“Haddim değil(1), ama ‘Gitme! Sana muhtacım!(2)” dedi, elinden tuttuğu 7-8 yaşlarında kız çocuğu olan, henüz kırklarına bile varmadan saçları aklaşmış adam, elini öperek “Allahaısmarladık!” deme gayretinde olan genç kıza. Genç kız, önce kız çocuğuna baktı, suskun kaldı bir süre, belki de uzunca bir süre. Sonra bakışlarını adama çevirdi…
Mutlu bir yaşamı vardı, Yufkacı Mehmet Ustanın. Karısı Mehveş, annesi Mebrure ve kızı Mehtap ile.
Yetiyorlardı birbirlerine, kazancı da yetiyordu yufkacının, hele ki haftada bir gün, diğer günlere göre tenzilâtlı satışlarında, kazancı alıp da(1) başını gidiyordu, deyim yerindeyse.
Yufkacı öncelikle karısının, sonra keyfi yerinde olduğunda yahut da canı istediğinde annesinin desteklerini inkâr edemezdi. Çünkü hamur ve topaklar(3) hariç makine yerine el açması olarak yapardı, önce merdanesi sonra özel oklavasıyla.
Evden de destek eksik olmazdı ayrıca tarhana, erişte, mantı, hatta mevsimine göre ev salçası bile.
Hazır mantı deyince duraklamak gerekti. Ucuz olurdu, bir külfeti çıkardı, pahalı olurdu, bir nimeti olduğu göz ardı(1) edilemezdi(4) felsefesinden(3) kaygıyla(3) mantılarını haşlanıp ezilmiş, hafifçe de baharatlınmış nohutla yapardı, ne eti olduğu hakkında şüpheleri olmayan mantıyı alanlar için etsiz ve doğrudan doğruya ilân ederek, tıpkı yeni moda çiğ köfteler gibi.
Dükkânın kapısında neyin, ne ve nasıl olduğu izahatlı bir şekilde asılı olan levhada belirtilmişti mantı için. Dolaysıyla etli olduğu iddia edilen mantılara göre daha ucuzdu, mantılar. Bu da (haksız) rekabet(5) denilen olayda şikâyetlerin başlıca sebebi idi.
Yasaların emrettiği “Allah razı olsun!” dediği kenardan köşeden akraba olan Sorumlu Yöneticisi olmasına rağmen çok zaman devletin belirlenmiş görevlileri ile baş etmeye(1) gayret ederek imalâtına devam ediyordu!
Zabıta denilen görevlilerin herhangi bir aksaklık görüp de başarılı olmaları mümkün değildi, çünkü hijyen kuralları(6) yanında, yasalarca belirlenmiş tüm bilgi, sertifika(3) ve belgelere sahipti, duvarlarda çerçeveler içinde, yıllarına göre tasdik edilmeleri unutulmamış olarak.
Sakıncalı durumları yok muydu? Vardı tabii. Sevabına sattıkları komşunun serbest dolaşım hakkı olan(7) tavuk yumurtaları, bazlama, gözleme, lavaş gibi kıramadıkları fakir insanların üretimlerini de onlar adına satmak gibi.
Bilen bilip alıyor, buzdolabında saklananlar, kullanım gününün bitmesine çeyrek kala imalâtçıya iade edilmeden evvel yenisi bekleniyor ve ondan sonra iade ediliyordu.
Şunu da hemen söylemek gerekli ki, belirli günlerde yeteri kadar yaparlardı mantıları ailece, öyle saha önünde, ya da derin dondurucu buzdolabında bekletecek gibi değil. Hani neredeyse “Abone” diyecekleri müşterileri vardı, hangi günlerde yapılıp satışa konulduğunu bilip de bitmeden yetişip alanlar gibi.
Bazen bakarlardı ki, derin dondurucuda bir avuç kadar bir miktar kalmış, o gece kendi evlerinde mantı pişirilir, kardeş payı(5) şeklinde aralarında üleştirilir, kendileri yer, talep olursa yeniden gereği yapılır, yoksa bir sonraki program gününe kadar sabretmeleri öğütlenirdi, devamlı abone olan müşterilere.
Ve gelen o gün, öncesinde başvuranların hakları özenle ve özellikle ayrılır, kalanı o derin dondurucuda muhafaza edilirdi, gelenlerin sırasına göre satın almaları için. Bu, aslında satın alanların güvencesi gibi bir şeydi aslında. Çünkü bu aynı kaptan aynı şeyi beraber yemek demekti ki, temizliği, tazeliği, sağlığa uygun oluşu, özellikle hijyen kurallarına uygunluğu tartışılmayacak bir konuydu.
Dükkânın hemen bir sokak aşağısında börek, poğaça, simit, baklava yapan, adaşı Muhammet Usta vardı. Muhammet Usta çok zaman darda kalır, kuşkanadıyla(5) adaşına lâf uçurur(1) o da hemen kendisinin yardımına koşardı, gündüz-gece fark etmeksizin, gözü arkada kalmaksızın(1). Çünkü adaşının karısı her zaman, her ne suretle olursa olsun, her şeyin üstesinden gelirdi. Hırsıza-mırsıza pabuç bırakmayacak(11) kadar da cesurdu.
Muhammet’le Karaköy Böreği, Su Böreği yapma ve nişastası nedeniyle baklava yufkası açma konusunda kimse aşık atamazdı(1). Gaziantepli değildi, ama herhalde bu konuda eline su dökecek(5) ustalar ancak oranın ustaları olabilirdi.
Muhammet Usta cevizleri çuvalla aldırır, kendi kırar, kendi ayıklardı. En ufak lekesi olan ceviz kendi düşüncelerine göre dışarıda kalırdı. Şam (Antep) fıstıklarını çıraklar ayıklar, kendisi kontrol eder, kaymaklar, peynir ve lorlar bir mandıradan, kıymalar yandaki kasaptan göz önünde çektirilerek günlük olarak satın alınırdı.
Ödemeler tabiidir ki peşin parayla değil, aydan aya hazırlanmış çeklerle yapılırdı.
Mehmet Ustanın böyle bir derdi de, işlevi(3) de yoktu. Onun felsefesi “Para peşin, kırmızı meşin!” şeklindeydi. Sadece tanısın, tanımasın parası çıkmayana, çıkışmayana, yetişmeyene; “Sonra ödersin!” deyip sakınmaksızın verirdi.
Bedelini getirenlere “Sağ ol!” getir(e)meyenlere; “Allah kabul etsin! Helâl, hoş olsun!” dediği için dükkânın beti-bereketi(5) hiç eksilmezdi (Dense yeriydi).
Muhammet, Mehmet Ustanın desteği altında kalmaz, ayda bir de olsa Mehmet Ustanın ceplerini borçlarını ödeyerek desteklediği gibi Mehveş ve Mehtap’ı da unutmazdı. Nedense Mebrure’den çekinikliği vardı Muhammet’in.
Bunun nedeni bir ziyaretinde ağzının payını almış(1) olmasıydı. Kendince, bir hediye alınıp getirilmişse, beğenilmese bile ses çıkarılmaz, alınıp kabul edilir, bir kenara, en kötü ihtimalle bir çöp konteynırının kenarına konur, bir beğenen alırdı.
Ancak; “Ben bu hediyeyi kabul edecek kadar yaşlı mıyım?” denerek söz de, hediye de yüze çarpılmazdı(1)!
Bu duruma Mehmet Usta da üzülmüştü, adaşı, arkadaşı kadar, elinden bir şey gelmemesi hüznü olmuştu sadece, sonrasında, uygun bir zamanda annesinin kulağını çekmeyi(1) içinden geçirerek(1). Ancak biliyordu ki; “Anneye, babaya ‘üf!’ bile denemezdi! (8)”
Muhammet, o günden sonra; ’Bir musibet, bin nasihatten evlâdır(3)(9)!” felsefesine uygun olarak, bir bakıma Mehmet Ustanın evinden çekmişti elini ayağını(1), Mebrure’den de hediyelerini. Çok gerektiğinde, ya da zaruret(3) halinde dükkâna uğruyor, ya da telefon ediyordu sadece. Dükkân ve telefonlar ne günlere duruyordu ki?
İyiler, fazla yaşamıyordu evrende bile. Her kayan yıldız bir iyilik meleğinin dünyadan ayrılışının ifadesi idi ve Mehveş’in yıldızının niyeti de bozuk gibi görünüyordu. Ve o yıldız kaydı bir gece ansızın, ne olduğunu Mehveş’in de, etrafının da anlamadığı.
O an, gecenin hangi bir anıydı, farkında bile olmamışlardı, hem de hiçbiri.
Oysa sırada olanlar varken ve her ne olursa olsun kendine ait emanetin Mehveş’ten önce alınmasını her ibadetinde Allah’a yalvarmasına rağmen, Azrail’in oyunbozanlığına(1) akıl erdirememişti(1), üstelik zamanın belli olmadığı bir anda sessizce görevini yapıp çekilmesini hainlik olarak yorumlamıştı.
Yaşamda bazı şeyler sırayla, ya da parayla değildi ki! Tanrının kader diye şekillendirdiği ne ise, o, mutlaka şekilleniyor, meydana geliyordu; Ne bir dakika önce, ne de bir dakika sonra(10).
Oysa Mehmet Ustanın kendisi dâhil, kendinin ve Muhammet’in yaşamında yaşlılar vardı, sırayla olmasını dile getirmekte zahmet çekip utandığı, söylemesi gereksiz…
Beklenmedik anda yitirdiği karısı için gereklilikler neyse, sarıp-sarmalayarak(1) yerine getirmişti Mehmet Usta. Ama bir boşluğu vardı, üstesinden gelemediği. Her ne kadar yaşlılığı kabul etmese de, gerçek bir kaynana olmakta ısrarlı olan annesi, ne Mehtap’ın, ne de mantıların üstesinden gelemiyordu(1) tek başına.
