Bir vesile ile Haile’nin Öğretim Görevlisi olarak yolu düşmüştü Türkiye’ye. Sonrasında imkânlarını zorlamış, karısını da getirmişti yanına. Çünkü yaşadığı ülkeye ait tamamlayıcı bilgileri eksikti.

Bu nedenle de yalnız ve tek başına yaşaması zordan öte çok zordu. İnsan, akşamları evine döndüğünde sıcaklık, bir kaşık çorba, muhabbet, ışık, hatta aşk arıyordu.

Karısı da yanına gelince huzura kavuşmuştu Haile. Mutluydular, huzurluydular, iyiydiler ve Haile tek başına çalışıyor, karısı ev kadını olsa da kazançları yerindeydi. Eksikliklerinin ne olduğunu ikisi de biliyordu.

Tanrının eksikliklerini tamamlaması gereken zamanı işaretleyeceğine içtenlikle, gönülden inanıyorlardı.

Türkiye’ye geldiklerinde ülkelerinin adı Habeşistan idi, sonra Etiyopya olmuştu. Kendi ülkelerinin küllerinden Kızıldeniz boyunca Eritre Devleti oluşmuştu. Bu; siyasal bir oluşumdu ve bunu öğrenmelerinin kilometrelerce uzaklıklardan kendilerine ne yararı, ne de zararı vardı.

Karı-koca olarak birbirinin yanında, bir arada olmaları dolayısıyla “Vatanımız” dedikleri ülkede yaşadıklarını hissediyor, yaşadıklarına inanıyorlardı. Şöyle söylemek daha doğru olsa gerek; şu anlarda yaşadıkları ülkede doğup büyümemiş olsalar da, sevdikleri Türkiye olan bu ülkede ömürlerinin sonuna kadar yaşamak arzularıydı.

Hatta öyle ki bedenlerinin de bu topraklarda yok olmasını dilediklerini, arzuladıklarını anlatıyorlardı dostlar arasında, kendi aralarında, genç yaşlarında, çoluk-çocuğa karışmadan, neredeyse unutmaya yöneldikleri öz dilleri yerine engeli olmayan Türkçeleriyle.

Yaşamları umutlarınca devam ediyordu, ta ki Âmine gebe olduğunu hissedinceye kadar. Mutluluklarını üleştikleri bir Müslüman ülkesinde T.C. kimliği ile doğacak bir bebeğe sahip olacakları düşüncesi mutluluk ötesinde saadetti, iki siyah tenli insan olan kendileri için…

Doktorların hiç de hayret etmediği doğumun ertesinde belki genlerinden gelen bir oluşumla anne ve babasına göre daha siyah, siyahtan da öte siyah, hatta simsiyah bir oğlan bebek gelmişti dünyaya.

Artık geldikleri ülkenin toprağından, ekmeğinden, suyundan mı nedir, bilinmez bebeğin de siyahi olmasından farklı ne beklenebilirdi ki? Doğumlarda beyaz insanlarda nasıl sarılıklar oluyorsa siyahilerde de siyahi koyuluğun olması normal bir oluşum, gelişim olsa gerekti.

İlerilerde renk açılır (mıydı?) Doğal olarak doktor değillerdi ki bilinsin, mümkün değildi, hem soramazlardı da bunu kimselere. Hem geldikleri ülkenin yaşam biçimine, renk yapısına(!) göre bebeğin renginde bir değişiklik beklemek de fazlasıyla iyimserlik demek değil miydi?

Büyümesi gereken kadar büyüyüp sokaktaki çocuklar arasına katılmak istediğinde, beyaz çocuklardan bir tek beyaz kız çocuğu dışında olanların kendisini oyuna almak istememeleri incitmişti onu.

Sonralarında annelerinin destekleriyle o kız dışında bir ikisinin daha ellerini uzatma çabaları tatmin etmemişti Bilâl’i.

Aslını inkâr eden haramzâde idi(1). Bu nedenle aslını saklamayan Haile oğluna Bilâlî Habeşi adını takmıştı. Nüfusa kaydı zor olsa da; Bilâlî Habeş olarak işlenmişti.

Anne ve baba oğullarına kısaca, herkesin ünlendirdiği gibi “Bilâl” diyorlardı, ta ki ilkokula başlayıncaya kadar.

İlkokul öğretmeni, kendisine hiç yakışmayacak bir şekilde;

“Gel bakalım, tuzsuz, gamsız Kara Bekir!(2)” demiş, sonrasında gülmesinin dozunu artırıp “Vay! Habeş! Vay!” şeklinde devam ettirmişti sözlerini.

Hani bir söz vardı; “İmam bir şey yaparsa, cemaat arkasından bilmem ne yapar!” şeklinde. İşte o örnek, öğretmenlerinin verdiği malzemeyle tüm sınıf daha ilk günden onunla alay etmeye başlamıştı;

“Habeş! Arap! Zenci…” gibi kelimelerle anarak…

İlerleyen tarihlerde, kim, nereden, nasıl öğrendiyse “Negro” demiş, bilmediği bu kelimenin anlamını öğrenince hüzünlenmiş, annesinin kucağına yaslanarak kösnülünceye(3) kadar ağlamış.

“Bu ülke beni kimliğimle de, rengimle de kabul etmedi!” deyince yoldan geçen bir otobüste oturan, bir lokantada yemek yiyen herhangi bir beyazdan farklarının olmadığı inancını yaşamasına rağmen, oğlu için her şeyden vazgeçen baba, oğlunu ve karısını yanına alıp doğup büyüdüğü ülkeye dönmüştü gerisin geriye.

Yaşamayı düşlediği yerde yaşarken insanları kırmaktan çekiniyordu. Kavga, hem kendisine yakışmazdı, hem de zaten yalnız ve tek kalırdı düşüncelerinde.

Oysa hem peygamberimizin hadislerinde(4) ifade edildiği gibi, hem de ülkenin anayasası ne demişti; “Herkes eşittir! (5)

O halde insanların öğretmen gibi kendilerine, çocuk sahiplerinin hem kendilerine, hem de çocuklarına bu eşitliği öğretmemesinin (öğretememesinin değil) inkârı niyeydi?

Haile, kendisi, eşi ve çocuğu Türk tabiiyetinde(6) olmalarına, kendisi ana dili olan Amharca gibi Türkçe, İngilizce, Arapça lisanlarını çok iyi bilmesine rağmen öz ülkesine dönmüştü.

