Kardeş torunlarıydı Nihat’la Nihal. Babaları, ya da anaları yahut da hepsi birden düşünüp taşınmışlar, “Beşik Kertmesi(1)” diye bağlayıvermişlerdi başlarını Nihal doğar doğmaz, kendilerince.
Anadolu’nun birçok yerlerinde olduğu gibi maksat; “Atalardan kalanlar bölünmesin!” olabilirdi belki. Nihal, Nihat’tan iki yaş küçüktü. Çocukluğunda, daha doğrusu aralarındaki “Beşik Kertmesi” bağını öğreninceye kadar Nihal, Nihat’a “Nihat Abi!” derdi.
Nihal ne zamanki öğrendi, uzunca bir süre uzak kaldı Nihat’tan. Sonra bir muhabbet kuşunun yaklaşımı gibi çekine çekine yaklaştı Nihat’a. Nihat elini uzattı, o da uzattı elini. “Nihal!” dediğinde ise, “Abi!” demeyi bıraktı.
İlköğretim bitince köyde lise olmadığından şehirde kaloriferli bir apartman dairesi tuttu büyükleri.
Söylemeğe gerek var mı bilmem, Nihat ilköğretimi okuduğu yıllarda harmana, hasada, ekime, dikime yardım edeyim derken, ne de olsa evin tek erkek çocuğu idi ve insanlar hasta olduklarında mola verilmesi makul değildi. Bu nedenle ister-istemez babasının rahatsızlıkları nedeniyle iki sene kaybetmişti ilköğretimde ve bu süre içinde de Nihal yetişmişti Nihat’a doğal olarak. Zeki kızdı, hem akıllıydı da…
Soy isimleri aynı olduğundan yadırganacak bir durum yoktu şehirde büyükleri o daireyi kiraladıklarında, birbirlerine hiç mi hiç benzemeseler de. Hoş, kimseye hesap vermek gibi bir zorunlulukları, kimsenin de onları yargılamaya hakları yoktu. Şimdi onları kardeş gibi bilen herkes, akraba çocukları olarak da bilebilirlerdi. Hoş bilmeseler de önemsizdi zaten, değil mi ki “Beşik Kertmesi” idiler karı-koca gibi de görebilirlerdi onları çevrelerindekiler biraz daha ilerilerde.
Daha o yaşlarda yedikleri-içtikleri bir gider gibi olmuştu. Nihat yapıp pişirmek konusunda yemeklere, yıkamak konusunda bulaşıklara, pencere silmeğe, süpürge tutmağa yardım edebiliyordu da, çamaşır için makinenin hangi düğmesine basılacağını bilemediği gibi, ütüye de aklı hiç mi hiç ermiyordu! Aslında bu sevmediği için saklandığı mazeretiydi Nihat’ın, Nihal’in hoşgörüsüne sığınarak.
İki haftada bir anneleri gelip de yardım etmelerine rağmen Nihal’in yorgunluğu derslerini etkiliyordu. Hem okuyup, hem ev idare etmek kolay bir şey midir ki? Gene de Nihat’ın dediği gibi Nihal zeki bir kız olduğundan hiç mi hiç kırık notu olmadı, bilinen. Zaten o üzülmek hakkını saklı tutup düşündüğünden az bir not aldı mı, üzülüyor, surat asıyor, hatta bazen ağlamaklı oluyordu. Ağladığı hiç görülmedi dense, yalan değil.
Bu minval(2) üzere bitti ilk iki yıl, hiç bir değişiklik yaşamadan ve ilk iki sınıfı nasıl geride bıraktıklarını, nasıl geçirdiklerini bilmeksizin, anlamaksızın.
Yaz tatillerinde evlerini kapatıp köye göçüyorlardı “Evli evinde, köylü köyünde” örneği çok az, hatta nadiren görüyorlardı birbirlerini. Çünkü Nihal biçki-dikişte, tarhana, erişte, salça yapımında idi, kışlıklar için. Nihat hep tarlada, bağda, bahçede ise, Nihal de sanki hiç çıkmıyordu evinden. Bunun sebebi sadece anne-babasına duyduğu özlem olabilir miydi? Nihal bir evin tek kızı, sultanı, kraliçesi idi, Nihat da aynen bir evin, bir oğlu idi, bilmeyen yoktu ki.
Şunu hemen söyleyeyim ki; okulları karma bir okul olmasına rağmen müdürün ve bir kısım öğretmenlerinin tutuculuğu(3) hatta bağnazlığı(3) nedeniyle bu hüviyetini kaybetmiş gibiydi. Kızlar ayrı sınıftaydılar, neredeyse her sıraya bir öğrenci oturuyordu. Erkekler ise üst üste gibiydi, iki-üç öğrencinin iki kişi olarak oturmaları hariç -ki onlar da pehlivan gibi heybetli(4) ve geniş kalçalı(!) idiler- tüm sınıf sıralarında üçer kişi oturuyordu.