Kendisi ise baba olmanın yanında, anne olmanın da gereklerini yerine getirmek zorunda kalınca yetişemez olmuştu her bir yere. Üstelik bunalımı(3) nedeniyle çok seveni, isteyeni, bekleyeni olduğunu bilmesine rağmen indirimli satış gününü kaldırmak üzereydi, ancak bu düşüncesini uygulamaya koyma tasavvurundan dolayı utanıyordu.
Omuzuna binen yükler nedeniyle, derisinde yaralar olmasa(11) da, vaktinden önce çökmüş gibiydi. Kamburu çıkmış, gözleri yuvalarının içine çekilmiş, oldukça da zayıflamıştı. Karısı gibi olmasa da, karısı gibi olacak bir yardımcıya ihtiyacı vardı, bebesi için de, mantı, yufka için de…
Bunu; Başa taç, her derde ilâç olan annesinden önce Muhammet kardeşi fark etmişti Mehmet Ustanın ve;
“Yükün ağır, biliyorum. Bizim kızlardan, annesi-babası ölmüş, ev kirasını ödemekte sıkıntı çeken, yarı aç-yarı tok gün geçiren, garip, gariban(3), yalnız bir kız var. Bak, gör! Ama öncelikle annene göster, o kabul ederse maaşını arttır, çünkü yol parası da artacak, trafik yoğunluğunu dikkate alarak sabah gecikmelerine göz yum, mevsimine göre akşam olmadan evine dönmesi için hoşgörülü ol(1), benim gibi!” demişti.
Kendi düşüncesi olarak, genç kızı görmemiş olsa da arkadaşının dileği uygundu, tamamdı, ama o genç kızı kardeş, arkadaş, hizmetli gibi annesine göstermek, rızasını almak, ihtiyacı olduğunu bilmesine rağmen kabullenmesini beklemenin zor olduğunu bilmek ürkütüyordu onu.
Gerçekten de annesi nevi şahsına münhasır(5) olarak onun yorgunluğunun kendisini tüketmek üzere olduğunu bilmeyi, fark etmeyi düşünmüyor, belki de bilmek, fark etmek istemiyordu.
Mehmet Ustanın annesi, ne Mehtap’a annesinin yokluğunu unutturabiliyor, ne doğru dürüst ona bakıp ilgileniyor, ne doğru dürüst eve bakıp, yemek, ev temizliği falan yapabiliyor, ne de manevi bakımdan destek oluyordu, tek meziyeti(3) devamlı olarak şikâyet etmesi idi;
“Of! Romatizmalarım! Göğsüm sıkışıyor! Hemen doktor çağır oğlum!” ya da;
“Ölüyorum oğlum, hemen hastaneye yetiştir beni!” gibi irkilmelerle, inlemelerle, sanki darphaneymiş gibi maddi sıkıntılara yönlendirmesi bir tarafa, Mehmet Ustayı devamlı olarak meşgul etmesi nedeniyle işinde verimli olamıyor, her geçen gün biraz daha geriliyor çöküyordu, annesinin umurunda olmaksızın(1), anne olmanın duygu sömürüsü(5) eklentisiyle.
Evet, anneydi, ilgi ve gerekenler ne ise isteyecekti, ama bu nafaka temini(5), çocuğunun, evinin gereken ihtiyaçlarını temin için çalışmasını engellememeliydi kendine göre.
Günde belki on defa telefon ediyordu annesi, üstelik kimseyle değil, sadece kendiyle konuşmak için Mehmet Ustanın. Annesinin şikâyetlerini, dertlerini, mızmızlıklarını(3) dinlerken ya hamuru katılaşıyor, ya randımanı(3) bozuluyor, ya da su-tuz oranındaki unutkanlığı nedeniyle şaşırıyor, gelen ya da hâlihazırda(3) dükkânda bir müşteri varsa ve hele yabancı ve tahammülsüz ise bıkıp usanıp kapıdan dışarı atıyordu kendini fütursuzca(3).
Tüm bunları annesine oluruyla söylemesine(1) rağmen, annesinin umurunda bile olmuyordu sözleri. Çok zaman istihareye yatar(12) gibi olduğunda; rahmetli karısının, kendi annesine, yani onun kaynanasına nasıl tahammüllü olduğunun hesabını çıkartma gayretini düşünüyordu.
Annesine tahammül konusunda ne kadar muhterem bir kadın, daha doğrusu hayat arkadaşı olduğunu düşünüyordu karısının. Belki de annesinin hırpalayan istek, arzu, dilek, kin, kinaye(3), istihza(3), sitem gibi yanlışlıkları ile aşırı istemlerinin karısının tahammül noktalarını sona erdirmesinin karısının ölümüne neden olduğu da geçmiyor gibi değildi aklından.
Eve gelen, ya da hastanede annesine bakan doktorların hepsi, ama hepsi “Yaşlılık Sendromu(13), Duygu Sömürüsü, Ölüm Korkusu” diye nitelemişlerdi annesinin aşırı, boğucu, tahakküm edici(5) naz ve dileklerini karşılaması konusunu Mehmet Ustanın kulağına fısıldayarak. Bu nedenle de birkaç sakinleştirici ilâç ve şurup dışında tedaviye(!) gerek görmemişlerdi.
“Bünyesi sapasağlam, seni-beni mezara indirir, merak etme, sadece ilgi istiyor, naz yapıyor, bir de tembellik hoşuna gidiyor olmalı. O nedenle etraflıca araştır, kızını yaş durumuna göre anaokuluna gönder, kendisine de konu-komşu-momşu her ne ise hiç olmazsa haftada bir-iki defa, ya da devamlı olarak dertleşip konuşacağı birilerini bul!” demişlerdi.
Tam sırasıydı, ama yutkundu, içinden söylemeyi yeğledi(1), kendi kendine;
“Ben diyorum ‘Hadımım! Siz soruyorsunuz!’ ‘Kaç çocuğun var!(14)’ diye!’ Kız için anaokulu, anneye yardımcı kadın, elektrik-su bedeli, dükkâna ait normal diğer giderler vb. metazori(3); ‘Sermayeyi kediye yükler(15)! Yandı gülüm keten helva(16)!’ diye ortalıklarda deli-divane(5) gibi çığırırım(1). Nasıl baş ederim? Bundan böyle Muhammet Ustaya da yardım için gidemem artık, maddi katkısı olsa da…”
Düşünüyor, düşünüyordu Mehmet Usta. Tam anlamıyla; “Doluya koyuyor, almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu”. Cennetin ayaklarının altında olduğu annesi, kızı, sosyal gereklilikler ve yeme-içme gibi mecburiyeti olmasa da Muhammet Ustanın önerdiği yardımcıyı kendisi için görevli, hizmetli edinmek; maddi bakımdan korkutuyordu kendisini.
Gerçekten de beyni de, bedeni de; “Bu terazi bu sıkleti çekmez! (17)” modundaydı.
Adaşından telefon geldi Mehmet Ustanın;
“Nilüfer kızım ‘He!’ dedi, istersen gel, bir görüş!”
Mehmet Usta kendisini o yöne itekleyen gizli bir gücün var olduğunu hissetti. Arkası gölge olmaksızın, önü güneşle desteklenerek aydınlanacakmış gibi yoğunlaştı düşünceleri, sadece menfaat olarak değil…
Nilüfer, bugüne kadar nasibinin çıkmamasına(18) hayret edilecek kadar güzel, gayretli, becerikli görünümde, kendisini bunalımdan kurtaracak yaratılışta gibi görünmüştü kendisine. Artık parayı düşünmüyordu, çünkü bu kızın, kendi iş yaşamını düzene sokacak yaratılışta bir yardımcı olacağını düşünüyordu, kızı ve özellikle kaprislerine(3) tahammüllü olur, ya da olabilirse annesinin.
Yeter ki, annesi kabul etsin, bu düşünce duasında idi.
İnsan yaşamında bazen hakkı olmasa da, hayalinden, hatta aklından bile geçirmese de öylesine şeyler oluyordu ki!
Genç kız;
“Ağabey!” deyip Muhammet’in, sonra da Mehmet Ustanın usulüne göre ellerini öpüp başının üstüne koymuştu, alnı yerine. Muhammet’e bakışları minnet doluyken; “Hakkını helâl et abi!” dedikten sonra, arkasında bıraktıklarına da aynı sözleri tekrarlamıştı.
Askere giden birinin vedalaşması gibi tıpkı; “Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var!” şeklinde ve uysalca(3) peşine takılmıştı Mehmet Ustanın.
Para-pul, gidip-gelme anarşisi(5), çalışma saatleri, neleri, niçin, neden, nasıl ve vakitleri gibi hiçbir şey hakkında hiçbir şey konuşmamışlardı hem Nilüfer, hem de Mehmet Usta.
Önemli olan iki muhtaç kişinin bir araya gelmesi idi, tek menfi faktör(5) Mehmet Ustanın annesi olarak.
Genç kızın tutum ve davranışına göre yaşamdan beklediği bir şey yok gibiydi, sadece ömrünün kalanını törpülemekti tüm düşüncesi. Bir veli(3); “Bir lokma, bir hırka!” ve “Azıcık aşım, kaygısız başım!” demişti, bu yeterliydi kendisi için.
Nasıl olsa köhne(3) de sayılsa yalnızlığını üleştiği, kirasını ödediği bir gecekondusu vardı, ana-babanın yoksulluklarından kalan serveti diyemeyeceği, içinde yaşadığı, başını soktuğu, çevresindeki komşu ağabey, abla ve amcaların hatta dedelerin kendisine kol-kanat gerdiği(1).
İnkâr etmemesi gereken evin kirasını babasından hak verilen yetim maaşı ile ödüyordu.
Geri dönmesi de mümkün olmasına rağmen genç kızı Muhammet Ağabeyinin söylediği sözler tedirgin etmişti(1).
Başlangıç olarak Mehmet Usta ile ilgili söylenen ve görünen olumlu düşünce ve tavırlara karşın annesinin tutum ve davranışı konusu olan endişelendiği hareketler olarak.
