“Hatırlayabilecek misin, bilmem!”
“Hatırlamamam ya da unutmam mümkün mü?”
İkisi de sustu bir süre…
Adam, konuşup konuşmamanın, devam edip etmemenin tedirginliğini, aynı yaşlardaki kadın ise merakını zapt edememenin düşüncelerini yaşıyor gibiydiler.
Orta yaşların biraz ilerilerinde, ancak ellilerine yaklaşma çabasındaki iki insan, bir lisenin Öğretmenler Odasında, iki liseli öğrenci konumunda, belki de o duygularla masanın uzun iki kenarında karşılıklı oturmuşlar, konuşmakta, sohbet etmekteydiler, akşamın oldukça ilerlemiş bir vaktinde.
Doğal olarak yaşanılan atmosferde, odada ne başka bir öğretmen, ne de öğrenci vardı. Sadece bir görevli vardı, okulda onlar dışında, dışarılarda.
Yaşadıkları; konuşmak, sohbet etmek miydi gerçekten, yoksa dertleşmek miydi? Bilinmez, ama gözlerinde boşa yitirilmiş bir zamanın hüznü, geri getirilmesi mümkün olmayan, yaşanmamış yılların ıstırabı var gibiydi.
Okulun onlardan muhtemelen beş-on yaş kadar genç olan son görevlisi, kapıyı tıklattı, başını uzattı ve;
“Müdüranım, emriniz yoksa gidebilir miyim?” dedi.
“Tabii oğlum! Yeni gelen öğretmenime okulu tanıtmaya çalışıyorum. Onu uğurladıktan sonra ben kapıları kapatırım.” dedi.
Müdire Hanımın, yani yaşlı kadının adı Ebrar idi ve yalan söylüyordu, hatta yalanının anlaşılmaması için öksürür şekilde boğazını temizlemişti.
Müdire Hanım, bekâr oluşu nedeniyle, yönetimin de izniyle, okulun en üst katında, laboratuvarın hemen yanındaki gereklilikleri uygun olan yerde kalıyordu.
O ortam yalnız olan yaşantısına yettiği gibi, o güne kadar hep üstünden kilitlenen, ancak yedek anahtarı da kendinde olan, fahri(1) olarak gece bekçiliğini üstlendiği bir yuva idi kendisi için.
Bu nedenledir k, bekçi kadrosunun, kendisinin görevli olduğu müddetçe kullanılmamasını, tasarruf olması içtenliğiyle saklanmasını rica etmişti yüksek mevkilerden.
Okulda okulla ilgili işi, işleri varsa eğer, yalnızlığı nedeniyle sabahlara kadar da sürse çalışıyor yahut da olağanlıklarla meşgul oluyordu. Kendi yaşantısı için çok zaman vakit ayırmamıştı, ayırmıyordu da.
Bu uğraşlar içinde en çok hoşlandığı şey bebeği olan branş dersi öğretmeninin, bebeğine daha çok vakit ayırması için derslerle ilgili yazılı, ödev ve zorunlu aktiviteler(1) için kendisi meşgul oluyordu. Hatta bazı-bazen gerekiyorsa o öğretmenin derslerine bile giriyordu, öğrencilerin bilgi noksanlıklarının olmaması için.
Yeşil gözlerinde, gözlüklerinin arkasına saklamaya çalıştığı gözyaşlarında hep yalnızlığının şiirleri okunurdu, bunu bilemezdi kimseler, hatta yuvasından atılmış bir leylek yavrusu(1) gibi kendini dışlayan ailesi bile.
Buna neden; anne ve babasının doğumuna neden oldukları gibi özgürlüğüne de sahip ve egemen olma niyetleri idi.
İllâ ki(1) kendi gösterdikleri adayların birinden biriyle yuva kurmasını istiyorlardı, “Aşk, sevgi, saygı olmadan bir ömrü paylaş!” der gibi mühendisler, doktorlar, subaylara karşı…
Oysa o, yaşamında kendisi kendisine sözlüydü, bunu bilmelerine hem onların hem de onlar dışında kalanların imkânları mümkün değil, hem de kendisinin anlatmaya niyeti yoktu.