Sabah okula gitmek için evlerinden beraber çıkıyor olsalar da, son ders zilinden sonra birinden biri diğerini beklemek zorunda kalıyordu dış kapı çıkışında. Soy isimlerinin aynı olması nedeniyle tutuculuk ya da herhangi bir şüphe kimsenin beynine yerleşmemişti, onlar da atalarının onlara yakıştırdıkları durumu söylememişlerdi, söylemeleri de abes(5) olurdu zaten. Evlerine de öyle gidiyorlardı yan yana. El ele tutuşarak, ya da kol kola girerek eve gelmek, belki de hiç gelmemişti akıllarına!
Son sınıftaydılar, ikinci yarıyılı bitirmek üzereydiler, son iki hafta idi galiba. Gerçekten harıl-harıl ders çalışıyorlardı Bitirme Sınavları için. Bir gün ilk defa ağlayarak çıkmıştı okuldan Nihal, burnunu çekerek, ikide bir kâğıt mendille gözlerini silerek ve öyle yönlenmişlerdi evlerine doğru.
“Aptallığım işte! Mezuniyetimize çeyrek kala nasıl böyle bir yanlışı yaparım?”
“O söz ağzına yakışmıyor. Sil onu ağzından da, defterinden de. Moralin bozuk! Peki! Evde beraber çalışırız, yükseltirsin gene notunu, üzme kendini!” dedi ve devam etti Nihat;
“İster misin eve gitmeyelim hemen, bu akşam yemeğini dışarıda halledelim. İskender Kebap yiyelim, şıra, ya da şalgam suyu içip bir künefeyi üleşelim!”
Nihat’ın yaşamında, ilk idi, ilk defa davet etmişti. Zaten Nihal de anlamamışçasına ve fakat;
“İyi olur, mutlu olurum, teşekkür ederim” diyerek afallamış(6) gibi bakmıştı yüzüne.
Babalar her ikisine de harçlıklarını gönderiyorlardı. Ev kirası, elektrik, su, yönetici, cep telefonları gibi giderleri Nihat ödüyordu. Ama evin asıl vekilharcı(7) Nihal idi. Aslında böyle bir düzenleri var sayılmazdı.
Mutfakta, atadan yadigâr(8) kırık bir testi altı gibi bir çanak vardı. Dedeleri; “Belagate Sandığı(9)” dermiş, her ne demekse, paralarının tümünü o çanağın içine koyarlar. Eve bir şey alınacaksa, Nihal uzanırdı ona, bir şeyler ödenecekse; Nihat.
Okul yakındı evlerine. Zaten onun için bu daireyi tutmayı tercih etmişti büyükleri ve de tabii ki onlar. Öğlenleri evlerine geliyor, Allah ne verdiyse, daha doğrusu Nihal bir gün öncesinden ne hazırlamışsa onunla nefislerini köreltiyor(10), akşama “Allah Kerim” diyor, ertesi öğleni de düşünerek okullarına dönüyorlardı.
Sırası-sekisi değil ama söylemem zorunlu, Nihal hiç aç-açıkta bırakmadı Nihat’ı. Ve hemen devam ederek söyleyelim ki, Nihal’in yanlış bir huyu vardı Nihat’a göre, asla ve asla okulun tuvaletine girmezdi, çok sıkışsa bile. Bu nedenle su içmemeye çalışırdı. Ve tüm gerekli ihtiyaçlarını evlerinde giderirdi, bazen koşa koşa, bazen yavaş adımlarla! Ama Nihat mutlaka bilirdi onun kapıyı açmaktaki aceleciliğinden, çantasını atarcasına divanın üstüne koyup lâvaboya yönelişinden.
Akşamlar erken oluyordu sanki bu şehirde, ya da kış erken başlamıştı bu sene de. Mühim değildi, onlar kendi kendilerine, birbirine destek olarak karanlığı umursamıyorlardı.
Gerçek olarak söylemek gerekir ki her nedense yakın değillerdi birbirlerine. Belki de “Beşik Kertmesi” sözünün iticiliği nedeniyle bir türlü yakın olamamış olabilirlerdi birbirine. Belki de bu yakınlaşmaya “Beşik Kertmesi” olarak ailelerinin karar vermiş olması gibi bir düşünce onları sıkboğaz edip(11) yakınlaşmalarını engelliyordu, bir bakıma.
Bu konudaki itirafı sonlara saklamak uygun olacak galiba…
“Sen ver siparişleri!” dedi Nihal.
