‘Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde…(5)

“Benim yapmam gereken; ‘Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir(6) felsefesi olmalı! Ama alışmış, kudurmuştan beterse(1), karşındaki de oğlunsa, eşek derisi kadar meşinleşmiş bir surata ana eliyle indirilmiş bir tokatın ne kadar etkisi olurdu ki?”

Oysa Ceyda’nın bilmediği o kadar çok şey vardı ki, kendisi seyahatlere çıktığında sözüm ona alıp getirdiği. Günü birlik “Gidip-geldim!” deyip etajerinin alt gözüne istiflediği şeyleri, valizinin içine koyarak eve getirir ve “Anne bak sana neler aldım!” diyerek masaya dizerdi.

Oysa bunlar gelen iş sahiplerinin bir sonraki gelişlerinde getirdikleri hediyelerdi!

Otlu peynirin Edirne’den, devayı miskin Van’dan getirilmiş olmasında sakınca yoktu. İncir mutlaka Aydın’dan, cezerye Mersin’den, fındık Giresun’dan mı getirilmeliydi mutlaka? Öğretmen emeklisi olsa da geçmişteki ve ilerleyen zaman nedeniyle oğlunun getirdiklerini anlamlandıramıyor, inanamasa da inanmak, geçemez gibi olsa da öyle  geçiyordu yaşlı kadının aklından.

Oysa beterin beteri(3) bile vardı. Örneğin birileri tandır, kebap, çiğ köfte falan getirmişlerdi, ısrarlı dilekler üzerine yörelerinin meşhur bir şeyleri olarak. Ancak getirilenler tadını yitirmiş, bir kısmı sasılaşmış(3), bir kısmı kendinden geçer gibi ekşileşmiş, tatsız-tuzsuz hale gelmişlerdi.

Ve Şadi dağarcığına(2) yüklediği bilgi birikimiyle bir daha böyle şeyleri istememiş, arzulamamış sırası geldiğinde lâfı gediğine yerleştirmiş(3), çıtlatmıştı(3)!

 

Bir toplantıda bir konuşma sırasında birilerinin dilinden “Mor koyun” sözü ve etinin lezzetli olduğu konusu geçmiş, tam “Acaba mı ki?” demek üzereyken iç sesi(1) “İnsaf be yahu! Yuh!” deyince frenlemişti kendini.

Şadi her ne olursa olsun, ancak açıktan açığa getirilmemesini istediği hediyeleri özenle muhafaza ederdi, dediği yerde ve ne zaman seyahate çıkması gerektiğini de bilir ve söylerdi annesine!

Eskilerin “Sünnetçi Çantası(1)” dediği dededen kalma “Hatıra” bir çantası vardı, içine ne konulursa alan ve ne götürüldüğünü kimsenin bilmesinin imkânsız olduğu bir çanta idi bu, bazen şişman, bazen sıska!

Aldığı bu hediyeler hiçbir şekilde onun kendi konuları ile ilgili olarak fikrini, düşüncelerini ve hareketlerini etkilemez, etkileyemezdi.

Belirli yasalar, bilinen kurallar neyin, nasıl yapılmasını emrediyorsa ona göre yapılırdı, belki bazı, bazen hızlandırma gibi çalışma arkadaşlarına, teknik eleman ve mühendislerine ricaları müstesna(2).

Ayrıcalık yoktu, istedi mi, o firmanın işi dâhil, bir kaçının daha işlerini beraberce ister hiçbir firmanın işi incelemesi için sümeninin içinde istirahate çekilmezdi! Birinin hakkı diğerinin önüne geçmezdi, bazı bazen “Lâf işte!” dememek için olağan üstü sabırlı davranırdı Şadi.

Gene de kazayla, yanlışlıkla ve doğaüstü bir sehven(2) gayretiyle(!) bazı ayrıcalıkların olması normal sayılmalıydı, sayılıyordu da zaten! Ancak bu ayrıcalıklara kendisi de şaşırıyor, istemese de kendi de kabulleniyordu. Ne yani? Tanrının bildiğini insanın kendinden saklamaya çalışmasının izahı ne olabilirdi ki?

Şadi ara sıra yılda bir, bazen en fazla iki kez personeli için moral yemekleri, geceleri tertiplerdi, tabiidir ki kendi kesesinden değil, önemli bir iş sonucunda bir hayli kazancının olacağı firma sahibine, her zamanki gibi kapısı açıkken, aynı sözlerle başlayarak;

“Yağ! Yahu! Şu gün, şurada, şu kadar personel arkadaşla yemek yiyeceğiz. Bizim, oralara ceplerimizdeki harçlıklarla gitmemiz mümkün değil!”

Bu kısacık iki cümle ile anlatılmak istenen, anlamak isteyene anlaması ve kesinlikle anlaşılması için yeterli olurdu. Bu, bir bakıma kendi ceplerinde akrep olduğunun(3) belirtisi gibiydi.

Mesaj alınır, anlaşılır, gereği ve sonucu kendisine mutlaka iletilirdi, toplantının bir gün öncesinde doğal olarak yeniden.

Ve firma bu yemeğe asla katılamazdı, çünkü yemeği Müdür Şadi’nin ısmarladığını herkes bilirdi!

Personel zaten bu konuda duyarsızdı, müdür ısmarlamışsa ısmarlamış demekti, ellerinin ceplerine gitmemesi ve sadece sazlı-cazlı-sözlü, türkülü-şarkılı olarak eylenme ihtiyacını gidermeleri kendileri için yeterliydi.

Şadi, böyle bir toplantı için açık çek verilmesini, depozito ödenmesini asla kabul etmezdi. Yemeği ısmarlayan ilgilinin bir elemanı kendi yemeklerinin sonuna kadar ya ayrı bir masada keyif tutar, ya da bir kenarda bekler, Şadi hesabı eline alıp kasaya yöneldiğinde el çabukluğuyla fişi alıp kasaya ödemeyi yapardı. Genelde böyle durumlarda gecikmesi şart olduğu için gelmişken tuvalet ihtiyacını da gereğince giderirdi Şadi!

Bazı-bazen dairede kutlamalar gerçekleşirdi, mesai sonunda, ya da belirlenen ufak bir mekânda, hafta sonunda “Biz bize” şeklinde. Bebeği olan, doğum gününü, evlenme yıldönümü, nişanlanacak, evlenecek olanlar için kendi aralarında.

O zaman Şadi’nin cebindeki akrep(3) yolunu şaşırır, dışarılara kaçardı, gerçekten ve istekle. Pasta, meşrubat, ufak altın gibi giderlerin tümünü Şadi karşılardı, kimseleri hesaba karıştırmaksızın.

Sadece Silifke türküsündeki gibi içki için; “Herkes kesesinden içsin, saltanatım var benim!(8) derdi. Çünkü ne de olsa içki tuz ile yapılırdı(!) o nedenle de fiyatı tuzlu olurdu!

Şadi’nin ve arkadaşlarının yaşadığı en enteresan olaylardan biri, bir müteahhit ya da iş sahibinin getirdiği çikolata paketleriyle ilgiliydi. İki paket halinde gelen çikolata kutularından birini güvenip inandığı mühendislerden Şahap’a; “Afiyet olsun!” nidasıyla arkadaşlarına ikram etmesi için göndermişti.

Diğerini de misafirlerinin çay içmelerinin sonunda açmak üzere masasının üzerinde bekletmişti.

Şadi’nin Şahap’a güveninin nedenlerinden en önemlisi evli ve karısı Şahika’nın da onun gibi mühendis ve güvenilir olmasıydı. Bu nedenle çok zaman öncelikle ve özellikle iç ve dış görevlere mutlaka ikisini birlikte gönderirdi.

Gidecekleri yer resmi ise kurum müdürüne telefon eder; “İki genç evli arkadaşı şu günlerde kurumunuza gönderiyorum, misafirhaneyi ona göre hazırlayın!” derdi.

Ya da özel sektör ise ilgiliye telefon eder; “İki genç evli arkadaşı şu günler için iş yerinize göndereceğim, misafir etmekte eksikli kalmayın, ne kadar ısrar ederlerse etsinler, ellerini ceplerine daldırmazlarsa onlar adına memnun olurum!” diye tembih ederdi!

Yurtdışı görevlerde böyle bir farklılık bekleyemezdi, ancak gücünün yettiği kadarıyla biriktirdiği yabancı paralarla onları takviye etmeye(3) çalışır, “Yâd ellerde(1) ele-güne muhtaç olmayın!” diyerek “Borç veriyorum!” sözleriyle onları desteklerdi.

Onlar da gittikleri yerlerden boş dönmezler, mutlaka viskilerini getirirlerdi, Şadi onların jesti(2) altında asla eksikli kalmaz döviz olarak, anında öderdi borcunu, öyle bozuklu, küsuratlı(2) değil, bütün olarak; “Sonra helâlleşiriz(3)!” diyerek.

Onlar gibi koruması altında olan, kendisi gibi düşündüklerine inandığı iki mühendisi daha vardı Şadi’nin. Biri yetim Şakir, diğeri hem yetim, hem öksüz, kız kardeşiyle yaşamaya çalışan Şamil idi.

Onları da beraberce gönderirdi göreve ve otobüs, tren ya da uçak biletlerini eğer özel sektöre gidiyorlarsa açık tarihli gidiş-dönüş biletlerini ilgiliye aldırırdı.

Yok, resmi kurum ise; mutlaka eksikleri olup olmadığını sormaksızın gereken desteği yapar, “Yolluklarınızı aldığınızda ödersiniz!” diye açık kapı bırakırdı(3), bir bakıma avans gibi.

Güceneceğini belli ettiği, kızdığı, hatta uluorta da olsa karşı karşıya olduklarında elemanlarına içtenlikle söylediği şey; “Yiyin, için, dolaşın, tatil yapın! Ancak kulağıma ‘Harçlık almışsınız!’ anlamında tek bir söz dahi gelirse ve ben bunu ispatlarsam, affetmem, yakarım çıranızı(3)!” söylemiydi.