Görücüye çıkacak(1) evde kalmış kart bir kız(5) gibi hissediyordu kendini, henüz yirmilerini ancak geçmişken Mehmet Ustanın annesinin karşısına çıkmayı düşündüğünde. Sanki iş için değil de, oğlunun karısı olarak kabul edilecekmiş gibi, hem de tek yönlü, kendi arzu, istek ve dilekleri düşünülmeden, dikkate alınılmadan.
Kaygıları, endişeleri bu nedenle limitsiz(3) bir boyuttaydı Nilüfer’in. Mehmet Usta “Ya?” diye başladığı cümlelerin somurtkanlığını(3) yaşıyordu, annesine güveninin olamamasından dolayı. Bu nedenle genç kız da eline hiçbir şey almadan “Anne tarafından beğenilme” tereddüdü, endişesi yaşayaraktan Mehmet Ustanın peşi sıra yürümüştü.
Ve düşüncesinde tek bir kelime yer etmişti; Evet! “Ya?” Umurunda değildi ama. “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eylerdi!(19)”
Kapıyı çalan babasından önce Nilüfer’i gören Mehtap’ın içini bir sıcaklık kaplamış, kanı anında kaynamış, candan bir sarılış isteği ile Nilüfer’in çömelmesini beklemiş, ya da istemiş (her neyse) ve deyim yerindeyse “Hoş geldin…” sözü eşliğinde, sonuna hangi kelimeyi ekleyeceğinin tereddüdü ile olsa gerek cümleyi tamamlamaksızın öpücüklere boğmuştu onu.
Mehtap’ın arkasından, ismini söylemeksizin bazı şeyleri fısıldayarak bilgilendirmiş olsa da, günün bu vaktinde kapının çalınmış olmasını merak eden Mebrure de peşi sıra seğirtmişti(1) torunun, başlangıçta, ilk anda, ne anlamda olduğu anlaşılmayan dudak bükmek(1) şeklinde de olsa.
Sonrasında umulmadık bir aydınlık oluştu, daha kapının eşiğinde. Mehmet Ustanın bunu değil akıl etmesi, ne hayal, ne de umut edemeyeceği bir şeydi. Çünkü annesi Nilüfer’i kolundan tutarak sevgiyle salona sürüklemiş, bir bakıma tüm haşmetiyle mikrofonu eline alıp, daha başlangıçta, daha iki nefes birbirine eklenmeden, bir çırpıda(5), bir anda;
“Evin buradan oldukça uzakta, üstelik de kira imiş ve yalnızmışsın. Biz de yalnızız, bana evlât, torunuma abla, oğluma da kız kardeş ol, eşyalarını al, gel, bizimle kal, bizimle yaşa kızım!”
Şaşırdı bir süre genç kız, ne diyeceğini bilemedi, daha başlangıçtayken. Belki bu Mehmet Ustanın aklından bile geçiremeyeceği, geçirmesi mümkün olmayacak bir davranış ve hayaldi;
“Sözlerinizi emir olarak algılıyorum(1) efendim, pişman olmayacağımı, sizleri de pişman etmeyeceğimi umuyorum. Sıcak bir yuva, yıllardır özlediğim bir anne şefkati, bir kız kardeş ve bir ağabey! Tanrıdan başka hiçbir dileğim yok!”
Mebrure, mest olmuş(1), gevşemişti;
“Kabul ettin, de mi kızım?” dedi şaşkınlaşarak, ona özlemi varmış gibi sarılırken, kaynanalık vasfından da bu konuda tüm art düşüncelerinden(5), saplantılarından da sıyrılıp uzaklaşmıştı (sanki)!
Nilüfer’in ata yadigârı(5) birkaç eşyası, özel eşyaları Mehmet Usta’nın desteği ve bir kamyonetle taşınıvermişti. Nilüfer’in küçük, siyah-beyaz televizyonu ile buzdolabını dükkânına yerleştirmişti Mehmet Usta.
Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi gibi lüksü yoktu zaten garip Nilüfer’in evinde.
Nilüfer geldikten, gayretleriyle belini doğrulttuktan, annesi değiştikten sonra Mehmet Usta mandıra ve çiftlikle anlaşıp konu, komşuya haber vererek belirli günlerde günlük süt, yoğurt, peynir gibi süt mamulleri ile yumurta, bir gün öncesinden haber verildiği takdirde hemen pişirilecek şekilde hazırlanmış tavuk da satmaya başlamışlardı.
Satılmayan, alınamayanlar ertesi güne kalmaksızın ev ihtiyaçları için evlerine gidiyordu Mehmet Ustanın.
Bir projeleri vardı Nilüfer’in dile getirdiği, hamaratlığının sembolü gibi. İlerleyen tarihlerde bolca süt alıp, yoğurt, tava yoğurdu, en önemlisi torba yoğurdu, yufka, bazlama, erişteye ek olarak tarhana da yapacaktı, evde Mebrure annesinin katkısıyla.
Mehmet Ustanın ne dünyadan, ne de Nilüfer’in hamaratlığından haberinin olmaması eksiklikti. Üstelik Nilüfer dükkâna bereket de getirmişti, bilenlerin bilmeyenleri bilgilendirmesiyle müşterileri de artmıştı, özellikle tenzilâtlı günlerde.
Üç-beş sokak öteden gelen müşterileri bile olmuştu.
Bu arada müşteri kaybedenlerin olumsuz ikazlarını, haksız rekabet yaptıkları şikâyetlerinin belediyeye iletmelerini göğüslemeleri de gerekmişti. Komşuları gıda mühendisinin sorumlu yönetici olarak çalışması, ara sıra da olsa uğraması ve çalıp çırpmadan, aynı gramda, kalitede üretimin haftada yalnızca bir gün (duygu sömürüsü yapmaksızın fakir-fukaraya) uygun fiyatla satılmasının neresi haksız rekabet olarak kabul edilebilirdi ki?
Nilüfer, umutlandığı sıcaklığı bulduğuna inancını sergilemekte acele ettiğinin farkında değildi. Çünkü “Anne “demek için heveslendiği Mebrure, daha eve adımını atar atmaz, kendisini hiç ilgilendirmemesi gereken ahret sualleri(20) niteliğinde o kadar çok sorular sormuştu ki…
“Kız mısın? Dul mu? Arkadaşın, sevgilin oldu mu? Gönlüne yerleşmiş biri var mı? Anneni-babanı nasıl kaybettin? Hiç mi kardeşin, akraban yok? Bugüne kadar yalnız başına nasıl yaşadın? Kısmetin açılırsa bizi bırakıp gider misin? Kaç lira kazanıyordun? Yetiyor muydu? Ne kadar ev kirası veriyordun? Çocukları sever misin? Mehtap’ı sevecek misin? Okula başladığında onu getirip götürecek misin? Romatizmalarım, ağrılarım var, bana destek olacak mısın?”
Daha bir sürü sual, hepsi aklında kalmayan…
Bitip tükenmiyordu, ne sualler, ne ağrılar, sızılar, ahlar, oflar…
Mebrure’nin sorularına, ahlarına, oflarına tahammül dert değildi, ama verdiği cevaplar için; imalı bir şekilde; “Doğru mu?” dercesine yüzüne bakışı yok muydu, Nilüfer pişmanlık modunda neredeyse kapıyı arkasından kapatıp kendini dağlara, bayırlara vurmayı düşünüyordu.
Kendisini en çok üzen sorular, bu yaşlara gelmiş bir kız olarak ev işi, yemek, çamaşır, bulaşık, ütü ile ilgili sorulardı, üstelik de kabaca; anlayıp, anlamadığını, bilip bilmediğini” sorgulayarak ve bu konularda hassas olduğunu özellikle belirterek. Sanki o köhne gecekonduda ailesini yitirdikten sonra tek başına yaşayan, her işi üstesinden gelerek tek başına başaran o değildi.
Üstelik Mebrure’nin bilmemesi gereken, onun için teklifi alır almaz bu eve gelmeyi gönüllü olarak kabullendiği özellik idi. Bu özellik; ite-kopuğa-serseriye karşı arkasını desteklediği demir kapı ve demirli pencerelere rağmen her geceyi koynuna bir bıçak saklayarak ve uyumaksızın uyuklayarak geçirdiği yaşamının tümüne egemen olan korkuydu.
Yıllardır Muhammet Ağabeyiyle çalıştığını bilmesine, bu konuda tereddüdünün olmaması gerekirken şüphe edercesine, “Yufkadan, mantıdan, erişteden anlayıp anlamadığını sorması” neredeyse sabrını da, bardağı da taşırmasına neden olacaktı.
Mebrure, sanki başkası duyacakmış gibi Mehtap uyurken, Nilüfer’i odasına çağırdıktan sonra sessizce sormuştu.
Nilüfer’in aklından geçen, geleceği için mülâhazat hanesini boş bırakmak(1) ve dereyi görmeden paçalarını sıvaması(1) idi, köprüden önce son çıkış imkânı(5) bile yoktu.
Karşısındakinin çaresizliğini bilerek ezme amaçlı tahakküm eden kadın, evini-barkını terk ederek sığındığı evde kendine göre sadistçe zevk alma amacında gibiydi.
Öncelerinde; “Neden geldim?” diye isyan ederken(1), içindeki isyan büyümüş; “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?(21)” sözlerine dayanmıştı. Gençliğinin, aklını başına devşirememesinin(1) sıkıntısını ve insanlara güvenini, inancını bu kadar çabuk yitireceğine inanamıyordu Nilüfer.
Konu; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin!” modundan çıkmak üzereydi; “Ya bu diyardan gideceksin!” çizgisi önünde bekler gibi.
Her insanın bir sabrı, her sabır taşının patlayıp çatlayacağı, çevrenin toz duman olacağı an, ya da anlar vardı. “Al diyetini(3)! Al hamiyetini(3), bana özgürlüğümü iade et!” deyip, üstüne başına hiçbir şey almadan, üstündekilerle kendini sokağa ve sonra ölüme atmasına ramak kalmıştı(1). Belki de Mebrure onun bu hamlesini hissetmiş olsa gerekti, dillendi;
“Gelinimi çaçaronluklarımla, kadir bilmezliğimle, kaprislerimle, inatçılıklarımla, bitip tükenmeyen tenkit ve şikâyetlerimle ben öldürdüm, bir bakıma! Onun kıymetini bilemedim, ama senin kıymetini bileceğim. Tüm sorduklarım, söylediklerim önemsiz, unut hepsini ve sarıl bana istediğin gibi, evlât gibi ağlat beni, hem ne dersen de, yavrum!”