Nihat söyledi isteklerini. Dereden-tepeden, şundan-bundan konuşmak geçti Nihat’ın içinden, yiyeceklerini beklerlerken. Nihal ise hâlâ okulunda, sınıfında, dersinde kalmıştı, kim bilir hangi hezeyanlarla(12) yazılı sınav notunun düşüklüğünün hesabını yapıyor olsa gerekti. Gözleri dalgındı. Yanlış yaptığı için hayıflanıyordu. Ellerini masanın üstünde birleştirmiş, başparmaklarına daireler çizdiriyordu, muhakkak ki sinirinden.
“Aklında mı yanıldığını söylediğin soru?”
Kafasını kaldırdı, sanki cenazeymiş toprak altında da; “Rabbin kim?” diye soran Sorgu Meleği(13) imiş gibi bakmıştı yüzüne;
“Efendim?” dedi, “Ne?” yerine sorarcasına.
“Yanıldığını, başarılı olamadığını söylediğin soru yanında mı, ya da aklında mı, diye sordum. Hem hangi ders o?”
“Bilmiyormuşsun gibi çıldırtma insanı!”
“Gene mi edebiyat? Gene mi failâtün, ya da eski şiirlerden birinin Türkçeye çevrimi ya da anlamı?”
“Vallahi bildin be kuzum!”
“Daha önceki dünyaya gelişimde adımın Zeki olduğunu sana bir kere daha hatırlatmak isterim!”
Şaklabanlık(14) Nihat’a çok kere yakışıyordu. Gülümsedi Nihal, bu fırsatı kaçırmamalıydı;
“Hah şöyle! Bak yüzünde güller açtı şimdi. Hem kararmanın sana hiç yakışmadığını bu kaçıncı söyleyişim olacak? Çirkin oluyorsun, hâlbuki güzelsin, hem çok güzelsin. Bu sözü de on-yüz-milyon-bin(!)(15) kere söylettin bana. Bir daha böyle ‘Notum azaldı!’ diye somurttuğunu görürsem telefon ederim köye; ‘Alın bu kızınızı, okumaya niyeti yok, her şeye üzülüyor!’ derim.”
“Der misin cidden?”
“Der miyim, demez miyim görürsün, hele bir tekrarla!”
“O zaman ne yaparsın bensiz?”
“Haklısın! Ne yaparım ki?...”
Cümlesini tamamlayamadı, tamamlayabileceğini de sanmıyordu ki siparişleri geldi. Belki söylemek istediklerini anlamsız bir şekilde tamamlayamayacaktı Nihat, gene de devam etti;
“Konu bitmedi, evde devam ederiz. Şimdi afiyet olsun!”
“Sana da afiyet olsun, yalnız kalmayı, yalnızlığı isteyen adam!”
“Özür dilerim, yanlış bir tehditti, sözümü geri alıyorum!”
“Özrünüz kabul edildi genç adam, haydi tekrar afiyet olsun, soğutmayalım!”
“Yani demek istiyorsun ki, kavgaya evde devam ederiz!”
“Ben demiyorum, sen diyorsun! Hem yardım ederim diyorsun, hem yemeğe davet ediyorsun, ondan sonra da…”
“Peki! Peki! Sustum! Önce çalışmana yardım ederim. Sonra yarınki yazılı sınavıma çalışırım, uyumamış olursan ve tabiidir ki vaktim kalırsa, kavgaya devam ederiz. Olur mu?”
“Anlaşılmıştır!”
Lokantadan çıktıklarında, kışın gelmek üzere değil, geldiğini hisseder gibiydiler. Hava serinden ziyade soğuğa yakındı ve centilmenlikten nasibini hiç alamamış Nihat denilen adam, ne çantasını almıştı Nihal’in elinden, ne de “Sokul bana, üşüme!” dercesine elini uzatmıştı.
İlk iki-üç adımdan sonra “Bırrr!” gibi bir üşüme sesinden sonra, baktı ki yanındakinden hayır yok, çantasını uzattı Nihat’a ve büzülürcesine girdi kolunun altına Nihal. Eve doğru yürürken;
“Artık formanın altına pantolon ve üstüne kazak gibi kalın bir şeyler giymeğe başlasan iyi olacak!” dedi.
“Neden?”
“Üşüyorsun, hasta olacaksın, istemem!”
“Hasta olsam üzülür müsün? Yoksa her zaman, en ufak şey için yaptığın, kızdığın gibi, hasta olmama da mı kızarsın?”
“Hasta oldun diye kızar mıyım hiç? Doktora götürürüm, nihayetinde köyden gelirler, iyileşinceye kadar bakarlar sana.”
“Sen bakmazsın yani. Tabii, ben kimim ki, değil mi?”
“Ya Nihal! Lâfı niye yanlış mecralara(16) çekiyorsun ki? Tabii bakarım sana. Hem sen benim ileride karım olmayacak mısın? Tabii bakarım, bakacağım da!”
