Dört eş; şeriatın(1) hükmüydü, her nasıl yorumlanırsa, yorumlansın. Ama şerait(1) öyle değildi. Hele ki genç, dinç, yaşlılığının zerresini bile hissetmeyen bir adam olan Nesim için.

Karısı, kendisinden üç-beş yaş kadar büyüktü. Gönülleri uyuşmuş, belki de birbirlerine vurulmuş, diğer bir anlamda birbirlerine âşık olmuşlar, kimseleri dinlemeden, kimselere güvenmeden evlenmişler, senesine de nur topu gibi(2), ama ilerilerinde hayırsız bir evlât olacağını bilmedikleri bir oğulları bile olmuştu.

Tanrı, ne o oğuldan sonra bir diğer evlâdı, ne de rahat ve huzur içinde yaşayacakları bir hayatı onlara uygun görmemişti.

İlerleyen zamanda okumayan, okumaya meyli, eğilimi bile olmayan oğulları; ecnebi, yabancı, gâvur her nasıl denirse öyle bir karıya olan aşkı yüzünden yâd ellere(2) transfer olmuştu! Evin tek veliahdı, tüm mal-mülkün tek vârisi olmasına aldırış etmemişti.

Henüz ellilere ulaşmamakta direnen Nesim’in eşi, ana-babayı hiçe sayan oğullarının firarının ardından ince hastalığa(2) yakalanmış, yapılan tüm tedavi ve ilâçlara -belki de içinden yaşamayı istemediğinden, yaşama küstüğünden- cevap vermemiş, verememiş, akıbetini beklemişti.

Diller dökmüştü oğluna; “Sütümü helâl etmem!” demişti de oğlu; “Nuh” da, “Peygamber” de dememiş, inat etmiş ve gitmişti.

Her şeye rağmen çaresizliğe, çaresizlikle savaşma gayreti yaşayan anne, tüm birikintilerini, varını-yoğunu, son meteliğine, son gramına kadar oğlunun cebine istiflemekten çekinmemişti.

Umudu; herhalde bir gün döneceği, ya da ziyaretlerine geleceği üzerine kurguluydu.

Oysa anne-baba olarak değil adresini, gittiği ülkeyi, şehri, evlenip evlenmediğini, o kadının adını bile bilmiyorlardı.

Bu nedenledir ki hüzün dolu adam, ses-seda gelmeyen bir diyardaki oğluna annesinin ölüm haberini iletememişti.

Dolaysıyla da Nesim, karısının hastalığının etkisi ile bir deri, bir kemik şeklinde kahır ve özlem dolu olarak karısını neredeyse tek koluyla, ya da yalnız başına kucaklayarak indirip saklamıştı mezarına.

Karısı öylesine üzgündü ki, sekerât(1) haline gelmeden, henüz aklı başındayken vasiyet etmişti;

“Beni beton bir mezara değil, toprak mezara gömün. Başımda, benim kim olduğumu belli etmeyen kara bir taş olsun sadece!”

Nesim merak ediyordu;

“Mezarına bile kinlenip küsecek kadar sevgisini yitirmiş bir insan gelebilir miydi dünyaya yeniden?”

İnanıyordu ki; Kıyamet Günü toplanacakları Arasat’ta(1) annesi oğlunu görürse sarılıp koynuna alacaktı onu, yeter ki yâd ellere gidip, karı aklına uyup gâvur olmasındı, ama bundan emin değildi.

Söylemekte iki yarar var, birincisi; Nesim’in karısı Hacı Hanımdı. Arzulamış, o da karısının hatırını kıramamıştı. Hem kendisinin, hem de karısının ve kendilerinden sonra ortalarda kalacak, eğer akıl edebilirlerse birkaç hayır kurumuna vasiyet edecekleri, analardan, babalardan, dedelerden, ninelerden kalan varidatları(1) vardı.

Ele-güne asla muhtaç değillerdi, olamazlardı da zaten. Bu nedenledir ki zekâtlarını, fitrelerini ve hayırları zamanında yapıp öderlerdi, ihtiyacı olanları bilerek.

Hacı Hanımın hac ibadeti ekonomik durumlarında sarsıntı yaratacak bir biçimde olmamıştı. Aydınlanması gereken Nesim’in neden hacca giden eşine katılmamış olmasıydı. Buna sebep kısaca oğlunun yâd ellere koşusu nedeniyle teselli edici varlığı varmışçasına içkiye düşkünlüğü idi.

Karısının vefatı ile bu düşkünlüğü bir süreliğine de olsa azmış, artmıştı. Buna kendine güvensizliği dense, daha mı doğru olurdu acaba?

İkinci konu; henüz emekli değildi, çalışma süresi dolmamıştı. Yalnızlığının yarattığı kahrından dolayı da bu hususu eylem olarak yerine getirmeyi düşünmüyordu. Daha birkaç yıl daha çalışma mecburiyeti vardı zaten, devlet memurluğundan emekli olması hiç muhtaç değilse de emekli ikramiyesini ve emekli maaşını hak etmesi için.

İkramiyesinin yeri mantıken(1) hazırdı, aklında. Bir hayır kurumu şekilliydi belleğinde.

Memuriyet hayatında üstesinden gelemediği(!) davetler, jübileler, kokteyller, nişanlar, nikâhlar, sünnetler oluyordu, karısının hacca gitmiş olması dolaysıyla hiçbirine kesinlikle katılmadığı.

Her ne kadar karşıyı donatması gereken hediyeler nedeniyle bu davetlerin ceremesi(1); “Astarı yüzünden pahalı(2) görünse de katılmaktan ve katıldığında da dişinin kovunuğuna bile gitmeyen(2) için evde devam etmekten kendini alamıyordu.

İçkiyi seviyordu çünkü. Karısının;

“Teneşire birkaç adımımız kaldı! Dölek(1) ol!” demesine rağmen kendini içkiden alıkoyamıyordu.

Oysa teneşire önce karısının kendisi uzanmıştı, üstelik kendisini yapayalnız bırakarak. Karısının dileklerine uymadığı doğal olarak belli idi öncesinde, hele ki sonrasında, iddia edilmemesi gereken şekilde?

Kendisine güveni olmadığı için karısının hactan dönüşünden sonra ikramı olan zemzem suyunu, belki de yüce Allah’tan korkusu nedeniyle bir yudum bile içmemiş, hurmalardan bir adedinin bile tadına bakmamıştı.

Akik(2) taşlı gümüş hacı yüzüğünü, takkesini, tespihini çekmecesine koymuş, namaz-niyazla ilgisizliği nedeniyle seccadeyi de dürüp yerleştirmişti bir yerlere; “Belki daha sonra irşat(1) olurum!” düşüncesiyle.

İrşat olması mümkündü aslında, karısı ölmeden önce. Vakti geldiğinde emekli olacak, karısını koluna takacak, beraberce hacca gidecekler, sonrasında ağzını kapatacaktı, haram lokmaya, haram söze, haram olan her şeye…

Ama karısını yitiriverince gerçekleşmemişti düşüncesi. Devlet Baba ne zaman “Defol!” derse o vakte kadar memuriyete devam edip sabırlı olacaktı. Yoksa yalnızlığı yaşadığı evinde, yalnızlığa tahammülü nasıl olurdu ki? Ne demişti sanatkâr; “Tanrım tek başına koyma kulların, yalnızlığa ancak sen dayanırsın!(3)

“Tek başına koyma kulunu…” diyecek yüzü yoktu Nesim’in Tanrısına karşı. Karısını elinden alması marifetmiş(1) gibi Tanrının gülümsediğini bile hisseder gibiydi, bu nedenle de arası bozuktu Tanrısıyla! Hatta küsmüştü bile denebilirdi ona.

Ama ne demişti Tanrı; “Karşıma kul hakkı ile gelmeyin, ben benimle ilgili olanını (belki) affederim! (4)” ya da bunun gibi benzer bir şey!

Evet, zıkkım denen haram olanları düşünmezse Nesim’in Tanrısına karşı hiçbir eksiği yoktu, serzenişi dışında. O da yalanıyla karısını yitirişi nedeniyleydi zaten, Tanrı bilmiyormuş da, kendisine inanacakmış gibi!

Tanrısına yalvarabilirdi, yakarabilirdi; “Hey Tanrım!” diye başlayabilirdi sözlerine, yalan katkılı, sanki Tanrı inanacakmış gibi. Her duayı, dileği kabule meyilli Tanrı, herhalde küfür gibi; “Hadi ordan, sen de!” demezdi!

Başka türlü küfür ya da yanlış söz ne kendine, ne de Tanrıya yakışmazdı!

Yalnızlık yitirilemez, tüketilemez, yaşandığı sanılıp yaslanacak bir şey bulamaksızın yaşanamazdı. Bu nedenle Nesim Tanrısına gücenikti. Tanrının da pek umurundaydı sanki onun küsüşü, gücenikliği ya da bu şekilde davranışı!

Evvelden, yani karısı yaşarken, dualarını esirgemeyip Cuma akşamları alkolle dostluğunu keserek Kur’an okur, dua eder, yalvarır, yakarır, ertesi günü de aksatmaksızın Cuma namazlarında saf tutardı.

Oysa şimdi, yani karısının ölümünden sonra tam anlamıyla “Zındık” olmuş, Kur’an okumaz, Cuma namazlarına gitmez olmuştu.

Demişti ya; “Tanrıya kahrımdan dolayı küstüm!” diye.

Karısının cenaze namazından sonra, alnı herhangi bir nedenle de olsa secdeye hiç varmamış, değmemişti. Hoş, o cenaze namazı da ayakta kılınan bir dua namazı olduğundan alnının şu ya da bu şekilde secdeye varması düşünülemezdi. Hatta abdestli olup olmadığı bile hatırında değildi.

7, 40, 52 olarak telâffuz edilen(12), evindeki kir ve pasak dolaysıyla camilerde, ya da komşu evinde okutulan mevlitlerde(1) bile zor zapt edebilmişti kendini.

Şarkıda denildiği gibi; “Her akşam votka, rakı ve şarap…(5) yoktu masasında, tek bir çeşit, ulusal içki meşgul ediyordu kendini gazete ile sıvanmış masada. Bazen meyhanelerde; “Akşam oldu, hüzünlendim ben yine…(6) eşliğinde, bazen evinde, hazırdan alınmış bir-iki parça meze eşliğinde yalnız, albümlere, mutfak duvarlarına boş, bomboş bakarak geçiyordu kendinden.

Evini gerçek anlamda neredeyse b.k götürüyordu! Evet, karnını doyuruyordu bazen dışarılarda da olsa. Duşunu, banyosunu yapıyor, bazen kirli çamaşırlarını yıkamaya çalışıyor, bazen tembellik edip, kirlenmiş diye attığı çamaşırların içinden bazılarını seçip, “Bu, daha o kadar çok kirlenmemiş!” deyip tekrar kullanmaya devam ediyordu.

Yalnızlık; İhlâsla(7) Tanrıdan başka bir tek kendisine mahsustu; Kul hüvallâhü ehad…(7) Parası-pulu, malı-mülkü vardı, ama bu devirde kendisine yardımcı olacak, hatta yuvasını paylaşacak birini Tanrının ona yönlendirmesi zor görünüyordu. Hele ki Tanrı ile ayarı, arası bozukken…

Ayrıca hem kendi yaşamının düzensizliği hem de “Aramakla bulunmaz, meğerki rastgele!” söylemi ile kendisine tahammül edecek birini umut etmesi bile mümkün değildi.

Evde yıkayıp ütüleyemediği, devamlı olarak satın aldığı için gömlek, tişört yığını vardı. Bunları bazı bazen yıkanıp-ütülenmesi için temizlikçiye götürüyordu, en fazla beş sefer, sonrasında kiriyle-pasıyla çöp konteynırının yanındaki çengellere asıyordu, bir poşetle. Perdeler yağır(1), camlar görünmemek şeklinde filmle kaplı, yatak, yorgan, yastıklar pire, bit için davetkâr, ev hamamböcekleri için tenezzüh(1) mekânı gibiydi.

Acil çözüm gerekti, ama nasıl? Aramış, araştırmış, destek almış, her türlü sözü, vaadi vermesine, para miktarını uçuk bir şekilde teklif etmesine rağmen, “Dul” diye “Karısızlık başına vurmuş!” gibi mazeretlerle kimse evinin gereklilikleri için gelmemişti kapısına.

