Genç öğretmen okulunu, yani üniversiteyi bitirmiş, sağ elinin işaret parmağı olmaması sebebiyle, askerliğini Levazım Asteğmeni(1) şeklinde yapıp tezkere alarak(2) bitirdikten sonra, parmağındaki başarı(!) nedeniyle bu koca şehrin kenarlara, gecekondulara en yakın lisesine öğretmen olarak atanmıştı.
Öyle gecekondulara yakın denince tamamen kırsal bir alan gibi yanlış olarak düşünülmesin. İstikbali olan bir bölgeydi oralar, “Geleceği parlak!” demekte de sakınca yok gibiydi. Hele ki devrin seçilmiş, ya da seçtirilmiş Belediye Başkanı el atmışsa!
Nitekim birkaç tane heyulâ(3) gibi olmasa da, elle sayılacak kadar 4-5 katlı, 8-10-12 daireli apartmanlar vardı. Hem kottan, zeminden, hem de tepeden dubleks diye kazanılan daireler hariç!
Doğal olarak birkaç tane de; “Ne verirsen elinle, o da gider seninle” ve “Camiye yardım!” seslenişleriyle arsaları varlıklılardan, yapımı cemaatten, Diyanetin(4) katkısı olmaksızın camiler vardı.
Kiminin kubbesi, kiminin minaresi, minberi(4), mihrabı(4), şadırvanı(4) tamamlanmamış, çok yeri eksik, iki kilimle namaz kılmak için saha oluşturulmuş, hacılardan birinin hocalık, bir diğerinin müezzinlik(4) hatta hatiplik(4), hafızlık(4) yaptığı yarım, keza(3) tamamlanamamış, tamamlanmak için cemaatin ellerine bakan camiler vardı!
Cemaatten yaşlı olanlar sıkça, ya da sık demeye yakın, gençler Cumadan Cumaya, rastlamışlarsa Bayramdan Bayrama uğruyorlardı camiye. Kimi elinde ambalaj kâğıtlarıyla, kimi düzeltilmiş koli kartonlarıyla.
O günlerde Müftülük(4) emaneten İmam Hatipten yeni mezun acemileri “Stajlarını yapsınlar!” diye aslında cami, hatta mescit(4) hüviyeti bile olmayan bu yerlere gönderiyorlardı.
Onlar da kendilerini gösterecekler ya, lügat parçalamakta(2) üstlerine yoktu; şüheda(4) şehitlerimiz, eyyam günleri(4), örneğin meselâ, ya da “Hey ya Rabbimin Allah’ı” gibi kelimelerle süslenmiş, önce vaizlik(4), sonra da minbere çıkıp elindeki kâğıttan okuyarak hatiplik(4) yapıyorlardı.
Allah var, hutbede(4) eğer kendilerinden katkı yapmaya çalışmazlarsa yanlışları olmuyordu, hem de inanılmayacak gibi düşünülse de hiç...
Müezzinlerin bu camilerde hiçbir zaman; “Ön saflarda yer var, hava soğuk, cemaat dışarıda kalmasın!” gibi dilekleri olmazdı. Sıcak havalarda ne diye bağırırlardı, akılda kalmamış!
Çok kişi bu yarım yamalak(1) cami denilen yapılara sağ ayaklarıyla girerken besmele çeker, ezan okunuyorsa, sessizce başını eğer ve her günün mana ve ehemmiyetine göre, daima; “Allah hükümetimizden razı olsun! Rabbim devletimizden razı olsun!” derlerdi.
Hükümetin devlete göre önceliği vardı!
Neme lâzım(1), elbette camiye gelip gidiyorlardı, ama biri, ya da birileri; “Bizim partiden değil!” derselerdi? Bu nedenle cemaatin ileri gelenlerinden olsalar da onlar kendilerini düşünmeyip hıncının çoluk-çocuk, torun-topalaklardan alınacağı(2) düşüncesiyle, hiçbir zaman ses çıkarmazlar, tedirgin olmama haklarını kullanırlardı!
Ha! Camiden çıkış da daima sol ayakla olurdu, ama cemaatin tümü namazın bitiminde, öncelikle hocanın elini iki eliyle sıkıp sonralarında; Allah’a, göğe ulaşmasını isterler, dilerlermiş gibi “Allah kabul etsin!” diye birbirlerine seslenirlerdi, yakaladıklarıyla karşılıklı iki elleriyle birbirini neredeyse kutsarlardı(4).
Oysa bu camilere ne devletin, ne hükümetin, ne de Diyanetin katkıları yoktu, belki biraz staj yapması gereken İmam Hatipliler için Müftülüğün Cuma, Bayram Namazları katkısı unutulmazsa.
Bütçesi bilmem kaç bakanlığın bütçesinden fazla ve kuvvetli olan, her yıl bütçesi ek ödeneklerle beslenen ve her yıl ödenekleri artırılan Diyanet çok zaman olduğu gibi işine gelmediğinden suskun ancak fetva(4) vermeğe gelince çeneleri düşüktü,(1) maşallahları vardı!
Bu cami denilen yapılara, muhtemelen aynı durumdaki diğer camilere de üç-beş kuruşu bile nasip olmadığı(2) gibi kaydı-kuydu bile resmi olarak(2) şüpheli olan buralara gönderilen yazılarla; “Filan Camii, falan Kur’an Kursu için yardım olarak para toplanması” bile emrediliyordu!
Evet! Evet! Düpedüz emir!
Bu camilerin temizliklerini mahallelilerin kadınları-kızları yapar, elektrik, su, başlangıçta soba-odun-kömür, sonralarında kalorifer ve benzeri giderlerini cemaat yüklenirdi. Bir de eğer emir gelmemişse o Cuma ya da Bayramlarda o yarım camiler için Cami Sergisi(4) denilen kilimler açılır, para toplanır ve hemen bir tutanakla Cami Derneği tarafından kayıtlara geçirilirdi.
Tek fark; öyle “92 lira şu kadar kuruş” diye yapılmazdı tutanak, içlerinden biri hemen 100 liraya tamamlar ve dernek hesabına toplanan para düz hesap 100 lira olarak geçerdi.
Şunu da söylemek gerekli ki; düğün-dernek yapanlar, askere gidenler-gelenler, cenaze sahipleri; mutlaka eksikli camileri gözetirler, bu yapılarda fahri(1) olarak görev yapan hocalar(4), müezzinler(4) para almadıkları için bu yerlere gönüllerinden koptuğunca sevabına yardımlarını esirgemezlerdi.
Genç öğretmen mesleğinin henüz başında varlıksız ve imkânsızlıklar içindeydi, şehirlerarası otobüslerle ata ocağından(1) ayrılıp bu şehre yönelirken. Babası;
“Her ihtimale karşı, maaşını alıncaya kadar gerekli olabilir!” diyerek, dişinden tırnağından arttırdıklarıyla(2) cebini oldukça desteklerken, bavulunun bir kenarındaki paltonun cebine de takviye olacak bir miktarı istiflemeyi de unutmamıştı. Annesi de;
“Gerekirse bozdur!” diyerek çekinmeksizin aynı paltonun öteki cebine de iki kalın, bir ince bileziğini saklamıştı.
Ellerini öperek ayrılırken babası;
“Gerçekte yıllardır haberleşemedik, ama gittiğin yerde bir Kadı Bedrettin Camii varmış, ara sıra orada müezzinlik yaptığını söyleyen bir asker arkadaşım vardı, benden sonraki devreden, iyi bir arkadaştı, adı Asım…
Asım, varlıklıydı, herhalde hacıya gitmiş, çoluk-çocuğu olmuştur. Bu hacı takımı erken evlenip erken yol aldığı için torun-topalağa da karışmıştır muhtemelen. Al şu askerlik fotoğraflarını, belki karşılaşırsın, iyi insandı, karşılaşırsan sana mutlaka yardımı dokunur, ‘Babam Taha’nın selâmı var!’ dersin.” demişti...
Şehre indiğinde bir otele yerleştikten sonra okulun yerini öğrenmiş, okuluna bakmıştı. Görevli olan hizmetli dışında okulda kimse yoktu. Herhalde bir tatil gününde, “Sabahın kör vakti(1)” denilecek bir vaktinde bir müdür, görevli bir öğretmen, ya da her kimse okulda olacak değildi ya! Okuldaki tanışma faslını(1) mecburen erteledi, ya da ertelemesinin gerekliliğini yaşadı.
Bavulundan gerekecek bir-iki parça eşyayı alıp, bavulunu öğretmenler odasına bırakıp görevliye emanet ettikten sonra oteline döndü, kısa bir süre için olsa da dinlenmek için.
Tekrar gelmesi gerekiyordu. “Belki kendisi gibi bekâr, evine ortak arkadaş arayan bir öğretmen olabilirdi, kendisini otel köşelerinden ve doğal olarak ağır otel giderlerinden kurtarabilir!” diye düşünüyordu.
Aklına gelmeyen tek şey, okul öğretmenlerinin hepsinin evli, hatta çoluk-çocuğa karışmış olmalarını bilememiş olmasıydı.
Kendince, belirli bir süre sonunda tenzilâtlı tarife uygulanıyor olsa da otelin yükünü çekemeyecek durumda kalacağını düşünüyordu. Gerçekten çekemezdi, sermayeyi olmasa da maaşı kediye yüklemek(2) gibi.
Bu terazi bu sıkleti çekmez, çekemezdi(5)! Terazi kefesi ancak alabileceği kadar yükü tartabilirdi ki, daha ilk öğretmen maaşını almadan evvel, stokunda olanlarla da idare etmesi çok zordu, hem ne kadar direnirse dirensin!
Bu yaştan sonra; “Baba! Harçlığım tükendi, gönder!” demenin hiçbir makul ve mantıklı(1) izahı olamazdı, okumuş, koskoca bir öğretmen için.
O halde?
Cuma günlerinin Müslümanıydı o da, Allah’ın bildiğini kuldan niye saklasındı ki? Ancak bir tatil günü olmasına rağmen Kadı Bedrettin Camiine gidecekti. Çünkü babasının asker arkadaşına orada rastlaması, ulaşması ve muhtemel olasılıklar düşüncesiyle ona yalvarması gerekiyordu.
Her zamanki gibi, bugüne kadar yaşadığı gibi, her ihtimale karşı…
Babasının asker arkadaşı olduğuna göre o gün camiye gelmemiş, gelememiş olsa bile, mutlaka bir bilenin, görenin, tanıyanın çıkacağını, evini bileceğine inanıyordu.
Camiye ulaştı, bir yatsı namazı sonrası, boğazını temizledi, cebinden fotoğrafları çıkardı; namaz sonrası;
“Babamın asker arkadaşını arıyorum!” deyip kısaca da olsa meramını anlatmak(2) isteyerek!
Birkaç kişi şöyle göz ucuyla bakarak, birkaç kişi de gözlüklerini takarak baktılar resimlere. Yaşlılardan biri;
“Bu bizim rahmetli Asım Efendi, yahu!”
“Askerdeyken bayağı yakışıklıymış, ölünceye kadar da enli-boylu, civan gibiydi. ‘Maşallah!’ demenin vakti geçti be! Kader neyi nasip ediyorsa o oluyor be biraderler! ” dedi.
O yaşlının; “Bu bizim rahmetli Asım!” dediğinde irkilen biri yaklaştı genç öğretmenin yanına;
“Hayırdır amca?” dedi genç öğretmen, kendisine yaklaşmakta olan yaşlı adamı görüp fark ettiğinde;
“Vaktin var mı evlât?”
“Ayırabilirim!”
“Bak evlât! Ben Asım’ın kayınbiraderiyim. Evi tehecik(3) şurda! Apartmanın dördüncü katında en son kızı oturuyor, altındaki daire boş duruyor, uzun zamandan beri. Asım rahmetli olalı beri kırk mevlidini(4), her yıl mevlitlerini ben okuttum, cahil kız, o sıralarda okulu bırakıp okumadığından, böyle şeyleri lâyıkıyla bilmediğinden…
Elimi, ayağımı da hiç eksik etmedim(2) evinden çıkmayan, gün yüzü görmeyen(2), dünyayla tüm ilişkisini kesmiş olan mutaassıp(4) yeğenimin evinden. Her cenazenin arkasından mezarlığa gittiğimde mutlaka ziyaret ederim rahmetli Asım’ın mezarını da, kız kardeşimin mezarını da…”
İki tarafına bakındıktan sonra;
Oturalım şurda az-biraz, necip olsa(1) serde(3) yaşlılık var! Önce ben anlatayım, sonra sen karar ver! Nasıl bilirsen, nasıl istersen!”
Kapısında “Kıraathane” yazılı yüksek ses ve gürültü yoğunluğunun dışarıya bile ulaştığı yerin önündeki masalardan birine oturdular karşılıklı olarak. Yaşlı adam içeriye doğru seslendi;
“İlhan! İki çay! Ağır olsun! Misafirim var!” dedikten sonra teferruatlı olarak tanımak istercesine genç öğretmenin gözlerine dikti gözlerini.
Sonra merakına boş verircesine tütün tabakasından kâğıt ve tütün çıkarıp sarıp sarmalayıp özenle yaktıktan sonra dumanını daireler çizdirmeye gayret ederek, havaya doğru üfledi.
Genç öğretmenin tavrından sigara içmediğini mi anlamıştı, yoksa yapıştırmak için yaladığı sigara kâğıdı nedeniyle istemeyeceğini mi düşünmüştü bilinmez.
Ancak herhalde öğretmenin böyle bir isteği olsa kâğıdın yarısına kadar olan kısmını yalar, son bölümü kendisinin yalayarak yapıştırması için çentik yapıp(2) ikram etmekten çekinmezdi.
“Çay ağır olsun!” sözü de şifreydi aslında. Çünkü gelip geçen müşteriler için “İki çay!” denirdi, garsonlar tarafından içeriye iletilen sesle duyulur duyulmaz. O çaylar üçüncü çaydanlıkta bitmek üzere olan eski çaylardan hazırlanırdı.
“İki demli çay!” dendi mi, ikinci çaydanlıktaki yeninin eskisi çaydan verilirdi, bilinen, ama sık uğramayan, hemşerilere, geçiyorken uğrayanlara.
“Ağır olsun!” dendi mi de, henüz demlenmiş, ya da demlenmek üzere olan, beklenilmesi gereken taze çaydan verilirdi ki, bu çay için bazen 3-5-10 dakika beklemek gerekirdi.
Galiba onlar da bekleyecekti.
Aklına yeni gelmiş gibiydi sanki yaşlı adamın;
“Ha! Bir de kallavi(1) çay var! Onda sadece dem konur, bardağın yarısından biraz fazla. ‘Yandan çarklı(1)’ dendi mi yanında şeker de gelirdi. ‘Paşa çayını(1) biliyorsun her hal!” Bir de bir hatıra var, bu çaylar konusunda, kısaca onu da anlatayım mı?”
“Tabii, amca dinlerim!”
“İki zibidi arabalarıyla gelip, biliyorlarmış gibi, arabadan inmeksizin ‘İki ağır çay!’ deyince İlhan’ın babası; ‘Ağır olsun deyi içine daş mı koyiim?’ demiş. Gençlerin ağırına gitmiş bu söz! Çayları alır almaz sinirlenip basmışlar gaza…
İlhan’ın ‘Ağır çay müşterilerinden biri de polis Kahraman’. O bir trafik kazasında, İlhan’ın babası da yaştan rahmetli oldular. İlhan Kahraman’ı aramış, o zaman böyle bugünküler gibi cep telefonları yok, normal telefon…”
Çaylar gelmiş, yaşlı adam o süre içinde sigarasını sarmış ve tellendirmişti(2).
“İçmeseydiniz amca!”
“Boş ver öğretmenim! İçen de ölüyor, içmeyen de nasıl olsa! Atın ölümü arpadan olsun! Asım hiç içmezdi, benden önce gitti, keza ablam da! Hem kötülere bir şey olmaz! Şair şarap üzerine söylemiş, aynısını sigara üzerine ben deyim; ‘Nasıl olsa içsek de öleceğiz, içmesek de…(6)” ‘Ağzından burnundan gelsin!’ tehdidi bile umurumda değil!”
Sigaranın dumanı sanki başka yerlerden geliyormuş gibi bir tavrı vardı yaşlı adamın, devam etmeye çalıştığında;
“Hacı Asım ne mi oldu? Yatsı namazından sonra ‘Hadi, görüşmek üzere inşallah!’ deyip ayrıldık, meğerki helâlleşmişiz(4). Sabaha salâ(4) ve selamün kavlen min rabbin rahim(4)!”
“Öyle deme amca! Can bedene emanet! Allah’ın emriyle(4) her canlı ölümü tadacak(4)! Yazılan yazıya göre ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra(4). Yazımızı asla değiştiremeyiz(4), biliyorsunuz!”
“Neyse Din ve Ahlâk Bilgisi dersini onu sahiplenme amacındaki hacı, hoca, hafızlara bırakalım da ben sana rahmetli Asım’ı anlatayım. Babana sen artık teferruatlı mı anlatırsın, yazar mısın, tatile gittiğinde mi söylersin, o sana kalmış!
Bu arada benim adım Tayfun! Tufan demek isterken Tayfun olmuş ne hikmetse! Adım aklında kalsın! Ararsan adım çıkmış bir kere, hep dobra dobra(2), nalına mıhına söylendiğim(2) için; ‘Doğrucu Davut(1)!’ ya da ‘Deli Dumrul(1)!’ dersen daha iyi işaret ederler beni.”
Genç öğretmen ne diyeceğini bilememenin şaşkınlığını yaşıyordu. Gerçekten şu ana kadar ‘Amca’ dediğinin yanlış, hata, kusur diyebileceği hiçbir şeyi yoktu, sigara içmesi dışında…
“Beni dikkatle dinle, genç adam. Sonrasında da içinden ne geliyorsa onu sor, yapman gerekeni plânla. Tamam mı?”
“Tamam, Tayfun Amca! Siz de hacı oldunuz mu? Yani size ‘Hacı Amca’ demek için soruyorum!”
“Nerde evlât! Benim gibi züğürt, gariban birinin hacılık neyine? Ama Allah var, rahmetli Hacı Asım’ın teklifi oldu gerçekten; ‘Gel, seni de götüreyim!’ diye. Bu; hem hacı olmanın şartlarına(4), hem de benim şartlarıma uygun değildi, bence. Bir de bunun dönüşü, geri ödemesi vardı ki üstesinden gelemezdim(2).”
Hatırlamış gibiydi eksiğini, sinirlenir gibi oldu, bir nefes çekti, konuşurken neredeyse sonuna ulaşan sigarasından, tablaya kalanını bastırdıktan sonra devam etti;
“Bak ‘Vıdı, vıdı edince(2) Kahraman’ın suçluları nasıl yakaladığını anlatmayı unutmuşum. Kahraman motosikletiyle bunlara yetişiyor, arabayı sağa çektiriyor, normal kontrolmüş gibi bagajı açtırıyor, bakıyor ki bagaj ağzına kadar dolu; soruyor, ‘Yangın Söndürme, Reflektörler, Sağlık Seti gösterebilecek misiniz gençler?’ En tabanda, biliyor tabii Kahraman. ‘Anan yahşi(3), baban yahşi’ dinlemiyor rahmetli!..
Silâhını çıkartıyor, ‘Ola ki lâstiğiniz patladı, stepneyi çıkarmayacak mısınız? Şimdi isterseniz bir el ateş edeyim, meselâ lâstiğiniz patladı, sayalım!..’
Korkuyor gençler! Bagajı boşaltıyorlar, bir tek yangın söndürücü yok, stepnenin de havası inik! ‘İyi tarafıma geldiniz! Sadece yangın söndürücü yok!’ diye ceza yazıyorum, artık bir vesile ile on beş gün içinde ödersiniz. Yoksa kaza ile farınız da kırılmış olabilirdi, stop lâmbanız da belki, yani bu konularda yardımcı olurdum!..
Neyse! Oradaki çay bardakları ne işe yarıyor, bilmiyorum, ama güle güle iyi günlerde kullanın!’ deyip geri dönüyor, kıraathanenin önünden geçerken verdiği tek işaret, sol elinin başparmağını havaya kaldırmak olmuş!”
Galiba genç öğretmenin bir şey söylemek isteğini fark etmiş ki;
“Bak, bundan sonra sesimi kesmeden dinle, tamam mı evlât? Ben ‘Tamam!’ deyip bitirince istediğin kadar soru sorup, sesimi bölersin!”