Çikolata paketleriyle ilgili konuya dönersek, çikolata kutusunu alan Şahap biraz sonra telâşla odasına girmiş; kutunun içinden yabancı paraların çıktığını söylemişti.

Oysa dairenin tümünün parayla-pulla işlerinin, ilişkilerinin olmadığını bilmezler miydi bu zibidiler? Kızmış, gösterilenlere elini sürmemiş;

“Paraları sahibine iade edin! Çikolatalar afiyet olsun!” dedikten sonra ambalajı açılmamış kutuyu ambalajı ile birlikte gelenlere geri iade etmiş;

“Bunu uygun birilerine ikram edersiniz artık!” dedikten sonra kapıya yönelmiş ve kapıyı göstermişti gelenlere; “Ama yanlış anladınız!” teranelerine aldırmaksızın. Neyi yanlış anlayabilirdi ki Şadi ve elemanları? Hani sadece çikolata gelse, neyse ne de!”

Gerçekten öncesinde de bir nebze(1) dokunulduğu gibi Şadi paraya asla elini sürmezdi. Müteahhitler, kurum ya da kuruluş yetkilileri Şadi’nin bir işareti ya da sözü ile meselâ yılbaşlarında en küçük değerli piyango biletlerinden alırlardı.

Darda olanların kaza ile(!) kredi kartlarına ait hesap özetlerini görürler, onun yanında bildikleri, ya da bilmeleri gereken vergi, sigorta, falan filânları vakitleri gelince öderlerdi. Zinhar(2) kimsenin eline para değmez, üstelik Şadi’nin de bunlardan haberi bile olmazdı.

Şadi’nin bazen üstlerinden biriyle yurtiçinde bir yerlere muhtemelen denetleme şeklinde; “Vatana, millete Sakarya’ya hayırlı mı, uğurlu mu?” şeklinde gitmesi gerekirdi. Resmi arabayla yolculuk süresine göre, yol üstündeki kurum ve kuruluşların, öğle, akşam yemekleri ve konaklayacakları yerler için mutlaka haberleri olurdu!

Fazla masrafları olmazdı iki üç arabalık konvoy halindeki muhterem zevatın, tıpkı esprideki gibi “Üç kuzu böbreği” yeterdi kendilerine, iki kuzu kesmek mi? O artık misafir geldikleri yerin şanına, kendilerinin şansına idi.

Doğal olarak yapılan, ya da öngörülen plâna göre, yarım saat, bir saatlik gecikmeler dikkate alınmazsa üst makamın sekreteri ilgili yerlere “Şu tarih, şu saatte sayın falanca ve ilgili elemanlar misafiriniz olacaklar!” diye haber verirdi.

Onay safhasında, harekete başlamadan evvel sekretere o üst düzey amir adına her şeyi not ettirmek, Şadi’nin asil görevlerinden biriydi. Yaşamda hiç kimsenin yağcılık ve yalakalık yaptığı konularda başarısızlığı görülmemişti çünkü.

Bu nedenledir ki üst düzey amirler hiç aç ve açıkta kalmazlardı, en iyi lokantalara, otellere lâyıktı üsttekiler. Kendisi de, diğer elemanlar ve şoförlerle birlikte daha mütevazı otellere gidip yerleşirlerdi.

Sanki her zaman ve hep öyle yaparlarmış gibi. Çünkü üst düzey patronlarla birlikte yapılan seyahatlerde yollukların azlığı nedeniyle astarı yüzünden pahalı(3) görünse de otel ücretlerini mutlaka kendilerinin ödemesi gerekliydi, özellikle gidilen yerlerde kurumun herhangi bir misafirhanesi yoksa.

Dönüşlerinde de üst görevlinin (bir bakıma patronun!) harcırahının yani yolluğunun formunu kendi hazırlar, imzalattırır ve muhasebeden takibini bizzat yapardı, bu yalakalığın şartlarından birinci gelen değil miydi zaten?

Bazen bu görevlere şamar oğlanı(1) gibi, ya da şamar oğlanı olarak, bir bakıma koruma, kollama, güvenlik görevlisi gibi ön kanepeye oturtarak bir teknisyenini yanında götürürdü Şadi, eğer resmi oto uygunsa. Çünkü her bir şeylere de kendisi koşacak değildi ya!

Şadi, daha önceki çalışmalarında, gençken, müdür olmadan önce ve sonra yurtdışına gidip dönmüştü birkaç kez. Bu nedenle yurtdışı görevler olduğunda sırasıyla önce evli çift, sonra iki mühendis giderlerdi bu görevlere.

Her türlü göreve mutlaka ve mutlaka iki kişi gönderirdi Şadi, “Ne olur, ne olmaz!” felsefesi ile.

“Genç arkadaşlar, gitsinler, görsünler, öğrensinler!” derdi. Gidip gördüğü yerlere ikinci, üçüncü kez gitmek ve aynı yerlerle ilgili raporlar yazmak, bir öncekilerden kopya çekse bile zoruna giderdi.

Şadi bazen moral akşamlarını(1) kendisi tertiplerdi, oğlan-oğlana, erkek-erkeğe. Kızlar, yani kadınlar, bayanlar ya da öncesinde sitemle karşılaştığı “Karılar” bu toplantılara katılamazlar, üstelik karışamazlardı da.

Aslında bu moral akşamı dediği şey; Cuma günlerinin mesai sonrasında ayaküstü birahanelerin birinde gerçekleşirdi ve tüm gideri kendi cebinden yapardı. Ne de olsa kefenin cebi yoktu, üstelik çok mal haramsız, çok söz yalansız olmazdı.

Evleri olmasına karşı evli olmadığına göre varsın birkaç kuruşunu elemanları için harcamış olsundu. Asla kısıtlaması yoktu Şadi’nin. Yeter ki herkes amir-memur kaygısı olmaksızın, kendine çeki-düzen verme(3) mecburiyeti hissetmesindi.

Kendisine sadık ve saygılı elemanları akranları kabul etsinlerdi kendini. Helâl olsun, feda olsun, bir nebze keyiflensindi akranları, ertelemeksizin, ama öyle enseye tokat, omuza yaslanmak olmaksızın!

Bu ikramlarında “Kısıtlama olmaz!” demesine rağmen, haksızlığı olurdu mutlaka. Kesinlikle içkili iken araba kullanmaz, kullanılmasına da rıza göstermezdi. Bu nedenle elemanlarından biri alkole ağzını sürmez, kendisini kendi arabasıyla evine bırakırdı.

Eve ulaşıldığında annesi, daha önce kendisinin desteklediği akran arkadaşını annesi de tekrar desteklerdi, gönlünden kopanı cebine yerleştirerek.

O genç Şadi’nin arabasıyla evine gider, sonrasında sabahın uygun bir zamanında arabayı kapının önüne koyar, kontak anahtarını da belirlenen yere bırakırdı.

Tanrı her insan için başlangıç ve sonu işaretlemişti, Şadi’nin annesi için de tabii.

“Ölüyorum!” diyememişti kadıncağız gündüzün bir vaktinde ve Şadi işten dönüşünde annesinin soğumuş bedeniyle karşılaşmıştı.

Kendisini hayata bağlayan, sayesinde hayata bağlandığı tek insan yoktu artık. Annesi sanki kendisi için dünyaya kazık çakacakmış(3) gibi geliyordu oysa. Oysa peygamber de ölmüş(9), dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamıştı(10).

“Annem Ceyda, ismi gibi mükemmel bir insandı!” diye düşünürken sözlerinin devamını getirme gayretini yaşadı;

“Yardım ettiği, ‘Kadrolu!’ denebilecek insanları vardı mahallede, asla ‘Dilenci’ demediği. Hayır Kurumları el attığı mesafelerdeydi. Ramazanlarda misafirsiz iftarları, hatta sahurları olmazdı.

Abdestinde, namazında, niyazında, okuyup üfleyişinde, ‘Hu!’ çağrışımlarında(1) idi. Ancak asla tarikat(2)-marikat bilmeyen, dini bütün bir Müslümandı.

Annesi bazen eve getirilenler ya da getirdikleri için bıkmaksızın, iki-üç gün arayla üç-beş-on kez sorgulardı Şadi’yi;

“Aman oğlum! Tüyü bitmedik yetimin hakkı binmesin omuzlarımıza! Nasıl bu kadar iyi ve güzel şeyleri hep sana veriyor, insancıklar?” dediğinde Şadi’nin cevabı hep klâsik bir şekilde “Beni çok seviyorlar, anne!” şeklinde oluyor, sonrasında; “Üzümünü ye, bağını sorma anne!” diyordu. 

Annesi de aynı sinirle devam ediyordu sözlerine;

“Üzümünü de, bağını da, sahibini de sorarım…”

Şadi’nin eve gönderdiklerinin paralarını annesinin ödediğini bilmesi, kesinlikle mümkün değildi. Çünkü gelenlere ant içirirdi annesi, ödediğinin bilinmemesi için. Şadi de bunu öğrenemedi asla, çünkü ağzı bağlı olanlar(3) bir kenara Ceyda yoktu artık!

Eve gelen annesinin komşuları, bedeli karşılığında daima yardımına koşanlar, hizmetliler sayesinde eksikliğini hissettiği annesi dışında hiçbir şey yoktu evinde. Evlenmesi, yuva kurması konusunda annesini dinlememesine, onu yitirişinin ardından hayıflanıyordu(3), hem de derecesini bilmeksizin, anlamaksızın.

Annesi yaşarken, evlenmeyi bir kez bile düşünmemesinin, hatta düşünmek bile istemeksizin yaşamak isteğini sorguluyordu, deyim tam yerine oturuyorsa; “İş işten geçtikten sonra!” Cevap yoktu doğal olarak, peki, ya şimdi?