Öz ülkesi asıl kimliği ve doğal rengi ile kabul edip içtenlikle bağrına basmıştı üçünü de. Bu, gerçekti, kendi topraklarında ve kendi topraklarına yönelmiş olarak.

Düşünceleri özellikle din, dil, renk, cins ve ırk farkı olmaksızın, Ortodoks ve Protestanlarla birlikte kendi ülkelerinde Müslüman olarak yaşamalarının uygunluğu idi ve ömürlerinin sonuna kadar da bu topraklarda yaşamaya devam etme olarak yemin etmişlerdi karı-koca.

Bilâl öz ülkesinde; ülkesine, dinine, öğrenmekte oldukça zorlandığı diline ve rengine uygun olarak büyüdü, yaşadı ve büyüdü. Niyeti iyice büyüyünceye kadar, hatta ölünceye kadar ülkesinde yaşamak ve ülkesinin topraklarında toprak olmak, toprağa karışmaktı.

Ancak babasının ölüm yatağında sekerât(7) haline gelmezden önceki vasiyeti, belki de yaşadıklarıyla içinde engelleyemediği duyguları kendisini bu düşüncesinden vazgeçirmişti.

“Mevlâna; ‘Yine gel!(8)’ demiş!  Vasiyetimdir; ‘Doğduğun, dilini bildiğin ülkeye git ve orada devam et tahsiline. Onlardan bilmeyenlere siyah-beyaz, sarı-kızıl ayrımı yapmaksızın da bir arada yaşayabileceklerini öğretinceye kadar da orada kal!’ demiş.

Sözün kısası; Bilâl; “Söz! Baba!” demesiyle birlikte, annesinin tükenmesi mümkün olmayacak çığlıklarına engel olmayı düşünmeksizin babasını ahrete yolcu etmişti.

Evet, Bilâl; “Söz!” demişti babasına, ama sözünü nasıl tutacağını bilemiyor, düşünemiyordu.

Annesi yardımcı oldu kendisine! Babasının ölüm acısına dayanamayan annesi de babasının hemen arkasından ölünce şansını, daha doğrusu babasına verdiği sözü tutmaya karar verdi.

İkilem(6) içindeydi. Öz ülkesinde ömür boyu yaşayıp tükenmeyi düşündüğü halde, söz vermesi dolaysıyla geri döndüğü yaşadığı, ailece birlikte yaşamayı düşündükleri halde terk ettikleri belki de ömrünü tüketeceği ülkede yaşamak isteği galip gelmişti kendine.

“Doğduğum yer, doyduğum, öleceğim, kendimi ve rengimi kabul ettireceğim yer olsun!’ diye yönlendirmeye çalıştı düşüncelerini. Çünkü annesini babasını yitirip topraklarına teslim ettikten sonra yaşamakta olduğu ülkeye onu bağlayacak herhangi bir şey olmadığı, çocuk yaşlarda terk etmek zorunda kalmış olsa da gideceği “Ülkem” diyeceği ülkede unutmadıkları; kısaca kendisi vardı.

Kardeşi yoktu Bilâl’in. Babasının vasiyeti, verdiği söz, belki de yaşamını yönlendirecek bir sesin yarattığı özlemle, doğduğu ülkeye dönmek için korkunç denilecek şekilde bir istek vardı içinde. Hem geri dönmek isteğinde ve dönmesinde ne sakınca olabilirdi ki?

Türkiye’ye doğru yola çıkma arzusunu kendi kendine teyit edip(9), nakit hale getirilecek neyi var, neyi yoksa ucuz-pahalı demeden satmış, kendisini vatandaş olarak bilen ve tekrar kabul edeceğine inandığı ülkesine, yani kesin dönüş denilecek bir tavırla Türkiye’ye dönmüştü.  

Türkçe ana lisanı idi zaten. Annesi önce koynunda, dizlerinde, sonra beşik ve salıncaklarda sallarken ninnilerle öğretmişti. Babası büyüdüğü Etiyopya’da İngilizcesini ve Arapçayı oldukçanın ilerisinde öğretmişti.

Yaşama uygun, öğrenmesi gereken Amharca ile birlikte dört dil için de kendini uzman sayabilirdi.

Ancak bunu belki abartı olarak kabul etmek gerekecek. Çünkü ülke lisanındaki şive farklıkları, diğer lisanlardan aktarılanların aslına uygun söylenmemesi, Arapçada çok kelimelerin, üstün, esre, ötüre işaretlerindeki farklılıklar, bazen hiç konmaması, bazı kelimelerde elif sayısında uzatmalar, kaf, kef, gayın arasındaki söylem farklılıkları kendisini zorluyor, yoruyordu.

Dudaklarını büzmesi, yutkunurcasına konuşmaya, genzinden seslendirmeye, öksürür gibi, dişleri arasından tıslarcasına vb. söz söylemek kekeme tavrında bir yanlışlıkla meramını anlatmayı geciktiriyordu.

Hani tek, çift yumurta ikizleri diye bir söylem vardır, doğan çocuklar için, o emsal Bilâl’in de tek yumurta üçüzü demek geçiyordu içinden Amharca lisanını bir kenara koyarsa, diğer üç lisan için.

Sadece Arapçada değil, benzeri kelimeleri Türkçede de çekiyordu; şapkalı, tek ve çift üst noktalı, kuyruklu harflerde söylem ve anlam kargaşası yaşanan.

Hala-hâlâ, kar-kâr, kor-kör, sık-şık, kır-kir, Betül (keçi), Betûl (bakire), münakasa (indirim, eksiltme)-münakaşa (tartışma) öküz-öksüz ve benzerleri… kelimeler ne kadar uğraşırsa uğraşsın şekillenemiyordu dilinde.

Bir de sayılmakta zorlandığı anlamı bir hayli fazla olan, örneğin “Yüz” gibi kelimelerin kullanılmada ve anlamakta zaman kaybı oluyordu.

On parmak bilgisayar tuşlarında İngilizce gezinirken Türkçede “İ” yazmak gerekirken “I” ve “ı” yazmak isterken “i” yazılması, insanı ister-istemez, istemediği yanlışlara, yanlışlıklara sürüklüyordu.

Bir de Türkçeye has denilecek harfler; ç, ğ, ş, ö, ü gibi harfleri seslendirmekte boğuluyor gibi oluyordu.

Ne de olsa Türkiye’den ayrılıştan sonra, çocukluğundaki Türkçe ile dönüşte adam olma amaçlı üniversite öğrencisi olmak arasındaki unutma payını düşünmek gerekti.

