Nereden bakılırsa bakılsın, en fazla üç-dört, bilemedin beş yaşındaydılar, koca şehrin birbirini tanımayan komşularla dolu olduğu bir sitenin, bloklarından birinde, karşılıklı dairelerde oturan Şule ve Şuayip…
Doğumları, bebeklikleri, aynı site ve blokta, hatta arka arkaya denecek şekilde gerçekleşmiş, onlar sayesinde aileler de birbiri ile kaynaşmış, gerçek ve gerçekten komşu olmuşlardı.
Doğum günlerinde, eğer dini bayramlarda ziyaret için başka şehirlerde olan büyüklerini ziyarete gitmemişlerse o günlerde de fark etmeksizin tüm aile beraber oluyorlardı. Zaten şehir dışı bir ziyaret gibi bir plânlama olursa öncesinde haberleşiyorlar ve beraberce gidiyorlardı ayrı ayrı olsalar da büyüklerin ziyaretlerine, dönüş özlemi taşıyarak.
Aileler arasındaki tek farklılık; Şuayip’in ailesinin babasının varlıklı, mal-mülk sahibi işadamı ve arabalarının olması, Şule’nin babasının devlet memuru, annelerin her ikisinin de ev kadını olması yanında, Şule’nin ailesinin kiracı olmasıydı. Tevazuu(1) büyüklenmeyenlere has bir duyguydu ve iki karşılıklı kapı komşu da ailece bu değere, niteliğe sahip idi.
El ele büyüyorlardı Şule ve Şuayip. Canları istedikçe, ya da birbirlerini özledikçe çat kapı(2) birbirlerine gidiyor, oyuncaklarını paylaşıyor, evcilik, ya da anne-baba oyunları oynuyor, ailelerinde gördüklerini, duyduklarını birbirlerine yansıtıyorlardı;
“Hayatım! Bugün ne yemek var?...”
“Kuzu kapama, İskender olacak değil ya? Taze fasulye-bulgur pilâvı nemize yetmez!”
“Nasıl geçti günün? Çok yoruldun mu? İyi misin?”
“Ev kirasını yatırmayı unutmadın inşallah? Ya halının taksiti? Umarım puding almayı unutmamışsındır!”
“Ne haber fıstık?”
“Ne haber pehlivan?”
“Çok yorgunum!”
“Gazete masanın üstünde! Televizyonu çocuklar seyrediyor, odanda oku! Şu pabuçlarını dışarıda unutma diye kaçıncı seferdir ikaz ediyorum! Dilimde tüy bitti(3)! Gına geldi(3)!”
Ve dahi ev içinde başka neler dile getirilirse(3) o evde ya da diğer evde, manasını tam anlamıyla bilmeseler de karşılıklı olarak söyledikleri cümle ve kelimelerden birkaçı idi, bunlar…
Çok zaman hangisi olursa olsun, biri diğerinin evinde uyku vaktine ulaşmışsa o, orada kalıyor ve dâhili telefonlarla haberleşiyorlardı anneler, nihayeti karşılıklı kapı karşı komşu idiler.
Sadece o kadar mı? Şule doğduğunda, ilerleyen zamanda annesinin memelerindeki süt kesildiği için, Şuayip’in annesi “Sütanneliği” yapmıştı Şule’ye. Hatta Şule memeden kesilinceye kadar bunu görev saymıştı.
Bu o günlerde ne kendilerinin, ne de ailelerin bilmediği “Sütkardeşliği” idi, şeriata(1) göre.
Aileler için enteresan olan şu idi. Çocukları her ne zaman ve her ne yerde olurlarsa olsunlar, ayrı kanepelere, somyalara ya da yataklara yatırırlarsa yatırsınlar, uyuduklarına kansalar da, arkalarını döndüklerinde, ya da uyandıklarında, koyun koyuna görüyorlardı onları.
Aileler yakınlıklarını anlamakta sıkıntı çekmiş, “Beşik Kertmesi(2)” gibi bir acayiplikten bahsetmeksizin; “Çocuktur ikisi de, ilk gözlerini açtıklarında birbirlerini gördüler, kardeş gibi yakın, birbirine bağlı olmaları normal, olağan, doğal…” diye düşünmüşlerdi.
Gerçekten öyle miydi?
Günler geçiyor, çocuklar büyüyordu, doğanın etkisi altında yasalara, kurallara uygun olarak.
Bir gün televizyonda çocuk filmlerinden birini izlerlerken, televizyon kumandasına yanlış basmakla, karşılarına anneli-babalı(!) bir aşk filmi çıkmış, dikkatlerini çekmesi nedeniyle, seslerle ve hareketlerle belki de anlamaksızın sonuna kadar izlemek istemişlerdi.
Sessizliği merak anne, televizyonun olduğu salona girdiğinde, onların filmi izlediklerini görünce, sitemle(1);
“Daha yaşınız küçük, bu tür filmleri büyüyünce izlersiniz. Hadi bakalım gözlerinizi dinlendirin biraz!” diyerek televizyon kumandasına el koymuş(3), televizyonu kapatmış ve onları kanepelere yatırmıştı;
“Güzellik, yakışıklılık uykularınızı(2) tamamlamadan kalkmak yok, ha!” diye tehdit etmeyi de unutmamıştı!
“Ana gibi yâr olmazdı!(4)” ama daha o yaşlarda olmalarına, akılları ermemesine rağmen, gönül de ferman dinlemezdi(3). Karşılıklı olarak birbirinin ismini söylediler, sorarcasına;
“Şule?”
“Şuayip?”
“Biz sevgili olalım!”
“Olur!”
Filmdeki kararan, ya da flu(1) olanlar dışındakilerle televizyon kapanmadan önce gördüklerini uygulamalarında sakınca yok gibiydi. Şule, Şuayip’in koynuna büzüldü, Şuayip Şule’nin dudaklarına değdirdi dudaklarını ve filmde görüp duyduğu gibi;
“Sevgilim!” dedi.
“Biz şimdi sevgili mi olduk? Yani anne-baba mı olduk?”
“Yok! O biraz daha sonra, biz büyüyünce. Hani Tuğba Abla ile Turan Abi düğün yapmıştı ya, biz de gazoz içip, pasta yemiştik ya, aynı onlar gibi büyüyünce. Sen Tuğba Abla gibi gelinlik giyeceksin, ben de Turan Abi gibi giyineceğim. Ama önce büyüyeceğiz, okullarımıza başlayıp, biraz daha büyüyeceğiz, ondan sonra…”
Gözleri ağırlaştı ikisinin de. Koyun koyuna olmak için gece uykuları gibi, gündüzlerin güzellik ve yakışıklılık uykuları da yetmez olmuştu kendilerine, hep paylaşıyorlardı her anlarını birbiriyle.
Hangisinin annesiydi, önemsizdi, ama her iki anne de onları gündüz uykularında bile o şekilde görmekten dolayı onlara hayret etmekten kendilerini alamıyorlardı.
Durmak, ya da yerinde saymak(3) zamanın felsefesine(1) aykırıydı. Hele ki kader denilen obje ağlarını sermek için niyetliyse. Bunun için birkaç sene de olsa, seneler olsa da gerçekleşmesi gerekenler için gerçekleşmesi gerekenler, gereken zamanda gerçekleşiyordu. Ama kendilerince belirttikleri çok yakın zamanda, ama erken, ama geç, ama mutlaka…
Öyle bir uykunun ertesinde, hem de gecikmeden, daha ilk öpüşme dedikleri sahne kaybolup soğumadan beraberce annelerinin bir arada oldukları yere yönelmişlerdi Şule ve Şuayip;
“Biz sevgili olduk! Büyüyünce de anne-baba olacağız!” dediler bir ağızdan, iftihar eder gibi. Onların küçücük yürekleriyle fark etmedikleri, hissetmedikleri sinsi tebessümler ve anlamsız gülüşlerdi, annelerinin saklamaya çalıştıkları yüzlerinde.
