Yaşlı adam, rahmetli anası-babası gibi Atatürk hayranıydı. Babasının ve annesinin atalarının da Atatürk’e hayranlık konusunda farklı düşünceleri olamazdı, görmüş geçirmiş olarak, hele ki anlatılanlara göre, istasyondan geçerken trenin penceresinden el sallamasını, o günün kıt imkânları ile radyolardan sesini duyup, anlatılanları dinleyip, o günlerin kısıtlı imkânları ile elden ele dolaşan gazetelerde resmini görüp, sözlerini okumuşlarsa.

Ve de Soyadı Kanunu(1) çıkınca hayranlıklarının ifadesi olarak “Türkceddi” soyadını gururla sahiplenmişlerdi.

Yaşlı adamın annesi, isim enflasyonu(2) yaratacağını yok sayarak, kelimelerin birleşiminden de yararlanarak (bir bakıma kelime oyunu yaparak) oğluna Mustafa Kemal Ata ismini koymuştu, Türkceddi soyadının başına. Hızlı bir söylenişte yaşlı adamın ismi; “Mustafa Kemal Atatürk Ceddi” der gibi oluyordu.

Bu benzetiş yaşlı adamın hoşuna gittiği için normal yaşamında hep “Ata” ismini kullanmış, üstelik soyadı ile birlikte kullanılmasını istemişti çok zaman tüm çevresinden, çoluk-çocukları, torun-topalakları dâhil; “Atatürk Ceddi” şeklinde…

Yaşlı adamın babasının ismi de tesadüf Ali Rıza idi. Ancak ne annesinin, ne de karısının isimlerinin Atatürk ile uyuşup kaynaştığı herhangi bir durum yoktu. Ancak o iki kızından ilkine “Zübeyde”, ikincisine “Ülkü” adlarını takmış, oğluna ise yine Atatürk’e olan sevgi yoğunluğu ile “Atamtürk”  adını vermişti.

Gerek çocuklarının ilkokula başlamalarından önce ve gerekse torunlarının 4+4+4 garabetini(1) yaşamadan evvel, dilleri henüz dönmeye başladığında on kıtalık İstiklâl Marşımızın tüm kıtalarını, “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” andımızı, “Çıktık açık alınla…” şeklinde başlayan “Onuncu Yıl Marşını”, “Dağ başını duman almış…” “Gençlik Marşını” “Ey Türk Gençliği” diye başlayan “Gençlik Andını” ezberletmiş, beyinlerinin en uç ve en ufak zerrelerine kadar nakşetme(3) çabasını yaşamıştı, kendisini asla engellemeyi aklından geçirmeyi bile istemeksizin, belki de bilmeksizin.

Yaşlı adam isim konusunda liderliğini torunlarında da pekiştirmiş, Zübeyde’nin oğluna; “Gazi”, Ülkü’nün oğluna “Kurtuluş,” Atamtürk’ün kızına da Dumlupınar’dan belki de sadece susuzluğundan esinlenerek annesinin koyduğu “Pınar” adından etkilenerek sadece “Pınarsu” adlarını takmıştı.

Yaşlı adam mutsuz, umutsuz ve huzursuzdu! Nasıl olmasındı ki? Zübeyde oğlu Gazi ile birlikte ortada kalmıştı, evin babası olan Hasan’ı şöyle ya da böyle(5) yitirince…

“Şöyle, ya da böyle” derken oldukça çekinikti yaşlı adam, ölü arkasından kötü konuşmak(4) uygunsuzdu, ama gerçeği neden ve ne kadar saklayabilirdi ki, kendisinden bile?

Ayyaştı…

“Damat” demek bile içinden gelmiyordu, kısaca “adam” bile denilmeyecek insan müsveddesi(5) bir ayyaştı Hasan…

İnsanlar, muratlarına, daha doğrusu sadece isteklerine, karşısındakilere saygı duymaksızın, göstermeksizin ulaşıncaya kadar iğrenç yüzlerini saklıyor, iyi taraflarını gösteriyorlardı ve yaşam tecrübesi olmayan genç kız ya da oğlanlar, yaşamış olanların bilgi, birikim ve ikazlarına uymaksızın karşısındaki iyi taraflarını gösterenlere, bakışlarına kanıyorlardı, tıpkı kızları ve oğlu gibi.

Özellikle kızları…

Sanki o güne kadar hiç talipleri çıkmamış da evde kalmışlar gibi, diğer taliplerine “Hayır!” diyenler onlar değilmiş gibi sevip de, kendilerinde ne ya da neler buldukları anlaşılmayan kocalarıyla hemen evlenip onların karıları olmuşlar ve hemen ötesinde karı olmalarının gerekleri şekillenmişti, arka arkaya!

“Kocaları” ve “Karıları” sözlerinden, değişikliklerinden başka onları başka türlü özetleyecek bir vasıf bulamamıştı yaşlı adam.

Kızlarının tesadüftür ki, kocalarının yoksullukları nedeniyle düğünsüz-derneksiz, Nikâh Salonlarına gelinlikle gitmek dışında hiçbir ağırlıkları(!) olmamıştı karşı taraflara. Ağırlıkları demek; masrafları ve tüm harcamaları kızlarının babaları olarak kendisi yapmıştı, demekti, yüzükleri, davetiyeleri bile…

Sadece bu kadar mı? Sırasıyla kira ile oturacakları evlerin içinin, dışının gerekenlerini de halletmişti, gereken zamanlarda, gereğince. Ne de olsa kızlar kendinindi kâğıt üzerinde gibi, ama damat denilmeyecek adamlar ise bulunmaz Hint Kumaşıydı(5).

Sırasıyla, ama arka arkaya aynı mizansenlerle(2) baş göz olmuştu kızları.

Yaşlı adamın ilk kızı, söylemekten çekindiği evlendiğinin ilk gecesinin başlangıcında televizyonda yayınlanan bir Yemen Türküsü nedeniyle yaşlı adamı bedbinleştirmişti(3);

“Havada bulut yok, bu ne dumandır, Mahlede ölü yok, bu ne figandır(2)!(6)

Gerçekten her iki kızını da kendi arzusu hilâfına(2), isteklerini kırmaksızın evlendirirken yanlış yaptığından, kızlarına söz ve düşüncelerini kabul ettirememiş olmaktan dolayı hüzünlüydü. Haklı çıkmamak da yüce boyutlu bir arzu idi gönlünde...

Her ne kadar batıl itikat(2), hurafe(2) ya da yanlış bir inanış ise de o iki nikâhın ardındaki gecelerde, yıldızlar kayarken dilek tutmuşsa da dileği yerine gelmemişti. Gerçekler gereklerine ulaşmıştı, kendisi istese de, istemese de. Hem her iki kızı için de. Bu nedenle de yaşamaktan bunalmış(3), yaşamaktan haz alamaz(3) olmuştu.

Kızlarının evliliklerinin ilk günlerinde, aylarında bile değil, önce birinci ayyaş Hasan (Daha öncesinde adam, ya da damat sıfatını yakıştıramadığını söylemişti ya, o!) olan gerçek yüzünü göstermişti, Zübeyde’ye, kısaca aileye ve çevresine karşı.

