İyi bir çocuktu Cihansen. Sadece biraz tombulca(1), nanemolla(1) ve şımarık. Eee! Üç abladan sonra beklenerek dünyaya gözlerini açınca, el üstünde tutulup her isteği ailenin veliahdı olarak ablalar ve ebeveynler tarafından yerine getirilince daha farklı olması da beklenemezdi zaten.
Tabiidir ki böyle bir veliaht beklendiği halde umulmadığı anda gelince ona verilecek isim de olay oluyordu. Kızların hepsi ona isim vermek konusunda ayrı teranedeydi; Can, Cansın, Cansen, Caner, Cihan, Evren vb. gibi isimleri peş peşe sıralıyorlardı ablaları kardeşleri için.
Anneleri Feyzullah demişti sadece. Babaları da kızların dileklerine kısmen de olsa uyarak Cihansen Feyzullah adını koymuştu, her ne kadar ileriki yaşlarda arkadaşları hatta tüm aile Cihan dese de, okuldaki arkadaşlarının çoğu ona Feyzo diyordu, isminin kısaltılmışı olarak, yakıştırıp.
Adları Senay, Sennur, Sencan olan ve başlangıçları hep “Sen” hecesi ile bütünleşmiş olsa da, onlardan farklı cinsiyette olması nedeniyle onun ismindeki “Sen” hecesi sona eklenmiş ve ismi Cihansen olmuştu. Cihansen’e, kızlar, kız kardeşleri yani ablaları da, annesi-babası da aşırı şekilde düşkündüler. Babanın bu ismi koymasından murat;
“Sen cihanımızsın, dünyamızın aydınlığı, neslimizin devamı, Allah’ın bağışladığı feyzsin(1)” anlamlarında olsa gerekti. Beklentileri ile ilgili tek kusur sokaktaki, mahalledeki, hatta şehirdeki herkesin ona kendileri gibi düşkünlük sergilememeleriydi ki, bunun beklentisi bile yanlış, imkânsızdı.
Ekonomisi çökük, yoksulluğu inkâr edilmeyecek bir ülkede herkes kendi derdinde idi. Neredeyse aileler çocuk sahibi olmayı bile düşünmüyorlardı. Hani kim demişse, demiş; “Üç çocuk, ikisi anaya, babaya mahsup edilir(2), biri ülkeye kâr kalır!” diye, ama uygulama mümkün değildi, ülkenin ve kişilerin yaşadığı krizler ve ayaklarını yorganlarına göre uzatmalarının gerekliliği nedeniyle.
Bazı aileler; “Ayıp olmasın! Kısır demesinler!” diye, bazıları ise büyüklerinin heves ve isteklerini kırmamak(!) düşünceleriyle demek yerine amacıyla demek gerekir ki, bir, en fazla iki çocuk sahibi oluyorlardı, cinsiyetleri ne olursa olsun. Bu çocuk ya da çocukları da inançlarına, ekonomik durumlarına göre iyi yetiştirebileceklerine seviyeleri uygun olmasa bile.
Ailece, ailenin tüm fertleri olarak düşünüp inanıyorlardı ki, bu kadar kalabalık bir aile olmalarına rağmen ailenin ekonomik bir sıkıntısı yoktu. Bir bakıma atadan, aileden kalan mal-mülk, tarla-arsa, bağ-bahçe gibi varidat(1) nedeniyle ailenin sırtı oldukça, hatta oldukçanın üstünde kalındı(2) denilebilirdi.
Şu gerçek ki, gerek ilde ve gerekse koca şehirde parlamentoda(1) oldukça hatırı sayılır eş-dost, üst düzey yetkili, tanıdıkları ve akrabalarının olduğu, onların da istenilen her konuda yardımlarını esirgemedikleri ünlenmiş söylentiler içindeydi.
Doğanın yasaları vardı ve elbette ki bunlar işleyecekti.
Öncelikle bir numaralı öğretmen olan abla, okuldan bir meslektaşı ile evlenip ayrılmıştı yuvadan, ancak evden değil, kiracı çıkmış, ana-baba kuzusu olarak yaşamına devam ediyordu, alt kattaki dairede.
Kısaca; “Size de, bana da doyum olmaz!” gibisinden bir gerçekleşmeden söz edilemezdi.
Aşk-meşk(2) var mıydı iki genç öğretmenin arasında bilinmez, bu onların yaşamıydı, özeliydi, kimsenin ne merak etmeye, ne de bilip öğrenmeye hakları vardı.
Vakti gelen yola çıkardı, bir bakıma da erken kalkan yol alırdı, erken evlenen de…
Bebeğini alırdı kucağına.
Sonra sıra atlanarak sondan bir evvelki, yani en küçük abla, yani Feyzullah’ın önündeki ablaya yol görünmüştü. Onun okumaya niyetli olmadığı ta başından belliydi, belki de yaşadığı ileri düzeydeki arkadaşlık nedeniyle!
Belki de zorunluluklar! Kim, kimin günahını yüklenebilirdi ki, Müslüman bir ülkede en ufak zerrelerine kadar Müslüman olan bir ailede?
O ablanın derslerde gözü yoktu, ama öğretmeninde gözü vardı. Haydi hayırlısı! Öğretmenin baş edemeyeceği(3), üstesinden gelemeyeceği(3), kalbinin çarpıntısını zapt edemeyeceği bir güzellikteydi bu kız. Aklı başında kalmadı doğal olarak öğretmenin! Netice?
Bir gece ansızın(4) değil, haberli ve hazırlıklı olarak geldi öğretmenin ailesi evlerine; “Allah’ın emri…” diyerek.
Aile baktı kızın okumaya niyeti yok, belki de “Cayır-cayır yandığını(3)” ancak fark edilmemesini, hissettirilmemesini hesap ettiğini düşünerek; “Vatana, millete hayırlı evlât yetiştirsin!” diyerek “Verdik, gitti!” demişlerdi
Onlar ermişlerdi muratlarına…
Feyzullah’ın büyük ablasına göre bu ablasının bırak “Allahaısmarladık!” demeyi, onun yerine “Bay bay!” deyişi olmuştu, neredeyse ağzı kulaklarına varırcasına(3)…
Bir bir gidiyordu sevgililer(5)…
Yani Feyzullah’ın ablaları…
Feyzullah’ın günlerden günlere alışmakta(3) zorluk çektiği, ileriler için gamlanıp, hüzünlenip kahırlandığı günlerdi o günler…
Ve gün geldi yalnız kaldı Feyzullah, mal-mülk içinde. Ablaları kendi yaşamlarına çekilmişler, anne ve babası ahret(1) denilen yolculuklarına çekilmişlerdi ama sırasıyla değil, önce anne, sonra yalnız bir baba olarak oldukça uzun seneler sonra…
Başka ne olabilirdi ki yalnızlığında, uzaklığında?
Dünya Feyzullah’ındı (hani meselâ) ama dünyası onun değildi. Kendince o da dünyada değildi. Ağustos Böceğinin kışın aç kalması gibi, dünya elinin altındayken, o dünyayı paylaşacağı birini bulamamanın yahut da ona rastlayamamanın ıstırabını yaşıyordu.
Üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen okuyamamanın yalnızlığını yaşıyordu. Tek farkla…
Devlet Memuru olmuş, koca şehirde saray yavrusu gibi bir ev satın almış, dayayıp, döşemiş, bakımı, evi çevirmesi için bir hizmetli tutmuştu.
Her şeye rağmen evi bomboştu. Bu boşluğu doldurmak isteyenler vardı tabii. Göz süzmeler(3), davet beklemeler, çayda, kahvede, yemekte özellikle beraber olmanın, tesadüflerin yardımlarıyla(!) zorunlu karşılaşmaların, çarpışmaların beklentisi, yaşamlarına katkısının olmasını bekleyenler gibi.
Ancak onların hiçbiri gönlündeki boşluğu dolduracak aday adayı bile olma hakkına sahip değillerdi.
“Mal sahibi, mülk sahibi…(6)”
Düşünceleriyle pek uyuşmasa da, pek yakışmasa da, tasarladığına ulaşamamanın sıkıntısını yaşıyordu Feyzullah yahut da öyle gibiydi. Üstelik veliaht olarak neslini, ya da diğer bir deyişle ailenin soy ismini devam ettirmek zorundaydı.
Bütün varidatı karşılıksız olarak kendisine devreden ablaların beklentileri de bu idi. Uzak uzak yerlerden, bazen tek başlarına, bazen çoluk-çocuk, hatta ablaları tarafından mazeretleri başka başka şekillerde de süslenen aday adaylarıyla ya da fotoğraflarıyla methiyelerle(1) kendisini ziyarete geliyorlardı.
Kaba anlamda “Tık yoktu!” Feyzullah’ın gönlünde, işlenen bu konuda. Hani söylenmesinde sakınca olmasa; un, şeker, yağ var, helva yoktu sahanda! Ya da yine kaba bir benzetme olabilir ama dört nal vardı da at yoktu, görünmüyordu meydanda, tersine tebbet(2)!
Kaba benzetmeleri bir kenara atıp Feyzullah’ın düzenleyeceği söz, şöyle olmalıydı belki;
“Gönlüm boş, gönlümün sultanı, sevebileceğim, âşık olacağım yarınım diğer yarım nerede?” Bu; bir yakarı idi kendince. Soy, sülâle, nesep(1)…
Hiçbir şey umurunda değildi. Yalnızlık Allah’a mahsustu. Hem dinsiz-imansız da değildi kendisi, her ne kadar şu ana kadar başı secdeye değmemiş olsa da “Elhamdülillâh! Müslüman!” idi. Harama uçkur çözmemiş(3), bilerek günah işlememiş, haktan-hukuktan ayrılmamıştı hiç, kendince.
Cihansen’in sadece ufak, ufacık bir kusuru vardı, ara sıra Ömer Hayyam’a, Neyzen Tevfik’e, Şair Eşref’e, Bazı bazen Nazım Hikmet’e, Orhan Veli’ye, Can Yücel’e hatta Namık Kemal’e takılmasıydı.
Eh! Ara sıra da olsa Necip Fazıl’a, Mehmet Akif’e uğramıyor da değildi! Bunu kendine asla sorun etmiyordu.
İlerisi için, eğer ölmez sağ olup yaşarsa elinde oldukça kuvvetli bir koz(1) vardı. Hani yaşlanınca, abdestle, namazla oldukça yakın bir ilişkiye girip bir de hacca gitti mi kimsecikler değemezdi keyfine.
Kendi kendine gelin güvey olmak(3), hele ki Allah ile Kur’an ile aldatmak(7), kandırmak kolay mıydı? Hüsnü kuruntu(2) işte! Yalnızlık, iyiden iyiye kafasına vurmaya başlamıştı galiba Cihansen’in.