Sayılı günleri insanlar harcarlarken; çocuk da, genç de, yaşlı da olsalar neler yitirdiklerinin farkında olmuyorlar, ya da özellikle genç yaşları yaşayanlara, yaşlıların verdiği umarsızlık yahut ileriyi düşünüp umutlanıp da hayal ederken yaşadıkları günlerin kıymetini bilmiyorlardı.
El ele tutuşarak başlamışlardı ilköğretime, annelerin “Kuzularım” babalarının “Geleceğimiz” dedikleri Şule ve Şuayip.
Onları her gün kurtlardan, çakallardan(!) çekinen babalardan birinden birinin babası götürüyor, birinden birinin annesi getiriyor, birinden birinin annesi de meyve tabağını hazırlıyordu kuzuları için.
“Kuzu” sözü bir kez birinden birinin ağzından çıkmış, ebeveynlerin tümü de aynı sözü benimsemişlerdi. Bu sözde belki; “Çocukların hoşuna gitsin! Sevgiyi, kendilerinin onlara düşkünlüklerini anlasınlar, diye Şuayip’in babasının aldığı iki kuzucuğun da etkisi olmuş olsa gerekti.
Sonrasında kuzular çocukların baş edemeyeceği hale gelince babaların kuzuları çobana vermek düşünceleri vardı, zorunlu olarak.
Şule, kız olan kuzusuna Karakız, Şuayip oğlan olan kuzusuna Karagöz adını takmıştı. Oturdukları öyle sitelerde doğal olarak bazı kurallar vardı, evcil hayvanlar için bile. Bir gün-iki gün neyse ne de devamlı olarak kendilerine ait olsa da balkonlarını, ara sıra hava almaları için bahçeleri, çimenleri meşgul edemezlerdi, doğal bir çayır biçme makinesi olsalar da, gübreleri yararlı gibi görünse de.
Bazı imkânsızlıklar nedeniyle bu besleme hem komşular, hem de kuzucuklar için haksızlık demekti. Komşularda kuzuların sevimlilikleri nedeniyle izin alarak onların rahatsızlıklarını göz ardı etseler(3) bile, kuzucukların koşup oynamaya, hoplayıp zıplayıp anlanmaya(3), ağız tadıyla(2) otlanmaya ihtiyaçları vardı. Babaların kararı bu nedenleydi. Uzakta olmayan bir yerde, çobana vermek zorunda kaldılar, kuzucukların daha ikinci haftaları bile dolmadan.
Bir hafta kadar sonra Şuayip babasının arabasıyla çobana gittiklerinde, tüm sürü yerindeydi, ancak kendi kuzuları yoktu. Sözüm ona Karakız’ı koca davar içinde ona rastlayan kurt boğmuştu! Karagöz’ün ise ayakları zedelenmiş, belki acısından, belki kardeşinden ayrılmasına dayanamayarak devamlı olarak melediği için çoban da onu kesmek zorunda kalmıştı!
Hatta dediğine göre; Karagöz’ün ciğerini rahatsız olduğunu belirten komşusuna hediye etmiş(miş)! Bozacının şahidi şıracı(5) olurdu ya! Olmuştu da…
Mahzun döndüler eve, Şuayip ve babası.
İki sütkardeşin bir süre dersleri aksadı teessürlerinden. Sonrasında anne-babaların öneri, teşvik ve gayretleri, kendilerinin de birbirini desteklemeleriyle kendilerine gelip aksaklıklarını düzelttiler.
Şule ve Şuayip, tıpkı çocuklarındaki beraberlikleri gibi, beraberce ders çalışıyorlar, her gün o yaşlarına rağmen birbirine daha çok sokuluyorlar, birbirine daha da yakınlaştıklarını hissediyorlardı, yaşlarının gereği gibi düşünülmemesine rağmen.
Kim ne derse desin; ateşle barut değillerdi onlar, ateşle ateş, barutla barut idiler, hadlerini bilen(3), ilerileri düşünen, el ele tutuşan, göz göze bakışan(3), diz dize yakışan ve ara sıra da olsa çocukluklarındaki gibi; “Sevgili” olan, bıkmadan, usanmadan hem.
Tek farkla ki; anneleri babaları her ikisini de ikaz etmek zorunda kalmışlardı, ilkokul, ya da ilköğretim sıralarında.
“Artık abla-ağabey oldunuz. Öyle canınız istediğinde birbirinizin yatağını üleşmek, sevgili olmak yok!” diye. Yasak, yasaktı, ama kaçamak da olsa, ikisinin de birbirinin nefesini solurlarken “Sevgili olmalarını” kim engelleyebilirdi ki?
Büyük konuşmamak gerekti. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi(6). Büyük lokma yutmamalıydı(6), ummadığın taş baş yarardı(6) ve her şey zamanı geldiğinde gereğine ulaşırdı.
İlköğretimi bitirmişlerdi o yıl genç kız ve delikanlı olmuşlardı ilerleyen yıllarda. Şule bedeninin gerekleri nedeniyle gelişmeye, Şuayip’in ise bıyıkları terlemeye(3) başlamıştı.
Ve gelen, kulaklarına ilişen haberle ikisi de yıkılmışlardı. Şule’nin babasının takdiren(1) ve mümtazen(1) yakın olmayan illerden birine müdür olarak tayini çıkmıştı. Bu maaşının artması, hele ki lojman da varsa daha rahat bir yaşam demekti aile için.
Dünyaları kararmıştı, ikisinin de. Daha iyi koşullar, maddi ilerleme, daha açık bir ufuk ve ilerleme…
Ne biri “Gitme!” der, ne de diğeri “Gitmeyelim!” diyebilirdi.
Ömürleri tükenmiş, tükenecekmiş gibi, buldukları her uygun anda sarılıp koklaşıyorlar, tüketmek istemeksizin, ayrılıklarına tahammüllerinin olduğunu belirtmek gereği bırakmaksızın, usanmaksızın geçmişlerindeki ilk seferde olduğu gibi sevgili oluyorlardı.
Öpüşmeyi bile bildiklerini söylemek doğru olamazdı. “Sevgili olmak” yetiyordu kendilerine. Gidecekti Şule. “Gel!” dense de, gelip gidilmeyecek bir mesafe oluşacaktı aralarında, doğduklarında beri ilk kez.
Ev boşaltıldı, eşyaları yüklendi bir araca. Vedalaşmadan bir gün önce Şuayip’in ailesinin, Şule’nin ailesini misafir etmesi gerekmişti, yemek, yatıp uyumak vb. gereklilikler için. Ertesi gün Şuayip’in babası, ana-kızı arabalarıyla alıp götürüp otobüs terminalinde yolcu edeceklerdi, baba eşyaların yüklendiği kamyonla devam edecekti serüvenine.
Aileler sabah kalktıklarında Şule’nin Şuayip’in kolları arasında masumane(1) bir şekilde uyuduğunu gördüler. Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmayaydı!(7)”
Onları birbirinden ayırmayı kıyamadı, her iki aile de. Bir süre izlediler, beraberce, “Biz sevgili olduk, büyünce anne-baba olacağız!” diyenleri. Ancak yolcu yolunda olsa gerekti.
Arabaya sığışarak bindiler. Terminal yalnızlık ve ayrılık sesleri ile inliyordu sanki. Bu inleyişe otobüsün hareket saatinin gelmesinden sonra Şule ve Şuayip’in sesleri de eşlik etti, bir bakıma ıstırap ve hicran ateşinin koro ile katıla katıla denecek bir şekilde ağlamaklı.