Buna belki balkon kapısını ancak açabilecek kadar balkonda birikmiş şişe ve şişe poşetlerinin neden olduğunu da düşünmüyor değildi Nesim.

Oysa onları her hafta sonu tornetiyle gelip alan, değerlendiren bir gariban vardı, üstelik şişeleri her toplayışında da hayrına onun cebini desteklediği.

Hem kimseye zararı yoktu ki Nesim’in! Ne içip içip nara atan, bağırıp, çağıran, ağlayan, sızlayan, ne de şu ya da bu şekilde konu-komşuyu rahatsız eden bir insandı. Felsefesi(8); “Azıcık aşım, kaygısız başım!” ya da “Azıcık (çokça da olabilir!) zıkkım, benim de hakkım!” veyahut da “İbadet de gizli, kabahat de (saklı) gizli olmalı(9)” felsefesiydi!

Yalnızlığı gerçekten çekeceği gibi, çekilir gibi değildi Nesim’in, yalnızlığını da ancak kendisi gibi yaşayanlar bilebilirdi.

Müstahdemlerden kocasını yitirmiş Dadaş Ayşe’nin, özürlü bir oğlu olduğunu, büyük ablanın ona baktığını, okumak isteyip de imkânsızlıklar sebebiyle okuyamayan bir küçük kız çocuğu olduğunu biliyordu.

Hatta öylesine ki küçük kız, liseyi bitirdikten sonra okumaya devam edemediği için tek şansının beyaz atlı prensini beklemek zorunda kaldığı da ulaşmıştı kulağına.

Dadaş Ayşe bir gün, bir öğleni çeyrek geçe vaktinde kapısını tıklatıp, önünü ilikleyip başını örterek evine gelmişti.

Dadaş Ayşe tahammüllü bir kadındı, kocasını yitirdikten sonra, özellikle özürlü olan oğluna büyük kızının desteğiyle bakmak için ele güne el-avuç açmamış, ufak bir destekle bu işe başlamıştı, titizdi, emindi, sitemlere de ayıplı olmayan fıkra ve şakalara da tahammüllüydü.

Bu nedenle de Nesim takılırdı ona, ara-sıra, özellikle maaş aldığı günlerde çocuklarına bir şeyler alması için desteklediğinde; “Hele dadaş hoş musan(10)?” şeklinde, asla devamını getirmeksizin!

O da Nesim’in içkiye düşkünlüğünün bilgiçliği ve unutmak istemediği lehçesi ile aynı minval üzere; “Ayakların yan basır gardaş!” derdi, sırrını açığa vermemek için (herhalde)!

“Senin halından en iyi anlayan benim…” sözünü bitirmeye ramak kala(12) Nesim beynindeki kurguları düzenlemeye çalışırken Dadaş Ayşe’nin;

“Efendim!” diye sözünü bitirmesiyle yanlış kurgularının merak haline dönüşmesini engelleyememişti; 

“Otur kızım!” derken aralarındaki yaş farkının en fazla 3-5 yıl, hatta onun kendisinden büyük olduğunu unutmuş gibiydi.

Oturdu Ayşe ayaklarını toplayarak, başını eğdi, ya söylemek istediklerini sıraya koymak, ya da “Sorsun da söyleyeyim, anlatayım!” düşüncesindeydi, muhtemelen. Fazla beklemedi Nesim;

“Söyle kızım, çekinmeden anlat!”

Dadaş söylemek istedikleri konusunda oldukça çok düşünmüş, duygularında dolu dolu olduğunu bilmeksizin hissettirir gibiydi.

Boğazını temizledi Ayşe. Başlangıcını nasıl yapacağı konusunda tereddütleri varmış da, sonuçlandırmış gibi, karşısındakinin merak dolu bakışlarına son vermek istercesine, bir yerin açılış nutkunu yaparcasına konuşmaya başladı;

“Biliyorsunuz beyim vefat etti, himmetinizle burada müstahdem olarak çalışmaya başladım.  Aldığımız dul ve yetim maaşları, aybaşlarında desteğinizi almama rağmen ancak yetiyor. Devletim Türkiye’de bu konumda yalnız ben varmışım da, kanunsuz olarak alıyormuşum gibi dul maaşımı kesti...

Yine bildiğiniz gibi özürlü bir oğlum, ona anne şefkatini esirgemeyen, onun da, benim de, bizim de elimiz, ayağımız olan bir ablası ve liseyi bitirdikten sonra imkânsızlıklarımız nedeniyle okula devam edemeyen, üstelik iş de bulamadığı için bunalımda olan bir de küçük kızım var…”

Söylediklerini tamamlamak için desteğe ihtiyacı varmış anlamında susmuş, bir destek cümlesi bekler gibiydi Ayşe. Bunu anlamayacak kadar duygusuz değildi Nesim. Telefonu tuşladı, iki çay söyledi ve yüzüne bakarak aynı sözü söyledi;

“Devam et kızım!” deyince Ayşe boğazını tekrar temizledi;

“Özellikle oğlum için uğraşlarımız maddi destek istiyor. Bakamıyoruz, kazancımız yetmiyor, bu nedenle ‘Küçük kızımı al!’ diyorum size!”

“Aklımdan geçen bir şey değildi. Çok güzel fikir! Hem evime bakar, hem yetim maaşı kesilmez, hem de arzuladığı gibi üniversite sınavını kazanınca okuluna devam eder. Söz! Her türlü tahsil giderini ben karşılarım. İyi ki aklıma koydun kızım!”

“Öyle değil beyim; ‘Karın olarak al!’ demek muradım. Hem o kurtulur, çoluk çocuğa karışır, hem de evimizden bir boğaz eksilmiş olur, yalnız…”

“Sen ne dediğinin farkında mısın Dadaş? Seninle bile aramızda 3-5 yaş fark varken, ‘Kızını eş olarak alayım, evimi temiz tutsun, sizin de evinizden bir boğaz eksilsin!’ diye hem de aramızda en aşağı 20-25 yaş fark varken, öyle mi? Hem ‘Yalnız…’ ne demek?”

“O resmi nikâhla evlenirse yetim maaşı kesiliyormuş. İsterseniz sadece imam nikâhıyla alın onu. Bu nedenle biz belimizi doğrultuncaya kadar maaşı kesilmesin, bize elinizi uzatın, yardım edin, destekleyin!”

“Yani bir bakıma ‘Başlık parası(11)’ mı söylemek istediğin?”

“Yok, o anlamda değil, düğün-dernek şeyleri, masrafları yapmadan, ondan sonra şey yani…”

“Anlaşıldı! Aklından geçen rakam ne? Bunu hemen bankadan çekerek ödemek isterim, ama kızını satın almak için değil. Şu anda bankalar kapalı zaten. Açılınca alıp istediğini getireceğim söz. Ya da yarın sabahtan beraberce gider çekeriz istediğin miktar her ne ise? Şimdilik kızının haberi olmasın, bana da bir-iki gün izin ver ki düşüneyim!”

“Olur! Allah razı olsun! Ben 10 düşünüyorum!”

“Kabul! Ben 20 vereceğim. Ama tekrar ediyorum, satın almak için değil, asla! Sadece onun, yani kızın için zihnimden geçirdiğim iyileştirmeler için. Panoda telefon numaralarım yazılı. Kızın iki günün sonrasından sonra hangi gün, hangi saatte, nerede görüşmek isterse ben istediği gün, saat ve yerde olacağım, onunla karşılaşmak ve görüşmek isteğiyle…

Yalnız onu tanıyabilmem için varsa, bana bir resmini gösterebilir misin?”

Ayşe cüzdanından resmi çıkarıp gösterdi. Nesim’in düşündüğü, teklif edilen ikinci, ya da Dadaşın dediği “İkinci karıyı” koynuna almak değil, bir baba şefkati ile nasihat etmek, yol göstermek üzerineydi.

Mesai başladığında Ayşe’nin istediği değil, kendi düşündüğü miktar parayı bankaya gidip çekip bir zarf içinde Ayşe’ye verdi Nesim. Alıp öteye götürecek değildi ya, kendi adına. Hayır yapmış olacak, bir genç kızı okuma arzusuna kavuşturacaktı, bu mutluluk kendisine yetecekti, zarfı uzatırken yineledi düşüncesini;

“Karı ya da eş olarak değil, hiçbir beklentisi olmaksızın yardım elini uzatmak…” şeklinde.

Üç-beş gün, belki de beş-on gün sonra mesainin bitimine yakın, kapısı tıklatıldı Müdür Nesim’in.

“Gel!” demesi üzerine süklüm-püklüm(2), eski fakat temiz elbiseleri ile utandığı her halinden belli bir genç kız girdi kapıdan içeriye büzülerek ve;

“Ben Dadaş Ayşe’nin kızı Ayşen’im efendim!”

“Tanıdım seni! Buyur, otur kızım! Ben de seninle konuşmayı istiyordum! Bir şey içmek ister misin, ocak kapanmadan ısmarlayayım…”

Nesim’in “Kızım!” diye buyur etmesi düşündürmüştü Ayşen’i bir nebze(2). Annesinin anlatımına göre; onun kendisini eş olarak istediğini düşünüyor, kendisini “Kızım!” şeklinde davet etmesini anlayamıyordu. Bu nasıl bir ikilemdi(1)?

Karşısındaki kişi, kendine göre en az iki-üç misli daha yaşlıydı. Genç kız, zihninde tasarladıklarını söylemek için karşısındakine söz hakkı vermemek düşüncesindeydi. Genç olmasının, görgü, bilgi ve tecrübesinin, hayata henüz başlayamamış olmanın farkında olmayışını yaşarken.

“Siz söylemeden, bir-iki söz söylemem için bana izin verir misiniz, efendim?”

“Bana ikide bir ‘Efendim!’ deme kızım. Haddimi, haklarımı(12) ve yaşımı biliyorum. İçinden nasıl geliyorsa; ‘Ağabey, Amca, Nesim Bey!’ diyerek devam et lütfen!”

“Bu âlicenap(1) söyleminizle tüm söylemek istediklerimi unuttum gibi. Ama zihnimde kalanları toplayıp arz etmek isterim efendim.”

“Estağfurullah(1)! Söyle bakalım, ne söylemeyi istiyorsan Ayşen!”

“Durumumuzu biliyorsunuz, fakir ve çok bakımdan mağduruz! Bu nedenle ne bir arkadaşım oldu, ne de sevdiğim diyebileceğim biriyle karşılaştım bugüne kadar. Ama buna ve biraz evvelki sözlerinize rağmen karınız olur, ilerilerde de sevebilirim belki sizi, içimden gelmese de…

Ama ilerleyen zamanda bebeğimiz olursa ve siz göçerseniz ona babasızlığı anlatamam ben, tıpkı annemin bana anlatamadığı gibi. Üstelik beni satın almanız ve bazı vaatleriniz de üzdü beni. Bu nedenle anneme verdiğiniz zarfı aynen geri getirdim efendim!” derken çantasından çıkardığı Nesim’in oldukça iyi tanıdığı zarfı çıkarıp masasına koydu.

Nesim, karşısındakini incitmeyecek bir şekilde, kaba anlamda yüzüne tüküren ve kendini aşağılayıp küçülten çocuğa, evet çocuğa karşı sözlerini tartarak söylemek gereğini hissetti;

“Bak sevgili küçüğüm, çocuğum! Başlangıç olarak senin hayrına olmayacak hiçbir vaatte bulunmadım. Annen sana böyle bir şeyler söylemişse yalan söylemiş. ‘Yalan’ kelimesini özellikle kullanıyorum…

Ve yüz yüze geldiğimizde(12) de aynı sözü tekrarlamaktan çekinmem, ona karşı ablammış gibi derin bir saygım ve sevgim olmasına rağmen. Benim senden büyük, annesini yitirmeme sebep olan evlât olarak söz etmemin mümkün olmadığı bir oğlum var. Seni, annenin ve senin düşündüğün gibi nasıl düşünebilirim ki?”

Sustu Nesim, karşıdan bir cevap gelmesini bekler gibi, o söz ulaşmayınca devam etti;

“Benim daha başlangıçtan beri beynimde kurguladığım bir düşüncem vardı. Annenin teklifine değil, düşüncesine uydum. Çünkü okumak istediğin halde yokluk nedeniyle okuyamaman beni üzmüştü, destek olayım istedim…

Bu zarftaki iade etmeyi istediğin parayı da annene senin okuman için vermiştim. İster doğru, ister yanlış de, ister inan, ister inanma! Bazı şeyleri annen Dadaş Ayşe’ye söyledim. Sana da söylemeyi istediklerimi üstüne basa basa bu ilk karşılaşmamızda söylemek üzere!”