İngilizcesinde ise pek yadırganacak durum yok gibi gözüküyordu. Theater ile theatre arasında fark yoktu kendisi için, ikisi de aynı anlamdaydı, hem hani, üstelik olmazdı ya, Amerika ya da İngiltere’ye gitse; millet sözlü olarak “Tiyatro, yaz bakalım!” diyerek sınava mı çekeceklerdi ki kendini?

Sınav vereceği tek varlık Allah, sınava çekileceği tek ülke bundan sonra Türkiye idi.

Türkiye’ye geldiğinde hatırında kalan yürüdüğü yolları, sokağı, ilkokulu özlemiş olarak görmüş, kaldıkları evi görmek ve ziyaret etmek geçmişti içinden. Babasından öğrendiği kadarıyla onun ölmeyen, ölümsüz belirlediği arkadaşlarını, sonra kendini kabullenen ve o çocukluk yaşlarında kabullenmeyen arkadaşlarını sorup soruşturup arayıp bulmaya çalışacaktı.

Amacı aynı sokağı, aynı yolları bölüşmekti kendiyle. Ama küçük bir öğrenci olarak değil, üniversite öğrencisi olarak ve sonrasında, yaşamı boyunca.

Bu ülkede doyunmuştu, gözlerini dünyaya ilk açtığı andan, kendince kovulduğunun ve istenilmediğinin belirtildiği ana kadar. Belki aynı sokakta beraberce oynadıkları, ya da kısa zaman içinde kendisine “Negro” adını takan arkadaşları da kendi gibi büyümüş olsalar gerekti.

Farklılığın eşitlik olduğunu bilmeleri umudundaydı, dinimize ve anayasamıza göre tekrar.

Belki kendinin de aralarındaki çocuk oyunlarına almayı sağlayan o güzel küçük kızla da karşılaşabilirdi, büyümüş olarak, umuyordu! Belki o kız dışındakilerle, bugünlerde siyah-beyaz kavramı olmaksızın da beraber olabileceklerini, beraber yaşayabileceklerini düşünüyordu.

Biliyordu ki umutsuz yaşanmazdı ve insan hayal ettiği müddetçe yaşardı(10), özellikle kurguladığı dünyasında.

Mahalleye, sokağa ilk adımını attığında ilk karşılaştığı kişi, babasının “Ölümsüz” diye belirlediği yıllar öncesinin ev sahibi Dursun Amcaydı, sevdayla, mutlulukla, neşeyle ve hatta coşkuyla, heyecanla sarıldılar birbirine, kucaklaştılar, elleri kilitli.

“Oturduğunuz ev son kiracı tayin olup çıktığından beri iki yıla yakın zamandır boş. İsteyenler olmadı değil, kimini benim gözüm tutmadı, kiminin gözü de beni tutmadı! Bir bakıma; “Hem 25 kuruş, hem şoför mahalli” gibi bir dilek. Söylediğim ederi, istedikleri bedava…

Falan filân…

Gereksiz bir teferruat...

Şimdi nerelerdesin bilmiyorum, ama hemen söylemem gerekli ki, bir-iki eksiği var gibi görünüyorsa da, tekrar burada yaşamayı düşünürsen beraber olmaktan dolayı mutlu olurum. Her neyse! Eee! Anlat bakalım, rahmetli baban nasıl?”

Yıllar sonra kendisini görmenin mutluluk ve şaşkınlığı içinde olmalıydı yaşlı adam. “Rahmetli baban, nasıl?” diye bilinçsizce sorduğuna göre.

“Rahmetli babam? Hem nasıl?”

“Rahmetli mi dedim?”

“Evet, ama babamın rahmetli olduğunu bildiniz, keza annemi de kaybettim!”

“Allah gani gani rahmet etsin! Her şey Tanrı buyruğu…

Yeter ki Tanrı iyi ölümler versin insana. Kim bilir ben nerede, nasıl ve kaç yaşımda(11) öleceğim? Biraz evvel gayri resmi söylemiştim. Şimdi ısrarla söylüyorum. Mademki Türkiye’ye temelli geldin, başka yerlerde kalman gereksiz, burada eski oturduğunuz evde oturacaksın…

Al şu anahtarı, eve bir bak! Ben de yedeği de var! ‘Tamam!’ dersen, temizliğini falan yaptırırım, elden geldiğince dayar, döşeriz, gönlünce oturur, yaşarsın evlât! Hem bana hak tecelli ederse teyzene göz-kulak olursun, ben de rahatça ölürüm!”

“O nasıl söz, Dursun Amca! Allah geç versin! Ancak söylemem gerekli ki, bir öğrenci olarak kirayı karşılayamam ki?”

“Kiradan, paradan söz eden oldu mu, evlât! Ben ölünceye kadar hayrım için oturursun. Ya da ölmez sağ kalırsam, işe başladığında ödemeye başlarsın birikmiş olarak düşüneceğin miktarı, taksit gibi…

Teklifim bu, ama asla ısrarım yok! Bebeler, yani bizim çocuklar kocaman insanlar dışarıdalar, bize evlât olursun, eksiklerimize koşarsın. Kaç zamandır akıllı, uslu kullanamadığım arabaya şöyle bir bakar, baktırır, ara sıra gezdirirsin bizi. Arabayla ne istersen yapabilirsin…

Hem belki ilerleyen zamanda evi üleşecek kafa dengi arkadaşların olur, kira konusunu gerekirse o zaman konuşuruz!”

Bilâl, babasının neden bazı insanlar için “Ölümsüz” dediğini şimdi daha iyi anlıyordu.

Ev, Dursun Dedenin dediği gibi, yıllar öncesinin kiracılarının bıraktıkları gibiydi. Belki de kiracı adaylarının temizlik, bakım, onarım, boya-badana gibi gereklilikleri göze alamadıklarından kiralamaktan vazgeçmelerinin nedeni olarak. Ancak evde hiç kimsenin yaşamasının mümkün olamayacağı bir kimlik gizliydi; babası ve annesi ile beraber yaşadıkları zamanın hayalleri gibi!

Kendileri dışarılardayken yıllar boyunca gelen-giden kiracılar nedeniyle değişen, değiştirilen, zorunluluk olarak eklenen, ya da çıkartılan bir kısım eşyaları, ya da hatırlayabildiklerini görememekten dolayı etkilenmesine rağmen, yadırgamadı Bilâl. Ancak çok şey, hor kullanımın(9) izlerini taşıyan bir eserdi.