Yalnızlık deyince şairin iznini almadığı “Kimsesizlik(2)” dizelerinin ilk bölümleri geçiyordu dilinin ucundan;
“Yıllardır ki bir kılıcım, kapalı kında, Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım,
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında Yan odadan bir ince ses diyor gibi “gel”
Şefkatine inandığım biri var gibi. Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”
Sonrasında kendi dizelerini saklıyordu beynine, bir-bir;
“Hep böyle midir yalnızlık
kendini bilmez
mağrur
kibirli
ve emin?..(3)”
Edebiyat öğretmeniydi ya, kendi çapında Kız Meslek Lisesinin tüm ders kitaplarını hatmetmişti(4), yıllar boyu, yalnızlığında. Bu nedenle müdirelik yetmiyordu kendine. Beyninde oluşan dizeleri devamlı olarak resmetmeye çalışıyor, kâğıtlara hapsediyordu onları;
“Sen olamamak
yalnız ben kalmak
Ne demek bilir misin? (5)”
Kendine bile yeterli olmayan dizelerden biri de şöyleydi, kendini asla şair saymaksızın;
“Yanaklarında oluşan ıslaklık
yalnızlığı beklemenin uzantısıdır
tek başına,
kendi başına,
kendi kendine(6).”
Ellilere ulaşmamakta direnen Ebrar’ı yıllar eskitememişti. Hâlâ güzeldi, cazibesi yerinde, teşbihte hata olmaz ya, muhteşem bir abide gibiydi; boy-bos(1), endam…
İnsanın; “Kim bilir ilk gençlik yaşlarında ne canlar yakmıştır?” diyesi geliyordu. Tabiidir ki, kendisinin ve ailesinin çok yakından yakınlıklarını bilenlere göre.
Ve yine tabiidir ki can yakış tek başına olmazdı. Karşıdaki de kendi başına yanıyorduysa kendi başına, ister tüten bir dumanla, isterse cayır cayır(7), kendisini ilgilendirmezdi. Asla ve kat’a(8) aklının ucundan bile geçmemişti, birilerinden biriyle anlaşıp da, evlenip çoluk çocuğa karışmak…
Kim bilir, belki de muhtemelen beyaz atlı prensini beklemekteydi. Olamaz mıydı, olabilirdi belki, ama ve eğer öğretmenlik aşkı her şeyden üstün olmasaydı. Zamanla o beyaz atlıyı da beklemez olmuştu Ebrar.
Ve düşünmüyordu hatta başkalarının hele ki özellikle babasının ve ona katkıda bulunmak mecburiyetinin hisseden annesinin ve kardeşlerinin uyumsuz fikirlerinin olduğunu görünce. Mazbut(8), kimsesiz, mutsuz bir tükenişe doğru adımlarını sıklaştırmaktaydı.
Yaşlı gibi olan elliye ulaşma çabasındaki, ancak vaktinden önce ihtiyarlamış gibi görünen adam da, o yaşına göre yakışıklı sayılabilirdi. Müdire Hanımın okuluna yeni tayin olmuş, karşısında Ebrar’ı görünce şoke olmuşçasına(7) şaşırmış, önce tedirgin olmasına rağmen, yıllar sonra bu karşılaşma onu memnun etmiş gibiydi.
Okulun ayrıca bir edebiyat öğretmenine ihtiyacı vardı, Ebrar’ın yalnızlığı nedeniyle şimdilik kaydıyla üstesinden gelmeye çalıştığı. Dersler, ödevler, sözlüler ve özellikle yazılı yoklama hazırlıkları ve sonuçlandırılması çok zaman alıyor, müdire olarak yapması gerekenler konusunda yapamadıkları, geciktikleri konular için üzüntü duyuyordu.
Bu nedenle resmi yazı ile başvurmuş olsa da Bakanlığa bizzat giderek kendisi de edebiyat öğretmeni olmasına rağmen ikinci bir edebiyat öğretmenin atanması isteğinde bulunmuştu.