Nesim, oldukça sinirlenmişti, sakin olmaya, sözlerini edepli bir şekilde sarf etmeğe çalışmasına rağmen. Bacak kadar bir kız çocuğu kendine ders vermek istemişti, ha!

Başı eğik bir şekilde ses çıkarmıyordu Ayşen, Nesim’i dinlerken.

“Şöyle, ya da böyle uzatmaya gerek yok! Bu para tahsilin için senin. Sana ‘Kızım! Küçüğüm! Çocuğum!’ dedim, ama bu parayı karşılıksız vermeye hiç niyetim yok!”

Genç kız anlamsız bir şekilde ürpermiş, ya da ürperir gibi olmuştu, “Karşılıksız” sözü karşısında, hatta endişelenmiş gibiydi de; “Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?” der gibi. Anlayamadı, cevap veremedi, soramadı.

“Demin de söylediğim gibi, bu parayı tahsilin için kabullenmen birinci arzum, hatta ricam. Hemen dershaneye kaydol, üniversite sınavlarına gir, kazan, oku ve beni bir amca olarak mutlu et! Darda kalırsan da beni kuşkanadıyla haberdar et(12), yanında olayım, yaşayamadığım evlât sevgisiyle seni sarıp sarmalayayım, destek olayım, bunu benden esirgeme kızım!”

Genç kız, belki de başlangıcının mahcubiyetiyle sıçrarcasına, hoplarcasına yerinden kalktı, tam anlamıyla tereddütlerinin, yanlış düşüncelerinin yok olması, buna karşılık istek ve arzularının gerçekleşmesi anlamında öpücüklere boğdu Nesim’i.

“Ağabeyim, amcam, bey değil, atamsınız, babamsınız benim, hem de ömrümce!”

“Dur bakalım! Önce şu zarfı tekrar çantana koy. Demokrasilerde çare, bende de dilekler, istekler tükenmez…”

“Ne gibi baba?”

“Birincisi; demin de söylediğim gibi daraldığında, en ufak sıkıntın olduğunda mutlaka haberim olacak. İkincisi; üniversiteyi kazandığında mutlaka bana müjdele! Mezuniyetinde eğer yaşıyor olursam seni alkışlamama izin ver! Yine ölmez sağ olursam, gönlünün sultanına rastladığında o güzel gününüz için nikâh şahidiniz olma arzumu destekle, lütfen!”

“Söz! Unutmayıp mutlaka yerine getireceğim dileklerinizi…”

“İstersen unut, bu senin hakkın, sen bilirsin!”

“Asla!”

“O zaman bunların karşılığı olarak düşünmezsen, kendi adıma da ufak, çok ufak, ufacık bir ricam olacak senden, sizden, sizlerden, doğal olarak kabul ederseniz…”

“Ne demek babam, söyleyin lütfen!”

“Dulum diye herkes evime gelmeye çekiniyor, eşleri, evlâtları izin vermiyorlar herhalde. Benim de elimden bir şeyler gelmiyor. Kirin, pasaklılığın, kara böceklerin, güvelerin ve örümceklerin cirit attığı(12) evimi, ben bir hafta-on gün veya istediğiniz kadar süre ile bir yerlere kaybolsam, elden geçirmeniz mümkün olabilir mi?”

Yine devamını söylemek için karşısının hareketini bekler gibiydi Nesim ve merak eden, soran bakışlarla karşılaşır gibi olunca devamını getirmek zorunda hissetti kendini;

“Sormayın, etmeyin, kafanıza yatmayan, yenilenmesinin gerekli olduğunu gördüğünüz ne varsa, neyi, ya da neleri atmanız, yok etmeniz, yakmanız gerekiyorsa yapın ve yenilerini alın, yerlerine yerleştirin, sizce nereleri, niçin ve ne kadar uygunsa. Gereken maddi külfet ne ise, televizyonun altındaki çekmeceye istiflerim…

Eğer ‘He!’ derseniz ki, bunu annene danışmadan tasdik etmeni beklemem, bekleyemem, size evimi gösterir, anahtarımı bırakırım. Ne annene, ne sana, ne de sizlere eksikli kalmam, ömür boyu…”

Biraz daha durdu, durakladı Nesim. Bir işaret almak istedi karşısındaki çocuktan, kendi düşüncesine göre “Ömür boyu” demekle yanlış anlaşılmaktan çekinerek devam etme gereğini yaşadı;

“Bu işlemi bir kereye mahsus rica ediyorum. Belki bana bu konuda, yani evimin bakımı konusunda yardımcı olacak, olabilecek birini, birilerini bulursanız yaşamım süresince minnettar kalırım sizlere ve bu süre içinde hayır dualarımı asla eksik etmem üzerlerinizden!”

Genç kız sesini çıkarmadı, başını eğdi, sonrasında eğilip Nesim’in elini öperken;

“Baba! Belki sana hayatımı borçluyum, hissettiğim bu. Size borçlu olduğum hayatımın birkaç gününü, annemle, ablamla ve bir kenarda oturup hiçbir şeye karışmayacak ağabeyimle birlikte harcamaktan bizi kim alıkoyabilir ki?” dedikten sonra kapıya yöneldi…

Nesim bir yerlere uçtu gitti, hiç gözükmedi ortalıklarda, anne ve kızlar kollarını sıvadılar…

Nesim döndüğünde pırıl pırıldı ev, nasıl tarif etmesi gerektiğini bilmediği. Bir tek yemek yapılmamış, ancak buzdolabı tam tabiriyle imanına kadar(12), zımbacık(12) doldurulmuş, balkon şişelerden temizlenmiş olmasına rağmen, aynı cins, aynı marka, aynı model(!) bir şişe de üstüne yapıştırılan bir kâğıtla buzdolabının kapısına yerleştirilmişti;

“Baba! ‘İçme!’ demek isterim. Ama bu senin hayatın, karışamam asla! Peki, kızının dileğini de kabul etmen o kadar mı zor?”

Ve mutfak lâvabosunun kenarında aynı el yazısıyla bir başka kâğıt daha vardı;

“Baba! Geldiğini bildirirsen, tencerelerin bizde, yemek yapar getiririz, hem belki de hoşlanacağın bir haber verebilirim!”

Merak etmişti izninden(!) dönen Nesim! Haber verdi mesaj çekerek; “Geldim!” diyerek, o kadar. Ertesi gün, anne kız ellerinde tencereleriyle geldiler.

“Dershaneye başladım. Eksiklerimi tamamlamam ve emsallerime yetişmem için çok çalışmam gerek. Bu nedenle sizi belki bir süre ihmal edebileceğim düşüncesiyle, ama yokluk içinde bırakmamak için mahallemizdeki gariban bir ablaya evini gösterdim, neyin, nerede, nasıl olduğunu anlattım…

Kabul edersen gelsin, bir görüşün isterseniz. Hem dolaptaki şişeye de dokunmadığınız için memnun oldum, teşekkür ederim baba!”

Annesi irkilir gibi oldu kızının sözlerinden, kızının ilk kez “Baba” demesindeki ses tonundan, sevecenlikten, mutluluk ve özlemden belki de.

“Söz vermiyorum, ama seni dinleyip o şişeye dokunmamak kararındayım. O hanım da gelsin bir görüşeyim, karşılıklı olarak anlaşırsak, seni, sizleri çok özleyecek olmama rağmen, onun evimle meşgul olması neden mümkün olmasın ki? Senin başarının, mutluluğunun indimde her zaman önceliği var, biliyorsun, biliyorsunuz!”

Bu kez analı-kızlı öptüler Nesim’in elini, beraberce…

Gün geçti, günler geçti…

Bir gün bir akşam, ya da bir tatil gününün sabahı mıydı ne, kapısının zili çalındı Nesim’in. Kapıyı “Kim o?” demeyi gerek görmeksizin açtığında, ana-kız olduğunu sandığı birileri ile karşılaştı.

Biri kendi yaşlarında bir kadın, öteki onun ve kendinin yarı yaşlarının altında bir başka kadın, daha doğrusu kız vardı karşısında, Ayşen’in anlattığı, ya da tarif ettiği ana-kız; yani Nurşen ile Nursen idi onlar…

Oturdular, konuştular, anlaştılar. Nesim bundan sonra her Cumartesi günü sabahtan akşama kadar maça, sinemaya, tiyatroya gidecekti. Onlar da, belki çok zaman Nursen kendi başına evin gereken işlerini yapıp Nesim’in ev telefonu çaldıktan sonra evine dönecekti, ya da beraberlerse birlikte evlerine döneceklerdi.

Çünkü evin işsiz-güçsüz, tufeyli, karı parasıyla geçinen babaları işsiz-mişsizdi ama kıskanç, asabi, güvensiz olma hakları saklı bir odundu(1)! İnsanoğlu çiğ süt emmişti, ne olur, ne olmazdı ve evin babası sözüm ona haklıydı.

Bir Cumartesi günü cep telefonu erkenden çalmıştı Nesim’in. Hayret etmiş olsa da; “İşlerini bitirmişlerse, akşama kadar bekleyip niye boşuna vakit geçirsinler, geçirmeye çalışsınlar ki?” diye düşünmüştü.

Aklına gelmeyen öncelikle babanın, belki de sonrasında annenin içten pazarlıklı(2) oluşları olsa gerekti. Muhtemelen oluşacak olaylardan kızlarının, kızcağızın haberi olmasa gerekti.

Akşam ezanına doğru geldi evine Nesim. Nursen’in babası olduğu sandığı bir adam ve yanında el pençe divan duran(12)  o iki kadın vardı.

O adam öksürdü, ya da öksürür gibi yaptı, sigara dumanından bıyıkları sararmış, ağzı bir bakıma sigara, sarımsak, yemek artığı kokan bir adamdı.

“İçeri al bizi!” dedi, emredercesine. Hâlbuki evde oturup bekleseler, gıkı çıkmazdı Nesim’in. Kapıyı açtı, galiba “Buyur!” da etti mi, hatırlayamıyordu.

Adam, salondaki başköşeye oturdu, ayağının birini altına alıp, tespihini gürültülü bir şekilde çekip, yanlış anlaşılmayacak bir şekilde(!) ufaktan sessize yakın, olağan üstünde seslice geğirirken, karşısındakilerin iğrenme haklarını kullanma gereğini düşünmeden, söz aldı kendi kendine;

“Yalnızsın!” dedi bir bakıma hayâsızca(1), üstelik Nursen’in yüzüne bile bakmaksızın ve devam etme gereğini hissetti herhalde;

“Üstelik de eşini kaybetmişsin, dulmuşsun!” dedikten sonra kızına döndü;

“Senin bizi dinlemene gerek yok, git mutfağa kahve yap!” diye azarlar gibi emretti kızına.

Genç kız kendisinden saklanan, kendisi ile ilgili bir şeylerin konuşulacağını anlamış olsa gerekti.

“Kız kısmını başıboş bırakmayacaksın(12), başını tez zamanda aklını başına devşirmesi(12) için bağlayacaksın! Yoksa sonu; ya davulcu, ya da zurnacıya kaçmak olur! Ya da çulsuzun birine ‘Âşık oldum!’ der, birilerinin peşinden koşar. Ben kızımı başıboş bırakmam, hem ‘Söz olur!’ diye bundan böyle evine göndermem, gönderemem…

Gördüğün gibi, kızım diye söylemiyorum, genç, güzel, hamarat, elinden her iş gelir, o nedenle sana bakacak biri olarak görüyorum onu. Nikâhına al, bundan böyle ömrünü rahat geçir, hem sen, hem o, hem de biz rahat edelim!”

Şaşırmıştı Nesim. Bir öncesinde; “Anasına bak, kızını al!” yorumu ile karşılaşmışken, bu kez baba dikilmişti karşısına; “Babasına bak kızını al!” mı demekti şimdi bu? Nasıl bir babaydı bu? Bir öncesinde yokluk, çaresizlik, imkânsızlık egemendi teklifte. Ama şimdi bu teklife ne ad vereceğini bilemiyordu Nesim.