Gerçek bir ayyaştı, sarhoşluğunun daniskasını yaşamaya başlamış, Zübeyde aç mı, tok mu, hiçbir şekilde umursamaksızın gece âlemlerinin gediklisi(5) olmuştu.

Zübeyde’nin annesinin, yani yaşlı adamın karısının kalbi dayanamamıştı olanlara, yaşananlara. Gerçi dünyaya kazık çakacak değildi, her canlı gibi ölümü tadacaktı(7), ama böylesine kahırla, güçlüklere dayanamayarak ve vaktinden önce değil!

Ve demişlerdi ki; “Zamanla azalırmış sevgiler!(8) Ve asla ve kat’a(2) üç yeminle(9)

Yaşlı adam; başlangıçlarından onu yitirdiği son ana kadar karısıyla birlikte geçirdiği yılların yeterli olduğu kanısını düşünemiyor, yaşayamıyordu. Bu nedenle Hasan’ın sebebiyet verdiği eşinin ölümüne de, 3-5 aylık hamile kızının yaşamasını istemediği, tahammülünün olamayacağına inanarak kızının elinden tutmuştu.

“Aklı başına gelsin!” diye kızının kocasını “Adam sayıp” adam gibi nasihat etmiş, tavsiyelerde bulunmuş, ikaz etmiş ve “Şimdilik” kaydıyla kızı Zübeyde’yi alıp, bir baba olarak koynuna saklamıştı.

Başlangıçlarda her günün akşamında, çeşitli söz ve vaatlerle yaşlı adamın evine uğrayan damat(!) daha sonraları damat vasfını iyice yitirip “İnsan müsveddesi” olarak günaşırı, daha sonraları haftada bir, yılışık(2) ve yayvan ağızla(5), hatta tehdit edercesine gelmişti kapıya.

“Karımı isterim!” diyerek nara atıyor, sözüm ona hakkı olanı sahiplenmek istiyor, ancak kendini, eşini ve yaşlı adamı rezil edercesine davrandığının farkında olmuyor gibiydi.

Makul ve mantıklı(5) hiçbir yatıştırıcı, uyarıcı söz yararlı olmuyordu “damat” denilmesi mümkünsüz adama.

Yaşlı adamın kızı Zübeyde neredeyse hamileliğinin doruklarındaydı ve o müsvedde bunu anlamamakta direniyordu, alkolle yoğunlaştırdığı kendine özgü dünyasında.

Sonra ayağı kesildi müsveddenin. Gelmez, görünmez oldu, kısa sayılmayacak bir süre. İçinden dertlendi yaşlı adam;

“Acaba gıybet(2) edip de günaha mı girdik?” diye. Hatta bu hezeyanına(2) kızını da ekleyerek içten, içinden “Girdik!” dercesine dillendirmeye çalışıyordu düşüncesini kendi kendine.

Oğlan bebek, kızının oğlu, kendisinin Gazi’si geldi dünyaya;

“Gözümüz aydın! Hoş geldin bebek! Hoş geldin Gazi!”

Müsvedde de olsa babaya haber vermek; “Gözün aydın! İsmini ne koyacaksın?” diye sorup bebeğin Nüfus Kâğıdını almak gerekti, dedesi olarak her ne kadar ismini içinden geçirerek koymuş olsa da. Zamanı geldiğinde kulaklarına ezan okuyup(10) kamet getirerek(10) torununun ismini kendi koyacaktı, nasıl olsa!

Ne de olsa babası vardı torununun ve onun da yasalar ve medeniyet kuralları içinde sayılmasa da hakları vardı.

Cep telefonu cevap vermeyince evine gidip aramasının, müjdeyi vermesinin gerektiğini düşündü yaşlı adam…

 Kapı duvardı(5). Pencereler kapalı, dışarıya sızan bir ses, hareket ve koku yoktu. Çekindi, daha doğrusu korktu yaşlı adam. Komşulardan, bildiği arkadaşlarının telefonlarından ulaşmaya çalıştı kendisine.

Sonuç elde edemeyince karakola gitti, haber verdi, birkaç polis ve çilingirle yeniden döndüler eve. Memurlar zili çalmadılar her ihtimale karşı, nedenini anlayamamıştı yaşlı adam. Önce tıklattılar, sonra yumrukladılar ve ses gelmeyince kapıyı çilingire açtırdılar.

Yaşlı adamın torununun babası koridorda, yerde boylu boyunca yatıyordu ve cesedi çürüme moduna girmişti. Holün ve mutfağın ışıkları açıktı, ocakta boş bir çaydanlık vardı ve ocağın düğmesi açık olmasına rağmen ortamda herhangi bir gaz kokusu hissedilmiyordu.

Memurlar önce yatanı kontrol ettiler, çoktan ölmüş, cesedi soğumuştu, arayanı, soranı, ilgileneni olmayınca. Yan tarafında yarısı boşalmış ve onun leş gibi kokmasına neden olan içki şişesi duruyordu.

Açık olan pencerelere ek olarak pencerelerin diğer bir kısmını daha açtı memurlar. Evi yeterince havalandırdıklarına kanaat getirdikten sonra da lâmbaları söndürüp, elektrik sigortasını gevşettiler, içindeki gazı sonuna kadar tüketilmiş tüpün dedantörünün düğmesini kapattılar. Yaşlı adamın anlamakta zorluk çektiği merakını; “Tedbir olduğunu” söyleyerek giderdiler.

Cesedi kontrol ettiler, cesette herhangi bir darp izi(5) yoktu, sadece düşmekten mütevellit(2) olduğuna kanaat getirmeye çalıştıkları kafasının arkasında geçen zamana karşı, ölmesi nedeniyle fazla inememiş bir şişlik vardı. Bu nedenle otopsi için morga sevk ettiler cesedi.

Yaşlı adamın kızı loğusa yatağında olduğu için eve memur gönderip ifadesini aldı memurlar kızcağızın.

“Bir musibet, bin nasihatten evlâdır(11)!” demişlerdi, genç yaşta babası olmayan bir evlâda sahip olan anne Zübeyde; “Bana babam ve oğlum yeter!” demiş, baba evini mesken tutmuştu temelli olarak; “Bir daha mı, tövbe! (2)” diyerek hem!

Gerekli incelemeler yapılmış, ölmüş kişinin meyhaneden içki verilmemesi nedeniyle kendi kendine söylenerek ayrıldığı, evine muhtemelen bakkalından veresiye olarak aldığı içki şişesiyle geldiği öğrenilmişti, her ne kadar bakkalın duvarında koskoca harflerle; “Keyfin veresiyesi olmaz!” şeklinde levha var idiyse de.

Bakkal söylemek gereğini hissetmemiş olabilirdi soruşturmada (belki)!

Doktorlar aşırı alkol yükünün sebep verişinden dolayı dengesini yitirip düşmesi, başını yere çarpması neticesi beyin kanaması geçirip “Eceli ile öldüğüne dair” rapor tutmuşlardı.

Belki de “Ölülerinizi rahmetle anınız!” sözünden esinlenerek arkasında kalanların utanmamaları, kendisinin ayıplanmamasını istediklerinden olsa gerek “Alkole bağlı kaza” ya da benzeri bir şekilde iddialı bir rapor yazmayı uygun görmemişlerdi.