“Diyorsun. Mecburiyetten yani bir bakıma…”
“Of Nihal! Üzüyorsun beni. Bu sabah sen ters tarafından mı kalktın?”
“Yoo! Öyle mi görünüyorum?”
Evlerine ulaştılar. Nihal ayakkabılarını çıkartıp doğrudan kendi yatak odasına gitti, kapısını gürültülüye yakın bir şekilde kapattı.
Kapısını tıklattı Nihat;
“İyi misin Nihal? Su getireyim mi? Ya da başka bir şey ister misin?”
“Yoo! Hayır! Sadece çantamı kapımın önüne koyuver, lütfen!”
Sesi ağlamaklıydı, ona öyle gelmiş olamazdı, ağlıyordu. İlk defa salondaki çalışma masası yerine, odasında ders çalışacaktı. Ama neden? Anlamıyordu. Aklına bir şey gelmiyordu. Televizyon magazin programlarından esinlenip, “Adam sen de! Kadın milleti” demek de içinden geçmiyordu.
Hani aralarında bir şey olsa da, her zamanki bağırdığı gibi bağırmış olsaydı ona gücendi dese, kolay affederdi Nihal, Nihat’ı, “Sakinleş!” derdi, “Gücendirme beni!” derdi.
Üzülürdü Nihat ve gözlerinden öperdi onu, barışırlardı. Hatta bu öylesine bir yaşam biçimi olmuştu ki onlar için, Nihal bazen sanki fitler(17) gibi;
“Uzun zamandır gözlerimden öpmediğinin farkındasın, değil mi?” diye sorar, başını, gözlerini uzatırdı Nihat’ın dudaklarına.
Kapısına yöneldi Nihat tekrar;
“Seni kıracak, incitecek bir şey yaptım, ya da söyledimse affet beni Nihal! İçimde asla kötülük yoktur, bilirsin, tanırsın beni yıllardır. Ne olur küsme! Gel dertleşelim, hem şu ‘Yanlış yaptım!’ dediğin soruya beraberce bir göz atalım. Hadi çık odandan, yıka yüzünü, gel yanıma.”
Odasının kapısı açıldı, Nihat’ın yüzüne bakmamağa çalışarak, süklüm-püklüm(18) lâvaboya yöneldi. Sonra odasından çantasını alıp masaya oturdu, tek kelime bile etmeden, kitaplarını çıkarttı çantasından Nihal.
Nihat hayretle gördü ki okul kıyafetini değiştirmemişti. Hâlbuki eve geldiğinde daima yaptığı ilk şeylerden biri odasına geçip üstünü değiştirmesiydi. Tüm bu değişkenliklerinin yanlış yapıp da kendi hakkında kötü söz söylediği dersten ileri geldiğini sanmıyordu Nihat. Çünkü daha önce de düşük not aldığı için kendine kızdığı anlar olmuştu. Bu seferki fark nedendi?
“Anlatacak mısın, tahmin mi edeyim yoksa?”
“Bilemezsin, benim de anlatmak niyetim yok!”
“Deneyemez miyim?”
“Deneme! Lütfen! Sadece derslerim için yardımcı olmaya çalış, çünkü bu konuda çok kuvvetlisin, biliyorum.” dedi ve yeniden ağlamaya başladı, hem içini çekerek bu kere.
“Bir düşük not için bu kadar ağlayıp sızlamana gerek yok ki güzel kız! Gel bakayım şu kanepeye beraber oturalım, sakin olmayı öğretmeye çalışayım sana. Sonra da derslerine döneriz. Biliyorsun, dünyada bir tek ölümün çaresi yok. Ve o yazarın dediği gibi; ‘Ufak şeyleri dert etmemek!(19)’ gerek!”
Elinden tuttu ve kanepeye beraber oturdular Nihat ve Nihal. Başını göğsüne yasladı, gözlerinden öptü. Hayatta ilk defa tat aldığı en güzel şeydi, sanki onun gözyaşları. Elleriyle başını okşadı, nefesini göğsünde hissedip eritti, elleri belindeydi Nihal’in. Tek kelime bile, konuşmadılar uzunca bir süre.
Nihal çözdü ellerini, başını kaldırdı, gözlerine baktı Nihat’ın. Gözlerinin, bakışlarının, yüzünün, gamzelerinin güzelliğini ilk defa görüyor gibiydi yakından. Zaten yaşadıkları da ilkti. Nihal bir şey yokmuşçasına Nihat’ın yanından kalktı, lâvaboya gitti, yüzünü yıkadı tekrar ve masaya oturdu.