Gene de ve şimdilik kendisi için yeterliydi. Hele ki yaşadıkları zamanda kendisinin odası olan odanın duvarındaki notlarını iğnelediği, duvara gömülü mantar çerçevenin hırpalanmış olmasına rağmen durduğunu görmek mutluluğu, memnuniyeti olmuştu.

Ancak yılların yorgunluğunu taşıyan kat kat badana ile sıvanmış çivilerin ve çerçevenin değiştirilmesi gerekti.

Her ne kadar Dursun Amcası (ya da Dedesi, her neyse) gereklilikler için söz vermişse de tüm gereklilikler için kendisine yüklenmenin yanlış olacağı düşüncesiyle, gereklilikleri peyderpey kendisi yapmaya, tamamlamaya gayretli olacaktı.

Değiştirilmesi, yenilenmesi ya da tamir edilmesi gerekenler için ev sahibini üzmeyecek, haber bile vermeksizin kendisi tamamlayacaktı, kendisinin yararlanacağı şeyler için.

Bilâl kısa, kesin ve öz olarak mutluydu…

İnancının gereğine pek uygun olmasa da parasının birkaç bölümünü faiz için vadeli ve yatırım hesabı olarak bölüştürerek bankaya yatırmıştı. Onların faizleri, lisan bilgisi dolaysıyla part time çalıştığı otellerde, lokantalarda edindiği harçlıklarla ve çok sıkışırsa vadesiz hesabındaki paralarla üniversiteyi bitirecek ve “Vatanım” diye kabul ettiği ülkeye faydalı olmaya çalışıp, bu çalışmasını titizlikle devam ettirecekti.

Aklına gelmeyen, ilerlemiş zamana rağmen unutmasının mümkün olmadığı şey siyahlığı ve bunun ara sıra yüzüne çarpılacak olmasıydı; Arap, siyahi hatta zenci denmesi bile kendisini incitmediği halde; “Negro!” hatta zihninde yer etmesi akıllı bir davranış olmasa da “Dirty Negro!” denmesi çok gücüne gidiyordu.

Bir diğer gücüne giden konu ise; pahalı lokanta veya otellerde annelerin, babaların, hatta abla ve ağabeylerin yaramazlık yapan küçük çocuklara kendisini işaret ederek; “Yoksa seni yamyama veririm!” demeleriydi.

“Dirty Negro” sözüne göre yeni kazandığı bu unvan kendini o kadar etkilemiyor, üzmüyordu da.

İnsanların zengin ya da paralı olmaları haklarıydı, ama insan olmak para ile satın alınmıyordu, alınamazdı da. “Adam olmak!” bir meziyetti ve bu meziyet, insan olmamak için direnen hiç kimseye gökten zembille inmiyordu(9).

Gerçek belki en iyi şekilde; şöyle işaretlenebilirdi; “Zerdüs palan da vursan, eşek yine eşektir! (12)

Bilâl, devam ettiği üniversitede de bu tip yaşayanlarla, yani aslında eşek olmayı hiç de hak etmedikleri(13) halde “Eşek” diye sıfatlandırmakta çekinmeyeceği insanlarla karşılaşacağından kesinlikle emindi!

Bir kısım eksikleri zorunlu olarak kendince hallettiğini düşünürken, çocukluğunda sokakları paylaştığı, kendine “Negro” adını takan arkadaşıyla, daha doğrusu “Arkadaş” dediğiyle karşılaştı Bilâl. Karşısındaki onu unutmamıştı, ya da o yaşlara erişmiş olmasına siyahlığı çağrışım yapmıştı;

“Vay Negro! Hoş geldin! Söyle, hangi rüzgâr attı seni tekrar buralara?”

“Merhaba İbo! Diyelim ki Güney, ya da Güneydoğu rüzgârı, okuma arzusu, kimsesizlik, yalnızlık diyelim, işte!”

“Negro!” denmesine içerlememişti o kadar, ama beterin de beterinin olacağı geçmemişti aklından;

“Sen buralardan gidince sana yakıştırdığım ‘Negro’ ismini bana yakıştırdı arkadaşlar. Yani şimdi bütün mahalle beni ‘Negro’ olarak bilip tanıyor!”

“Eee?”

“Şimdi sen de gelince mahallede iki ‘Negro’ olduk. Kişilerin şaşırmaması için bunlardan birinde değişiklik yapmak gerek! En iyisi senin rengine ve yapına göre senin adın ‘Dirty Negro!’ olsun! Artık nasıl kabullenirsen!” deyip iğrenç bir kahkaha ile sırtını dönmüştü İbrahim.

Bilâl elleri yumruk şeklinde sıkılı olarak yerinde kalmış, bakakalmıştı onun arkasından. Eskiyi hatırlamak, daha doğrusu eklentisiyle yeniden yaşamak zorunda kalmak üzmüştü kendisini.

Öylesine bir sokak direği, ağaç gövdesi gibi sokak köpeklerinin ihtiyaçlarını gidereceği bir set, şekil gibi sabitlenmişti olduğu yerde.

Aslında bu deyiş yavan gelmişti kendine. Ağacı aradan çıkararak kimliksiz bir “Sokak direği” demek yerine ustalıkça ağır alkol komasına girmiş sallanmakta bile güçlük çeken sokak direği gibi demek, daha doğru olsa gerekti…

Bir el dokundu koluna, mis gibi kokan, ürkek, çekingen, ama sanki karşılaşmalarının mutluluğunu yaşarmış gibisine. Bu kadar çok duyguyu o dokunuşla nasıl hissettiğine hayret etti.

Oysa insanların hayal edebilecekleri çok şeyin değil, her şeyin gerçekleşeceğini bilmez miydi?

Her nerede, her ne şekilde, nasıl yaşanıyorsa, nasıl yaşatılıyorsa ve ne zamanda olursa olsun, hayal edilenin gerçekleşmesini ümit etmek o kadar mı zordu? Çünkü çocukluktan kalan bir iz, ya da izler, hisler bilinmeyen bir güçle, belki de Tanrı buyruğu bir hükmedişle yanında olmasını istediğini, arzuladığını yanında yaşatıyordu kendisine.

Kim bilir belki de bu, babasını, annesini yitirince bu ülkeye gerisin geriye göçmesinin gerçek nedeni olabilir miydi? Belki…

Belki de değil, muhakkak…

Heyecanla, belki de sonsuz bir umutla döndü.