Okulda yapılması gerekenler konusunda da ödenek de talep etmişti. Ancak o “Beş” istemiş, Bakanlık ancak “Bir” verilmesine rıza göstermesini emretmişti, açıktan açığa sevilmesine, takdir edilmesine, itibarının yerinde olmasına(7) rağmen.
“Elimizden gelen budur!” mantığı ve tasarruf tedbirleri daha fazlası için imkânsızlık olarak gözükmüştü.
Öyle ki; üst makamların tavrını; odadan çıkmasını ister şekilde yorumlamıştı. Oysa tasarruf ettiği bekçinin maaşının brütünü değil, net miktarını bile okuluna ödeseler öylesine rahat ve yararlı olacaktı ki!
Gel de bunu, o sıcacık koltuklarında gam(7), kasavet çekmeksizin(7), okulu yaşamamış, sanki gökyüzünden zembille inmiş(7) gibi olanlara anlat!
Beklenen oydu ki velilere avuç açsın, her Cuma günü camilerde yapılan yardım dilencilikleri, teraneleri gibi. Bu hiç de uygulayacağı, uygulamayı bile düşüneceği bir konu değildi. Kazandıklarını mezara götürecek değildi ya.
Bir bakıma çoluk-çocuğa karışmış kendisini aramak, ziyaret etmek bir tarafa, bir telefon etmeyi bile akıl edemeyen kardeşlerine, onların çoluk-çocuklarına elindekilerini öldüğünde miras gibi bırakmayı da düşünmüyordu.
Ve bilmesi gereken yoktu, el altından, kimseye hissettirmeden, birbirinden haberi olmayan, kendilerini mahcup etmeyi aklının ucundan bile geçirmeksizin yardım etme gayretini yaşıyordu.
Bu arada ödenek yetersizliği nedeniyle karşılanamayan okul ihtiyaçları için ilgililerle çatır çatır pazarlık ediyor(7) ve sonrasında kimseye el-avuç açmaksızın, aldıklarının, alınanların bedellerini cebinden ödüyordu, amma az, amma çok…
Unutmadan söylemek gerek ki; Müdire Hanım, okul müdiresi değildi (sanki), meslektaşlarının ve öğrencilerin indinde; “Ebrar Abla, Ebrar Anne, Ebrar Kardeş” idi. Bu; nadiren kullanılan isminin anlamını herkes biliyor, belki de herkes, olağanın üstünde iyi olduğuna inandıklarını, sevgilerinin karşılık beklemeksizin olduğunu bilerek içtenlikle seviyorlardı onu.
Diğer dersler için en tembel, daha doğrusu en başarısız öğrencilerin bile onun derslerindeki başarı oranları yüzde seksenlerin üzerindeydi. Hiçbir sınıfta kendi dersinden bütünlemeye kalan öğrenci olmadığı gibi, kursa-mursa gitmeden bile üniversite sınavlarına giren öğrencilerinden en az ikisi ilk yüz arasında, çoğu da ilk bin içinde yer alıyordu.
Bu; okulunun çocuklarına; “Yavrum, kuzum, kuzularım, sevgili öğrencim, kızım, kızlarım, yarınlarım vb.” gibi sözlerle seslendiği için onların başarılarının mayası idi.
Affan başını kaldırdı. Yıllardır gönlünde olan birikintileri ertelemeden, gözlerini gözlerinden ayırmadan(9) söylemek ister gibiydi. Gecikmek istemeksizin, sanki ölümüne çeyrek kalmışçasına, sırasına sekisine bakmadan(7) ünlü şairler, yazarlar ve düşünürler gibi…
“Bugün yerine
mazide mi
istikbalde mi
Yaşamak önemli?
Fark etmez,
yalnızlık;
hepsinde olduktan sonra…(10)”
“Sınıfa ilk geldiğinde… Baban askerdi değil mi Müdire Hanım?”