Aile efradı gelip cenazeyi almış, efendilikleri ile “Özel eşyalarınız varsa alın!” diye haber gönderdikten sonra efendiliklerini bir kenara koyup Gazi’yi görmek zahmetine bile katlanmaksızın kira ile oturulan evi soyup soğana çevirip(3), çay kaşıklarına kadar alıp cascavlak bırakarak(3) kapıyı kapatıp gitmişlerdi.

Kirasını, aidatlarını, harcanan elektrik, su vb. giderlerini de umursamadıklarını kaydetmek gerek. Kızı için tüm bu ceremeyi yüklenmiş, ev sahibinin hüzün dolu ısrarlarına hiçbir eksiltmeye rıza göstermeksizin helâlleşmişti ev sahibiyle, yaşlı dede.

Aslında damadın ölümünde ailesinin herhangi bir suçu var mıydı, yok muydu, bilmesi imkânsızdı, ancak bebek için hediye-mediye önemli değildi, Gazi’yi merak etmediklerinden dolayı kırgındı.

“Umursamayıp gitmişlerdi!” demek yerine “Defolmuşlardı!” demek geçiyordu içinden, ama değerlerinden şüpheli olduğu insanların arkalarından konuşup da günaha girmekten çekiniyordu.

Tasavvuruna(3) göre; “Babasına bak, kızını al, kenarına bak bezini al! (12) derlerdi ya hani, damadın aile tarafının da damattan farkı yok gibisine geliyordu şimdilerde, başlangıçlarda gözlemleyemediği, bilemediği…

Öncesinde düşündüğü gibi, “Karşı tarafın çok iyi saklamayı ve saklanmayı bilmeleri ve bunu sezdirmemelerinden dolayı” takdir etmemek(3) mümkün değildi.

Aklını kurcaladı(3) şöyle bir. İstemeye gelmişlerdi. Nişan yapılmadığı gibi, düğün-dernek de yapılmamıştı. Nikâhta takılmıştı yüzükler. Misafirlikler, başlangıçlarda birkaç kez gitmeler, gelmemeler, ya da gelememeler, yolda, otobüste rastlaştıklarında yakınlık yerine sadece “Merhaba” sözleri ile geçiştirilen birliktelikler…

Vefat olayından sonra değişmelerini beklemek fazlasıyla iyimserlikti(2).

İçinde birikenlerin kötü, yanlış olduğu düşüncesine kapıldı, günaha girmekten çekindi tekrar, kalbini, gönlünü, beynini damadı ile ilgili tüm düşünceler için kapattı yaşlı adam…

Yaşlı adamın karısının vefatından sonra kararan dünyası yaşadığı, yaşaması gerekenler yerine yaşayacakları, yani Zübeyde ve Gazi’nin yaşamına katılmasıyla yeniden aydınlanmıştı. Çünkü kendisi de ölmeden önce yaşamanın kıymetini bilmeliydi(13).

Kızı, kocasından kalan ağır borçlar altında ezilmemek için mahkemeden reddi miras talep etmiş(5) ve olumlu sonuca ulaşmıştı. Zübeyde’nin bir bakıma yokluğuna maya olsun(3) kabilinden hiçbir birikimi yoktu, sadece kocasının evinden alıp kurtarabildiği özelleri dışında.

Devlet, ölen adam(!) devlet memuru olduğu için bir kısım kısıntıları hissettirmeksizin kızına dul, torununa yetim maaşı bağlamıştı, tavşan sidiği denize fayda(14) kabilindendi. Yaşlı adamın o maaşa ihtiyacı yoktu, kızının ve doğarak dünyasına yerleşen Gazi’nin kendi eline boyun eğmeksizin(3) bakmaları mutluluğu idi. Onlar için kesesinin ağzını açması(3), birikimlerini onlar için seferber etmesi(3) sevinci oluyordu yaşlı adamın. Günleri onlarla başlıyor, onlarla bitiyordu.

Bazı konular parayla değil sırayla idi. Mademki Ülkü, Zübeyde’den sonra evlenmişti, bebeği için de onun doğumundan sonra doğum yapması doğal değil miydi? Onun oğluna da Atatürk’ten hatıra olarak Kurtuluş adını vermesi, ailenin kabullenmesi ayrı bir mutluluktu yaşlı adam için.

Yaşlı adamın bu mutluluğu da Ülkü’nün elinde bebeği ile kaşı, gözü feleğini şaşırmış(3), dudağı patlamış, eli, yüzü morarmış bir şekilde kapısında görünmesine kadar sürmüştü ancak.

Yaşlı adam, belki kız babalarının doğası gereği ikinci kızı Ülkü’nün kocası Hakan’dan da, yani damat demek istemediği hayırsızdan(2) memnun değildi. O da ölen ilki gibi kızını sahipleninceye kadar kara yüzünü göstermemiş, evlendikten sonra iftihar eder gibi göstermişti kara yüzünü.

Bu soysuzun(2), diğerinden farklı olarak karısına hiç acıması yoktu. Her günün akşamında, gece yarısında, eve dönüşünde huzursuzluk ve dayağı vardı yaşlı adamın kızına sudan bahanelerle(5).

Hakan’ın içki, sigara, uyuşturucu, kumar, hatta kulağına gelen inanmak istemediği gerçekler yalan değilse, para için yapmadığı şeyler yoktu, bir baltaya sap olamamış(3) olmasının sebebi bu olsa gerekti.

Oysa kızını istemeye geldiklerinde işi-gücü olduğu yalanını bile bile söylemişlerdi. Her nasıl söylenirse söylensin onun tek sevdası uyuşturucu idi.

Tüm bunlara, dövse de, sevse de evine bakmadığını, evini ihmal ettiğini söylemek uygun bir söz olmazdı.

Her insanın bir dayanma noktası, sabır taşının çatlaması(5), bıçağın kemiğe dayanması(3) anı vardı. İçten ve aşırı sevgisine karşı kocasının uzaklığını hazmedememişti Ülkü.

Hele, hele ki; içki ya da uyuşturucu ile mayışmış(3) olarak eve geldiğinde hiç hak etmediği(3) halde celâllenip(3) köşe-bucak saklanmaya çalışmasına rağmen dayaklardan, darbelerden kendini kurtaramaması, sonrasında;

“Al veledini de, bilmem ne ol, git babanın evine, bir daha da gözüme gözükme!” demesi bardağı taşıran son damla olmuş, o da bebesi ile birlikte babasının evinin diğer bir odasının konuğu olmuştu.

Hüznüne rağmen bu ikinci konuğu da başının tacı, mutluluğu idi yaşlı adamın…

İkinci damadın sonu, birincisi gibi olmamıştı, kendiliğinden ölüp meydanlardan çekilmemişti. Kimse doğru dürüst haber vermemesine rağmen, muhtemelen aracıdan-tefeciden aldıklarını ödeyememesi, belki uyuşturucu ikmalini yeterince sağlayamamasından dolayı asabiyeti nedeniyle yara-bere içinde bir çöp konteynerinin kenarında bulmuşlardı cesedini.