Sükût(3) içinde ancak annesinin sözleri kulaklarında çınlayarak alışkanlıklarını terk etmiş gibi devam ettiriyordu yaşamını. Buna bir bakıma “Dürüst olma Çabası” da denebilirdi. Çünkü annesi ölümünden çok önceleri, belki de öleceğini hissetmiş gibi, dizinin dibine oturtmuş, içinden geçtiği gibi söylemesi gerekenleri söylemiş ve dürüst olması konusunda söz almıştı. Bundan böyle, yani annesinden sonra; “Yağ! Yahu!” ile başlayan cümleleri olmayacaktı asla.

Bir sorgulama sonrasında, yine yanı başına oturtup beynine kazımıştı demek istediklerini;

“Sen, sen ol! Harama uzanmasın ellerin! Ben babanın yanına gittiğimde, senin de yanımıza yüz akı ile gelişini(3) bekleyelim!”

Bozuk bir haleti ruhiye(1) ile devam ediyordu Şadi’nin iş hayatı da, sosyal hayatı da…

Günlerden bir gün, penceresinden ağır çekilmiş bir film gibi geçen bulutları ve onun arkasındaki maviliklerde uçan dört motorunun bıraktığı izlerinin kendisini yakalama gayretini takip ettiği uçağa bakıyordu.

Bulutların hareket etmeyip dünyanın 86.400 saniyede 40.000 kilometre yol aldığına akıl erdiriyordu, ama batıdan-doğuya, tersine doğudan-batıya giden uçakların hızlarını yorumlayamıyordu, uçak mühendisi, ya da fizik uzmanı da değildi ki, dümdüz bir müdürdü işte, derinlere inmese iyi olurdu!

Hem beynini işgal etmesi de gerekli değildi, varsın ilgililer ilgilensindi, çok merak ederse sorardı, açardı kitapları, okur, bilgilenirdi, bir boş vaktini değerlendirmek istediğinde.

Düşüncelerinde o kadar yorulmuş, düşünce modunda belki de uyuklarken açık olan kapısının parmak uçlarıyla hafifçe tıklatılmasıyla kendine geldi, karşısındakine durumunu hissettirmemeye çalışarak;

“Gel!” dedi, aklı ve gözleri hâlâ uçaktaydı ve ayak seslerini işitmemişti. Oysa ilgililer de, elemanları da kapıyı tıklattıktan sonra, paldır-küldür(1) olmasa da beklemeksizin içeriye girerler, ya da dalarlar, iş sonucu aynı şekilde geri dönerlerdi. “Defolmak” yabancı bir kelimeydi, çünkü!

Ayak seslerini işitemediğine göre, kapısına ilk kez gelen biri olmalıydı gelen, usulü, erkânı(1) bilmeyen!

Döner koltuğunu merak ederek kapıya doğru yönlendirdiğinde, kapısında daha önce hiç görmediği, içeriye girip girmemekte tereddüt geçiren genç ve güzel bir kızın ayakta dikildiğini gördü.

Bu görünüm, bu tavır, bu içten gelen düşünce gönlünün bir hezeyanı(2) olsa gerekti, onun kim ve ne olduğunu, niçin kapısına geldiğini bilmeksizin. Çünkü gönlünün sultanını arıyor, bir olmadık zamanda onun yaşamına girmesi arzusunu, evlenmek isteğini yaşıyordu. O an; şu an olmasındı?

Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele, düşüncesi; yerine “Cuk!” diye oturan(3) bir söz olmasındı? Gerçekten rast gelmiş, ya da “Cuk!” diye yerine oturmuş olabilir miydi, hem de bir görüşte, üstelik bilmeden, bilmeksizin?

Gerçekten umutlanmasının bile mümkün olamayacağı bir rastlantıydı şu an tüyleri diken diken olmuşçasına(3) yaşadığı. Gerçekleşmesi zamana bile bağlı olmayacak, “Hadi canım, sen de!” denilecek bir boyutta suskunlaşmıştı beyni...

Kaş-göz, gerisi söz, boy-pos, endam…

Vay anam!

Ne kadar süre geçmişti karşısındakinin süzüldüğünü fark etmemesini düşündüğü? Belki dakika, saniye, salise ya da nanosaniye(1) 

Genç kız “Gel!” demiş olmasına rağmen kapıda dikilmiş olarak Şadi’ye bakıyor, Şadi şaşkın bir ördek(1), sudan çıkmış yorgun, yaşlı, aptal bir balık(1), ya da ağzı açık ayran delisi(3) gibi ona bakıyordu.

Birinin kim olduğunu bilmeksizin güzele bakmak sevap(11) mantığıyla bakması mubah(2) olmalıydı, olsa olsa belki seyretmek günah olabilirdi, merak ederek meselâ. Güzel mantık!

“Buyurun! Kime bakmıştınız?”

“Şadi Bey?”

“Evet, Şadi benim! Buyurun!”

“Ben atama ile şubenizde yeni görevlendirilen Mühendis Şaduman’ım efendim!”

“Benim böyle bir isteğim olmamıştı!”

“Bilemiyorum efendim. Ancak benim oldu. Babamdan sonra annemi de yitirdikten sonra kardeşlerim Şadiye ve Şeyda’ya bakmak ve onları okutmak, yani tahsillerine uygun bir şekilde devam etmelerini temin etmek için ben tayinimi istemiştim efendim. Genel Müdür Yetiş Bey de emrinizde çalışmamı uygun gördü müdürüm!”

“Estağfurullah Şaduman Hanım! Peki, gelip de ev kiralayabildiniz mi? Yerleşebildiniz mi? Benim yardım etmem, arkadaşlarımın yardımcı olmaları gereken herhangi bir konunuz var mı?”

“Sağ olun, teşekkür ederim efendim. Mehil müddetimi(1) kullanırken ev kiraladım, boya, badana, perde-merde gibi eksiklikleri tamamladım, yerleştik, kardeşlerimin okula kayıt işlemlerini, muhtarlığa gerekli kayıtları yaptırdık. Tanışmak ve devletimin bana verdiği maaşı hak ederek kardeşlerime bakmak için hemen geldim.”

“İki soru, lütfen! Cevaplamak istemezseniz de saygı duyar sormadım kabul ederim. Birincisi, sosyal güvencesi olan babadan kızlarına ‘yetim aylığı(1)’ diye bir aylık bağlaması mecburiyeti var. Ekonomik bakımdan size katkısı olacağından eminim!”

“O, kardeşlerimin sadece okul giderleri için yeterli…”

“Anladım! İkincisi; siz doğrudan doğruya Yetiş Beyle mi görüştünüz, yoksa sizi yönlendiren Personel Müdürlüğünden birileri mi oldu? Cevap vermeniz şart değil, sadece merak ettim…”

“Cevaplamamda sakınca yok efendim. Doğal olarak, elimdeki evrakla önce tarih, sayı ve işaret veren Personel Müdürlüğündeki bölüme başvurdum. Oranın müdürü beni önce Yeter Beye gönderdi. Yeter Beyin desteği ile de Yetiş Beyle görüştüm. Yetiş Bey, Yeter Beye konuyla ilgilenmesini emretti, o da beni sizin müdürlüğünüzde görevlendirdi…”

Sözlerini bitirememişti, çünkü kapı önünden geçen birine elini kaldırarak selâm vermek zorunda kalmıştı Şadi.

“Aslında Yeter Bey kendisi gelip beni sizinle ve sizlerle tanıştıracaktı, ancak tam kapıdan çıkarken, önemli misafirlerinin gelmesi nedeniyle ben, ben başıma tarif üzerine makamınıza gelmek zorunda kaldım efendim!”

Şadi fark etti ki uzun zamandır mesai ya da çalışma arkadaşlarının odasına gitmemiş, girmemişti, tosbağa gibi kendi köşesine çekilip, annesinin vefatından sonra bağasından kafasını bile uzatmamış, çıkarmamıştı.

Fazla elemana ihtiyacı olmadığından üç odasının ikisinde birer masalık, üçüncüsünde iki masalık yer vardı, ama masa, sandalye, telefon, bilgisayar falan ne gerekliyse o donanımlardan hiçbiri yoktu. Çalışma arkadaşlarıyla tanıştırırken yokluklar nedeniyle mahcup olmuştu genç kıza karşı.

“Siz hangi odada çalışmak istediğinizi işaretleyin, arkadaşlarınızdan birine cep telefon numaranızı verin, masanız hazırlanıp tanzim edildiğinde size haber versinler, siz de gelin ve mesainize başlayın. Yani; sizi üç-dört gün idari izinli sayacağım.”

“Müdürüm! İlginize teşekkür ederim. Sanırım arkadaşlarımı tanımam, işlere adapte olabilmem(3) için, bana şimdilik bir sandalye temin edilmesini sağlarsanız bu bana yetecektir. Tekrar ve peşinen teşekkür etmek isterim!”

“Peki! Siz bilirsiniz, ama bu gençler tanışma merasimi isterler. İki kız kardeşi okutmaya çalıştığınıza göre ekonomik durumunuz müsait olmayabilir. Bu nedenle onlara ufacık bir pasta ve birkaç şişe meşrubatla tanışma şerefini bahşetseniz(3) fena olmaz, diye düşünüyorum kızım!”

“Sayın Müdürüm! Neden bunu benim yapmam gerekli ki? Gelen benim! Sizlerin bana ‘Hoş geldin!’ demeniz gerekmez mi? Hatta müdür olarak sadece sizin?”

“Doğru ya! Affedersiniz Şaduman Hanım. Bu kadro başlangıçtan beri aynı! Pek gelenimiz olmadı. Gitmek isteyenler oldu mu, hatırlamıyorum! Hafazanallah(1), dürtükleyip ikaz etmeseydiniz ilk defa şubemize gelen biri için yanlışlık yapacaktım. Uyardığınız için teşekkür ederim...”

“Dürtüklemek, kelimesi yakışmadı, özür dilerim, sadece ikaz etmeyi düşünmüştüm Müdürüm!”