İnsanların birbirini tanımaları için en uygun zaman, ayrılmalarına en yakın zamandı!(8)” Ancak onlar birbirini tanıyorlardı, hem beşikten beri. Böyle bir ayrılığa hiç mi hiç gerek yoktu, kendileri için. Ancak Şule Şuayip’e “Beni hatırla!” diyerek bir mendil vermişti, baş harfini özenle işlediği(3).
Şule’yle birlikte çalıştığı odaya “Pasaklı Odam” derdi Şuayip. Şuayip gerçekten tertip, düzen bilmezdi. Gerek Şule’nin ve gerekse annesinin odasını tertiplemelerinin süresi bir saati geçmezdi.
Terliklerin teki bir tarafa, diğeri bir tarafa savrulmuş olurdu, bazen kaybolma haklarını kullanarak. Eve girdiği anda çıkardığı çoraplarının teki bazen misafir odasının başköşesinde, bazen kendi odasının avizesine takılı bulunurdu, terlikler gibi kaybolma hakları da saklıydı.
Çorapla asla duramaz, hep çıplak ayaklı olurdu.
Elbiseleri ile kitapları da yığınlar halinde aynı akıbeti yaşarlardı. Hani yönlere göre dağıtım yapılsa Doğuyla Kuzey arasında, mutlaka Kuzeydoğu, Antalya’yla Edirne arasında Güneybatı olurdu, diğer yönler ve aralıkları da ayrıca, aynı konumu paylaşırlardı, tarif etmeksizin.
Şuayip’in annesinin en nefret ettiği şey, kalemtıraş ve silgi artıklarıyla, nasıl, nereden kaynaklandığını bilemediği toz ve lif(1) parçalarıydı. Annesi; “Sana kırk defa söyledim!” derdi, oysa sözler Şuayip’in bir kulağından girer, diğer kulağından çıkardı. Şule ile özdeşleştirmişti Pasaklı odasını Şuayip. O gidince içinden geçenleri şöyle biçimlendirmeye çalışmıştı;
Bir pasaklı odam vardı
Kızdığımda; yumrukladığım
Sinirlendiğimde; bağırıp, çağırdığım
Bunaldığımda dertlerimi,
hüsranımı, hicranımı paylaştığım…
Bir pasaklı odam vardı
İçine sığmadığım
ama sığındığım…
O;
Şimdi yok! (9)
İyi ki cep telefonu ile birlikte internet denilen teknoloji buluşu vardı. Şule’yle telefonla konuşuyordu Şuayip, ama sadece sesini duymakla yetinemiyordu. Şule’nin internetten kendisine nasıl ulaşacağını da bilemiyordu. Daha otobüsün tekerinin ilk turunda özlemeye başlamıştı onu.
Sevgili oluşları, son geceleri gitmiyordu gözlerinin önünden. Gözleri…
Evet, gözleri, tüm varlığı içinde bir başka ilâhi yaratılıştı. Onlar için, bir diğer sevgili oluşları ertesinde “Zeytin Gözlüm” demişti.
Akşamına bir kısım satırlar dökülmüştü kâğıt üzerine, tümünü bitirememiş olmasının hüznünü yaşamış, sabahına kafasını toplayıp dizeleri tamamlamış ve o dizeleri vermişti Şule’sine. O da sevgiyle sarılmıştı kendisine.
Okulda, bu yaşlarda, herkesin içinde uluorta(38) sevgili gibi olacak değillerdi ya!
Tanrının seni niçin yarattığını, bilmiyorum
Bilmem de mümkünsüz
Tanrının işine karışmak
Ne haddime!
Ama gözlerini
Beni mahvetmek için oluşturduğunu
Biliyorum
Hem kesinkes
Zeytin gözlü(m)… (10)
Tanrı insanların yaşamlarına yön vermek istiyorsa; örneğin Romeo-Jülyet(11), Tahir-Zühre(11), Kerem-Aslı(11), Leylâ-Mecnun(11) gibi âşıkların yaşamlarına yön verdiği gibi Şule ve Şuayip için de yapması gerekenleri hazırlıyor gibiydi (galiba).
O zaman onlarınki de neden bir roman içinde saklanmasındı ki?
Tanrının Şule ve Şuayip’in yaşamlarına hükmetmek için yaptığı ilk hazırlık belki de Şule’nin babasının uzak bir diyara tayini olsa gerekti. Kim bilir? Çünkü “Her gidiş suskun bir ayrılığa göz kırpar ve her sevdalı ayrılık ölüm kokardı!(12)” diye iddia edene karşı; “Rüzgâr ateş için ne ise, ayrılık da aşk için odur, ufak alevi söndürür, büyük alevi canlandırır!(13)” diyen de vardı.
“Tüm aşklar iyi başlar(14)” ancak “Ayrılık da zamansız gelir!(15)” di, bir şamar gibi insanın yüzüne çarpar, ne olduğunu anlamaya çalışırken bakardın ki, ayrılık başlamıştır.
Buna karşılık ölüm de zamansız gelirdi, sıralı da olmayabilirdi her ölüm. Çünkü bilinir ki; “Her insan ölecek yaştadır, Ne ölmek, ne de dönmek elimizde değildir!(16)”
Ve şairin dediği gibi; “Doğduğunda sen ağlamıştın, herkes bayram etmişti. Öyle bir hayatın olsun ki öldüğünde herkes ağlasın, sen bayram et!(17)” şeklinde olmalı yaşamımız.
Tanrının büyüklüğü tartışılamazdı, eğer insanlar kulluklarını bilseler onları gücüyle sınama gayretini göstermez, yaşamlarını terbiye etmek, yönlendirmek mecburiyeti ile uğraşmazdı…
Şuayip’in oturduğu evin karşısındaki, Şule’nin ailesinin boşalttığı daireye yeni bir komşu taşınıyordu. Şuayip’in annesi “Komşuluk Hatırı(2)” deyip yemekler yapıp götürmüş;
“Merdiven, avadanlık, alet falan gibi bir şeyler lâzım olursa, asmak, yapmak, bağlamak gibi şeylere ihtiyacınız olursa benim oğlanın elinden gelir, size yardımcı olur!” demişti komşanıma(1)!
O da;
“Benim kız hamarattır(1)! Babasının işe gidip gelmekten başka hayrı yok evimize, kızım tüm işlerin üstesinden gelir, Allah razı olsun! Maşallah! Maşallah!”
Maşallah sözünü karşısı yerine kendisi söylemeyi tercih etmiş, bu suretle karşılıklı reklâmların sonuna ulaşmışlardı! Çünkü anneler birbirinin evlâtlarını karşılıklı olarak görmüş, kim bilir belki de birbirine yakıştırmış olsalar gerekti, hem de hemen, evlâtlar birbirini görmeden, bilmeden, tanımadan.
Üstelik Şuayip’in annesinin beynine yerleşik tüm gerçeklere rağmen, sütkardeşliğin ne olduğunu bilmemek dışında…
Bir akşam kapı çalındığında annesi, ya kapının çalındığını duymamış, ya da lâvaboda falan olsa gerekti ki, kapıyı o anda evde olan Şuayip açmıştı.
Kapıda “Dünya Güzeli” olmasa da, “Benim!” diyerek tüm erkeklerin akıllarını başlarından alacak, karşısındakileri mum gibi eritecek, bakışlarıyla karşısındakileri endişeye düşürüp yok edecek çok güzel bir kız vardı.
Şuayip akılsız olsa yahut aklı başında olmasa, gözüyle görüp bilip gönül gözüyle tapındığı Şule’sini yaşamasa belki anında diz çökebilirdi genç kızın güzelliği karşısında.
Ancak biliyordu ki; “Gönül kimi severse, güzel o idi!”
Ve Şuayip’in gönlünde tek güzele yer vardı; “Bir bakış baktın…(18)” diye söylenecek tek sözü, tek kelimesi bile olamazdı. Belki bir dilek, ya da temenni; “Allah sahibine bağışlasın!” der gibi.