Birinci damattan farklı olarak öldüğünü duyan alacaklılar, güpegündüz, “Kapanın elinde kalır(3)!” deyimine uygun olarak evi iğneden ipliğe kadar(5) tığ-ı teber, şah-ı merden(5) boşaltmışlardı. Ülkü geldiği günkü gibi bebeğiyle birlikte yalnız üstündekilerle çıplak kalmıştı!

Üstelik cenazesi ile ilgileneni de çıkmamıştı damadın. Bunu düşünürken bile insanlığından vazgeçmemişti yaşlı adam. Ne de olsa torununun babası idi ve cenazesini yüklenmesi gereken tüm yükümlülükleri yüklenerek ortada bırakmamış, kaldırtmıştı. Kızı kahrından cenazesine katılmamıştı.

Ülkü’nün reddi miras yapması gerekli değil gibi görünse de o da yaptırmayı yeğlemişti tıpkı ablası gibi. Çünkü kocası günlük kazanan işsiz bir çulsuzdu. Asla muntazam bir geliri olmaz, giderinden de, yani borçlarından, diğer bir deyişle alacaklılarından da yakasını kurtaramazdı(3) sık sık.

Eline herhangi bir şekilde toplu para geçtiğinde, önceliği mideleri değil borçları idi, ama karınca kararınca(5), ama tümden.

Her dertlerine koşan iyi biri vardı yaşantısında; yaşlı adamın. Kimsesizliği cenazesinin taşınmasında ve defninde belli idi, çevreden iki kişi daha rica etmişlerdi, diğer cenaze sahiplerinden, hoca ve kendisinden başka.

Ülkü’nün ablasına göre farklılığı dul olmasına karşın, kocasının vasıfları nedeniyle dul maaşının olmaması ve devamlı olarak babasının eline bakacak olmasıydı.

Yaşamındaki dikili tek ağacı olan oğlunun durumu kızlarınkinden farklı idi, yaşlı adamın?

İlk gelin adayı hanım; “İlle de ayrı bir ev, ille de yeni takım!” demiş, oğlu da kendine yeni bir düzen kurmak için tıpkı ablaları gibi babasına yüklenecekti, borçsuz, harçsız…

Oğlunun bu evliliği; eğer olursa “Görücü usulü(5)” olacaktı bir bakıma. Annesini yitirdiğinde eş, dost, akraba ve ablalarının uygun görüşü ile gerçekleşecekti eğer akla gelmeyenlerin akla gelmesi gereğinde gecikilseydi. Atamtürk; gelin adayını sokakta görmüş, gönlü kaymış, sorup soruşturup, zorluk çekmiş olsa da(!) gönül verdiğinin gönlünü yapıp beğeni üzerine evlenmeyi istemişti. Sevgi mi? O nasıl olsa geliverirdi, evliliğin peşi sıra.

Kız defalarca nazlanmıştı, eşe, dosta, akrabaya rağmen, genç adamın anlayamadığı bir şekilde. Yaşlı adam;

“Evet, anlıyorum!” demişti; Evet, ‘Kız evi naz evi’ ama ‘Çok nazın da âşık usandırdığını’ bilmiyor olmaları imkânsızdı!” düşüncesine göre.

Belirli bir süre, yuva kurmak için hevesli görünen Atamtürk; “Nuh deyip Peygamber dememe... (3)moduna girmişti sanki.

Gerçeği itiraf etmek gerekirse kız güzelden güzel, oğlanın aklını çelecek görünümlü, boylu-boslu idi. Ancak tahammül edilemez boyutta kaprisli, ne oldum delisi(5), “Kendini bulunmaz Hint Kumaşı” sanıyor, kubardıkça da kubarıyordu(3).

Yaşlı adam birkaç kez oğlunun kulağını çekmek(3) zorunda kalmıştı;

“Oğlum, bu kızdan sana hayırlı, onat(2) bir avrat çıkmaz!” diye. Oğlu da ikna olmuş, sanki taş basmıştı bağrına(3), oysa âşık olmadığını kendi de biliyordu.

Yaşlı adam evinde iki dul kızı, iki torunu ve henüz evlenmemiş oğlu birlikte yaşıyordu, bir bakıma eşini kaybettikten sonra üç evlât, iki torun hesabıyla toplam altı boğaz, beden olarak.

Yitirdiği kanaatini yaşamasına, âşık olmadığını bile bile sanki nasibi olacağının özlemi içindeydi. Bu, belki bir istek, belki bir hoşlanış, belki bir arzu, belki de edinme gayesi idi. Bu çırpınışına kader mi demeliydi Atamtürk, yoksa babasının desteği ile “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm(15)?” diye şarkı mı söylemeliydi, bilemiyordu.

Sonra günlerden birinde ne olduysa olmuş, anlaşılmaz bir biçimde tesadüfen(!) Hazan isimli o genç kız yeniden çıkmıştı Atamtürk’ün karşısına, zorlarcasına ve isteklerini kabul ettirmek istercesine;

“Alcan mı? Vercen mi? Takcan mı? Tutcan mı? Dayayıp döşeycen mi?” demiş.

Atamtürk tüm sorularına olumlu cevap verince;

“Peki, madem çok ısrar ediyon evlencem seninle!” diye cevaplamıştı oğlunu, sözüm ona Atamtürk evlenme teklif etmiş de, o da kabul etmiş gibi, esirgemek düşüncesini bile aklından geçirmediği şivesiyle.

Hazan’ın dileklerinin içindeki düğün-dernek, takı, olağandan lüks kiralık ev vardı. Zaten yaşlı adamın kendi dâhil, oğlunun katkısı var gibi görünüyorsa da altı boğaz için zorlanmıştı, beli bükülmüştü de denilebilirdi. Atamtürk sırf karısı olmayı isteyenin kaprisleri nedeniyle çok borçlanmış, babası da “Baba yüreği(5)” olarak bir kısım ağırlıklar için kefil olmak zorunda kalmıştı.

İlerilerde ne ya da neler olacağını olabileceğini bilir gibiydi yaşlı adam. Gelin adayı hanımın bakışları, davranışları, küçümsemeleri, sözleri kendisinin ne mal olduğunun ispatı gibiydi. Üstelik bazı tavırları yadırganacak gibi görünüyordu kendisine.

Örneğin ve üstelik gelin hanımın “Akrabası olduğunu söylediği” adamın düğündeki olağandışı görünen yılışık tavırlarından hiç hazzetmemiş, akrabalığın nereden ve nasıl kaynaklandığını öğrenememek de canını sıkmıştı.

“Görünen köy kılavuz istemezdi!” Bazı şeyler endişeli bir tahmin olarak yer etmişti gönlünde, çözümleyemediği, daha doğrusu çözümlemek istemediği. Mülâhazat hanesi boştu(3), evet, ama düşüncelerinde yanılmayı da öylesine arzuluyordu ki!

Nitekim yanılmadı da. Oğlunun karısı Hazan, kışa hazırlanırcasına daha evliliklerinin ilk ayı bile dolmadan ansızın terk etmişti Atamtürk’ü. Bir iş dönüşünde tam tabiriyle tamtakır(5) bulmuştu evini genç adam, yükte hafif, paha da ne varsa yoktu, tükenmişti, bitmişti.

Yan dairedeki komşular ilgilenmiş olsalar da evin sahibi kadın ve saklamadığı yanındaki aşığı ve aldıkları ile birlikte sır olmuşlardı.