Bir söyle bin “Ah!” işit(7), herhalde Tayfun’u bugüne kadar bu şekilde can kulağı(2) ile dinleyen biri, ya da birileri çıkmamış olsa gerekti.
“Tamam amca, sustum!” derken sanki ağzında fermuar varmış da kapatıyormuş gibi yaptı öğretmen, dudaklarını büzerek, yaşlı adamın anlatacaklarını özlercesine, merakla dinlemek için.
Yaşlı adam hatırlamak ister gibi gözlerini kapatıp başını göğe değdirme çabasını yaşadı sanki. İkinci bir sigarayı bu kez fitilli olarak iç cebinden çıkartıp özenle yaktı yeniden. Söylemek istediklerini unutmamak için, belki de sigara sarmayı istemeksizin.
“Aslında Hacı Asım’ın mutluluğu esirgenen yaşamı çok kısa, hüzün dolu yaşamı çok uzun. Sırasıyla sekisiyle anlatmam(2) çok zor. Bölük-pörçük anlatmayı(2) da enişteme, yani Hacı Asım’a yakıştıramam, akranım sayılırdı çünkü.”
Soğumuş çayını bardağın dibinde kalan şekeri eritmek istercesine çalkalayıp bir dikişte çayın ilgili mahalle inmesine yardımcı olduktan sonra, pos bıyıklarındaki(1) ıslaklığı elinin tersiyle kuruladı.
“Faraza; ‘Bu mahallenin en yakışıklısı kim?’ dense herkes onu, ‘En güzel kız kim?’ dense herkesten fazla herkes karısı Asya’yı gösterirdi, ‘Ablam!’ diye söylemiyorum…”
“Hangisi önce rahmetli…”
“Sözümü kesme demiştim ya! Sırasıyla anlatmaya çalışacağım. Ha! ‘Vaktim kalmadı!’ dersen, o zaman başka. Ama madem merak ettin, hemen söyleyeyim; önce Asya’yı aldı Tanrı yanına. Aslında ona Asya değil, Dünya, Evren, Acun demeliydi. Çünkü kâinatta ondan güzeli yoktu, olamazdı da…
Her ne kadar ‘Gönül kimi severse güzel odur!’ denmiş olsa da, ‘Görünen köyün de kılavuza ihtiyacı yoktu…’
Ve ablamı o günün delikanlıları içinde tüm varlığıyla ve hakkınca sevecek ve seven sadece Asım’dı…”
İçeriye doğru seslendi yaşlı adam, sigarasından oldukça büyük bir nefes çekerek;
“İlhan! İki ağır çay daha lütfen!”
Ve genç adamın dinlemek için vaktinin olup olmadığı yeniden sorgulamaksızın devam etme gayretini yaşadı;
“Önce birbirini zapt edemediler, baş-göz oldular, onların mutluluğu ile yer-gök zıngıldadı(2) sanki! Sonra Asım’ı askere çağırdılar. Onların birbirinden ayrılışlarında da yine aynı şekilde yer-gök hüzünlenip ağladı sanki bir sonbahar yağmurunda…
Her insanın ayrılığa tahammülü zordur. Ama onların ayrılıklarının hüznünü anlatmak, tarif etmek zordu.”
Yaşlı adam aynı hüznü yaşıyor gibisine gözlerinde biriken tortuyu(3) silmek gayretini yaşadı, devam etmeden önce;
“Günlerden bir gün bir haber ulaştı mahalleye sebepsiz; ‘Asım şehit olmuştu!’ bu habere göre. Haber kulaktan kulağa, özellikle şom ağızlıların(1) eklentileriyle dalga-dalga yayılmıştı. Bu dalgalardan Asya’nın sakınması mümkünsüzdü…
Sakınılan göze çöp batarmış örneği haberi duyması ile birlikte Asya’ya inme(3) indi, yanlış haber olduğu, haberin isim benzerliğinden oluştuğunu bilmeksizin ve yatalak(2) olarak kısa zamanda teslim etti emanetini ablam, Tanrısına.”
Efkârlanmıştı(2) yaşlı adam. Sandalyesini düzeltir gibi yaptığında çaylar da gelmişti bir kez daha;
“Yeni demlemiştim, çöksün diye bekledim Tayfun Amca!” dedi İlhan adlı delikanlı.
“Bir kaşık kadar mutluluk, bir kazan dolusu hüzün. Cenazeye gelip geri dönüp askerliğini bitiren Asım onmadı bir daha. Belki baban Asım’ın bu halinden haberdar olmadan önce tezkere almış olabilir, senin onu arayıp bulmanı öğütlediğine göre…
Asım o günlerden sonra mezarlığa gitti geldi, sabahlara kadar ağıtlar yaktı(2), Asya’nın mezarının üstüne kapanıp aç-susuz-uykusuz günlerce ağladı. Gecelerin ayazlarına, kar, fırtına, don hiçbir şeylere aldırmadı…
Üstelik inanılacak gibi değil, ama Tanrı onu korudu, hasta olmadı, belki de Tanrı onun çektiklerini yeterli görmemiş, ertelediği sıkıntıları da yaşayıp çekmesi için yaşamına devam etmesi için izin vermişti!”
Yaşlı adam sırtında tahtalaşmış kulunç varmışçasına, ya da kaşınma ihtiyacı duymuşçasına sırtıyla sandalyeye sürtündü, bir süre susup avuçlarını birbirine kapatıp başparmaklarıyla daireler çizmeye başladı.
Sonrasında rahatlamışçasına ellerini masaya yatırıp konuşmaya devam etmek gayretine büründü;
“Burada, ya da koca şehirlerdeki telefon rehberlerine bakarsan aynı isim ve soy isim ile birçok insana rastlayabilirsin evlât. İstisnası, reddedilmesi mümkün olmayan bir benzerlik, birbirlerini canlarını verecek kadar seven iki insandan birini mezara göndermiş, diğerini intizara sürüklemişti. Mecnun’a dönen Asım uzun süre gelemedi kendine…”
Bir süreliğine düşünme moduna girdi yaşlı adam, devam etme mecburiyetini, bitirmesinin gerektiğini düşünürken genç öğretmenin vakit ayırıp ayırmamasını gene de umursamıyor gibiydi;
“Atadan kalan bir varlığı vardı rahmetli Asım’ın, bomboş. Kendini kapıp koyuvermişti(2). Evet, evden camiye, camiden-mezarlığa, mezarlıktan eve gidip geliyordu, ama ne yaptığının bilincinde olmaksızın…
Çok dikkat ederse selâm verenlere selâm veriyor, yürüyüşlerini başı eğik, burnunun doruğuna doğru yapıyordu(2). Çok zaman evine bile gitmiyordu Asım. Camide müezzin mahfelinde(4), hocanın izniyle gece bekçisi gibi yatıp-kalkıyordu…
Bir bakıma küskündü dünyaya. Bir bakıma berduştu derviş gibi(4), bir diğer bakıma abdal(4). Tıpkı Pir Sultan Abdal gibi veya onun gibi bir şey işte! Duygular vardı anlatılamayan, sevgiler vardı kelimelere sığmayan, bakışlar vardı insanı ağlatan ve insanlar vardı asla unutulmayan(8)…
Asım’ın anlatmak istediğiydi bu sözler…”
Düşüncelerini sıraya koyma amacıyla çay bardağını tekrar eline aldı, koca bir yudumla bardağı sonlandırdı;
“Bu meretler(4) de ne kadar çabuk soğuyorlar yahu?” dedikten sonra sabrına hayran kalmışçasına genç öğretmenin yüzüne bakarak devam etmeye can attı(2) sanki.
“Tüm mahalleli onun için bir şeyler yapamamamızın ıstırabını çekiyorduk. Sonra eniştem için benim aklıma bir şey geldi. Çünkü Asım ne yiyor, ne içiyor, ne de evine bakıyor, bakabiliyordu. İyice hırpani olmuştu, evine kimseyi sokmuyordu. Geçimi gerekliydi. Yaşadığı evin elektrik, su bedellerinin, vergisinin ödenmesi gerekti…
Kendine bir lokma, bir hırka yetse de, kendini bir derviş gibi hissetse de, bu konuların üstesinden gelinmesi şarttı. Daha önce de dediğim gibi fakir değildi ki Asım, bir cuma günü; ‘Asım’a yardım!’ diye sergi açıp para toplayalım. Kendi oturduğu daire hariç kendine ait olan apartmanın diğer dairelerinde kiracıları vardı, bir kısmı gariban, kirayı vermez, veremezdi...
Arayıp sormazdı arkasını, kiralar gönüllerinden geçen miktarlarda bankaya yatırılırdı. ‘Allah, verenden de, vermeyenden de razı olsun!’ derdi, hazıra sanki dağ dayanırdı(9) da…”
Yaşlı adam bu kez sigara sarmak için durakladı, kendi vakti müsaitti ya, karşısındakini de öyle zannediyor olsa gerekti. Tabakasını ilk seferde olduğu gibi özenle çıkardı ve tüm işlemleri aynen tamamladıktan sonra, sigarasının dumanını üflerken genç öğretmenin bir şeyler sormasını bekler gibiydi.
Tahsin Öğretmen söz vermişti, sözünü kesmeyeceğine dair, sözünden hiç cayar mıydı(2)? Yaşlı adam baktı ki, karşısındakinde herhangi bir hareket yok sigarasından arka arkaya bir-iki nefes çalarak devam etme gayretini yaşadı;
“Demin ‘Aklıma bir şey geldi!’ demiştim. Benim bir de küçük kız kardeşim vardı, nasiplerini devamlı olarak geri çeviren; Aslı. Ablası Asya kadar olmasa da, o da güzeldi. Hem zaten biliyorsun; Kuzguna yavrusu Anka gözükür(10), derler. O kardeşimi de ablam gibi yitirdim…”
“Neden öldü?”
“Dur telâşlanma! Anlatacağım Hım! Nerde kalmıştım? Ha? Her neyse! Aklıma gelen şey şuydu; Aslı ile Asım’ı bir araya getirmek. Önce kardeşime sordum. Cevabı; ‘Sen bilirsin ağabey!’ oldu. Yolu yarılamıştım…
Sonra Asım’a yöneldim. ‘Yalnızlık Allah’a mahsus, Gel sen şu bacımı al, şeriata(4) göre hiçbir yanlışlığı yok(4), seni de, evini de, yaşamını da düzene kor!’ dedim! Yalnızlığı kimsesizliğinin boyutlarını o kadar zorlamıştı ki, Asya yaşarken birbirini görmüş olmalarını bile hatırlamaksızın ‘He!’ dedi…
Dediğim gibi, ona yalnızlığını unutturacak bir can yoldaşına ihtiyacı vardı, bu gerekti kendisine muhtemelen. Asım yalnızlığının doyması için kendini birisine, ya da birilerine muhtaç hissediyor, derbederlik ve perişanlığı nedeniyle sadece avuçlarını gökyüzüne açıyordu öncesinde, sanki Allah sadece gökyüzündeymiş gibisine(4).”
Boğazına gıcık(3) tıkanmış, ya da çok konuşmaktan dolayı sesi kısılır gibi olmuştu;
“İlhan! Bir bardak su getir!” diye bağırdı! Su geldikten sonra içti ve hiç beklenmeyen bir hareket yaptı. Yarısına ancak gelip de sönmüş sigarasını kül tablasına koymak yerine misket fırlatır(2) gibi caddeye doğru savurmuştu. Oysa herkes kapısının önünü süpürse, şehir tertemiz olmaz mıydı?
“Hacı Asım’ın çok güzel sesi vardı. Çok güzel okurdu Kur’an’ı makamıyla tecvidi(4) ile. Ayrıca o sesin ilhamı ‘Her yer karanlık(11)’a da ulaşırdı ki, cümle âlemden(1) gözyaşlarını tutabilenlere aşk olsun!..
Bilmediği yoktu Kur’an’la ilgili, hatmetmişti(4), tüm sure(4) ve ayetlerin(4) meallerini(4) biliyordu, Arapçayı da hatmetmiş gibi…
Bu nedenle bizim Kadı Bedrettin Camiinin devletten maaş almayan kadrolu müezzini gibiydi. Ara sıra mazereti çıkan hocanın yerine şanına yakışır bir biçimde hocalık da yapardı, özellikle yatsı namazlarında...
Ezan duasında; ‘Allahümme rabbe hazihi…(4)’ diyerek ve yatsı namazı bitiminde de; ‘Amener resulü(4)’ okurdu ki, eğer o gün yatsıda ‘Asım Hoca var!’ sözü yayılırsa insanlar aşını, işini, çoluk-çocuğunu bırakır, yaz-kış demeksizin camiye koşuştururdu.
Bazen bu görevi, eğer birileri kendisine herhangi bir sorun olarak iletmişse Süleymaniye Mescidinde de gerçekleştirirdi.”
Nefes alır gibi durakladı ve sordu;
“Bir çay daha içer misin evlât? Yeniden demlendiğinde getirsin İlhan!”
“Teşekkür ederim amca, sağ ol!”
“Sözün; ‘Evet!’ anlamında mı, ‘Hayır!’ anlamında mı?”
“Sözüm; ‘Daha sonra!’ anlamında amca!’
“Her neyse! Asım iyi bir arkadaştı, kız kardeşim de iyi bir insandı, ama. Birbirini kabullendiler. Biri ben olmak üzere iki şahitle resmi nikâhlarını kıydık. İmam nikâhını da ben kıydım onların. Asım Mehirleri(4) olarak; ‘Tüm malvarlığım, haklarım eşimindir!’ dedi…
Birbirine ihtiyacı olan, birbirini tamamlama gayretinde olan iki insandı onlar. Unutmamaları gerekeni unutmadı, unutmadılar da, ama yaşam da devam ediyordu.”
Öyküde unuttukları yerlerin olup olmadığını düşünüyor, muhtemelen de “Yeter!” denecek şekilde kısa kesmenin mi, yoksa “Devam et!” anlamında uzatmanın mı gerektiği konusunda tereddütler yaşıyordu?
“Önce iki kızı oldu Asım ile Aslı’nın. Zinnureyn ve Zennure. Onlardan sonra gelecek olan oğlan olursa onun adını Zinnur koymayı kararlaştırmışlar karı-koca. Sonrasında tekne kazıntısı(1) olarak üçüncü kızı olmuştu Asım’ın…
Doğumu zahmetli olduğu gibi, doğumunda annesi de canını emanetçisine teslim etmişti. Doktorlar bir şeyler yapamamış, sıkıntılarını hisseden Aslı, tercih hakkı(1) gibi bir şey söz konusu olduğu takdirde anne olarak çocuğu adına ‘Önce bebeğim!’ diyerek kullanmıştı bu hakkını, muhtemelen de o günün koşulları, ya da gelenin oğlan mı, kız mı olacağını merak bile etmeksizin…
Sonuç işte böyle gerçekleşti o kız kardeşim için de. Allah gani gani(1) rahmet etsin, üçüne de!”
İkindi ezanı okunmaya başlamıştı;
“Abdestim var, namazı kılıp geleyim, kalanı namazdan sonra inşallah!” demiş yerinden kalkıp camiye yönelirken herhalde en can alıcı noktada, nefes alıp dinlenmesi için ikindi ezanını okutmaya başlamış olsa gerekti Tanrı…
Dönüp bir çay söyledi genç öğretmen, aynı Tayfun Amca gibi;
“İlhan çay, ağır olsun! Bu arada masanın hesabını da getirmeyi unutma!” demeyi ihmal etmemişti.
Evet, kendisi gençti, ancak yaşlılığın belirtilerini taşıdığına inandığı bu yaşlı adamın tuvalete gitmeden nasıl güçlü olduğuna akıl erdiremediği gibi, amcanın böbreklerini neredeyse alkışlamak geçiyordu aklından!
“Acaba?” diye düşünmeye devam etti; “Camiden çıkınca işini görüp, tekrar abdest almış olabilir miydi?” Önemsizdi. Ya da önemsiz olması gerekiyordu kendine göre, kendince...
İlhan çayı getirip masaya bıraktığında, sanki başkası duymasın istercesine kulağına doğru eğildi;
“Hocam! Tayfun Abi, misafirinden hesap aldığımızı duyarsa delirir, boşuna Deli Dumrul demediler ona! Sövmez, dövmez, ama sövüp dövmekten beter hale getirir beni. En küçük tehdidi; ‘Evdeki kör bıçağı getirttirmeyin bana!’ şeklinde olur ki, herhalde siz de benim testere gibi bir bıçakla can çekişerek ölmemi istemezsiniz, de mi? Hem olmaz ya, Tayfun Abi kodeslerde Katil Tayfun olarak çürürse mutlu olur musunuz?”
Camiden dönüşünde bir gazete tefrikası(1), ya da bir dizi film gibi “Arkası yarın, ya da gelecek hafta” dercesine, ya da gazetenin üçüncü sayfasını, sütunların tümünü işgal edecek şekilde kaldığı yerden anlatmaya başladı, daha doğrusu devam etti, anlatmaya.
“Henüz yeni doğmuş bebeğe ablaları, annelerinin canını yitirmesine neden olduğu için ‘Zinnur’ adı yerine ‘Zennube’ isminin verilmesini istemişlerdi. İsmin anlamını biliyordu babaları, kesinlikle reddetti.
Buna göre; bu kez kendilerine hicranı yaşattığı için ‘Hicran’ isminin konulmasını sağladılar, bir bakıma ‘Sebep oluşunu bilsin!’ ileri yaşlarda ‘Ablalarının ona bu ismi neden verdiklerinin kahrını yaşasın!’ diyerek…”
Camiden acele çıkmış, bekletmemek için biraz hızlı yürümüş olsa gerekti, soluklandı;
“Ablalar bununla da yetinmemişler, sırf ona bakmamak için, öncelerinde kendilerini isteyip de tekliflerini reddettikleri ailelere haber göndererek bir-iki yıl içinde onsuz bir yaşama tahammülsüzlükleri nedeniyle talipleriyle evlenmişlerdi.
Aşk yoktu, muhakkak, ama belki ilerilerde sevebilirlerdi kocalarını. Hicran’a bakmak yerine, kendi doğuracaklara bebeklerine bakmak daha ehven(3) görünüyor olsa gerekti, üstelik yüklenmeleri gereken tüm sorumlulukları göz ardı edip(2) tüm yükü babalarına bırakarak…”
Taksit taksit konuşmak hoşuna gidiyor olsa gerekti yaşlı adamın. Belki de karşısındakinin kendisine ilgi göstererek bir bakıma can kulağı ile dinlemesinden hoşnuttu(2), ya da kendisine öyle göründüğü için neşeliydi.
“Ablalar için düğün-dernek…
Cıbıl olan damatlar nedeniyle ev gerekliliklerini temin etme zorunluğu, taze gelinlerin evlerinin dayanıp döşenmesi uç boyutta olmuş olsa gerekti. Çünkü efendim, tosbağa gibi bağasından çıkıp da bağasını beğenmeyen gelinler, muhtemelen damatların zorlamasıyla, rica ile çıkartılabilecek kiracıları kaale almadan(2), kız kardeşlerinin de yerleşik olduğu apartman dairelerinde yaşamak yerine; ‘İlle(1) de ayrı ev!’ diye tutturmuşlardı…
Kız kardeşlerine yakın olmalarının, onun yaratacağı bir kısım zorluk ve zorunluluklara destek olmak mecburiyetini hissettiklerinden dolayı mı ayrı ev istediklerini bilmek mümkün değil tabii…”
Bitip-tükenmeyecek gibi bir macera anlatmanın heyecanını yaşıyor gibiydi yaşlı adam;
“Çalışmayan Asım’ın da bitmesi mümkünsüz sıkıntıları vardı, özellikle damatları, al bebek gül bebek(1) şeklinde yetiştirdiği müsrif kızları nedeniyle. Bu nedenle en alt kattaki dairelerden ikisini yok pahasına satılığa(2) çıkardı, diğer kalan on daireyi de Hicran’a bağışladığını duyurdu…
Ben bu duyuruya şahidim. Ama satışa çıkardığı dairelere hemen ve hiç müşteri çıkmadı. Bankada biriken paralarıyla idare etmeye çalıştı bir süre. Kiracılarına da kiralarını zamanında yatırmalarını nasihat yollu rica etmiş ‘Yoksa…’ demeksizin sorumluluğun kendinde olmayacağını, banka hesaplarından ispatının kolay olacağını söylemişti hepsine ayrı ayrı kapılarını parmak uçlarıyla tıklatarak…
Olur ya, o evlerde hasta vardır, uyuyan bebek vardır, o güne kadar bir kere bile kapılarına gelmemişti ki. Sözleri kesinlikle tehdit değildi! Zorunlu giderlerin karşılanması bu nedenle kolay olmuştu bir bakıma. Özellikle Hicran bebeğin sütannesinin istekleri için yine camide kalma zorunluluğuna itilmişti!