Allah ile ilişkisi o kadar yoz(1) olmasına rağmen özel bir yaşamı vardı Allah’ıyla Cihansen’in. Anne ve babasıyla ilgili ölüm tarihlerini hatırlamak, mezarlarını ziyaret, okunanları dinlemek ve o günün akşamları ile yatsıları arasında mevlit(8) okutmak gibi.
Bazı-bazen ablaları, hangisi olursa olsun davet ederlerdi kendisini büyüklerinin mevlitleri için. Yakın-uzak demez, uçak-otobüs-tren, normal sefer, ekstra sefer, hızlı, ekspres tren, sütçü beygiri(2) demez hangisi yetişmek için elveriyorsa biner, gider, kucaklaşır, dinler ve dönerdi geri.
İzin mi? Ondan bol neyi vardı ki? Birikmişti de, birikmişti, hatta yanan izinleri bile olmuştu kullanamadığı için. Harcaması gerekli, yanması ise umurunda değildi. Çünkü küsmüştü günlere, uzak uzak duruyordu saatlere.
Feyzullah’ın hatırladığı sadece anne ve babasının ölüm tarihleri değildi. Tesadüf mü, Allah’ın hikmeti mi her neyse yeğenlerinden birinin doğum tarihi ile annesinin ölüm tarihi üst üste çakışmıştı, birkaç yıl arayla.
Bu; ona tüm özel günleri aklında tutmasının gerekliliğini öğretmişti. Her yıl bir ajanda, ya da masa takvimi alıp, doğum, evlenme günlerini ya da diğer özel günleri daha takvimi eline alır almaz işaret ediyordu, eniştelerine ait olanları bile…
Anne ve babasının ölüm tarihlerini unutmasa da kayıt altına alması olağandı. Farklı tek olay, kendi doğum tarihini özel olarak işaretlemesi ve karınca kararınca(2), evinde, yalnızlığı ile nadir(1) olarak kendi kendine kutlamasıydı.
Bu farklılığı unutmaları mümkün değildi ablalarının. Birinden biri, ya da hepsi birden çoluk, çocuk, damatlar sözleşmişler gibi toplanmış olarak bir-iki gün evveline rastlatsalar da, asla bir-iki gün geçerekten değil, tatil gününde doğum gününü kutlamaya gelirlerdi, çoğunlukla.
Olayın benzeri annesinin öldüğü günün aynısında, aynı tarihte doğan yeğeninin doğum gününde de benzer şekilde ancak ayrıcalıklı olarak gerçekleşirdi kendi evlerinde, bazen de dayısının yani Feyzullah’ın evinde.
Feyzullah dayısının evinde kutlama sonrası mevlit okunduğunda;
“Evin bereketlensin! Nasibin(1) açılsın! Evinde Allah sesi dinlensin!” sözleriyle bir kısım dualar, tekbir ve “Hu!” sesleriyle ile zaman devrilirdi.
Feyzullah’a göre; gündüz vaktinde; “Allah! Allah!” akşamında; “Yallah! Yallah!” şeklinde uygulamanın, kendince sakıncası yoktu!
Enişteler -ablalarının baskı, tehdit, öneri, hatta imalı küsme biçimleriyle, hiddet, şiddet şeklindeki davranışlarına, gösterilerine karşın- hepsi kafadar, kafa dengiydi(2); “Yallah! Yallah!” derken kendisini hiç yalnız bırakmazlardı.
Doğrusu, kendisi de herhangi bir vesile ile iş, araştırma, özlem, bebelerin doğum, annelerin evlenme yıldönümleri gibi nedenlerle eniştelerinin birinden birinin evine gidecek olursa, “Siz bilirsiniz!” tavrıyla diğer ikisine de haber veriyordu ki enişteler de kendi sayesinde “Yallah! Yallah!” demenin zevkini yaşasınlar.
Bir tek ortanca iş adamı enişte uzaklarda olduğu için bazı bazen katılamazdı bu özlem seanslarına. Artık nedeni uzaklık mı, karısının; “Yassah hemşerim(2)!” tavrı, küsmesi mi bilmek mümkün değildi. Çünkü kambersiz düğün olduğu(2) gibi, kambersiz “Yallah! Yallah!” seanslarının düzeni de olağandı.
Zaman ilerliyor, çocuklar büyüyor, büyüyen çocuklar gelişip, gençleşiyor, olgunlaşıyorlar, okuyup okudukça da yükseliyorlardı.
Günlerden bir tatil gününün sabahında bir müjde ulaştı Feyzullah’ın kulağına. Kendisi daha ilkokula başlamadan önce doğan yeğeni Nurbanu üniversite sınavını kazanmıştı, hem de kendinin yaşadığı şehirde. Nurbanu’nun üniversite kayıtları ve kalacağı yurt aramaları için birkaç günlüğüne kendisine misafir olacaklardı, öyle demişti ablası telefonda.
“Biz seni zahmete sokmayalım, sen oralarda şöyle usturuplu bir otelde bize yer ayırt, gelişimiz-gidişimiz, kayıt-mayıt, yemek-yatak-döşek, masraf-musraf dertlerimiz olmasın sana!” demişti Cihansen’e ablası telefonda.
“Anlamadım! Bu adamın yani ‘Dayısının yayla gibi evi var, üstelik yalnız. Bizim kız dayısına can dostu olur, takıldığı yerlerde yardımcı olacak imkânları var, dayısı da ona göz-kulak olur(3)!’ diye düşünmek yerine otelde kalıp kalacağı öğrenci yurdunu araştıracakmışsınız Öyle mi anladım. Öyleyse sizin bana, yeğenimin de dayısına ihtiyacı yok, demek ki ben fuzuliyim(1)!”
“Gücendin yani?”
“Hayır, kahroldum(3)!”
“Affetmek hanenin ne kadarı boş?”
“Af Allah’a mahsus! Haydi, size iyi günler, yeğenime de sağlıklı ve başarılı üniversite ve öğrenci yurdu günleri diliyorum!”
Kırılmıştı Cihansen. Sesi ve tavrıyla, karşıya ek bir şans vermek yerine telefonu kapatışı ile tüm düşünce ve duygularını anlatmış olduğunu sanıyordu. Niye yaşıyordu ki koca dünyada yalnızlığı ile sevgili bir yeğenine el uzatamadıktan, hele ki el uzatılmasının beklenmemesinden sonra?
Asabiyetten eli, ayağı titriyordu. Çalan telefonları açmadı, inadına kapatarak öğlene ulaşmayan bir vakit olmasına rağmen bir meyhaneye doğru yönelirken içinden şöyle geçiriyordu;
“Acaba gerçekten elim, ayağım titriyor mu, yoksa içkiye mi ihtiyaç duyuyorum?”
Yaşadığı; sadece asabiyet, sinirlilik, ya da sitemle ilgili bir hezeyan(1) değildi, aynı zamanda hissettikleri idi…
Cihansen’in en uslu huylarından biri kararlı olması ve kararı kararında bırakması idi. Gündüz vakti, hem de kahrını dindirmesinin mümkün olamayacağı bir vakitte; “İstihkakını(1) tamamlamıştı!” acelesi varmış gibi.
Vakit geçmek bilmiyordu, vaktini geçiremiyordu, yoğun sinirliliği nedeniyle. Aslında; “Boş geçen zaman yok, boşa geçirilen zaman vardı!(9)” Ama ne kahve kültürü(2) vardı, ne de maç-muç gibi bir şeylere merakı.
Bir bakıma; dünyaya sap gibi gelmişti, sap gibi gidecekti dünyadan(3). Hele ki; okuduğu, emek vererek vaktini değerlendirdiği, evinin kütüphanesinin alamadığı kitaplardan beyninde biriktirdikleri ne işe yarayacaktıysa?
Ayrı bir kitap aldı, bir parkın kanepelerinden birine oturup okuma gayretini yaşadı. Neredeyse yirminci sayfasına ulaştığı kitaptan aklında zırnık(1) kadar bile birikim yoktu. Anlamamıştı, belki de anlayamamıştı. Teessürü gerçekten etkilemişti onu. Ablasının dobra-dobra konuşmasına(3) içerlemişti(3). Ağız yoklamasına(3) bile gerek kalmaksızın;
“Yalnızlığına çare, merhem olur, sen de ona dayılık ötesinde babalık yaparsın!” dese fena mı olurdu? Ya da ne kaybederdi ki? Ama kendisini kazanırdı en basitinden.
“Ben sorumluluk alamam, genç kız, arkadaşı olur, sevgilisi olur, baş edemem!” diye bir söz mü çıkardı ki ağzından? Ablası adına düşündüğünün farkında olmaksızın devam ediyordu ablasına sitemlerine;
“Bunu nasıl düşünebilirdin ablam, hem de öz-be-öz ablam?”
Hani eniştesi düşünce bir nebze(2) haklı sayılabilirdi. Yani, belki, evet?
Yeğeni Nurbanu? Onun şimdilik söz söylemeye hakkı olmadığı, ya da bu hakkın kendine verilmediği geçiyordu, aklının ucundan olsa (bile)!
Dolaşırken, düşünürken, başlamasına 5-10 dakika kaldığını gördüğü sinemaya filmi izlemek için bilet aldı. Filmin adı, süresi umurunda değildi. Yeter ki beyni meşgul olsun, zihnindeki yabancı ve yalancı düşünceler dağılsın, ya da o düşünceleri dağıtabilsindi.
Koltuğunu buldu, yerleşti, film başladı. Tatlı bir rehavet(1) kapladı bedenini, belki de içkinin yarattığı mayışıklık(1). Kendinden geçer gibi, rüyalarına sarılarak, hayallerine dalarak tıpkı masallardaki gibi ruh hali yaşar gibiydi. Aslında gerçek dünyasından ayrılmamış gibi hissediyordu kendini.
Umut etmek, ya da düşünmek için bile bir umudunun olmasının gerektiğini bilmez, yaşamdan elini-ayağını çekmiş(3) gibi hissediyordu kendini. Zürriyeti(1) tükenecekti. Elin kızını mutluluk, saadet vaadi olmadan; “Gel, karım ol, bana bir oğlan çocuk doğur!” diye evlenmeye zorlaması, o genç kızı evine konuk etmesi kadar yanlış bir hareket olmayacağı düşüncesinde idi, o genç kız kendini ve erkek çocuğunu doğurmayı kabullenip rıza gösterse bile.
Ve unuttuğu kendisini, kendi ile baş başa bırakarak, çekinmeksizin, ötelemeksizin, kısıtlamaksızın iliştiği rüyasına devam etti Cihansen, kendince rahatlığını inkâr etmediği koltuğunda.