“Hem sen, hem Müdire Hanım. Hangisi doğru? Evet, rahmetli babam subaydı, onun için okulların ikinci yarı döneminde gelmiştik şehre, devam…”
“Benim sınıf numaram en sonda 2611(11), senin sınıf numaran 1106(11) idi. Ancak sonradan kayıt olduğun için senin numaran, en sonda, yani benden de sonraydı. Gerek öğretmenlerin defterlerinde, gerekse tüm listelerde sınıf numaralarımız en son okunan numaralardı ve sözlü yoklamalara hep beraber kalkardık. Bana göre ilk birlikteliğimiz böyle başlamıştı…”
“Hayır! Hayır! İlk birlikteliğimiz sınıfa ilk girdiğimde başlamıştı…”
“Doğru! O günkü Müdür, seni itekler gibi sokmuştu sınıfın kapısından içeri. Utangaç bir yüzle, belki de utanır gibi başın eğik girmiştin sınıfa!”
“Evet! Sonra da önündeki sırada boş olan yere oturup sadece sana bakmıştım, tüm sınıf yerine…”
“Anında canımı yakmıştın, farkında değildin…”
“O çilli, sivilceli yüzüm ve hâlâ kendilerini özenle muhafaza ettiğim sağ kaşımın sağ tarafındaki ve dudağımın yine sağ tarafındaki gösterişli benlerle seni daha başlangıcımızda etkileyeceğim, senin canını yakacağım aklımın ucundan bile geçmemişti…
Ancak itiraf etmeliyim ki; o gün kendimi bir genç kız olarak hissettiğim ilk gündü sana bakışlarımda. Devam et lütfen; saklılarımızı, gizlilerimizi ser ortaya bir-bir, içinden geldiği gibi…
Biz bizeyiz nasıl olsa, birbirimizin karşısında, Tanrı huzurunda bile...”
“Gecikmiş olarak gelmene karşın, kısa zamanda adapte olup(7) bir numaramız oldun, sınıfta…”
“Abartma! Tevazuu gösterme(7), bir numaranın kim olduğu belli idi, kontenjandan ikinci sıradaydım ben…”
“Aynı sözü tekrarlamak istiyorum sana, tevazuu gösterme. Üniversite sınavını ilk kazanan ve şehirden ilk uzaklaşan kimdi? Sen! Ancak ikinci girişinde üniversite sınavını kazanıp, dediğin gibi kontenjandan da senin gibi aynı bölümü kazanıp, okulu bitirince önce uzak illerden birinde askerliğini ve devamında yine öğretmenliğini uzak bir başka ilde yapıp yolunu bugüne kadar ayırmış olan kim? Ben!”
“De… Ne diyeyim? Bir kere bile baktın mı yüzüme, liseden mezun oluncaya kadar, şöyle ilgileniyormuşsun gibi? ‘Sever gibi’ demiyorum, bak! Yazılıda, sözlüde, bahçede, kantinde?”
“Peki, sen? Yalnız bir kere daha baktın mı yüzüme, o ilk bakıştan(12) sonra, ilk bakıştaki gibi canımı acıtırcasına?”
“Çirkin bir kızdım, bunu benden ikinci kez nasıl beklerdin ki? Gönül kimi severse, güzel odur diye öğretmişlerdi bize…
Nereden bilebilirdim ki?”
“Kalbimin sesi, gözlerimin yaşarışı, yakaran dudaklarım, ellerim, kollarım hiç mi ulaşmadı sana? Saçlarının, teninin kokusunu doymak istercesine, ama doymaksızın içime çekişimi hiç mi hissetmedin?”
“Karanlıkta göz kırptığını nereden bilebilirdim ki Affan?”
“O zaman ‘Kalp, kalbe karşıdır!(13)’ diyen yanılmış olsa gerek! Neyse! Ben beni anlatmaya devam edeyim mi, gayret edeceğim, eksik bırakmamaya çalışacağım. Ama özlemle, ama boşa geçen zamanın hicran ve hüsranını yaşayarak…”
“Ve bölüşerek, üleşerek…”
“Zordu senden ayrılmak, hem de tüm varlığını kalbimde taşıyarak. Küskünce bir hayatı gönlümde benimseyip yaşamımı tüketme gayretim boşunaydı. Ne unutmam mümkündü seni, ne de Tanrımın unutmama izin vermesi?”