“Teşekkür ederiz!” dedi genç kız. Beyni meşgul olduğu için karşısındakinin eklenti sözlerini duyamamış, anlamamış, belki de anlayamamıştı. Genç kız ise yarattığı atmosferin yahut da engelleyemediği duygularla sırtını dönüp gitmek yerine geri geri çekilmeyi tercih etmişti.
Düşündüklerindeki gerçekliği yaşıyordu Şuayip; çünkü o, belki kendisinin de bildiği gibi, güzelliği yanında, bakışlarını esirgemediği deniz mavisi gözlere sahip olduğu gibi, boyu-bosu(2) yerinde, bir genç kız için güzel tarifi içine neler, ne gibi özellikler gerekiyorsa hepsine sahipti.
Şuayip kararsızlık içinde gibiydi, etkilenişi sevgi üstüne değildi, ama genç kızın cazibesinden etkilendiğini de inkâr edemezdi, belki de yanlışça dürtüklenen duygularıyla. Bilinen gerçek; erkekti, bunun gururunu taşıyordu. Geri geriye yönelen genç kıza sormak gereğini hissetti;
“Adın ne güzel kız?”
“Sude!” dedikten hemen sonra dönüp kapısına ulaşma gayreti yaşadı genç kız, ne adını sordu karşısındakinin, ne de adını bilip bilmediğini ima etti.
Zararın neresinden dönülürse o kârdı. Genç kız sırtını döner dönmez Şuayip de kendi dünyasına dönme gerekliliği, hatta kalbindeki yaşama göre mecburiyeti, aceleciliği ile belki de telâşla kapattı kapısını.
Bir sözü kırk defa söylersen olurmuş! O halde yıllar sürecek kapı aralayış ve açılışlarında Şuayip ve Sude’nin karşılaşmaları kırkın üstünde olmayacak mıydı? Hele ki Şuayip, Sude’nin lise öğrencisi olduğunu, aynı sınıfta olmasalar bile, aynı okula devam edeceklerini öğrendiğinde.
Beraber olmaları, beraber gidip-gelmeleri, hatta Sude’nin takıldığı konularda ağabeylik edip bir alt sınıftaki komşusu olan genç kıza yardım etmesi normal değil miydi?
İlerleyen zamanda Sude’nin annesinin Şuayip’e düşkünlüğü belirginleşti. O, evlerine geldiğinde çörek-kurabiye, süt ya da meyve suyu ikram ediyor, hatta onun için özel olarak çay bile demliyordu. Bazen de Sude, Şuayip’in Pasaklı Odasına misafir oluyordu.
Sude, Pasaklı Odaya daha ilk gelişinde, odanın tüm duvarlarını kaplayan resimleri görünce dikkatle süzmüş ve “Kim?” diye sormuştu.
“Sevgilim, hatta yarınım, bir tanem, yaşamımın ışığı…”
“Işıklar sönebilir, bir kandil, bir fener, bir mum yakarsın, onlar da sönebilir, bu kez bir kibrit çakman gerekir. Gerekirse…”
Sude’nin sözlerini yarıda kesmek zorunda kaldı Şuayip;
“Bu, ne demek şimdi?”
“Ben hep buradayım, demek. ‘Gözden ırak olan gönülden de ırak olur’(19), demiş âlim, her ne kadar sonuna ‘Gönüle giren, gözden ırak olsa ne olur?’ diye eklemiş olsa da. ‘Dikkatli ol!’ demek isterim. Ayrıca şair ne demiş biliyor musun?”
“Nedir o?”
“Şöyle; ‘Her yürek sevebilseydi eğer, ayrılık hiç olmazdı. Her seven yürekli olsaydı zaten aşk bu kadar basit olmazdı! (20)’ Anlatabildim mi?”
“Anlayamadım, anlamam da gerekli değil, zaten…”
“İnsanlar yalnızlığa (ayrılığa) yenilmemek için hep hayaller kurarlar!(21)” tıpkı Şuayip gibi. İnsan sevdiğinden uzak “Neyin hayalini kurarsa kursun, yalnızlık hep hayalin sonu idi!(22)” Yalnızlık üleşilebilir miydi? Hayır mı? O halde çaresi; tahammülsüzlüğü durdurmak, gitmek-arayıp-sorup-bulmak-kucaklamak ve özlemini dindirmek idi.
Öncelikle internetten ulaştı Şuayip sevdiği Şule’ye, sürpriz yapacağını söylemeksizin. Arkasında bir sanatkârın, söylediği şarkının sözleri ulaşıyordu karşısındakine;
“Olsa senin elinden ölümüm, Ne şikâyet ederim, ne de üzülürüm, Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm…(23)”
Aslında saklanan kendisi, saklamak istediği kendisine uzanan eli reddettiğini söyleyememenin telâşı idi. Şule şarkıyı sonuna kadar dinledikten sonra, dile geldi bir bakıma;
“Aynı günleri, aynı ortamı, aynı sofrayı, aynı yatağı paylaştık yıllar yılı. Gönlümde, kalbimde, ruhumda, bedenimde, rüyalarımda, hayallerimde hep sen varsın. Gam çekme! Benim aşkımla öl! Öleceksen benim koynumda, benim ellerimde öl! Ama bana ait olduğun, beni sevdiğin için, sana ait olduğum, seni sevdiğim için ölmek geçmesin aklından…”
“O sadece bir şarkı, ben senin olduğun bir yaşamda ölümü asla düşünmem…”
“Hissediyorum. Benim yaşamımda ne bir el dokunacak benim ellerime, senin ellerinden başka, ne kollarımda bir yabancı olacak. Gözlerimde senden başka hayal olmayacak, başka gözlere bakmaktansa kör olacak gözlerim. Kalbim hep senin için atacak. Ben başlangıcımda senindim, sevgilin oldum ve sonuma kadar da senin olarak kalacağım…”
Birikmiş harçlıkları vardı, babasının ek kredi kartı vardı cebinde gerektiğinde kullandığı ve biraz da destek istedi Şuayip yalan söylerken;
“Aslında moralim pek yerinde sayılmaz, arkadaşlarla şöyle piknik tipinde bir gezinti yapacağız, bayram tatilinden yararlanarak birkaç günlüğüne…”
“Olur, ama her gün bizi aramayı unutma, haber ver!” dedi babası, annesi rıza göstermeye hiç de meyilli değilken.
Âşık olanın deliden farkı yoktu, yoksa bilge neden; “Aşk, deliliktir(24)!” demişti ki? Hem aşk; iki iken birin tarifi(24) olamaz mıydı? Aşk, Yaratanı bilmek, tanımak(24) değil miydi, insanın inancı olmasa bile? Üstelik deliye nasıl her gün bayramsa(2), âşığa da her günün delilik olmasında sakınca yoktu.
O halde Şuayip’in Mecnun gibi deli olmasında da bir garabet(1) olmamalıydı. Şuayip içinse sevdiği ile geçireceği bir gün değil, her gün bayramdı, olmalıydı da, hem neden olmasındı ki?
Telefonla mesaj, sesleniş, internetten göz göze ulaşmak(3) yetmiyordu, hem ikisine de. Birbirinin nefeslerini duymak, birbirinin gözlerine içtenlikle bakmak, varlıklarını birbirlerinde tüm varlıklarıyla üleşmek isteğinde değil, ihtiyacındaydılar.
Şehri, adresi biliyordu Şuayip. Bir öğle vakti bindiği otobüs bir sabah vakti ulaştı şehre; “Zulmetle ayrılık bestesi yapan(25)” yorgun bir gecenin ertesinde. Sonra bir taksi ile Şule’nin evinin önüne kadar gelip cep telefonunu çaldırdı Şule’nin.