Su; bereket demekti, deltalarla(1) denize ulaşan bir çatalda, uysal(1) bir dere kenarındaki ağaç altında, kelebeklerin dans ettiği, kuzuların sevgi, coşku sarılganlığında dizlerinde yattığı bir genç kız kendi saçlarını okşuyordu Cihansen’in.
Kimsesiz değildi, gözleri kapalı(10).
Ve o genç kız daha önce hiç duymadığı bir şarkıyı ninni gibi fısıldıyordu kulaklarına. Evet, kıpırdamak istemiyordu gözkapakları, ama bir el dokundu omzuna, sarsar gibi;
“Amca kalk! Film bitti! Salon boşalıyor!”
Açamadı gözlerini bir süre. Ya rüyadan ayrılmak istemiyor, ya da film süresinin kendince o kadar çabuk bir süre içinde tükenmesine hayret ediyordu içinden.
Gözlerini titreyerek açtığında onu gördü, hani o ağacın altında saçlarını parmaklarıyla tarar gibi yaparak okşayan, ninni gibi şarkı fısıldayan, dünyaya öncesinde onun dışında bir güzelliğin gelmediğine inandığı. O, rüyasındaki o mu idi, yoksa yerine oturmadan evvel görüp de rüyasına hapsettiği mi?
Her ne olursa olsun, o bir genç kızdı, kim ve ne olduğunu bilmediği, kendisi ise genç kızın söylediği gibi bir “Amca!”
Dalgındı Cihansen, yerinde doğrulmaya çalışırken sadece;
“Siz?” diyebildi, sorarcasına. Genç kız anlamsızca yüzüne bakınca devam etti, Cihansen;
“Umarım dertlerimi sayıklayarak, ya da horlayarak sizi rahatsız etmemişimdir?”
“Biraz omuzuma yaslanıp adımı söylemek dışında hiçbir yanlışınız olmadı. Sahi, ismimi nereden biliyorsunuz?”
“Malûm olmuş(3) demek! Gerçekten isminiz ne?.. “
Sorup durakladı ve;
“Hem nasıl dayandım ki omzunuza, rahat bir yastık gibi. Yaşımız uygun olsa ‘Ana kucağı’ gibi de diyebilirdim!” diye düşündü, sözlerini bitirir bitirmez, eğer utanmasa.
“Hem biliyorsunuz, hem bilmiyorsunuz, ne kadar tuhaf? Kısaca Nur ismim, arkadaşlarımın ve sizin dediğiniz gibi, ama asıl ismim Nurhayat!”
“Yeğenim Nurbanu’nun da çok nadiren söylediğimiz ismi olan Nur gibi. İzninizle küçük bayan sizi rahatsız edişimin bedeli olarak size bir çay ısmarlayayım, amca ve kızı gibi…”
“Mümkünü yok amca, öğrenci yurduna vaktinde yetişmeliyim. Daha ilk günden mimlenip(3) fişlenmeyeyim(3)!”
Genç kız ne kendisinin adını öğrenmek istemiş, ne de elini uzatmıştı, dönüp gitmişti hemen. Üstelik dar-kıt(2) bir vakitte, öğrenci yurduna vaktinde yetişme zorunluluğu olduğu halde neden sinemadaydı? Filmi merak etmiş olsa gerekti, belki de.
Feyzullah düşünüyordu;
“Ya karşıma çıkmasaydın, ya rüyama girmeseydin, ya da aramızdaki yaş farkını, tekrar etme mecburiyetini yaşatarak ‘Amca’ diyerek belli edip sırtını dönmeseydin!”
Bir müteşairin(1) dizeleri cirit atmaya(3) başladı özleminin önünde;
“Ayrılığın
daha ilk anlarında başlayan özlem
bunalımlar ötesi,
kahırlar yücesi,
sıkıntılar berisi
gönlümde.
Ritmini alçaltan kalbim
durası isteğinde,
dursa n’olur ki zaten?
Ölmek insanın bahtında
ancak
ayrılmak var ya
işte bu;
ölümden beter
ve bu anlatılamıyor
anlaşılamıyor da!..(11)”
O, gönlünün sultanı, yüreğini vereceği, beynini meşgul edip canlandıracağı, kısaca yaşamı kendisine hediye edeceği biri olabilir miydi, örneğin yaş farkını göz ardı edebilirse(3)? Belki…
Gitmesine izin vermeyip peşinden gitse? Gene, belki…
Şu anda ondan hatıra kalan yeşil gözleri ve içinden sıyrılamadığına inandığı öğrenci uyumlu, siyah önlük gibi elbisesi idi…
Boyu, bosu(2), endamı tıpkı rüyasındaki gibiydi. Çantası, aksesuar gibi bir şeyler yoktu üzerinde, o kısa zaman içinde loş ışıklar altında fark edebildiği.
Aynı müteşairin dizeleri geçti hatırından, gözlerinin önünden;
“Bazı gözler ezmek için yaratılmıştır
Ezer, ezer, ezer…
Ezilirsin.
Ve anlarsın dünyanın kaç bucak olduğunu…
Bazı gözler ise; öldürmek içindir
Öldürür.
Dünyanın kaç bucak olduğunu bilemezsin.
Ben;
Hem dünyanın kaç bucak olduğunu biliyorum
Hem de öldüm.
Geç kaldım!(12)”
Umudu olsa, tüm menfi etkenlere karşın, arar, bulurdu onu, ister Kaf Dağının arkasında olsun, ister yedi kat arş-ı âlâda(2), ister bilmem kaç kat, artı uçuk(1) santigrat derece magma ötesinde. Ama bulunca ne olacaktı ki?
Kendisini cüssesine rağmen serçe, karşısındaki genç kızı kartal olarak yorumluyordu Cihansen.
Ve bu önünde-sonunda canından olmak demekti, kartal-serçe yaratılışı sonucu. Lâmı-cimi yok(2), etkilenmişti, ama karşılıksız, ama umutsuz, ama dağlar kadar fark, ama bir kez daha karşılaşmalarının mümkün olmayacağı, mümkün olmaması gereken o kızdan; Nurhayat’tan.
Aması-maması yoktu, ataların “Dengi-dengine” diye bir sözleri vardı, ne kadar gerçekti bu söz?!
Gün, günler geçip devran dönüyordu(3). Ablasından herhangi bir haber ulaşmıyordu kendisine sitemine rağmen. Sabahlardan bir sabah tam işe gitmek üzereyken kapının zili çaldı, umut mu, beklenti mi kararsızlığı yaşadığı?
Merakla değil, beklediklerinin olması dilek ve heyecanıyla açtı evinin kapısını Feyzullah.
Umut ettiği, daha doğrusu buna hayal ettiği gibi demek; ablası, eniştesi ve Nurbanu idi gelenler. Nurbanu’dan küçükleri okulları nedeniyle babaanneleriyle, halalarına emanet etmişlerdi anne ve babası.
Yolu, kısa yoldan yarılamak istiyor gibiydi Nurbanu, sarılma, koklaşma, öpüşme faslını tamamlamaya gerek görmeksizin;
“Dayıcıyım! Odamı gösterir misin, ikinci bir iş olmasın, bavullarımı koyup oraya yerleşeyim!”
Gerçekten insanlar umutla yaşıyorlardı. Yurtta da kalsa, ara sıra ziyarete de gelse; “Onun Odası” olsun diye düşündüğü odayı, günler öncesinden hizmetliye tertiplettirmişti. Sadece zevki ve varlıkları konusunda, daha doğrusu ihtiyaçlarından bihaber olduğundan(3), kütüphane, masa, ya da ders çalışma lâmbası, masa, bilgisayar ve televizyon konusunda bir hazırlık yapmamıştı.
Bir şeyleri sadece kendi arzusuna göre alıp yerleştirip düzenlemeyi uygun görmemişti Feyzullah. Ancak, evinin kapısının iki yedek anahtarını hazırlamayı unutmamıştı yeğeni için.
“Dolaş evi! Nereyi beğeniyorsan o oda senin. Ama istersen öncelikle senin için hazırlattığım odaya bir bak! Eksikliklerden kimse söz etmesin, arzu, istek, hatta bir sevgi öpücüğüyle emirlerine göre hepsini senin için gerçekleştireceğim…
Bana annenin ve babanın tasavvurlarına(3) karşın bu mutluluğu yaşattın ya, kısa da sürse ömrüm umurumda değil, sen her şeye lâyıksın, sana önderlik etmem konusunda başlangıcım olan yeğenim, sağ ol!”
Kayıt falan ne gerekiyorsa kendi yardımı istenmeksizin, sadece arabasını kullanarak anne ve babası ne gerekiyorsa yapmış, gerçekleştirmiş, arabasını teslim edip asil yerlerine dönmüşlerdi.
Nurbanu okuluna başlamıştı, derslerinin iyi gittiğini söylüyordu başlangıç olarak. Cihansen tüm reddedişlerine rağmen odası için istediklerini kayıt dışı olarak öğrenmiş, odasının tüm eksiklerini yeğeninin itirazlarına rağmen almış, bildikleriyle donatmıştı odasını. Ayrıcalık yeğeninindi, hem her bakımdan.
İlerleyen zamanda bazı-bazen eve ders çalışmak, eksiklerini karşılıklı olarak tamamlamak için arkadaşlarıyla beraber geliyorlardı yeğeni. Ya da arkadaşları adresi öğrenmiş olarak kendiliklerinden geliyordu, isimlerini bilmediği, kız-oğlan fark etmeksizin.
Gecenin kör vakitlerine kadar uzayan bir ders programı ile ders çalışıyorlardı. Uyku sorun değildi. Özellikle kızlar misafir odalarında, yer kalmazsa oğlanlar nerede yer bulurlarsa sırtları tahta gibi olacak olsa da bir yerlere ilişip kıvrılıyorlardı, ev kışın sıcak, yaza klimalıydı çünkü.
Ara sıra da Nurbanu “Dayı!” deyip izin alıyordu arkadaşlarının evlerinde ders çalışmak için, hakkını yememek gerek!
“Dayı! İzninle gidebilir miyim?” diye başlıyordu cümlesi ve fakat Cihansen’in “Evet!” ya da “Hayır!” demesine fırsat bırakmadan; “Teşekkür ederim dayıcıyım, sağ ol!” diyerek yanağından bir makas alıyor(3), veya “smack” sesi(1) çıkaracak şekilde öpüyor, ya da kapıdan çıkarken elini ağzına götürüp sözüm ona öpücüğünü üflüyordu ona doğru.