Uzunca bir süre beraber çalıştılar. Aruz vezninden örnekleri oluşturdular. Osmanlıca-Arapça-Farsça kelimelerin ezberlenmesi gerekiyordu, Türkçeye yerleşmiş olanlarından köklerini nasıl bulması gerektiğini öğretti Nihat, Nihal’e. Ve ödev verdi. Sabah bir saat erken kalkacaklardı ve Nihat imtihan edecekti, okula ondan sonra gideceklerdi.
Nihat’ın çalışması, çok iyi not alamasa bile kendini kurtaracak bir sonuca ulaşması için bir süre ders çalışması yeterli olacaktı. Çünkü kanaatkârdı kendisi kısaca, yani…
Sabah olmuştu, her zaman Nihat’tan önce kalkıp, kahvaltıyı hazırlayan Nihal, bu sabah kalkmamıştı. Üstelik Nihat’ın onu imtihan edeceğini bile bile.
Kapısını tıklattı;
“Biraz rahatsızım abi. Bugün okula gidemeyeceğim. Kalkamadığım, seni uğurlayamadığım, başarılar dileyemediğim için de üzgünüm.”
Uzun zaman, hatta yıllardan sonra “Abi!” diyor, liseye başladıklarından beri ilk defa “Rahatsızım!” diyerek okula gitmek istemiyordu. Muhtemel sıkıntısının ne olduğunu bilmiyor, bilemiyor, tahmin bile edemiyordu Nihat.
Okula ilk defa Nihal’siz, yalnız, ne şartlarda gittiği hâlâ yaşamının içinde yer alan bir muamma(20) idi. Bir eksiklik vardı tüm mevcudiyetinde. Alışkanlık haline geldiği için fark etmediği, anlayamadığı.
Öğle zor oldu Nihat için. Derste dinlediklerinden tek bir kelime bile yoktu beyninde. Ders aralarında cep telefonundan aramaları da yanıtsız kalmış ve bu ister-istemez endişeye düşürmüştü Nihat’ı.
Eve geldiğinde gördü ki; portmantoda ceketi, ayakkabılıkta ayakkabıları yoktu. Gardırobun ona ait bölümünü açtı, boştu ve üstündeki bavul da yoktu. Odası tertipli, düzenli idi. Mutfakta yiyeceği kadar bir yemek ocak üstünde idi. Anlamamış, anlayamamıştı. Anlamamak…
Bu kelimeyi o kadar çok kullanmıştı ki! Nedendi? Neden?
Odasında, yatağının üstünde ikiye katlanmış bir kâğıt çekti dikkatini, iki satırdı;
“Sevgi; zorla, zorunlulukla olmuyormuş. Ben evime, köyüme dönüyorum. Sana derslerinde ve yaşamında başarılar. Beşik Kertmen”
Bu kadarcıktı Nihal’in satırlarının tümü.
Nihal’in aradığı, istediği, umduğu ufacık bir sevgi imiş, Nihat’la yaşadıkları son ana kadar görüp hissetmediği. Dank etmişti kafasına. Onu anlamaması, ya da zorunluluk veyahut da garanti gibi görmesi, “Nasıl olsa karım olacak!” düşüncesi, incitmişti Nihal’i.
Sevgi olmadan insanların bir olması mümkün müydü? Olmazdı tabii. Alışkın değil, et-kemik gibiydiler aslında. Yıllarca sakladığı bir itiraf olarak yorumlanmalıydı bu. Çünkü düşüncesi “Biraz daha büyüyelim, hiç olmazsa liseyi bitirelim, ellerimizi nasıl kavuşturacağımızı öğrenelim, yaşadığımızın doğma-büyüme aşk olduğunu, birbirimize ihtiyacımızı vazgeçilmez boyutta yaşamamız gerekliliğini bilelim!” istiyordu Nihat.
Her ne kadar buna daha doğduklarında aileleri karar vermiş olsalar da gözünü açıp gördüğü Nihal’di, yani beşik kertmesi. Onun dışında herkes için kördü. Gönül dünyasında bir tek o vardı ve o beklemek yerine terk etmeyi, gitmeyi tercih etmişti. Oysa ona onsuz olamayacağını söylediği halde.
Boşluktaydı. Ne yapacağını bilmez, bilemez durumdaydı Nihat.
Bir kere daha cep telefonundan aramayı denedi. Farkında değildi, cep telefonuna bir mesaj gelmişti, hem de birkaç dakika evvelinden. Sadece; “Elveda” yazılıydı.
Köye minibüsler sabah-öğle ve akşamları kalkıyordu, yaz-kış belirli saatlerde değişken olarak. “Minibüs kalkmadan önce yetişirim belki!” ümidiyle bir taksi tuttu…
“On beş dakka, bilemedin yarım saat oldu dolmuşun gideli evlât!” dedi değnekçi yaşlı amca. “Üstelik de tam dolmadı, artık akşam dolmuşuna binersin gari, unutma akşam altı da hemi de!”