“Ben” demesi, demesi ile birlikte kapının açılıp Şule’nin ona sarılması arasında ancak saliseler yol alabilmişti sanki. Ummadığı bir heyecanla karşılaşmaktan mutluydu ikisi de, sabahın kör vakti olmasına rağmen her ikisi de birbirinin saçlarını, gözlerini, yanaklarını, dudaklarını öpmeye çalışıyorlardı. Kapı arkasından beliren anne;
“Çocuklar girin içeriye, nazar değecek ikinize de. Göze batacaksınız(3)! Tamam, anladım, birbirinizi çok seviyorsunuz. Söz veriyorum Şuayip, ölmez sağ olursam, bu kız, yani Şule’m senin!”
“Şule’n senin!” demek istemiş de olabilirdi anne. Oysa bu kadar mı cahildi? Hâlâ sütkardeşliğinden, sütanneliğinden haberi yoktu, hiç mi bilip de birileri kulağını çekmemiş(3), Kur’an’ı hiç mi Türkçe mealinden çözümleme gayretini yaşamamıştı ki? İlerilerde çocuklar Müslüman olmaktan vaz geçebilirler miydi? Belki…
Elini öptü Şuayip, el ele Şule’nin odasına çekildiler, kahvaltı hazırlanıncaya kadar. Yol yorgunuydu Şuayip. Mutluluğunu, dinlenmesinin gerekliliğini hissettirmişti kendine de, Şule’sine de.
Başını önce Şule’nin omzuna dayadı, sonra içi geçti, üstüyle başıyla birlikte ve Şule’nin yardımıyla onun yatağının üzerine uzandı…
“Her ayrılış ölümün önceden alınan bir tadı gibidir, tekrar bir araya geliş de yeniden dünyaya gelişin önceden alınan tadı gibidir.(26)” Kavuşmak nasıl bir gün, bir saniye içinde biterse; “Ayrılık içinde olan insanın gözünü açıp kapayıncaya kadar geçen zaman da onun için bir yıl gibiydi…(27)”
Şuayip otobüsü hareket ettiğinde bir ömrü paylaşmış, sonrasında hüzne yönelmiş gibi hissediyordu kendini. Şule de değişik olmayan kaygılar içindeydi, onun gidişi arkasından gözyaşlarına sonbaharın sararmış yapraklarının iştirak etmek çabasına engel olmayı bilmeksizin. “İnsanlar her ne kadar sonbahar mevsimini ayrılık mevsimi olarak kabul etmişlerse de, kaderde ayrılık varsa (şimdi daha önce yaşadıkları gibi) bu ayrılıklar sonbaharı asla beklemezdi(28).” Sonbaharı kış olarak da yorumlamak mümkün müydü? Neden olmasındı ki?
Gençtiler, yürekleri ahenksiz çarpıyor, ayrılığa, beklemeye tahammül edemiyordu ikisi de, özlemleriyle…
Lise bitecek, belki üniversiteyi de bitireceklerdi birbirinden ayrı olarak, uzak-uzak yerlerde, kimsesiz, sadece cep telefonlarının ve dizüstü bilgisayarlarının tuşlarında. Bu sabırla beklenecek bir yaşam şekli değildi, hele ki “Aşk olmasa da” gören, bilen, isteyen, arzulayan bir kimsenin, yani Sude’nin Şuayip’e karşı aşırıya kaçan istekleri, dilekleri sayılmasa.
Bu konuda ilk isabeti Şule’nin ailesi yaşamıştı. “Allah’ın izni…” dilekleriyle gelmek isteyenleri “Kızım daha okuyacak!” diye savuşturmak(3) istemişler, olmamıştı. Özellikle üst düzey bürokratların baskıyla tekrarında ise babası; “Kızım sözlü!” diyerek salavatlamıştı(3), gelmek için izin isteyenlerei, gelmeden.
Şuayip’in derdi başkaydı. Kapı komşusu Sude’nin bitmek-tükenmek bilmeyen yakınlaşma çabalarından yılgındı(1). Elinden bir şey gelmemesi de çaresizliğiydi. Ümit vermemek gayreti yanında, karşısındakinin üzülmesini, hüzünlenmesini de dilemiyordu.
“Hiç mi ilgini çekmiyorum senin? Hiç mi beğenmiyorsun beni? Yakın olamaz mıyız? Sevemez misin beni? Hiç mi şansım yok? Mutlu olmayı istemek, dilemek bir genç kız olarak benim de hakkım, değil mi?”
Tüm bu sözlere karşılık veremiyor, ellerini ellerinden, kollarını kollarından, gözlerini gözlerinden kaçırıyordu.
Şuayip uzaklaşmak istedikçe Sude yakınlaşma çabasındaydı. Özellikle de Pasaklı Odada Şule’nin fotoğrafları altındayken.
Şuayip bilmiyordu ki; “Kadının fendi(29), erkeği yendi!” sözünün anlamını. Bir kız, ya da bir kadın isterse Tanrının onlara bahşettiği yeteneklerle karşısına nasıl boyunduruk takar(3), nasıl başını eğdirir, nasıl direncini kırıp kendisine kul-köle eder, gönül kapısını açar? Farkına varmamak için direniyordu Şuayip.
Sude yapar mıydı bunu, bu kozu(1) kullanır mıydı gerçekten?
Yapamazdı, çünkü Şuayip güçlüydü, sevgisinin gücüyle mevcudiyetinin tüm zerreleriyle sevdiğine aitti. Peki, karşısındakinin mücadeleden, kendinden vazgeçmeye, sahiplenme arzusunu ertelemeye, önüne geçmeye niyeti var mıydı? Mümkün mü?
Sözler vardı, insanları yıllarca ağlatan düşündüren(30), bunu biliyordu Sude. Ancak bunu ulaştırması gereken yere nasıl ulaştıracağını bilmiyor, daha doğrusu bilemiyordu.
Hazırladığı sözler dilinin ucundaydı, ancak ulaştırmayı düşündüğü adresle ilgili bilgi kırıntısı bile yoktu beyninde. Ancak kişi kadınsa, hüneri(1) varsa, ya da olmasını istekle arzuluyorsa hünerini ortaya koyup her yolu deneyip istediğini elde edebilirdi.
Çaresiz değildi, asla da çaresiz ve başarısız olacağı geçmiyordu, aklının ucundan bile(3).
Günlerden bir gün Şuayip’in evde olmadığı bir anda, “Evdeki bilgisayarının bozulduğu” yalanıyla karşı kapıyı çaldı Sude. “Şuayip’in bilgisayarından bir ders notuna bakacağı” yalanı da, ilk yalanının hemen ardındaydı.
Kadıncağız aklından şüphe geçirmeksizin “Peki!” deyip onu Pasaklı Odaya yönelttikten sonra mutfaktaki işine devam etmeye koyuldu.
Şuayip bilgisayarına şifre koymamıştı, neticede bilgisayarının yalnızca kendisine ait olduğu düşüncesinde olsa gerekti. Sude çeşitli isimler ve numaralar arasında istediğini bulmuş ve Şule’ye kendi bilgisayarından, aklına şüphe sokacak ilk mesajı internet yoluyla göndermişti.
“Ben Sude! Şuayip’in karşı komşusu. Vaktin olduğunda görüşelim mi?”
Dünya da yaşayıp da tapusu elinde olsa bile(!) kendine ait olan bir cinsi, aynı cinsten birine karşı kıskanmayan biri var mıydı?
Olumlu olarak verilen cevap bir süre sonra kendisine ulaşınca;
“Güzelliğim hakkında sen karar ver. Sen uzaktasın ben onun hemen yanı başındayım. Şuayip benim sevgilim, istersen aç, kendisine sor, bence sakıncası yok!” dedi ilk mesajının arkasından sanki acelesi varmış gibisinden.