Biraz öncelerdeki Mebrure ile şimdiki Mebrure arasında dağlar kadar fark(1) vardı. Boşuna denmemişti, insanoğlu için; “Çiğ süt emmiş! (1)” diye. Sanki sihirli bir el değmiş, ya da gökten bir nur inip beyninin tüm hücrelerini en uç noktalarını bile zapt edecek şekilde çöreklenmiş ve Mebrure hidayete ermişti(1)!
Mebrure muhtaçtı. Nilüfer’in de ihtiyacı vardı, muhtaç olana. İçinden geldiğince diz çöktü, Mebrure’nin elini öpüp başına koyduktan sonra ayağa kalktı;
“Ölünceye kadar Mebrure annemsin, eğer kabul edersen!”
“Kızım! Kızım!” diye höyküren(1) Mebrure’nin odasından dışarı taşan sesi Mehmet Ustayı ve Mehtap’ı meraklandırmıştı, karanlığın onları uyku moduna yönlendirmesi öncesinde. Evdeki sokak kapısı dışındaki tek kapıyı tıklatarak açan baba-kız, onları birbirine sarılmış ağlarlarken görünce ne olduğunu anlamaksızın, bilmeksizin şaşırıp kalmış, ama mutlu olma haklarını kullanmışlardı.
Günler çok zaman olduğu gibi gecikerek gelecek değildi ya. Başlayan günler devam etmeye başlamıştı, her nasıl denirse, işte öyle!
Bir parça geriye dönmek gerekirse; Nilüfer aileye katıldığında, sevgilerindeki sonsuzluğu belirtmelerine rağmen Mebrure de Mehtap da odalarını vermeyi istememişlerdi, ya da odalarından birinde babaanne-torun beraber yatarak boşalacak odayı Nilüfer’e vermek gibi.
Top taca atılamazdı(1). Birinin fedakârlık yapması gerekiyordu, o da Mehmet Ustaya yakışırdı, ne annesiyle, ne de kızıyla odalarını paylaşmayı düşünmeksizin. Öncesinde rahmetli karısı ile üleştiği yayla gibi yatağını ve odasını Nilüfer’e bıraktı.
Kendisi kışın kombi ile ısıtılan evde, bir pike alarak salonda, bazen seyrettiği, ya da okuduğu bir şeylerle korkusu ayyuka çıkarsa(1), Mehtap’a istediği desteği vermek, korkusunu engellemek için onun odasında yer yatağında yatıyordu.
Daha sonraları Mehtap, bir abladan ziyade anne şefkati hissetmeye başladığı ve Nilüfer de onun arzusuna içtenlikle katıldığı için, çekinmeksizin o yayla gibi yatağı Mehtap’la üleşmeye başlamış, dolaysıyla da Mehmet Usta kızının odasını sahiplenmişti, yalnızlığıyla üleşerek.
İlk günlerden sonra Nilüfer, Mehtap’ın sadece oyuncakları ile dışarıya çıkmaksızın oynadığını, televizyon seyrettiğini, evden çıkmadığı için herhangi bir etkinlik yaşamadığını görünce, bu yadsınamaz gerçeği görüp, babasının da dikkatini bu konuya çekmek için Mehmet Usta ile görüşmek gereğini hissetti.
Nilüfer enstitüyü bitirebilmişti ancak. Önce babasını kalp yetmezliği ile sonra annesini babasının yokluğuna dayanıksızlığı sonucu yitirmesi nedeniyle daha ilerilere gitmek istemesine rağmen yüksekokula devam edememişti.
Bu nedenle hicranı hissediyor, daha ilerisinin olmamasının mahcubiyetini yaşıyordu, önce mantıcıda, şimdi yufkacıda ölümünü beklemek gibi, günlerini harcayarak.
“Ağaç yaş iken eğilirdi!” O halde Mehtap’ın sosyalleşmesi için olaya el atmalı, onun mutluluğu, aydınlığı, geleceği için kolları sıvamalı, hiç olmazsa dünyaya faydalı bir eser bıraktıktan sonra yaşamındaki boşluğun sona ermesini beklemeliydi.
Nasıl ki Mebrure’ye “Anne” diyordu, Yufkacı Mehmet Ustaya da adını söylemeksizin “Ağabey” diyorduysa, o halde diri bir cesaretle karşısına dikilmesinde de sakınca olmaması gerekti;
“Nasıl olsa, ev kirası otobüs parası vermiyorum. Eğer izniniz olursa param var, Mehtap’ın benim kesemden anaokuluna gitmesini istiyorum!”
Şaşkındı Mehmet Usta, ne diyeceğini bilemedi hemen; “Şey!” diye anlamsız bir kelime çıktı ağzından. Niyeti belliydi, ama gene de tereddüt ve şüphe olmalıydı aklında. Nilüfer devam etti;
“Kimim kimsem yok dünyamda, sizden, sizlerden başka. İzin verin de Mehtap için çaba göstereyim. Araştırayım. İyi bir anaokulu bulursam ve yakındaysa ben götürür-getiririm, söz! Yok, uzaktaysa okul servisine ben bindirir, ben karşılarım, gene söz! Hem benim, paraya pula asla ihtiyacım yok. Barınağım burası, yediğim birkaç lokma ekmek…
Birkaç yudum su yetiyor bana. Kefenin cebi yok(5), demek ki param olsa da götüremem öteye. Herhalde aç-açıkta bırakmazsınız beni, ölürsem de cenazemi ortada bırakmazsın değil mi ağabey?”
Mehmet Usta boş bulundu, yanlış olduğunu düşündüğü sözler için Nilüfer’in ağzını kapatma çabasıyla elini Nilüfer’in dudaklarına kapadı. Kor gibiydi genç kızın dudakları hissettiği kadarıyla, yandığını düşündü elinin ve utançla geri çekti elini.
Bu hissi daha önce hiç yaşamadığını düşündü, ölen karısında, yani kızı Mehtap’ın annesinde bile.
“Öyle sözler yakışmıyor ağzına. Sen sağlıklı olarak uzun yaşayacaksın. Kızıma gerçek ablalık yapacaksın. Annem ve ben yükümüzü alıp öldüğümüzde gözlerimiz açık kalmayacak. Çünkü ben kızımı sana emanet ediyorum, çok kısa bir zamanı birlikte yaşamamıza rağmen. Çok kısa süre içinde abla-kardeş gibi kaynaşmış olmanızı sevgiyle görmekten mutluyum da…”
“Ağabey! Şımartıyorsunuz beni. Daha dün bir, bugün ikinci gün neredeyse, daha tanımadınız bile beni, iş-güç derken, yorgun-argınken(5) dönerken, ben evin yolunu, yordamını(1) öğrenip düzene sokmaya çalışırken…
Ne kadar zamandır beraber yaşadığımızı bile hatırlayamıyorum, beni yuvanıza kattınız, himayenize alıp kucakladınız. İnanın yaşadığım sürece inancınızı boş çevirmeyeceğim. Allah’tan hep beraber olacağımız, Mehtap’ın okuyup yükseldiğini, mürüvvetini(1) de göreceğimiz günler diliyorum!”
Mehmet Usta öyle bir “Âmin!” demişti ki, yer gök inlemişti(1) sanki kendisi bile kendisini ayıplamıştı, saklamak istediği, hemen başladığına inandığı duygularını frenlemek istemesine rağmen.
Genç kızın dediği gibi; daha dün bir, bugün ikinci gün gibiydi ancak, geçen bir ayı taşkın süre.
Ve bir genç kızın kendi gibi bir adamı gönlünde düşünmesi, hayalden, rüyadan öte dul kalmasının başına vurmuş(1) olması olabilir miydi?
Yaşamadığı duyguları yaşadığına ne kendini, ne de hani meselâ başkalarını inandırması mümkün değildi, mantıksızlığının izahı yoktu. Bir anda doğup gelişiveren sevgi mi? Gülerlerdi adama. Yaşını başını almış, çoluğu olmasa da çocuğu olan kart bir adam ve körpe, terütaze, gençliğinin hayrını görmemiş bir genç kız, belki de beyaz atlı prensini bekleyen…
Başlangıçlarda televizyon izleme konusunda hiç ısrarı yoktu Nilüfer’in. Ancak Mebrure’nin her şeye rağmen kendi izlediği programları ailenin tümünün de izlemesinin gerekliliğini düşünmesi üzerine Mehmet Usta, uyku zamanı gelinceye kadar çocuk programlarını izlemesi için kızına yeni bir televizyon almayı plânladı.
Dükkândaki Nilüfer’in televizyonuna hem alışmıştı, hem de düşüncesine göre “Güzel bir kıza, güzel bir televizyon yakışırdı!” üstelik de kendisinin beğeneceği…
Mebrure, oğlu üzerindeki hegemonyasını(3) azılı ve aşırı bir şekilde hissettirmiş, yeni alınan renkli televizyonu kendi odasına monte ettirdikten(1) sonra, salondaki televizyonun kumandasını ortalıklarda bir yerlere bırakmıştı.
Ve olayın bitiminden sonra neredeyse yufka ve mantı yapımı, yemek ve gereken zorunluluklar dışında odasından çıkmaz olmuştu.
Kabaca; “Güzel bir evlâda yakışan” televizyonu sahiplenememişti Mehtap.
Gayretliydi Nilüfer. Ne yufka açmada ağabeyine, ne de mantı yapmakta annesine yetişiyor, yetişebiliyordu başlangıçlarında, az-çok tecrübesi olmasına rağmen. Ancak her geçen gün uzmanlık değilse de bu konularda ilerlediğini hissediyordu.