Duygu sömürüsü(2) yapmakta oldukça dürüst bir yeğendi, kim ne derse desin.
Bazı bazen Feyzullah, Feyzo, çok zaman Cihansen ya da Cihan olan dayısı, kendisinin eksikliğini bildiği için; “Kim, neresi, oğlanlar mı, kızlar mı?” gibi ahret sualleri(2) sormak yerine;
“İstersen telefon et, gecenin hangi vakti olursa olsun, seni almaya geleyim, bir tanem!” diyerek özlü bir yağcılık sergilemesine rağmen;
“Kalacağım!” cevabını alırsa;
“Asla, rızam yok, senin evin burası!” sözünün karşılığı olarak Nurbanu’nun sözleri şamar gibi yüzüne iniyordu, öfkesinden burnunun kanatları kendi kendilerine açılıp kapanırken;
“Tıpkı annem-babam gibisin!” sonunda ne “Dayı” ne de “Dayıcıyım!” eklentisi olmaksızın.
“Öyle de olması gerekmez mi küçük hanım? Bana emanetsin çünkü…”
“Dayı değil, faşistsin, despotsun, derebeyi, tiran, sultan, diktatörsün!”
“Eksik bıraktığın sıfatlarımı sonra tamamlarsın aşkım! Çünkü ben öyle olmak zorundayım, başlangıç sevgilim! Diğer yeğenlerimi de düşününce bir tanemsin diyemem, ama ilk ve bir tanemsin, şu an yanımdasın, vazgeçmeyeceğim bir tanemsin, hem vazgeçmemin asla mümkün olamayacağı…”
“Keşke seni bu kadar sevmesem, bu kadar âşık olmasaydım!”
“Bana sevginin sonsuzluğunu anlayabiliyorum. Ama aşkın, gönlünce âşık olacağın kişi sanırım uzaklarda değildir…
Ve bunu öğrendiğim gün, eğer ölmemişsem, sağsam ve o çocuk sana lâyıksa ve senin gibi ben de bunu hissedersem, sana âşık olmak hakkımdan feragat edip(3) ikinizi de kutlayıp alkışlayacağım, bunu bu kadarcık da olsa bil, yeterli!”
“Canım dayım, benim!”
Görenler, dayı-yeğen değil, ağabey-kardeş sanıyor, ya da öyle görüp, anlayıp öyle görüyor olmalıydılar kendilerini herhalde.
Zamanın durduğu nerede görülmüştü ki? İlerliyordu zaman tavrına, gereğine uygun olarak. Nurbanu üniversiteye, Feyzullah işlerine ulaşıyorlardı alışkanlıklarıyla.
Nurbanu’nun evine gelip yerleşmesi, çok şeyi değiştirmişti Feyzullah’ın evinde ve yaşamında. Öncelikle merak ve endişeyi öğrenmişti Feyzullah, evlâdı saydığı Nurbanu sayesinde. Ne zaman üç-beş dakika gecikse, kukumav kuşu(2) gibi tünüyordu pencere kenarına, ya da kuluçkaya yatmış gurk tavuk gibi.
Sadece bira şişelerini muhafaza etmek için kullandığı buzdolabı, Nurbanu’nun gelişiyle düzenlenmiş, yediği azar yanına kâr kalmak üzere, dolu-boş tüm bira şişelerinin tümü çöp konteynırına boca edildiği(3) gibi, tembihlerin daniskası da ulaştırılmıştı ilgiliye(!) bir kulağından girip diğer kulağından çıkmamak(3) kaydıyla. Çünkü tehdidi makul ve mantıklıydı; “Yurtlardan birinde yer bulur, gidiverirdi!” bu kadar basitti, ha!
Feyzullah’ın kendisi de, Nurbanu’nun telâffuz ettiği(3) o unvanla anlamış olsa da evinde yaratılan terör(!) hayatını düzene sokmuş, gediklisi olduğu(3) tüm mekânlardan elini-ayağını çekip uzaklaştırmıştı kendini. Artık bir bekleyeni, bir beklediği vardı evinde.
Feyzullah’ın tek düşüncesi görevli olarak il, ya da yurt dışına gittiğinde onu merak etmesi, bayramlarda-seyranlarda Nurbanu’nun “Fırsat bu fırsat” deyip ailesini ziyarete gitmesiydi.
Kendisi bir yerlere gittiğinde çaresizlik yaşamıyordu. Yan komşulardan okula her gün beraberce gittiği kız arkadaşı onunla beraber kalıyor, ayrıca sık sık da telefonlaşıyorlardı dayı-yeğen olarak.
Özellikle hafta sonlarında, kız yurtlarında kalan ve aile özlemi çeken arkadaşlarının da kendisine katıldığını, yığın halindeki çarşaf ve pike ile ayarı bozulmuş kanepe ve diğer misafir odalarının tertibinden ya anlıyor, ya da geldiğinde görüyordu, tabii ki evin hizmetlisi kendinden sonraya kalmışsa. Nurbanu ile ilgili olarak merakı olmuyordu Feyzullah’ın, düzenli bir yaşayışı ve iyi olduklarına inandığı arkadaşları nedeniyle.
Oysa Feyzullah yeni-yeni alışıyordu düzenli bir yaşama, hem gecikmek istemez gibi.
Feyzullah’ın kaygıları, gittiği mekân ve mesafelerdeki bir-iki gün içinde halletmesi gereken işlerin uzayıp gecikmesine neden olması idi. Ancak dönüşünün mutluluğu iyi geliyordu kendine.
Yaşamda en güzel şeyler; gidip-dönmek ve bir bekleyeninin olması olsa gerekti. Ama ne zamana kadar? Üniversite bitecek ve yeğeni, sevgilisi, aşkı, yaşadığı dünyayı düzene sokan Nurbanu kurtulacaktı kendisinden.
“Bir tanem” demekten, diğer yeğenlerini de düşünmekten dolayı, sarfınazar etmek(3) gayretinde olsa da Nurbanu ayrıcalığıyla kendisinin bir tanesiydi, kendisini gönlüne ilk saran, yaşamını kendisiyle ilk paylaşan.
Diğer yeğenlerinin hepsi de ayrı ayrı bir taneleriydi, kucağına bebek olarak aldığı günlerden beri, genç kız, delikanlı, abla, ağabey oldukları bugünlere kadar…
Aklından geçirip de kendinden bile saklamayı bilemediği bir gerçek de yaşanabilirdi ilerleyen zamanda. Nurbanu’nun gerçekten sevdiği, onun bir yuva kurmak için gönlüne girecek olanı da söz vermesine rağmen alkışlamak içinden gelmiyor, onun yerine olmamışa daha şimdilerden kin tutuyordu Feyzullah, Feyzo ya da Cihansen, Cihan her neyse.
Feyzullah’ın hoşuna giden en güzel olgu, sadece kendisinin olmadığı zamanlarda değil, belirli konuları tartışmak, detaylı olarak öğrenmek için arkadaşlarını özellikle kendisinin olduğu zamanları düşünerek evlerine davet etmesi idi.
Delikanlı ya da kız arkadaşı önemli değildi, sanki onlarla aynı gençlik anlarını, anılarını yaşıyor gibiydi. Bir şey sormaları gerektiğinde “Ağabey!” başlangıç cümlesi ile mutlu oluyordu. Netice itibariyle hepsinin “Ağabeyi” sayılırdı.
Nurbanu bu tip çalışmaları dışındaki gayretli çalışması gerektiği için bir gün öncesinden dayısına haber verirdi ki, izinli olduğunu bilsin! Feyzullah da sinemaya, tiyatroya gider, oralardan çıktıktan sonra da yeğeninin refakatinde(!) arkadaşlarını evlerine ya da yurtlarına bırakırdı.
Eğer televizyonda polisiye bir film veya musiki programı varsa, tiyatro ya da sinemaya gitmek yerine odasına çekilir, kapıyı-bacayı sonuna kadar kapatır, sesini çıkartmazdı, en kısık sesle açık olurdu televizyonu.
Zaten evi hem mantolu(1), hem de ses yalıtımlıydı, ta başlangıçtan mimar ve mühendislerin tavsiyesi ile inşa edilirken. O günlerde ne işe yarayacağı konusunda tereddüdü olmasına karşın bu gün sebep olanlara şükranlarını iletiyordu çok zaman.
Derslerin, çalışmaların bittiğine dair yüksek mevkiden(!) gelen emir ertesinde arabası ve yeğeniyle birlikte evde oluşmuş nüfus durumuna göre bir -ya da- iki sefer servisle iade ediyordu öğrencileri makamlarına gocunmadan(3)!
Bu, kendine bazı şeylerin de zamanının geldiğinin habercisi gibiydi. Yeğeni kocaman, abacık(1) bir kızdı, artık kendi başına araba kullanmayı bilmeli, gerektiğinde özgür(!) bir şekilde dolaşmak, hava almak, üniversiteye gidip-gelmek için yollarda zaman kaybetmemeliydi.
Küçük, ufak bir araba ihtiyacını karşılardı, ama öncelikle fikrini, zikrini(3), tercihlerini öğrenmeliydi, “İlk göz ağrım(2)” dediği, yalnızlığını üleşen için. Sonra ekonomik durumuyla test ederek, ruhsat vb. işlemler dolaysıyla sürpriz niteliğinde olmayacak olsa da sevinç ve mutluluğunu alkışlamalı, alkışlayabilmeliydi.
Nurbanu’nun arkadaşları içinde en hazmetmediği(3) kişi, arkadaşlarının kısaca “Nörü -ya da- Nöri” dedikleri Nurettin’di. Aslında ona yakışacak çok sıfatlar geçiyordu gönlünden, ama çekincesi onları söylemekten men ediyordu kendini. Çünkü o sözler aynadan yansır gibi yansıyıp kendine yamanacaktı. Sustu, hem susması gerekiyordu.
Nurettin kısaca, annesinin gözünün önünden ayırmak istemediği, “Okusun da, ne okursa okusun!” deyip sadece yaşadıkları ilin üniversitelerini tercih eden, mal varlığı ve evin tek çocuğu olması dolaysıyla şımarık, kendini beğenmiş(1), herkesin kendini sevmesi ve istemesi beklentisinde olan bir gençti.
Kendi düşüncesine, kanaatine göre; derslerinde pek başarılı olmasa da Nurbanu’nun kalbini kazanmak için başarılı olmak için onunla ders çalışmalarına özenle katılıyor gibiydi. Feyzullah bu konuda yanılma yüzdesini sıfır olarak kabulleniyordu!