Bir süre düşünür gibi oldu Affan. Sonrasında aklına yeni gelmişçesine, çıldırırcasına gibi masaya elleriyle tempo tutarak vururken tane tane söyleme gayretini yaşadı;
“Evinize gittim bir akşamüzeri, senin evde olabileceğini düşünerek. Sen üniversiteyi kazanmıştın, ben aylak(7) avare(7) gezen bir çelimsizdim. Kapıyı annen açtı, sonra baban gözüktü kapıda annenin arkasında.
Beni bilmiyor tanımıyorlardı, belki de sen söylememiş olmalıydın beni, yani seni etkilediğini sanan arkadaşını (meselâ). Belki de ailen bildikleri halde beni sana, aile yapınıza uygun görmemiş olsalar gerekti ki, bilmiyormuşlar gibi davranmak mecburiyetini hissetmiş olabilirlerdi…”
“Haberim olmadı onların bu davranışlarından. Oysa duygularımı biliyorlardı, gizlim, saklım olmadı çünkü büyüklerimden, bugüne değin, hem asla!”
“Bilemem! Ama öyle bir tehdit, kahır ve sitemle konuştular ki, şöyle; ‘Kızımız daha küçük, üstelik üniversitede okuyor, bazı şeylere ayıracak vakti yok, böyle bir vaktinin de olmasını istemiyoruz, dilemiyoruz’…
Ne de olsa subaydı, emretmeye alışkındı, ‘Marş! Marş!’ çekmeye de. Haşlanmıştım(4), sanırım ayaklarım popoma vurarak koşarcasına uzaklaştım. Okulunu, adresini, kısaca seni öğrenemedim…”
“Çok acı çekmişsin, hem de kendi başına, ama ağır konuşma, sana yakışacağını söyleyemem, hiç olmazsa büyüklerimin arkasından rahmet dile!”
“Ölenin, ölenlerin arkasından zaten kötü konuşulmaz(14)! Konuşulamaz, konuşulmaması gerek hem. Allah gani gani rahmet etsin(14) büyüklerimize. Bu konuda peygamberimize mal edilen iki hadisi de söylemesem olmaz. Ölülere kötü söylemeyin. Zira bu sebeple hayattaki yakınlarını incitmiş olursunuz(14) denmektedir ki bu aslında aklımın ucundan bile geçmez. İkincisi ise; ölülerinizi hayırla anınız(14) şeklindedir. Bunun dışında bir şekli yaşamam, asla mümkün değildir!”
“Sağ ol!” derken yerinden kalkarak masanın öteki ucuna doğru elini uzattı Ebrar ve Affan’ın elini sıktı, avuçlarının içine hapsedercesine.
“Sanırım bir başka ilde üniversite, uzaklarda askerlik, öğretmenlik, yalnızlık, sığınma isteği ve sığınış olarak gerçekleşti yaşamım…”
“Ne gibi?”
“Evlenmek gibi! Beni sevip sevmediğini bile bilmediğim, gerçekten güzel, iyi bir hanımefendi olduğuna dair bugün bile şüphem olmayan, sonunda ‘Sen yoluna, ben yoluma!’ deyip belki de o güne kadar ellerimiz kenetlenmediğinden ayrıldık.”
Karşısından beklentisi var gibiydi, söz olarak Affan’ın. O söz ulaşmadı karşısından aynı merakla dinlemeyi arzuladığını hissetti ve devam etti;
“Öğretmendi eşim de, aynı okulda. Gün yirmi dört saat hep beraberdik, özlemek imkânımız bile yoktu birbirimizi, bu uygun bir davranış değildi bana göre, çeşitli sebeplerle anlamını çözemediğim, anlamadığım, muhtemelen de anlamak istemediğim…
Önemli olan bilip anlamadığımı karşımdakinden beklemem de hem haksızlık, hem bencillikti.”