Geldiğinin ertesi günlerinde kendisi tek yufka açabilirken ağabeyi dört yufka açıyordu. İlerleyen zamanda bu oran üçte bire, sonrasında da en fazla ikide bire düşmüştü, daha fazlasına ne gücü, ne sabrı, ne de emeği yeterli olmuyordu.
Ağabeyine yetişmesi mümkün değildi zaten, üstelik bu konuda Mehmet Ustaya yetişecek birini de geçiremiyordu aklından, dolaysıyla kendinin de bu konuda iddialı olması hayalden öteye geçemezdi.
Kadın eli her şeye yatkın, yakışan, becerikli, hamarat olmasına rağmen; her işin bir püf noktası(5) vardı ve Mehmet Usta o püf noktasını çok iyi biliyordu.
Mehmet Usta için zihninden geçirdiklerini, yaşlı olmasına rağmen Mebrure için de aynı şekilde düşünüyordu Nilüfer, düşünmemesi düşünülemezdi zaten. Yılların birikimi vardı ellerinde, belki de oğlununkinden de fazla.
Görüşü o idi ki; biri, yani kim olduğu belli olan o biri, yani Nilüfer evi, ev işlerini de öğrenip o işlerden kendini azat etsin, kendisi kendiyle kalsın isteğindeydi ve kanaatince o günün gelmesini arzulamıyor, âdeta(3) iple çekiyordu(1).
Ailenin de, dükkânın da beti bereketi artmış(1), evvelden 2-3 ayda bir, bir kamyon un alırken, şimdi Nilüfer’in gelmesi, hırs, gayret ve müşterilerinin artan talepleriyle bu süre ayda bire inmişti.
“Allah sağlık verirse…” deyip susuyorlardı. Çünkü çoğu zarar, azı karardı. Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmazdı; aza kanaat etmeyen çoğu bulamazdı. Vb…
Nilüfer’in aileye katılmasıyla o günlerin yeni alışkanlıklarından biri de eve telefon alınması olmuştu. İlk konu Mehtap olmasına rağmen önemli olan konu; bazen iyi olmayı bile beceren Mebrure idi! Çünkü bitip tükenmeyen diz boyu şikâyetlerini, sıkıntılarını nasıl ulaştırmazdı ki oğluna? Mebrure’nin oğlu Mehmet Ustaya ulaşabildiği ikinci el de olsa bir cep telefonu vardı ayrıca.
Mehmet Usta günlerden bir gün aklına gelmiş gibi Nilüfer’e, sanki annesi dükkândaymış da, ona duyurmak istemeksizin tavrında, sessizce;
“İstersen sana bir cep telefonu alayım, hiç para almıyorsun, sana çok borcum var, hediyem olur!” dediğinde Nilüfer;
“İnsan öteye bir şey götüremiyor, demiştim ağabey. Beni kırmadın Mehtap’ı Anaokuluna ve İlköğretime gönderdin, ona kol-kanat germeme ses çıkarmadın. Senden başka ne bir talebim, ne de herhangi bir isteğim olmaz…
Cep telefonuna da ihtiyacım yok, beni sizlerden başka arayanım soranım yok, olamaz da. Sizlerle ise her gün işte ve evde beraberiz. O halde niye masrafa giresiniz ki? Mehtap biraz daha büyüsün Mehtap’a alırsınız, ama öyle ikinci el değil, en iyisinden, en cafcaflısından almanızı isterim kardeşime. Ona da en çok yakışan bu olur değil mi, ağabeyim?
“Olmasına olur da, ya Mehtap’ı karşılamaya gittiğinde, alışverişte, ya da ben dışarılardayken bir sorun yaşarsan…”
“Dükkân telefonu ne güne duruyor ağabeyim?”
“He! Dükkândaysan önemli değil de, dışarılardayken telefon etmek için telefon kulübesi arayıp bulacaksın öyle mi? Bak Nilüfer! Vızıldama(1)! Ses çıkarma! Karşı da gelme! Ben evin babası, dükkânın da patronuyum, ‘Olacak!’ dersem olacak, işte bu kadar! Hem baksana bana, ilerilerde arkadaşların, belki gönlünü vereceğin biri olur, birbirinizi tanımak için çekinmeksizin onunla uzun uzun sohbet etmen kolay olur!”
“Ciddi misin…” dedikten sonra, hata yapmamış olmak arzusu ile cümlesini tamamlama gayretini yaşadı Nilüfer;
“Ağabeyim?”
“Neden? Bu senin en doğal hakkın! Ama tabii, yalnız kalmak hiç işime gelmez. Sen gidinceye kadar ölümlük-dirimlik(5) ne biriktirebilirsem benim için o kâr olur. Senin düğününü yapar, dükkânı devreder, ya da kapatır, kalan ömrümü tüketirken çocuğumu yetiştirebildiğim kadar yetiştirmek için gayretli olurum…”
“Benim asla ne gönül vereceğim, ne de sevgilim olacak biri olmayacak, içimde yalnızlığı bilen tek sevgi var. Ben sizi, sizleri asla terk etmeyeceğim, hele ki bir eloğlu(3) için asla. Ömrüm sona erinceye kadar yanınızda ve Mehtap’ın başında olacağım.”
“Sen ne dediğinin farkında mısın?”
Nilüfer nasıl cevap vereceğinin sıkıntısı içindeyken, dükkâna gelen müşteri nedeniyle oklavasını bir kenara bıraktı Mehmet Usta, sadece fısıldadı; “Bitmedi!” şeklinde. Nilüfer de burnunu çekerek açmaya başladı önündeki topağı.
Topağa bakarken dükkânda bugüne kadar yaşadıklarını gözden geçirmeye başladı Nilüfer. Mehmet…
Yani Mehmet Usta, yani Mehmet Ağabeyi öylesine güzel hamur karıyordu(1) ki makinede. Hamur, su, maya, tuz tüm karşımlar ölçüyle-tartıyla değil, göz kararıylaydı(5).
Yuvarlayıp attığı topakların altı tanesi devamlı olarak bir kilo, ya da beş-on gram üstünde oluyordu, asla eksik değil, öyle yamalı bohça(5) gibi yufkanın bir kenarından kopartıp da kilo tamamlamak gibi bir yanlışlığı yoktu, geldiğinden beri gözlemlediği.
Üstelik yufka yapımında, müşteriye satışta ve para alıp-sayarken hep ayrı ayrı plâstik iş eldivenlerini kullanıyordu öyle ömür boyu şeklinde değil, her sabah dükkânı açışında yenilerini alarak ve kendisine de özenle işaret ederek.
Kilo ile almak isteyen olursa ya da çevreden olmayan yabancı menşeili(5) insanlar tartılmasında ısrarcı olan olursa, altı adet yufkayı ayrı ayrı katlayarak elektronik terazide tartıyordu.
Tüm mahalle zanaatından memnundu. Öyle ki akşamın ilerleyen, ya da gecenin kör vaktinde bile olsa ki Ramazanlarda sahurlarda da bu olağan idi, telefonu çaldığında ya da hemen dükkânı üstündeki evinin kapısı çalındığında erinmeden(1), eşofmanlarını giyip dükkânı açıyor, gelenin ihtiyacını karşılıyordu.
Bu nedenle mahalleli onu seviyordu, özellikle tenzilâtlı satışların olduğu günlerde.
Her insanın gabi ya da başka şeyler olma hakları vardı. Mehmet Ustayı annesi, kızı mahalleli seviyordu ama onu içtenlikle, tüm yüreği ile seven biri daha vardı ki, o bunun farkında değildi, ya da yanıyor olduğunu bilmesine rağmen olmaması gerektiği inancını yaşıyor gibiydi.
Bir bakıma şöyle söylemek de mümkün; aynı duyguları yaşıyorlardı, farkında olmaksızın, fark ettirmeme gayreti yaşayarak. Oysa dağın dağa kavuşması(22), kocamış kart bir çınarın da terütaze bir fidana sarılması mümkünsüzdü.
Fizik, yaş, ahlâk, din, örf, medeniyet ve başka hangi kurallar, neler düşünülürse Mehmet Ustanın yarım yamalak aklına(5) göre, aykırıydı, yanlıştı, anlamsızdı ve en önemlisi eğitim farklılığı bir yana haksızlıktı, haramdı, günahtı.
Bir karınca ile bir kartal, bir gül goncası ile bir kaktüs bırak aynı yaşamı paylaşmayı, aynı ortamda bile olabilirler miydi?
Mehmet Usta müşterinin dileklerini yerine getirip Nilüfer’in yanına geldiğinde Nilüfer suskundu, ama aynı şekilde burnunu ve içini çekmeye devam ediyordu.
“Hadi git yüzünü yıka! Bir kabahat, bir arıza yapacaksın, nedeninin anlamadığım gözyaşlarınla, ya da burnunla. Güzel topak, ya da yufka güme gidecek(1), ben de sana kızma hakkımı kullanacağım…
Nasıl ki sen benim terimi silmeye yetişinceye kadar ben terimin damladığı topak, ya da yufkayı hayvanlara vermek için bir yerlere koyduğumda kızıyor, bağırıp, çağırıp fırçalıyorsan işte öyle! Yok! Yahu! Sen bana hiç fırça atmış mıydın sahiden? Amma da matrak(3) bir şey olurdu yağ!”
“Size bağırıp çağırdığım hiç vaki mi? Öyle bir şey olsa onun lâtife ya da şaka olduğunu şıp diye(1) hemen anlardın sen!”
“O zaman gayret et, sen de söyle güzel kız, hani bağırıp çağırıp rahatlaman gerekirse…”
Nilüfer ilk kez “Sen” Mehmet Usta da ilk kez “Güzel kız” dediklerinin farkında değil gibiydiler. Nilüfer’in “Asla terk etmeyeceğim” ile Mehmet Ustanın “Ne dediğinin farkında mısın?” sözleri askıda kalmıştı(1). Belki de şimdi, şu anlarda öyle olması zaruretti.