Evet! Evet! Aşığı ile birlikte kayıplardaydı, yok olmuşlardı!

Sözüm ona aile efradının Hazan’ın evlenmeden önceki hayatından, yaşadıklarından, içten pazarlıklı(5) olarak yaptıklarından hiç mi hiç haberleri yoktu!

“Aaa! Sahi mi? Hayret! Tüh! Tuh!” şeklinde yalan suratlı ifadeler, hayret nidaları oluşmuştu yüzlerinde, onun aşığı ile birlikte kaçtığını bilmiyorlarmış gibi.

Oysa hayret edilecek bir şey yoktu. Namuslu namussuz(5) ya da namussuz namuslu(5) kadın iki satırlık pusula bırakmayı unutmamıştı, mutfak masası üzerine;

“Senden öncemde vardı. Sevdiğimle kendi yaşamak istediğim dünyaya dönüyorum!”

Yazı onundu, fikir ve sözler ise yanındakinden gelmiş olsa gerekti, düzgünce. Şiir gibi yazılmış kargacık burgacık(5) yazılar, bir gazeteden yırtılmış kâğıt parçası üzerine sığdırılmaya çalışılmıştı.

Hazan’ın tavrı gücüne gitmişti Atamtürk’ün. Üstelik daha ilk günden soğukluğu ve çekinikliği olan karısının davranışlarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Bir türkü geçti dilinin ucundan; “Madem gönlün yok idi bende, neden evlenip de girdin ki koynuma(16)?” der gibi.

Yaşlı adamın inkisara dalmış(3) oğluna tek sözü oldu;

“Değer verdiğin insan, senin değerini bilmemişse, bırak kendi değeri ile kalsın!”

Hüzün paylaşılmasına rağmen tükenmiyordu…

Aradan geçen günlerde Atamtürk’ün yalnızlığına ilâç olmayı denemek isteyen arkadaşları onunla aynı dairede yaşayan sessiz, sakin yaradılışlı Makbule’yi önermişlerdi, evlenmesi için.

Atamtürk’le Makbule karşılıklı anlaşmışlardı birbirinin olmak için. Eee! Üç nalla bir at hazırdı, kabaca. Bir nal gerekliydi, benzetme pek hoş görünmese de. Boş kalmış evini, gönlünü, hüznünü ve yalnızlığını üleşecekti genç adam Makbule’yle.

Yeni istekleri olmamıştı Makbule’nin. Koca adayı genç adamın sütten ağzının yandığını(3), yoğurdu üfleyerek yemesinin gerekliliğini, boğazına kadar borç batağı(5) içinde olduğunu, eski eşinden gıyabında boşanmak(3) için çok masraf yaptığını bilip öğrenmesine gerek kalmadan, sade bir nikâhla yönelmişti evine, evindekilerle yeni evini yeniden donatarak…

Mutlu olmak, eşine hüznünü unutturarak mutlu etmek tek düşüncesiydi. Ancak kazın ayağı öyle değildi(5). Bilmedikleri, ama bilmeleri gereken o kadar çok şey vardı ki yaşamlarında, kaygı duyacakları.

Evlendiklerinin henüz üçüncü ayı dolmadan, bir sabah kucağında bir kız çocuğu ve Nüfus Kâğıdı ile Hazan gelmişti kapılarına, acelesi varmış gibi. Kapıyı açan Atamtürk’e;

“Senin beben, bakasım yok, gücüm yok!” deyip o çevrenin, kendisini bekleyen amblemli(2) taksisine binip kaybolmuştu, aralarında bir diyalog(2) olmaksızın, “Nasıl bir anneymişsin sen!” sözünü ağlamakta olan bebeğe bakarak kendi kendine söylenirken.

Karısı ve kendisi, ellerinde bebek ve ona ait Nüfus Kâğıdı ile birbirine bakakalmışlardı kapı önünde. Bebek acıkmış, belki de altını pisletmiş olduğundan ağlamaya devam ediyordu.

Ne Atamtürk’ün ne de karısı Makbule’nin böylesine ani bir bebek edinme konusunda hazırlıkları, bebek bakımı ile ilgili bilgileri, tecrübeleri, birikimleri olmadığı için şaşkındılar. Bebekle verilen çantada da dişe dokunur(5), bebeğe yararlı olacak bir şey yoktu, görüp anlayabilecekleri kadar.

Bebeği yüklenip baba evine, ablalarına koştular, karı-koca beraberce. Ablaları çaresizdi, ikisi de sütten kesilmişlerdi, çoktan. Kuru, kupkuruydu memeleri. Mahallede sütanne) aradılar, yoktu, bebek ağlamaya devam ediyordu, dur-durak bildiği, dirliği yoktu, bilip anlaması mümkün olmayan garibin.

Bebeğin karnı açtı; taze süt, süt tozu, nişasta, pirinç unu gibi malzemelerle yapılan mamaları, bir koşu eczaneden alınan fenni mamaları beğenmiyor, kabullenmiyor, emziğini; “Cork! Cork!” diye sesli bir biçimde, derdini anlatmak istercesine emiyordu. Tüm ailenin çaresizliği üst boyutlardaydı.

Denize düşen yılana sarılır örneği sorup soruşturma ile ulaşabildikleri sütanne uçurum ayarında bir bedel talep etmiş olmasına rağmen, dileği anında, geciktirilmeden yerine getirilmişti, ama şimdilik.

En kısa zaman içinde mutlaka bir dişi eşek bulmalıydılar, Pınarsu bebek için. Öyle ya kitapların yazdığına göre, anne sütüne en yakın süt eşek sütü değil miydi, yeter ki, süt nedeniyle eşeklik bebeğe geçmesindi!

Dedesi annesinin koyduğu Pınar ismini kendisinin de Dumlupınar Zaferinden esinlenerek kabullendiği Pınarsu ismini ezan ve kametle kulaklarına üflemişti.

Bebeğin Nüfus Kâğıdını inceleyen ve Nüfus Kâğıdındaki bir kısım bilgilere anında anlam veremeyen Makbule;

“Ben bu bebeğe bakamam, henüz hiçbir bilgim ve tecrübem yok!” derken zihnindeki soru işaretlerine de cevap verme gayreti yaşıyordu.

Ablalar Pınarsu’ya bakma görevini üstlenmişler, onlar da bebeğin Nüfus Kâğıdını ceplerinde unutmuş olarak evlerine yönelmişlerdi. Makbule zihnindeki; “Bir şeylerin olmaması gerekliliği ile yol üstünde birdenbire duraklamış ve hemen durup yüzünü kocasına dönmüştü. Cevabını bulamadığı beklediği birkaç soru vardı, kendisini iliklerine kadar titreten(5).

“Karınla kaç ay evli kaldın?”

“Bir ay kadar!

“Benimle tanıştığın zaman aralığı?”

“O da bir ay kadar…”

“Peki, biz kaç aydır evliyiz?”

“Nedir bu ahiret sualleri(5) gibi sorgulama, korkutuyorsun beni, yanlışım neyse söyle de bileyim, özür dilemem mi, yalvarmam mı gerekiyor, her ne ise onu yapayım, yaşamıma renk kattın, umut oldun, aklından yanlışlıklar geçiyorsa, ölürüm yaşayamam!”