“Peki, öyle anladım. O zaman gelişinizi şöyle kutlamayı öneriyorum, hepiniz de kabul ederseniz! Daha yeni geldiniz, ama bu hafta ya da belirleyeceğiniz bir hafta sonu, öğle ya da akşam yemeğine davet etmek istiyorum hepinizi…

Doğal olarak görevli olan hizmetli kardeşimin gereklilikleri hazırlaması ve ona yardım etmek için olayın tarihini ve tercihinizi bana birkaç gün önce bildirmeniz kaydıyla. Belki içinizden “Yardım edeyim!” isteği olan olursa hizmetlimin ‘Hayır!’ diyeceğini sanmıyorum…

Ben de ayağımı uzatıp televizyonda maç seyrederim, beyler de eşleriyle, arkadaşlar kardeşleriyle birlikte gelmek isterlerse, evimin kapısı açık ve evim geniş…”

Duraklar gibi oldu bir süre Şadi. Sözlerini tamamlamak, sanki söylemek istediklerini sıraya koymak ister gibiydi. Hafifçe öksürdükten sonra, devam etti;

“Bu vesile ile devamlı dalgınlığıma neden olan annemin yokluğunu, yalnızlığımı ve kimsesizliğimi de unutturursunuz bana. Hatta dilerim ki; bu davranış şekli; prensip haline, bir yaşam düzeni haline gelsin. Örneğin her ayın başlangıçlarındaki ilk tatil gününün akşamı başka programı olmayan hepinizi bekleyeceğim…

Üstelik böyle plânlı olursa yardım da dilemem. Bunu istiyor ve diliyorum. Oturun, düşünün, dileğinizi ve kararınızı bana ulaştırın lütfen!”

“Annenizi mi yitirdiniz müdürüm?”

“Evet! Üç ay kadar oluyor, ama sarsıntısını hâlâ atlatamadım. Babamı yitireli ise çok seneler oldu! Neyse, böyle acı senaryolarla ortamdaki havayı soğutmaya gerek yok!”

“Başınız sağ olsun efendim. Kardeşlerim hamarattır(2). Benim de elimden az-çok bir şeyler gelir. Eğer arkadaşlardan, ya da arkadaşların eşlerinden mazereti olanlar, vakti müsait olmayanlar olursa, hizmetlinize ben ve kardeşlerim de yardımcı olabiliriz!”

“Daha yol yorgunluğunuzu, tayin stresinizi(2) üzerinizden atmadan bunu sizden bekleyemem, hem beklemem ne kadar doğru olur ki?”

“Biz de babamızdan sonra, annemizi kaybettik aynı sizin gibi farklı olarak belki de arka arkaya, üç-beş ay içinde, demem o ki acılarımız müşterek, ağabey-kardeş gibi. Biraz önce ‘Kızım!’ demiştiniz ya!”

“Ağız alışkanlığı, bu şubede çalışan herkes benim yaşımdan küçük olup, hepsi evlâdımdır!”

“Ben de öyle düşünmüştüm zaten!”

“O halde bana adresinizi verin ve sizleri evinizden almam gereken zamanı bildirin. Cep telefonum yok, ama ev telefonum var. Sizleri alayım, gerekenler ne ise, hizmetli kardeşime de danışayım, beraber alışverişe çıkalım. Kardeşlerinizle tanışayım ve yapacağınız hazırlıklar gereği gibi yapıldıktan sonra, evim bereketlensin, hüzün yerini neşeye bıraksın!”

“Olur!” dedi Şaduman, bayanlardan bir-ikisi de “Biz de geliriz, evinizi biliyoruz zaten!” dediklerinde, kendisini rahmetli annesinin kuruntusuyla hırpaladıklarını bilemezlerdi…

Neşe ve bereket doldu Şadi’nin evi. Tanıştılar, âdetleri,(2) alışkanlıkları oldu, her ayın ilk tatil gününde müdürün evinde toplanmak, ama hepsi, ama haber vererekten üç-beşi. Başlangıç olarak moral destekliyken, sonralarda bu ihtiyaç ve telâfisi(3) olarak şekillenmişti.

Masraflar mı, harcamalar mı? Annesine verdiği söz ertesinde, o andan sonra hiçbir şey umurunda değildi Şadi’nin. O an? Evet, o an, annesine söz verdiği andı.

Şaduman’ın masası geldi, gereklilikleriyle, bir kısmını Şadi tamamladı, kimselere hissettirmeden. Şaduman’a yapacağı, yapması gereken görevleri söyledi, anlattı, öğrenmesi gerekenleri ondan öğrendi.

Şadi’nin her zaman açık olan kapısı; “Yağ! Yahu!” kelimeleri ile bezenmeksizin(3) açık kalmaya devam etti. Bir kısım sözler iflâs etmişti duvarlarında, yaşanmıyordu artık annesinin vefatından beri.

Oğlunun dürüstlüğünü alkışlamak için annesi, ölümünün yeterli olacağını bilse, onun dürüst olması için daha önce ölmeyi düşünür müydü acaba? Belki!

Değişen? Kapısının önünden geçmesi gerekenler, rahatlıkla tuvalete, çarşıya, öğle yemeğine gidiyorlardı, selâmda kusur etmeksizin, üstelik seslenerek.

Şaduman Şadi’yi etkilemişti, yaş farkını, “Kızım!” demesini umursamaksızın. Peki, Şadi, Şaduman’ı?

Hani gözler vardı ya, sözleri anlatan, hani sözler vardı ya gözleri ağlatan(12), inim inim içlendiren? Şaduman’ın ilk kez; “Sizin bana ‘Hoş geldin!’ demeniz gerekmiyor mu?” sözü kendisini etkilemiş, hakkı, haddi, yaşı, konumu uygun olmasa da kaptırıvermişti gönlünü ona. Defi belâ(1) mümkünsüzdü.

Şaduman’ın gülen gözlerinde, tebessüm ötesinde dudak büküşünde(13), belki istemsiz bir hareket olsa da, tek kaşını kaldırarak konuşmasında kanı çekilir gibi oluyordu Şadi’nin…

İkinci toplantıdan sonra canının yandığını, acıdığını fark etti Şadi. İçinde yangınlar vardı, çıra yangınlarının halt ettiği(3). Yıllardır personelinin nasıl oturduğunu bile bilmezken, içinde fokurdayan isteği engellemeye çalışmasına, hissedilmemesi arzusunu yaşamasına rağmen, sık olarak gerçekleştirememenin sıkıntısını yaşıyordu, çeşitli mazeretlerle.

Proje, envanter(2), ekspertiz(2), denetim konularıyla elemanlarının masalarına bizzat gelip inceliyor, üstünkörü(2) de olsa göz gezdirip süzerek gerekenleri, okuyup anlamış gibi imzalamaktan çekinmiyordu.

Şaduman’a her seferinde “Nasıl alışabildin mi?” derken bu kez “Kızım!” dememeye özellikle dikkat ediyordu. Başka bir söz bilmiyordu, çünkü nutku tutulmuş(3) bir insanın başka cümleler kurması mümkün müydü?

Odasına yöneldiğinde derin bir melânkoli(2) içinde buluyordu kendini, duygularına egemen olamayıp yıllardır açık olan kapısını yarı aralık açık bırakıp kümelenen bulutlara ve tarifeli olarak her gün aynı saatlerde geçen uçakların yakıt izlerine bakıyordu, üstelik bir şeyler yapmaksızın, kalem bile oynatmaksızın…

Ne olabilirdi, ne olmalı, ya da ne olmamalıydı, şubesine atanan, kendisine sığınan aynı hüznü yaşadıkları bir genç mühendis kız yüzünden. O genç kız emsali görünmese de yaşamının üstünü-altına getirmişti.

Yeryüzünün altı, yer üstünden daha yararlı olabilir miydi kendisi için? Düşünmeliydi.

Ne der, ne diyebilir, neyi düşünebilir, nasıl ve ne gibi beklentileri olabilirdi. Belki de ondan değil, yaşamdan. Yalnızlığının, kimsesizliğinin ihtiyacını gözleyecek kadar bencil olabilir miydi? Olmamalıydı…

Bir ışık zararı yok, yeşil olmasa da, sarı ya da beyaz, hatta başka bir renk de olabilirdi kırmızı dışında. Yeter ki gözlerinin olduğu gibi, ellerinin de kendisine ulaşmasını beklediği gibi. Aklı yoktu, akılsızdı. Hiçbir şeylere aklı ermez olmuştu.

Kibar sayılmazdı, kaba biri de değildi, ama;

“Acaba? Lütfen sizden etkilendiğimi hatta sizi sevdiğimi söylesem kabul eder misiniz beni?”

“Diyeyim ki; ‘Evlenelim!’ Mesut olacağımıza inanır mısınız?”

“Ben bugüne kadar yaşamamışım, sizinle yaşamaya başladım!”

“Evlenelim! Evim büyük, yayla gibi, kardeşlerini de al, getir, beraber okuturuz, hani meselâ!”

Şaduman’ın gelişinden sonra farkında olmadığı zaman içinde saçma-sapan kuyrukları birbirine değmeyen tilkiler değil, ulaşılması zamana bile yayılmayan düşünceler gelip-gidip yer almaya çalışıyorlardı zihninde.

Bir gün her zaman saygıyla karşıladığı, onun da kendisine değer verdiğine inandığı adı Abid olan bir Genel Müdürlük yetkilisi geldi odasına, daha önceleri de birkaç kez; “Kahveni içmeye geldim, özledim!” tezahüratıyla!

Kahve içme dileği dışında başka bir düşünce geçmedi aklından. Sadece bu kez ilk defa içten daha özel bir davranış sergileme gayretindeydi. Kulağına herhangi bir şekilde kar suyu kaçmış(3) olabilir miydi?

Yoksa kuşlardan, özellikle turnalardan bir fısıltı ulaşmış olabilir miydi kulağına, hissettirmemek gayesinde olsa bile. Her şeye rağmen ayrıcalığı olan bu günkü davranışlarından bir şeyleri bildiği inancını ve bunu kendisine öneri şeklinde yansıtma dileği yaşıyor gibiydi.