Tanrı her şeyin, dosdoğru, yerli yerinde, düzgünce gittiğini görsün, kulunun isyan etmeksizin yaşamını öğütlemek için onu sınava çekiyor, sınıyordu. Hissettikleriyle yaşamaları tüm aile için hoşnutluktu, ama bir noktaya kadar.
Nedenine gelince bir gece ansızın(23), Azrail Mebrure’yi ziyaret etmeyi de akıl etmişti, tıpkı Mehveş’i ziyaret ettiği gibi. Yapacak bir şey yoktu, her şeyi gereğine uygun yapmaktan başka…
Nilüfer’in de, Mehmet Ustanın da yükleri artmıştı, Mebrure anneyi yitirince. Mehmet Ustanın düşüncesine göre Nilüfer’in yükü kendininkine göre daha ağırdı. Nilüfer’in yıllardır, Mebrure annenin varlığı nedeniyle kıymetini anlayamamış olmanın sıkıntısını daha büyük bir eziyetle çekmeye başlamıştı.
Oysa annesi yaşarken Nilüfer için gözü hiç arkada kalmadığı(1) gibi yetenekleri ve meziyetleri nedeniyle medyundu, minnettardı ona karşı; annesi için, Mehtap için ve dükkândaki disiplinli varlığı için.
Evde, Nilüfer’in parmağını dokunmasıyla yitirdiği enerji(!) sayılmazsa çamaşırları da, bulaşıkları da makinelerde halletmek zor değildi. Yemeği de yıllardır Nilüfer yapıyordu zaten.
Nilüfer’in özel ve kendine göre sıkıntısı, unuttuğu birikimler nedeniyle Mehtap’ın derslerine gereğince yardım edememesi ve dükkânda -hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olmasının gerekliliği ile- hislerine engel olma gayretini yaşamasındandı.
Dürüstçe kendisine itiraf etmekte zorlansa da; kendisine egemen olan çekimden uzaklaşma arzusunu yaşıyor, ama gittikçe yaklaşıyor, yakınlaşıyordu Mehmet’e. Evet! Mehmet Ustaya değil, doğrudan doğruya Mehmet’e.
Terini silerken alnına dokunması, topaklara uzanırken elinin, hatta merdanenin, oklavanın teması bile heyecanını artırıyor, belli etmemek yanında, hissettirmemek için olağan ötesi sıkıntı çekiyordu.
Bilemezdi Nilüfer, geceleri nefes alıp verdiğinin dinlendiğini, güven nedeniyle evin hiçbir bölümünde kilit ya da anahtar olmadığından, dış kapı dışındaki tüm kapılar gereksiz olduğundan yoktu, annesinin ölümünden sonra onun kapısını da kaldırmıştı Mehmet Usta. Lâvabonun elektrik düğmesindeki işaret ve üst kısmı buzlu camlı olan kapısında da kilit yoktu, çünkü karanlık oda hüviyetindeki lâvabonun ışığı dışarılardakiler için ikaz anlamındaydı.
Dükkânda pek ortalıklarda gözükmese de, mahallede güzel mi güzel, terbiyeli, edepli(3), başı önünde gidip-gelen, giyimine, kuşamına, oturup-kalkmasına, yürüyüşüne ve alışverişlerindeki nezaket için dikkatli olan bir genç kız olsun da çevrenin, özellikle oğlan analarının bundan haberi olmasın, mümkün müydü?
Oğlan anaları sırf onu görebilmek, tanıyabilmek için başlarını içeriye uzatarak da olsa görmek için yufkacıda sıradaydılar sanki. Öyle ki oğlan analarının aldıkları yufka ve eriştelerle mahallede fakir-fukara kalmadığını söylemek abartı olamazdı.
Gelen oğlan anaları çekiniyorlardı galiba. Nilüfer zaten satış bölümünde olmuyordu, içeride yufka topakları ve oklavası ile baş başaydı, kendinden, Mehtap’tan bilinmesini sakınca gibi sakladığı dışında kimse umurunda değildi.
Gelenlerin maksatlarını sezmiyor değildi, ancak hiçbiri cesaret edip de; “Müsaitseniz gelmek istiyoruz!” demek yerine, yufkalarını, eriştelerini alıp dönüyorlardı.
Mehmet Usta da aynı şeyleri hissediyordu, Nilüfer’in herhangi bir olasılıkta “Hayır!” diyecek olması dışında elinden bir şey gelmeyeceğini bile bile. Istırap çekiyordu, bir şey diyememesinin, kendindeki ezikliği kabullenmenin hüznüydü bu.
Nilüfer hınzır gibi(5) bir beklenti içindeydi, gelenlerin tavırlarına göre Mehmet’inin çektiği ıstırabın farkında ve Mehmet’ten gelecek sözlerin beklentisi içindeydi. Bu bekleyişte sadizm aranamazdı, çünkü kıyamazdı Mehmet’ine. Evet, Mehmet’ine. Başlangıcında elini öptüğü andan beri karşısındaki Mehmet’iydi, mecburiyetler onu “Ağabey!” demeye zorlamıştı
Ama kazın ayağı (her zaman) öyle değildi(24). Gelenlerden biri cesaretli çıkmış; “Geleceğiz!” demişti. Allah’ın emrine karşı gelecek değildi ya Mehmet Usta. O da “Hayhay! Buyurun!” demek zorunda kalmıştı, bağrına taş basması(1) gerekse de. Nilüfer’e kısa bir izahat yaptıktan onu gereken hazırlıkları yapması için eve göndermiş, daha doğrusu göndermek zorunda kalmıştı.
Nilüfer, bir kukumav(5) sabrıyla, kuluçkaya yatmış bir gurk tavuk endişesiyle eve gönderilişinin ertesinde bütün gün yatağının üstünde oturur kalmıştı, ta ki önce Mehtap, sonra Mehmet’i gelinceye kadar.
Aslında şu anda söylemesi gerekenin “Mehmet Ağabey” olmasının bilincindeydi.
Mehmet Usta şaşkındı, çünkü Nilüfer emri alır almaz, şaşkınlıkla eve çıkmıştı ve burnunda, yüzünde hâlâ un zerrecikleri vardı, dükkândan çıktığı zamandaki gibi.
“Kalk! Yüzünü yıka! Giyin! İstersen boyan, süslen. Belki gelecek olan gönlünün sultanıdır, görücü gibi olsa da kim bilir? Baba-kız olarak sensizliğe, yalnızlığa alışmamız çok zor olacak, eminim, ama alışmamız gerek. Çünkü bu yasaklamamızın mümkün olamayacağı senin hayatın!..
Tercih de senin tercihin olacak, her ne kadar öncemizde bizden ayrılmak istemediğin sözü, ancak o söz tekrar dilinden geçmemiş olsa da. Bizim sana katkımız; mutluluğun için seni alkışlamak olacak, yalnız ve ancak!”
“O kadar yani. Bu kadar zamandır emek verdin, öğrettin, doyurdun, odanı bana verdin, teselli oldun, güç-kuvvet oldun ve şimdi ‘Allah’ın emri…’ sözünün karşılığı; ‘Verdim gitti!’ diyeceksin, öyle mi?”
“Yoo! Hemen olur mu? ‘Kız evi, naz evi’ derler! Önce; ‘Hele bir düşünelim!’ diyeceğim. Sen de o arada oğlana bakarsın, gönlünüz uyuşacak mı, diye? Ben de araştırırım, kimdir, nedir, neyin nesidir, kimin fesidir, kimin neyidir? Sonrasında sen de istersen, o zaman senin için ‘He!’ derim!”
“Gerçekten mi?”
Anlamamakta direnir gibiydi Mehmet Usta;
“Kaderin önüne geçilmez ki Nilüfer! Bahtında(3) yazılı olan senindir ve hiçbir şeyi olmayan bana da, bize de senin duygu ve düşüncelerine saygı duyup uymak yakışır!”
“Evet diyeceğime eminsin demek. Benden bu kadar zamanlık birikimimize rağmen bu kadar çabuk bıkacağınız, beni istemeyeceğiniz aklımın ucundan bile geçmezdi(1). Hem ben evde kalmış, nasibi hiç çıkmamış, gönlünde hiçbir şey yaşamayan bir kız olarak her kim ve her ne olursa olsun, ilk talibime ‘Evet!’ diyeceğim, gerçekten öyle mi düşünüyorsun sen?”
“Sen!” ve karşıdan kurgulanmış(1) bir cümle sanki;
“Gençsin, güzelsin, Tanrının üstün meziyetler yüklediği bir genç kızsın: Mutluluk sana yakışır, mesut olmak da hakkın, bize de dediğim gibi, evlendirmek, alkışlamak ve ayrılışın sırasında arkandan su dökerek uğurlamak düşer!”
“Anlamıyorsun, ya da anlamak istemiyorsun. Peki! ‘Git!’ diyorsun, giderim!”
“Hayır, ‘İstersen git!’ diyorum!”
“Gitmemi istediğin belli ve her şeye rağmen gideceğim, mahzun olmak(1), hüzün ve hicran bana yakışmasa da…”
“Atalarımız; ‘Hem ağlarım, hem giderim!’ demişler, seninki de o hesap yani!”
“Anladım, gideceğim!”
Sustu ikisi de. Mehtap’ın zaten ayrılışın vereceği elemi şimdiden hissetmiş bir şekilde suskunca, ama iç çekerek ağladığı belli oluyordu. Nilüfer de aynı suskunluk içindeydi. Peki, Mehmet Usta? Mehmet Usta da aynı suskunluğu yaşıyordu, içinde fırtınalar kopsa, depremler oluşsa, batan bir güneş, yok olmakta olan bir dünya olsa da…
Her birinin sessizliğinde kendi kendine konuşan, duyguların görüntüsü olan ifade edilemeyen, anlatılamayan o kadar çok şey vardı ki?
Akşam oldu. Akşamlar hüznü katmerleştiriyordu(1), öyle olmasa; “Akşam oldu hüzünlendim ben yine…(25)” derdi ki sanatkâr?