“Yoo! Ömrümün sonuna kadar kocam olarak kalman dileğim, amma yakınında, amma uzağında ve fakat daima içimde…

Şimdi şöyle hesap et! Evlendin! Bir ay geçti, sonrası yok. Bir ay boşta kaldın ve biz üç aydır evliyiz, öyle mi? O halde farz et ki, ilk yakınlaştığınızda karın hamile kaldı. Bir ay…

Tamam! Bir ay da boşta, boşluktaydın; toplam iki ay. Peki! Üç aydır da evliyiz, toplam beş ay! Hadi bir ay da mümkün değil, ama yanıldığımızı düşünelim; toplam altı ay! Pınarsu bebek altı aylıkken mi doğdu? Sıfır günlükken sana getirilmiş olsa bile ki bu bebek Nüfus Kâğıdına baktığımızda görülecek ki iki-üç aylık.

Bu da, Pınarsu bebeğin şüphe olmaksızın senden olmadığının fiziki göstergesi…”

“Haklısın…”

“Ben seninle gönül rızamla ölünceye kadar senin ve seninle olmak için evlendim. Söylemekte çekincem olsa, utanacak olsam bile eski karınla aranızda geçenleri, bir de benimle ilgili evlendikten sonraki üç ay içinde yaşadıklarını düşün. İkimiz de istememize ve gereken her zamanda beraber olmamıza rağmen hamile kalamıyordum, doktora gittik ve doktor ummadığımız bir şekilde senin kusurlu olduğunu söyledi. Anlattı bebek sahibi olma konusunda yeteneksizliğin sende olduğu anlatıldı, raporun var, çekmecende. Senin dışında sadece benim bildiğim; ayrılmayı hemen o anlarımızda aklımın ucundan bile geçirmediğimdi bu, kaderimizdi rıza gösterecektik…”

Nefes almayı bile beceremiyordu Makbule, yoğunlaştırdığı bilgi birikimi ve sinirle;

“Benimle ve ilk karınla yaşadıklarını karşılaştır, benim senin için ilk olmamla, ilk karının senin için ilk olduğu konusunda emin misin? Karın gelip ‘Bebek senin!’ dediğinde inanmamıştım… Devamlı düşünüyor, sebep her ne olursa olsun, ilk evliliğine toz kondurmak(3) geçmiyordu içimden. Ama özellikle Nüfus Kâğıdına bakınca, aykırılıklar gözüme çarptı her ne kadar baba adın varsa da, belki de sahte bir yapımdır, elde edilmesi kolay…

Pınarsu bebek senin bebeğin değil, senden olmadığına kesinkes eminim. Eğer bebeğin senden olduğuna inansaydım yedirir, içirir, doyurur, bakar, büyütürdüm. Ama bebek senin değil, istersen DNA(5) testini yaptır, gerçeğini gör…”

Sözlerini tamamlamak için bir süre daha bekledi genç kadın yerinde;

“Seni sevmiştim, sevmeye devam etmek de arzumdu, belki de sevmeye devam edeceğim içimden bundan sonra da kaderime razı olarak. Ama bağışla; karının nesebi gayri sahih(5), kaba anlamda başka şey de denilen bebeğe bakmam için beni zorlama…

Ben bu durumda seninle daha fazla beraber kalmamam düşüncesindeyim. Neyim var neyim yoksa hepsi senin, helâl olsun, ben sadece özellerimi tıkıştıracağım(3) tek bavulla kendi dünyama döneceğim. Allahaısmarladık! Sen ne yapman gerekiyorsa, gereğini yap, ama yanlış yapma lütfen!”

“Yapması gereken, gerekilen?” Giderayak “Yanlış yapma!” cümlesini sığdırdığı sözünün anlamı ne olsa gerekti, ne demek istemişti Makbule?

Bebeğin saçından birkaç tel ile kendi kanını vererek DNA Testinin sonucunu bekledi, hem oldukça uzun sayılacak bir süre. Ve öğrendi öğrenmesi gerekeni Atamtürk. Kendinin Pınarsu dediği Nüfus Kâğıdında Pınar olarak kendi adını ve soyadını taşımasına rağmen o bebek kendi kızı değildi.

Ses çıkarmaksızın aklında kaldığı kadarıyla semt taksilerinin olduğu durağa gitti ve yalan söyledi;

“Yaklaşık 10-15 gün kadar önce, yani şu gün, şu saatte, adı Hazan olan boşandığım karım, kucağında bebeğimizle evimize gelmişti. Nüfus Kâğıdını arabada mı düşürdü, yoksa vermedi mi, hatırlayamadım. Acaba onu getirip götüren şoför arkadaş Nüfus Kâğıdını bulabildi mi? Ya da bebeğin Nüfus Kâğıdını almak için eski eşimin ev adresini hatırlayabilecek mi?”

Biri; “Hatırladım!” dedi şoförlerden.

“Arabamdan Nüfus Kâğıdı çıkmadı, ama taksiyi telefonla çağırdılar, bebeği size teslim ettikten sonra da aynı adrese dönüp bıraktım. Adres aklımda, malûm buraları karış karış, adres adres bilmemiz gerek. Yanlış hatırımda kalmadıysa; Anafartalar Caddesi, Conk Bayırı Mahallesi, İnönü Sokak, Fikrîye Apartmanı, Numara 19(17)

Bir süre anlayıp anlamadığı konusunda tereddüt eden şoför tekrar sormak gayretini yaşadı;

“Aklınızda kaldı mı, tekrar edeyim mi? Ya da tarif etmemi veya götürmemi ister misiniz?”

Adresi anlamış, zihnine not etmişti, tekrara, tarife, götürmeye gerek kalmaksızın. Akşam karanlığında, kararlıydı, karar verdiğini gerçekleştirmek için. Çünkü ikinci karısı bebeğin Nüfus Kâğıdını incelerken ilk karısının kendisi ile beraber olmadan önce biriyle beraber olduğunu, bebeğin ondan olduğunu anlatmak istemişti.

Yalan üstüne kurulu bir evlilikte kim bilir ve kaba anlamda boynuzlanma(3) dışında başka neler vardı, tahammüllü olmasının mümkün olamayacağı. “Madem çok ısrar ettin!” diye aldatması, evlenmek için acele etmesinin gerekçesi bu bebeğin varlığını hissetmeye başlamış olması olsa gerekti; karnındaki bebeğe, baba bulmak…

Belki Hazan ve birlikte olduğu akrabası olduğunu söylediği, ancak başlangıçtan beri sevdiği ve ait olduğu kadını resmi belgeyle de olsa kendisi ile üleşmesine razı olan adam. Yani kemiksiz(2), hazımsız(2), iliksiz(2), omurgasız(2) ve geniş boyutta karısını üleşmekle ilgili her türlü diğer sıfatları hak eden o adam. Nüfus Kâğıdını geç çıkartsalardı Pınarsu’nun varlığını çözüm konusunda belki sıkıntısı olabilirdi Atamtürk’ün.

Ancak hastanede doğum yapması, Nüfus Kâğıdını geç çıkartma olasılığını yok etmiş olabilirdi. Bu genç adamın elinde hiçbir belge-bilgi olmamasına rağmen beynini çalıştırarak ulaştığı bir kavramdı.