Bu nedenle Nurbanu’ya rica etmişti, bu gencin evine çalışmaya gitmemesi, yakınlık göstermemesi, mecburiyet halinde bile ondan uzak durması, uzaklaşması demekti. Bir bakıma bu; dayı olmanın ilerisinde bir babanın duygularının görünümüydü.
Feyzullah’ın hoşuna gitmeyen şey; Nurbanu’nun arkadaşlarına ders çalışmaya gitmesi, haz etmediği(3) halde arkadaşlarında kalmayı istemesi, hatta bunu arzulamasıydı. Buna rızası yoktu. “Beni alıştırdın. Sensizliğe nasıl tahammül eder, dayanabilirim ki?” şeklindeki duygu sömürüsü yüklü isteği ilk, tek ve son olmuştu, cevabını olgun bir şekilde sitemle aldığı.
Cihansen Nurbanu’nun tüm arkadaşlarının ev ve kaldıkları yurtları biliyordu, bilmesi, hatırlaması mümkün olmayan adreslere ise navigasyon(1) ile ulaşabiliyordu, gerekirse, gerektiğinde.
Nurbanu şimdilerde telefon edip de söylediğinde o adrese en geç çeyrek saat öncesinde gelip korna çalmadan bekliyordu. Bazı şeylerin azı karar, çoğu zarardı. Bu kadar baskıcı, bu kadar sevecen olmamalıydı. Kendini sorguluyordu; mümkün müydü bu?
Günlerden bir gün Nurbanu;
“Dayıcıyım, mümkün mü bugün ders bitiminde beni okuldan alsan, diyorum!”
“Gene ne hınzırlık düşünüyorsun kızım? Gene klâsik bir görücülük peşinde misin?”
“Bu seferki farklı dayıcıyım. Tam beğeneceğin, yaşamını üleşmeyi düşüneceğin biri gibime geliyor…”
“Umarım kendisinin haberi yoktur, diğerleri gibi. Tamam, sen okulunu bitirince diğer yeğenlerimden senin gibi gelen-giden olmazsa gene yalnız kalacağım, ama yalnız kalmamak için gönlüme ihtiyacı olmayan bir sultanı hapsetmek dürüstlük olsa mı gerek?..
Umudum, senin gibi diğer yeğenlerimden birinin ikisinin daha; ‘Biz geldik!’ diyerek kapımı çalmaları. Yani bu demektir ki yaşamı üleşmem gerekli değil, üstelik sipariş üzerine sevgi gibi, asla!”
“Şey!”
Bu; öyle bir “Şey” idi ki, “e” harfi sanki yarım kilometre uzamış gibiydi.
“Hangi anlamda? O bayana söyledin mi yoksa beni? Yuva kurmamı, yalnızlıktan kurtulmamı, çoluk-çocuğa katılmamı isteyebilirsin, ama dilerim ki benden bahsederek o bayanı üzmemiş, canını sıkmamamışsındır?”
“O, Doktor Asistan Hocam Nurinisa Hanım dayıcıyım. Çok güzel, şirin, tertipli, terbiyeli bir genç kız. Böyle birini arasan bulamazsın sanırım, hatta eminim! Gel bir tanış!”
“Benim için daima iyiyi, güzeli düşünmüş olacağına inanıyorum, ama siparişle, görücülükle bir genç bayanın canını sıkmak, hatta yakmak ihtimalini yaşamak istemiyorum!”
“Güç durumda kaldım, küstüm şimdilik!”
“Küsme, hem asla! Suratının asıklığına, mahkeme duvarı görünümüne(2) asla dayanamam biliyorsun, üzülürüm. Tamam, anladım, emrindeyim, ne zaman?”
“Öğle yemeğine çıkartsan bizi?”
“Tamam, ibibiklere(13) dikkat et! Öter ötmez ordayım!”
“Yanımızda olacaksınız anlamında, değil mi?”
Bazen zamanın peşinden koşarsınız, bazen de zaman peşinizden koşar, yakalamak, kendini hissettirmek, ders vermek için. İşte öyle bir zamandı üçünün de yaşadıkları.
Ve mutlu olan, gözlerinden neşe akan üçünden sadece biri idi; Nurbanu:
Dayısı okula geldiğinde açıkgözlülük edip;
“Öğretmenim, böyle buyurun!” deyip kapısını açarak öğretmenini dayısının yanına oturtturmuş, kendisi de arkaya geçmişti.
“Merhaba ben Feyzullah Cihansen ya da Feyzo, Cihan! Hangisi kolayınıza gelirse…”
“Ben Nurinisa! Zorluğu olmasa gerek!”
Karşılıklı sözlerle daha başlangıçta elektriklerin kesik olduğu anlaşılıyordu yahut da yıldızlarının hiç de barışık olmayacağı(3). Birbiriyle tokalaşmak bir yana, birbirine ellerini bile uzatmamışlardı. Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olurdu(2), ama duygulardaki eksiklik, iletişimde kopukluk olacağı biline-biline, sırf istenildiği, sırf fiziksel tanımlarla uygunluk düşünüldüğü takdirde yuva kurulabilir miydi?
Yemek sonrasında lâvaboya gitti Nurbanu, belki bilerek, isteyerek, gereği için. Döndüğünde iki medeni insan, gönüllerinin istediğine ulaşmak için gerektiği kadar kısa ve öz olarak konuşup anlaşmışlardı. Başlanmaması gereken başlamamış, daha doğrusu başlamadan bitmişti…
Yaşam devam ediyordu…
Feyzullah günlerden bir gün eve döndüğünde bir ağlama sesi duydu, bu; Nurbanu’nun sesi değildi, bir başka sesti, bir başka genç kız sesi…
Hayret etti. Sokak kapının açıldığını hisseden Nurbanu tek başına çıktı odasından;
“Sınıf arkadaşım. Sana sormadan aldım getirdim. Ama anlayışlı olacağını bildiğim, çözüm için yardımcı olacağına inandığım için, dinlemek ister misin?”
“Evet, lütfen!”
“Arkadaşım öğrenci yurdunda kalıyordu, fakir ve çalışkan. Ensesi, sırtı kalın, ya da sözü geçen birinin kızının yaptığı yanlışlığı, buna düpedüz ‘Kleptomani(1), ya da hırsızlık hastalığı’ diyeyim ve buna ek olarak mitomani(1) rahatsızlığı nedeniyle arkadaşım onu görüp de idareye bildirince ortalık karışmış… Sonuçta arkadaşımı iftira etti varsayımıyla(1) yurttan kapı dışarı etmişler(3)…”
“Tanıdığım biri mi, önce teselli etmeye çalışayım!”
“Yok, ilk defa geldi evimize. Çalışkan, hem de çok çalışkan, hatta beni geçtiği için beraberce çalışmamız hiç gerekmedi.”
“O zaman söyle ona, dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var(14). Sen onu teselli etmeye gayret et! Elini-yüzünü yıkadıktan sonra tanışırız. Bir de kendi ağzından, eksiği kalmamak üzere dinlemek isterim. Mutlaka onu savunacak bir şeyler elde edebileceğime inanıyorum. İstediğim tek şey; bu soğukluk ya da moralsizlikle derslerinizi aksatmamanız!” dedikten sonra, Nurbanu’nun yanından ayrılıp sorunu, iftiranın ters tepmesini nasıl halledebileceğini düşünmeye başladı.
Evet, insanların enseleri, sırtları kalın olabilirdi, ama bir de ilâhi adalet(2) denen bir kavram vardı ve onun karşısında herkes eşitti, tıpkı ölümde toprak altına girişte ayrıcalık olmadığı gibi.
Eğer adalet işlerse terazi kefelerinde bu; haklı ile haksız, günahkâr ile günahsız, iyi ile kötü olarak mutlaka kendini belli ederdi.
Gerçek olan şu idi ki, yaşanan dünyada bir kısım önceliklerinin olduğunu sanan, öteyi düşünmek akıllarının ucundan bile geçmeyen(3) insanlar için her şey uygundu, ancak ağlarsa ya garibin kendisi, ya da anası ağlardı(3). Ancak yaşam dünyasında; Sultan Süleyman’a bile kalmamasına rağmen varlıklı, zengin ve arkası kuvvetli olanların benimsenen, uygun görülen yaşamları vardı ve sadece onların boruları ötüyordu(3) kaba anlamda.
İnsanlar şu veya bu şekilde sürprizlere hazırlıklı olmalıydılar. Feyzullah’ın kendi yaşantısıyla sürpriz olarak bir beklentisi yoktu. Belki vardı da, bilemiyor olabilirdi. Netice de; Men dakka dukka, keenlem yekûn(2) idi, tavrı ve beklentisi.
Odasının kapısı tıklatıldı. Nurbanu evlâdıydı onun, gizlisi-saklısı yoktu, kapıyı tıklatır, paldır-küldür(2) odasına dalardı, bazı bazı, “İçimden geldi dayı!” deyip yaptığı şey sarılıp öpmekti. Cihansen nevi şahsına münhasır(2) titiz bir adamdı. Nurbanu geldiğinden beri, yatacağı vakte kadar resmi olurdu kıyafetlerinde, bu nedenle o gün, bugün şelek şellek dolaşmaktan(3) vazgeçmişti evinde.
Kapı tekrar tıklatıldı. “Gel!” demek yerine değişikliği hissedip kapıyı açmak gerekliliğini hissetti.
Allah insanlar için, arzuladıklarını kapı önüne koyuyordu, tesadüf gibi, şans gibi, sürpriz gibi.
“Amca!” dedi Nurbanu ile birlikte odasına giren genç kız. Belki de evdeki fotoğraflardan kendisini tanıyıp, günler, belki de bir yıl öncesinde sinemada kendisini ikaz edip de ismini ve cismini unutamadığı o genç kızdı. Feyzullah;
“Merhaba!” derken, sesindeki titreşimden Nurbanu’nun duygularını hissedecek gibi oluşunun endişesini yaşıyordu. Onun annesine çektiğinden kesinkes(1) emin olduğu yeğeni, hem akıllı, hem de zeki idi.
Hele ki birbiriyle ilk kez karşılaştıklarını sandığı iki insanın candan kucaklaştıklarını, Nurhayat’ın teselli ararcasına dayısının kolları arasında koynuna büzüldüğünü görünce Nurbanu’nun neler düşünebileceğini hayal edebiliyordu Feyzullah.
“Yoksa siz önceden birbirinizle tanışmış mıydınız?” şeklinde bir ahret suali döküldü Nurbanu’nun dudaklarından.
“Böyle güzel, cici, ama hüzünlü bir kızla karşılaşsam unutmazdım herhalde, hele ki ‘Amca!’ olarak görülmüşsem…”
“Dayım, yaşamında ilk defa, benim dışımda bir kıza ‘Güzel!’ dedi. Haydi, gene iyisin, bunun kıymetini bil!”