Yıllar öncesinde ismi Emine idi, ancak sosyete özenci yaşayan arkadaşları ona o yıllar öncesinde hep Mine diyorlardı. Küçüklüğünde emsalleri ve diğer çocukların arasında en beyaz ve cici bir kızken, şimdi büyüyünce dünyanın en ak insanı olmuştu, kendisine tamamen zıt olarak.

Tanrı, tarif edilemeyecek birçok özellikleri, bir dünya güzeli olarak yalnızca onun üzerinde toplamış, öyle bezemişti onu, Tanrının hikmetinden sual olunmazdı; çocuk yaşlarda sevdiğine inandığına, şimdi âşık olduğunu da inkâr edemezdi ki?

Peki, onun duyguları?”

“Bilâl?”

“Emine!”

Geçen yılların kimsesizliği ile sokak ortası demeden, özlemiş olarak sarıldılar birbirlerine, henüz üniversite başlangıcında iki öğrenci olarak. Emine kimseye, daha doğrusu kimselere aldırmaksızın Bilâl’in yüzünü, gözünü, neresi rastlarsa rastlasın öpmeye çalışırken;

“Bilâl…

Bilâl…” diye hıçkırıyordu sanki ağlarcasına ve dudaklarının satır aralıklarında;

“Ayrılığın hicrandı, özlem yorgunluğumla yıllar yılı ne yaptığımı, ilerilerde ne yapacağımı, ne yapmam gerektiğinin farkını bilemiyordum. İyi ki geldin! Şükür Allah’ıma!” gibi sözleri üst üste, ardı ardına yığıyordu, belki ne söylemesi gerektiğinin yolunu-yordamını bilmeksizin.

Hayat, ritmini çok zaman değil, her zaman doğru zamanlarda ve doğru yerlerde ayarlardı, onların yaşadığı gibi, her kim aksini iddia ederse etsin!

Emine şakıyordu sanki Bilâl’in hissettiğince. Aklına henüz gelmişçesine, ya da aklını başına devşirdiğinde(9), yahut da düşüncelerini zorlayarak ve derlemeksizin;

“Evimi, barkımı, yurdumu, ocağımı neden terk edip de geldim ki bu ülkeye? Siyah olmam benim suçummuş gibi, kimse sevmese de, ayıplasa da, kınasa da sevdiğim tek insan için, beni unutmayacağına inandığım tek can için uzak yolları yakın ederdim, ettim de…”

Devam etmeyi tasarladığı cümlelerin sonunda haşin bir el uzanmış, Emine’yi kendinden uzaklaştırma gayretini yaşarken, sözlerini de suratına şamar gibi çarpmayı da esirgememişti. O el, İbrahim’in eliydi;

“Allah’ın yamyamı, Negro…

Yani sen anladın ne demek istediğimi. Dağdan gelip, bağdakini kovmak ister gibi, bu siyahlığınla utanmaksızın mahallemizin, hatta dünyamızın en güzel kızını sahiplenmek senin gibi bir zibidiye mi kaldı ulan?”

Negro aslında kendisi idi, kendini bir şey sanan cahil İbrahim’in. Bilâl’e yakıştırdığı “Dirty Negro” ismini hatırlatmak istemişti; “Ne demek istediğimi anladın!” cümlesinde.

İbrahim Bilâl’i bir taraftan tekmelemeye, yumruk atarak canını acıtmaya çalışırken, bir taraftan da kolundan tuttuğu genç kızı sürüklemeye çalışıyordu.

Bilâl, İbrahim’in kısaca İbo’nun uzaktan ya da yakınlardan bir yerlerden Emine’nin bir akrabası, ya da yakını olduğunu bilmiyordu, o ufak yaşlarının gereği olarak.

Üstelik şimdi de bilmesi mümkün değildi, hem gözünün de, gönlünün de Emine’de olduğunu. Ne zaman ki Emine;

“Bırak İbrahim Ağabey! O benim yıllardır beklediğim beyaz atlı, siyah prensim. Ona kötü bir şeyler söyleme, bizi birbirimize bırak!”

“Nasıl yani? Sen benim değil miydin? Yıllardır gözlerinde gördüğüm ben değil miydim? Nasıl bu kadar yanılmış olabilirim ki?”

İbrahim’in hiddetinin, şiddetinin, daha doğrusu kıskançlığının, kaybedecek oluşunun nedeni anlaşılmıştı.

Emine yavaşça sıyrıldı İbrahim’in kollarının arasından, arzuyla, istekle, himaye edilme gaye ve duygusuyla Bilâl’in kolları arasına sığındı, büzülürcesine.

İbrahim gardı düşmüş(9), groke(9), ya da yarı baygın denilecek bir boksör kıvamında, ya da kimyasında iyot gibi açıkta kalmış(9) bir materyal gibiydi. Yapacağı herhangi bir şey, hatta hiçbir şey yok gibiydi…

İbrahim ve Bilâl yabancı dille eğitim yapan bir üniversitenin aynı fakültesinde, Emine ayrı bir üniversitedeydi.

İbrahim; “Öldüreceğim seni!” dercesine elini ve işaret parmağını silâh gibi yapıp, sonrasında tetik çekme işareti yaparken, Bilâl sağ dirseğini yukarı doğru kaldırıp yumruğunu sıkıyor daha sonra yumruğunu açıp kalbinin üstüne bastırıyordu; “Yüreğim de, bedenim de güçlü!” dercesine.

Aralarındaki tek fark; İbrahim’in işaretlerini “Dirty Negro!” sözleri ile desteklemesi idi, uzak-yakın bakmaksızın, sözlerinin şiddetini ayarlamak için çaba göstermeksizin. Bilâl herhangi bir şey söylemiyordu, terbiyesi ve ahlâkı buna uygun değildi.

Duyanın olmayacağı duyan olsa da, duymakla incinmeyeceği bir-iki söz dolaşıyordu beyninde, ama seslendirmiyordu;

İt ürür kervan yürür! Isıracak it havlamaz! Isıracak it dişini göstermez! İtin duası kabul olsa gökten kemik yağar vb. gibi. Üstelik de bilinen bir gerçek; “Soyu, sopu belli köpekler de kimseyi ısırmazdı!”