Nursen’in şaşkınlığı ise kulağına erişen sözler dolaysıyla daha da fazlaydı. Her türlü riski göze alıp ancak annesinin yanına ulaşıp;

“Ama anne…”   demesiyle birlikte, babasından ağzının payını almıştı(12);

“Sen sus(13)! Büyükler bir şeyleri düşünürlerse, iyi düşünürler, bir şeyleri senin için kararlaştırmışlarsa o karar senin lehinedir. Sevgi, saygı, muhabbet sonra gelir. Bizim köhne dünyamızdan çekilir rahat edersin, damat yüzümüze, evimize bakar, biz de rahat ederiz, sen de…

Kocana hak tecelli edince de biz de seninle birlikte yaşarız, nasıl olsa onun olan her şey sonunda senin olacak!”

Bir pazarlıktı ki, sorma gitsin! Sanki Nesim dışındaki herkes dünyaya kazık çakacak, hiç mi hiç ölmeyecekti. “Tövbe ya Rabbim!” Nesim uzun zaman sonrasında ilk defa barışık hissediyordu kendisini Tanrıyla.

Dişleri sarı adamın sözleri kısmen de olsa kendisine yabancı gelmemişti Nesim’in, aklında kaldığınca daha öncesinde ismini vermeyeceği diğer bir cins tarafından da telâffuz edilmişti aynı sözler!

“Peki!” dedi Nesim. Sadece Nursen’in görüp hissedip anlam vereceğini düşünerek göz kırparken, bir sevgili gibi elinden tuttu;

“Sözleriniz üzerine alıcı gözüyle bakınca(12) ben de Nursen’i pek beğendim. Gerçekten ölünceye kadar yanında olacağıma inanıyorum!” derken kuvvetlice sıktı genç kızın elini, hatta acıtacak gibi, zihninde kendi başına tasarladığı şeyler için.

“Siz nişan için hazırlıklarınızı yapın, salonu tutun, Nur’u giydirin, gereğince. Masrafları yapın, ama masraflara karışmayacaksınız, sonuçta ben size hepsini ödeyeceğim. Dileğim masraftan kaçınmamanız, kızınız benim için değerli çünkü. Yüzükleri de ben alırım…

Bana sadece nişan, hatta nikâh gününü ve saatini tembih edin ve salonun adını söyleyin! Tabii bir de Nursen’e kendimi tanıtmak, daha doğrusu birbirimizi tanımak için dışarılarda bir yerlerde oturarak sohbet etmemiz için birkaç saatliğine izin verin lütfen!”

Nurşen’in ve kocasının gözleri gerçekten nurla aydınlanmış, Nursen’in gözleri ise karanlığa bürünmüştü(12) sanki babası “Peki!” derken. Kendini düşünmenin, egoistçe bir yapılanması görünümündeydi baba, hatta anne de; sözleri ve davranış görünümleri olarak.

“O zaman, zamana gecikmeksizin tahakküm etmemiz(12) gerek. Meselâ yarın buluşalım mı Nursen? Bana mesaj çek, istediğin yere, istediğin saatte geleyim!”

Ertesi gün işe gitmedi Nesim. Telefon bekledi, mesaj gelsin istedi. Bu mesaj mutlaka kendisine ulaşacaktı, genç kızın davranışlarından, sözlerinden, bakışlarından anlamıştı genç kızın içinin dolu olduğunu. Mahzunluğu kendisini ele vermişti, kaz kafalı(2) babası anlamamak için direnmiş olsa da.

Genç kızın gönlünün mutlaka bir sahibi vardı, hissettiği kadarıyla. Açılacaktı kendisine, emindi, iki, iki dört eder(12) kadar. O halde kendi dışındaki bir yuvanın kurulması için ön ayak olacak(12), destek verecekti.

Daha sabahtan geldi Nesim’in beklediği mesaj;

“Şuradaki pastanede, şu saatte görüşelim mi? Ama ümitlenmeyin, babamın tavrına karşın söyleyeceklerim sizi oldukça üzecek. Nursen”

Hemen cevapladı Nesim;

“Hiç de öyle değil, benim söyleyeceklerimle önünü açmak maksadım, mutlu olacağını şimdiden söyleyebilir, iddia ederim kızım. Nesim (ya da her ne dersen o!)”

Nesim’in tavrı aynı Ayşen’e olduğu gibiydi, eğer karşısındaki genç kız anlamak zahmetine girdiyse…

Nursen, sitemli bir bekleyiş, tehdit eder bakışlarla, kahırlı bir şekilde yutkunur gibiydi, Nesim pastaneye geldiğinde.

Oysa Nesim de bir genç kızı bekletmemek için, söylenilen zamandan önce, söylenilen yere geldiğini düşünüyordu.

Ayağa kalkmadı, elini bile uzatmadı Nursen. Nedim onun konuşmasına müsaade etmedi, tıpkı babası gibi; “Sen sus! Ben gözlerinle konuşayım!” derken elleriyle de ağzını kapatma gayretini yaşadı. Zamana karşı yarışıyor, yaşıyorlarmış gibi Nesim kısa yoldan ilerlemeyi düşündü.

“Bana içtenlikle cevap ver; annenin-babanın haberdar olmadığı bir sevdiğin, ya da nasıl söylenir sevgilin, arkadaşın var, değil mi?”

Genç kız önce başını kaldırdı, bir şeyler söylemek ister gibi, sonra yararsızlığı düşünmüş olsa gerek, eğdi başını, gözleriyle tabanda bir şeyler arar gibi.

“Bak kızım, ‘Sükût ikrardan gelir(14)!’ derler. Anlamıştım. Bu nedenle de hiddetli, şiddetli geldin. Sana çektiğim mesajda da özellikle ‘Kızım’ dememe rağmen; ‘Aramızdaki yaş farkına rağmen beni nasıl kabullenir, istersiniz?’ demekti arzun, değil mi?”

Suskunluk modundaydı genç kız, üstelik başını hareket bile ettirmeksizin.

“Bak kızım, bu üçüncü kez “Kızım” deyişim, tekrar ediyorum; gönderdiğim mesajda da belirttiğim gibi. Ben bu yaşa sadece saçlarımı aklatarak gelmedim. Eh! Biraz mürekkep yalamışlığım(12), biraz da hayat tecrübem var. Devam edeyim mi?”

Suskunluk gençler için moda olsa gerekti, belli belirsiz kafasını salladı sadece genç kız.

“Söyle o delikanlıya, nişana gelsin ve işaretimi beklesin. Ondan sonrası bana ait. Sanırım yaşantındaki en iyi şeylerden biriyle karşılaşacaksın. ‘Nasıl?’ diye sorma, mutlu olacağın bir sürpriz diyeyim, şu an için kısaca. Sen karşımdasın, seni biliyorum, sanırım delikanlı da akranındır mutlaka…

Ama umudum şu ki onun elleri; benim sana anlatmak istediğim bir şeyler olduğunu hissettirmek için elini sıktığımda hissettiğim kadar soğuk değildir…”

“Peki, neden?”

“Çok soru sorduğunun farkında mısın? Bu huyun mudur?”

Oysa kızcağız daha ilk ve belki de son sorusunu sormuştu, heyecanının dindirmek, sözlerin sonunu merak ederek ki bu da kendisinin en doğal hakkı idi. Üstelik Nesim’in de sorusu o kadar anlamsızdı ki…

Beklenen günlere gelinirdi. O gün de gelmişti. Salona tek başına, belirlenen saatten beş-on dakika sonra elinde beyaz ve kırmızı karanfillerden düzenlenmiş bir buket, cebinde bilinenin aksine beyaz kurdeleli iki adet nişan yüzüğü vardı.

Bir şarkı; “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim(15)!” dedirtmişti, oğlunu yitirdiği, karısını kaybettiği zamanlar. Şimdi ise; “İyi ki ben dünyaya gelmişim” diye kendiyle övünür gibiydi.

İyi mi, kötü mü olduğuna karar veremediği bir uygulaması vardı Nesim’in. Her nasıl olursa olsun Allah adı kullanarak duygu sömürüsü(2) yapılan dilenmeleri hazmedemez ve asla yardım etmezdi o kişilere, her ne şekilde olursa olsun. Devletin bir sürü kurumları vardı, devleti yönetenler; “Nalıncı keseri(12) gibi hep bana hep bana…” dememeliydiler. Fakir-fukarayı sokakta aç ve açıkta bırakmamalıydılar.

Kendisi her yıl geleneksel ve dinin gereği olan zekâtını, fitresini, oruç tutamadığı zamanlar için fidyesini verir, hayır yapması gereken mahallesindeki fakir-fukarayı gözetir, ancak uzattığı sağ elinden sol elinin haberi olmazdı asla. Öyle de olması gerekirdi zaten, felsefesine göre.

Yitirdiklerinden sonra kimi-kimsesi yoktu yaşamında, hatta arayanı-soranı bile. Kefenin de cebi olmadığına göre ne yapacaktı ki o kadar mal, mülk ve varidatı? Bu nedenle evlât dediği ilk kızı Ayşen gibi, yine evlât gibi düşündüğü ikinci kızı Nursen için de benzer şeyleri yapmak için gönüllü, arzulu ve tedbirliydi Nesim.

Salona girmesiyle birlikte alkışlar yükselmiş, sonra Komparsita(16) denilen Türklerin özellikle sevip benimsediği düğün tangosu çalmaya başlamıştı, iki sağ, bir sol ritminde…

Umudunu yeşertme arzusundaki genç kız tamamen yeşil bir elbise giymişti. Dansa davet etti Nesim onu. Meraklı gözlerle bakıyordu Nursen Nesim’e.

Dönüyor, dönüyorlardı ve kulaklarına çalınan sözleri, Nesim özellikle kulak arkası ediyor(12), ancak sözlerin sahiplerinin dudaklarını da göz ucuyla(12) zihnine nakşediyordu.

“Gencecik kız! Koskoca adam! Yuh!”

“Aralarında en az 25-30 yaş fark var yahu!”

“Neredeyse kızı yaşında!”

“Nursen, nesini, neresini beğendi ki bu ihtiyarın?”

 “Kim bilir satın mı aldı ne kızcağızı? Ana-baba paraya düşkün ya!”

“Bilmem neresinin kılı ağarmış ihtiyarın gözü hâlâ elecekte-delecekte(2) desene!”

“Utanmaz sapık! Nemrut(2) ihtiyar!”

Sözlerin hepsini beynine nakşedememişti, Nursen’e fısıldadı Nesim;

“O delikanlı nerede? İşaret et, çağır yanımıza gelsin!”

Delikanlı yanlarına gelince;

“Sözleriniz ilişti kulaklarıma. Ben bu iki gencin karşılıklı sevgi ve saygılarına boş verecek, onların mutluluklarına engel olacak biri gibi mi görünüyorum, bulunduğunuz yerlerden? Bilin ve görün, şimdi bu iki genci ömür boyu mutluluk ve saadet dilekleriyle nişanlayacağım, kimsenin engelleyemeyeceği bir biçimde…”

Yüzükleri taktı, ikisini de kucaklayıp öptükten sonra;

“Çocuklar ne sıkıntınız, sizi engellemeye çalışan kim olursa olsun, evimi biliyorsunuz, telefonum da var sizlerde, hemen bana ulaşın!..

Ve bilin ki mutluluğunuz için daima destekçi ve duacı olacağım!” derken öncesinde hazırladığı zarfı damadın cebine koyduktan sonra, susan orkestranın mikrofonunu eline aldı;

“İyiliğe karşı iyilik yapmak her kişinin elinden gelir(17), birbirini sevenlere iyilik yapmak ise benim gibi ihtiyarların işidir. Umarım beni utanmazlıkla, yaşlılıkla ve bazı kötü sözlerle yuhalayanlar şimdi utanıp kendilerini yuhalıyorlardır.” deyip biraz durakladıktan sonra orkestraya dönüp kuvvetli bir şekilde seslendi;

“Maestro! Şimdi Komparsita’yı bu gençler için bir kere daha şevkle, daha bir istekle, daha bir arzuyla çal!” dedikten sonra arkasına bakmadan kapıya yöneldi Nesim.

Tango başlar başlamaz durdu hemen. Merak ederek arkasını döndü. Nişanlı o iki genç ve onları takip eden bir delikanlıydı kapıya ulaşmadan önce kendisine yönelenler.

“Allah razı olsun!” dedi adını bilmediği damat adayı ve gelin adayıyla birlikte eğilip elini öptüler. Mutluluk dileklerini tekrarladı Nesim. Diğer genç ise;

“Yanlış sözlerimiz için tüm söyleyenler adına bizi bağışlayın efendim!”