Temin ettiği, bir mermisini her ihtimale karşı pantolon cebine koyduğu silâhı pantolonun arkasına kemerle bedeni arasına sıkıştırdıktan sonra öğrendiği adrese gitti Atamtürk.

“Kim o?” demeden kapıyı hayret dolu bakışlarla Hazan açtı ve onu görür görmez de bebeği ile ilgili her şeyin anlaşıldığı düşüncesiyle olsa gerek kapıyı kapatmaya çalıştı.

Çok geçti, Hazan yakın mesafeden alnına yediği tek mermi ile gereğine kavuşmuştu.

Dostu, sevgilisi, arkadaşı, kocası her neyse o, pijama, don, gömlek, telâşla, tereddütle ve belki de korku ve çekinceyle kapıya yönelince tüm kinini kusar gibi, tek mermi ile yetinmemiş, tüm şarjörü onun bedenine doldurduktan sonra, komşulardan kapısını açıp telefon açmaya çalışan adamın elindeki telefonu alarak karşısındakine söylemesi gerekeni söyledi.

“Adım Atamtürk. Adresimde iki ölü var, biri kadın, biri erkek ben öldürdüm onları.”

Cebine daldırdı elini ve elindeki tabancaya o tek mermiyi özenle yerleştirdi;

“Erkek ölü sayısı şimdi iki olacak!” dedikten sonra ağzına soktuğu tabanca namlusunu ağız tavanına doğru tutarak ateşledi, boğuk bir ses çıktı sadece ve gök gürültüsüne benzer bir yıkılış…

Bu kadar yükü taşıyamazdı yaşlı adamın yüreği. Dünyaya kazık çakacak değildi, karısı gibi göçecekti, kızları torunları ve misafiri için yaşaması gerektiğine inandığı halde.

Umursamadı mı, umursamaz bir şekilde elini mi sallamak istedi, sebebi bilinmezdi sağ elini neden havaya kaldırdığının.

Her canlı ölümü tadacaktı, o da kaderinin ağırlığına dayanamamış, tatması gerekeni tatmıştı.

Sahi! Adı neydi yaşlı adamın?

“Ata…”

Atalar ölmezdi ki!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Türkceddi; Türk atası, Türk dedesi, Türk Büyük babası. Anlamında ayrı kelimeler olarak yazılması gereken bir soyadı.

(1) Soyadı Kanunu; Atatürk’ün devrimlerinden olan kanun 21.06.1934 yılında kabul edilip 2525 sayılı olarak yürürlüğe konulmuştur.

(2) Amblem; Bir şeyi simgeleyen işaret, timsal.  Yazı ya da resimle sembolleştirilen şey. Motif.

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Enflasyon; Çokluk. Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde (dolanımda) bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.

Figan; Acıyla inleme.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Hayırsız; Yararı, hayrı olmayan. Sevgi ve bağlılığını yitirmiş, vefasız.

Hazımsız; Kendisine yapılan kimi uygunsuz davranışlara hoşgörüyle bakmaz gibi görünen. Yediklerini kolayca sindiremeyen.

Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.

Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

İliksiz; İliği olmayan anlamında olmakla birlikte, kişiliksiz, önemsiz, değer verilmeyen anlamlarındadır ki, öykü de bu anlamda kullanılmıştır.

İyimserlik; Her şeyi en iyi yönleriyle görme, her duyumda iyi bir çıkış yolu umma, geleceğe umutla bakma gibi bir dünya görüşü. İyimser olmanın durum ve özelliği.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Kemiksiz; Bir gerçeğin karşılanamaması, gereğince belirtilememesi durumu.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Mütevellit; Doğmuş, dünyaya gelmiş, meydana gelmiş, iler gelmiş.

Omurgasız; Sürekli olarak sözlerini ve tavırlarını değiştiren kimse. Kendisinde omurga bulunmayan, omurgası olmayan (hayvanlar)

Onat; Güzel, düzgün, iyi. İyi yaradılışlı, dürüst.

Soysuz; Dejenere, yoz. Soyunun özelliklerini yitirmiş olan. Çok belirgin bir şekilde kötü.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Yılışık; Yapmacık gülüş, gülümseyiş ve davranışlarla hoşa gitmeye, hoş görünmeye çalışan, yerli-yersiz dişlerini göstererek sürekli gülen şımarık, sırnaşık, kendini ilgilendirmeyen işlere girişen, ters, inatçı. Yavşak, geveze, yalaka.

(3) Aklını Kurcalamak (Tırmalamak); Aklına takılan bir şeyi anlamaya, kavramaya çalışmak. Bir olay veya kişinin insanın aklını meşgul etmesi.

Bedbinleşmek; Karamsarlık, kötümserlik yaşamak.

Bıçak Kemiğe Dayanmak; Çekilen zahmetin artık dayanılamayacak duruma gelmesi, artık katlanamaz olmak.

Bir Baltaya Sap Olmak; Belirli bir sanat ya da iş sahibi olmak.

Boynuzlanmak; Bir kocanın karısını, ya da özellikle bir kadının kocasını  aldatması. Boynuzla ilgili diğer tariflere gerek yok!

Boyun Eğmeksizin Ele Bakmak; Bir şeye isteyerek ya da istemeyerek uymak, katlanma mecburiyeti yaşamak, ancak asla kişiliğinden feragat etmeksizin.

Bunalmak; Aşırı ölçüde sıkılmak, çok sıkıntı duymak. Güçlükle soluk alıp vermek, solu almakta güçlük çekmek.

Cascavlak Bırakmak; Çırılçıplak, örtüsüz, saçsız, tüysüz bir hale getirmek.

Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.

Feleğini Şaşırmak; Başına gelen bir zarar, ya da kötü bir iş sonucu şaşkınlığa uğramak ve hiçbir iş yapamaz olmak.

Gıyabında Boşanmak; Şartların elvermemesi, arananın bulunamaması nedeniyle belirli bir süre sonunda hazır bulunamama, yokluk, yitiklik sebebiyle boşanmanın gerçekleşmesi.

Gubardıkça Gubarmak; Kubardıkça Kubarmak ve sadece Kubarmak şeklinde de kullanılan bu sözler, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.

Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.

Haz Almamak; Hoşnutluk duymamak, hoşlanmamak, tat almamak, haz duymamak.

Hazmetmek; Kimi durumlara katlanma.

Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.

İliklerine Kadar Titremek; Çok heyecanlanmak, tahammül sınırlarının sonuna ulaşacak kadar titrer bir durum yaşamak.

İnkisara Dalmak; Gücenmek, kırılmak. Gönül kırıklığı yaşamak.

Kapanın Elinde Kalmak; Bir şeyden ancak elini çabuk tutanlar, çabuk davrananlar yararlanmak. Kapış kapış gitmek, kapışılmak. Alıcısı, isteklisi çok olmak.

Kesenin Ağzını Açmak; Herhangi bir durumda para harcamaya kıymaktan vazgeçmek, para harcamaktan çekinmemek, harcamak.

Kulağını Bükmek (Çekmek); Dikkatli olması için uyarıda bulunmak.

Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.

Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.

Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Dediğim dedik, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.

Seferber Etmek; Bütün güçleri belirli bir amaç için yöneltmek.