“Benim gençlik çağlarımda, senin şu anda yaşadığına inandığım hissettiklerine biz “Aşk!” derdik. Karşındaki, kimdir, nedir, bilmiyorum, ama seni yıllar sonra böylesine derbeder eden(3), herhalde sadece anneni yitirmiş olman değil, değil mi üstadım?..

Günden güne tükenip bittiğinin farkında değilsin, uzaklardan gözlemlediğim kadar, hiçbir menfaat ilintisi olmaksızın seni ne kadar çok sevdiğimi bilenlerin de kuşkanadıyla(3) ulaştırdıkları bilgileri de ifade etmeliyim.”

Abid, açık aramakla meşguldü;

“Tanıdığım biri mi karşındaki, açılamıyorsan şöyle nabız yoklayayım(3). Yaşamındaki hareketliklerden biri annenin ölümü, diğeri de şu senin daireye atanan genç mühendis! Yoksa o kız mı çeldi aklını, he?”

“Nereden çıkartıyorsunuz bunu? Hayal dünyanız çok geniş galiba ağabeyim?”

“Her neyse üstadım, bir dost önerisi; kendini tüketecek kadar yiyip bitirme, tükenince ne olacaksın, peki? Başına gelip ‘Keşke ölmeseydin, ben de seni seviyordum, sevecektim!’ gibi sözler duyacağını zannediyorsan, avucunu yalarsın...

Parmak ölçüsünü bilmiyorum, ama değiştirme garantili olarak bir yüzük aldım ona ben, kâğıdı da şu. Annenden kalan ziynetler de vardır mutlaka?”

“Çok naziksiniz, çok iyisiniz efendim, ama neden zahmet ettiniz ki?”

“İşte buna ‘Açıktan açığa itiraf!’ derler. Mutlaka biri var, yakında hem, bilmiyorum ama çekindiğine göre bazı sıkıntılarını göz ardı edemediğin içini diz çökemiyorsun, cesur ol! O her kimse istediğin, onun da bildiği bir yere davet et, onu. Taş atıp da kolun mu yorulacak?..

Netice itibariyle senin sevgini taşıyan bir hanımefendi sana tokat mı atacak ortalık yerde? En kötü ihtimalle; ‘Hayır!’ der, sen de yüreğine devamlı olarak taş basmaktansa(3), ‘Üzüm değil, korukmuş!’ deyip umutsuz dünyana dönersin!”

Her şey o kadar kolay görünüyordu ki Abid için. Elemanı, genç bir mühendis “Hayır!” derse, “Haddini bilmezlikle kendini aşağılarsa” bir daha daireye gelip nasıl müdürlük yapar, haber aralarında kalmayıp yayılırsa kendini rezillikten nasıl azat ederdi ki? O zaman tek çare çekilmekti ortamdan, hem kesin, hem ciddi, hem çabuk, hem de asla geri dönüşü olmaksızın.

Söylemek istediklerini kırıcı olmaksızın, ümitlerle bezemek arzusuyla devam etmeye çalıştı Şadi’den yaşça büyük, yaşam konusunda tecrübeli, bilgili olduğuna inandığı Abid.

“Size ayrıca yer ayırttım bir restoranda iki kişilik, senin adını vererek. İlgilendiğin kişi her kimse, gönlünü yap, oraya götür! Taş kalpli(1) değilse ya da ufacıcık da olsa seni hissetmişse, ilgilenmişse, ayrı ev ve yataklarda olsanız da sonrasındaki sabahta mutlaka mutluluk ve huzurla uyanacaksınız ikiniz de!..

Bunu bil Şadi!” dedikten sonra, elindeki sözünü ettiği kutuyu ve kâğıdı masa üstünden Şadi’ye doğru itekledi.

Elini sıkmadan, sözlerine başka bir eklenti yapmadan sırtını dönüp kapıdan çıktı yaşlı insan, bildiği alışkanlık olsa gerekti, Şadi’nin kapısı öncelerinde olduğu gibi ardına kadar açık kalmıştı.

Abid’in sözlerini dinlemiş ve üzerindeki ölü toprağını silkeleyip atmıştı(3) Şadi. Dâhili telefonun tuşlarına bastı ve Şaduman’la konuştu sessizce.

“İsmimi verme lütfen ben Şadi. Tek bir söz istiyorum senden. Yarın akşam mesainin bitiminde beraber yemeğe çıkalım mı? Şimdiden söylüyorum ki, eğer düşüncemi kabul edersen seni merak edeceklerini düşündüğüm kardeşlerine haber vermen için şimdiden söylüyorum…

Seni geciktirmem, söz! Yok ‘Hayır!’ ya da ‘Asla!’ ya da benzeri sözleri kurgularsan bu daveti yapmadığımı kabullen ve ben susuyorum, senin yaşamına asla müdahale hakkım olmadığına inanarak!”

“Olur!” dedi Şaduman, farkı fark etmeksizin, gerekçesini güya bilmeksizin.

O gece bir rüya, daha doğrusu rüyasının içinde bir rüya gördü Şadi. Birilerinin dizeleri geçti rüyasındaki rüyanın içindeki kendine hiç benzemeyen adamın dilinde;

“Rüyamdaki rüyamda bir şölen seyrettim, bir düğün,
Gelin pembe giyimliydi, duvağında bir kördüğüm,
Melekler sevinçliydi, şeytansa damat için üzgün
Düşünürüm, böyle mi gelir ecel, böyle mi ölüm
(14)”?

Çekindi, “Yaşamım renklensin!” diye düşünürken bu rüya ve dizeler neyin nesiydi ki?

Ertesi gün mesainin bitmesi o kadar çok gecikti ki? Şaduman, mesainin bitimine iki saat kadar kala Şadi’nin odasının kapısına geldi, her zamanki gibi kapıyı tıklatarak, kapı önünde “Gel!” denmesini bekledi.

“Bir işim çıktı efendim! Bazı gereklilikler için iki saat kadar erken çıkmam gerekiyor! Acaba bana izin verebilir misiniz Müdürüm?” derken kaşının birini, aynı kaşını, istemsizce de olsa yukarı kaldırmıştı.

Şadi’nin “Olur! Peki!” anlamındaki “Hı!” sözü öylesine çıkmıştı ki boğazından, karşısındaki insan kör, sağır olsa bile anlardı onun heyecanını, hissettiklerini, duygularını, hele ki bir kadın?

Doğal olarak karşıdakinin anlaması gerekeni, anlaması da zor olmamıştı! Zaten; “Anlayan için sivrisinek saz, anlamayan için davul zurna caz! (15) değil miydi?

O iki saat bitmek bilmemiş, üstelik de arabası doğal günlerin aksine çalışmak bilmemişti. Zaten bir araba çalışmamak niyetinde inatçı ise, gerçekleştirdiği hareket; “Gırım! Gırım! I-ıh!” şeklindeydi.

Bıraktı arabasını. Yol üstünde bir yerlerde cesaretlenmek için bir-iki dakika durup, bir-iki duble cinsi ne olursa olsun, bilmediği bir şeyleri yudumlamalıydı. Ne sorduğunu, ne istediğini, garsonun ne önerdiğini anlamayıp getirdiği iki bardağı arkası arkasına fondip(2) yapıp midesine indirdikten sonra;

“İyi ki arabam çalışmamış, yoksa…” diyerek kendi kendine söylenip bir taksi tuttu. Güya cesareti yerine gelmişti, kendine uyguladığı işlemle.

Şaduman’ın evine ulaştığında cümle kapısı açık olduğundan zil yerine parmağının tersi ile tıklattı kapıyı.

Şekillerini, cisimlerini, hangisinin hangisi olduğunu, isimlerini bile aklında tutamadığı en az ablaları kadar güzel kızlardan biri açtı kapıyı;

“Ne olur, sizler de bizimle gelin, destek olun, bu yaşa geldim ne bir şey ne de ne halt yiyeceğimi bilemiyorum, yardım edin!”

“Bazı şeyler vardır ki ağabey, o şeyleri kişiler kendi başlarına cesarete, desteğe ihtiyaçları olmaksızın halletmek zorundadırlar. Ben bu yaşlarımda bunu size değil, siz bana öğretmeliydiniz. Her koyun kendi bacağından asılır! Bilirsiniz! Hem yine bilirsiniz ki Tanrının bildiğini, bilmesi gereken kulu dışında diğer ona yakın kulları da biliyorsa, bunu hak edenden saklamamak gerek!”

Konuşmasını nasıl sonlandırması gerektiğinin tereddüdü içinde olsa gerekti, saliseler sürecek kadar durgunlaştıktan sonra devam etti;

“Biliyorsunuzdur mutlak; ‘Kalp, kalbe karşıdır!(16)derler. Başınızın çaresine de kendiniz bakacaksınız! Ufacık bir sır, belki size başlangıcınız için gerekebilir; ahlamalar, oflamalar, sayıklamalar, ulaşamamalar, serzenişler gibi…

Bu sırrın ne olduğunu bulmak ve bilmek de size kalmıştır, artık, ne dersiniz?”

“Yaşamanın sırlarını bileydin,
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
Yarın akılsız, neyi bileceksin?
(17)

“Deminden beri kapı önünde neler söyleşiyordunuz bakayım?” derken Şadi, yaşamının hiçbir bölümünde böyle bir görüntü ile karşılaşmadığının düşüncesinde melül melül bakıyordu(3) Şaduman’a.

Doğallığında da güzeldi, şimdi de. Ancak elbiseleri, giyimi-kuşamı, makyajı ve hatta kendisine göre beklentisi onu daha da güzelleştirmişti. Eğer Tanrı izin verse ona kanat takıldığında melek gibi olurdu, o zaman da melekler gibi yükselir kaybolurdu. O halde şairin dediği gibi(18) ona kanat takmamak, hatta kanatları olan bir melekse, uçmaması için o kanatları kopartmak gerekliydi.