Ve onun son kızı bizlere aktardığı galiba bir atasözü olan; ‘Evin köpeği ol, ama küçüğü olma!’ idi!”
Dayanıksızdı Tayfun, içeriye seslendi tekrar;
“İlhan bana bir kahve, biliyorsun, genç arkadaşa da çay, bu kez yandan çarklı getir, bakalım hoşlanacak mı?” dedikten sonra;
“Yoksa başka bir şey mi dilerdin, kahve, gazoz, meşrubat gibi?”
“Yok amca!” dedi Tahsin, merakının hissedilmemesini istercesine.
Tayfun kahvesi gelinceye kadar sessizliğe büründü. Kahvesi gelince büyük bir zevkle höpürdetirken, Tayfun anlatılıp da beynine tam olarak yerleştiremediği “Yandan Çarklı” çayını merak ederek bekliyordu.
“Hicran büyüdü babasının desteği, ablalarının kösteklerine(3) rağmen, okudu da bir süre, ama kaça kadar, aklımda kalmamış. Annesi gibi değildi Hicran, herhalde babası kalbinde yaşattığı için onun ilk karısına, yani teyzesine benziyordu, güzeldi, hem çok güzel, hatta ablalarından ziyade(3). Allah bazı hoşlukların ziyadesiyle yaşanmasından hoşlanmıyor olsa gerekti…
Hacı Asım da sevdiklerinin ardından onlara katıldı, önce karşılaştığımızda anlattığım gibi, Hicran’ı neredeyse çocuk yaşında yalnız bırakmıştı…”
“Peki, o kızcağız ne yapıyor şimdi?”
“Hicran mı? Evet, babasından kalan, satılamayan iki daire dâhil, babası ‘12 dairenin ikişeri ablalarının, kalanı senin!’ demişti, öncelikle ölmeden evvel altlı üstlü güney cephe, iki daireyi onun adına tapuda tescil ettirerek.
Çünkü Hicran; ‘Ben yalnız biriyim, ablalarımın evleri-barkları, çoluk-çocukları, yuvaları var, haksızlık olmasın, madem beni düşündün, bana da onlara da ikişer daire verdin, o zaman diğer daireler hele şimdilik senin üzerine kalsın!’ demiş, babasının taksimine göz yummamış(2) rıza göstermemiş, Asım’ın anlattığına göre…
Babasının vefatından bir süre sonra ablalarına haber göndermiş; ‘Aranızda anlaşır mısınız, kura mı çekersiniz, her neyse bilmem diğer altı daire de sizlerin!” demiş. Noterde(3) her türlü hazırlık ve işlemlerin sonucunda eniştelerinin (arsız ve iğrenç sözü biraz yumuşatayım) sırıtmalarına değil, gülümsemelerine tahammül ederek, pişmanlık duysa da öncesinde vazgeçmeksizin gösterilen yerleri okumadan imzalamış…”
Duraklaması, durması, durma isteği yok gibiydi Tayfun’un, uzunca bir süredir kimseyle konuşmamış gibi gözüküyordu, devam ederken;
“Hicran’ın alt katında babasından kalan hiçbir şeyine sadık(124) olmayan bir kiracı oturuyordu ve babası zamanından kalan yanlış alışkanlıklarına devam ediyormuş, bu nedenle kiracı derdi ile uğraşmak zoruna gitmiş. Tahammül edememiş aklı başında Hicran…
Mahallemizde kimin ne derdi olursa koşan, çok zaman sevabına iş gören bir avukatımız vardı. ‘Davayı kazan, bu insanları her ne olursa olsun, evimden çıkart, sonra dile benden ne dilersen dile!’ demiş.
Elbette dava kazanıldı, kiracılar her türlü muzırlığı yapıp arkalarında talan edilmedik bir şey bırakmaksızın defolduklarında ev bir enkaz halindeymiş...
Bir musibet(12), bin nasihatten evlâdır, demişler. ‘Allah’larından bulsunlar!’ diyerek sağlam bir avukat ağabeyi olmasına rağmen mahkemelerle, bilirkişilerle uğraşmak istememiş Hicran kızım.”
İkide bir sözlerine nokta koymayı meziyet sayıyor(2) olsa gerekti, ballandıra ballandıra anlatmaktan(2), karşısında dinleyen olunca mutlu gözüküyordu, üstelik kendiyle ilgili olarak ablası, kız kardeşi ve eniştesi dışında neredeyse tek kelime bile etmemişti.
“Öğretmen oğlum, ‘Avukat’ deyince durmam gerek biraz. Hicran’ın ağır sözlerine rağmen avukat sadece normal ücretini almış ondan. Ancak bir-iki konuyu hemen arka arkaya eklemem gerek ki; yanlış bir anlama olmasın, Hicran, avukatın kültür ve mesleğine halel gelmesin(2) diyerek avukatın oğlunun sünnet düğününde yapması gereken gerekliliklerin tümünü ‘Ağabeyime borç verdim!’ diyerek yerine getirmiş.
Diğeri o her türlü musibeti yapan kiracılar yeni eve taşınmalarının hemen ertelerinde çıkan yangınla cascavlak(3) ortada kalmışlar. Kul affetse bile Allah affetmiyor olsa gerekti.”
“Amca araya girsen de, o genç kız o daireyi bana kiralasa? Ne isterse kabulüm, ne yapmamı, ne zaman yapmamı, nasıl yapmamı isterse yaparım. Kiraları vaktinde öderim, kontratı nasıl hazırlarsa hazırlasın, okumadan imzalarım…
Ufak tefek(1) tamir, çarşı, pazar işleri olursa yardımcı olmaya, getirip götürmeye çalışırım sizin yerinize…
Benden şu veya bu, herhangi bir sebeple memnun kalmazsa ‘Çık!’ dediğinde çıkmak için imza bile veririm, isterse noter tasdikli. Yeter ki şu avarelikten kurtarayım kendimi, ders çalışmam, sınav hazırlamam, ödev, sınav kâğıtlarımı rahatça değerlendirsem...
Hadi amca uzat, uzatıver bana elini…”
“Ne de olsa torunum sayılır. Zaten genelde bana ‘Dayı!’ yerine ‘Dede!’ ya da ‘Dede Dayı!’ der. Mademki himmete(3) muhtaçsın, onun yerine karar vermem uygun olamayacağına göre gidip görelim bakalım Hicran’ı…
Ancak Hicran babasını yitirip okulu da bıraktıktan kelli(3), tamamen içine de dışına da kapandı, abdestinde, namazında, tesettürlü(4) bir sofu(4) oldu. Bunu bilesin, çünkü gözler yalan söylemez(13), beğeni ile baksan bile ben üzülürüm, o kızar, sinirlenir, sen de avucunu yalarsın(2). Demek istediğim anlaşılmıştır herhalde…
Ayrıca bırak evini kiralamayı, konuşmak için bile olsa seni kabul eder mi, bilemem! Akşam ezanı okunmadan hadi gel, gidip bitirelim şu işi, amma müspet, amma menfi…”
Sokak kapısına ulaştılar genç kızın. Yaşlı adam usturuplu(3) bir şekilde çaldı zili. Cevap verilmeyince iki-üç defa daha denedi şansını. Kimseye kapısını açmayan, “Torunum!” dediği kızın evde olduğunu kesinkes biliyor olsa gerekti Tayfun.
Bu nedenle de şansını zorladı. Alt kattaki dairelerden birinin camını tıklattı, ola ki bebekli bir daire idi, o daire. Bu nedenle zili çalmayıp camı tıklatmış olabilirdi, belki bu, çok zaman uyguladığı bir yöntemdi.
Konu anlaşılmıştı, perdenin aralanmasıyla, otomatla kapının açılması arasında geçen zaman farksız gibiydi. Bu daire Hacı Asım’ın da, Tayfun’un da en güvendiği kiracılardan birinin oturduğu daireydi.
Evde oturan için “Ehli namus(1), iyi adam!” sözünü sarf etmişti, yüzüne karşı da, arkasından da, ufak tefek kusurlarını göz ardı ederek, saymaya gerek görmediği…
Kiracı yerinde kaldı, kapıyı açmamıştı bile. Tayfun ve Tahsin beraberce çıktılar merdivenleri. Tayfun işaret parmağının sırtıyla kapıyı incitecekmiş gibi iki kez tıklattı.
Kapı çekinilmeksizin açılmıştı, “Kim o?” denilmesinin bile gerekmediği şekilde. Genç kız dayısının yanında yabancı birini görünce alelacele(1) başını örtme telâşını yaşayarak, kapının arkasına saklanma niyetindeydi.
“Hoş geldin, Dede Dayı!” dedi, yanındakinin kim olduğunu merak etmiyormuş, değer vermiyormuş tavrında, içeriye buyur etmemişti. Söylenecekleri dinlemek, gerekse de, gerekmese de her ihtimale karşı “Hayır!” demek dileğindeydi. Evin içi karanlık ve loştu.
Genç öğretmenin kapı dışından boynunun ve gözlerinin ulaşıp görebildiği kadarıyla evin siyah tonlu tüm perdeleri kapalıydı. Boğazını temizledi Tayfun, öksürür gibi;
“Habersiz geldik, kusura kalma torunum! Bu oğlan babanın asker arkadaşının oğlu, yani sizler asker arkadaşı çocuklarsınız. Kapıdan elini uzat da babalarınızın asker resimlerini göstereyim sana…
Sağdaki rahmetli baban, şapkası eğik ve kolundaki saati gösteren, solundaki de bu oğlanın babası Taha. Tahsin senin terk ettiğin okula yeni tayin olan bir öğretmen...
Eğer iznin olursa senin boş olan evini kiralamak istiyor, istediğin her şeyi yapacağını, her türlü imzayı atacağını, her türlü sözü vereceğini söylüyor, ben kefilim, henüz tanımış olmama rağmen. Ayrıca ‘Her derdine koşarım, ağabeylik yaparım!’ diyor.”
“Evli mi, bekâr mı?”
Öğretmen boş olan parmaklarını gösterdi Tayfun’a. Parmağının tekinin olmadığını ilk defa görüyormuşçasına, hayretini gizlemek istercesine;
“Bekâr, daha çok genç…”
“Ne yüzle Dede Dayı. Ev böyle kalsın. Bir de onunla uğraşamam, asker çocukları olsak da. Hem evin, boya-badana-tamirat işleri var, benim de kiraya ihtiyacım yok. Hem böylelerinin sorunları çok olur!”
Söze karışmak gereğini hissetti Tahsin;
“Tamam! Bakın hanımefendi! Başınızı iyice kapatıp bana bir de iki asker babadan birinin çocuğu gibi bakın lütfen. Ben sizin namusunuza söz getirmem, sizi üzmem, sizi sıkıntıya sokmam asla. Evinizle, aşağıdaki eviniz arasına geçilmesi mümkünsüz bir set çekerim, bir basamak bile yukarıya adım atmam…
İçkim, sigaram yok, sadece öğretmen olarak görevlerimi daha iyi yapmak ve öğrencilerime daha fazla zaman ayırmak, öğretmek için isteğim. Tayfun Amca yanımda olmadan kapınıza ilişmem, adımımı atmam, söz!”
Sözlerinin tasdiklenmesini beklercesine göz ucuyla da olsa Tayfun’a baktı Tahsin;
“Kiranızı ‘İhtiyacım yok!’ demiş olsanız da istediğiniz yere, istediğiniz zaman getirir, götürür, öder ya da yatırırım. İstediğiniz bir şey olursa dâhilden telefon edersiniz, alır, getirir, kapınıza bırakırım. Eğer ilkelerinize aykırı bir davranışımı görürseniz ‘Defol!’ dersiniz sorgusuz-sualsiz defolurum…
Namusum, şerefim, tüm haysiyetim(3) ve mukaddesatım(3) üzerine dedenizin yanında söz veririm. Dedenizle beraber biraz evvel caminin yanından geçip akşam ezanı için beraberce abdest aldık, abdestim var…
Ancak gerçeğimi söylemem gerekli ki beş vakit alışkanlığım yok, ara sıra, ama cumaları mutlaka. İnanırsanız getirin Kur’an’ı el basayım. Hiç olmazsa bir ay için deneyin beni, ne olur!”
Bu kadar konuştuktan sonra daha fazla duygu sömürüsü(1) yapmanın gerekli olmadığını düşündü Tahsin Öğretmen. Ancak bir noktayı daha eklemesi elzemdi(3);
“Okuduklarımdan, yaşayan ister görücü usulü(1), ister arkadaşlık sonucu nişanlanıp ayrılan arkadaşlarımdan biliyorum. İnsanlar sabırlı olmaları gereken kısa periyotlar için hep iyi taraflarını gösterip kusurlu taraflarını saklayıp gizliyorlar…
Bana vermenizi umduğum süre içinde eğer yanlış bir hareketimi, saklamayı düşündüğüm bir davranışımı görmek değil, hissederseniz bile, çağırın beni kapınızın önüne yapmanızdan çekinmemenizi istediğim şekilde tekmenizle atın beni önce merdivenlere, sonra sokağa. Çünkü inanırım ki sizin gibi bir hanımefendinin yanlışlığı olamaz.”
Tahsin’in tüm yalvarma modundaki sözlerine karşın genç kız ikna olmamış(2) gibiydi. Kapıdan usul ayak sesleriyle ayrılmış, getirdiği Kur’an’ı dedesine uzatmıştı. Tahsin;
“Nasıl yemin etmemi istersiniz efendim? Söyleyin arzunuzdaki gibi edeyim!”
“İçinizden geldiği gibi, namaz kılarken yanınızdakinin sesini duymayacağı, ancak Tanrı huzurunda birini ikna etmeye çalışırmış gibi edin yemininizi Kur’an’a el basarak…”
Tayfun, Tahsin’e Kur’an’ı uzattı, o da elini kutsal kitap üzerine koyarak, başını kaldırdı, gözlerini kapatıp dua edercesine dudaklarını kıpırdattı.
Yemini nasıldı, içinden ne geçirmişti, bilinmez. Ama mutluydu.
“Evin kapısının anahtarını nereye koyduğumu hatırlamıyorum şimdi. ‘Akşam namazından sonra vereyim!’ diyeceğim ama evin elektrikleri kesik, bir şey bilemezsiniz karanlıkta, el feneri versem de…
Siz en iyisi yarın sabahtan gene dedemle gelin, eğer onun işi çıkmışsa, mademki içtenlikle yemin ettiniz, dış kapı zilini iki kez kısıkça, usulca çalın, dedem gibi, ben de anahtarı paspasın üzerine bırakırım, oradan alırsınız!”
Genç kız, dedesinin elindeki Kur’an’ı almak için boş bulunup(2) kapı önüne çıkmıştı.
Tahsin, yaşamının bu anına kadar böylesine sararmış, hüzünlü ve üzgün bir yüzle ve belinden aşağılara kadar sarkmış, tamamının kapanması mümkün olmayan upuzun siyah saçlarla karşılaştığını hatırlamıyordu.
Tahsin, dedenin elinden Kur’an’ı aldığında ikisi de Kur’an’ın el değiştirmesinde sanki birbirinin gözlerine bakmaktan çekiniyor gibiydiler.
Simsiyahtı genç kızın gözleri, ya da kapkara, hüznünün yarattığı solgunluğuna destek gibi. Kur’an el değiştirmekte nazlanıyor gibiydi. Belki de öğrencisi yaşındaki genç kıza uzattığında genç kızın eli eline değmiş, yanmış, tutuşmuş, tükenmiş yok olmuştu adeta.
Oysa söz vermişti, unutmuş olabilir miydi, ya da sözlerinin hilâfına(3) daha ilk basamakta şaşkınlık hakkı mıydı? Hayır! Lâmı cimi yok(1), sözünü tutacaktı, tutmalıydı da hem…
Yapısındaki değişiklik hissedilmiş, anlaşılmış, fark edilmiş miydi? Farkında değildi, ancak umurunda olmalıydı artık. Yaşamı bir anda anlam kazanmış, önü de, özü de aydınlanmış, renklenmişti, saklanması, saklaması gerekmesine, mecbur olmasına rağmen.
Yarının tez zamandan önce, bir an evvel gelmesini daha o anda düşünmeye başlamıştı, haksızca kendisini kendisinden saklayanı özlemişçesine.
Yaşam ne kadar bencil, zalim ve haindi. Sen tut, dağlardan, bayırlardan in, bir şehre ulaş, babanın asker arkadaşının kızıyla karşılaş ve…
Tövbe(4)! Tövbe!
Körpecik, genç, belki hâlâ lise öğrencisi bir genç kız ve ondan etkilendiğini ifade etme aczini yaşayan(2) sığır gibi kart bir adam! Kaktüs-gül goncası ayırımı gibi. Her ikisinin de dikenleri olmasına rağmen, birinde dikenler arasında gülün yaratılışının Tanrıya şükrü, diğerinde sadece diken, nefret gibi. İkisi arasında dağlar kadar fark, ayan-beyan(1) görünen…
Bir patika-bir otoban, külüstür bir kamyon-bir uçak…
Kısaca dengi-dengine olmayan, olmayacak düşünce(ler)…
Tayfun’dan ayrıldı Tahsin, şehir parkına yöneldi, yaşamak için düşünmeliydi, bir ağaç altındaki kanepeye tünedi, açlığına, susuzluğuna, uykusuzluğuna önem vermeksizin. Bir edebiyat öğretmeni olarak yazdı, çizdi, dizeler haline getirdi, beğenmedi yırttı attı, bir süre.
Yazıyor, ama kalemine söz dinletemiyor, direnemiyor, yazdıklarının karaladıklarının kendine ait olmadığına inanıyordu. Üstelik abdest almasına rağmen namazı, niyazı unuttuğunun da farkında değildi.
Olamazdı. Hem yakışmazdı da kendisine. Soluk sokak lâmbalarının ışıklarında akşamın oldukça da ilerilerinde bir vaktine ulaşmıştı, tıpkı dinlediği öyküdeki Asım Baba gibi, yemek, içmek ihtiyaç değildi, kendisi için de, o ölen için yaşamıştı öylesine, kendisi yaşayan için o haldeydi, dualarıyla.
Sonra kendini sorguladı; “Hacı Asım, nereden Asım Baban oluyordu ki senin? Hakkın var mı, haddini bilmen(2) gerekmez mi?”
Tahsin öyle düşünedursun, anahtarı arayıp da bulmaya çalışan Asım’ın kızı Hicran’ın düşünceleri de farklı değildi, Taha’nın oğlu Tahsin’den. El uzatıp yakınlaşabilecekken, kendini uzakta tutmak ne kadar zordu kendisi için.
Tanrı, kendisinin aczine karar vermiş, daha yaşamının başlangıcında hicran olarak şekillendirmişti Hicran’ı sanki.
Yaşamı hicran olacak olduktan sonra ha babasının dilediği gibi Zinnur, ha ablalarının dilediği gibi Zennube olmuştu ismi, ne fark ederdi ki? Bugüne kadar yaşamına isyan etmek aklının ucundan bile geçmemişti(2), ama şu anda isyanını dillendirmemekte tereddüdü, belki hiç yaşayıp, tatmadığı, bilmediği söylemekte çekinik olsa da, şimdilik aşk demese de belki de karşılığı olmayan bir “Sevgi Acemiliği(1)” vardı.
Hicran’ın yalnız yaşantısı, dört duvar arasında, karanlık perdeler arkasına sığınmış olarak sadece kendine aitti (Belki de bu gün yaşadığı, o ana kadar)! Şimdi ise, aklından hiç geçirmediği, hissetmeyeceğine inandığı duygular arifesindeydi(4).