Özeleştiri(8) hakkında tarafsız olmak mecburiyetinde idi;
“Sevgi var mıydı aramızda? Belki bir ihtiyaçtı o ve bende yoktu, onda olup olamadığını da bilemem tabii. Ayrıldık! Aynı ortamda ayrılmış bir çift olarak beraber olmak kadar yanlış bir yaşam şekli olamazdı…
Ayrılmak gereken ayrılığı ondan bekleyemezdim, beklememeliydim de. Ben tayinimi istedim, iyi ki de istemişim!”
“Çocuk, bebek?”
“İstemedi! Belki de olmadı!”
“Ben asla evlenmedim, aklımdan bile geçmedi!”
“Neden?”
“Sevip evlenmeyi, çoluk-çocuğa karışmayı düşündüğüm ilkim gibi biri çıkmadı karşıma. Belki de ben, sevdiğim olmadığı için hiç mi hiç düşünmedim, aklıma bile getirmedim…”
“Gençsin ve yılların eskitemediği kadar güzelsin!”
“O, senin hüsnü kuruntun(1), görmek istediğini, görmek istediğin gibi gördüğün için. Oysa yaşlandım, gözlerimin altındaki torbaları, alnımdaki kırışıklıkları görsene, ellerimdeki kahverengi lekelere baksana. Nefes almakta sıkıntı, gözlerde miyop, hipermetrop bir arada, bazen iki-üç seslenmede duyan şimdilik ikinci mevki kulaklar, henüz alet istemeyen ve dişlerde protezler. Utanmasam, varislerimden, küçülüp sarkan memelerimden bile bahsedeceğim, ama gerekli değil!”
“Aşk ne eskir, ne de yaşlanır Ebrar!”
“Bu, ne demek oluyor şimdi? Bir teklif mi bu anlayamadığım? Hem dolu dolu bir gün bile bitmeden!”
“Geçmişi yaşamamız mümkün değil, ama geleceği yaşamamamız için bir neden mi var?”
“Kalbinin, gönlünün boş olduğunu mu ima etmek istiyorsun?”
“İma değil, gerçek. Yaşadığım sınıfa bir öğrenci olarak adım attığından, kapısından kovulurcasına mezun olduğumdan beri, hep benim olmasını, olmazsa ahrette de mahşerde de beraber olmayı dilediğim tek insana karşı gerçeğim bu!”
“Ben de seni hiç unutmadım. Hep sevdim, hem hep içimde idin. Hem ben seni unutmak için sevmedim(15)! Hatta sensiz bir ömrü tüketmektense, ölmeyi bile istedim. Ama Tanrının işine karışmak ne mümkün!”
“Öyleyse, neden uzak duruyoruz ki!” demesiyle birlikte Affan’ın masayı dolanıp Ebrar’ın yanına gelmeyi düşünmeksizin, masanın üstüne atlayıp Ebrar’ı kucaklaması aynı anda gerçekleşti.
Dizeler geçti Affan’ın zihninden;
“Yalnızlığın adını;
‘Sen!’ koydum.
Ve
Yakınmalarım sona erdi.
Şimdi mutluyum! (16)”
Bedenler yaşlansa bile, aşk asla yaşlanmıyor ve hiç eskimiyordu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Ebrar; Kız ismi olarak kullanılan Arapça bir kelime. “Bütün iyi hususları kendinde toplayan, sağlam bir itikada sahip olan, doğru sözlü, faziletli, ibadetlerinde samimi olanlar” anlamındadır. Kısaca; “Hayır sahibi, iyi, dindar, özü-sözü doğru olan” anlamını taşır.
Affan; Erkek ismi olarak kullanılan Arapça bir kelime. “Kötü şeylerden kaçınan, kötülüklerden uzaklaşan, temiz” anlamında. (Ufak bir bilgi; Hazreti Ömer’in Babasının adı; Affan-bin-el-as, Annesinin adı ise; Ervâ’dır).
(1) Boy Bos; Endam. Vücut, beden.
Fahri Görev; Onursal, gönüllü, karşılıksız olarak yapılan iş, görev.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İllâ, İllâ Ki; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye.
Zorunlu Aktivite; Zorunlu olarak yapılması gereken her şey. Etkinlik ve aktivitenin zorunlu olması durumu.