Taksinin arka kanepesine beraberce oturduklarında Şaduman’ın ellerini avuçlarına almak istedi Şadi. Şaduman direnmedi, çekmedi ellerini. Sıcak, sıcacıktı elleri. Nefesi sevgi, teni şefkat, bakışları sevda kokuyor gibiydi.

Lokantaya kadar bile sabredecek gibi değildi Şadi. Oysa kurallar, yapılması gerekenin yapılması gereken zaman ve yerde yapılmasını emrediyordu.

Sabretmeliydi, sabredecekti de, üstelik alkol, ne şişedeki, ne bardaktaki, ne de midesindeki gibi durmuyor, hele ki boş mideye inmişse orada çöreklenmek(3) yerine kana karışmayı yeğliyordu(3).

Beyni uyuşmadan söylemesi gerekenleri söylemeliydi, ama sıraya dizdiği, sunmaya çalıştığı her şeyi unutmuş gibiydi.

Yerlerine oturduklarında mum ışığı, orkestranın slow musikisi(1), uzattığı ellerini Şaduman’ın “Aldım, kabul ettim!” dercesine elleriyle desteklemesi, daha garson gelmeden Şadi’nin aklını başından uçurmuştu.

Kutuyu eline alıp Şaduman’ın yanına gelip diz çöktü Şadi, salonda bulunanların bakışlarına önem vermeksizin, aldırmaksızın;

“Gördüm, sevdim seni, evlen benimle!” dedi bir çırpıda.

“Herkes bize bakıyor. Çabuk ayağa kalk! İnsan ancak bir kere sevdiğini söyledikten sonra böyle mi evlenme teklif eder, sanki mecburmuşsun gibi, yasak savar(3), borç ödermiş tarzında?”

“Dünyamdaymışsın, gelir gelmez gönlümde zapt ettim seni. Aydınlattın beni. Renk kattın dünyama. Alışkanlıklarımı, huysuzluklarımı, yanlışlarımı, hüznümü yok ettin, adam oldum sayende.  Sensiz ne kahırlı geceler tükettim, bilemezsin…

‘Evet!’ deyip öpmezsen, gece boyu aç-biilaç(1) dizlerinin dibinde böyle durmaktan vazgeçmeyeceğim!”

“Tamam, kalk ayağa, ‘Evet!’ de diyeceğim, öpeceğim de, ama sonra!”

“Hayır! Şimdi!”

“Deli misin sen, böyle, herkesin ortasında?”

“Daireye geldiğinden beri fark etmedin mi beni?”

“Gerçekten?”

“Ölüm gibi!”

“Hayır! Yaşamak gibi. Haydi, şimdi ayağa kalk, yüzüğü elime tak, bitsin bu iş, kalanını da daha sonra gerçekleştirmek için izin ver bana lütfen! Yarın da gidip senin olmam için neler yapmamız gerekiyorsa onları yapmaya başlayalım!” derken elini dudaklarına dokundurup sonra Şadi’nin yanağına dokundurduğunda, yani bir bakıma öpüşünü üleştiğinde salonda alkışlar şakımaya başlamıştı…

Nikâhları kıyıldı sessizce, sadece üç-beş insanla. Bu üç-beş insandan biri Şadi’nin Nikâh Şahidi olan Abid, diğeri Şaduman’ın şahidi, Şaduman’ı Şadiye yönlendiren Yeter Bey, kardeşler ve daireden arkadaşlarıydı.

Evlenmelerinin öncesinde, eşyalarını taşıdıkları evde, evlendikten sonra yaşamlarına başlamak konusunda utanıyor, çekiniyordu Şaduman, herkesten, herkeslerden, özellikle de kardeşlerinden ve eşinden.

Belki de anında âşık olup beklenenden önce görüntülenen, gerçekleşen evliliği için kendini hazır hissetmiyordu.

Anlayışlı adamdı Şadi, her şeyi öğrendiğini iddia ettiği karısı için. Eşinin çekinikliğini anlıyor ve yadırgamıyordu. Zorlamadı. Birkaç gün içinde çocukların sömestre tatilleri başlayacaktı.

“Dağa çıkalım, tatil yapalım, kızlar için değişiklik olur, sen de yaşadığın gerilimden, utanmandan, sıkılmandan vazgeçersin, belki!” dedi, anlatmak istediğini anlatmışçasına.

Tanrı insanların kaderlerini daha doğduklarında yazıp çiziyordu alınlarına. Yahut da öyle olmalıydı ki bunu yaşayan insanların bilmesi imkânsızdı. Hani bir bakıma; “Gelin ata binmiş, ‘Ya nasip!’ demiş” örneği gibi.

Bunu Şadi de, Şaduman da, Şadiye ve Şeyda da bilemezlerdi.

İnsan yaşamında ve ötesinde bilinmeyen ve bilinmesi mümkün olmayan o kadar çok şey vardı ki, saymakla bile bitmeyecek.

Karı-koca ve çocuklar neşeli bir yolculuktan sonra arabalarıyla otellerine ulaşmışlar, kendileri odalarına, kızlar da kendi odalarına çıkmışlar ve kızlar hiçbir şeye bakmaksızın, ilgilenmeksizin, saniyesinde soyunup dökünüp giyinip hazır olmuşlardı, “Ağabey” dedikleri Şadi’nin, kendi arzularına göre aldıklarıyla.

Şadi’nin kızlara önderlik etmesi, Şaduman’ın kardeşlerinin uluorta attıklarını toplaması gerekliydi. Üstelik Şaduman;

“Ben kaymayı bilmem, sen kızları al da git! Heyecanlılar, öyle teleferiğe, telesiyeje(2), teleskiye(2) binip de doruğa, doruklara çıkmasınlar. Allah muhafaza(1)! Başlangıç için hoca tut, lütfen! Bir şeyleri iyice öğrensinler, ondan sonra senin nezaretinde kaymalarına izin veririm!” demişti.

“Olur!” dedi Şadi, bunun kendine ait son söz olacağını bilmeksizin, balayı kabul ettiği bu gecede karısının yalnızlığını, kendisinin sonsuzluğunu bilemeksizin, hissedemeksizin.

Kızlar öğretmenlerine sarıldılar, kaymayı lâyıkıyla öğrenmek için.

Şadi ise telesiyeje binerek dağın doruğuna çıkmayı, heyecanını en üst seviyede tutmayı, adrenalinini(2), stresini ya da gerilimini boşaltmayı deneyecekti. Prensiplerine sadık olarak hâlâ cep telefonu kullanmıyordu…

O da ne? Yarı yolun ötesinde, doruğa çeyrek kala telesiyej durmuş ve neredeyse telin ortasında ürpererek kalakalmıştı Şadi. Cereyan mı kesilmişti, teknik bir arıza mı vardı, ya da Tanrının yazdığı, çizdiği bir çizginin; yaptıklarının, yaşadıklarının, haksızlıklarının cezasını gerçekleştirmek üzere oluşunun öncesi miydi bu?

Bilmiyordu. Üç kuruşluk zevk için beş kuruşluk ıstırap yakışmazdı kendine.

Ömür boyu mutluluğunun başlangıcı için gelmişlerdi dağa, karları karısıyla ve “Kardeşlerim” dedikleriyle üleşmek için.

İlgililer ilgisiz değillerdi. İki direk arasında kalan Şadi’yi ve onun gibi merkeze yakın olan diğerlerini önce gerekli kontrol ve telesiyeji çalıştırarak kurtarmayı denemişlerdi. Merkeze yakın olanları, cesaretlerini esirgemeyenlerin hepsini sağlıkla ve başarıyla indirmişler, ayakları toprağa basmıştı.

Şadi için çalışmalar sonuçsuz gibiydi, tıpkı arabasının çalışmamakta inat etmesi gibi çalışmalar da “I-ıh!” teranesiyle sonuçlanmıştı.

İkinci alternatif(2) Şadi’yi helikopter yardımıyla kurtarmaktı. Şadi’nin bulunduğu yerden kurtulması ancak bu şekilde mümkün olabilecekti.

Merkezden birkaç görevli ile birlikte kalkan helikopter, Şadi’nin bulunduğu yere ulaşmış, çengelli ip sarkıtılmış, hoparlörle “İpi beline sarması” istenmiş, “Kendisini ancak bu şekilde kurtarabileceklerini” anons etmişlerdi.

Şadi korkmaya başlamıştı, ya da düpedüz korkuyordu. Helikopterden uzanan ipe ve teçhizata uzanmamıştı bile; “Ya düşersem!” korkusuyla muhtemelen. Onun bu tedirginliğini hisseden ya da gören görevli operatörlerden biri diğer bir iple sarkarak ona ulaşma çabasını yaşadı.

İkisinin birden ağırlığına dayanamayan telesiyej hattı, belki de o ana kadar beklemesinin ya da çalışamamasının yorgunluğu ile koptu. Bir külçe haline gelen Şadi, yoğun kar birikimi ile çığ haline dönüşüp uçurumun dibine kadar gidip, ucu-bucağı bilinmez bir derinliğe gömülmüştü.

Operatör, kendisini helikoptere bağlayan ip, halat, urgan, teçhizat her neyse onun yardımı ile kendini kurtarmıştı.

Haberi iletmek, hele ki tüm gayretlere rağmen buzlar çözülmeden, karlar esaretlerini devam ettirirlerken Şadi’yi bulmak zor, hatta mümkün değildi.

Şadi’nin ölüp ölmediği hakkında kesin kanaat oluşmamakla birlikte, o düşüşten, ya da çığ haline gelen bedeninden dolayı yaşaması konusunda umut olması mümkün değildi.

İlgililerin hemen başlattıkları arama çalışmalarının hemen sonuçlanmayacağı, hatta belki de aylar süreceği konusunda şüpheleri yok gibiydi. Şadi’nin cesedi muhtemelen bozulmamış olarak ve kardan adam şeklinde bulunacaktı, er veya geç, ama muhakkak.