İnsanlar tesadüfleri kendileri mi hazırlarlar, yoksa tesadüfler mi onları bulurdu? Ya da tesadüf ile şans, alın yazısı ile kader aynı anlamları mı taşırdı(14)? Bu konuda iki büyük söz geçiyordu Bilâl’in zihninden; “Kimse tesadüfle veya onun vasıtasıyla doğru ve akıllı olamaz(14)!” ve “Tesadüflerin de ortaya çıkardığı kusur ve erdemler vardır! (14)

İbrahim, hemen pes etmese de bu konuda sonunun ve başarısının olamayacağını düşünerek vazgeçmişti galiba. Çünkü her ne olursa olsun; “Gönül kimi severse o, oydu” ve “Kalp kalbe karşı(15) ise yapacak, yapılacak hiçbir şey yok demekti.

Üstelik İbrahim mal varlığı nedeniyle daha üniversitedeyken yine akrabalarından muhtemelen yedekte tuttuğu(!) bir kızla görkemli bir şekilde evlenmişti.

İbrahim evliliğe hazır olmalıydı herhalde. Evliliğinin hemen yılı bile dolmadan bir oğlu oldu, adını Nurhan koyduğu.

Hemen eklemek gerek ki; belki akrabası olduğundan, belki de mutluluğunun ispatını izletmek, sitemini belli etmek için Emine’yi de davet etmişti, nikâhına ve düğününe.

Emine de okulun bitmesini beklediğiyle, hatta kendi aralarında nişanlandığı Bilâl ile katılmıştı o günlere. Salonlardaki tek siyahi Bilâl’di, ama bu ne kendisinin, ne de Emine’nin umurundaydı. Çünkü; “Kelebek misaliydi aşk, anlamayana ömrü günlük, anlayana bir ömürlük…(16)

Zaman bir gerçek mi, bir mefhum mu? İnsanlar 24 saatte bir günü, 365 günde yaşamlarının bir yaşını geride bıraktıkları tüketilen zamanı umursamıyorlardı. Bu; gençlikte önemli olmasa gerekti, ya da herkesçe öyle sanılıyordu.

Hâlbuki “Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdur(17).” Bunun nasıl farkında olmazdı insanlar?

Ve çocuk yaşlardan bugünlere ulaşanların bildiği, yaşadıkları gerçek ise; “Zamanın her şeyi kaybettirdiği, ama sadece aşkın ebedi olduğu idi(15).”  

Acaba şöyle dense; mademki insanlar siyah beyaz kavramıyla oldukça ilgileniyorlar şairin sözlerine de bir kulp bulabilirler(9) miydi? “Ne sahip olduğundur hayat, ne de umdukların, bunca zaman. Yüreğin kadardır hayat! 'Seviliyorsan renkli, Seviyorsan siyah beyaz(18)”...  

Aslında insanların zamana karşı haksızlık yapmaları çok yanlış! Çünkü doğumla birlikte kullanmaya başladığımızda ömrümüzün tükenmeye başlayacağını da biliyorduk zaten değil mi? Ne demişti büyük şair; İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. (18)” Bir diğer büyük şairin de, “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında(18)?” Sözlerini inkâr etmek mümkün mü?

İnsanlar, doğumla birlikte gerçekleşeceği belli olan “Son” arasındaki mesafeyi her nefes için ayrı olmak üzere değerlendirmeliydiler. Bilinen gerçek ki; aldığımız her nefesi geri vermek zorunda değil miyiz, Tanrı emrettiği için(18)?  

O halde iyi yaşamayı bilmek gerek! İyi yaşamak için gecikmeye asla izin vermemeli insanlar, yoksa yaşamak için son anlarında yaşamayı bilmediklerini anlamaları zor olmasa gerek! Yaşamda saniyelerin bile önemini aklından çıkarmamalı insan.

Elbette ki insan yaşamında neşe ve mutluluk gibi hüzün ve acı da olacaktır. Birinci de uzatmak, ikinci de kısaltmak, hatta yok etmek de insanların elinde değil midir? Ve bir söz daha; “70 yaşında ölen bir insan mı daha çok (daha iyi anlamında) yaşamış olur, yoksa ömrü 24 saatle kısıtlı bir kelebek 25 saat yaşamakla daha çok yaşamıştır? (18)

Emine, İbrahim ve eşi Nurten aynı mahallenin çocuklarıydılar, önünde de, sonunda da Bilâl ile hep beraber olmamış olsalar da. Üç arkadaş olma zorunluluğu olan Emine, İbrahim ve Bilâl üniversitelerinden mezun olmuşlar, İbrahim askerlik görevine hemen başlamış, Bilâl bitirdiği fakültede eğitim görevlisi olarak kalmış, okulun uzunluğu nedeniyle onların arkasından doktor olarak mezun olan Emine de mesleğinde başarılı olma amaçlı olarak bir hastanede göreve başlamıştı.

Zamanı bekletmemek, yersiz, yetersiz bir şekilde tüketmemek gerekti, sevenler bir olmayı hak ediyorlardı ve etmeye devam etmeliydiler.

Emine ve Bilâl muratlarına erdiler…

Emine ve Bilâl’in ilerleyen zamanda biri kız, biri oğlan ikiz çocukları olmuştu, ikisi de kahverengi, kavuniçi, ama kara değil, karaya yakın, kesinlikle beyaz değillerdi. Bu; Tanrının bir lütfuydu, birbirini, birbirinden vazgeçmeyecek kadar seven biri ak, diğeri kara iki insanın bebelerinin birbirinden farklı olmaları beklenir, düşünülebilir miydi?

Belki Doktor Emine, x, y gibi kromozomlarla destekli olarak bunun izahını yapabilirdi. Ancak bu neden, niçin, nasıl ve ne kadar gerekliydi ki? Ak ile kara bir araya geldiğinde herhalde mor, ya da morumsu bir görünüm olmazdı, değil mi?

Bilâl kızının isminin, annesinin isminden esinlenerek Mine, oğlunun ismini ise babasının Haile isminden esinlenerek ve fakat kendini sevmeyen mahalle arkadaşının isim takısıyla Halil İbrahim olarak şekillendirmek istemiş, eşi Emine de tasdiklemişti onun bu düşüncesini.

Halil İbrahim bereket demekti. Belki de Bilâl, Halil İbrahim bereketinin evinde devamlı olarak konaklamasını, istemiş, düşlemiş, hayal etmiş de olabilirdi.