Aynı taksiyle okula döndü. Kafası yerinde değildi. Yazılı kâğıdı ve sorular ona bakıyordu, o da onlara. Sıralar arasında dolaşan öğretmen, kalem oynatmayışı nedeniyle ona hayretle baktıktan sonra;
“Hasta mısın oğlum? Bakıyorum sana, on beş dakikadır kalem oynatmıyorsun. Yarım saatin kaldı, bir şeyler yazmazsan vereceğimiz nottan memnun olmayacak, belki de sınıfta kalacaksın. Haydi, gayret et!” dedi.
Aslında hepsi bildiği, yanıtlayacağı sorulardı. Cevapladı da. Ama neler yazdığını bilmese de, yazdıklarının iyi bir not almak için yeterli olacağı inancındaydı.
Aklı karışık, karmakarışıktı. Tamam, köye gidecek son minibüse yetişecekti, ama ya sonrası? Kime ne diyecek, neyi anlatacak, neyi sorup, neyi savunacaktı? Ve en önemlisi Nihal’e ne diyecekti?
Düşündü;
“Acaba bir yüzük alsam, ‘Okul biter bitmez evlen benimle, köyümüze dönelim!’ desem olur muydu?”
Hiç olmazsa şansını denemeliydi! Bunun için Belagate Sandığından gerekli parayı almalıydı. Peki, ya parmak ölçüsü? Dert değildi, değiştirmek kaydıyla satın alırdı, olur, biterdi.
Düşünceleriyle yoğunlaşmış olarak döndü eve. Kapıyı açıp da içeri girdiğinde nutku tutuldu sanki gözlerine inanamadı. Kapının girişinde ayakkabıları ve bavulu, portmantoda montu asılı duruyordu Nihal’in. Ve kendisi salondaki kanepede oturuyordu sessiz, başı eğik, düşünceli.
Pabuçlarından ancak birini çıkarabildiğinin farkında bile olamadı. Koştu, neredeyse üstüne kapaklanacakmış gibi ve sarıldı. Yüzünden, saçlarından, kulaklarından, burnundan, neresine rastladıysa dudakları, öptü, öptü. Başını göğsüne dayayıp saçlarını koklamağa çalışırken aklı başına geldi, sormalıydı. Ama öncesinde sevgisini belirtmeli, hatta kanıtlamalıydı. Onsuzluğa tahammülünün olmadığını göstermeliydi ona.
Tekrar ağlamaya başlamıştı Nihal, bu kere için için. Yaşlanan gözlerini dudaklarıyla kurutmağa çalıştı. Sonra çevirdi kendine yüzünü, uysaldı, sessiz, sakin ve gözleri kapalıydı. Öptü onu ilk defa. Daha doğrusu öpüştük demesi gerek.
“Onun beni, benim onu sevdiğimden daha çok sevdiğini bilmem gerekti!” diye düşündü.
“Ayrılamadım. Mesajı çektikten sonra sensizliğe tahammüllü olamayacağıma inandığım için son anda indim minibüsten. Arkadaki çay bahçesinde bir sandalye üzerinde ‘Elveda’ dedikten sonra ne yapabilirim?’ diye düşünmeye başladım.”
“Sonra?”
“Taksiyle gelişini gördüm. Deli gibiydin. ‘Buradayım!’ demek geçti içimden. Oysa dediğim gibi; şaşkın, çılgın, ya da bir deli gibiydin. Minibüsle gittiğimi sanıp aynı taksiyle geri dönünce ben de sesimi çıkarmadan eve döndüm. Her şey bıraktığım gibiydi.”
“O vakitten beri aç, biilaç böyle oturup da beni mi bekledin? Hem peki, neydi maksadın?”
“Bu kadar yıldır beraberiz. Bir kere bile tutmadın elimi. Bir kere bile iletmedin sevgini. Bir kere bile bir çiçek vermedin bana. Bir kere bile kapımı açıp uyurken nasıl olduğumu seyretmedin. ‘Beşik Kertmesi, karım olacaksın!’ sözlerin hep yavandı. Ben senin tapulu malın değil, sevgilin, sevdiğin olmayı diledim hep. İlk defa yemeğe götürdün beni. ‘Hah!’ dedim. ‘Yaklaşıyor, açılacak!’ dedim. Kollarının altına sığındım, ağladım, sızladım, sana hissettiklerimi, duygularımı anlatamamamın çilesini çektim.”
Durdu, burnunu çekti, sonra kâğıt mendiline davranıp devam etti;
“Yatağımda düşündüm, düşündüm. Uyuyamadım, sabaha kadar. Seni, seninle bırakmayı düşündüm, beni senden alıp. Mecbur hissetmemeliydin kendini bana. Bensizliğe dayanabileceğini düşünüyordum. Oysa sensiz kalmakla kolu-kanadı kırılmış bir kuş gibi ortalıkta kalacağım hiç yer etmemişti düşüncelerimde.”