Kendisi, kendi düşüncelerine hayret ediyordu. Ancak insanın ateşe elini uzatıp da; “Gerçekten de yakıyor muymuş?” diye sınaması gerekli değildi ki! Ateş, ateşti gerçekte ve yandığının farkında olmasa gerekti. Peki aşk, aşk diye yaşadığı mıydı, hem de saniyeler içinde, tek taraflı?
Hazreti Ali savaşta topuğuna rastlayan okun çıkartılmasında acısını duymamak için namaza durmuş ve o ok çıkartılırken acısını duymamış(4). O halde Hicran da kendine ait olmayan aklına geliveren sesleri, düşünceleri, umutları aklından çıkarmak için hemen namaza durmalıydı.
Hem de huşuyla(4), aklından, fikrinden, beyninden, gönlünden hiçbir şey geçirmeksizin, sadece Tanrısına yönelerek, hem de hemen! “Geçmiş namaz borçlarım için!” diyerek beş vaktin farzlarına niyet ederek namaza durdu…
Rahatlamıştı, boştu, bomboştu beyni de, boş olması gereken tüm organları, kısaca varlığı da.
Şehrin ucuz olan otellerinden birinde, kendisine yasak olan umutlarını söndürmek için, daha önce nerelerde yaşadığını umursamaksızın uyumak istemişti Tahsin Öğretmen, engelleyemediği duygularıyla.
Rüyasındaydı o genç kız, belki de hayallerine sığdırmaya çalıştığı için. Ne elleri uzanmıştı, ne de sevgi dolu sözleri ulaşıyordu kendine, ne de şefkat dolu bakışları vardı kendisine ulaşma gayretinde olan. Ellerinin avuçları birbirine yapışmış, yalvarır gibisine;
“Okumak istiyorum! Tahsilli bir kız olmak istiyorum öğretmenim. Boş gelip, kof(2) gitmek istemiyorum dünyadan. Ne olur, tut ellerimden, okumama yardımcı ol!” diyordu.
Bakışları ilk kez yaşadığı o kapı arkasından çıktığı zamandaki gibi değil, bir bakıma beklenti içinde gibiydi, kendisini cevaplaması için.
Oysa genç kızın rüyası bir başka şekildeydi, bir film gibi kareler halinde görüntülü.
O genç öğretmen ve kendisi bir çocuk parkında iki salıncakta iki kız çocuğunu sallama gayretindeydiler. İkiz olmalıydı çocuklar. O ve kendisi birbirine şefkatle, sevgiyle bakıyorlardı, o kadar, sadece o kadar işte.
Dönüp dolaşıp aynı görüntü şekilleniyordu dimağında(3), anlam vermeye çalışıp da başaramadığı.
Uyandı. Söz verdi kendisine, muhatap olmayacak(2), hele hele o gözlere, kendine esareti yaşatan o gözlere hiç mi hiç bakmayacaktı! Yoksa bir mum gibi değil, bir naftalin gibi erimeden buharlaşacağının, yok olacağının bilincindeydi.
İkisinin de aynı saatte uyandıklarını söylemek zor, sabah namazına kalkan Hicran tekrar yatmamıştı, Tahsin’in güneşin yükselmesini beklediğini bilemezdi, doğal olarak.
Siyah perdeleri çıkarttı yerlerinden Hicran. Pencereleri açıp havalandırdı evini. Özenle katlanmış beyaz perdeleri alelacele ütüleyip yerlerine astı.
Geçen yıllar içinde gizli-saklı gecelerde, sabahlara doğru açmıştı pencerelerini, perdeler arkasından, yaşama küsmüş olarak, insanlara görünmemek için.
Şimdi buna gerek görmeden ardına kadar açmıştı pencerelerini de, perdelerini de. Serin bir rüzgâr okşarcasına, yelpaze gibi, sindire sindire dalgalandırıyordu onların da etkilendiğini düşündüğünü perdelerini.
Kışa hazırlanmakta olan sonbaharın hüznü değil, sevgisi olmasa da sevinç dolu kokusu egemen olmaya çalışıyordu odasına, tüm odalarına, cereyan yapıp da kapıların, pencerelerin çarpmasını akıl etmeksizin, hem sonbahara zahmet olmaksızın. Mutlu hissetti kendini.
Daldığı hayalden silkinerek sıyrıldı. Anahtar? Evet! Anahtar neredeydi? Hem o adamcağız, yani Öğretmen Bey gelmeden evvel, gündüz gözüyle evi şöyle bir kolaçan edip(2) düzenlemeye çalışsa, temizlik, boya-badana konusunda Dede Dayı ve komşularla görüşse fena mı olurdu? Elektrik, suyu Öğretmen Bey kendisi bağlatır, hallederdi, herhalde.
Gerekliliklerini tamamlayıncaya kadar idare etmesi için kendi evinden, depoda, ardiyede muhafaza ettiği birkaç parça eşyayı verebilir, bu konuda Dede Dayıdan da yardımını bekleyebilirdi, genç öğretmen için. Tahmini oydu ki öğretmenle Dede Dayısı arasındaki ilişkiler sıcak olsa gerekti.
Aklına getirdiği halde, sormaktan çekindiği konu, evlenmemiş yalnız yaşayan dedesinin neden evinin bir odasını genç öğretmene vermediği idi. Hâlbuki birbirine can yoldaşı olurlardı. Kendi evini tercih etmesinin nedeni, okula yakınlığı ve derslerdeki başarı oranını arttırmak için miydi, sadece?
Üstelik bu, kendi titizliği ve zevkine göre alıp yerleştireceği bir kısım günlük ihtiyaçlar, mutfak malzemeleri ve diğer gereklilikler için genç öğretmenin masraf yapmasını önlerdi. İyi ki yapmamıştı öyle, yoksa kararmış dünyası, öğretmenin varlığı ile nasıl aydınlanırdı ki?
“Alacakları, aldıkları bana kalacak değildi ya! Kim bilir ne kadar süre buralarda kalacaktı? Bir gün bakarsın evlenir…”
Durakladı düşüncelerinde, yutkunur gibi oldu, hüznünü bastırma gayretiyle düşüncelerini yoğunlaştırmaya devam etmeye çalıştı;
“… çoluk-çocuğa karışır, ‘Burası bize dar geliyor!’ diye çıkıp, çekip giderdi, ailece. Ben de yanlışlığıma, yalnızlığıma ellerim böğrümde olarak tekrar dönerim. Evlenirse?..
Tabiidir ki hakkıydı, ama evlenmese memnun olurdum. Behey kadın! Daha 24 saati bulmayan bir karşılaşmanın ardından bu kadar bencilce düşünmeye hakkın var mı?”
Kendi kendini azarlıyordu Hicran. Oturduğu yerden kalktı, yıllardır yaptığı gibi su kaynattı, bardağına sallama çay koyup, şekersiz olarak içmeye başladı, kahvaltı katkısı olmaksızın, daha öncelerinde de olduğu gibi.
Zayıflığının, gözlerinin çöküntüsünün, bedeninin sararmış olmasının sebebi, kendine ve gıdasına, özellikle sabah kahvaltılarına dikkat etmeyip umursamamasıydı.
Ve anahtar aklından firar etmişti.
Oysa öğretmen öyle miydi? Civan gibi, şişman değilse de tombul(3), dalyan gibi(1) boylu, karakaş ve gözleriyle karşısındakini mahvedecek gibiydi. Zaten kim kimi gönül gözüyle görürse, o kim de o kimi gönül gözüyle görmüş olmaz mıydı?
Genç kızın devamlı alışkanlığıydı kahvaltısız çay içişi. Belki de bunun içindi, tığ gibi(2) ötesinde iğne-iplik(2) görüntüsünde olmasının nedeni. Şöyle-böyle demeksizin genç yaşında 50 kilo bile ağırlığa ulaşamadığı iddia edilebilirdi.
Hicran’ın fizyolojik(1) yapısı ilginçliklerle görüntülüydü, ilginçti kısaca. Yuvalarında sabitleşme amaçlı parlak, devamlı gözyaşlarından kösnülmüş(2) simsiyah gözler, ufacık, mantı tarifinde bir burun(1), incecik kendine bülbülleşmek(14) olarak yakışması gerektiği halde somurtkan incecik dudaklar, esmer ten, neredeyse bir ay kadar sonra yerleri süpürecek kadar uzamış, uzayacak simsiyah uzun saçlar…
Münzevi yaşamına(1) karşın her zaman giyimli, sade, muntazam ve tertipliydi Hicran, henüz on sekizleri civarında.
Duygular on sekiz civarını da, on sekize kalasını da, geçesini de beklemiyordu, hem asla. Karşısına dikilen kişi gönlünün sultanı ise, buna inanıyor ve hem kendisi hem de karşısındaki hak ediyorsa, insani duygularının gerçeğe ulaşmasını diliyor, arzuluyordu.
Peki, 25 yaşlarının devamını yaşayan biri için aynı konuda değişik bir şeyler söylemek mümkün müydü? Tabii ki hayır! Çekimserlik varsa, yaş farkı sorun olarak görülüyorsa insan için en olgun üzüm hevengi(3) bile koruk olarak görünmekten öteye geçemiyordu.
Sabırla koruk, helva olurmuş(15)! Lâf işte! Şeker, yağ, un ya da irmik ve ateş olsa da elinden gelmiyorsa, yapmasını bilmiyorsan, yani yol-yordam-usul hakkında bilgin yoksa akıl ve zekânda da kısıntılar varsa nasıl yapabilirdin ki helvayı? Nasıl üstesinden gelebilirdin ki yapmak istediklerinin?
Hicran saçlarını yıkadı, topladı, bağladı ve sıkıca örttü, Kur’an’a göre(4). Tül perdesini çektiği pencerenin arkasına teşbihte hata olmaz(16) ya, gamlı baykuş(1) ya da hüzünlü kukumav kuşu(1) gibi büzülerek sokağa bakmaya başladı.
Bir hasta bile beklemezdi sabahı(17), kendisinin onun yolunu beklediği gibi.
Otelden çıkıp okula giden Tahsin, valizindeki gömleğin ütüsü bozulmuş olsa da elleriyle düzeltmeye çalıştı, duşunu otelden çıkmadan önce yapmıştı, bu gömleğini giydi, kravatını taktı, berbere gidip papaz gibi olan saçlarını düzelttirdi, sinekkaydı tıraş oldu.
Tayfun’u unutarak, ya da akşamdan o gün işleri olduğu, kendisini yalnız bırakacağını söylediği için genç kızın evine yöneldi.
Düşünüyordu, yaşamda ev kiralamak için ev sahibine bu kadar titizlenerek, düzenli bir şekilde giden bir başkası olmuş muydu acaba, yaşamda? Gerçeği neden kendinden bile saklama gayretindeydi ki?
Bilmiyor sayılmazdı, belki de bilmemek mecburiyetinde hissediyordu kendini, belki de öncesinde de verdiği sözün sorumluluğuyla saklamak, saklanmak için.
Eve yaklaştığında siyah perdelerin beyaz perdelerle yer değiştirmesinden dolayı içten bir sevinç yaşadı gönlünde, hakkının olmadığını bilip, sebebine akıl erdiremediği halde. Perde arkasındaki silueti ise fark etmesi imkânsızdı.
Hicran anahtarları bulmayı akıl etmişti. Onu perde arkasından görür görmez, zilin çalmasını bekledi, hemen açtı her iki kapıyı da, paspas üstüne bırakması gereken anahtarlarla geleni kapı önünde beklemeye başladı, gelmesini, görmeyi özlemle bekliyordu, söz almış olmasa onu istediğini de itiraf edebilirdi belki, ama yalnız kendine…
Kiralık daireyi sabah ezanından sonra, kendine çeki-düzen vermeden önce şöyle bir dolaşmış, yapabildiği kadar yapabildiklerini elden geçirmeye çalışmıştı, enkaz görünümünü kiracılar çıktıktan sonra eski haline getirmeye çalışmıştı zaten.
Ancak gene de yapılması gereken çok iş vardı, ne öğretmen, ne de Hicran üstesinden gelebilirdi o işlerin, hem de tek başlarına ya da beraber. Mutlaka yardım almaları gerekiyordu.
Hicran elindeki anahtarlarla merdivenleri inmeye başladığında telâşlandı, endişelendi Tahsin. Ne de olsa arkasında bıraktıkları köylülüğündendi, şehirde okumuş olsa da beyninde yerleşik bazı alışkanlıklar vardı;
“Sen, yorulup, üzülme bacım! Hem sen genç, küçük bir kızsın. Biri lâf eder, söz eder, üzülürüm. Sana söz gelsin istemem, ben eve bakar, dede dediğin dayından yardım ister, yapılması gerekenleri yapar, yerleşir ve asla rahatsız etmem sizi…”
“Sen-Siz” kargaşası ve;
“Bacım?”
Tahsin’in söylediklerinden sanki bir tek o söz kalmıştı genç kızın aklında, ya da etkileyen söz. Anlamını bilmemesi imkânsızdı Hicran’ın. Acaba okumamış olarak, okumuş olana bu tek soru kelimesi ile kısacık bir mesaj iletmek istemiş olabilir miydi, düşünülecek, düşünülmesi gereken manada? Ama karşıdaki okumuş olsa da, hâlâ cahil ise elinden ne gelirdi ki?
“Hanımefendi demek istemiştim!”
“Madem o kadar yaşlı görünüyorum; ‘Teyze!’ deseydiniz bari! Hem benim kimseden çekinikliğim yok! Bu kadar zamandır yalnızlığı ben başıma, benimle yaşadım. Ablamlar bile yıl içinde ‘Şöyle bir geçiyorken’ kabilinden ya bir, ya da iki kere uğradılar, o da benim için değil, kiracılarla herhangi bir sorunu halletmeleri gerektiğinde bir bakıma ‘Gelmişken!’ tarzında…
Dolaysıyla kapalı dünyamda hep yalnız kaldığım için sizden de çekincem yok! Üstelik kitaba el bastın, senden neden çekineyim ki?”
“Peki, okulunu da yaşama küstüğün için mi bıraktın?”
“Yok! Yalnızlığımı kimseyle paylaşamadığım için bıraktım. Ama siz buraya taşınırsanız yerleşirseniz okumak ve mezun olmak için şansımı denemek isterim!”
Farkında olmaksızın kapı önünde konuşuyorlardı. Hicran henüz farkına varmışçasına kapıyı açtı ve kenara çekildi.
Ev; is ve küf karışımı bir koku içindeydi, yapılacak, takılacak, aşılacak çok şey vardı, ya da öyle görünüyordu.
“Ev bakımsız, aceleniz olmasa yaptırıp öyle teslim etmek isterdim size. İsterseniz odanın birini hemen alelusul temizletip gazete falanla kapatıp kalmanız için hazırlatayım. Siz okula gidip-geldikçe ben nezaret eder(2), tamamlatırım eksikleri. Zaten pek bilmem, ama evi size temiz, bakımlı teslim etmem gerek galiba, önceki kiracıların bıraktıkları şöyle böyle düzenlenmiş gibi değil. Gene de Dede Dayıma danışmam gerek. Zaten işçileri de, malzemeleri de o bulur, o alır!”
“Bunları benim ödemem gerek, ama henüz maaşımı almadım. Bu nedenle eksiklikleri ben maaşımı aldıktan sonra tamamlasak? Bugün itibariyle evinizi kiraladım, kiracınızım ve istediğiniz kira bedelini her ay size istediğiniz şekilde ödeyeceğim. O güne kadar da otelde kalmaya, okula gidip gelmeye devam ederim artık.”
“Size şu ana kadar paradan, puldan, kira bedelinden söz ettim mi hiç? Siz kalmayı arzuladığınız odayı seçin, orayı hemen sizin için temizlettirip hazırlatayım. Yarın sabah otelle ilişiğinizi kesin ve hemen buraya yerleşin. Aslında Dede Dayım buralarda hatta benim yanımda kalsaydı, misafir etmeyi bile düşünebilirdik sizi Dede Dayım veya biz olarak…”
Yutkundu, saçmaladığı zannındaydı, sözü değiştirmek gereğini hissetti genç kız;
“Buraya hemen yerleşmeniz arzum, bunda benim menfaatim de var gibi gözüküyor, itiraf etmeliyim. Okumayı çok istiyorum, önderlik ettiniz, ilk olarak karanlık dünyamdan sıyırdınız, ak bir dünyaya yöneldim, başlangıç olarak perdelerimle…
Bu nedenle o günlere çabuk ulaşmam için elinizi uzatmanızı, kapı komşum olmanızı istiyor, arzuluyorum, hem de hemen. Masraflar ve kira sizi korkutmasın. Ben öderim, siz de maaş aldıkça taksitler halinde benim banka hesabıma yatırırsınız, söz veriyorum, sizi ‘Öde! Öde!’ diyerek zorlamam!”
“Ben de hiç gecikmem!”
“Gecikmeyi istemem!” demek geçti öğretmenin aklından, ama diyemezdi.
“Otelden ayrılamam, çünkü aybaşında maaşımı alınca borcumu ödeyeceğime dair söz vermiştim. Bir öğretmen olarak, öğrencilerime karşı daha başlangıcımda yanlış yapıp yanlış örnek olmamak için otele borcumu ödemeliyim, ama nasıl?”
Karşısındaki genç kıza bunu anlatamaz, söyleyemezdi, hele ki daha okula başlangıcını bile yapmamışken. Düşünüyordu.
İki olasılık vardı genç öğretmenin zihninde, ya otelden hemen ayrılıp aybaşı tarihli senet verecek, ya da Tayfun Dededen dilenecekti. Cebindeki, daha doğru bir deyişle; bir “Çıkın” halinde babasının, annesinin bavuluna koydukları para ve altın bilezikleri bilmiyordu ki unutmuş olsun!
Otelci, sert, katı ve azarlayıcı bir tonla parasını istemiş; “Bulun!” diye emretmişti adeta. Dayı ise; “Üç ayda bir maaş aldığını, bu ayın son ayı olduğunu, cıbıl olduğunu, ama kaç para gerekiyorsa, saniyesinde bulup, getireceğini” söylemişti otelciye aynı ses tonuyla, kahredip aynen emreder gibi.
Tahsin, Tayfun Dedenin Hicran’dan borç isteyip alacağını aklına getirmemiş, hatta düşünmemişti bile.
Dede parayı getirdi, değirmenin suyunun nereden geldiğini(18) söylemedi. Tahsin’in otele borcunu ödedi. Tahsin, dedeye borçluydu, kaynağını, kimden borç aldığını bilmesinin önemli olmadığını düşünüyordu.
Hicran’ın şimdilik kaydıyla alelusul hazırlattığı odaya yerleşti. Pencereler yenilenen gazete kâğıtlarıyla kapatılmış olarak kalmış, sarı ambalaj kâğıtları üzerine battaniyesi ile çarşafsız bir yer yatağı hazırlanmış, duvarlara bir-iki çivi çakılıp askı asılmıştı. Şimdilik…
Heyecanla yerleştiği yer, eften-püften(1) idi, ama otele göre her bakımdan rahat, huzurlu, ev sahibi değil de, duygusal olarak isim veremediği dışında kimseye müdanası olmayacak şekilde kendinindi.
Huzuru olunca daha rahat düşünmeye başlamıştı Tahsin. Açılmamış olan okula gidişlerini sıklaştırmıştı, boş durmaktansa okulda, müdürün haberi olarak, hatta bir bakıma ona izin vererek(!) kendi çapında bir şeyler yapmanın huzur ve gururunu yaşıyordu.
Kütüphanede kitapların tozlarını alıp, düzenleyip yerleştirmek, eski evrakları dosyalamak, arşive(3), ardiyeye gitmesi gerektiğine inandıklarını ayıklayıp kaldırmak, götürmek…
Elinden, işaret parmağı eksik olmasına rağmen ufak-tefek, tamir-mamir gibi işler de geldiğinden gerekenleri yapmak kendisine zahmet olmuyordu. Bunların bir kısmını babasının evindeyken de yapıyordu, ortaokul, lise yıllarında…
Kira ile oturmaya başlamış, oturmaya devam edecek olsa da kendisine ait olduğuna içtenlikle inandığı evinin elektrik-su gibi bağlantılarını yapmıştı. Boya-badana, kendisinin de katkısını eksik etmediği onarım işlerinin çoğu bitmişti. Kendi zevkine göre alması gereken, musluk, ayna, masa-musa gibi gereklilikleri peyderpey(3) alıp tamamlamaya çalışacaktı.