“Senin gibi bir arkadaşımın ailesinin hiçbir ferdi kötü, ya da yanlış olamaz. Kıymetini bileceğim, ama bunu beni iftiradan arındırıp temize çıkarma olasılığı için değil, içtenlikle kabul etmeniz için istediğimi bilin, lütfen! Bana açılan kollardan saygımı asla eksik etmeyeceğim inşallah. Yaşadığım sürece demem mümkün değil, ama yeni bir öğrenci yurdu bulup oraya yerleşinceye kadar diyebilirim. Bunun sakıncası olmayacağı düşüncelerimde…”
“Ama yakışıklı dayıma ‘Amca!’ deme! Aramızda sadece beş yaş fark var. Erken evlenen annem ve geç doğan dayım nedeniyle. Çok istersen sen de benim gibi ‘Dayı!’ ya da ‘Ağabey!’ diyebilirsin…”
“Genç kardeşini sıkboğaz etme Nurbanu! Haydi, bu tanışmanın şerefine, hüznünüzü unutmanız için yemeğe çıkarayım sizi. Hem iki lâfı uç uca ekleriz, hem de Nurhayat’ın durumuna çözüm bulmaya çalışırız. Haydi, giyinin kızlar!”
Ağızdan çıkan sözü, aldığın nefesi, yaydan çıkan bir oku, silâhtan çıkan bir kurşunu geri döndürmenin mümkün olmadığını(15) unutmuş olsa gerekti. Hatasının farkında bile değildi Feyzullah.
Üstelik iki genç kızın da hatasını anında yakalamış olacaklarını da hatırından geçiremiyordu. Çünkü başlangıçtan kendisinin söylediği ana kadar Nurhayat’ın ismi hiç söylenmemişti.
Nurbanu; “Dayım neden sakladı ki, onu?” diye düşünürken, Nurhayat; “Nasıl unutmamış, nasıl hatırladı?” diye düşünüyordu. Arabaya sessizce, zihinlerindeki cevapsız sorularla binerken;
“Geçen seferki lokantaya gitmeyelim dayıcıyım, orası bana soğuk ve itici geldi. Hem bu sefer beni güzelliğiyle yarı yolda bırakacak bir arkadaşım var, onun sıcaklığını ömür boyu duyup yaşayacağım inancındayım!” dedi Nurbanu. Anlayan (ya da anlamak isteyen) için sivrisinek sazdı!
Nurbanu, arkadaşının bir şey söylemesine fırsat vermemek için parmağını dudağına götürerek “Sus!” işareti yapmıştı, bu belki bilinenin yahut da bilinmesi gerekenin, ancak saklanmak istenenin bilindiğinin işaretiydi (muhtemelen)(1).
Dayısı mesajı almış mıydı? Belli değildi, onun “Lây lây lom!(2)” tavrını gözlemlediği kadarıyla…
Hatasını belli edeceği anı kollamak sünnet, vacip modundan farz moduna dönüşmüştü. Ona mutlaka bilmesi gereken, gönlündeki heyecanı itiraf ettirecekti, aslında saklamaması gereken. İki artı iki eşittir dört kadar emindi beyninde şekillendirdiğinden. Bu isteğini, bu dileğini, bu arzusunu kimse engelleyemezdi, hem sadece şu anda değil, ileride, ilerilerde de…
Değişik bir lokantaya götürdü onları Feyzullah. Masaya oturmadan evvel ellerini yıkamak için izin istedi Nurhayat. Nurbanu fark edilecek bir ima ile;
“Sen git, ben dayımı yalnız bırakmayayım, neme lâzım, alıp kaçırırlar belki, ben dayısız kalmak, bekleyenler de sevgisiz kalsınlar istemem. Senden sonra da ben giderim lâvaboya, sen nöbette kalır, sen sahiplenirsin dayıcığımı.” dedi ve Nurhayat ayrılır ayrılmaz, inkâr etmesine fırsat bırakmayacak şekilde gözlerini dayısına dikti;
“Söyle! Nerde tanıştınız? Nerden tanıyorsun Nurhayat’ı?”
“Nerden çıkarıyorsun bunu?”
“Yalan söyleme! Bak heyecanlandın. Şakakların oynuyor, bıyık yerlerin titriyor. Üstelik kadınların tümüne has, altıncı bir duyum olduğu gibi, kuşlardan haber almak gibi de ekstra çok güzel bir huyum var, övünmek gibi olmasın!”
“Haber getirdiğini söylediğin kuşlar yanılıyorlar!”
“Diyorsun ve inanmamı bekliyorsun. Yanlışın yok. Nurhayat çok iyi, ayaklarını her zaman düzgünce, sağlamca yere bastıracak, elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecek, hem de gördüğün gibi güzeller güzeli, güzeller ötesi çok iyi bir kız, üstelik mutluluğu hak eden…”
“Bana ‘Amca!’ diyecek kadar genç!”
“Hata sende! ‘Amca!’ dedirttirecek şekilde davranmasaydın başlangıçta, yani tanıştığınızda!”
“Önceden tanıştığımız konusunda iddialı mısın?”
“Adım gibi, tabii! Yoksa biz söylemeden evvel adını nasıl bilecektin ki? Üstelik senin sana haber iletecek kuşların, altıncı hissin olmadığı gibi, gaipten haber alma(3) yeteneğin de yok!”
Ellerini yıkaması kısa sürmüştü Nurhayat’ın. Nurbanu lâvaboya yönelmeden, Nurhayat dayısını sorgulamaya başlamadan evvel, çekinmeksizin;
“Bitmedi, devam edeceğiz!” dedi.
Nurbanu belki de ellerini yıkamak için değil, düşünmek, sözlerini sıraya dizmek ve ne zaman “Öldürücü darbe” diyeceği itirafı elde edeceğinin düşüncesinde idi. İki çekimserin(3) arasında olmaktan, çöpçatanlığının(1) karşısındakilerin mutlu olacağının garantisi gibi görüyordu kendini.
“Neredeyse bir yıl geçti o günün üzerinden. Hatırladınız. Sevindim. Mutlu oldum!”
“Siz de unutmamışsınız. Ama ‘Amca!’ dediniz, sihir kayboldu, yine eskisi gibi kurbağaya döndüm masaldaki(16) gibi, bu şekilde de öleceğim herhalde, yaşamı sevmeme rağmen, ‘Ölmeliyim!’ diye düşünüyorum. Yaşamak için bir gayen, arzun, isteğin, sebebin yoksa ne diye yaşamak için direneceksin ki, değil mi güzel kız?”
“Öpsem seni, tekrar prens olur musun?”
Feyzullah cevaplayamadı, çünkü Nurbanu masaya dönmüş ve reklâmlar başlamıştı, dinlene dinlene hem, paragraf sonlarına sadece noktaları koyacak kadar.
“Ben evine gelene kadar, ya da onu etkileyen birine rastlayıp da içkiyi bırakana kadar iyi değildi dayım. Sanki ona sihirli bir el dokundu ve duruldu, dünyasına döndü tıpkı Pollyanna(17) gibi…”
“Dayım o gün sonrası, artık bilemediğim her şeye iyi taraflarıyla bakmaya, iyi yönleriyle görmeye başladı hüzünlü bir dünyada yaşamasına rağmen. Elinde olsun istediğinin peşinden koşmamanın, belki de yaşının etkisiyle bunu istememesinin yorgunluğunu yaşıyordu…”
“Düşünebiliyor musun Nurhayat, dayım için yaşam, sadece sağlıklı bir yaşam şekline dönüşmüştü, kalbindeki yükten habersizdi, galiba, tabii bu, dayısını çok seven bir kız olarak bana göre…”
“Dayım hiçbir zaman; ‘Günaydın, Tünaydın, İyi günler, Merhaba!’ gibi sözler etmez. Çevresindekilere hep dua eder gibi; ‘Sağlıklı günler!’ der, diler! Hapşıran olursa, ona da ‘Çok Yaşa!’ demek yerine, ‘Sağlıklı yaşa! Torunlarını okşa!’ der…”
En can alıcı noktaya gelmek için kendisini zorlamasına gerek yoktu, devam etti;
“Ben de onun için her gece yattığımda, uyumadan önce dayıma sağlıklı günlerini üleşeceği bir eş için dua ederim!”
Durdu bir süre Nurbanu, bir tepki, bir söz gelsin diye, o söz gelmekte gecikmedi dayısından;
“Nurbanu’nun dayısı ile ilgili reklâmlarını dinlediniz. Şimdi yemek yeme zamanıdır. Haydi, siparişlerimiz verelim ve başlayalım, ne dersiniz?”
“Ben bir şey istemiyorum, başının etini yemeğe(3) devam edeyim, istiyorum!”
“Kulakların kaşındı galiba. Misafirimiz olmasa, gözünün yaşına bakmaz, eve gidinceye kadar sabretmez, gereğini hemen yapardım, biliyorsun.”
“Beni yok sayın istersen Nurbanu!”
“Olur mu ailedensin sen de, bizim sığınağımız, senin de sığınağın. İnşallah hiçbir öğrenci yurdunda yer bulamazsın da devamlı bizimle kalırsın, öyle değil mi dayıcıyım!”
“Sen aklına bir şeyi koymuşsan, ben sana ne zaman ‘Hayır!’ dedim ki sevgilim?”
“Bu ‘Sevgilim!’ sözünü bundan sonra hak eden için söyleme gayretinde olsan dayıcıyım!”
“Seni sevmekten beni vazgeçiremezsin!”
“Biliyorum, ama sevdiğine de benden fazla zaman ayırmanın gerektiğini düşünüyorum!”
Saz şairleri gibi, kendilerinin bir dinleyeni olduğunu akıllarına getirmeksizin karşılıklı atışıyorlardı. Nurhayat onların birbiriyle bildikleri bir konuda şifreli konuştuklarını düşünüyordu;
“Olduğu zaman, peki!”
“Yok, deme inanmam!”
Nurbanu birden Nurhayat’a döndü;
“Bak Nurhayat! Sana bir sır vereyim. Dayımın tiki(3) var! Ne zaman yalan söylese, tıpkı biraz evvel olduğu gibi şakakları zonklar, gözlerini kaçırır, dudakları titrer…”
Yemek sitemlerle, iltifatlarla, hafif dozda iğnelemelerle ama neşeli geçti, bitti ve evlerine yöneldiler.
Fırtınalar kopuyordu Feyzullah’ın gönlünde, anlıyordu, ama anlamamak işine geliyordu, öyle de olması gerektiği inancındaydı. Bir genç kızın hayallerinde değilse bile düşüncelerinde olmak, unutulmamak mutluluğu, kendini ondan uzak tutmak, tutmaya çalışmak ise mutsuzluğuydu.