Bu arada kapı seslerini takip edip gözetleme deliğinden Şuayip’in eve geldiğini fark edince bilgisayarının başından kalkıp hemen karşı kapıya yöneldi. Mesele basitti, kapıyı anne veya Şuayip hangisi açarsa açsın, tercihi anne idi koşup Şuayip’in başına dikilmeli, Şule ekranda gözükür gözükmez de yapmak istediğinin gereğini gerçekleştirmeliydi.
Düşüncesinde yanılmamıştı Sude. Bir görüntü, bin sözden daha anlamlı ve değerliydi. Buz üstüne de olsa, kâğıtlar üzerine de el yazısı yerine yazıcı ile de olsa bir söz, ya da sözler dizisi unutulabilirdi ve “Benim gözüme mi, senin sözüne mi?” sözü asla havada asılı kalmaz(3), zihindeki görüntüler asla defolup kaybolmazlardı.
Ekran açıldığında Sude, Şuayip’in direnmesine fırsat bırakmadan sarılıp öptü onu, “Sevgilim!” demeyi de ihmal etmedi, hem haykırırcasına gibi. Bu kadarı yeterli olan görüntüleri Şule hazmedemedi, ekranını kapattı ve bir daha da açmadı. Ne mesajlar, ne cep telefonu arayış ve yalvarış mesajlarına karşı, karşıdan açan, dinleyen, hak veren, kulak asan(3) olmadı.
Şuayip sinirlenmişti, karşısında kendisini hayranlıkla izleyen genç kıza hiddetlenerek kendisine hiç yakışmayacak bir harekette bulunarak tokatladı genç kızı.
“Vur sevgilim! ‘Sevgilinin vurduğu yerde gül biter(31)!’ derler!”
Sude’nin sesine, atılan tokatın sesi katılınca, sesleri mutfaktan duyan annesi genç kızın yüzündeki kızarıklığı, kızıllığı görüp anlamış olmasının etkisiyle oğlunun kolunu tuttu ve;
“Sen ne yaptın? Sana yakıştı mı hiç yaptığın?” demek mecburiyetini ve sıkıntısını çeker gibiydi. Sude;
“Bir şey yok abla!” diyerek kapıya yöneldiğinde, haince bakışlarıyla dudaklarını kanatırcasına ısırarak ve ağlama moduna girmeyi erteleyerek kendi evinin kapısına yetişme çabasını yaşadı.
Aradan geçen zamanın farkında değildi ikisi de. Ancak o sürenin sonunda Şuayip utançla da olsa Sude’nin kapısının zilini çalmak yerine, parmaklarının uçlarıyla tıklattı;
“Annem çok üzüldü, özür dilerim!”
“Ya sen?”
“Yaptığın da, yaptığım da yanlıştı!”
“Ben seven, karşılıksız gibi görünse de âşık bir kızım, yanlışım olmaz!”
“İyi zamanlamadın!”
“Sorun varsa senindir. Hem annen istediği için gelmen yanlış değil mi?”
“Haklısın, cümleyi iyi seçemedim, üzgünüm!”
“Bu bir özür dileme mi?”
“Öyle say!”
“Af dilemenin de bir adabı olmalı(1)?”
“Özür dilerim, affedersin! Başka ne diyeyim ki, Şule ile eski günlerimize tekrar dönmeme umut vermen için? Ayaklarına kapanmamı mı istiyorsun?”
“Bana karşı hissettiğin bir şeyler, sevgin yoksa bunu istemem yanlış olur, ama aranızdan çekilmem için başka bir şey istesem…”
“Beni o andaki gibi sarılıp öperek üzmeyeceksen…”
“Söz!”
“O halde, dile!”
“Üç gün süre ile beni okula götür, getir. Okula kadar koluna girmeme izin ver, kitaplarımı taşı, üç günün sonunda gerekirse Şule’nin evine kadar giderim, özür dilemek için, ancak öncesinde şansımı telefon ve internetten denedikten sonra tabii.”
Sude’nin içten pazarlıklı(2), art düşünceler(2) içinde olduğunu değil bilmek, hissedemezdi bile Şuayip. Bu nedenle;
“Peki!” deyip evine yöneldi.
Şeytani bir gülümsemeyle(2) bilgisayarının başına geçti Sude;
“Resmimiz, Şuayip’in çekinikliği nedeniyle belki olayımızı, yaşadıklarımızı tam anlamıyla sana belirtmiş olmayabilir. Gel de bizi kendi gözlerinle gör!”
Gereği konusunda yüzde yüz emindi. Bu şans, yüzde bir bile olsa karşılarındakini seven insanlar olarak ne Şule’nin ne de kendisinin yanılmayacağından emindi.
Ertesi gün sözleştikleri gibi Şuayip’in koluna sıkı sıkı sarıldı Sude, çantası da Şuayip’in ellerinde idi. Görenlerin onları iki lise öğrencisi gibi değil de, yeni evlenmiş sevgililer olduklarına inanmamaları için bir sebep yok gibiydi.
Sude hissediyordu ki, hatta düşüncelerinde bundan emin gibiydi, Şule gelecek, kendilerini görecek, Şuayip’ten kendi adına vazgeçecek, Şuayip de teselli dileğiyle kendisinin koynuna büzülecekti.
Şuayip sadece öpüşmemek, sarılmamak için söz almıştı Sude’den. Bu nedenle üç günlüğüne Sude’nin koluna girmesine söz verdiği gibi ses çıkarmamak yerine daha kapılarından çıkar çıkmaz çantasını kendi kitaplarıyla birlikte aynı elinde taşıyor ve söz gelimi havadan-sudan bahsediyorlardı.
Şule hüzünlüydü. Beşikten, mezara kadar beraber olmayı dilediği insan nasıl yapardı, yapmaması gerekeni? Anlayamıyordu.
O gece uyuyamadı, içinde biriktirdiği tüm suallere cevap arayıp da bulamamaktan dolayı. Üstelik gerçeği de can çekişircesine bir şekilde merak ediyordu.
Anne ve babasını razı etti, yalan söylemeyi zül sayarak(3). Karaladığı iki satır yazıyı cebine koydu. Bu eğer gerçek, gerçekse kimsenin bilmesine gerek kalmadan Şuayip’e uzatılacak bir nottu. Okulu, dersleri, hiçbir şey, hatta yaşam bile umurunda değildi.
Kararlı bir şekilde bir otobüse binip anne-babasıyla birlikte ulaştılar şehre bir sabah vakti. Okul yolu üzerinde, ana yola yakın bir pastanede oturdu aile. Şule yeni bir başlangıç umudu içinde, için için yanılmış olmayı diliyor, dua ediyordu, belki de hep beraber ailece.
Onları kol kola ve bir bakıma konuşa konuşa okula doğru ilerlediklerini görünce dayanamadı yüreği Şule’nin. Ne amaçladığı anlaşılamaz bir biçimde telâş, heyecan ve acele ile eline aldığı kâğıt parçası ile niyetini belli etmek istercesine onlara doğru yöneldiğinde, o anın yaşamının bitimini plânladığı şekil dışında bir an olacağını düşünmemiş olsa gerekti.
Yolcu yüklü bir belediye otobüsü katili olmuştu Şule’nin. Sıkıntılı bir fren sesi, çatırt diye uzaya kadar ulaşma telâşında bir kükreyiş ve sonra duran bir nefes ve açık kalan gözler…
Anne-baba, Sude, Şuayip bakakalmışlardı, durmayı başaramayıp da otobüsün altına alıp da arkasında bıraktığı Şule’nin cansız bedenine. Hiçbiri gördüklerine inanamıyor olmanın sessizliğine bürünmüşlerdi, şok olarak(3).