Ev eski tas, eski hamam(1) görünümünde olsa da eksikleri gün-gün tamamlamayı düşünüyordu, ekonomik durumuna göre; acil, önce, öncelikle, kısa zaman içinde, sonraki zamanlarda uzun vadede alınıp tamamlanacaklar şekildeydi hazırladığı listeler, mutfak eviyesi ötesinin üzerine bıraktığı kalemi ve kâğıdıyla duruyordu.
Liste kendi başına değildi, kâğıt arkasına soru işaretleriyle sıralanmış eklentileri yapan da meçhul bir kişi değildi. Ne de olsa kadın aklı…
Üstündü!
Zamanının oldukça büyük bir bölümünü “Sevgiliye Deyişler” başlığı ile kaleme aldığı, ismini belirtmediği ajandaya kilitlediği karalama halinde deyişler, şiirler ve notlar alıyordu, bazen yolda, bazen okulda, bazen düşünürken aklına ne gelirse, aklından ne geçerse...
Tek sıkıntısı varlığını, evinde kokusunu hissedip de Hicran’ı görememek ve kapısına gidip onu arayamamaktı.
Günlerden bir gün, bir akşamüzeri okul dönüşünde evine geldiğinde neredeyse küçük dilini yutacaktı Tahsin. Evin kendi evi olduğunun şüphesini bile yaşamıştı, bir an, kısa, çok kısa bir an için olsa da.
Perdeler, halılar, avizeler, düzenli bir mutfak, rahat bir yatak odası, masa sandalye, televizyon, karaladığı listenin, soru işaretlerinin ve akla gelebilecek her şeyin tamamlandığı bir ev haline dönüşmüştü evi.
Engelleyemediği bir heyecanla üst kata tırmandı. Coşarak koştu dense, pek abartı olmazdı herhalde. İki defa tıklattı sol elinin işaret parmağıyla. Hicran kapıya çıkınca, farkındasızlığı yaşayarak coşkuyla, özlemle sarıldı ona;
“Çok teşekkür ederim. Söyle nasıl öderim senin hakkını? Bana bir dünya bağışladın. Borçluydum, daha çok borçlandım sana. Her ay aldığım maaşımla borçlarımı tasarruf edebildiğim kadarıyla taksitler halinde banka hesabına yatıracağım. Tekrar sağ ol hanımef… Yani teyze…”
“Bak bu sefer o kelimeyi tamamlamaman hoş oldu!” dedi Hicran gülümserken.
“Ancak senden bir söz almak istiyorum, iznin olursa…”
“Sen?”
“Eee? Öğrencim sayılırsın, ‘Sen!’ dememde sakınca olmasa gerek, istersen ‘Siz’ de diyebilirim, ama bu ‘Teyze’ hakkını yitirdiğin anlamına gelmez, öğrencim de olsan, teyzesin merak etme!”
“Peki, söyleyin öğretmenim!” derken ufacık da olsa fark edilecek bir istihza gizliydi, sesinde, nefesinde ve gözlerinde.
“Çok iyi! Okulu neden bıraktın, kaçıncı sınıfta bıraktın, söylemek istemezsen de anlarım, anlatırsan da en basitinden anlamaya ve sorununu çözmeye çalışırım!”
“Söylememde sakınca yok öğretmenim. Babam ölüp de tamamen yalnız kalınca, ablamlardan da destek alamayınca bıraktım okulu, ikinci sınıfı geçince. Sonrasında bir yıl daha sabretmek zor geldi bana…”
“Söz veremiyorum, ama araştıracağım. Yolu, yordamı bilmiyorum, senin için araştıracağım. Ancak sakıncası yoksa okulla ilgili belgelerinden neler varsa ve Nüfus Kâğıdını da verirsen kolaylaşır işim. Her şey olumlu sonuçlanırsa, okuyup liseyi bitirmeyi ve hatta üniversiteye gitmeyi düşünür müsün?”
“Öğretmenim siz olacaksanız, desteğinizi esirgemeyecekseniz, neden olmasın?”
“Bunun için söz veremem, çünkü yetkili değilim. Ancak elimden ne gelirse hepsini yapmayı deneyeceğimi bilmeni isterim. Peki, başka bir öğretmenin olursa okumaktan vaz mı geçersin?”
“Bana bu şevki verdikten, okuma imkânını yaratacak olduktan sonra, eğer her şey dilediğim gibi olursa okumayı nasıl isteyip dilemem ki öğretmenim?”
“Teşekkür ederim öğrenci kızım! Okullar açılmak üzere. Sana en geç yarın, mutlaka müspet ya da menfi bir haber ulaştırmayı diliyorum.”
“O kadar uzun olmasın öğretmenim, bekleyecek kadar sabırlı değilim!”
“Anlamadım, ama şu aşamada ne istediğin de önemli değil. Yeter ki öncelikle okula devamını sağlayabileyim. Deminki sözümü tekrarlayayım; Nüfus Kâğıdını vermen dışında, hatırındaysa hangi sınıfta, hangi bölümde idin, öğretmenlerinden aklında olanlar, hatıra niteliğinde zihninde kalanlar, sınıf arkadaşlarından hatırladıkların var mı? Başka bilmem gerektiğine inandığın şeyler varsa, sana ev ödevi; onları bana yaz ver, olur mu, lütfen!”
“Hemen öğretmenim!”
Nüfus Kâğıdını anında alıp getirdiğinde Tahsin, Hicran’ın gözlerine baktı;
“Söz vermiyorum gene, ama sonuna kadar uğraş vereceğim, yarın inşallah iyi haberlerle dönerim. Bu gece yığınla borcum olmasına rağmen iyi haberlere ulaşmak dualarıyla rahat uyuyacağım. Sana ve bana, ikimize de şans dilemek ister misin?”
“Evet, ama nasıl?”
Yaklaştı Tahsin, Hicran’ı yanaklarından öptü;
“İşte böyle teyze!”
Tahsin’in dünyada bugüne kadar yaşarken hissetmediği bir duygu, tatmadığı bir haz(2), yaşamadığı bir koku idi, genç kızın teninin kokusu.
Ve de tüm varlığını sarıp sarsan bir korku…
Hicran’ın duyguları? Yedi kat gökyüzüne yücelmişti sanki o öpüşün verdiği hazla…
Ertesi gün, akşamın oldukça ilerleyen bir vaktinde, Hicran meraktan perişan bir haldeyken, Milli Eğitim Müdürlüğünden aldığı olumlu bilgilerle eve yönelen Tahsin, sessizce, onu sevinçten çıldırtmak isteğiyle kapısına geldi ve tıpkı Tayfun Dedesinin yaptığı gibi usulca sol elinin işaret parmağının sırtıyla iki kez tıklattı kapısını.
Kapı açıldığında “Müjde! Öğretmenim! Kızım!” sesleriyle birlikte kucaklaştılar, öncesinde olduğu, oldukları gibi, bu kez çekinmeksizin.
Hicran, zorunlu evrakı, eksik fotoğraflarını tamamlayıp yıl başlangıcında yeniden devam edebilecek ve bitirebilecekti okulunu. Başlangıç olarak da okula yeni edebiyat öğretmeni atanıp gelinceye kadar da Tahsin olacaktı Hicran’ın öğretmeni, belki bir devre, belki sonlara kadar.
Hicran mutluydu hem evinde kendini koruyup derslerine yardımcı olacak bir koruyucusu, hem de okulda kendini destekleyen bir öğretmeni olacaktı.
Okul açıldı…
Günler, haftalar geçti aradan. Hicran her edebiyat dersini istek ve dikkatle beklerken, birbirine yakınlaştıklarını yalanlayamıyordu. Belki her ikisi de içten içe, fark edilmesinden çekinerek (belki)!!! Ta ki yeni atanan öğretmen gelip de Tahsin o sınıfı yeni öğretmene devredinceye kadar.
Beraber gidiyor, devam ediyorlardı okula Hicran ve Tahsin. Dönüşü yalnız ve hep küskünce oluyordu Hicran’ın, ayaklarını sürür gibi. Tahsin’in mutlaka üstesinden gelmesi gereken görevleri oluyordu, üstelik ertelemesinin mümkün olamadığı, yaz boyunca gerçekleştirdikleri nedeniyle ilgili kurum ona bir de müdür yardımcılığı görevini yüklemişti, ancak asaleten(3) değil, vekâleten(3), aynı maaşa bir bakıma angarya gibi.
Onun gelmesine yakın Hicran ışığını söndürüp perde arkasında onun ayak seslerini duymayı arzuluyordu, yani öğretmeni olarak Tahsin’in yollarındaydı gözleri. Tekrarında sakınca yok; sözüm ona öğretmeni olarak. Kendine yalancı olmasında hiçbir sakınca yoktu çünkü.
Belli olmak, kendini belli etmek istemiyor gibi görünüyordu, ama öğretmeni belki yaş farkı, belki öğretmen oluşu, belki hissettiği hareketleri, ancak kitaba el basmasının çekinikliği ile kendini biliyor, anlıyor, hatta özlüyor olmasına karşın uzak duruyordu, bu da üzüyordu kendisini.
Oysa biraz düşünse kendinin öne bir adım atmasının gerekliliğini akıl edebilirdi Hicran. Bir bakıma ne demişti, kontrollü olarak, hani meselâ; “İçimdeki yangınla yüreğim dağlansa da, kitaba el basıp söz verdim, sana dilediğin anlamda dokunmam, yeminime aykırı dokunamam, el uzatıp sıcaklığını bana aktarmazsan, içimi dökemem sana!” demiş olabilir miydi? Varsayılsın ki demişti!
Bir gün okula giderken dile gelmişti Tahsin;
“Çekinmezsen, güvenip inandığın birileri varsa, her günümün gecelerinde konumla ilgili sana öğrenmen gerekenleri aktarmaya çalışırım. Eksikliğin olan konularda da konu öğretmenlerinden rica ederim, onlar da senden desteklerini esirgemezler sanırım.” demişti.
“Nöbetçiye gerek yok, güvenmesem seninle olmam, hatta evimi bile kiraya vermezdim. Onun için, eğer sen bana güvenemiyorsan o zaman bulurum bir-iki kişi. İster misin?”
Konu açılmadan kapanmıştı.
Hicran o günden sonra özellikle bilemediği, üstesinden gelemediği, anlayamadığı konuları mazeret olarak gösterip teklifsizce zilini çalıp evine giriyor, televizyonu kapatıp, kitap ve notlarını açıp sorgularcasına gözlerine bakıyordu.
Tahsin, yeni gelen öğretmen nedeniyle okulda öğrencisi olmasa da, evinde öğretmeniydi Hicran’ın.
Ve gerçekti ki, Tahsin Öğretmenin Hicran’a öğreteceği daha çok şeyler vardı kendisine, kendisince bilmesi gereken, eğer moralsizlik olarak bir kısım şeyleri yapmasa, özellikle Kur’an’a el basmasaydı, öğrenimine devam ettirebilirdi baskı altında tutma mecburiyetini göz ardı edemeyeceği duygularıyla.
Okula başladığını, boş dairesine kiracı yerleştirdiğini duyup öğrenip ziyaretine gelmişlerdi ablaları, cümbür cemaat(1) denilecek şekilde, utanmaz enişteler ve çocukların tümüyle ve habersiz…
Öğretmen Tahsin’in kiracısı olması, daha doğrusu yaşamına destek olarak katılması nedeniyle yaşamla barıştığından ve bu barışıklıkla yaşama devam ettiğinde evinde her zaman hazırlığı vardı Hicran’ın.
Kestirmeden sorgulamaya geçti Hicran’ı ablaları, onu düşünüp ona yol gösterme isteğinden değil, Hicran yok olduğunda kendileri yaşamda olmasa da çoluk-çocuk, torun ve topalaklarının onun tüm dairelerini de ellerine geçirmesi dileğinde olsalar gerekti.
“Kimmiş? Bekâr bir öğretmenmiş! Malında, mülkünde gözü olmasın, sakın? Okula başlamışsın, açılmışsın, saçlarını kestirmişsin, perdelerini değiştirmişsin, yüzüne renk gelmiş…
Yoksa bilmediğimiz bir şeyler mi var kız? Namusun yerinde değil mi?”
Hiç aramayan, sormayan, sanki kendisini devamlı olarak takip ediyorlarmış gibi, yalan-yanlış, belki de uydurdukları birikimlerle sorguluyorlardı kendini. Muhtemelen dayılarından haber almış olsalar gerekti, Hicran’ın Dede Dayı dediği.
Uygunsuz sorularını, yüzsüz bir şekilde brifing(3) yaparak yüklemiş olsalar gerekti beyinlerine, aslında evlenmeden önce doğal güzelliklere sahipken enişteler nedeniyle bu niteliklerini kaybetmiş olsalar gerekti, dolaysıyla soruların onlar tarafından hazırlandığından şüphe edilmemesi mantıksızdı.
Hicran, “Bir saniye!” deyip aşağıya indi ve öğretmenini davet etti ilk kez evine; “Ablalarım geldiler!” diyerek.
Eve geldiklerinde de;
“Kimseyi inandırma mecburiyetim yok! Kimsenin namusumu sorgulamasına, iffetim hakkında konuşmasına, bekçilik tavrı sergilemesine de rızam yok, izin vermem buna asla! Öğretmenim, sizler evime misafir olarak geldiğiniz bugüne kadar şu eşikten içeriye adımını atmadı, farkındaysanız şimdi de eşik önünde bekliyor…”
Mikrofon arar gibiydi sesini yükseltmesini istercesine;
“O benim öğretmenim, karanlık dünyamı iki sözü ile aydınlatan, babamızın asker arkadaşının oğlu tesadüfen. Bana yol gösterdi, beni hayata bağladı, okumam, istikbalim için yönlendirdi. Bana bugünleri yaratan, beni bugünlere ulaştıran aşkım, canım, sevgilim, sevdiğim, ağabeyim, babam, her şeyim…
Babamı yitirdiğimden beri bu; ya ikinci, ya da üçüncü gelişiniz, ama evimin kapısına kadar sadece. Şimdi de ahkâm kesip(2), yaşantımla ilgili bilgi almaya çalışıyorsunuz, sözüm ona ufkumu aydınlatmakmış gibi gayeniz…
Siz ne zamandan beri benim yaşantımın bekçisi olma hakkına sahipsiniz ki? Bu hakkı size kim verdi? Ha merak ettiğiniz bir soru vardı; ‘Öğretmenimin malımda, mülkümde gözü olup olmadığı’ hakkında. Gözü yoksa da, onu notere, tapuya her neyse oraya zorla götüreceğim, ölünceye kadar evler üstümde kalmak, öldükten sonra ona, benden önce ölürse evlenip, çoluk çocuğa karışmışsa onlara kalması için her türlü girişimde bulunacağım!”
“Yanlış yapıyorsun Hicran? O bir yabancı bizler senin akrabanınız?”
“Affedersin enişte, benim hakkımda konuşma hakkını kim verdi ki size, susun, gerekiyorsa, ablalarıma konuşma hakkı verebilirim, o da siz gitmeden önce anlatabilecekleri kadar?”
“Ama…”
“Söz dinlemeye niyetiniz yok, anlaşılan. Size verdiğim altı dairenin dördünü geri alıyorum, Notere gidip ‘Vaz geçtim!’ diyeceğim, dört ayrı hayır kurumuna bağışlayacağım?”
“Nasıl yaparsın bunu, onlar bizim hakkımız…”
“Konuşma bitmiştir, altı dairenin hepsini geri alıyorum ve aynı kurumlara ikişer ikişer bağışlayacağım!”
Sinirlenmişti Hicran. Ağzını doldurarak konuşuyor(2), belki de içindeki birikmişleri kusuyor, devam etme arzusunu yaşıyor gibiydi. Tahsin, müdahale etme gerektiğini düşündü;
“Bak kızım! İlk söylediğin intifa hakkı olayını kabullenmem asla mümkün olamaz. Bu birinci söylemek istediğim konu. İkinci konu; ablalarına karşı bu kadar ağır konuşma. Ben öğretmeninim, kiracınım, elim, dışardanım, belki bugün var, yarın yokum. Bir masal olabilirim. Ama onlar ailen; annenin, babanın sana kalan hatıraları…
Seni aramamış olsalar da, et tırnaktan ayrılır mı? Hadi ellerini öp büyüklerinin, yeğenlerini de kucaklayıp yanaklarından öp…”
Sözlerini karşısındakileri incitmeyecek şekilde düzenleme gayretinde olsa gerekti;
“Benim yüzümden aranızda tatsızlık olmasın. Sırf sizlerin mutluğunuz ve huzurunuz için gerekiyorsa hemen yarın evi boşaltır, çeker giderim bir yerlere, istemesem de. Ama sizin aile varlığınıza, muhabbetinize engel olmak benim insanlığıma sığmaz. Ayrıca haddime değil, ama şu daireler konusunu da öğretmenin olarak ‘Bir kez daha düşün!’ demek isterim!..
Kapı eşiğinde ayakta durmaktan yoruldum, evime dönebilir miyim? Yarınki ders programımı hazırlamam ve birikmiş yazılı, ev ödevi ve kompozisyon kâğıtlarım var, okuyup değerlendirmeliyim, kararınızı bana aktarırsanız, ben de en kısa zaman içinde kararınıza uymaya gayret ederim.”
Nefes alırcasına yutkunduktan sonra sözünü düzeltme gayreti yaşadı;
“Bana ‘Çık!’ dersen kızım, yarın pılımı-pırtımı(1) toplayıp uzaklaşırım. Sizlere de ‘Hoş geldiniz!’ diyemediğim için üzgünüm, hayırlı geceler…”
Belki ek olarak söylemesi gereken, söylemeyi arzuladığı şeyler de olsa gerekti genç öğretmenin, ama eğitimi gereği uygun görmedi, sadece misafirlerin yüzlerine baktı, sırtını dönerken;
“İyi geceler kızım, evini terk edip boşaltmam hakkında niyetin ve kararın her ne ise, söz verdiğim gibi kararına uyacağımı, razı olacağımı biliyorsun!”
Hicran’ın küçük ablası bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi, yutkundu.
Büyük abla önce sakin gibiydi;
“Evleri geri almayı söylemen doğru değildi, değil mi?”
“Şaka yapar gibi mi göründüm?”
Edepsiz enişte gürlemek istedi;
“Buna hakkın yok, imza verdin, kanun kabul etmez!”
“İyi bir avukat ağabeyim var, biliyorsunuz, ‘Vazgeçme hakkımı kullanacağım!’ derim, diğer nedenleri zaten avukat ağabey bulur buluşturur, hele ki yardım kurumlarına bağışlayacağımı söyleyince yardım kurumlarının da desteğini alınca. Konuşma bitmiştir, başka söz de söyleyebilirim, ama hepiniz dışarı buyurun!”
Büyük abla kendisinden beklenmeyecek bir hışımla yerinden kalkarak kapıya yöneldi. “İmza verdin!” diyen eşinin koluna tutunarak çizmelerini giymeye çalışırken, kahreder gibi;
“Senin ‘İyiliğini isteriz!’ demek için gelmiştik, şu hale bak, bir kiracı için yok ettin, kapından kovdun bizi!”
Belki de söylemek istediği başka şeyler olsa gerekti, sonuçta adam başı üçer daire ve bugüne kadar kiraları alıp da paşalar gibi yaşadıkları hayattan geri dönüşleri mümkün olmayabilirdi.
Üstelik enişteler bohem hayatına(1) alışkındılar, işleri güçleri yoktu, herkese tepeden bakıp aşağıladıkları için iş bulmaları, onca rahatlıktan sonra da çalışmaları mümkün değildi.
“İyi geceler!”
Ve kapıyı kapattı arkalarından Hicran.
Ve söylediği sözlere anlam yüklememek için direnen öğretmenine içerlemişti(2), hiç mi anlayamazdı vermek istediği mesajı? Daha ne yapsındı bir genç kız olarak, öğretmenine?
Düşüncelere daldı Hicran, daha yarıyıl olmamıştı eğitiminde. Bir yarıyıl daha vardı önünde mezun olması için. Peki, sonra, sonrası?
Düşüncelere daldı Tahsin, Hicran’ın kendisini anlatmaya çalışmasının başlangıcındaki kelimeler de, o kelimeleri takip eden diğer kelimeler de değerli idi kendisi için. Son kelimelerle kendisine sığındığını, sığınmak isteğini belirtmiş olabilir miydi?