“Hakkım yok seni sevmeye(18), ancak kalbimdeki bu yorgunluğu, ağrıyı çekecek kadar da dermanım yok!” diye söylendi kendi kendine ve üstüyle-başıyla uzandı yatağına. Sonrasında engellemeye çalıştığı dizeler oluştu beyninde, dudaklarının ucuna kadar gelen. Kalem-kâğıt? Yanında yoktu, hafızası da o kadar güçlü değildi ki. Çantasından bloknotunu çıkartıp yazıp-çizip-karalayarak düzene sokmağa çalıştı dizeleri satır satır…
“Sen körpe bir fidan, hem canlı, ben yorgun, cansız ağaç,
Ben cismi solgun, gönlü tok, sen ufku açık, gönlü aç,
Sen hayat yolu başında henüz, bende ağarmış saç,
Bitmez hikâyemiz, sen kendine yeni bir sayfa aç. (19)”
“Herkes kendi derdinde, âleminde
Düşüncelerim yalnız kalemimde,
Devamlı bir tuhaflık var hâlimde,
Doğrusu ya ölmek bana yakışır!(20)”
“Bir tebessüm mutlu eder insanı
kesilir ayakları yerden
yükselir göğe başı
Bir sitem ise kahreder insanı
yer yarılır
dibe çeker ayakları
Bir istihza dolu bakış
bir ima ise
öldürür insanı…
Ve en kötüsü
insan
-yani karşısındaki-
farkında değildir
belki de farkında olmak arzusu yoktur
Belki -belki de-
aklından bile geçmiyordur
farkında olmak…(21)”
Yaşamının tükendiğini hissediyor, aynı sığınakta nefes nefese yaşarken ondan uzak duramayacağına inanıyordu Feyzullah. Alıp başını dağların zirvelerine ulaşmak, sonrasında bir fil gibi(2) aç, susuz, aşksız, heyecansız ölmeyi diliyordu.
“Sevmek, mutlu olmayı dilemek benim de hakkım değil mi Allah’ım? Ölmeliyim! Ben bu yükü kaldıramam Allah’ım! Allah’ım ben sana ne yaptım ki, neden böyle bir genç kızı karşıma çıkarıp ona tutkun, beni de perişan ettin ki?” diyordu.
Tüm düşünceleri kendisini ölüm sessizliğine itekliyordu.
Evet, tiki vardı, zamanında bıyıkları olsa da yeğeninin ısrarlarını, tıpkı alkolden uzak kalması gibi kıramayıp kestiği için bıyıkları olmasa da bıyıklarının yerinin, üst dudağının bir yerleri titrerdi kısaca, şakakları zonklardı, kekelerdi, falan…
Sözüm ona yalanlarının yakalanmasının mümkün olmamasının garantisi idi, bıyıklarının olmaması.
Feyzullah, o günün ertesinde, Nurbanu’nun tüm ısrarlarına rağmen kalkmadı yatağından. Üstelik mazeret de uyduramazdı, uydurmadı da. Çünkü kapı arkasından da olsa görürdü kendisini, şakaklarının zonkladığını ve anlardı yalanını.
Olmadı çat kapı(2) girerdi içeriye, şöyle bir sarılır, öper, ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlamaya çalışırdı. Zamane(1) kızları akıllı oluyorlardı vesselâm(1), hem de gecikmeksizin, zamanlarından önce.
Bir şeyler yapmalıydı Feyzullah. Dairesine gitti izin aldı. İki parça eşyayı valizine yerleştirip, elbisesini, pabuçlarını evden çıkmak üzere hazırlayıp kapının yanına özenle yerleştirdi.
Nurbanu’nun odasını her ihtimale karşı tıklatıp iki satır karalayıp masasına bıraktı, telefon etmek yerine. Etmezdi de zaten, ağzından girip burnundan çıkıp(3) ne düşünürse düşünsün vazgeçirirdi kendisini sevgisiyle. Zaten ders sıralarında telefonları daima kapalıydı yahut da sessiz konumundaydı.
Feyzullah’ın gözleri dağlara çıkmayı gözüne de gönlüne de yedirmemişti. Onun yerine kendini kıyılara serpmek, beynini, kalbini dinlendirmek, gönlünü avutmak, düşüncelerini yönlendirmek istiyordu, tıpkı o malûm sözdeki gibi; “Her ayrılık biraz ölümdür! (22)” denmiş gibi!
Kapıda dönen anahtar sesiyle kendine gelmeye çalıştı, kendisini dar-kıt attı odasına, yaptıklarını, yazdığını unutup hazırlıklarının fark edilmesini, eylemlerinin sonuçlarının anlaşılacağını düşünmeksizin.
Elinde olmaksızın gözleri karardı, şakakları atmaya, üst dudağı, hatta dudakları kendi halinde titremeye başladı, ritmik bir dans modunda. Muhtemelen içinden dua ediyor da olabilirdi.
“Hangisi olursa olsun, giderayak(1) beni görüp bilmesinler de!”
Uyur modunda yatağına serdi kendini, boylu boyunca.
Gelen, herhalde işi her neyse yapıp giderdi herhalde. Notunu mu alacak, ödevini mi unutmuş, başka bir şeylere aklında yokken ihtiyaç mı duymuş her neyse alıp gider düşüncesindeydi.
Sonrasında kendi kendine paylaşacağı düşüncelerinin gerçekleşmesi için seri bir şekilde adımlarını atacak, en iyisi arabasının tekerini döndürecek, umut ve hayallerini şekillendirme arzusundaki yöne doğru ilerleyecekti.
Öyle olmadı ama. Gelen Nurhayat idi. Kapıdaki valizi ve hazırlanmış ceketi, düzenlenmiş pabuçları görmüş, portmantodaki boşluk dikkatini çekmişti. Doğrudan doğruya Feyzullah’ın odasına yöneldi Nurhayat.
“Amca?”
“Dayı?”
“Ağabey?”
“Feyzullah?”
“Cihansen?”
Hiçbirine cevap alamadı genç kız. Sessizliğe bürünmüştü tüm duvarlar, kapılar, pencereler…
Seslenişlerinin hiçbirine cevap alamayınca, son kozunu oynamaya karar verdi Nurhayat, içindeki sevgi yükünü üleşmek ihtiyacı ile ya kendisinin kendisine kendi adımlarıyla yönelmesini bekleyecek, ya da sabrının tükendiğine inandığı anda paldır-küldür, haldır-huldur(2) odasına girip gerekeni yapması için Feyzullah’a yardımcı olacaktı.
Dünün çocukları, bugünün gençleri, dünün gençlerinden daha akıllı, zeki, bilgili, daha atak, hafızaları güçlü, kuvvetli ve cesur idiler;
“Kurbağa?”
Son sesleniş sabrının da sonuna ulaştırmıştı Feyzullah’ı. Kapıyı açtı tek bir cümle çıktı ağzından;
“Prensin olmak istiyorum senin!” dedi.
Nurhayat öptü onu ilk kez kurbağasının prense dönüşmesi için.
Ve Feyzullah prensi oldu Nurhayat’ın.
“Ölmeliyim!” diye düşünmüş, hatta seslice de söylemişti, aynı sözü.
Vazgeçti böylece…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyle birebir özdeşleşmese de bir anıyı kız çocukları ile ilgili olarak üleşmek istiyorum. Görevli olduğum bir Nüfus Sayımında Doğu Anadolu’nun bir şehrinde gittiğim evde bir bey, dört kadın ve hepsi kız çocuğu vardı. Bilmeksizin sordum, “Kaç çocuğunuz var?” “Yok, beyim!” dedi. “Peki, bunlar ne?” dediğimde “Onlar kız beyim!” dedi, tam 16 tane ve enteresandır, sadece son ikisinin adını biliyordu; Yeter ve Sonol!
Feyzullah; İlhamını Allah’tan alan.
Nurbanu; Işık saçan, aydınlık yüzlü, nur yüzlü kadın, hanım. Gelin. Prenses.
Nurinisa; (Arapça) Nurlu Kadın.
(1) Abacık; Yöresel olarak, ablalığa geçiş döneminde olan, abla gibi, kendinden sonra gelen kardeşe göre büyük kız.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Allah’a hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Çöpçatan; Kadın ile erkeğin arasını bulan, evlenmelerine aracılık eden kimse.
Delta; Çatalağız. Bir ırmağın çatallanarak denize döküldüğü yer. Yunan alfabesinde bir harf (Δ).
Feyz, Feyiz; Manevi haz, gönül huzuru. Bolluk, bereket. Olgunlaşma, ilerleme.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.
Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
İstihkak; Hak edilen şey. Hak kazanma, hakkı olma, hak etme.
Kesinkes; Kesin olarak, kesinlikle. Şüphe ve duraklamaya yer bırakmayan ve geri dönülmeyen değişmez, mutlak, kati.
Kleptomani; İnsanı dayanılmaz, karşı konulmaz bir biçimde çalmaya, hırsızlığa yönelten ruhsal bir tür hastalık.
Koz; Karşısındakini alt edecek en etkili şey. Başarı fırsatı olan elverişli durum, saldırı ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
Mantolu; Dış duvar kaplamasının ısı kaybını önlemesi, ses yalıtımını sağlaması için taş yünü ile kaplanmış hali.
Mayışıklık; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinme, tembellik etme. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelme hali. Nazlanma. Kırıtma.
Methiye; Övgü. Bir kimseyi, ya da bir şeyi övmek için yazılmış şiir.
Mitomani; Yalan söyleme hastalığı. Kişinin ruhsal nedenlerle gerçekleri çarpıtmayı, değiştirmeyi hastalık haline getirmesi. Yaşanan serüvenleri gerçekmiş gibi anlatma.
Muhtemelen; Beklenir ki, umulur ki, görünüşe bakılırsa, olasıdır ki…
Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise müteşairdir.
Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.
Nanemolla; Güçsüz, dayanıksız, çok sık hastalanan, sağlıksız (öyküde işten kaçınan, üşengeç anlamında kullanıldı).
Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.
Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.
Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.
Parlamento; Belirli sürelerde ve belirli bir süre için, yurttaşların oylarıyla seçilen milletvekillerinin oluşturduğu, ülkenin yasalarını yapan, devlet bütçesini çıkaran, hükümetini denetleyen ve anayasaya göre daha başka görevleri ve yetkileri bulunan meclis. Bu meclisin görev yaptığı yapı.
Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.
Smack; (İngilizcede) öpme sesinin yazılışı. Aslı; şaplak, şamar, tokat atmak. Şapırdatmak, şapır şupur öpmek.