Durdu tekrar, yanağını okşadı Nihat’ın işaret parmağının tersiyle.
“Neden mecburmuş gibi; ‘Sensiz olamam!’ dedin ki? Sevgiyle söylemen, şimdiki gibi beni sarman, kucaklaman, sarılıp öpmen o kadar mı zordu? Efendim? Tek bir kelime bile söylemeyecek misin?”
“Senin gibi, senin kadar konuşabilseydim keşke, iyi olurdu. Oysa doğduğundan beri beni gönlüne hapsettiğinin farkında değildin. Ben hep senin için yaşadım bugüne değin ve senin için doğduğuma şükrettim, içten içten. Bunu sadece dillendiremedim, dillendirmek de henüz okulumuzu bitirmediğimiz için uygun olmayacak düşüncesindeydim. Hadi şimdi beraberce yemeğe gidelim yine. Dilimin döndüğünce sana sevgimi anlatayım. Bitiremem evimize gelip devam etmeğe çalışayım. Ama önce izin ver, yemekten önce bir yerlere uğrayalım. Yalnız üstüne sıkı bir şeyler giy, üşümene kıyamam, dayanamam.”
“Yani?”
“Hastalanırsan, kimseden yardım istemeden bakarım sana. Meyve çayı yaparım, tarhana çorbası yaparım, yedirir-içiririm seni. Aç-açıkta bırakmam hem asla.”
“Sen?”
“İnanmamak için niye zorluyorsun ki kendini?”
“İnandır o halde!”
“Peki!” der demez onu ilk gördüğü an gibi öpüp, kokladı, son durağı dudaklarıydı. Sarıldı o da Nihat’a, ayrılmak istemez gibi;
“Hadi, gidelim yemeğe!” dedi.
“Olur! Ama önce dinle! Sonra gene beni dinlemeni isteyeceğim senden!”
Dizlerinin dibine çöktü Nihat;
“Okulumuz bitiyor, en fazla bir aya, bilemedin bir buçuk aya kadar. Sana bir soru sorsam; ‘Evet!’ der misin bana?”
Anlamazlığa geldi Nihal;
“Ne için ‘Evet!’ diyeceğim ki sana?”
“Maksadın, beni yalvartmak mı?”
Sustu, gözlerini dikti gözlerine, başını eğdi hafifçe;
“Yalvarsan ne kaybedersin ki?” dercesine.
“Seni çok seviyorum, yalvarırım evlen benimle, ‘Evet!’ de!”
“Bu kadar yıl saklan, sakla ve ondan sonra üzülmeme kıyamayıp ‘Benim ol!’ de! Peki, senin olurum, ama bir şartla…”
“Neymiş o?”
“Ömür boyu benim olman.”
“Yemin ederim.”
“Şimdi gidebilir miyiz davet etmek lütfunda bulunduğun yemeğe?”
Önce sarrafa uğradılar. Eline ve ellerine uygun yüzüklerimizi buldular. Sarraf yüzüklerin içine önce bugünün tarihini, sonra isimleri yerine Nihat’ın isteği üzerine içlerine “Ebediyen” yazdıktan sonra kendi takmak istedi yüzükleri, engelledi, yüzükleri kendileri taktılar birbirlerinin parmaklarına.
Yemeği sitemsiz, münakaşasız ve de kavga etmeden yediler. Daha masaya otururken başlamıştı çünkü o şarkı;
“Seni ne çok sevdiğimi, söylesem de bilemezsin.(21)”
Şarkı iyice yakınlaştırmıştı birbirine.
“Sanırım bu şarkıyı ben söylüyorum.” dedi Nihal.
“Sanırım bu şarkıyı sana ben söylüyorum Nihal.” dedi Nihat.
Şarkının ahenginde yediler yemeklerini, çünkü garsona rica etmişti Nihat, CD’den aynı şarkıyı tekrarlamasının mümkün olup olamayacağını. Kırmadı garson, tekrarladı. Galiba; şarkıdan onlar dışında etkilenenler vardı ki, “Üst üste aynı şarkı yahu, ne oluyor?” diyen biri çıkmadı.
Evlerine girerken; “Ders kaybının kendisini ilgilendirmediğini, kendisini bulduğunu, sadece bitirme sınavlarını düşündüğünü, çok çalışmalarının gerektiğini” söyledi Nihal.
Bununla “Aşka-meşke ayıracak vaktimiz yok!” demek mi istemişti, yoksa Nihat’a mı öyle gelmişti? Çünkü tüm açıklarını kapatmak istercesine makul ve mantıklı olduğunu düşündüğü her anında ona sarılmak, sevmek, öpmek istiyordu…
“Sayılı gün” dediğin ne ki? “Çabuk geçer!” demiş atalarımız. Hele sonucunda okullarını bitirmek ve gönül dünyalarını üleşmek olunca; asla “El işte, göz oynaşta” hiç olmamıştı aralarında o günden sonra.