Öyleyse bunu; “Evden çık!” demeyeceğinin işareti olarak kabullenebilirdi. Hüsnü kuruntuydu(1) bu, doğal olarak…
“Hadi be sen de!” diyerek iç geçirdi. Ne de olsa küçük, küçücük, bir serçe kadar küçük bir öğrenciydi o, üstelik başlangıç kelimelerini bir kenara bırakırsa kendini ağabey gibi, baba gibi gören, aralarında dağlar kadar fark olan kendi düşündüklerini, düşünmesinin mümkün olmadığı.
Sessiz, sakin insanlar; yani Hicran ve Tahsin, biri ev sahibi, diğeri kiracı olarak evde kalma garantisini almış olsa da, istemeseler de sonbahar kendini tüketerek gelip geçmiş, kar-kış kıyamet günleri başlamıştı.
İnsanlar öğrenci ve öğretmen olarak evlerinden çıkıyor, Hicran, öğretmenin bazı bazen koluna girip, başını koluna yaslıyor, bazen “Bırrr!” şeklinde ses çıkararak, okula gelene kadar elini öğretmeninin montunun cebine sokuyor, çok zaman da üşüdüğü elini öpercesine ısıtması için öğretmeninin dudaklarına bırakıyordu.
Donuklukları okula ulaşınca bitiyordu. Ya eve dönüşü? Hele ki mukavemetsiz, üşümüş, dayanaksız, aynı donukluğu yaşıyor olarak Hicran’ın?
Taksitlerini de, evinin kirasını da maaşını alır almaz bankaya yatırıyordu Tahsin. Daima tasarruflu olmak zorundaydı. Montla idare etme vaktinin sonuna gelince eski paltosunu bavulundan çıkarıp asmıştı askılardan birine, ta üniversiteden beri kullandığı.
Paltosunun cebinde önce babasının verdiği paraları, sonra diğer cepte annesinin verdiği bilezikleri gördü. Paraların bir bölümüyle Hicran’ın dayısına olan borcunu ödedikten sonra, kalanını kuruşuna dokunmadan Hicran’ın hesabına yatırdı; “Borcun iyisi ödemek, derdin iyisi ölmek…” felsefesine(3) uygun olarak.
Bilezikleri ne yapacağını bilemiyordu, o güne kadar aklına gelmediği için tereddüdü olmamıştı, ama şimdi biliyordu ve çalınmasından korkuyordu. Aklına parlak bir fikir geldi; Hicran’a bileziklerin ince olanını hediye eder, kalın olanlarını da garanti gibi depozit olarak teslim ederdi.
Utanarak çıktı merdivenleri, hep Hicran gelecek değildi ya. Parmağının sırtı ile vurdu kapıya daha öncesinde olduğu gibi. Anlamıştı Hicran, kapıya çıktı. Ne söyleyeceğinin tereddüdünü yaşarken, eşikten içeriye adım atmama gayretiyle düpedüz öksürdü; “Hımm! Hığk!” gibi acayip sesleri çıkardıktan sonra, önce ince bileziği çıkardı;
“Annemin hediyesi, ben bunu sana liseyi bitirmenin hediyesi olarak şimdiden vermeyi düşündüm!”
Genç kızın cevap vermesine fırsat bırakmaksızın diğer iki bileziği de;
“Sana çok borcum var, borçlarıma karşılık bunları da kaparo olarak kabul et, lütfen!”
“İlk bileziği ‘Aldım, kabul ettim!’ diyeyim. Aslında hediyenin büyüğü, küçüğü olmaz, ama bunun yerine bir yüzük hediye etseydin, daha mutlu olur, daha çok sevinirdim. Dayıma da borcunu ödediğinden haberim oldu (sanki dayısına parayı o vermemişti)!..
Ayrıca bugün bankadan hesabıma yüklü bir para yatırıldığından da haberim oldu. Diğer bilezikleri ise kabul etmem mümkün değil. Söyle! Bu kadar parayı nerden buldun? Avans mı istedin, bilmediğim birilerinden borç falan mı aldın? Hem ben taksitli ödemelere bayağı alışmıştım, bu toplu yatırmanın anlamı nedir?”
“Yok, Hicran! Gelirken babam paraları paltomun bir cebine, annem altınları paltonun öteki cebine koymuştu. Unutmuşum, hatırlamadım, bugün paltomu çıkarıp astığımda elime geldiler. Ben de ‘Borcun iyisi ödemek!’ diye önce Tayfun Amcaya borcumu ödedim, kalanı da ‘Cebimde duracağına borcumu ödemiş olayım!’ diye üşenmeden hesabına yatırdım…
Bilezikleri de kabul et, lütfen. Bu güne kadar hatırımda olmadığı için kaygısızdım. Ancak şimdi evimde muhafaza edeceğim konusunda şüpheliyim, çaldırırım falan, hiç olmazsa borçlarım bitinceye kadar sende kalsın, borçlarımın garantisi gibi…
Lütfen! Olmasaydı, bulmasaydım, böyle bir teklifim olmazdı, olmadı da şimdiye kadar, bildiğin gibi.”
“Yani çalınırsa, benim evimden çalınmış olsun, sen borcunun altınların kadarlık kısmını ödemiş görün, öyle mi?”
“Yok, senin evin daha yukarıda, daha muhkem(3)…
Sana ulaşmak isteyen önce benim kapımdan, ya da penceremin önünden geçmesi lâzım ki tırmanırken en ufak ses farklılığını hissederim ve seni korurum, ne gerekirse gereksin!..
Benim öğretmen ve bekâr olduğumu bilip evde olmadığımı düşünenler, ufacık bir araştırmayla evimi talan ederler…”
“Bir şeyler bulamazlarsa daha fazla talan ederler ya!”
“O da doğru! Ama gene de sende kalsın!”
“Niye içeri girmiyor da kapıda konuşma gayreti yaşıyorsun öğretmenim?”
“Nedenini biliyorsun, unuttun mu, kitaba el bastırmıştın, içimde her ne çeşit duygular yaşıyor olursam olayım, Tanrıma ihanet, sana haksızlık edemem. Elini uzattığında bir daha ki sefere inşallah, gene de içtenliğine teşekkür ederim.”
“Peki, yılsonunda mezun olmuşum gibi, teşekkür anlamında seni öpebilir miyim öğretmenim?”
“Olur, tabii! Neden olmasın!” derken elini uzattı Tahsin. Hicran elini itekledi önce, sonra kucakladı, elleriyle Tahsin’in gözlerini, belki de utanarak kapattıktan sonra, içine sindirmeyi arzularcasına önce yanaklarından, sonra da “Anla!” demeyi anlatmak istercesine gereken yerden öptü.
Ve sonra utanmış gibi alelacele kapattı kapısını.
Tahsin şaşkınlığını üzerinden atamaksızın evine girince, kendini eylemek, düşünmek istercesine, beynini meşgul etmek amacıyla pencerelere bant çekti, streç filmlerle destekledi, aklına yeni gelmiş gibi, tasarruf amacıyla sadece salon ve yatak odasının kaloriferlerini açık tutup diğer her yerin kaloriferlerini ve kapılarını kapattı.
Bundan maksadı tasarruf etmek olduğu gibi, Hicran ders çalışmaya geldiğinde üşümesin arzusu vardı. Buna rağmen başarılı olamamıştı. Bir gelişinde tıpkı okula giderken olduğu gibi, ancak değişik bir biçimde, “Öğretmenim!” demek yerine sözünü gerçekleştirmişti;
“Bırr! Üşümeden burada nasıl yaşıyorsunuz hocam!” diyerek zulüm yaşatmıştı(2) genç öğretmene. Öğretmenin üstünde iki kazak vardı ve tasarruf etmesinin gerekli olduğu inancındaydı. Isıyı yükseltti ve sonra tedbirli, tehditli bir şekilde şakaya boğdu(2), Hicran’ın şikâyetini;
“Hocam, deme bana! Kendimi cami imamı gibi hissediyorum. Ben her zamanki gibi aydın bir Türk öğretmeniyim!”
“Tamam da öğretmenim… Ayrıca ağabey, baba, amca…”
“Şansını zorlama istersen, İki yanlış bazen üç-beş doğruyu götürür, en iyisi öğretmenin olmak…”
“Hiç anlamıyorsunuz!”
“Neyi küçük kız?”
“Anlamanız gerekeni. Her neyse, daha zamanı var, beklerim!”
“Anlamadım!”
“Önemsiz! Evin çok soğuk! Benim evime gidelim mi?”
“Dereceyi yükselttim, ev şimdi ısınır. Hem sana şu veya bu şekilde ablalarının ima ettikleri gibi bir söz gelsin istemem, bunu daha önce de söylemiştim galiba, hatırlıyorum!”
“O gün ilk kez, eşiğine kadar da olsa adım attın evime. Senin evine ders çalışmaya geldiğimi dünya-âlem(1) biliyor, bu; söz olmuyor da, senin benim evime gelmen mi söz olacak? Hadi gel, ışıklar söner, evli evine, köylü köyüne gider sevgili, canım öğretmenim!”
“Bu sözünü şöyle düzeltmem uygun olacak galiba; güzel cici kızlar güzellik uykularına(1), kocamış-kart öğretmenler de yaşlanmaya devam etmeye giderler…”
Hicran ısrarının armağanını almış, kapıdan beraberce çıkmışlar, merdivenleri bitirip üst kata, Hicran’ın evine ulaşmışlardı, defter ve kitaplar Hicran’ın elinde olarak.
“Kocamış değilsiniz öğretmenim, sadece kendinizin öyle kabul edilmesi arzusundasınız. Sizi düşünen yaşayacaktır da mutlaka, biraz zamana ihtiyaç olabilir, dünyada eşi olmayan en iyi insan, öğretmenim!”
“Abartma istersen! Hadi hemen derse başlayalım, daha yazılı kâğıtlarını değerlendireceğim!”
“Niye benim öğretmenim olarak kalmadın ki?”
“Hiç hallenme(2) küçük hanım! Asla ayrıcalığın olmazdı, gözünün yaşına bakmaz, hak ettiğin numarayı alırdın daima.”
“Hak ettiğim numarayı alacağımdan, hak etmediğimi vermeyeceğinden adım gibi eminim, ama gözyaşlarıma gerçekten kıyar mıydın?”
“Lâfın gelişi(1) işte… Hah! Hadi çöz bakalım bu ne demek!”
“Sözün gelişi, söz misali, meselâ ya da örneğin gibi bir anlam içerir!”
“Başka?”
“Öğretmenim zorluyorsun, ‘Hıdır, budur!’ diyeceğim, yakışmayacak! Siz anlatın, benim deyişimden farklı ise çayı siz demlersiniz, farklıysa artık o da sizin bileceğiniz şey, çayı ben demlemem!”
“Beni kandırıyormuşsun gibi bir his var içimde, edebiyat kurdu. Tamam, her iki halde de ben demlerim. Ancak önerim, liseden sonra okuyacaksan, mutlaka edebiyat fakültesini seç, rakip olarak seninle rekabet etmem, hoşuma gider, tabiidir ki o vakte kadar beynimdeki gri hücrelerin(18) ne kadarının işlevini yitireceğini(2) bilmem mümkün değil…
Mağlup olsam da umurumda olmaz, netice itibariyle bir zamanlar öğretmenliğini yaptığım öğrencime yenilmiş olurum. Lâfın ya da sözün gelişinin geniş anlamı ise; bir düşünceyi açıklamak için örnek gösterilmesi gerektiğinde o örneğe giriş olarak söylenen, ya da söylenmesi gereken söz demektir ki, bu da senin deyişlerinden farklı bir şey değil!”
“O halde ben kaybetmedim, ama siz de kazanamadınız, o halde ben sayfaları karıştırırken… Sahi, mutfağın yerini biliyorsun değil mi? Senin evle aynı formatta(3), çaydanlıklar ocak üstünde, eh biraz gayret eder, rafları karıştırırsan çayı da bulursun…”
“Eziyet etmek sana yakışmadı Hicran. Bilebildiğim, anlayabildiğim, hissedebildiğim kadarıyla sadist değilsin, ben soru işaretli yerleri çözmeye çalışırken kalkıp şu işi benim yerime sen yapsan, bedeli neyse öderim, ya da istediklerini yaparım valla!”
“Sahi tek el üstünde amuda kalkabilir misin(2)?”
“Kızım ben öğretmenim, cambaz değilim! Yalnız şunu bil ki babamın asker arkadaşının kızısın. Seninle tanıştığım için sevinçliyim, kavga etmen bile hoş!”
“Sadece o kadar mı?”
Sözü mutfaktan yankılanmıştı, açılan kavanozun sesi, çaydanlığın ocak seti üzerine konuşu, çay bardağı sesleri ile gelip yanına oturduğunda cevabı hazırdı;
“Güzel kız, sevgili öğrencim, tabiidir ki o kadar değil. Kulağını çekmem gerekirse, çekerim, yaramazlığını, yanlışını görüp popona vurmam gerekirse popona vururum, üstelik bu hareketlerime kızacağın da umurumda olmaz, öğretmenin değil, ağabeyin olarak ses çıkarmayacağından eminim çünkü…
Haydi, öğretmenliğimi konuşturmanın zamanı geldi, işaretlediğin yerleri beraberce süzelim(2), anlatayım, sonra uykuna dal, güzelce uyu ve açık zihinli ol ve sabaha beraberce gidelim okuluna…”
Hangi vakte kadar çalıştılar, belli değil, dirense de esnemesi ele vermişti Hicran’ı.
“Öğretmenim, rahmetli annemi hiç görmedim, bilemedim, ama ablalarım küçükken bir yerleri acıdığında annemin; ‘Öpeyim de geçsin!’ demişlerdi, yanağım çok acıyor, öperseniz geçer mi acaba?”
“Denemenin zararı olur mu? Annelerin de, öğretmenlerin de vurdukları yerlerde güller bittiğinde, öğretmenler de anneler gibi öperse neden o genç kızın acısı dinmesindi ki?”
“Teşekkür ederim!”
“Ne demek güzel kız! Görevim! Ama ‘Keşke kitaba el basmasaydım!’ diyesim geliyor çok zaman, bu benim uzak durmak mecburiyetim…”
Kapıyı kapatırken sessizlik egemendi apartman dairelerine, gülümseyerek uyuyordu yatağında Hicran ve ikilemler(3) içindeydi Tahsin. Genç kız kendi mi yatmıştı yatağına, yoksa yatırmış mıydı onu üstünü örterek?
Önemsizdi, netice itibariyle gülümseyerek, belki kendini rahat hissederek huzurla uyuyordu ya…
Ertesi sabah yola sis inmiş, yerler gecenin ayazı ile daha bir donup cam gibi olmuş, belki benzetmek hilâfı hakikat(1) gibi görünse de buzlanmış olmayı bırak Arap sabunuyla, ya da karteri(3) delinmiş bir aracın motor yağı ile sıvanmış yaz sıcağındaki asfaltlar gibi kaygandı.
Kış gereğini de terk edip artısı ile meydanlara egemen olma gayretindeydi. Çatıların baca bölümlerine sinmiş her türlü kuş, donmak ya da sokak kedilerine yem olmamak için, açlıklarına tahammül etme çabasına bürünmüşlerdi.
“Koluma gir, öncelerde olduğu gibi! Kayıp düşmeni, bir yerlerini kırıp, yaralayıp incitip berelenmeni istemem, seni seviyorum, başkalarına, ablanlara doktorlara, hemşirelere bile emanet edemem seni. Ben bakarım, ama nasıl bakarım onu da sen düşün! En iyisi ne sen düş, ne de ben sana bakmak zorunda kalayım. Ama çay demlerim bak, demedi deme!”
Zırvaladığının(2) farkındaydı, ama sözler, gırtlağındaki üç düğümü aşıp dökülmüştü ortaya, üstelik kaygan zemin üzerine ateşle yazılmış yazılar gibi.
Hicran’ın canına minnetti(1) öğretmeninin bu sözleri, sözlerini iki ettirmedi.
Evden çıktıklarının ilk beş dakikası, en fazla yüz adım kadar ya olmuş ya olmamıştı ki, el yerine; Öğrencisine verir talkını, kendi yutar salkımı” örneği Tahsin kaymış ve sırtüstü uzanmıştı yere.
Son anda kolunu kurtarıp yandaki direğe sarılmak ve Tahsin Öğretmenini tutup sözüm ona onun düşmesini engellemek isteyen Hicran da onun üstüne adeta kapaklanmış(2), başını buzlar yerine onun göğsüne çarpmıştı, oldukça şiddetli hem.
Hicran gülmekle, gülmemek arası çaba yaşarken, bir taraftan da yandaki direğe tutunarak öğretmenini kaldırma gayretinde oldu.
“Yaşamımı kurtardın, ya göğsün yerine beton gibi sert zemine çarpsaydı kafam? Bensiz ne yapardın ki sen?”
Hicran en ufak imkânlardan bile yararlanma gayretindeydi, yeter ki anlaması gereken anlasın ve anlatması gereken neyse anlatsın ister gibi. Devam etti;
“Gene de söylemek istediğim şu, bizlere öğrettiklerinizden; ‘Kendi muhtaç bir himmet dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede(19)! Ya da; Kelin merhemi olsa kendi kafasına sürer!’ derler” derken koluna girdi kolunu sıkarken, istençle(2) sordu;
“Hissettin mi?”
“Bu sözleri de işittim ya senden, artık gözüm kapalı mı giderim öteye, açık mı, Tanrı bilir! Soruna gelince iman tahtam(4) göçtü galiba kafanın darbesiyle. Popom da biraz acıdı düşmemin şiddeti ile. Bugünkü dersleri kimseye belli etmeden ayakta vermeye gayret ederim. Eğer birine, özellikle diğer öğretmen arkadaşlarımdan herhangi birine söylersen…”
“Ne yani külâhları mı değişiriz(2), kıyar mısın bana, döver misin beni?”
“Kıyıp dövebilir miyim seni!”
“Kıyıp dövemezsin, değil mi? Çünkü seviyorsun beni…”
“Elbette ki!”
Hicran bu kez elini tuttu Tahsin’in. İkisinin de ellerinde eldiven yoktu, ikisinin de elleri üşümüştü, ancak sıcak, sıcacıktı elleri, ayaza rağmen;
“Peki, şimdi bir şey hissettin mi?”
“Neden sorduğunu bilmiyorum. Anladımsa Arap olayım(1)!”
“Evet, Arap oldun. Çünkü söylemek istediğini söylememek için direndiğini bir kadın olarak hissediyorum. Bir şeyleri kapatma gayretini kendin de göz ardı ediyor, ya da etmeye çalışıyorsun, tüm konu; kitaba el basmış olman, değil mi?”
Sessizlik egemen oldu ortama bir süre ve Hicran, Tahsin’in yalpalayarak yürümesinden etkilenerek tekrar sordu;
“İyi misin?”
“İman tahtamda eziklik oldu galiba. Kafa tahtamda değişiklik, eksiklik yok gibi görünüyor, çok şükür!”
“Önce revire git, derslerim ağır olmasa ben götürürdüm seni, ama yitirmemem gerek! Olmazsa hastaneye. Oldu, oldu, olmadı benim evde yumuşatıcı krem var, akşama yatmadan evvel süreriz, iki günde geçer!”
“İman tahtama mı, popo tahtama mı, kafa tahtama mı?”
“Şansını fazla zorlama istersen öğretmenim, sen de biliyorsun!”
Okula gelmişlerdi. Hicran o an için unutmaması gerekliliğini hatırlatmak istercesine;
“Bitmedi, akşam gene görüşeceğiz. O nedenle erken gelmeye çalış öğretmenim!”
Sözleri emir kipinde “Öğretmenim” sözünü uzatmasında da bir ima, serzenişimsi bir istihza var gibiydi.