Önce Sude hıçkırmaya başladı, belki böylesine bir olay, ölüm gibi bir şey aklının ucundan bile geçmemiş olsa gerekti. Sonra anne-baba ağlayıp, sızlayıp, dövünmeye başladı. Otobüs Şoförü de, otobüs içindeki yolcular da ellerinden bir şey gelmemesinin ıstırap ve hüznünü yaşıyor gibiydiler.
Şuayip donmuş, kanı çekilmişçesine Şule’nin cansız bedenini aldı kucağına. Kanlanmış saçlarını düzeltti, parmaklarıyla tarar gibi. Kendisini unutmamasını dilediği gözlerinin kapaklarını kapattı. Alnına sessizce bir öpücük kondurdu, ağlamaksızın, sızlamaksızın.
Babasına teslim etti Şule’nin cansız bedenini sonra ve elindeki kâğıt parçası çekti dikkatini. Okudu; Şule’nin başlangıcındaki niyetini.
Yandı dilim, ha yandı dilim,
Bu aşka nasıl kandım gülüm,
Sevda yükü çok ağır imiş,
Taşıyamadım, aldı ölüm. (32)
Olay merakla izleyen birkaç araç vardı, geçerken merakla duran. Şuayip onlardan bir taksiye işaret etti ve ayrıldı oradan gecikmişçesine.
Ertesi gün bir kısım gazetelerin üçüncü sahifelerine yansıyan bir haber vardı. Diğerlerinden farklı olarak kendini muhabir sanan biri;
“Metroda İlginç Kaza; Sevgililer ahrette buluştular!” diye yazmıştı.
Yazı; muhabirin çeşni dolu, acıklı, hüzünlü, kafasından uydurduğu yağlı-yalan bir mizansenle(1) yüklüydü. Olayı birkaç satırla geçiştirmeyi uygun görmemişti gazete.
Doğru olan Şuayip’in Şule’nin yazdıklarına ve ölümüne dayanamayıp ani ve kesin olarak yapabileceği bir ölüm şekline karar vermesiydi. Metro; tam anında, kısa, kesin ve acımasız sonu olacaktı onun da…
Birbirini deliler gibi birbirinden vazgeçmeyecek gibi seviyorlardı Şule ve Şuayip. Ancak bilmedikleri bu kadar yoğun bir sevgiyi Müslüman olarak gönüllerinde taşımalarına rağmen, sütkardeşi olmaları dolaysıyla şeriata göre beraberliklerinin Tanrı katında uygun olmadığı, bu nedenle de gerçekleşemeyeceği idi.
Ailelerin Kur’an’daki bu hükümden, Kur’an’ı sadece ezberden okudukları ve sözlerin anlamını bilmedikleri, şeriattan ve şeraitten haberleri olmadığı için bu yakınlığın birliktelik olarak şekillenmeyeceğini bilmemeleri garipti.
O zaman bu ikili yaşamın öyküsü kapanmış mıydı?
Bir ihtimal vardı ki, Tanrı onları yaşanan dünyada değil, ama huzurunda kabul ederek birleştirecek ya da birleştirmiş olabilirdi. Tanrı hükmüyle onların bedenlerini birbirine yasaklamış olsa da gönüllerinin ve ruhlarının ayrı kalmasını uygun görmemiş, engellemiş olabilirdi…
Birbirine yasak olan ve kavuşamayan bedenleri yan yana iki mezara kondu, tek bir kitabe ile isimsiz, tarihsiz, bir ufak siyah taş üzerine;
“Birbirlerini çok sevdiler…” şeklinde yazılı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Sütkardeş; Emzirme Süresi içinde iki ayrı cins çocuk aynı anneden süt emmişlerse sütkardeş olurlar ve şeriata göre birbiri ile evlenemezler. Kur’an’da Nisa Suresi 23. Ayetinde mealen; Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı; Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeş kızları, sizi emzirmiş olan (Süt) anneleriniz, sütanneden kız kardeşleriniz…” denmektedir. Ayetin devamında yasaklar bire bir izah edilmektedir.
Sütanne; Dinimizce çocuk emzirme süresi içinde annesinin hâricinde bir başka kadının sütünü emerse o kadın çocuğun sütannesi olur. Dolaysıyla kız çocuğu da, erkek çocuğu da süt kardeşine haram kılınmıştır.
Şule; Alev, ateş alevi (Arapça, kız çocukları için kullanılan bir isim).
Şuayip Aslı; (Şuayb); Doğru yolu gösteren kişi.
Şuayı; Cemaat, kabile. Kızıldeniz’den çıkarılan özel bir taş. Bir cemaate gönderilen peygamber.
Sude; Boyalı, sürmeli. Sürülmüş tarla gibi işlenmiş, ezilmiş, dövülmüş.
(**) Yaşamımda ilkokul sıralarındayken (yazı ve tabiat derslerinden ikmale (bütünlemeye) kaldığım beşinci senede) gerçekten bana ait Karagöz ve Karakız olarak aynı isimleri verdiğim iki kuzum olmuştu, sevdiğim, yaşamımda önemli bir yer tutan. (Bir parantez açmam gerek, yazıdan ve tabiat bilgisi ile yazıdan bütünlemeye kaldığım halde Ziraat Mühendisi olarak emekliyim ve hâlâ yazıyorum. Tıpkı müzikten anlamadığını öğretmeninin söylediği Barış Manço gibi). Bayram tatili için memlekete gitmek gerekliliğiyle gerçekten çobana teslim etmiştik kuzuları, dönene kadar bakması için. Çünkü iki katlı, bahçeli evde üst katta ev sahibi oturuyordu ve onlara bakmak asla sorun değildi. Karakız’ı öyküdeki gibi anlattı çoban. Karagözü’ü ise bir okul günü babam kesip sucuk yapmıştı. O gün bugün, vejetaryen değilim, ama et yiyemiyorum.
Duygusallığım belki yanlış yorumlanabilir; aynı olayın benzerini, “Gork Gork!” adını verdiğim, yaşlanıp ölünceye kadar baktığım, civcivleri yok olan tavuğum ve avizeye takıldığı için ölen “Çapkın” adını verdiğim muhabbet kuşu için de yaşadığımı söylememde sakınca yok.
Benzer olayı, resmi arabamla görevli olduğum bir köyde, bir tavuk, ilerleyen tarihlerde bir kedi, daha sonrasında bir güvercini başarıyla katletmekte başarılı olduğumda da yaşadığımı belirtmem gerek.
(1) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Flu; Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
Hüner; Beceri isteyen, beceriklilik. Ustalığını, becerikliliğini ortaya koymak.
Komşanım; Yöresel olarak kısaltılmış “Komşu Hanım” sözü.
Koz; Karşısındakini alt edecek en etkili şey. Başarı fırsatı olan elverişli durum, saldırı ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, onlara üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
Lif; Genel olarak, her türlü maddeyi oluşturan çok ince ve uzun parça, hayvan, bitki, mineral gibi maddelerden elde edilen ince iplikçik. Banyoda yıkanırken sabunlanmak için kullanılan telleri, yumağı. Ya da türlü ipliklerden yapılmış örgü.
Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz, saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
Mümtazen; Emsallerine göre sırası gelmeden, gereken zamandan önce üst dereceyi hak etmiş anlamında eskiden kalan ve hukuk sisteminde hâlâ kullanılan bir kelime.
Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
Şerait; Koşullar, şartlar, durumlar.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Takdiren; Beğenilerek, memnun olarak, beğenildiğini belirterek, değer verildiğini göstermek için. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlayarak. Değer biçerek.
Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.
Yılgın; Yılmış, korkmuş, bıkmış, usanmış. Morali bozulmuş, çökmüş.
(2) Ağız Tadıyla; Rahatlık, dirlik düzen içinde, içine sine sine, huzurla. Tadını, lezzetini alarak.