İlerleyen zamanda, zengin bir babanın oğlu oluşunun gururunu her yerde belirten İbrahim, babasını zorla tekaüt ettirerek(!) işlerin başına geçmiş, biri beş yapmak için uğraşırken de boş durmamış, her ihtimale karşı(!) ak mı ak, yeni bir bebeğe, kızına kavuşmuştu.

Kızına annesinin kısaltılmış adı Nur ismini veren baba, aynı mahalleyi paylaşan “Dirty Negro, yamyam, Arap, siyah, kara” her türlü sıfatı yakıştırdığı Bilâl ve ailesinden çocuklarını uzak tutmasını emretmişti eşine, evinde hizmetli başka canlı varlık yoktu, çünkü mutaassıptı, kıskançtı, azıcık gibi görünse de cimriydi (galiba)!

Netice itibariyle evlerini değiştirmedikleri için aynı sokağın çocukları olarak günlerden bir gün olmasa da diğer günlerden bir gün önünde sonunda karşılaşacaklardı. Hele ki Tanrı onlar için bir kısım yazıları daha doğumlarının hemen ertelerinde şekillendirmiş alınlarına “Alınyazısı” olarak kazımışsa.

Belki de Tanrı İbrahim’den önce İbrahim gibi her ihtimale karşı elini çabuk tutup, bebeklere daha ana rahminde, tesadüflere fırsat bırakmak istemeksizin kaderlerini belirlemiş, yazılarını birlikte kaleme alarak çizmişse?

Mine ve Halil, Nur ve Nurhan yasaklanmakta güçlük çekilen zamanları birbirleriyle, beraber ve birlikte geçirmekten dolayı mutluydular. Anneler, birer kadın ve anneler olarak onların yaşamlarına etki etmeyi asla akıllarından bile geçirmiyorlardı.

Babalardan ise sadece İbrahim’in bencilliği, kötümserliği, karşısındakileri zengin görünümü nedeniyle aşağılama gibi duyguları vardı. Belki bunda Bilâl’e karşı gençliğinde kaybettiği bir savaşın, ya da kaba anlamda bir “Dirty Negro, Yamyama” karşı yitirdiği gençlik hayallerinin de etkisi olsa gerekti…

Zamanın durmadığı, hem durmaya da asla ne niyeti, ne de mecalinin olmadığı, söylenmiş, yazılmış, çizilmişti, hele ki bu zaman bebeler tarafından sadakatle üleşilmişse.

Her kim ve anlamsızca istememiş olsa da, ilkokul sıralarında başlayan el ele tutuşlar, ortaokul, lise ve üniversite sıralarında da devam etmiş, dördü de aynı üniversitenin aynı fakültesine devam eder olmuşlardı, çocuklarından beri karşılıklı konuşup, anlaşarak aynı tercihleri yaparak.

Bunu şöyle söylemek de mümkün.

Daha başlangıçlarında, sonlarını, sonuçlarını daha tam olarak bilmeksizin “Olmazsa da olur!” ve “Olmazsa olmaz!” diyerek değil, “Mutlaka olacak!” diye belirlemişlerdi. Bunda “Aşk!” diyemeseler de kıvılcım şeklinde kıpırtıların, ateşe döneceğinin farkında olmasalar gerekti.

Sevgileri hem kardeş-kardeşe, hem de karşılıklı idi. Bu konuda kızların ikisi de oğlanlara karşı daha cesur idi. Önce annelerine açıldılar. Nur; Halil için, Mine; Nurhan için.

“Ve “Seviyoruz birbirimizi!” dediler. Oysa kanlı-bıçaklı olmasalar da iki ayrı babadan biri kindar, geçen zaman içinde diğeri de ona uyma gayreti gösterip karşılıksız bırakmama gayretinde olan bir baba idi.

Başlangıç olarak Habeş Bilâl öncelik tanıdı kendine, Türk İbrahim’in evine yönelmek için. Daha “Müsaitseniz…” sözü kendine ulaşır ulaşmaz “Hayır!” diye inletircesine evinin duvarlarını sarsmıştı İbrahim’in. Oysa Habeş Bilâl’in tavrı ılımlıydı.

“Eğer ‘Müsaitseniz…’ deyip gelmek isterlerse ve sonucunda ‘Allah’ın emri…’ diye söze başlarlarsa, kesinlikle ‘Hayır!’ demem diye düşünüyordu.

Bunda tabiidir ki karısının etkisini inkâr etmesi hem zor, hem imkânsız, hem de insafsızlıktı. İki gönül bir olduktan sonra samanlığa gerek kalmaksızın yuvalarını kurma çabalarını alkışlamak en doğal bir görünüm olacaktı, ama öncelikle ve mutlaka üniversiteyi bitirmek kaydıyla.

Hem zaten şunun şurasında(19) ne kalmıştı ki, üniversiteyi bitirmelerine. Aşk, canlı bir varlık değildi, ama her canlının yüreğini baskı altında tutmayı bilen bir oluşumdu tanımlaması da değil ki zor, hiç mümkün olmayan, olmayacak hem.

Bilâl reddedilmişti, ama ilerleyen zamanda Nurten’in “Bir çay içmeye geliyoruz!” diye karısına teklifine de “Hayır!” dememişti, çünkü “Geliyoruz!” çoğul bir kelimeydi.

Oysa kırk yıla yakın bir zaman içinde kendisine selâm vermeyi bile uygun görmemişti İbrahim, zorunlu karşılaşmalarında, kişiselleştirmiş olarak. Hatta öyle ki selâm vermeyi bırak, selâm bile almamıştı, galiba Müslümandı, ama herhalde “Selâmın Tanrı kelâmı” olduğundan habersiz olsa gerekti.

“Çay içmeye geliyoruz!” sözünde ki çoğulluk muamma idi! Yalnızca Nurten, belki de çocuklardan biri, asaleten veya vekâleten? Karı-koca? Yanlarında bir yaşlıyla birlikte! Ama asla karı-koca, çocuklar tüm aile olarak gelmeleri düşlerinde bile değildi Emine ve Bilâl’in.

Ama insanlar düşlerle değil gerçeklerle yaşıyorlardı. İbrahim tüm ailesi ile gelmişti, Bilâl’in ummadığı bir şekilde. Bu umuşta yanılması o kadar zordu ki Bilâl’in. Çünkü geçen yıllar içinde İbrahim’in tuttuğu kinin devamlılığından asla şüphesi yok, hatta emin gibiydi.

Ancak evlât her şeyden aziz, her şeyden üstündü...