Tombulca; Şişmana yakın, etine dolgunca, yuvarlakça.
Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.
Uysal; Başkalarının haksızca isteklerine bile kolayca uyabilen, onların yönetimine girebilen, yumuşak başlı, iyi huylu. Hayvanlar içinse istenilen biçimde, kolayca yönetilebilme.
Varidat; Gelirler. Karşılama imkânı olan imkânlar.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “duygusuzca bakış” anlamındadır.
Zamane; Çağ, devir, şimdiki zamana ait olan.
Zırnık; Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası.
Zürriyet; Sülâle, döl, sulp.
(2) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Arş-âlâ; Göğün dokuz kat üstünün, Allah Katı denilen yerin tarifi. (Aslında bunu söylemek yanlış. Çünkü Allah’ın, İslâm inanışına göre yeri-mekânı yoktur)
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tanımlamadır.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Boy Bos; Endam. Vücut, beden.
Çat Kapı; Aniden, beklenmedik bir anda.
Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.
Dar-Kıt; Ancak.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.
Fil Mezarlığı; Fillerin öleceklerine, ya da ömürlerinin sona ermesine yakın olduğunu bilip “Fil Mezarlığı” olarak belirledikleri bir yer sükûn içinde ölmek için gidip, ölümlerini orada bekledikleri, bu nedenle böyle mezarlığı bulan biri, ya da birilerinin fildişleriyle ihya olduklarını bilmek gerekti, sanıyorum!
Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İlâhi Adalet; Adaletin yerini bulması, haktan gelen her şey. Başkalarının hakkı için yapılması gereken tüm kural ve yasalar uygulandıktan sonra gerçekleşen adalet.
İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
Kafa Dengi; Anlayış ve görüşleri, davranış ve gidişleri birbirine uyan arkadaşlardan, kimselerden her biri.
Kahve Kültürü; Pişirilmesi, içilmesi, sohbeti, hatta suyu günlük ve sosyal bir hareket olmakla beraber, öyküde kahvelerde boşa vakit geçirilmesi, oyun seyredilmesi ya da oynanması, eski gazetelerin okunması anlatılmak istenmiştir.
Kambersiz Düğün Olmaz; Her işin içinde bulunan, her türlü eğlenceye, işe, çalışmaya, konuya katılan, çevresindekileri umursamaksızın kendi olmadan bir iş yapılmayacağına inandıran kimse için alay yollu bir söz.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Kendini Beğenmiş; Kendini başkalarından üstün gören.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Lâmı Cimi Yok! Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz.
Lây-Lây-Lom; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Mahkeme Duvarı Gibi Surat; Bir kimsenin yüzünün asıklığını, ya da utanmazlığını vurgulamak.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Men Dakka-Dukka, Keenlem Yekûn; Aslında “Eden bulur!” anlamında bir söz olmakla beraber, elden bir şey gelmediği, yapacak bir şey kalmadığı anlamında da söylenmektedir.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.
Sabırla Koruk Helva (Üzüm) Olur; Sabretmesini bilen kimse, olmayacak gibi görünen işlerde bile başarıya ulaşır.
Sırtı (Pek) Kalın; Cüzdanı kabarık, varlığı yerinde.
Sütçü Beygiri; Çok tembel, miskin, aheste, aksak, çok yavaş gidildiğinde söylenen bir tekerleme. Aslında; “Sütçü Beygiri Gibi Ayakta Uyumak” şeklinde kullanılan bir deyimdir.
Şamar Gibi; Kendisine şamar atılması gibi ağır sözler söylenmesi, hakarete varan sözler edilmesi.
Tersine Tebbet; Genel anlamı; söylenenlerin aksini yapmak, ters işlemleri yapmakta ısrar etmek, yaşananlarda normaline göre işlemlerin tersine vukuu bulması yanında “inadı inat” olan insanlar için de kullanılan bir deyimdir. Bilindiği gibi; “Tebbet” Kuranda geçen ( On birinci sure olup beş ayettir) “Kurusun!” anlamındadır. O zaman; “Tersine Tebbet” denilince “Yaşlansın=Yaş olsun”, ya da “Nesli devam etsin” anlamında oluyor gibi bir his oluşmuştur bende.
Üç Çocuk; Yöresel bir deyim. “Üç çocuk; ikisi anne babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” şeklindedir.
Yassah Hemşerim; Yöremde çok kullanılan bir deyim, belki de bir filmden, bir deyişten esinlenerek espri niteliğinde kullanılan. Bir şeyi yapılmaması, hoş görülmeyeceği, uygun olmadığı zaman kullanılır.
(3) Ağız Aramak (Yoklamak); Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak.
Ağzı Kulaklarına Varmak; Çok sevinmek, sevindiği her halinden belli olmak.
Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.
Akıllarının Ucundan Bile Geçmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Ayağı Yere Sağlam Basmak; Dikkatli ve titiz davranmak.
Baş Etmek (Edebilmek); Gücü yetmek, başarmak.
Başının Etini Yemek; Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.
Bihaber Olmak; Habersiz, bilgisiz olmak.
Bir Kulağından Girip, Öteki Kulağından Çıkmak; Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak.
Boca Edilmek; Bir kabın birden çevirip içindekinin dökülmesini, boşalmasını sağlamak.
Borusu Ötmek; Sözü geçer olmak. Dinlenilir olmak
Cayır Cayır Yanmak; Şiddetli acı çekmek, yanar gibi halde olmak. Çok şiddetli ve alevli yanmak.
Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.
Çekimser Olmak (Davranmak); Bir şeyi yapmaktan, eğilim göstermekten kaçınan, kararsız, taraf olmayan.
Devran Değişmek (Dönmek); Zamanın, çağın, kaderin, talihin değişmesi.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Elini Ayağını Çekmek; Bir işi yaparken yapmamaya başlamak, bir yere artık gitmemek, bir şeyden vazgeçmek.
Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek.
Fişlenmek; Fişe geçirilmek, fişe yazılmak. Emniyette dosyası olmak.
Gaipten Haber Alma; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber alma. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp.
Garibin Anası Ağlamak; Garip birinin güçlüklerle karşılaşması. Bir işi yaparken çok zahmet çekmesi. Yorulup, bitkin duruma düşmesi, sıkıntı çekmesi (Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı).
Gedikli Olmak; Bir yere sürekli gitmek, oranın devamlı müşterisi olmak. O gibi yerlere devamlı olarak gidip gelmek, hatta devamlı orada olmak, kalmak.
Gocunmak; Bir davranıştan, bir sözden, bir davranıştan alınmak, bir şeyden kırgınlık duymak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Kulak Olmak; Korunması, gözetilmesi gereken bir kimse ya da şeyi görüp, gözetmek, korumak, ona bakmak. Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye, bilgi edinmeye çalışmak.
Göz Süzmek; Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı, anlamlı bakmak.
Gün(den) Güne Alışmak; Günler geçtikçe, her gün biraz daha alışmak.
Harama Uçkur Çözmemek; Nikâhsız olarak cinsel ilişkide bulunmamak.
Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.
Hazmetmemek; Kimi durumlara katlanamamak.
İçerlemek; Birine, bir duruma için için kızmak, öfkelenmek.
İftira Etmek; Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yüklemek, kara çalmak.
Kahrolmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.
Kapı Dışarı Etmek; Kovmak, dışarı atmak.
Kendi Kendine Gelin Güvey Olmak; Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek.
Malûm Olmak; İçine doğmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek.
Mimlenmek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir hareketinden, davranışından, düşüncesinden ötürü bellenmek, kötü tanınmak, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına konmak, damgalanmak.
Sap Gelip Saman (Ot) Gitmek; Hiçbir etkinliği olmaksızın, sadece yaşayıp da bir işe yaramayan insanlar için kullanılan söz dizisi. Bazen “Ot gelip saman gitmek, Mal gelip, mal gitmek, Eşek gelip hergele gitmek” şeklinde de kullanılmaktadır (Mal büyükbaş hayvan, hergele sürü anlamında değil terbiyesiz anlamında bir küfür sözüdür).
Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.
Şellek Şellek Dolaşmak; Çıplak çıplak dolaşmak.
Tasavvur Etmek; Zihinde canlandırmak, düşünmek.
Telâffuz Etmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzını gerçekleştirmek.
Teselli Etmek; Avundurmak, acısını gidermeye, rahatlatmaya çalışmak.
Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.
Üstesinden Gelememek; Üzerine aldığı işi başaramamak, istenildiği gibi yapamamak.
Yanaktan Makas Almak; Sevgi gösterisi olarak birinin yanağını ortaparmakla işaretparmağı arasına alıp hafifçe sıkıp bırakmak.
Yıldızı Barışık Olmamak; Birbiriyle iyi geçinmemek, anlaşamamak, dost, arkadaş olamamak.
Zikrini Öğrenmek; Niyetini, maksadı, arzusunu bilmek istemek, öğrenmek.
(4) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(5) Bir bir geçiyor sevgililer… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yusuf Ziya ORTAÇ’a, Bestesi; Şükrü TUNAR’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(6) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.
(7) Allah İle Aldatmak; “O yaman aldatıcı sakın sizi Allah ile aldatmasın!” derken şeytanı kastetmektedir. (Kur’an; Lokman Suresi, 33. Ayeti) (“Allah İle Aldatmak” Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün çok değerli bir kitabının ismidir de…) Cemil MERİÇ’in de “Kur’an İle Aldatmak” isimli ayrıca bir kitabı vardır.
(8) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.
(9) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz. Rabindranath TAGORE
Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ
(10) İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı… Orhan Veli KANIK
Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”
(11) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “AYRILIĞIN ZOR OLDUĞUNU BİLMİYORSUNUZ (MU?)”
(12) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GÖZLER”
(13) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(14) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.
(15) Ağızdan çıkan sözü, aldığın nefesi, yaydan çıkan oku, silahtan çıkan kurşunu geri döndüremezsin… DIMME
(16) Kurbağa Prens; Grimm Kardeşlere ait bir masal kitabı.
(17) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen bir kız çocuğunun öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna.
(18) Hakkım yok seni sevmeye… Bu şekilde başlaması dışında öyküyle ilgisi olmayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.
(19) KARATEKİN, Erol. 1995 Yılı. “(SENİN VE BENİM) HİKÂYE (MİZ)’ den.
(20) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “YAKIŞIR” dan
(21) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “FARKINDA OLMAK” tan.
(22) Her ayrılık biraz ölümmüş, her ölüm sonsuz ayrılık… Bir Fransız Atasözü olduğu söylenmekte. Bedirhan GÖKÇE’ye ait bir şarkı.