“İlk sözüm sana delikanlı ve size gençler! Hem herkesin bilmesini istediğim bir şey. Birincisi; ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!(18) İkincisi ki sadece benim fikrim olarak kabul edebilirsiniz, bence anne-baba söz konusu da olsa hiçbir şey aşktan üstün değildir!”

Ve arkasını dönüp gitti Nesim. Bir nişan törenini ahenksizliğe itmeye, her ne sebeple olursa olsun hiç hakkı yoktu çünkü.

Nişan giderleri takılmıştı son anda aklına. “Boş ver!” anlamında elini salladı, iki tarafın babaları öderlerdi, ya da kendisine ulaşırlardı herhalde, özellikle genç kızın kendine bakmasını bilmeyen sarı dişli babası eğer utanması, arlanması yoksa.

Bu nişan ve ilerisinde kuracağı yuva, içinden söylemek gelmese de, genç kızın yaşama tutunuşu, ana-babadan kurtuluşu olacak gibisine geliyordu Nesim’in. Çünkü damat adayının durumu ve duruşu da etkilemişti kendisini, Nursen için hissettiği gibi.

O günden sonra evi ile ilgili işler konusunda rahattı Nesim. “Hayırlı evlât” dediği iki kızı, hatta bir kısım gereklilikler için, al-getir-götür anlamında nişanlı genç de sözleşip iki kıza katılarak, her hafta sonu kendisini mecburi izinli sayıp(!) uzaklaştırarak ev işlerinin hepsini yapıyorlardı, harçlıklarını hak ederek. Çünkü Nesim yemin etmişti;

“Almazsanız gelmeyin evime, ya anahtarlarınızı teslim edin, ya da kapımın kilidini değiştiririm, bir daha ne görürsünüz, ne de öpersiniz elimi. Üstelik bu kadarla da kalmam, varsa hakkım, hakkımı helâl etmem!” demişti, yapma düşüncesindeki doğruluğu şüpheli bir yemin gibi.

Nesim memnundu hayatından, beklediği hiçbir şey yoktu bundan sonrası için. Ancak kızları için daha yapacak bir şeyleri olduğunu hissediyordu.

Bir gün ikisine de telefon etti, ayrı ayrı, emir verircesine;

“İstediğiniz bir bankada hesap açtırın, onar liralık da olsa yeterli ve banka defterlerinizi bana getirin ve ancak öldüğüm zaman geri alacağınıza dair bana söz verin!”

Ve sonrasında düşünüp kendi hesabından çekmesinin gerektiği kadar miktarı çekip o iki hesaba yatırdı ayrı ayrı. Banka defterlerini açıp merak etmeyeceklerinden emin olarak televizyonun altındaki, ev işleri için ihtiyaçların karşılanması için para bıraktığı, evlâtlarının bildiği çekmeceye koydu. Öldüğünde akıllarında kalmış olarak mutlaka bulunup sahiplenileceğinden emindi.

Biliyordu ki, Miras Hukukuna(2) göre; “Bankadaki paralarımı yarı yarıya üleşilmek üzere Ayşen ve Nursen’e bıraktım!” dese devlet gariban-mariban demeksizin Veraset ve İntikal Vergisi kesecekti. Bu nedenle şimdiden aklındaki miktarı transfer etmesi uygun gibi gelmişti, kendisine, her nedense, her ne hissettiyse.

Nesim memnunda hayatından hem gerçekten, hem niye memnun olmasındı ki? Elbette karısını yitirdikten sonra hiçbir haklı tarafının olmadığına inandığı bir şekilde kendisine el uzatılmasını istemiş, hatta dilenmişse de.

Bu bir hayat arkadaşı olabileceği gibi, evinin işleri için bir hizmetli bile olabilirdi, hizmetçi değil, kuralları karşısının koyacağı. Sabah gel, akşam git, sadece şu günler, “Gel! Gelme! Gözükme! Ortalıklarda dolaşma! Maça git, muça git!” karşısı her ne derse, yapması için gerekeni yaparak.

Oysa bu şimdi hiç mi hiç gerekli değildi. Kızları onu usulünce evden kovalıyorlar ve her şeyin üstesinden geliyorlardı el elden. Özellikle Ayşen’in dileği, desteği, asla zorlaması değil içkiden de uzaklaşınca -ki nefsini terbiye, kendine güvenini doğrulatmak için o şişe hâlâ konulduğu gibi aynen duruyordu yerinde- Tanrıdan başkaca bir dileği kalmamıştı.

Denilebilir ki Tanrıdan dileği tek gözdü, Tanrı vermişti iki göz. Bir evlâda bile rızası varken, Tanrı sevgilerini içinden eksik etmemesi gereken iki evlât vermişti kendisine, nankör olamazdı(12) Tanrıdan daha fazlasını da isteyip asla!

Nesim çalışmaya devam ediyor, devletin onu kovmaya yelteneceği anları, kızlarından alacağı mezuniyet ve düğün haberlerini bekleyerek ömrünü tüketmeye devam ediyordu. Yaşam için hiçbir beklentisi, karanlık olan kalbine ışık tutmasını beklediği hiçbir özlem yoktu düşüncelerinde, gönlünde.

Tek sıkıntısı artık bu hayata lâyık olmadığını hissetmesi yaşamaya devam etmesinin gerekli olmadığı, tek endişesi yalnız başına kendi kendine ölecek olmasıydı.

Yaşamın kendisine verilmeyip kiralanmış olduğunun(19) bilincindeydi. Aslında bu konuda Epictetus’un haklılığı da tartışmaması gereken bir gerçekti. Şöyle ki; “Olgun bir meyve gibi öl ve ölürken de seni taşıyan ağaca teşekkür et!”

Evet, ama nasıl? “Tanrının, kendini sevenlere tez ölüm verdiğini(20) sanıyordu.

Öyleyse neden çok gecikmişti Tanrı, kendisini de karısının ardından almayı? Unutmuş olabilir miydi? Demek ki Tanrı onu sevmiyordu, ya da yeterince sevmemişti yahut da dünyada evlât olarak sevgisini verdiklerine yeterince yardım etmesini gerekli görüyor olsa gerekti.

Bir cumartesi günü zorunlu sinema, tiyatro, spor karşılaşması mesaisinden(!) dönüşünde tam kapıyı açmak üzereyken soluklanan bir kız ulaştı yanına, orta yaşlarda. Siması hiç de yabancı gelmemişti kendisine, tanıyordu, ama nereden ve kim olduğunu çıkartamamıştı anında. Üstelik neredeyse çıplağa yakındı, bir tek entarisi var gibi gözüküyordu üzerinde, hırkası bile yoktu;

“Annem sigara içtiğim için kovdu beni evden, siniri geçmez hemen, sakla beni Nesim!”

Akranmışlar gibi, kırk yıldır tanışıyorlarmış gibi samimi ve fakat hissettiği kadarıyla sinsi ve içten pazarlıklı gibi görünüyordu.

Şüpheyle baktı Nesim sanki kırk yıldır tanıdığı kızın yüzüne. Sigara kokusunu bilir, hissederdi, hissetmemişti, çünkü yalandı. Evet, belki çok genç ve güzel değildi, ama kendisine ismiyle hitap edecek kadar da olgun değildi.

Olgunluğunun başka bir konuda olduğunu bilemezdi Nesim, kulağı delik değildi, elin ağzı da torba değildi ki büzesin(2), düşüncesindeydi, çünkü.

“Bekâr(1) bir genç kızı, akşamın bu vaktinde sokakta bırakmazsın, değil mi?” gibi yalan sözleriyle içtenliğine devam ediyordu, ismi Hicran olan kız.

Can evinden vurulmuş(12) gibiydi Nesim, merhamet istismarı(2), duygu sömürüsü yapıldığını hissetmesi mümkün değildi, acıma duyguları yaşarken.

Kapıyı açtı, yol verdi. Kendilerini gören, camiye giden aksakallı üç ihtiyar dede ile balkonundaki çiçekleri sulama gayretinde olan, camiye gidenlerle hemen hemen aynı yaşlarda bir kadının başlarını tebessüm ve istihza ile salladıklarını fark etmemişlerdi ikisi de, Özellikle de Nesim bilemezdi, o genç görünen kızın mimli(12) ve ne mal olduğunun bilindiğini.

Nesimin evi iki katlı dubleks denilen tipte kâgir bir evdi, kızları dışında kimselerle üleşmediği.

Yaşlıların zihnindeki kanaat; “Alışmış, kudurmuştan beterdir!”(21) şeklinde idi, bilip tanıdıkları Hicran için. Hicran, Nesim’in kendisine evlenmesi için teklif edilenlere kol kanat gerdiğini(12), iki genç kıza karşılıksız olarak yardım ettiğini öğrenmiş olmalıydı. Zaten bunu ve hikâyesini mahallede bilmeyen yoktu ki, kim anlattıysa, sağ elin, sol elden haberi olmasın felsefesine karşın.

Mahallelinin bilmediği tek şey, mülâhazat hanesi boş bırakılmış(22) olarak tekrar evlenmeyi hiç düşünmediği idi.

Hicran bilmese de kalan ömrünü rahat geçirmek ve zengin olduğunu bildiğinin malına, mülküne el koymanın plânını yapmıştı, başarılı olacağına kesinlikle inanarak.

Genç kız önden giderek merdivenleri çıkarken özellikle eteklerini savurup yelpazelemek suretiyle bacaklarının görünmesini sağlamış, Nesim salon kapısını açarken de sutyensiz göğüslerini özellikle dokundurmuştu Nesim’in kollarına.

“Karnın aç mı, altına üstüne giyecek bir şeyler ister misin, çay demleyeyim mi?” gibi klâsik sorularına “Hayır!” cevabını aldıktan sonra edebine nefsine hâkim olmak için odasına yönelirken söylemek gereğini hissetmişti;

“Evde sigara yok! Yanında getirmiş olsan da içmene asla rızam yok, çünkü gücenirler bebelerim bana, hemen hissederler kokusunu. Bir şeyler içeceğim dersen, buzdolabına bak! Sadece içki şişesine dokunma! Onu da eğer istersen evine dönerken götürebilirsin, bence sakıncası yok!”

İçinde fesatlık, bedeninde rahatlama isteği yoktu, yitirdiği, hatta unuttuğu. Genç kıza, yastık, çarşaf, pike ve televizyon kumandasını verdikten sonra odasına geçti, aklından herhangi bir düşünce geçirmeksizin odasının kapısını kilitlemeyi akıl edemeksizin, gerekli görmeksizin.

Erkenden uyumak ve sabaha kendi özel yaşamına geri dönmek arzusundaydı. Ama ne mümkün? Gecenin ilerleyen bir vaktinde neredeyse “Anadan üryan” bir şekilde gelmişti yanına Hicran;

“Korkuyorum, hem üşüyorum da, ısıt beni! Benim olmanı istiyorum!”

“Aklını kaçırmış olmalısın, ben senin olmam, olamam ki, hem misafirimsin, namusun bana emanet, nasıl böyle bir şeyi beklersin ki, benim gibi ununu eleyip eleğini duvara asmış, yaşlı bir adamdan?”

Hicran çaresizliğinin farkındaydı, fark etmediği, ya da düşünemediği hiçbir şekilde yanlışlığına kimseyi inandıracak olmamasıydı, gene de şansını deneyip, yaşamı için düşüncesini zorlayacaktı. Pencereyi açtı ve olanca gücüyle sokağı ayağa kaldırmak istercesine bağırdı;

“Yetişin! Tecavüze uğradım!”

Şaşkındı Nesim. Kimseye derdini anlatamayacağının bilincindeydi. Aklına bir birlikteliğin kolayca anlaşılabileceği gelmiyordu, utanıyordu, dinle, imanla, günahlarla ilintisi olmamasına rağmen çözümsüzlük yaşıyordu.

Hicran’ın sesine birkaç evin ışığı yandı, kenardan-köşede, civarda, sokakta. Akşam ezanına yakın sokakta çiçekleri sulamakta olan kadın, başını örtüp pencereden kafasını uzatarak sesini yankılattı sokakta;

“Sus! Mahallemizin yüz karası(2), o…! Mahallede seni bilmeyen mi var? Herkesçikler gördü seni, herkesçikler ne mal olduğundan haberdar! Giyin, git evine hemen, adamın başını yakmadan, yoksa adını sanını, ne yaptığını, ispatlı şahitli olarak ihbar ederim, seni!” dedikten sonra hırsla kapattı penceresini.