Gerekli otopsi yapıldıktan sonra toprağına saklanacaktı, bunun dışında ellerinden bir şey gelmeyecekti. Aslında öldükten sonra neden öldüğünün bilinmesinin kime yararı olacaktı ki?

Şaduman, kardeşleri ve tüm dağ personeli yaşamlarına devam etmekteydiler ve dahi ayaktaydılar, Şadi kar altında, kardan yatağında cansız yatarken.

Gerçekten haberi iletmek personel için zor olacaktı, kimse bu görevi üstlenmek istemiyordu. Nihayeti başları ve bu konularda başarılı olduğu bilinen biri öne atıldı; “Ben haberi iletmeye çalışacağım!” dedi.

Sağır sultanın bile duyduğu(1) ölümlü kazadan Şaduman’ın ve kardeşlerinin haberi yoktu, sadece Şadi geciktiği için meraklı idiler…

Şaduman ve Şadi’nin yaşamayı düşledikleri aşkları başlamadan bitmişti. Üstelik Şadi’nin şu ya da bu yolla edindiği mal, mülk her şey evlenmeden evlendiği karısına kalmıştı, tam anlamıyla, tüm gerçekliliğiyle…

Şadi’yi aramaktan belki vazgeçmeyecekti Şaduman. Belki aklına tekrar evlenmeyi de hiç getirmeyecekti. Gönlünün Şadi’den başka kimseyi kabul etmeyeceğine dair inancı tamdı. Ama “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! (19) demek dışında bir şey gelmiyordu elinden, kardeşlerini alıp da şimdi kendinin olan evine yöneldiğinde…

Tanrı acaba, rüşvet denilecek edindikleriyle yaşamasını, bunların karşılığının mutluluk hakkı kazandıramayacağını uygun görmeyip cezalandırmış olabilir miydi Şadi’yi? “Haydan gelen, huya mı giderdi?” yoksa “Mal sahibi, mülk sahibi hani bunun sahibi?(20)sözlerinin görüntüsü müydü yaşanan?

Ya da Tanrı, Şadi’nin yasadışı edindikleriyle üç genç kızın yaşamlarına mutlulukla devam etmeleri için kaderi şekillendirmiş olabilir miydi?...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Rüşvet; Yaptırılmak istenen bir işte, yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar.

Şadi; Sevinç, mutluluk.

Ceyda; Uzun boyunlu ve güzel kadın, yararlı, herkese iyilik yapan.

Şahap; Ateş, alev parçası.

Şahika; Doruk, zirve, dağın en tepesi, en üst derece.

Şakir; Şükreden, nankörlük etmeyen.

Şamil; Kapsayan, içine alan.

Şaduman, Sevinçli, neşeli, memnun.

Şadiye;  Memnunluk, sevinç, gönül rahatlığı, ferahlığı, güzel sesle şarkı söyleyen, şiir okuyan.

Şeyda; Aşk çılgını, çok tutkun, âşık.

Abid (Abit); Allah’a çok ibadet eden, kul köle (Abdi ya da Abti; kulluk eden, itaat eden demektir ki karıştırılmamalıdır).

(1) Aç Biilaç; Yoksulluk içinde.

Akan Suların Durması (Durulması); İtiraza, söyleyecek, karşı durulacak bir söze yer kalmamak.

Alan Razı, Veren (Satan) Razı; İki taraf da anlaşmış, artık bu işe kimsenin karışmaması gerekir anlamındadır.

Allah Muhafaza; Allah korusun!

Arzu Hürmet; Sözün aslı “Arzı Hürmet” tir. Hürmetini bildirme, saygısını gösterme.

Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.

Eli Kulağında; Gerçekleşmek üzere, olması çok yakın.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Fazla Mesai;  Çalışma süresi dışında fazladan zaman ve emek vermek, çalışmak.

Finans (Finansman) Kaybı; Bir girişime işleyebilmesi, gelişebilmesi için gereken paranın kaybı, ya da krediyi sağlayamama.

Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

Gözü Kara; Hiçbir şeyden korkmayan, endişe etmeyen, çekinmeyen.

Hafazanallah (Hafizanallah); “Tanrı bizi korusun!” anlamında söylenen bir söz. Kötü bir durumdan uzakta durmayı, uzak bulunmayı dilemek için kullanılan söz.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Hu Çağrışımları; “Hu!” Arapça “ anlamında olup dervişlerin bir selâmlaşma şekli ve “Hu!” diyerek devamlı olarak Allah’ı zikretmek anlamında kullanılır ki, öyküde kişinin bu hale gelir gibi olduğu söylenmek istenmiştir.

 İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kart Ekstresi (Kredi Kartı Özeti); Hesap Dökümü, Hesap Özeti.

Laga-Luga; (Genelde laka-luka şeklinde de söylenir) Önemli olmayacak biçimde, değer verilmeden anlamında argo olarak kullanılan bir söz (Bazen, nadiren de olsa harala-gürele şeklinde de söylenmektedir).

Mehil Müddeti (Süresi); İlk defa veya yer değiştirme suretiyle devlet memuriyetine ilişkin görevlere atananların belirli bir süre içerisinde görevlerine başlamaları için öngörülen süre.

Moral Akşamları; İnsanların, özellikle iş yerinde çalışanların maddi ve manevi bakımdan gevşetilmesinin, işe düşkünlüğünün sağlanmasının, yürek gücünün artmasının temini  için o birimin üst düzey yöneticisinin (genelde) kurum bütçesinden, ya da kendi kesesinden yaptığı genel olarak ayaküstü bir işkence şeklinde doyma işlemi olmayan ikramı.

Muhterem Zevat; Saygıdeğer zatlar, kişiler, ekâbirler.

Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir.  Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir (Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).

Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

Sağır Sultan Duydu; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmadı.

Slow Müzik; Çalınışı yavaş gürültüsüz, bir ve iki enstrümanla icra edilen genelde batı, caz müzik türü.

Sudan Çıkmış, Yorgun, Yaşlı Aptal Balık; Türkçemizde böyle bir deyim yok! Anlatmak istediğim yaşına başına bakmayan insanların ufak menfaatler için büyük özverilerde bulunduklarını karikatürize etmekten ibaret idi.

Sudan Sebep; Üstünkörü, tutar yanı olmayan, baştan savma sebep.

Su-i niyet; Kötü niyet.

Sümen Altı, Sümen Arası (Unutmak); Hasıraltı etmek. Bir kısım bilgi ya da belgelerin ilgililere ulaşmasını engellemek için bile bile bir kenarda unutulması işlemi. Genellikle sümen denilen masa üstü muhafazası içinde.

Sünnetçi Çantası; Üstten tutulan, kolaylıkla, uğraşılmadan, yandan açılan, gerektiğinde geniş hacimli, sünnet ile ilgili malzemeleri taşındığı özel bir çanta tipi (Bond tiplilerden farklıdır).

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Taş Kalpli; Hiç acıması olmayan, acımasız, merhametsiz, katı yürekli, taş yürekli.

Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.

Usulü Erkân (Yol Erkân, Yordam Erkân, Âdâbı Erkân); Âdap ve terbiye kuralları, kaideleri, edepleri. Usul, yöntem, davranışlar.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Yetim Aylığı; Aslında sözü; “Dul ve Yetim Aylığı” olarak düzeltmek gerek. Öyküde sebeplenenler abla çalıştığı için sadece iki kıza verilen aylık olarak düşündüm. 5434 Sayılı T.C. Emekli Sandığı göre; eşi ölen birinin çalışmayan eşine ve çocuklarına, anne ve babalarına bağlanan aylıklardır ki statüsüne uygun belgelerle uygulanagelmektedir.

Zor Belâ (Güç Belâ); Güçlükle.

(2)

Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural. Alışkı; Bir kimsenin yapmaya alıştığı, bir kural gibi uyduğu şey.

Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse. (Sporda; olağan yürüyüşle)

Adrenalin; Heyecanlanma, korku, öfke, heyecan gibi durumlarda böbrek üstü bezlerince salgılanan, damarların daralması, bronşların açılması, kanama kesme gibi amaçlar için başvurulan tıpta da kullanılan konu. (Genelde “Adrenalin Salgılanması” şeklinde kullanılır)

Alternatif; Seçenek. Şık. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum.  Yerinde gereği gibi.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Babayiğit; Hiçbir şeyden korkmayan, korkusuz, kabadayı, özü-sözü bir, mert. Yapı olarak çok güçlü kimse.

Brifing; Özetleme. Öz sunuş. Sunum. Bir konuda yetkili birine ya da yetkililere kısaca özet olarak verilen bilgi, kısa açıklama.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Dânâ; Bilen, bilgin, bilici.

Demo; Demonstration (İngilizce) kelimesinin kısaltılmış olup tanıtım, gösterme, gösteri anlamındadır.

Eksper; Ekspertiz görevini yapan kimse. Yargıya ulaştırılmış, anlaşmazlıkların çözümüyle, değerlendirmesiyle, hasarıyla, maliyetleriyle uğraşan bilirkişi.

Ekspertiz; Değerleme. Bir taşınmazın gerçek değerini değerinin belirleme.

Envanter; Döküm. Bir işletmenin para, değerli kâğıtlar, taşınır-taşınmaz mal varlıklarıyla, alacaklarını ve borçlarını oluşturan bütün öğeleri, miktarları ve ayrıntılarıyla gösterme ve bu durumu gösteren çizelge.

Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

Hiyerarşi; Bir toplulukta veya bir kuruluşta yer alan kişileri alt-üst ilişkileri, görev ve yetkilerine göre sınıflandırma sistemi.

İltimas; Yasa ve kurallara aykırı bir biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları çiğneyerek birine arka çıkmak. Birine herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik tanıma.

İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

İtibarlı; Saygın gösterilen. Saygı gören, değerli bulunan. Prestij sahibi. Güvenilir olan.

Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket. 