Diplomalarını alır almaz;
“Bir büyük; ‘Ben babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim!(22)’ demiş. Bizler de babalarımızı, analarımızı geçtik tahsil hayatı olarak. Bundan sonrasına gerek yok. Bizler de hemen köyümüze dönelim, çoluk-çocuğa karışalım” dedi Nihat, Nihal’e.
Ve hemen köye dönme hazırlıklarına başlamadılar.
“Öncelikle ciddi misin, iyi misin?”
“Şaka yapar gibi mi görünüyorum?”
“Bak Nihat, biz beşik kertmesiyiz, nikâhlı değiliz. Ben telli-duvaklı gelin olup, kırmızı kemerimi çözdükten sonra girerim koynuna, bunu bil!”
“Tabii ki davul-zurnasız, seni ata bindirmeden olmayacak!”
“Hem sonra senin yaşındakiler askere de gidiyor?”
“Doğru! Önce evlenelim. Bizimkiler gibi bir tane de kalmayalım, üç tane bebemiz olsun, ondan sonra davul-zurna ve kınalarla vatan görevime eyvallah!”
“Hâlâ aklını başına devşirmedin(23)!”
“Ne o? Yoksa ‘üç bebe’ demem mi korkuttu seni?”
“Asla! Sen istedikten sonra yedi çocuk bile doğururum. Allah verir hepsinin nafakalarını. Yeter ki karın olayım, askerlik görevini bitir, gel, beraber büyütelim bebelerimizi.”
Sarıldı Nihat Nihal’e, hem sıkı sıkı…
Düğün-dernek… Ve yaşamlarına başladılar…
Günlerden bir gün; “Askersin!” dediler. Davul-zurna ile geldi terminale. Karısıyla evlerinde vedalaştı. “Karı kısmısının er peşinden ağlaması” yasaktı, memnuydu(24), hoş görülmeyen bir davranıştı! Evden ayrılırken kulaklarından öpmüş ve fısıldamıştı;
“Bebeğimiz olacak, hissediyor, duyuyorum bunu. Hemen şehre gideceğim, muayene olacağım ve ilk mektubunda sana cevap verirken muayene sonuçlarımı da bildireceğim” dedi.
O mektup yazılmadı hiç. Müjdeyi bir çarşı izninde Nihat telefon ettiğinde verdi Nihal.
“İyiyiz, bebeğimiz yolda, babası” diye.
Sonrası derin bir sessizlik…
Televizyon dinliyordu Nihal bir taraftan da bebeği için bir şeyler hazırlama telâşındayken.
“Son dakika… Dağ kırsalında oluşan çatışmada yedi askerimiz şehit oldu. İsimleri; Jandarma Komando Er Nihat…”
Yıkıldı Nihal… Tanrı, ikinci ve üçüncü bebekler için alın yazısına “Muhalefet Şerhi(2)” koymuştu!..
YAZANIN NOTLARI:
(1) Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
(2) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
(3) Tutucu; Muhafazakâr. Koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse. Mutaassıp. Bağnaz. (Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan).
(4) Heybetli; Görünüşü korku ve saygı uyandıran, büyük, ulu, azametli.
(5) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(6) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.
(7) Vekilharç; Bir yerin (eskiden konaklarda) alışverişini yapmak için görevlendirilmiş kimse.
(8) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(9) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şeklinde kullanılmaktadır. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” denilen tasarrufların saklandığı sandıktır.
(10) Köreltmek; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek.
(11) Sıkboğaz Etmek; Bir şeyi yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak.
(12) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
(13) Sorgu Meleği; Ölen insanı kabirde ilk sorguya çeken meleklerdir. İsimleri Münkir-Nekir’dir.
(14) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.
(15) On-Yüz-Milyon-Bin; Bir reklâmdan (ç)alıntıdır.
(16) Mecra; Bir işin gidişi, doğrultusu, gidiş yolu. Yatak. Suyun aktığı yol, su yolu.
(17) Fitlemek; Bir kimseyi başkalarına karşı kışkırtmak.
(18) Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
(19) Richard CARLSON; Çok genç yaşta yaşamını yitiren Amerikalı yazar ve psikoterapist. “Ne olursa olsun, mutlu olabilirsiniz” ve “Ufak şeyleri dert etmeyin!” sözlerinin sahibi.
(20) Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
(21) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(22) Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim! Nazım Hikmet RAN
(23) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
(24) Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.
(25) Muhalefet Şerhi; Karşı oy ve karşı oy yazısı.