Muhtemeldi ki, odasının ışığını söndürmesine rağmen perde arkasından gelişmeleri takip edecekti, suskun kalan Nesim’in içinden de olsa “Allah razı olsun!” dilekleri kendisine ulaşıyordu sanki.

Neler ummuştu Hicran, nelerle karşılaşmıştı? İktidarsız mıydı karşısındaki, nefsine hâkim olmasını bilen biri mi, yanlışı bilip anlayan, Allah’tan korkan biri mi?

Biraz sonra geldiğindeki kıyafetlerle kapıdan çıktı Hicran, hem asla üşümeksizin. Bir bakıma bir dirhem bal için, bir çeki odun çiğnemiş keçiboynuzu gibi hissediyordu kendini. Aldatmak istemiş, aldanmış üstelik gizli olan kendini, Nesim’i tanıyıp çok iyi bilen o kadın ifşa etmişti(12) herkese karşı…

Nesim için, sözüm ona yaşam devam ediyordu, daha doğrusu hiç kusuru, kabahati, eylemi olmamasına rağmen utancı nedeniyle bir süre başı eğik devam etmişti, sokağa her çıkışında, eve her dönüşünde. Bebeleri yaşadıklarını duymuş, kendisine güvenleri nedeniyle teselli etmeye çalışmışlar, ancak başarılı olamamışlardı.

Kararan dünyasını aydınlatmak istercesine, kendini hatalı gördüğünden, “Nasıl olsa cehennemde yanacağım, bari beni yakacak odun sayısını azaltayım!” düşüncesiyle Tanrısına sığınmaya gayret etti, “Tövbe ederek, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! (23) diyerek.

Tanrı hakkı üçtü, çekirge de üç kere zıplarmış. Önce annesinin desteklemeye çalıştığı Ayşen, sonra babasının vermeye çalıştığı Nursen ve en son kendisini, kendisine yamamaya çalışan Hicran.

Demek ki dünyadan iyiden iyiye vazgeçmeli takkesini, tespihini, seccadesini alıp tamamen ahrete yönelmeliydi. Bir tas aşım, kaygısız başım ya da bir derviş gibi; Bir lokma, bir hırka yetecekti kendisine.

Emekliliğini istedi, kızları dışında kimi-kimsesi yoktu, kalacak varlığını da bir hayır kurumuna devretmek, ya da sonrasında bir yanlışlık, anlaşmazlık içinde olunmaması için kızlarına da “Yarı yarıya sizin” demek de içinden gelmiyordu, ilerilerde bu kararına uyacağından habersiz.

“Hele bir şöyle kenarda dursun, bebeler baş göz olurlarken(12) destek olurum belki!” demekle birlikte, “Bebelerim” dediklerinin cüzdanlarını bir kez daha destekledi, “Ne olur, ne olmaz!” diye. Çünkü eğer “Eğer yaşamanın sırlarını bilseydi, ölümün sırlarını da çözerdi! (24)şair gibi.

Üstelik hem ne denmişti; “En iyi ölüm, beklenmedik ölümdü! (24)

Hayırsız oğlundan hâlâ bir haber yoktu, annesinin ölümüne gelmeyen, haberi olup da kendi cenazesine mi gelecekti ki? Oğlunun nerede olduğunu bile bilmiyordu, bu; hâlâ üstesinden gelemediği, çözümleyemediği bir muamma idi Nesim için. Gerçi ölümün iyisi-kötüsü, güzeli-çirkini olmazdı, ama oğlu başında olsaydı, herhalde öleceği zamanda öldüğü için o kadar üzülmezdi!

Rutin ömrü, çocuklarının desteği ile devam ediyordu, mekik gibi, cami ile ev arasında. Aradaki zaman bitip tükenmez gibi geliyordu kendisine. Günahlarının affı için Tanrıya yalakalık etmekte üstüne bir başkası daha yoktu. Karınca kararınca(2) yaşam denilen illetin bitip tükenmesini bekliyordu aklınca.

Bir düşünce geçiyordu, aklında kalan sözlerle; “Uzun süren yaşam; yaşamların en iyisi, kısa süren ölüm ise, ölümlerin en iyisidir!(24)Betsiz-bereketsiz(2) uzun yaşayıp da ne olacaktı ki? Kaba anlamda ya bu deveyi güdecek, ya da bu deveyi güdecekti, Tanrının kendisi için lâyık gördüğü, ancak yaşamak için hiç hevesi olmayan yaşamı tüketinceye kadar.

Meyve almak için semtin pazarına çıktı bir gün, onun kader gününün olacağını doğal olarak bilmesi asla mümkün değildi. Kızları alkolü yasakladığı ve kendisi bu yasağa içtenlikle uyduğu için, onun yerine meyve ve çerezlerle kendini meşgul ediyordu, sağlığı yerine gelmişti, yerindeydi ve doğal yaşam koşullarında Tanrının gereğini yapmasını dilemesine rağmen Tanrının kendisine elleşmeyeceği gibi bir his vardı içinde.

Ayşen ve Nursen çok zaman kendi adına arzuladıklarını, kendi istekleriyle birleştirip ne gerekiyorsa, manav, bakkal ya da marketten alıp, yapılması gerekenleri yapıyorlardı sırasıyla-sekisiyle(2).

Kendisi ise öylesine sadece hava almak, eften-püften(2) şeyleri edinmek için çok nadiren de olsa Cumartesi günleri zorunlu mesai için çıkıyordu evinden. Ha! Bir de yeni dostlar edindiği camiden tabii.

Bu Cumartesi günlerinde en çok hoşuna giden şey; kapıda-bacada, kenarda-köşede, sokakta-yolda onlarla karşılaşınca kucaklaşıp bazen omuz-omuza, bazen arzulu olanlarla kafa-kafaya tokuşturarak(12) selâmlaşıyordu. Çok öncelerden emekli olmadan önce böyle bir isteğinin olmamasına hayıflanıyordu. Hem onlardan da güzel haberler almak mutlu ediyordu onu.

Ayşen üniversiteyi bitirmek üzereydi, gönül dünyasından söz etmek konusunda ketum(1) idi. Belki de gönlünün kurbağasına(!) yani öptüğünde prens olup kendini prenses edeceğe ulaşamamış olsa gerekti, üstelememek gerekti. Nursen ise; belki de ekonomik kısıtlılıklar, belki de aile engellemeleri nedeniyle kısaca; “İnşallah gelecek yaza!” demişti…

Pazar hemen iki adım kadar yakındı evine…

Pazarda dolaşırken sarışın, saçları hafifçe dökülmüş gibi, pazarcıyla konuşurken sesinin ahengine kapılmakta kendini frenleyemediği, aşağı yukarı kendi yaşlarında bir kadının patatese benzer yapraklı bir şeyler aldığını gördü, hiç bilmediği.

O şeylere daha önce rastlamamış, ya da dikkatini çekmemiş, ya da görmüş de ne olduğunu sormayı akıl edememiş yahut da sorma zahmetine girmeyi düşünmemiş olsa gerekti.

Yanında, aldıklarına, belki de kendine dikkatli bir şekilde bakışı kadıncağızın da dikkatini çekmiş, yüzünü Nesim’e dönmüştü. Nesim karşısındaki kadının güzelliği ile yaşamında ilk kez karşılaştığını, içinde bir şeylerin hareketlendiğini düşündü, nutkunu tuttu(12), boğazını temizledi;

“Affedersiniz hanımefendi, bu nedir?”

“Bilmiyor musunuz?” derken hayretini gizleme arzusunu hissetmeksizin devam etti;

“Kereviz! Dünyanın en sağlıklı, en faydalı ve en besleyici bitkilerinden biri, eşiniz hiç mi yapmadı…”

“Maalesef eşimi yitirdim efendim! Öncesinden de bilmiyorum. Nasıl pişirilir, hiç yemedim de, zeytinyağlı mı pişirilir, özel bir pişirilişi, tarifi var mı?”

“Hiç mi denemediniz?”

“Ne gezer?”

“O halde sizin için de bir-iki adet alayım. Bugün geç oldu, yarın öğlene gelirseniz, evim şu pembe boyalı apartmanın 11 numarası. Size pişirdikten sonra tatmanız için vermeye çalışayım!”

“Sağ olun efendim, mutlu olacağım.” dediğinde seçmek için tezgâha yönelen kadının parmaklarındaki düzgün olmayan şekiller dikkatini çekti.

Bir tarihlerde yakın iş arkadaşlarından birinin sosyete kapsamlı evlenme düğünü töreninde, piyano çalan genç adamın parmaklarında da aynı şekle rastladığını ve benzerliği hatırladı. Bu nedenle bilgisini sınamak istedi Nesim, hiç de gerekmediği halde;

“Affedersiniz güzel bayan, piyano mu çalıyorsunuz?”

“Evet, düne kadar konservatuarda öğretmendim, nasıl anladığınızı sormayacağım!”

“Anlamam zor olmadı efendim, hiçbir aksesuar olmayan parmaklarınızdan. Yüzüğünüz mü yok, beyinizi kaybettiğiniz için mi takmıyorsunuz, yoksa hiç mi yok?”

“Yoo! Birincisi piyanonun aksesuara hiç tahammülü yok! İkincisi öğrenci çocuklarım beni öylesine meşgul ettiler ki evlenmedim, evlenme isteğim de olmadı. Belki de beyaz atlı prensimi bulamadım, kim bilir? Emekli olmama rağmen, çok zaman çocuklarımla birlikte ve beraberim…

Boş vakitlerimde de birkaç hayır derneğinde, bazen piyano çalarak yaşama tutunmaya çalışıyorum, maddeten değil, manen, ruhen, hatta bedenen…”

Sözler bu noktaya gelmişken ve hiçbir ilintisi yokken Nesim’in saflığı tutmuş olsa gerekti;

“Benim için aldığınızın bedelini ödemek istesem?”

“Sözü mü olur beyefendi? Hele bir ağzınızın tadını bozmadan, zehirlenmeden yiyip tadına bakın, bir daha ki sefere de siz alırsınız? Hizmetçiniz, pişirmesini bilen pişireniniz falan yoksa yardımcı olurum gene!”

“Neden zehirlenmek kelimesini kullandınız ki?”

“Kekremsidir biraz. Bu da bazı hallerde, bazı insanların hoşuna gitmez de…”

“Oysa siz yaptıktan sonra zevkle yiyeceğimden eminim!”

Neredeyse ilân-ı aşk moduna girdiğinin farkında değildi Nesim. İsmini bilmediği yahut da öğrenmek için çabasının olmadığı kadın da sözlerinden memnun gibi görünüyordu. Belki de yaşamında ilk kez karşılaştığı söz dizeleriydi söylenenler…

“Ben Nesim! Yarını bekleyeceğim öğretmenim!”

“Ben Nesime. Hayhay Nesim!”

Yarınlar, her ne kadar yarın olmamakta direnip gecikse de, umut, ya da arzu, istek hatta gizlenip saklanmaya çalışılsa bile özlem olduğunda gecikmeyi şanına yediremiyor olsa gerek ki, geliyordu mutlaka.

Yarın geldi. Akılsız görgüsüz değildi ya Nesim. Öncesinde rengi konusunda tereddüt edip kırmızı bir karanfil yerine beyaz bir karanfil koymayı yeğledi Nesim boş tencerenin içine. Çiçeklerin dillerini biliyordu çünkü.

Kapısının önüne dikildi. Dış kapı kapalı olduğu için mecburen zile bastı. Aslında kapı açık olsaydı, daire kapısını rahatsız etmemek için parmak uçlarıyla tıklatmayı tercih ederdi.

Nesime, elinde tencereyle çıktı kapıya, boş tencereyi de görünce şaşırdı bir bakıma;

“Aslında aksesuarsız da olabilirdi, ama ben yemeğin sırf doyunmak için değil, zevkle yenilmesi taraftarı olduğum için aksesuarını da eksik etmedim. Bu nedenle tencereyi böyle götürün. Sizinkini bu tencere ile birlikte götürmeniz size zahmet olmasın, burada bırakın, sonra değiş-tokuş ederiz(12)!”

Daha dün bir, bugün iki…

İçi kaynamıştı Nesim’in, belki Nesime’nin de. Beyaz karanfil görünmezlik hakkını kullanarak kapağı kapalı tencere içinde olduğundan teşekkür etmek arzusuyla Nesime’ye sarılmak, kucaklamak arzusu geçti içinden, eylemini gerçekleştirdi de.