Küsurât (Küsurat); Tam sayıdan sonra gelen kesirli sayı. Artan bölüm, geriye kalanlar, artanlar.

Melânkoli; Karasevda, kara duygu. Ruhsal ve bedensel kimi duygularda yavaşlama, işinde başarısızlık. Psikolojik depresyon denilen akıl hastalığı yanında bir kısım fizyolojik hata ve rahatsızlıklar. İrsiyet önemlidir. Belirtileri; hassaslaşma, çabuk duygulanma, durup dururken ağlama, heyecanlanma, sinirlenme, endişelenme, güvensizlik.

Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.

Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

Neuzibillah; Tanrı korusun, Tanrıya sığınırım anlamında bir tehlike durumunda söylenen söz.

 Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.

Sehven; Yanılarak, yanlışlıkla.

Seminer; Bir konu ile ilgili bilgi vermek, bilgi alışverişinde bulunmak ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı.

Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

Tarikat; Bir dinin içinde, özellikle İslâmlıkta, tasavvufa dayanan ve kimi ilkelerle birbirinden ayrılan kollardan, Tanrıya kendine özgü bir tarzda ulaşma iddiasında olan tezinde olan yollardan her biri.

Telesiyej (Gondol, Telekabin); Genelde, teleferikten daha küçük ebatta, sandalye ya da kabin şeklinde bir taşıma aracı.

Teleski; Kayakçıları çekme şeklinde kayakları ile birlikte alt noktadan üst noktaya taşıyan, kısa mesafeler için kullanılan bir taşıma aracı.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

Varis; Özellikle bacaklarda oluşan görülebilir toplardamar rahatsızlığı (Miras ile ilgili “Vâris” ile karıştırılmamalı).

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.

(3) Açık Kapı Bırakmak; Üzerinde görüşülen sonunda son ve kesin sözü söylemeyerek konunun yeniden ele alınabilmesine imkân tanımak.

Adapte Olmak; Uymak.

Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Ağzı Bağlı Olmak; Genelde oruç tutan insanların yiyip-içmediklerinin ifadesidir. Ancak öyküde bir bakıma “Ağzı Sıkı Olmak” anlamında kullanılan deyimin anlamı; Ketum, sır saklayan, kimseyle paylaşmayan, ağzından herhangi bir söz çıkmayan anlamındadır.

Astarı, Yüzünden Pahalı Olmak; Bir işin ayrıntısına ödenen paranın, aslına ödenen paradan fazla olması. Malın gerçek değerinden fazlaya mal olması.

Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak.

Beterin Beteri Olmak; Çok kötü, daha kötü olmak.

Bezenmek; Kendisine süsler yapılmak, bezeklerle donatılmak, süslenmek.

Bir Ayağı Çukurda Olmak; Yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak.

Bir Dediğini İki Etmemek; Her isteğini anında yerine getirmek.

Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” Ayrıca “Boğazına bir şey takılmış da çözmeye çalışmak” anlamında da kullanılır.

Cebinde Akrep Olmak; Para harcamamak için ellerinden gelen her şeyi yapma amaçlı cimri, pinti kimselerin davranış tarzı.  Cimri biri olmak. Eli cebine girmemek.

Cuk Oturmak, Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek yakışmak, tam yerine denk gelmek, rast gelmek.  Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim.

Çıra Gibi Yakmak; Büyük zarara uğratarak kişiyi perişan etmek, imkânlarını kısıtlamak, ya da yok etmek.

Çırası Yanmak; Büyük bir zarara uğramak, perişan olmak.

Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

Çöreklenmek; Bir yerde orada yaşayanları rahatsız etme pahasına sürekli kalmak, yerleşmek.

Derbeder Etmek; Birinin bir diğerini yaşamını etkilemesi, giyimine, kuşamına, davranışlarına düzensizlik eklemesi, perişanlık, kılıksızlık durumuna etki edip yemekten, içmekten kesilmesine sebep olması. 

Detaylı (Olarak) Sormak; Ayrıntılı bir biçimde sormak. Her türlü ayrıntıyı ayrı ayrı göstermesini bekleyerek sorgulamak.

Dili Sürçmek; Konuşurken ağzından, istemediği bir sözü kaçırmak. Konuşurken kimi sözcükleri yanlış söylemek.

Dolaylı (Olarak) Sormak; Başka bir nedene bağlayarak sormak istenilen şeyi sormak, sorgulamak.

Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, çare aramak.

Dört Gözle Beklemek; Büyük bir istekle, özlemle, sabırsızlıkla beklemek.

Dünyaya Kazık Çakmak (Kakmak); Ölmemek, çok yaşamak, uzun ömürlü olmak.

El Üstünde Tutmak; Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

Gözü Gibi Bakmak; Bir kişiye, eşyaya çok dikkatle, koruyarak bakmak. Gözü gibi koruyup, kollamak, sakınmak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Harun İken Karun Olmak; Sözcü Gazetesi yazarlarından saygı duyduğum Necati DOĞRU’ya aittir. Yokluktan zenginliğe nedeni belirsiz bir şekilde ulaşmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.

İllâllah Demek; Çok bezmiş olmak, sıkılmak, bıkmak, yeter artık demek!

Kendine Çeki Düzen Vermek; Kendindeki karışıklık, düzensizlik, dağınıklık, başıbozukluk tavrına son vermek, giyimine, kuşamın, saçına, başına dikkat etmek. Bayanların makyaj ve davranışlarında ölçülü olmalarını sağlamak.

Komplo Kurmak; Tuzak kurmak. Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli kararı, gizli düzeni, Aleyhine olacak herhangi bir plânı uygulamaya koymak

Kulağına Kar Suyu Kaçmak; Kaygı veren, rahatını kaçıran bir haber işitmek.

Kurgulamak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamak.

Kuş Kanadıyla Haberdar Etmek (Haber Ulaştırmak); En hızlı bir biçimde haber vermek, haber ulaştırmak.

Lâfı (Sözü) Gediğine Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak); Gerekli bir sözü tam zamanında söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Melil Melil (Melül Melül), Melûl Melûl) Bakmak; Boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın, hüzünlü, mahzun, üzgün, zavallı, yoksul bir şekilde bakmak.

Muhatap Olmak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmak.

Münasip Bir Dille Anlatmak (Lisanı Münasip); Karşısındakini incitmeden, aşağılamadan, tehdit eder, ya da azarlar gibi yapmadan konuşmak.

Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.

Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

Saçını Süpürge Etmek; Birileri için çok özveride bulunarak çalışan, hizmet eden kadın.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Sasılaşmak; Pörsümek, Gevşeyip sarkmak.

Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.

Sırasını-Sekisini Atlamamak; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi, olduğu gibi bırakılmak, herhangi bir işe öncelik vermeksizin, kayırmaksızın gereğince bilerek yapmak.

Suiistimal Edilmek; Görev, yetki vb. kötüye, menfaatleri veya menfaatlerinin karşılığı olarak kullanılması.

Sükût Etmek; Susmak. Konuşmamak. Söz söylememek, sessizlik.

Takviye Yapmak (Etmek);  Desteklemek. Güçlendirmek. Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak.

Taviz Vermek; Ödün vermek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunmak.

Telâffuz Edilmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzının karşı taraf tarafından gerçekleştirilmesi.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak. Yanlış ya da eksik olan bir şeyi düzeltmek, yerine geçirmek.

Tüyleri Diken Diken Olmak; Üşümekten, ya da korkudan vücuttaki kılların dipleri kabarıp, kılların dikilmesi, korkmak, tiksinmek.

Üzerindeki Ölü Toprağını Atmak; Silkinmek, kendine gelmek.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yarar bir biçimde yapmak.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

Yemin Billâh Etmek; Tanrı adına ant içmek.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Yüz Akı İle Gelmek; Utanmayı gerektiren bir durumu olmaksızın bir yere gelmek, onurlu davranarak gelmek.

(4) Hadsize haddini bildirmek, öksüze gömlek (kaftan) giydirmekten önce gelir. Hazreti DERVİŞ

(5) Ayinesi (Âyinesi, Aynası) iştir kişinin lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde; Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar.

(6) Nush ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA (Nush; Nasihat).

(7) Alışmış Kudurmuştan Beterdir; Alıştığı şeylerden vazgeçmeyen, vazgeçemeyen insan kudurmuştan daha azgın olup, saldırırcasına eylemine devam eder.

(8) Nerden gelirsin Silifke kalesinden… şeklinde başlayan Silifke Oyun Havasının ikinci bölümü; “Buyrun arkadaşlar davetim var benim, Herkes kesesinden yesin, içsin, saltanatım var benim” şeklindedir.

(9) Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber… N. Fazıl

KISAKÜREK

(10) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı…  şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(11) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(12) Sözler vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan. Bu söze eklenti olarak şunları yazabilirim Alıntı olarak; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!

(13) Öyle dudak büküp hor gözle bakma / bırak küçük dağlar yerinde dursun / çoktan unuturdum ben seni çoktan / ah bu şarkıların gözü kör olsun… diye başlayan şarkının nakarat bölümü olup Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şahin SANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(14) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MERAK” dizelerinden.

(15) Anlayan için sivrisinek saz, anlamayan için davul zurna caz! Sözün aslı; “… anlamayan için davul zurna az!” şeklinde.

(16) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(17)Yaşamanın sırlarını bileydin, / Ölümün sırlarını da çözerdin; / Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok / Yarın akılsız, neyi bileceksin? Ömer HAYYAM

 (18) MELEK Şiiri; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “MELEK” isimli şiirinde; Zeynep isimli bir kızın annesi ile sohbeti anlatılıyor. Melek dediği halde kanatlarının neden olmadığını soran kızına annesi şöyle cevap veriyordu; …Cevap verdi annesi, / "Üç yavrum daha vardı / Onlar kanatlanarak / Elimden uçmuşlardı. Hepsi yalnız bıraktı / Bu talihsiz kadını. / Bari sen uçma diye / Kopardım kanadını..."

(19) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(20) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.