Kapı çalındı, önce karşılıklı olarak çocuklar, sonra Nurten ve Emine kucaklaştılar. İbrahim en sona kalmıştı. Bilâl onun kapıdan girmek üzere olduğunu görünce şaşmış, şaşırmıştı. Çünkü İbrahim yüzünü muhtemelen siyah ayakkabı boyası ile boyamış, yine söylemek istediğinden vazgeçmemiş gibiydi;

“Negro?” demiş sorarcasına, sonra Bilâl’e sarılırken;

“Bağışla; esas ‘Dirty Negro!’ benim diye fısıldamıştı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Dirty Negro; (Pis Siyah, Pis Zenci); Irkçılık içeren ilginç bir söz olup, Türkiye’de futbol sahalarında kullanılmıştır.

Haile; (Türkçe olarak); Çok acıklı olay. Manzum biçiminde yazılmış trajedi. Ağlatı. Dram şeklinde tiyatro eseri.

Âmine; Türkçesi Emine. Gönlü emin, kalbinde korku olmayan. Peygamberimizin anne ismi.

Habeşistan; Köleler Ülkesi olan bugünkü Etiyopya. İslam’da ilk müezzin olan Bilâlî Habeşi bu ülke vatandaşlarından biri idi.

Amharca; Sami dil ailesinin Güney Sami Grubuna ait olan bir dil. Kuzey ve orta Etiyopya’ya özgün olan Amharaların dili olup yaklaşık 15.000.000 kişi tarafından konuşulduğu ifade edilmekte.

(1) Aslını inkâr eden (Saklayan) haramzâde (Kâfir) dir; “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır.

(2) Tuzsuz Deli Bekir; Karagöz oyunlarında mahallenin tepeden tırnağa silâhlı, kabadayı, cesur, mert ve korkusuz tipi. Çözüm üreten, bir bakıma kendisine taş atılmasına rağmen, ekmek atan, kuyuya atılan taş için kırk akıllı insan olan, bağışlayıcı tip.

(3) Kösnülmek; Yöresel olarak kendinden geçinceye kadar ağlamak. Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarındadır.

(4) İnsanlar Arasında Fark Olmaması İle İlgili Hadis; Peygamberimize mal edilen hadise göre; “Rabbiniz bir olduğu gibi, babalarınız, dininiz ve peygamberiniz de birdir. Arabın Aceme (Arap olmayana), Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın da kırmızıya göre üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva(Allah’ın istediklerini yapmak) ile mümkündür!

(5) Anayasamızın 10. Maddesi; “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerin dul ve yetimleri ile malûl ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”

(6) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Tabiiyet; Arapça Uyruk. Eskiden kalmış bir sözcük. Türkiye’de doğan kişi Türk tabiiyetindendir ve tüm vatandaşlık haklarından yararlanır.

(7) Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “Ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık.

(8) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister mecusi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/  Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın büyük, incitmeyen sözleri.

 (9) Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

Gardı Düşmek; Savunma durumunu yitirmek. Müdafaasız kalmak.

Gökten (Gökyüzünden) Zembille İnmek; Birilerine sağlanan özel imkânlar ve ayrıcalık konusunda edilen sitemli söz.

Groke (Groggy) Olmak; Boksta rakibi sersemletme, bitkin hale sokma.

Horlanmak, Hor Görülmek; Değersiz bulunmak, aşağılanmak, önemsenmemek.

İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak.  Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

Kulp Takmak (Bulmak); Bir şeyi, bir kimseyi kusurlu gösterebilmek için uydurma bir neden bulmak.

Teyid (Teyit) Almak; Kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak, metanet vermek, kabullenmek.

(10) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(11) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(12) Zer-düz palan ursan eşek yine eşektir. Ziya Paşa

(13) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. Eşek deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki’ ve ‘Eşek bir çamura bir defa düşer’ deyimi neden oluşsundu ki?”  Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA’nın dizinlediği “ Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.

(34) Tesadüf; Rast geliş, rastlayış, rastlantı. Yalnızca olasılıklara bağlı olduğu düşünülen olayların nedeni.

Kader; Belgelerde tarifi şöyle; Kader; ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, yazgı, biçim, gelecek, baht, talih.

Tesadüfler ve kaderle ilgili birçok düşünürün anlamı yüklü güzel sözleri vardır ki, bunları özet olarak bile bir Harita Metot Defterinde toplamak mümkün değildir. Ancak bir-iki örnekle derdimi açıklamaya çalışayım;

Kâinatta tesadüfe tesadüf edilmez. SOKRATES

Ömrümüz tesadüflerin verdiği malzemelerle yapılır. Abdülhak Şinasi HİSAR

Kadere inanmayan Müslüman değildir, dinden çıkmıştır  (Kur’an’da yoktur). SÖYLENTİ

Hiç şaşmayan saat gibi işler durur kader… Yahya Kemal BEYATLI

Kadere imam eden, kederde emin olur… HADİS

Şans, kader ve kısmet yararlanmasını bilenler için vardır. Sakıp SABANCI

Eğer Allah seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok!  Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamaya lüzum yok. Şems-i TEBRİZİ

Kimse tesadüfle veya onun vasıtasıyla doğru ve akıllı olamaz. SOKRATES

Büyük bir işte insan, tesadüfe daima bir pay ayırmak zorundadır. Napoleon BONAPART

(15) Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(16) Kelebek misali aşk, anlamayana ömrü günlük, anlayana bir ömürlük… Nazım Hikmet RAN

(17) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE

Bu sözü Ahmet Şerif İZGÖREN; “Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdur”  şeklinde “SÜPERMEN VE UĞUR BÖCEĞİ” Kitabında alıntı olarak kullanmıştır.

Zaman her şeyi kaybettirir, ama sadece aşkı ebedi kılar.  CLARION

(18) Ne sahip olduğundur hayat, ne de umdukların, bunca zaman. Yüreğin kadardır hayat! 'Seviliyorsan renkli, Seviyorsan siyah beyaz'...  Can YÜCEL

Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyabnadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK

Yetmiş yaşında ölen bir insan mı daha çok (daha iyi anlamında) yaşamış olur, yoksa ömrü yirmi dört saatle kısıtlı bir kelebek yirmi beş saat yaşamakla daha çok yaşamıştır? Mantıklı bir eleştiri, herkes kendi hayatını yaşar, mutlu olmak için senelere ihtiyaç yoktur.

(19) Şunun Şurasında; Belli bir geleceğe az bir zaman kaldığının ifadesi.