Gelenleri evin salonu almamıştı, kaba anlamda hani derler ya; “Anası, danası… Duyan gelmiş!” diye tıpkı öyle. Gelip işi bitirmek ve hatta bu arada nişanı takmak düşünceleri de olabilir miydi gelenlerin zihninde? Belki…
Çiçekler, çikolata, “Hoş geldiniz! Hoş bulduk!” nameleri(5).
Nilüfer gizlenmişti, Mehmet Usta kızı Mehtap’a;
“Söyle ablana da kahveleri hazırlayıp getirip gelsin!”
Mutfağa giden Mehtap’tan canhıraş(5) bir çığlık, feryat arası bir sesleniş yükseldi. Mehmet Usta heyecanla mutfağa yöneldi. Öyle ya, evin hem annesi, hem de babasıydı.
Ve gördüğü manzara korkunç gibiydi. Nilüfer büyük cezve yerine, büyük plâstik su kabıyla yapmaya çalışmıştı kahveyi, kap yanmaya başlamış ve farkında değildi.
Mehmet Usta aceleyle elinden aldığı sürahiyi mutfak lâvabosuna yerleştirdikten sonra, düşüncelerindeki belirsizliği halletmek istercesine;
“Kendine gel kızım!” dedi, ilk defa “Kızım” Nilüfer yerine. Cevap kısaca;
“Anlaşıldı!” oldu.
Olay bitti. Mehmet Usta o ana kadar sakladığı hissettiklerini, gerçeğe döndürmesinin gerektiğini hissetti, hissetmeliydi de…
Mehmet Ustanın sessizliğinde, tüm yanlışlık düşüncelerine, düşündüklerine rağmen Nilüfer karşısındaki görücülere;
“Peki!” dedi. “Birbirimizi daha iyi tanımak için yarın bir yerlerde oturalım!” karşısında kim ve adının bile ne olduğunu bilmediği genç adama.
Yarın, yarın olmakta gecikir miydi, öyle bir gecenin sabahında?
Nilüfer gitmek üzere; “Allahaısmarladık!” diyerek elini uzatırken işte, o zaman döküldü sözler eklentileriyle Mehmet Ustanın dudaklarından;
“Haddim de, hakkım da değil, ama ‘Gitme sana muhtacım!’ hem baba-kız sana muhtacız da…” dedi kucağındaki Mehtap’la birlikte sıkı sıkı kucaklayıp saçlarını koklarken.
“İçimden geçen, söylemen gerekeni söylediğinde, sana inanıp kalacağım, hem ömrümün sonuna kadar!”
“Mehmet, Mehmet’im” demekte tereddüt geçirerek.
“İstediğini söyleyeceğim!” dedi Mehmet, sığınmayı isteyen bir serçe gibi koynuna büzülmesini yaşarken.
“Seni seviyorum!” demesi gerekirdi Mehmet’inin kalbini Nilüfer’in ayaklarının altına koyarak…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Mehveş; Farsça; Ay gibi, ay yüzlü güzel.
Mebrûre (Mebrure); Hayırlı, beğenilmiş, makbul, ibra edilmiş.
Mehtap; Ay ışığı.
Mehmet; İslâm peygamberi Muhammet’in isminden önce Mehemmet, sonra Mehmet, Memet, Memed olarak türemiş isim olup anlamı; “Yerde ve gökte övülen” dir.
(1) Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen bir karşılıklı bir kimseye bir şey söylediğine veya yaptığına pişman olmak.
Akıl Erdirememek; İdrak edememek. Anlayamamak, kavrayamamak, algılayamamak. Erişememek, kavuşamamak, ulaşamamak.
Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.
Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Algılamak; Bir nesnenin varlığını ya da bir olayı duyum yoluyla yalın bir biçimde zihnine yerleştirmek, sezip anlamak, bilincine varmak.
Alıp Başını Gitmek (Başını Alıp Gitmek); Kimseye danışmadan ve nereye gideceğini söylemeden, çevresindekilerle ilgisini kesip, bulunduğu yerden ayrılmak.
Aralarında Dağlar Kadar Fark Olmak; Aralarında her yönden büyük ayrılıklar bulunmak, benzer nitelikler çok az olmak.
Askıda Kalmak; Sözlerin umursanmaması. Sonuca ulaşamamak. Olduğu durumda kalmak. Sallantıda olmak.
Aşık Atmamak; Yarışmamak, Yarışma yapmamak, yarış etmemek.
Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Baş Etmek (Edebilmek); Gücü yetmek, başarmak.
Başına Vurmak (Ateşi, içkisi, bekârlığı, dulluğu, sıcağı…); Dayanamaz olmak. Ne yapacağını bilemez duruma düşmek, düşürmek, sarhoş olmak, başı ağrımak, hasta olmak.
Beti Bereketi Artmak; Sınırsız bir bolluğa ulaşmak.
Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.
Çiğ Süt Emmek; İnsanoğlu çiğ süt emmiştir şeklinde kullanılan söz; insanların niyetleri her ne olursa olsun her zaman iyi olmayacaklarını anlatmaktadır.
Dereyi Görmeden Paçayı (Paçaları) Sıvamak; Daha olmamış bir iş için olmuş gibi davranmak. Kesinleşmemiş bir işe bitmiş gözüyle bakmak.
Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek.
Dudak Bükmek; Bir şeyi umursamadığını, beğenmediğini, küçümsediğini belli eden bir tavır almak.
Elini Ayağını Çekmek; Bir işi yaparken yapmamaya başlamak, bir yere artık gitmemek, bir şeyden vazgeçmek.
Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi. Mülâkat için gelen birine onu tanıyacak şekilde sorular sormak)
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Gözü Arkada Kalmamak; Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı işin ya da kimsenin ne durumda olacağının, olduğunun merakı içinde kalmamak.
Güme Gitmek; Bir söz (Bir davranış) karışıklığa gelerek boşa gitmek. Bir hiç uğruna ölmek.
Haber (Lâf) Uçurmak; Hemen ya da gizlice haber vermek (Genelde kuşkanadıyla eklentisi ile kullanılan bir deyim).
Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Hamur Karmak; Toz durumundaki unu su ile karıştırarak hamur haline getirmek. Karıştırmak, birbirine katmak.
Hidayete Ermek; Doğru yolu bulmak. İslâm dinini kabul etmek.
Hoşgörülü Olmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İçinden Geçirmek; Bir şeyi yapmayı düşünmek.
İple Çekmek; Sabırsızlıkla beklemek.
İsyan Etmek; Ayaklanmak, başkaldırmak.
Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek, Sorunların üst üste gelmesi.
Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
Kulağını Bükmek (Çekmek); Dikkatli olması için uyarıda bulunmak.
Kurgulanmak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamayı sağlamak.
Lâf Uçurmak; Birisine uzaktan uzağa, dokunacak, anlaşılacak şekilde söz söyleyip işittirmek.
Mahzun Olmak; Üzgün, üzüntülü, hüzünlü olmak.
Mest Olmak; Kendinden geçmek, sarhoş (gibi) olmak.
Monte Ettirmek; Bir yapıtı, bir taslağı uygulatmak, kurdurmak, kurgulatmak, yerleştirilmesini, montajının yapılmasını sağlamak.
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
Oluruyla Söylemek; İncitmeksizin, makul ve mantıklı bir şekilde, kabul ettirecek şekilde söz söylemek.
Oyunbozanlık Etmek; Mızıkçılık yapmak. Birlikte yapılması plânlanan bir işten çekilmek.
Pabuç Bırakmamak; Hiçbir şeyden korkmamak, çekinmemek, yılmamak. Yapacağı bir işten korku sebebiyle vaz geçmemek. Aldırmamak.
Peşi Sıra Seğirtmek; Arkasından, ardından, ardı sıra çabuk ve hızlı adımlarla yakın bir yere doğru yürümek, gitmek.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Sarıp Sarmalamak; Gereken iş ve işlemleri yapmak, tamamlamak. İyice, sıkıca sarmak, paketlemek.
Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
Tedirgin Etmek; Rahatını, huzurunu kaçırmak, bizar etmek.
Topu Taca Atmak; Konuşulan konuyu saptırmak. Spor karşılaşmalarında topu yan çizgilerden dışarı çıkarmak.
Umurunda Olmamak; Onu hiç ilgilendirmemek, ona hiç önem vermemek, aldırış etmemek.
Üstesinden Gelmemek (Gelememek); Üzerine aldığı işi başaramamak, istenildiği gibi yapmamak, yapamamak.
Vızıldamak (Vızıkdamak); Hafif sesle ve bezdirici bir biçimde yakınmak, sızlanmak. İtiraz etmek. Cevap vermeye çalışmak. “Vız!” diye ses çıkarmak.
Yeğlemek; Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp o şeye yönelmek, tercih etmek.
Yer-Gök İnlemek; Bir kişinin mutlu olduğunda, ya da sinirlendiğinde var gücüyle ve yüksek sesle bağırmasını ifadelendiren bir deyim.
Yol-Yordam Öğrenmek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını öğrenmek.
Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.
Yüze (Yüzüne) Çarpmak; Ayıplayarak kusurunu yüzüne vurmak.
(2) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.
(3) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse.
Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.
Bunalım; Buhran, kriz. Herhangi bir durumun doğal gidişi sırasında, birden bire ortaya çıkan aykırılık. Sonucu kötü olabilecek gerginlik.
Diyet; İslâm hukukuna göre, herhangi bir nedenle öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda bir zarara sebep olunduğunda suçlunun ödemek zorunda olduğu mal, para, kan parası. (Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejimle ilgisi yoktur).
Edepli; Terbiyeli, usta, ince, iyi davranışlı. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği insanın övgüye değer güzelliklerine; hayâ, nezaket, zarafet, güzel terbiye ve ahlâk gibi değerlerine sahip olan. Utanılacak hâle düşmesi mümkün olmayan bir insan. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını uygulayan.
Eloğlu; Kadına göre koca, eş. Elin oğlu, başkası, yabancı, el.
Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ, başta gelmesi lâzım gelen.
Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Fütursuzca; Aldırış etmeksizin, aldırmayarak, önemsemeksizin, çekinmeksizin.
Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
Hâlihazır; İçinde bulunulan andaki, şu andaki durum, şimdiki durum, bugünkü durum.
Hamiyet; Bir kimsenin yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, bu değerlere bağlılık.
Hegemonya; Bir kişinin bir başka kişi üstündeki baskısı. Bir devletin bir başka devlet üzerindeki siyasal ve ekonomik egemenliği.
İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
İşlev; Fonksiyon. Bir nesnenin gördüğü iş, nesnenin iş görme kabiliyeti, görev.
Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
Kaygı; Tasa. Kötü bir sonuç doğacak diye duyulan üzüntü.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
Köhne; Eskiyip yıpranmış, bakımsız kalmış. İçinde yaşanılan zamana göre geride kalmış, eskimiş olan. Çağdışı.
Limitsiz; Bir şeyin nicelik bakımından son sınırı, erişebileceği en son noktanın da ötesi, sınırsız.
Matrak; Eğlenceli, gülünç, hoş. Kalın sopalı değnek. Bir topuz cinsi.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Mızmızlık; Mızmız olma durumu ve davranışı. Her şeyde kusur bulma, hiçbir şeyden memnun olmama, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olma.
Name; Sözün aslı “Nağme” dir. Güzel ve uyumlu ses. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz (Name; mektup anlamındadır).
Randıman; Verim. Çalıştırılan, işletilen, bakılan, ortaya çıkan bir şeyin verdiği sonuç.
Sertifika; Bitirme Belgesi. Bir kursa, ya da seminere katılıp bitirenlere verilen belge. Öğrenim Belgesi. Bir kimsenin niteliğini ya da kendisine verilmiş olan bir hakkı belirten belge.
Somurtkanlık; Somurtma eylemi, sürekli somurtma ve asık suratlı olma hali.
Sosyalleşme; Bir bireyin doğup içinde bulunduğu kültürel özelliklerinin, ana-babasından, yakınlarından, arkadaşlarından, okuldan, sokaktan ve iş ortamında öğrendiklerine ve bu kurallara uyma süreci.
Topak; Yuvarlak bir biçim verilmiş, ya da bu biçimde olan herhangi bir şey. Yufka açmak için avuç içinde yuvarlak bir biçim verilen hamur parçası
Uysalca; Başkalarının haksızca isteklerine bile kolayca uyabilme, onların yönetimine girebilme, yumuşak başlılık, iyi huylu olma özelliklerini gerçekleştirerek.
Veli; Ermiş, eren, evliya. Bir çocuğun her durumundan ve davranışlarından sorumlu olan kişi.
Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.
(4) Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti; Bir malın ucuz olmasında mutlaka bir sebep vardır; tapondur, çalmadır, modası geçmiştir, defoludur, çürüktür, kabadır, kullanışızdır, ya da piyasa da bol miktarda bulunmaktadır. Pahalı olan ise, yenidir, piyasaya yeni çıkmıştır, sağlamdır, biçimlidir, kullanışlıdır ya da piyasada ilk kez görülmektedir. Bu nedenle tercih yaparken bu unsurları gözden geçirmek yararlıdır, anlamında bir söz dizisi.
(5) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.
Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Bet–Bereket; Bolluk.
Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.
Canhıraş Feryat, Çığlık; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici, acı, keskin bir biçimde haykırma, feryat, çığlık.
Deli-Divane; Çılgın, aşırı deli.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Eline Su Dökenin Olmaması; Değerce herkesin kendisinden aşağı olması.
Evde Kalmış Kart Kız; Evlenmemiş, evde kendi kendine, ailesinin hoşgörüsü ve rızası olmaksızın yaşlanmış kız.
Gidip Gelme Anarşisi; Git-gel, gidip-gelme gibi zamansız bir eylemde yaşanan gerginlik, sıkıntı, çaresizlik.
Göz Kararı; Bir şeyin ölçülebilen, sayılabilen veya azalıp çoğalabilen durumu. Nicelik.
Haksız Rekabet; İktisadi rekabetin iyi niyet kurallarına aykırı olan aldatıcı veya başkaca her surette olan davranışların kötüye kullanılmasıdır. Bununla durumlar Türk Ticaret Kanunun 57 maddesinde belirtilmiştir (Rekabet; Aynı işi yapan kimse, ya da kuruluşlar arasındaki daha iyiye ulaşma, daha iyi sonuçlar alma yarışması).
Hınzır Gibi; Muzipçe, sinirlendirici, ters davranışta bulunan. Katı yürekli, Kötü düşünceli.
Kardeş Payı; Eşit bölüşme. Eşit pay.
Kefenin Cebi Yok; Neyi var, neyi yoksa bunun hiç birini öbür dünyaya götürmesinin mümkün olmadığını, hepsinin arkasında kalanlara kalacağını, kimi insanın paraya kıyamayıp, cimrilik yaptığını ifade için kullanılan bir deyim.
Köprüden Önce Son Çıkış; Önemli bir karar öncesi, geri dönüş yapmak için son çare, son karar.
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Kuş Kanadıyla; En hızlı bir biçimde…
Menfi Faktör; Ters etken, sonuçsuz olma belirtisi. Olması mümkün olmayan etmen.
Nafaka Temini; Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para miktarının sağlanması.
Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
Püf Noktası; İşin en can alıcı noktası. İncelik ve dikkat isteyen en hassas nokta.
Tahakküm Edici Naz; Hükmetmek, baskı altında tutmak, kendini beğendirmek amacıyla yapılan etkileme eylemi. İsteksizmiş gibi görünerek karşısındakini alçaltma, yalvartma, dediklerini yaptırtma amaçlı davranış. Cilve.
Yabancı Menşeili; Ülke dışından yabancı başlangıçlı, bir şeyin ilk çıktığı ülke dışında bir yer, yabancı köken, yabancı sebep.
Yamalı Bohça; Bir birine uymayan, tutarsız şeyler, uygun olmayan renk ve şekiller.
Yarım Yamalak Akıl; Eksikli, noksan, üstünkörü akıl.
Yorgun-Argın; Çok yorgun, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.
(6) Hijyen Kuralları; Sağlık, sağlıklı korunma, sağlıklı olma durumu, sağlık bilgisine uygunluk, sağlığa yararlılıkla ilgili tüm kurallar.
(7) Serbest Dolaşım Hakkı; Aslı; Avrupa Birliği ülkelerinin aralarındaki serbest dolaşma gibi görünse de, öyküde kastedilen, tavukların daracık kafeslerde, homini gırtlak, yemleri, suları önlerinde, dışkıları konveyörlerde olarak yetiştirilmesi değil, serbestçe dolaşarak yeme, içme, yumurtlama, çiftleşme hakkı olarak söylenmek istenmiştir.
(8) Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle. Kur’an’da ki bu ayet İsra Suresinin 23. Ayetidir (Diyanet İşlerinin açıklaması).
(9) Bir musibet, bin nasihatten yeğdir (evlâdır) (ATASÖZÜ); Yanlış bir yol tutmuş kimi insanlar vardır ki, onlara ne kadar çok öğüt verirsen ver, tuttukları yanlış yoldan çevirmekte olan bu öğütler bir fayda temin etmez. Ama takip ettiği yanlış yolda başına gelen bir felaket, onu doğru yola getirmekte daha etkili olur.
Her şeyin bir âfeti, her nimetin de bir musibeti vardır. Hazreti OSMAN
(10) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
(11) Şair ŞEYHİ’nin “HÂRNAME” adlı mesnevisinde, şöyle bir beyit vardır, vazgeçmemin mümkün olmadığı, hatırlatmamın gerektiği; “Ol kadar çeker idi ki yükler ağır / Ki teninde tü komamıştı yağır” (Tü; tüy, Yağır; Yara demek)
(12) İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.) Ek Bilgi; İstiharede beyaz ve yeşil renk görmek hayır, siyah ya da kırmızı renk görmek şer işaretidir, derler.)
(13) Yaşlılık Sendromu; Düşünme, algılama, yeteneklerde yavaşlama nedeniyle (özellikle kadınlarda) üst boyutlara ulaşan uyuyama, stres, endişe, mutsuzluk, kapris, alınganlık, hastalık mazeretleri ve özellikle ölüm korkusu yaşanması durumu (Progeria; Erken yaşlanma hastalığı ile ilgisi yoktur).
(14) Ben diyorum; “Hadımım!” sen soruyorsun; “Kaç çocuğun var?” Sorgulamadaki yanlışlığın izahı.
(15) Sermayeyi Kediye Yüklemek; Yaptığı işten zarar edip parasını batırmak. Bütün parasını çarçur edip, yiyip bitirmek.
(16) Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.
(17) İdrak meali bu küçük akla gerekmez / Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez… olarak Ziya Paşa tarafından söylenen bu söz “Her insanın bir tahammül gücü vardır, daha fazlasını kaldıramaz” anlamında kullanılmaktadır.
(18) Nasibi Çıkmamak (Nasipten Öteye Yol Yok); Özellikle gen, ya da ilerideki kızlar için sarf edilen yanlış bir söz. Kişi, yani kız evlât sırf evlenmek, çocuk doğurmak için evlenmemeli, bunu nasibi çıkmamak anlamında düşünmemeli şeklinde yorumlamak arzusundayım. Kız, ya da karşısındaki kişi, ne kadar çalışıp, çabalarsa çabalasın, eğer karşısındaki kişi alnında yazılan ise mutlaka ona kavuşur, aşk doğal olarak birinci plândadır, şekli her ne olursa olsun. Allah nasip etmişse olur, nasip etmemişse olur, ya da az olur, çok olur, hiç olmaz, anlamında bir söz.
(19) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(20) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.(Öyküde; Mebrure’nin suallerinin bu azabı yaşatacak şekilde olduğu vurgulanmak istendi).
(21) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(22) Dağ Dağa Kavuşmaz (İnsan İnsana Kavuşur); Dağların yer değiştirme gibi bir imkânları yoktur, ancak insanlar, dostlar, arkadaşla ne kadar uzaklara giderlerse gitsinler, gün gelir karşılaşabilirler.
(23) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(24) Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.
(25) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.