Soyup Soğana Çevirmek; Hiçbir şey bırakmamacasına soymak. Birinden, herhangi bir nedenle, ödeme gücü kalmayıncaya kadar para çekmek.

Sütten Ağzı Yanmak; Bir olaydan gerekli dersi alarak benzeri durumlarda dikkatli davranmak.

Takdir Etmemek; Beğenmemek, beğenmediğini belirtme, değer vermeme. Tanrı’nın uygun görmemesi. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlamama, anlayamama. Değer biçememe.

Tasavvur Etmek; Zihinde canlandırmak, düşünmek.

Tıkıştırmak; Hiç boş yer kalmayacak bir biçimde, gelişigüzel ve tıka basa doldurmak. Aceleyle ve iyicene çiğnemeden yutarak yemek.

Toz Kondurmamak; Bir kusuru, bir eksiği bulunabileceğini kabul etmemek, çok beğenmek.

Yakasını Kurtarmak (Sıyırmak); Umulmayan bir işten ya da kimseden kurtulmak, kaçmak.

Yokluğuna Maya Olmak; Bir kimsenin herhangi bir nedenle olmayan başlangıcındaki yetersizliğe az ya da çok, şu ya da bu şekilde katkıda bulunmak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

(4) Ölülerinizi hayırla yâd ediniz. Peygamberimize mal edilen HADİS

(5) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri;  Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

Baba Yüreği; Sözün aslı; Ana yüreği olup analık duygusu, anne sevecenliği demek. Öyküde bunun bir baba tarafından da “Baba sevecenliği” olarak gösterilmesi benimsenmiştir.

Borç Batağı; Çok yüklü, ödemekte sıkıntı çekeceği kadar borçlu (olmak).

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sanmanla, sersemin teki olduğunu anlaman arasında geçen zamandır. Victor HUGO)

Darp İzi; Vurulmuş, dövülmüş, ya da herhangi bir yere çarpmış insanda göze batan iz.

Dişe Dokunur; Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer, önemli.

DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.

Gece Âlemlerinin Gediklisi; Gece hayatına düşkünlüğün belirtisi olarak o gibi yerlere sürekli giden, ilgisini sürdürüp götüren, devamlı müşterisi olan kişi.

Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

İğneden İpliğe Kadar; Ne kadar eşya varsa, her şey.

İnsan Müsvettesi (Müsveddesi); İnsanda bulunması gereken niteliklerden yoksun anlamında aşağılayıcı bir söz.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Kargacık  Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Namussuz Namuslu (Namuslu-Namussuz); Şener ŞEN filmi.

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

 Nesebi Gayri Sahih; Piç. Babası belli olmayan çocuk. Arsız sokak çocuğu.

Reddi Miras; Mirasın reddi. Medeni Kanunumuzun 605., 606.  ve devamı maddelerinde  belirtilmiş olup yasal ya da atanmış mirasçılar, mirası (daha doğrusu ölenin borçlarının miras olarak bırakılandan fazla olması nedeniyle) ölümden sonraki üç ay içinde reddetme hakkı.

Sabır Taşı Çatlaması; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.

Sudan Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen anında akla gelen ve kabul edilme primi olmayan  sözde neden, noksanlık ya da kusur.

Şöyle ya da Böyle; Ne iyi, ne kötü, orta derecede, âdeta. Aşağı yukarı, hemen hemen, yaklaşık olarak.

Tamtakır-Kuru Bakır; Bomboş, içinde hiçbir şey olmayan.

Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir Öyküde kastedilen de budur, her ne sözün sahibinin Hazreti Ali olduğu bilinirse de. Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.

Yayvan Ağızlı; Fiziki olarak ağzı yamuk, üst ve alt çeneler arası uzaklık ve yanların değişik boyutta olması, mecazi olarak ağzından çıkanı kulağı duymayan, ne dediğini bilmeyen.

(6) Havada bulut yok, bu ne dumandır, Mahlede ölüm yok, bu ne figandır. Muş yöresinin sahiplendiği bu türkü aslında Yemen türküsü olup bazı eserlerde “figan” kelimesi “şivan (çoban)” olarak da geçmektedir.

(7) Kur’an’ın 3. (Al-i İmran) Suresi, 185. Ayetinde ve 29. (Ankebut) Suresi, 57. Ayetinde; (mealen) “Her canlı ölümü tadacaktır” denilmektedir.

(8) Dediler, zamanla azalırmış sevgiler, olsun bana seninle geçen yıllarım yeter… şeklinde başlayan Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi İlter YEŞİLAY’a, Bestesi; Bilge ÖZGEN’e aittir.

(9) Yemin; Allah’ın isim ve sıfatlarından birine ant içmekle yapılmaktadır; “Vallahi, Billâhi, Tallahi, and olsun, Allah şahit, Allah hakkı için vb. gibi.

Üç Yemin;

Yemin- Lağv; Yanlışlıkla ve doğru zannedilerek yapılan yemin,

Yemin-i Gamus; Bile bile yalan yere yapılan yemin,

Yemin-i Mün’akide; Mümkün olan, geleceğe ait bir şey için edilen yemin.

(10) İsim Konulmasında Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler ki bunlardan biri de yeni doğan çocuğa isim konulmasında sağ kulağına ezan okunması, sol kulağına kamet getirilmesidir.

Bir Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!”  Öykü içinde bir kısmının yanlışlıklarını işaretlemeye çalıştım. Yazıda dikkatimi çeken bir inceltme işaretinin önemi; Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. “İnkilâp=bu köpekler, İnkılâp=terakki, ilerleyiş, Sıla=özlenen yer, Sila=Gümrük Deposu, Münakasa=eksiltme, münakaşa=tartışma , Can =içimiz, Çan=zil, kampana” demekle de bir noktanın ya da çentiğin önemini vurgulamak isterim.

(11) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. TÜRK ATASÖZÜ. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair atasözü.

(12) Anasına bak, kızını al, kenarına bak bezini al… Sözün aslıdır. Öyküye katkısını arzuladığımdan “Anasına” yerine “Babasına” demek geçti içimden.

(13) Yaşlılıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, yoksulluktan önce zenginliğin, meşguliyetten önce boş vaktin, ölümden önce hayatın kıymetini bilmelidir.  Peygamberimize mal edilen bir HADİS

Yaşlanmak isteriz. Ama yaşlılıktan korkarız. Bu; hayatı ne kadar sevip, ölümden nasıl kaçmak istediğimizi gösterir. LA BRUYERE

(14) Tavşan Sidiği Denize Fayda; Sözün aslı; Fare (Sıçan) sidiği denize katık (fayda) şeklindedir. Yani küçük ve az görüp bazı şeylerin önemsenmemesinin yanlışlığının ifadesidir.

(15) Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm… diye başlayan şarkının Güftesi; Halim BÜYÜKBULUT’a, Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup (En iyi yorumlayan sanatkârlardan ilki de kendisidir, sanıyorum) eser; Hüzzam Makamındadır.

(16) Madem dilber meylin yoğudu bende / Ezelinden ikrar vermeye idin… KARACAOĞLAN

(17) Söylemek Gereksiz; Öyküde belirtilen adresteki tüm kelimeler ve rakam Atatürk’le ilgili.