(2) Yıllardır bir kılıcım kapalı kında … şeklinde başlayan Kemalettin KAMU’ya ait “KİMSESİZLİK” şiirinden bir bölüm.
KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “YALNIZ ÖLÜM” (Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin etkisiyle ayrıca kaleme alınmıştır).
(3) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “ENGELSİZ DİZELER” (Bir bölüm).
(4) Haşlanmak; Şiddetli şekilde azarlanmak, sertçe paylanmak, zarar verilmek, sızı, acı verilmek. Canı yakılmak. (Bir şeyin kaynar suya daldırmasıyla oluşan durum.)
Hatmetmek; Hatim Etmek, Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
(5) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “İNATÇI İNANÇ DİZELERİ” nden.
(6) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “ARTIK KALPSİZSİNDİR” dizeleri.
(7) Adapte Olmak; Uymak.
Avare-Avare (Avara-Avara) Dolaşmak; İşsiz-güçsüz, başıboş, aylak aylak dolaşmak.
Aylak Aylak Yatmak (Gezmek, Dolaşmak); Tembelce, tembel bir biçimde yatmak. Avarece gezmek, dolaşmak, yatmak, işsiz, boş gezmek, dolaşmak, yatmak.
Cayır Cayır Yanmak; Şiddetli acı çekmek, yanar gibi halde olmak. Çok şiddetli ve alevli yanmak.
Çatır Çatır Pazarlık Etmek; Zor kullanarak, baskı uygulayarak, belki biraz da merhamet sömürüsü yaparak pazarlığı abartmak.
Gam Çekmemek; Tasa etmemek, kaygılanmamak, gamlanmamak.
Gökten (Gökyüzünden) Zembille İnmek; Birilerine sağlanan özel imkânlar ve ayrıcalık konusunda edilen sitemli söz.
İtibarı Yerinde Olmak; Saygı görmek, değerli bulunmak, güvenli bulunmak konusunda tercih edilir, saygınlık içinde olmak. Özellikle borç ödeme, kefil olma konusunda saygınlığı olmak.
Kasavet, Kasvet Çekmemek; İçe sıkıntı veren, üzüntü, tasa, kaygı, içi daraltan sıkıntıyı hissetmemek.
Sırasına-Sekisine Bakmamak; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi oluşuna bakmamak, olduğu gibi kalmasına bırakıp herhangi bir işi yapamamak.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
Tevazuu Göstermek; Alçakgönüllülük göstermek.
(8) Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.
Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
Özeleştiri; Kişinin kendi düşünce, davranış ve eylemlerini tarafsız olarak gözden geçirmesi, kendini eleştirmesi. Bağlı olunan amaç, düşünce, ideal, ülkü için kişinin kendini, eylemlerini yargılaması.
(9) Gözlerini gözlerimden ayırma hiç, ne olur?.. Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Hüzzam Makamında bir Türk Sanat Müziği eseri.
(10) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BUGÜN (VEYA DÜN+YARIN)” dizeleri. (Dale CARNEGIE ve Alexis CARREL’in etkileri vardır)
(11) 1106 ve 2611; Ufak bir rakam şekillendirilişi; İlimin (BİLECİK) plâka numarası ile sonrasında yaşadığım ilin (ANKARA) plâka numarası, gene ilimin plâka numarası ile bir ayağımın devamlı olarak yerleşik olduğu komşu ilinin (ESKİŞEHİR) plâka numarasından esinlenilmiştir.
(12) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.
(13) (37) Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(14) Ölülere kötü söylemeyin. Zira bu sebeple hayattaki yakınlarını incitmiş olursunuz. HADİS
Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri Peygamberimize mal edilen HADİS’lerdir.
Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.
(15) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?” nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi; Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.
(16) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZLIK MUTLULUĞU” (Herhalde bu dizeler “koydum” yerine “koymuştum” şeklinde olsa daha gerçekçi olurdu, ama daha önce şekillendirilip dizelinmiş olanı değiştirmek kimin haddinedir ki? (Rahmetli hocam Şevket BOHÇA’dan aldığım bir ders!)