Nesime uzaklaşma meyli göstermediği gibi, bilâkis o da sarıldı Nesim’e. Belki kırk yıldır tanışıyorlarmış gibi, belki içlerinde birikmiş özlemle.

Eve yönelip de kapısının önüne geldiğinde, hemen önündeki kaldırıma çömelmiş, muhtemelen kardeş oldukları belli olan iki kız kardeşten büyüğünün kendine has lehçeyle küçüğe rakamları öğretmeye çalıştığını gördü ve onları bir müddet izleme arzusu yer etti gönlünde, elindeki tencereyi umursamaksızın.

Küçük olan kız rakamları öğrendikçe sesli harfleri uzatıyor, “r” harflerini söylemekte sıkıntı çekiyor gibiydi.

“Biy! İkı! Üj! Döyt! Döyt!” Durakladı çocuk, kendisinin dinlendiğini fark etmiş, belki utanmış, belki de korkmuş olarak ablasının elinden tutup sığınıvermişlerdi birlikte, hemen karşılarındaki eve.

“Dört?” Başından geçen üç düşüncesiz olaydan sonra? Düşündü. Bu bir Tanrı çağrısı olabilir miydi, merhametinden, kendine yönelmiş olmasından kaynaklanan Nesim’in Nesime’ye karşı? Engelleyen neydi ki onu? Bir evlenmemiş, bir dul…

Yaşları ilerlemiş olsa da beraberliklerini kim engelleyebilirdi ki, Tanrıdan başka, kendi düşüncesine göre.

Ve karşısındaki de isterse tabii. Hem; kalbin kalbe karşı olmasını(25), davul da dengi dengine çalıyor olursa kimse engelleyemezdi ki! Evet, güç olan, hükmeden Tanrıdan başka…

Nesim, yemeği beklenmedik bir iştiha ile yiyip bitirmiş, tencereyi iade etmeye, daha doğrusu kendisine karşı dürüst olması gerektiğinden saklamadan söylemesi gerekti sadece onu görmeye gittiğini, ona geldiğini.

Zil cevap vermedi, kapı duvardı(2) sanki. Bu; Tanrının bir engellemesi, aklını başına devşirmesi için bir komuttu sanki kendisine göre. İnancı öyleydi çünkü. Tanrı ona bir kısım görüntülerle yaşamındaki geçmişindeki yanlışlıklar için işaret verir gibiydi.

Meselâ; musluğu, elektriği açık unutup da evden çıkarsa, binmeyi istediği otobüs kendisini fark etmeyip durmadan önünden geçip gitmişse, bir şeyleri sakarlığı(1) ile kırıp dökmüşse, ya da kaybetmişse, yapmak, uygulamak, yerine getirmek istediği herhangi bir şey için “Yanlış!” deyip hemen o fikrinden, zikrinden, hareketinden vazgeçiyordu.

Bu karşılaşmayış da öyle bir şey olmalıydı, Tanrının izin vermediği, her ne kadar o küçük çocuk birkaç gün önce üstüne basa basa; “Döyt! Döyt!” demişse de!

Boynunu büktü(12), unutma gayretini yaşadı, unutmak arzusu olmasa bile. Nesime’nin tenceresini komşularından birine usulünce teslim edip geriye döndü.

Nesim, unutmak konusunda başarılı olmadığı günlerden sonra belki de umut ederek pazara çıktı tekrar. Tanrı bir kulunu sevindirmek isterse ona önce şeyini kaybettirir, sonra da buldururmuş. Kendince “Şey” dediğini saklamış gibiydi.

Umut ya da hayal etmek yasaklanır, yasaklanabilir miydi?

Başarısız bir Pazar serüveni yaşamıştı. Hiçbir şey almaksızın evine yönelirken bir ses duydu arkasından soluk soluğa(2);

“Yardım eder misin Nesim? Yoruldum!”

Koştu Nesim. Nesime;

“Çok aradım, çok özledim seni!” dedikten sonra, sanki bir sırrını ele vermiş olmaktan dolayı çekinir gibi;

“Yani bir hayır işi için bir toplantıya katılmak zorunda kaldığımdan beni evde bulamamışsınız, tencerenizi size geri vermek için aradım demek istedim!” diye düzeltme gayretini yaşadı.

Geçen bir zamanın geri gelmesi, yayından fırlayan bir okun geri dönmesi gibi ağızdan çıkan ve karşısındakini mutlu eden bir sözün üstünün örtülmeye çalışılması da mümkün değildi.

Nesim kısaca;

“Ben de!” dedi, anlaması gerekenin anlaması arzusu ile. Sonra sessizlik akıp geçmeye, yürümeye devam etti adımlarında. Eve ulaşmak üzereyken Nesime;

“Başka özendiğiniz, istediğiniz, arzuladığınız bir şey varsa, isteyin, yapayım. Hem beyaz karanfil jestinizden de memnun ve mutlu olduğumu ayrıca belirtmeliyim!” dedi.

Anlamamıştı sözdeki inceliği Nesim. İnsanlar akıllı olsalar da zekâları konusunda bu nedenle şüpheler oluşuyordu.

Eee! Ne de olsa Nesime sanatkâr bir öğretmendi ve sözün, sözlerin inceliklerini ve anlamlarını çok iyi biliyordu. Nesim ise masaya çakılı, sonrasında emekli olup gurk tavuk(2) gibi civciv doğurup(!) büyütmeyi felsefe edinmiş bir devlet memuru artığı mühendisti sadece.

“Sağ olun efendim. İki kızım var, yaprak sarma dâhil her yemeği yapıyorlar!”

“İddialıyım! Benim kadar iyi yapamazlar!”

Beklentisi; “Yap da görelim!” sözünü işitmek olsa gerekti Nesime’nin.

Oysa Nesim bu sözdeki inceliği de fark etmemişti. Bir insanın bu kadar şey…

Bu kadar şey, yani adlandıramadığı bir şey olabileceğini anlayamıyordu Nesime. Elindeki son kozu oynamaya karar verdi;

“Yorgunsunuz galiba! Size bir kahve yapayım. Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır, derler, eğer yaşarsak…”

“Yaşayacağız tabii!” dedi, sözünün kahveyi istemek anlamına geleceğini düşünerek.

Kapıdan birlikte girdiler, file ve torbaları mutfağa bıraktıktan sonra salona geçip oturdu Nesim. Mutfaktan hafif bir sesle umutlanacağı bir şarkı sesi geliyordu;

“Geçsin günler, haftalar…(26)

Biraz sonra kahveleri getirdi Nesime. İkisi de o an suskundu. Sonrasında birinden biri dile geldi;

“Fal bilir misin?”

“Yoo!”

“Tesadüf ben de bilmem!”

Bir süre daha suskun kaldılar. Beklenti içinde olmalıydı ikisi de. Nesime öncelik tanıdı kendisine;

“Bir şey söylemeyecek misin?”

“Evet! Söylemem gerek! Yalnızlığımızı paylaşalım. Evlen benimle!”

“Bu kadar çabuk?”

“Geçen her gün aleyhimize! Kazanacağımız günleri hemen paylaşmaya başlasak, kalan ömrümüzü beraber tüketsek iyi olmaz mı?”

“Ama beni tanımıyorsun? Üstelik sevdiğini bile söylemedin!”

“İnsanın asaletini ispat etmeye gerek yok. Ben sizi tanıdım, Sevdim, hem özlem dolu, hem tahmin edilmeyecek, umulmayacak kadar kısa zaman yeterli geldi bana. Ama sen beni tanımak istersen, beklerim…”

Kavram kargaşası içindeydi Nesim; “Sen-Siz” olarak…

“Gerek yok! Üleşelim. Uzaktayken birbirimizi tanımak yerine, ömrümüzü beraber harcarken el ele tutuşup tanışmak uygun değil mi?”

İki sevgili değil, iki âşık gibi kucaklaştılar, Nüfus Kâğıtlarını, fotoğraflarını üleştiler…

İstedikleri zamana ulaştılar. Mutluydular. Piyano ve eve alışkanlığı nedeniyle Nesime’nin evi yaşamlarını üleştikleri ev oldu. Kızlardan hangisi önce evlenirse diyerek evinin eşyalarını boşaltmadı Nesim. Kızlar da kendisine bakan, ona kol kanat geren bir eşi olduğundan dolayı kendi dünyalarına döndüler.

Sadece on beşte bir aralarında sözleşmişler gibi Nesim’in evini kolaçan ediyorlardı(12). Buzdolabının kapağı açık, fişi çekili, dedantörler kapalı, telefon iptal edilmiş, su saati vanası kapatılmış ve elektrik panosunun sigortası çıkarılmış olarak.

Son ödemeleri yapılarak sözleşmeleri Nesim tarafından iptal ettirilmişti. Çünkü artık onun bir ömrü üleşeceği hayat ortağı vardı.

Kızlar normal kontrollerini yaptıktan sonra Nesime Annelerinin evlerine gidip ikisinin de ellerini öpüyorlardı.

Çekirge üç defa zıplamış, dördüncü de muradına erdirmişti Nesim’i. Bir ömrü yaşanması gerektiği gibi tüketiyorlardı, sevgiyle, mutlulukla, özlem dolu olarak “Sayılı günler” diye düşünmeksizin.

Tanrının bazen işi yok gibidir. Canı sıkılmışçasına bir şeyler yapmak ister. Sıkıntısını gidermek için de, en sevdiği şey kullarının tahammüllerini ölçmek, onları sınamak üzerine olsa gerekti. Sırada sabrını deneyeceği Nesim vardı.

Güzel günlerin devam edeceğini sandıkları bir gecenin sabahına ulaşamadı Nesime. Mutluluğun fazlasını kaldıramamış, muhtemelen yaşamının tümünde ulaşamadığı mutluluğa yüreği dayanamamıştı. Bilemezdi Nesim, Tanrı ona bunu bilme yetisini vermemiş, belki gerek de görmemişti.

Karısının gözlerini kapatıp, çenesini bağladı Nesim. Bu kadar ve böylesine bir yükü tek başına kendi başına kaldıracağı düşüncesinde değildi. Bu yaşta ölürcesine bağlandığı sevgilinin yokluğundaki bir dünyada yaşama devam etmesi mümkün değildi.

Rehberden Noterin telefon numarasını buldu, evin adresini verdi ve bir yetkilinin, bir şahit ve bir doktorun evine gönderilmesini istedi. Bir ara kızlarına da telefon etmeyi düşündü, sonra vazgeçti.

Karısının cenazesini diğer odaya kucağında taşıyıp üstünü özenle örttükten sonra, beklemeye başladı gelecek olanları.

Geldiklerinde önce doktora göründü; “Aklım başımda, test edecekseniz, ne soracaksanız cevap vereyim!”

Olumlu sonuç alınca, şahit ve Noter Kâtibine döndü;

“Benim evim Ayşen’in, bu ev de Nursen’in. Miras diye, tapu masrafları diye, definler ve mezarlarımız için yapılacak masraflar ile Veraset ve İntikal Vergisi ödendikten sonra tüm varlıklarımız Ayşen ve Nursen arasında eşit miktarda üleştirilecek!” diye yazdırıp imzasını attı, üst üste birkaç kere, soğukkanlılıkla…

Noter Kâtibi gittikten sonra karısının cansız bedeninin yanına uzandı, sonunun kızlarının aramasından önce, tez zamanda karısının yanına ulaşmak için gecikme bilmesin istediği bir arzuyla.

İnsan her nefesini yaşamak için alırdı(27). Yaşamda en sevdiği tek varlık, yıldırım aşk demesi gerekmeyen için sevgi birlikteliğini üleşmekti. Kızları için iki satır not karalayıp kapıya raptiyeledi.

“Size haber veremediğimiz bir seyahate çıkıyoruz, beraberce. Dönüşümüzden haberiniz olur nasıl olsa…”

Bugün, yarın, bir hafta, on gün belki de daha uzun süre sonrasına kadar, kendisine ne zaman ulaşacağını bilmediği Azrail’i beklemeye başladı, karısının kokusunu ciğerlerinde sindirirken karısına ulaşmak için…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Nesim; Hafif yel (rüzgâr), yumuşak bir esinti. Yumuşak huylu, kalender, mülâyim insan.

Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.