Hicran, akşam, daha doğrusu uzun kış gecelerinin yorgunluğunda yolunu bekledi Tahsin’in. Tahsin gelince anahtarla kapıyı açıncaya kadar otomatla kapıyı açtı ve seslendi;
“Biraz gayret et, hadi bana kadar basamakları adımla, paltonu burada çıkartırsın, üşümüşsündür. Kaloriferler cayır cayır yanıyor(2), çorba yaptım, çay da demledim. Dünden bir-iki parça bir şeyler var, seni merak edip beklerken başka bir şeyler yapmaya mecalim olmadı, beraber doyunuruz…
Hem bugünkü derslerimde yanıldığımı söyledi öğretmenim. Belki senin ev sahibim olduğunu bildiğinden kırık not vermedi, ‘İyi çalış, tekrar sözlüye kaldıracağım!’ dedi. Çabuk iyi olup beni çalıştırmalısın, ders öğretmenimin sorduklarından yanlışlarımı düzelterek, doğrularını çalışıp öğrenmektense senin ağzından dinleyip öğrenmek istiyorum!”
İkisinin de ağzından başka söz çıkmamış, merdivenler üzerlerine yıkılmamıştı!
Soyundu, dökündü Tahsin. Eşofmanlarını dairesinden getirmişti Hicran. Sessizce tükettiler tabaklarındakileri, çaylarını içerlerken.
“Of!” dedi Hicran. “Nasıl bitecek bu yıl? Yarıyılı henüz bitirir gibiyiz, bakalım ne zaman bitecek, bir yarıyıl daha var önümüzde…”
“Hani üniversiteye devam edecektin. Nereyi kazanıp, nereye devam edeceğin belli değil. Mezun olmakta acele etme. Yoksa hemen kavuşmayı istediğin bir arkadaşın mı var, cici kız?”
“Üniversiteye gitmekten vazgeçtim, öncemde neden söylemediysem, bilmiyorum. Evet öğretmenim, hayat arkadaşım olmasını dilediğim biri var yaşamımda. Ben onunla evlenmek, çocuklarımızı doğurmak, onları büyütüp; bilen, anlayan, kültürlü, ama açılmasını, konuşmasını, sevgisini belli etmemek için ıstırap çeken babaları gibi olmalarını diliyorum…
Peki, öğretmenim siz nereden hissettiniz bir arkadaşım, daha doğrusu bir sevdiğimin olduğunu?”
“Taş attım, kolum yorulmadı(2), ama tutturdum. Madem üniversiteye devam etmeyecek kadar seviyor, istiyorsun onu, onun seni birisinden istemesi gerek! Ablaların o sitemli davranışın(1) ve el koydukların nedeniyle buna rıza göstereceklerini pek sanmıyorum. Tayfun Amca eğer kabul ederse ondan istemeleri gerek seni. Olmadı ben; ‘Allah’ın emri…’ der demez madem onda gönlün var, başlangıçta nazlanır gibi olsam da sonuçta senin mutluluğun için; ‘Verdim, gitti!’ derim.”
“Eğer sevdiğim insan; ‘Üniversiteye git! Ben beklerim!’ derse giderim, ama ben bir yarıyılı bile onu beklememek, onun olmak için sabırsızken, liseyi bitirir bitirmez, sevdiğime kavuşmayı, onun olmayı düşlerken, bir dört yıl daha onun için sabırlı olabileceğim geçmiyor aklımdan…
O muhteşem, muhterem, sevgili, büyük, utangaç, ama sevdiği için her şeyi göze alacak bir insan, beni sevdiğini biliyorum, ben de onu seviyorum hem de onun bilmediği kadar çok…”
“Eee! Önemli mi? O delikanlı, ya da genç adam da senin gibi üniversiteye gitmeyecek mi seni hak etmek için?”
Tahsin hüznünde kendini yitirmiş, söylenenlerden bir şey anlamıyor, sadece beynindeki kurgulara göre, yaşamının daha sonralarını düşünüyor olsa gerekti, bir mutfak robotu gibi planlanmış işleri gereğince yapmasının mecburiyeti gibi.
“O, zaten üniversite mezunu!”
“Öğretmenlerimizden biri mi yoksa?”
“Neden olmasın!”
“İyi! Şimdiden mutluluklar dilerim. Ama Nikâh Şahidin ben olursam sevineceğimi bil!”
“Olur!"
Tahsin’in bağrına taş basmak(1) geçiyordu içinden.
“Cesur olmazsan, içini açmazsan, işte böyle eloğlu gelir, canını vermekten sakınmayacağını alır, sen de işte böyle avucunu yalar, ömrünün bundan sonrasını boşu boşuna tüketirsin!”
Yaşamında değer verdiği ilk, tek ve gerçekten son insan kuş gibi uçup gidecekti yaşamından. Şimdiden onsuz nasıl yaşayacağının, o sevdiği onunla birlikteyken, onsuz olarak yaşamak hezimetine nasıl katlanacağının hesabını yapıyordu.
Eviyle ilgili daha bitmemiş borçları vardı, ama beis yoktu(1), yüreği asla ve mutlaka dayanamazdı, bu nedenle bir başka eve taşınırdı, hatta tayinini ister, Türkiye’nin neresi olursa olsun, en uç noktasına bile Türk Bayrağı dalgalanıyorsa gitmekten çekinmezdi. Belki, belki de kestirmeden ölür, ölüverirdi.
Derse başladılar, her ikisinin de aklı karmakarışık olsa da. Hicran’ın gerçek öğretmeninin yanlış dediklerinde yanlışlıklar yoktu. Muhtemelen dalgınlığının uç boyutlarını hissedip gerçeğe dönmesi için kulağını bükmüş, bundan da velisi olarak kabullendiği Tahsin’in bilgilenmesi gerektiğini düşünmüş olsa gerekti.
Tahsin anlaması gerekeni anlamış, doğruların bir kez daha üzerinden geçmişti, aklını başına devşirmesini(1), sevdiği insanı bir süreliğine de olsa unutmasının gerekliliği şeklinde.
Tahsin olmayan yanlışların nereden ve neden kaynaklandığını Hicran’ın itirafından sonra bildiği için yapabileceği bir şeylerin olmamasının dalgınlığını yaşıyordu.
Bir ara kafasını kaldırdığında onun kendisine, hatta saçlarına baktığını görüp huysuzlandı, huzursuzlaşıp kızarcasına;
“Sen beni dinlemiyorsun galiba? Ne varmış saçlarımda öyle dik dik niye bakıyorsun, saçlarımda kellik mi, beyazlıklar mı görüyorsun yoksa?”
“Yok öyle bir şey, sadece dalmışım. Kim bilir saçlarını öpen, koklayan, parmaklarıyla tarayanı ne kadar mutlu edeceksin, düşündüğüm bu?”
“Kalbim boş küçük hanım!”
“Sanmıyorum. İnanayım mı? ‘Boş değilse Arap olayım!’ der misin?”
“Boş değilse Arap olayım!”
“Gerçekten Arap olduğunun farkında değil misin sen? Üstelik yakışmayanın da yakışmadığının farkında değilsin! İznin olursa önce bir öykü, sonra gerçekleri sıralamaya çalışayım mı bildiğimi sandığım sevgin konusunu?”
“Anlatın lütfen, küçük hanım neler de biliyormuş, öğreneyim bakalım!”
“Öyküyü mutlaka biliyorsunuz; ‘Tembel çiftçi ve Tanrı.’ Tembel çiftçi Tanrıya rastlamış, ‘İyi ki rastladım, ben işleri yapmayı sevmiyorum, ama hasadı da yapmam gerek! O nedenle kış gelmeden önce haber ver ki, hasadı kaldırayım!’ demiş. Zaman gelmiş, geçmiş, çiftçi bir sabah kalkmış bakmış tarlası kar altında. Sitem etmiş Tanrıya, ‘Hani haber verecektin!’ diye. Tanrı dile gelmiş; ‘Dağların tepelerini akladım, görmedin, sırtlara yayıldım, görmezden geldin, eteklere indim, fark etmedin, çiseledim bilmedin, eee zaman geldi, günah benden gitti!’ demiş. Anlaşılmayan?”
“Hiçbir şey, Tanrı gereğini yapmış! Bence!”
“Şimdi bir başka öykü…”
Hicran cebinden bloknotunu çıkardı, unutmamak için not almış olsa gerekti;
“Bazı gerçekleri maddeler halinde sıralamışım, başlıklardan sonra, izah da edeceğim, doğal olarak sessizlik isteyeceğim senden ve bitirinceye kadar asla itiraz etmemeni de, lütfen!
1. Evini düzenlediğimde, muhtemelen içinden gelerek sarıldın bana. İzin verdim, çünkü seni mutlu görmek gerçekten beni de mutlu etmişti. Kur’an’a el basmıştın, dokundun, yeminin geçerliliğini yitirdi…
2. ‘Sen!’ deyişlerine asla ses çıkarmadım, yaklaşmanı, yakınlaşmanı istiyordum çünkü. O güne kadar hissetmediğim, yaşamadığım duyguları yaşamaya başladığıma inanarak.
3. Kayıt için şans dileme öpüşünü istedin, aldın, yanağımdan. İstemesem, rızam olmasa sokakta bulurdun kendini. Üstelik duygularından emin oluşumun başlangıcıydı bu. Duygularımın da, doğal olarak…
4. Sonra ‘Müjde!’ deyip kaydımın yapıldığını söylemek için kapıma gelince gene kucakladın beni. Artık yemininin kefaretini ödemen(1) hiç geçmiyordu aklından, ateşin bacayı sarmakta(1) olduğunu hissettim, sen direniyordun!
5. Ders çalıştırmak için ‘Yanımızda birinin olmasının gerekliliğini’ söylediğinde; ‘Güvendiğimi” söyledim, sesin çıkmadı.
6. Gözlerine devamlı bakmam, ‘Hissettin mi?’ deyişlerim bir kenarda dursun şimdilik.
7. Ablamların yanında; ‘Canım, sevgilim, sevdiğim’ dedim, sen sadece ‘Ağabey, baba’ takıntılarıyla ilgilendin!
8. Isıtmak için ellerimi montunun cebine soktum, başımı omzuna yasladım, ellerimi nefesinle ısıtmak için dudaklarına götürdüm, dudakların ellerimi değil, ellerim dudaklarını öptü, çünkü hiç gereksizken çekindin, çok zaman değil, her zaman olduğu gibi. Öpseydin gene ses çıkarmazdım, mutlu olurdum.
9. Mezuniyet için bileziği verdiğinde, ‘Yerine yüzük vereydin!’ dedim, sözüm dikkatini çekmedi, havada asılı kaldı.
10. Teşekkür için gözlerini kapatıp, öptüm önce yanaklarından, sonra istediğim yerden, cevap vermedin, belki korktun, ilgilenmedin bile. Yandığımı hissetmedin bile.
11. ‘Sevgili, canım öğretmenim!’ deyişim herhalde anlamsız kaldı kulaklarında.
12. Anneler, öğretmenler gibi öptün, sanki mecburiyetin varmış gibi.
13. Benden üç-beş yaş büyüksün, kitaba el bastığını unutup da, unutmamış gibi davranışın benim için yok hükmünde. Çünkü anlaman gerektiğini anlamak, karşılığını vermen için hiç çaban olmadı.
14. ‘Dünyada eşi olmayan…” diye tarif ettiğimin sen olduğunun da farkına varmadın.
15. ‘Gözyaşlarıma kıyar mıydın?’ cevabını kendim verdim.
16. Bir yerim acıdığında öpersen geçermişmiş. Canımın acıdığını bilmek bile istemedin, bırak öpmeyi.
17. Buzlu günde düşmeden önce “Seni seviyorum!’ dedin, yavan, duygusuz, yarım yamalak üstelik otobüste karşılaşmış iki eski arkadaşın yapmacık deyişleri gibi; ‘Seni seviyorum!’ ne demekse? Muhtemelen düşüp de başına dert olmamam için, maksat söz olsun, beri gelsin gibi galiba.
18. ‘Bensiz ne yapardın sen?’ dediğinde kılın bile kıpırdamadı!
19. ‘Külâhları değiştirdiğimizde kıyar mıydın bana?’ dediğimde ‘Kıymam!’ dedin; cevapladım; ‘Çünkü beni seviyorsun!’ Cevap yok, çünkü Arap olmuştun.
20. En son ‘Hayat arkadaşım olmasını dilediğim bir öğretmene âşığım!’ dedim, ya ben tam olarak anlatamadım, ya da sen anlamamakta direndin. Düşünsene bay öğretmenlerden senin dışında bekâr ve âşık olabileceğim bir başka biri var mı? İllâ ilkokul çocukları gibi ’Öğretmenim, canım benim, canım benim, seni ben çok çok severim(20)!’ diye şarkı mı söylemeliydim? Çaresiz kaldım, senin olmayı istediğimi benim mi söylemem gerekti? Verecek cevabın var mı?”
Yaklaştı Tahsin, karşısındakinin istediğinden emin olarak öptü, cevaplanmış olarak ve utanarak başını eğerek suskunca, fısıldar gibi sordu;
“Seni ilk anımda sevdim, utangaç, korkak, saçları yerde, o andan beri seviyorum. Boynumun büküklüğünü yok ettin, benim olur musun?”
“Hayır genç adam! Okulumu bitirmem gerek, iyi bir eş, aynı iyilikte bir anne olarak çocuklarımı yetiştirmem için. Beni yarıyıl beklemeli, sabretmelisin evimin direği olman, senin olmam için. Haydi, şimdi evine git!”
“Bir kere daha…”
“Doğru evine öğretmenim, genç adam, aşkım, sevgilim, sevdiğim, her şeyim, yarınım, yarınlarımın tümü…”
“Ben ne senin kadar cesur, ne de senin gibi gayretliyim. Ama dualarımla yarıyılın sona ermesini özlemle bekleyeceğim, Kur’an’a el basmamın gerekmediğine inandığım kefaretini de ödeyerek…”
Ne demişti şair; “Özlemin azı, çoğu yoktur, ağırdır işte!(21)”
Gerçekten…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kadı Bedrettin Camii; 1961 yıllarında Edirne’de böyle bir camii vardı. O yıl lise son sınıfta kaldığım için hem dini bilgilerimi genişletmek ve müezzinlik yapmak için o camiye sabah namazları dâhil devamlı olarak gitmiştim. Ufak bir hatıra dizisi çizmem gerekirse hoparlör mevsimi başlamamış olduğundan(!) Selimiye Camiinin de ön minarelerinden ezan okudum. Soyadlarını özellikle yazmayı istemediğim hepsinin rahmetli olduğu hocalarım Kadı Bedrettin de Muhsin Hoca, Selimiye de Hüseyin Hoca ve Edirne Müftüsü Yaşar idi.
Edirne’de zamanında 300 e yakın camii varmış, şimdi yüze yakın camii olduğu söylenmekte. Ailemin dört yıl kaldığı şehirde, ramazanın her teravihini ayrı camilerde geçirmeme rağmen, tüm camileri dolaşıp bitiremediğimi ifade etmeliyim.
Şu anda yaşım gereği sadece ibadet için yöneldiğim (Ankara’da) Süleymaniye Mescidinin varlığından da bahsetmesem olmaz.
Taha; Kur’an’ı Kerim’in 20. Suresi olup, 135 ayetten müteşekkildir. Özetlemem gerekirse bu ayette Âdem-Havva, Musa-Firavun, kıyamet hakkında bilgiler verilmektedir. Bu; genelde, hacı-hoca-hafız-müezzin gibi dini bütün zevat, ya da zümre tarafından erkek çocuklara verilen, bir halifeye göre “Sırlardan bir sır” anlamına gelen bir addır.
Tahsin; Güzel bulma, beğenme, aferin diye alkışlama.
Tayfun; Çin Denizi ve Büyük Okyanusta görülen, atmosferde alçak basınç alanlarında görülen kendi etrafında hızla dönen, rüzgârları ve sel gibi şiddetli yağmurları olan güçlü tropikal siklon.
Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur.
Zinnur ismi her ne kadar kız çocukları için kullanılan bir isim ise de, Arapça olan bu kelime “Nurlu, ışıklı, aydınlık” anlamlarında erkek çocuklara da konmaktadır.
Zinnureyn-Zennureyn-Zennure; Hepsi “İki nur sahibi” anlamındadır. Bir kişi karısı öldükten sonra onun kız kardeşini (yan, baldızını) nikâhına alırsa bu unvanı almaktadır. Nitekim Hazreti Osman Peygamberimizin kızlarından Rukiye ile evlenip sonra o ölünce kardeşi Ümmi Gülsüm ile evlenince bu ismi hak etmiştir.
Zennube; Günahkâr kadın, Dansçı kız.
Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(1) Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.
Al (El) Bebek-Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, çok nazlı, şımartılmış, şımarık.
Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
Anladımsa Arap Olayım; Hiçbir şey anlamadığımız anlar için kullanılan söz (Tefsir edenler yanlış buluyor).
Ata Ocağı; Dedelerin, babaların yaşama devam ettiği yer.
Ateş Bacayı Sarmak; Bir gönül işinin oldukça ilerlemiş olması. Tehlikeli bir durum, önüne geçilemez, önlenemez bir biçim almak.
Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.
Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
Bohem Hayatı; Aslında çingenelere özgü gamsız, kedersiz, tasasız, derbeder, kasavetsiz, savruk, hoş, paraya pula önem vermeden yaşama şeklini ifade eden eski, günümüzde de geçerliliğini koruyan hayat tarzıyla ilgili bir terimdir.
Canına Minnet; Beklenmeyen bir durumla karşılaşıldığında duyulan memnuniyetin anlatımı.
Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Çenesi Düşük; Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.
Dalyan Gibi (Flinta Gibi); Boylu-boslu.
Deli Dumrul; Dede Korkut hikâyelerinden biri. Delilikle eşit başarılı işler yapan kişi.
Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Ehli Namus; Namuslu kimse. Namus ehli.
Eski Tas, Eski Hamam (Eski Hamam, Eski Tas); Hiçbir şeyi değişmemiş, eski durumunda kalmış.
Fahri Görev; Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan iş, görev.
Fizyolojik Yapı; Fizik yapısı (beden, vücut ) ile ilgili.
Gamlı Baykuş; Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi.
Gani Gani; Çok bol bir biçimde, çok çok, bol bol.
Gazete Tefrikası; Gazetelerde parça parça yayımlanan yazı.
Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hilâfı Hakikat; Hakikate muhalif. Gerçeğe ve hakikate zıt.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Hüzünlü Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli (hüzünlü) gibi durağan hali olan kuş.
İllâ, İllâ Ki; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İntifa Hakkı; Kişinin bir mal üzerinde ömür boyu kullanma hakkına sahip olmasıdır. Bir mala sahip olmak, ya da malın bir kişiye ait olması anlamında değildir.
Kallavi Çay; Mecazi manada çok iri, kocaman, su bardağı ile verilen çay.
Kefaret Ödeme; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günah, söz verilip de sözden dönülmüşse Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Lâfın, Sözün Gelişi; Bir düşünceyi açıklamak için örnek gösterilmesi gerektiğinde o örneğe giriş olarak söylenen, ya da söylenmesi gereken söz.
Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.
Levazım Subayı (Asteğmeni); Gereken, lâzım olan yiyecek, içecek, mutfak ve malzemeler gibi şeylerle meşgul olan subay.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mantı Burunlu; Ufak, hokka gibi tarifine uygun burnu olan.
Münzevi Yaşam; Topluluktan kaçarak, yalnız başına yaşama biçimi.
Necip Olsa; Biz; “necebolsa, necepolsa” diye telâffuz ederiz. Anlamı; “Nihayetinde, sonuçta, netice olarak” diyebileceğimiz yerel bir söyleyiştir.
Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.
Paşa Çayı; Genelde küçük çocuklara verilen soğuk ve açık çay.
Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.
Pos Bıyık; Uzun ve gür bıyık.
Sabahın Kör Vaktinde; Sabahın en erken vaktinde, yani tavuklar bile uyurken anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber yanlış kullanıldığı ifade edilmektedir. Sabahın başlangıcı, “İşe erken başlamanın sevinci olmalıdır!” denilmektedir. Bir bakıma “Erken kalkan yol alır!” anlamındadır.
Sevgi Acemiliği; Türkçemizde böyle bir deyim yok (sanıyorum) Sevgi konusunda tereddüdü olmak, sevip sevmediği konusunda kararsızlığı anlatmak istedim.
Sitemli (Sitemkâr) Davranış; Sitem eder gibi davranış. Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden ya da öfke halinde belirtme hareketi (Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme).
Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.
Tanışma Faslı; Herhangi bir nedenle bir araya gelen insanların önce isimlerini ve ast-üst, bay-bayan olarak birbirine anlatması gerekenler.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
Tercih Hakkı; Bir şeyi öbürüne göre daha iyi, daha üstün, daha faydalı, daha önemli sayma hakkı. Yeğleme Hakkı.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Yandan Çarklı Çay; Şekeri içine konulmamış, yanına konmuş çay. Genelde kahve için kullanılan bir deyim.
Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.
Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.
(2) Acz İçinde Olmak (Kalmak, Yaşamak); Gücü yetmemek, becerememek.
Ağıt Yakmak; Sevilen birinin ölümü, ya da toplumca uğranılan bir acı dolaysıyla ağıt özelliği taşıyan bir şiir yazmak ya da böyle olaylarla ilgili ağıt söylemek (Ağıt; Ağlamak eylemi. Ölen bir kimsenin değerini, iyiliklerini, onun ölümünden dolayı duyulan acıyı sayıp, döken şiir, yazı, makamlı şiir, söyleyiş, deyiş ve inlemeler, höykürmeler).
Ağzını Doldurarak Konuşmak; Ara vermeksizin, devamlı olarak ve genelde kötü sözlerle konuşmak.
Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek (Geçmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Amuda Kalkmak; Ellerin üstüne dayanarak bacakları yukarı kaldırmak ve yere baş aşağı dikey durmak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Ballandıra Ballandıra Anlatmak; Bir şeyi insanı imrendirecek biçimde öve öve anlatmak, çok överek anlatmak.
Boş Bulunmak; Dikkatsiz ve dalgın bulunmak. Söylenmesi sakıncalı olan bir şeyi söylemek, görünmemesi gereken yerde görünmek.
Bölük Pörçük Anlatmak; Bütünlüğü sağlanamayacak, sağlanamamış şekilde, parça parça anlatmak.
Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
Can Atmak; Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek.
Can Kulağı İle Dinlemek; Çok dikkatli dinlemek.
Cayır Cayır Yanmak; Çok şiddetli ve alevli yanmak.
Çentik Atmak, Çentik Yapmak; Çentiklemek. Bir şeyin kenarından keserek veya kırarak küçük bir kertik, tırtık açmak. Küçük oyuk haline getirmek.
Dişinden Tırnağından Artırmak; Her türlü ihtiyacından kısarak, azar azar biriktirmek.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Efkâr Basmak (Efkârlanmak); Tasalanmak, kaygılanmak.
Elini, Ayağını Eksik Etmemek; Her zaman hazır bulundurmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Yummamak; Hataları, kusurları, yanlışları görüp ikaz etmek, görmezden gelmek, görmemiş gibi davranmak yerine işaret etmek, göstermek, bildirmek. Hoş görmemek.
Gün Yüzü Görmemek; Normal yaşam koşullarında yaşaması gerekenleri yaşayamamak. Hiç kullanılmamak, yeni kalmak. Güneş ışığından uzakta kalmak, ışık görmemek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Halel Gelmemek; Zarara uğramamak, bozulmamak.
Hallenmek; Bir şeye karşı istek duymak. Yeni bir duruma girmek, değişmek. Kendinden geçer gibi, bayılır gibi olmak.
Haz Etmek (Haz Almak, Haz Duymak, Hazzetmek); Hoşa giden duygulanma, hoşlanmak, keyif, tat ve zevk almak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
Hem Nalına, Hem Mıhına Çakmak; Bir birine zıt, ya da farklılığı olan iki konuda iki yanı da desteklemek, sözlerle iki tarafı da anlatmak istemek.
Hınç Almak; Öç alma duygusu ile yüklü öfke duymak, yaşamak (Hınç; Öç alma duygusuyla yüklü öfke).
Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
İçerlemek; Birine, bir duruma için için kızmak, öfkelenmek.
İğne İplik Gibi Olmak; Aşırı ölçüde zayıflamış görünmek.
İkna Olmamak; İnanmamak, inandırılmamak.
İstençle Sormak; Belirtilen şeyin ne olduğunu, anlamını merak ederek sormak.
İşlevini Yitirmek; Hareketini, varlığını, çalışmasını, etkinliğini kaybetmek.
Kaale Almamak; Önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak.
Kapaklanmak; Herhangi bir nedenle ayağı yakılarak, kayarak, yüzüstü (veya sırtüstü) düşmek.
Kaydı Kuydu Olmamak; Hiçbir yerde belirlenecek, ya da belirtilecek bir kayıt olmamak.
Kendini Kapıp Koyuvermek; İşleri kendi haline, olayların, hareketlerin, yaşamın akışına bırakmak.
Kof Gitmek; Güçlü görünmekle beraber güçlü olmayan, dermansız, güçsüz, bilgisiz, kültürsüz, isim bırakmaksızın olarak genel anlamda ölmek.
Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.
Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.
Külâhları Değişmek; Araları bozulmak, bozuşmak.
Lügat Parçalamak (Paralamak); Anlamını bilmediği halde bilgiç konuşmak. Anlaşılmaz, süslü, parlak, ağdalı ve konuşma dilinde geçmeyen kelimelerle konuşmak.
Meramını Anlatmak; Amaç, istek, dertlerini söylemek, anlatmak.
Meziyet Saymak; Bir kişinin, ya da nesnenin, diğerlerinden üstün görülmesini sağlayan nitelik
Misket Fırlatmak; Bilye, cicoz, mile olarak da çocuk oyunlarında kullanılan oyun aracının başparmak ve işaret parmağı arasına sıkıştırılarak atılması.
Muhatap Olmamak; Kendisine söz yöneltilip, kendisiyle konuşulurken oralı olmamak, karşısındakini umursamamak, dikkate almamak. Önem vermemek.
Nasip Etmek; Fırsat yaratmak, Olanak doğurmak. Her türlü güzel şeylere erişmenin, kavuşmanın, ulaşmanı sağlanması.
Sermayeyi Kediye Yüklemek; Yaptığı işten zarar edip parasını batırmak. Bütün parasını çarçur edip, yiyip bitirmek.
Sırasıyla Sekisiyle Anlatmak; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi işleri yapıp bitirip, beklemeksizin anlatmak.
Sözünden Caymak; Sözünden ya da kararından dönmek. Sözüne sebat göstermemek. Sözünden ya da kararından dönmek, bir işi sonuna kadar götürmemek. Direnç göstermemek.
Süzmek; Gözle inceleyerek dikkatle bakmak. Baygın ve anlamlı bakmak. Sıvıları katı maddelerden ayırmak.
Şakaya Boğmak; Ciddi başlayan bir sözü veya davranışı şakaya çevirmek.
Taş Atıp Kolu Yorulmamak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak.
Tezkere Almak; Bazen, “Teskere almak” şeklinde de kullanılan bu deyim görevini bitiren askerlerin görevini bitirdiğini belgenin onlara verilmesi, anlamındadır.
Tığ Gibi Olmak; İnce ve zayıf olmakla birlikte sağlam ve çevik olmak.
Üstesinden Gelememek; Üzerine aldığı işi başaramamak, istenildiği gibi yapamamak.
Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşmak, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşmak.
Yatalak Kalmak (Olmak); Yataktan kalkamayacak durumda olmak.
Yer Gök Zıngıldamak; Zangırdamak. Sarsılmak, titremek, yerinden oynamak.
Yok Pahasına Satmak; Son derece ucuz olarak satmak.
Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
Zulüm Yaşatmak; Güçlü bir kimsenin yasaya ve vicdana aykırı olarak başkasına kötülük yapması, acımasızlık, işkence yapmak.
(3) Arşiv; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data (veri) bilgilerin saklandığı yer.
Asaleten; Kendi adına olarak. Bir görevde asil olarak.
Brifing; Özetleme. Öz sunuş. Sunum. Bir konuda yetkili birine ya da yetkililere kısaca özet olarak verilen bilgi, kısa açıklama.
Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.
Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
Elzem; En gerekli olan, lüzumlu, vazgeçilemez.
Felsefe; Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.
Format; Biçim. Boyut. Kitap ya da sayfa düzeni.
Gıcık; Boğazda hissedilen, aksırtan, öksürten, yutkunduran yakıcı kaşıntı.
Haysiyet; Saygınlık. Onuruna düşkün olma.
Hevenk; Bir ipe, bir çubuğa geçirilmiş, dizilmiş veya birbirine bağlanmış yaş meyve ve sebze bağı.
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
İffet; Namus. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlılık.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İnme; Vücudun bir bölümünde hareket ve duyumların yok olması durumu.
Karter; Devinim halindeki bir ya da bir çok makine organını sızdırmaz bir şekilde koruyan ve gerektiğinde yağ deposu görevi yapan genellikle sökülebilir, takılabilir metal ya da plâstik kap.
Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.
Keza; Yine, aynı, aynı yolda, aynı biçimde.
Köstek; Bir işi yapılamaz, yürütülemez haline getirmek, engellemeye çalışmak. Hayvanın kaçıp gitmesine engel olmak için, iki ayağına bağlanan kısa ip, ya da zincir. Koşulan hayvanların tepmesine engel olmak için eklenen kayış.
Muhkem; Sağlamlaştırılmış, sağlam.
Mukaddesat; Kutsal sayılan her türlü inanç ve davranışlar bütünü.
Noter; Yasaların kendisine verdiği yetkiyle, özel ya da tüzel kişilerin belgelerine ve işlemlerine yasal geçerlilik kazandıran, yasaların öngördüğü başka görevleri de yerine getiren, belli niteliklere ve kendisine has yasal statüsü olan kamu görevlisi ve çalışılan yer.
Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.
Serde; Bir kimsedeki niteliği anlatan söz.
Tehecik; Her ne kadar Kürtçe biraz anlamında bir kelime gibi görünse de, yöresel olarak “Biraz ileride, hemen şuralarda” anlamındadır.
Tombul; Şişman, etine dolgun, yuvarlak.
Tortu; (Öyküdeki anlamı; gözyaşının gözpınarında birikip, çapak haline gelmesi). Bir çökelme sonunda bir sıvının dibine çöken katı madde. Çökelti. Suların diplerinde, kapalı çukurlarda, çatal ağız ya da koyak tabanlarında, dış etkilerle aşınıp taşınan her türlü kırıntılardan oluşup biriken yığın.
Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
Vekâleten; Vekil olarak. Birinin işini görmesi için kendi yerine bıraktığı veya yetki verdiği kimse olarak.
Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.
Ziyade; Çok, daha çok. Artma, çoğalma.
(4) Öyküdeki cümleler ve bilgiler Kur’an’dan, ayet, tefsir, meallerden dini kitap ve kaynaklardan yararlanılıp dikkate alınarak şekillendirilmiştir.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kur’an, Al-i İmran Suresi, 145. Ayeti.
Allahumme Rabbe hazihi’d-da’veti’t-tamme… “Allah’ım! Bu davetin ve namazın fazileti yüksek derece ver” ve devamı anlamında olup ezan okunduğunda ezanı dinlemek, ezana içinden okuyarak katılmak ve bu duayı okumak sünnettir.
Amenerrasulu bima ünzile ileyhi mirrabbihi ve vel mü’minun… “Peygamber; Rabb’inden ne indirildiyse ona iman getirdi” ve devamı olup Bakara Suresi, 285. Ve 286. Ayetler olup genelde yatsı namazlarının sonunda okunur.
Arife; Belli bir olayın, belli bir günün öncesi, bir önceki günü ya da yakın günleri. Dinsel bayramlardan bir önceki gün.
Ayet; Kur’an’ın her bir cümlesi. Kur’an’da 6666 ayet var.
Baldızla Evlenme; Nisa Suresi 23. Ayete göre; İki kız kardeşi nikâhlamak haramdır. Yani karısı varken baldızını nikâhlayamaz. Ancak karısının ölmesi ya da boşanması halinde bu yasak kalkar ve evlenebilir. İddet müddeti denen zaman karı ölmüşse beklenmez, boşanmışlarsa beklenmelidir.
Cami Sergisi; Cami için genelde yardım, cami ihtiyaçları ya da herhangi bir amaçla açılan kilim, kutu vb.
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.
Diyanet; Din kurallarına tam bağlı olma durumu. (Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk tarafından kurulmuştur).
Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp buluşacaktır. (Cuma Suresi, 8. Ayet)
Eyyam; Günler, zamanlar, elverişli zaman.
Fahri İmamlık; Kadrosu boş olan bir camiye Devlet Kadrolu bir imam atanıncaya kadar gönüllü olarak görev yapan kişiye denir. Bu kişi genelde ya eski bir imam, ya da müezzin olur ve gerekirse görevinin gereği olan ücret mahalle halkı ya da köylü tarafından ödenir. Bu konu genelde Vekil İmamlık ile karıştırılmaktadır.
Fahri Müezzinlik; Genelde mescitlerde, ufak camilerde, köylerde devletin görevlendirmesine gerek kalmaksızın o yöreden bilen insanların yüklendiği görev.
Fetva; İslâm hukukuyla ilgili bir konunun, bir sorunun dinsel hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, müftüce verilen hüküm. Bir işle ilgili yargıda bulunmak, bir işin yapılmasına olur vermek.
Hacı Olmanın Ya da Hacca Gitmenin Şartları; Vücub (Müslüman olmak, kâfir ülkesinde olmamak, akıl baliğ, ve hür olmak, Hacca gittiğinde evdekiler muhtaç kalmamak, vakti gelmiş olmak, herhangi bir arızası olmamak) ve Eda (Hapis, yol üzerine emniyetsizlik olmamak, kadın ise yanında mahrem birinin olması, iddet olmaması) dır. İddet; boşanmış bir kadın için bekleme süresi anlamındadır.
Hafız; Kur’an’ı tümüyle ezberlemiş olan ve ezberden okuyabilen kimse. Ahmak, aptal, bön, saf.
Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
Hatiplik; Camide hutbeyi okuma işi. Topluluk karşısında etkili, açık, düzgün bir şekilde konuşarak düşünceleri anlatma. Duyguları aşılamada yetenekli olarak konuşan konuşmacı.
Hazreti Ali’nin Vücuduna Saplanan Okun Namazda Çıkarılması; Hazreti Ali’nin savaşta VÜCUDUNA ok saplanmıştı. Çıkarmak için uğraşılmış, çıkarılamamıştı, çok acı veriyordu. Hazret Ali’nin namaza durmasına ve okun çıkarılmasına karar verildi. Hazreti Ali Secdeye kapanınca, oku çekip çıkardılar. Acı hissetmedi. (İnternet Bilgisi)! Benim hocamdan öğrendiğimde ise; okun topuğuna saplandığı ve namaza durma kararını kendinin verdiği idi. Belki de bu nedenledir ki kan aktığında Şafii ve Maliki mezheplerinde akan kan abdesti bozmaz!
Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.
Her nefis ölümü tadacaktır. (Al-i İmran Suresi, 185. Ayet)
Huşu İle; Tanrıya boyun eğerek, itaat sergileyerek sessizce, kendini vererek, Allah’a sevgi, gönül korkusu ve saygı dolu olarak ve bu duygularla huzur ve sükûn bulma (Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, gönlü korku ve saygı dolu olma).
Hutbe; Camide Cuma namazından önce ve dini bayramlarda namazlardan sonra minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.
İhlâs; Arınmak, saflaşmak, kurtulmak. Bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürtmüş olan başka şeylerden temizlemek, arındırmak, saflaştırmak. Kur’an’da; “Kul hüvallâhü ehad…” olarak başlayan İhlas Suresinde; “Allah’ın tek olduğu”, Peygamberimize mal edilen hadislere göre de Allah’ın sadece gökyüzünde değil, her yerde olduğu belirtilmektedir.
İman Tahtası; Göğüs Kemiği (Yerel söyleyiş).
Kur’an, Nur Suresi, 32. Ayet; “Zaruri olanlar dışında ziynetlerini açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar!”
Kutsamak; Kutsallaştırmak. Kutluluk dilemek, takdis etmek. Kutlu ve aziz kılmak.
Meal; Anlam, kavram.
Mehr, ya da Mehir; İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği (hatta şart olan) para, mal, mülk, altın, menfaat gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır. Ancak mehir (ile hiç ilgisi olmayan şeriata göre haram olan “Başlık Parası” ile karıştırılmaması gereken) kadına verilmek üzere takdir edilmiş bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).
Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.
Mihrap; Cami ve mescitlerin içinde Kâbe yönünü belirten, yapının o yönündeki duvarında bulunan ve imama ayrılmış olan oyuk ya da girintili yer. Yardım umulan yer.
Minber; Camilerin içinde, hatibin çıkıp hutbe okuduğu, merdivenli ve yüksekçe, özel yer.
Mutaassıp; Bağnaz. Fanatik. Bir düşünceye, inanışa veya anlayışa aşırı ölçüde körü körüne bağlanan ve ondan başka doğru bulunmadığına, bir düşünce ve inanışı kabul olmaması gerektiğine inanan kimse.
Müezzin Mahfeli; Camilerde namaz vakitlerini bildirmek için ezan okuyan, imamın yardımcısının genelde cemaatten ayrılmış, özel bölümü.
Müezzinlik; Müezzin olma durumu. Camilerde namaz vakitlerini bildirmek için ezan okuma görevini yüklenme. İmama yardımcı olma görevi.
Müftülük; Müftü (İl ve ilçelerde dinsel işlere bakma) olma durumu. Müftünün görevi.
Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.”
Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Namaz, dua.
Selamün kavlen min-rabbir-rahim; Kur’an’da Yasin Suresinin 58. Ayetin olup sözün sabırla ilgisi yoktur, kısaca “Ona merhametli Rabbin (Allah’ın) söylediği selâmı vardır” mealindedir.
Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına uyan kimse.
Sure; Kur’an’ın 114 bölümünden her biri.
Şadırvan; Genellikle cami avlularında bulunan, çevresindeki musluklardan ve ortasındaki fıskiyeden su akan, üzeri çadır çatılı, kubbeli veya açık havuz. Abdest almak yapılan çeşmeler.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Şüheda; Şehitler.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Vaizlik; Cami, mescit gibi yerlerde, genellikle öğüt niteliğinde konuşma yapma, aşırı derecede ayet, suret, hadisleri Arapça olarak tekrarlama.
Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır.
(5) İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez! (İdrak-i maali; Yüksek fikirler, derin hikmetler) Ziya Paşa
(6) Adam olduysan hesap ver kendine / Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?/ Şarap içersem ölürüm diyorsun / İçsen de öleceksin, içmesen de… Ömer HAYYAM
(7) Bir söyle, bin “Ah!” işit; Söylenen bir söz karşılığında, daha fazla cevap, itiraz, aynı anlamda şikâyetle karşılaşma durumu.
(8) Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO
(9) Hazıra Dağ Dayanmaz; Elde olan, hazır olan bir şeyleri gelir olmaksızın harcamaya kalkışıldığında dağ kadar mal-mülk-para olsa da dayanması mümkün değil. Kısaca; insanlar dünyalıklarına güvenmeli, bunun için de çalışmalı.
(10) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz;-“Kuzguna yavrusu şahin görünür!” “Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür!” “Küçük suda büyük balık olmaz!” “ Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! “Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş”. “Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”
(11) Her yer karanlık… diye başlayan “Makber” isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Abdulhak Hamit TARHAN’a, Bestesi; Mehmet BAHA’ya ait olup eser Rast Makamındadır.
(12) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. TÜRK ATASÖZÜ. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair atasözü (Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz).
(13) Gözler Yalan Söylemez; İnsanın en önemli uzuvlarından olan gözler bağımsız olarak hareket ettiklerinden açık ve doğru bilgileri verir anlamındadır (Hakan ATİK Şarkısı).
(14) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.
(15) Sabırla Koruk Helva (Üzüm), Dut Yaprağı Atlas Olur; Sabretmesini bilen kimse, olmayacak gibi görünen işlerde bile başarıya ulaşır.
(16) Teşbihte Hata Olmaz (Olmasın); “Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmasın!” anlamında söz.
Teşbihte hata olmaz ya / Hani / Nesir kamyonsa / Şiir de taksi! M. Said ÇEKMEGİL
(17) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(18) Değirmenin Suyu Nereden Geliyor; Bir işin yürütülmesi için harcanan giderlerin hangi parayla yapıldığını sormak.
(19) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(20) Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede! Nerde kaldı gayrıya himmet ede?
(21) Öğretmenim Canım Benim; Bir öğretmen-öğrenci şarkısı, şimdilerde 24 Kasımlar Öğretmenler gününde özellikle dile getirilen bir şarkı.
(22) Özlemin azı, çoğu yoktur, ağırdır işte! Nazım Hikmet RAN