Art Düşünceli; Art niyetli. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünceyi taşıyan.
Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
Boy Bos; Endam. Vücut, beden.
Çat Kapı; Aniden, beklenmedik bir anda.
Deliye Her Gün Bayram; Her fırsattan yararlanarak eğlenen, her şeyi eğlenceli yönleriyle ele alan, kaygısız kimseler için söylenen söz.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir (Yakışıklılık Uykusu; diye bir deyim yoktur).
İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan, kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.
Komşu (Komşuculuk) Hatırı; Komşular arasında gözetilen saygı.
Şeytani Bir Gülümseyiş; İnsanın içinde bulunan kötü düşünce ve niyetle gülümsemesi.
(3) Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.
Bıyıkları Terlemek; Bıyıkları yeni yeni çıkmaya başlamak
Boyunduruk Takmak; Başkasını baskısı altına almak.
Dile Getirilmek; Bir meselenin ortaya atılmasını sağlamak, anlatılmasını, açıklanması gereken durum ve olaylar hakkında konuşulmasını sağlamak.
Dilinde Tüy Bitmek; Sık sık söylemekten bıkıp usanmak.
El Koymak; Zorla almak. İşi üzerine almak, sorumluluğu üstlenmek. Bir yolsuzluğu ortaya çıkarmak, incelemek.
Ferman Dinlememek; Genelde Gönül ferman dinlemez!” şeklinde kullanılır, padişahtan gelse bile emir, buyruk dinlememek.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Göze Bakışmak, Göz Göze Ulaşmak; İki kişinin (genelde genç ve iki farklı cins ve sevgilinin) , aynı anda, bilinçsiz bir şekilde birbirine bakması durumu.
Göze Batmak; Başkalarının çekemeyeceği bir düzeye erişmek, kıskançlığa yol açmak. Görünüşü herkesi rahatsız etmek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.
Havada Asılı Kalmak; Verilen bir sözün, yapılması gereken bir eylemin sudan sebep ve bahanelerle yapılmaması.
Kulağını Bükmek (Çekmek); Dikkatli olması için uyarıda bulunmak.
Kulak Asmak; Önem vermek, dinlemek.
Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Savuşturmak; Geçiştirmek, atlatmak.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
Yerinde Saymak; Bulunduğu yerden, durumdan daha ileriye gidememek, hiç değişmemek, gelişmemek, ilerlememek. Yürür gibi yaparak hep aynı yerde, sürekli olarak ayağın birini kaldırıp diğerini basmak.
Zül Saymak (Addetmek)(Bir olayı, ya da sözü); Küçültücü, alçaltıcı, ayıplanacak olarak değerlendirmek.
(4) Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Ane; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum).
(5) Bozacının Şahidi Şıracı; Osmanlı devrinde şıracılar ve bozacılar üretici ve satıcı olarak, yasak olmasına karşın içlerine konurdu. Bu ikiyüzlülüğün, yalancı şahitliğin, yalanın bilindiği halde ispat edilememesinin karşılığıdır.
(6) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
Büyük Lokma Ye (Yut!) Büyük Söz Söyleme; Başaramayacağın, sonuçlandıramayacağın bir konuda kesin sözler söyleme.
Ummadığın Taş Baş Yarar; Elinden bir iş gelmediğini sandığımız nice kimseler vardır ki, kendilerinden umulmayan önemli işler yapabilirler. Hiçbir insanı küçümsememek gerekir.
(7) Ölüm Allah’ın Emri; Ölümden kaçınılmaz, herkes ölecek, tehlikeli bir karar verme durumunda; ”Ölümü göze alıyorum!” anlamında bir söz olup Orhan Veli KANIK’ın Kitabe- Seng-i Mezar isimli şiirinin en dokunaklı dizeleridir; ”Kahve ocağında el yazısıyla; ‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!”
(8) İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın olan zamandır. DOSTEYEVSKI
(9) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı “PASAKLI ODAM (II)”
(10) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı “ZEYTİN GÖZLÜ(M)”
Zeytin gözlüm, sana meylim nedendir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hüceste AKSAVRIN’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser Hüseyni Makamındadır.
(11) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır.
Tahir ile Zühre; Yazarı bilinmeyen bir halk öyküsü.
Kerem ile Aslı; Yazarı bilinmeyen, aşağı yukarı Tahir ile Zühre öyküsüyle birbiri ile benzer bir halk öyküsü.
Leyla ile Mecnun; Öykü Fuzuli’nin bir derlemesidir. Mecnun’un ismi dertlenmeden önce Kays imiş. “İlahi Aşk” olayını herkes biliyor.
(12) Her gidiş suskun bir ayrılığa göz kırpar ve her sevdalı ayrılık ölüm kokar! Ayşegül TEZCAN
(13) Rüzgâr ateş için ne ise, ayrılık da aşk için odur, ufak alevi söndürür, büyük alevi canlandırır! BUSSY
(14) Bütün Aşklar Tatlı Başlar; Evlilik Danışmanı Serhat YABANCI’nın kitabının ismi, ayrıca Ayhan IŞIK ve Sema ÖZCAN’ın başarılı olduğu bir Türk filmi.
(15) Ayrılık zamansız gelir! Barış AKARSU
(16) Bir şey yap, Güzel olsun şeklinde başlayıp… Ama hep güzel olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta Geç kalmayasın… Şems-i TEBRİZİ
(17) Doğduğunda sen ağlamıştın, herkes bayram etmişti. Öyle bir hayatın olsun ki öldüğünde herkes ağlasın, sen bayram et! Bir Kızılderili Atasözü olarak iddia edilmekteyse de; Mehmet Akif ERSOY’un şu dizeleri bana daha yakın gelir; “Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem, Öyle bir yaşam sür ki mevtin sana hande olsun halka matem.”
(18) Bağdat Yolu; “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(19) Dediler ki; Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki; Gönüle giren, gözden ırak olsa ne olur? MEVLÂNA
(20) Her yürek sevebilseydi eğer ayrılık hiç olmazdı. Her seven yürekli olsaydı zaten “Aşk” bu kadar basit olmazdı! Can YÜCEL
(21) İnsanlar yalnızlığa (ayrılığa) yenilmemek için hep hayaller kurarlar! ALINTI
(22) Neyin hayalini kurarsan kur, yalnızlık hep hayalin sonudur. ALINTI
(23) Olsa senin elinden bil ki benim ölümüm, / Ne şikâyet ederim ne de üzülürüm, / Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, / Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm! Orhan GENCEBAY
(24) Aşk bir deliliktir. William SHAKESPEARE
Aşk, iki iken bir olmak demektir. HUGO
Aşkı tanıdığında, Yaratıcıyı da tanırsın. KIZILDERİLİ SÖZÜ
(25) Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(26) Her ayrılış ölümün önceden alınan bir tadı gibidir, tekrar bir araya geliş de yeniden dünyaya gelişin önceden alınan tadı gibidir. SCHOPENHAUER
(27) Ayrılık içinde olan insanın gözünü açıp kapayıncaya kadar geçen zaman da onun için bir yıl gibiydi… MEVLÂNA
(28) İnsanlar her ne kadar sonbahar mevsimini ayrılık mevsimi olarak kabul etmişlerse de, kaderde ayrılık varsa bu ayrılıklar sonbaharı asla beklemezdi. ALINTI
(29) Kadının Fendi, Erkeği Yendi; Kadınlar kurnazlıkta erkeklerden daha üstündür. ATASÖZÜ
(30) Sözler vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan. Bu söze eklenti olarak şunları yazabilirim Alıntı olarak; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!
(31) Sözün Aslı; “Annenin vurduğu yerde gül biter!” şeklindedir, bilindiği gibi.
(32) KARATEKİN; Erol. 2004 Yılı. “GÜL ÜSTÜNE DERLEMELER” den.