Dört; Öyküde de belirtildiği gibi erkeklerin dört kadınla evlenmesi olarak düzenlenmiştir. Nisa Suresi 3. Ayette; “Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin” denmektedir. O halde böyle bir düzenlemenin yanlış olduğunu iddia etmem mümkün.

Ancak dört sayısının önemini de belirtmekte yarar var gibime gelir. Dört; karenin, dikdörtgenin, dört yönün belirleyicisidir. Kitap sayısı; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an olarak dörttür.

(1) Alicenap (Âlicenap); Bağışlayıcı, yüksek ve yüce gönüllü, cömert. Onurlu, şerefli.

Arasat; Kur’an’a, İslâm inanışına göre bütün ölülerin kıyamet günü Tanrı tarafından diriltilip bir araya toplanacakları yer.

Bekâr; Genelde erkekler için evli olmayan, ya da evli olmakla birlikte herhangi bir nedenle ailesinden uzakta yalnız yaşayan kimse. Bakire; Cinsel ilişkide bulunmamış kız. (Öyküdeki genç kızın, sarf ettiği kelime bu sözlerin hiç birine uygun düşmemekte, yalancı bir söylem).

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Dölek; Davranışları ölçülü, hesaplı, ağırbaşlı olan insanlar için kullanılan bir yöre deyimi.

Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

Hayâsızca; İnsanların yaratılışlarından sahip oldukları, edep, mahcubiyet, utanmak, ar ve namus, insanın çirkin şeyleri umursamaksızın, sakınmaksızın yapması.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İrşat; Doğru yolu gösterme, gafletten uyandırma, Allah’a yakınlaşmak için aydınlatma.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Mantıken; Akla ve mantığa uygun olma ve bu şekilde davranma biçimi.

Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey. (Marifet nedir bilir misin? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir! MEVLÂNA)

Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizeler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar. Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün bir söylemini de kaydetmek istiyorum; “Kandil geceleri, Kutlu Doğum Haftası Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır  Mevlitler ve İslam’da din ile ilgisi olmayan, Kur’an’da görülmeyen, sünnette olmayan, İslâm Âlimlerince ve ashap tarafından bilinmeyen, din esaslarına göre ibadet ve davranış biçimleriyle ilgili her şey Bid’attır. Hazreti Muhammed’in bu konudaki; “Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler!” sözü önemlidir. Dolaysıyla İslam’da 7,40, 52, sene-i devir gibi mevlitler yoktur.

Odun (Kalas); Karşısındakinin ruh halinden, duygularından, durumundan tutum ve davranışından haberdar olmayan yapıda (erkek). Bir bakıma romantik olmanın karşıtı.

Sakarlık; Elinden ufak tefek kırıp dökmeler çıkma.

Sekerât (Sekerât-ı Mevt); Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık diye bilerek ve sevdiklerinin özünde bu olayı yaşamış biri olarak özetleyebilirim.

Şerait; Koşullar, şartlar, durumlar.

Şeriat; Din manasına da gelir. Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.

Tenezzüh; Gezinti. Uzak olmayan bir yere yapılan gezi.

Varidat; Gelirler. Karşılama imkânı olan imkânlar.

Vâris; İlim, marifet ve ölüm halinde arkada bırakılan çoluk, çocuk ve yakınlara bırakılan mal, mülk, para (Özellikle bacaklarda oluşan görülebilir toplardamar rahatsızlığı varis ile karıştırılmamalı).

Yağır; Sırt, arka, atın omuzları arasındaki yer, semerin açtığı yara gibi anlamları olmakla birlikte asıl anlamından farklı olarak yöremde “çok kirli, pis, yıkanamayacak kadar berbat” anlamlarında kullanılan bir deyimdir.

(2) Akik Taşı; Kalseduan kuvarsının bir türü olan, yüzük taşı, mühür gibi şeyler yapmakta kullanılan çok sert, yarı saydam, parlak ve değerli taş.

Astarı Yüzünden Pahalı; Bir işin ayrıntısına ödenen paranın, aslına ödenenden fazla olması, malın, gerçek değerinden daha fazlaya mal olması.

Betsiz Bereketsiz; Bolluğu, yüceliği, imkânı olmamak.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Dişinin Kovuğuna Bile Gitmeme; Çok az gelme.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Elecekte-Delecekte; Böyle bir söz yok. Eğecekte-Delecekte (Genelde edecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim) olsa gerek. Yani; iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz (argo da olabilir).

Elin (Milletin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, anlamındadır.

Gurk (Gork) Tavuk; Civciv çıkarmak için yumurtalar üzerine oturup sabırla süreyi bekleyen tavuk. Bu tipte bekleyen insanlar için uydurulmuş söz.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

İnce Hastalık;  Tüberküloza yani vereme verilen bir ad, halk arasında.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Merhamet İstismarı; Merhamet dilenciliği, duygusal sömürü ve merhamet duygularının çalınması, yaşama yönelik kötüye kullanımda başarı sağlama arzusu.

Miras Hukuku; Bir kimsenin ölümünden sonra yasal ve atanmış kalanlarına, bırakılanların şartlarını ve sonuçlarını konu alan hukuk dalı.

Nalıncı Keseri; Hep içe doğru yontacak biçimde yapılmış keser.  Bu konuda söylenmiş en güzel söz; “Ne nalıncı keseri gibi ol, hep bana, hep bana, ne rende gibi ol, hep sana, hep sana, olursan testere gibi ol, bir sana bir bana…”

Nemrut, Nemrutça, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

Nur Topu Gibi; Bebekler, küçük çocuklar için sağlıklı, tombul ve çok güzel.

Sırasıyla Sekisiyle; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi işleri yapıp bitirmek, beklememek.

Soluk Soluğa; Heyecan ve telâş içinde, koşa koşa, koşmaktan sık sık ve güçlükle soluk alarak.

Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.

Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

Yüz Karası; Utanç verici, utanılacak durum ya da şey.

(3) Tanrım tek başına koyma kulların; Sözlerini Sevgi SANLI’nın, müziğini Atilla ÖZDEMİROĞLU’nun yaptığı ve Ayten GÖKÇER’in seslendirip oynadığı “YALNIZ KULLAR” isimli müzik.

(4) Benim huzuruma ne ile gelirseniz gelin benimle ilgili konularda kararı ancak ben veririm, affederim, ancak kul hakkı ile gelmeyin. Ünlü Tefsirci Süleyman ATEŞ’e göre Kur’an’da böyle bir ayet yoktur. Kur’an’ a izafe edilerek, ya da hadis olarak söylenmiş bir söz, ancak kim tarafından söylenmiştir, belli değildir.

(5) Her akşam votka, rakı ve şarap… Dario MORENO ve Tanju OKAN’ın meşhur ettiği şarkı.

(6) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.

(7) Kul hüvallhühû ehad; Kur’an’ın 112 İhlâs Suresi, 1. Ayeti; “De ki mutlak varlık olan Allah tekdir!”

(8) Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Felsefe; Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.

(9) İbadet de, kabahat de gizli (saklı) olmalıdır; Farz ibadetlerin çoğunu insanlardan saklamak mümkün olmamakla beraber gösterişsizlik önemli olarak Allah’ın hoşuna giden bir davranıştır. Hem zaten ibadet gösteriş olarak yapılmamalıdır. Aksi takdirde bu davranış ibadet olmaktan çıkar: Kabahat ise kınanan bir şeydir, uzak durulmalıdır. Bu konuda söylendiği rivayet edilen hadislerin birinde; “Günahını gizleyenin günahını, ahrette Allah’ın da bu günahı herkesten saklayacağı” ifade edilmiştir.

 (10) Hele Dadaş Hoş musan? Dolu musun, boş musan? Ayakların yan basır, Yoksa sen sarhoş musan?” Erzurum dolaylarından bir türkü.

(11) Başlık Parası; İlkel toplumların bir geleneği olarak kız ailesi tarafından uygulanan evlilik ile ilgili bir terim, ya da söz. Kadının anne ve babasına ya da akrabalarına ödenen, toplumsal ve hukuksal hediye niteliğinde bir ödeme şeklidir. Bu; para, mal, mülk, büyük ya da büyükbaş vb. çeşitli birimler şeklinde gerçekleşebilir.

(12) Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen karşılıkla bir kimseye söylediğine veya yaptığına pişman olmak.

Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.

Baş Göz Olmak; Evlenmek.

Başı(nı) Boş Bırakmamak; Bir kişi ya da bir şeyi kendi haline koymamak, bırakmamak,  o kimsenin o işin üstündeki denetimine devam etmek.

Boynunu (Boyun) Bükmek; Acınacak halde, çaresiz bir durumda kalmak. Bir durumu, bir işi ister istemez kabul etmek. Bitkiler için canlılığını yitirmek.

Can Evinden Vurulmak; Çok duyarlı olduğu bir noktadan saldırıya uğramak. Yüreğinden vurulmak.

Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.

Değiş Tokuş Etmek; Bir şeyi verip yerine başka bir şey almak.

El Pençe Divan Durmak; Bir büyük, ya da saygı gösterilmesi gereken kimse karşısında elleri göğsü (ya da karnı) üzerinde kavuşturarak, buyruk bekler bir biçimde durmak.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.

İfşa Etmek; Gizli bir şeyi ortaya dökmek, açığa vurmak, yaymak.

İki Kere İki Dört Etmek; Tersini savunmak çok anlamsız, gerçek, açık, net ve kesin olarak kabul etmek.

İmanına Kadar Dolmak; Yerel olarak tıka basa, ağzına kadar, zorlanacak şekilde zımbacık dolmak.

Kafa Kafaya Tokuşturmak; Yaygın ve geleneksel bir selâmlaşma şekli olup bugünün Türkiye’sinde sahiplenilen bir selâmlaşma şekli.

Karanlığa Bürünmek (Gömülmek); Büyük sıkıntı ve keder içinde olmak. Koyu karanlık içinde kalmak.

Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

Kulak Arkasına Atmak (Kulak Arkası Etmek); Önem vermemek, dinlememek.

Kuş Kanadıyla Haberdar Etmek; En hızlı bir biçimde haber vermek, haber ulaştırmak.

Mimli Olmak; Genel olarak davranışlarından kaygı ve kuşku duyulmak, kötü olarak bilinmek, işaretlenmiş.

Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.

Nankör Olmamak; İyiliği bilmek, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmek.

Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

Ön Ayak Olmak; Topluca yapılan, ya da yapılacak olan bir işin başlatıcısı ve yol göstericisi durumunda olmak, bir işte herkesi arkasından sürüklemek.

Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.

Telâffuz Edilmek; Söyleyiş şeklini, sesleniş tarzının karşı taraf tarafından gerçekleştirilmesi.

Yüz Yüze Gelmek; Karşı karşıya gelmek, karşılaşmak.

Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebaleb, Türkçede lebalep olarak  (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(13) Sen sus! Hiçbir şey söyleme! Sen sus da gözlerin konuşsun… “Sen sus!” cümlesi dışında öyküye hiçbir katkısı ve özelliği olmayan Ebru GÜNDEŞ’in meşhur ettiği bir şarkı.

(14) Sükût İkrardan Gelir; Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir.

(15) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.

(16) Komparsita (La Cumparsita); Yeni çiftlerin, yaşlıların, dünyanın her yerinde tango olarak birbirine sarılarak yaptıkları iki sağ, bir sol şeklinde basit ancak ilâhi bir dans. Bu eserin bir Türk Sanatkârına (Mehmet Ali FERİDUN) ait olduğu ifade edilmektedir.

(17) İyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin, iyiliğe kötülük şer kişinin işidir (harcıdır, kârıdır)! Nesim’in söylemek istediği söz bu olsa gerekti.

(18) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

(19) Yaşam insana verilmemiş, kiralanmıştır. Pubilius SYRUS

(20) Tanrı sevdiklerine tez ölüm verir. Lord BYRON

(21) Alışmış Kudurmuştan Beterdir; Alıştığı şeylerden vazgeçmeyen, vazgeçemeyen insan kudurmuştan daha azgın olup, saldırırcasına eylemine devam eder.

(22) Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

(23) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(24) Ölmek için acele etmeye gerek yok! Erol KARATEKİN (Tanrının çizdiği kader denilen yaşam çizgisinin bitiminde nasıl olsa ölümün gerçekleşeceğini söylemek istedim).

En iyi ölüm beklenmedik ölümdür. Julius CAESER

Uzun süren yaşam; yaşamların en iyisi, kısa süren ölüm ise, ölümlerin en iyisidir! MONTAIGNE

(25) Kalp kalbe karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(26) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(27) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL