Bu Kurban Bayramında neşem oldukça yerindeydi. Hükümet tüm Müslümanlara, Müslüman geçinenlere, dindar ve kindar kesime kolaylık yapmış, bir bakıma kıyak geçmiş(1), tatil için fırsat avantajını yakalayıp, kullanmayı bilebileceğim bir şekilde bayramı, takvimin nimetlerinden faydalanarak dokuz gün olarak ilân ve tescil etmişti(1).
Allah’ları var, eğitimle ilgili sınavları öğrencilerin haletiruhiyelerine(2) önem vermeksizin erteleyerek seçimleri yaz tatillerine rastlatmışlardı. Belki gücenecekler çıkabilir olabilir ama önemi olmayan olayları örneğin Kutlu Doğum Haftalarını(3) her yılın 23 Nisanlarına rastlatsalar da zaten 365 günün yarısının tatil olduğu ülkemde bu başarılarını alkışlamamak olmazdı, içtenlikle alkışlamalıydı bu kararı.
Aklımın ermediği her yıl 11 gün öncesine gelen dini gerçeklerin, Kutlu Doğum Haftası olarak her yıl neden hep 23 Nisana rastladığı? 19 Mayıslarda, 30 Ağustoslarda, 29 Ekimlerde niye bayram yerine yurt dışı ziyaretler, yurda davetler, sağlık sorunları gibi mazeretler üretilmesi de bir başka muamma(4)? Konu uzun, gerekçeleri, savunmaları bir kenara koymak, en iyisi olacak galiba…
Görevli bir havaalanı elamanıydım, bir kısım avantajlarım olmasına rağmen, var edilmiş bu imkândan yararlanarak, babamı ve annemi rahatça gezdirmek, onların kurbanla ilgili bir kısım arzularını da yerine getirmek için arabama binmiş ve hep beraber İzmir’e yönelmiştik.
Zamanında İzmir için şu şekilde dizeler sıralanmıştı, hepsini hatırlamam mümkün olmayan, ama denememi de kimsenin engelleyemeyeceği;
“Geldim, gördüm! ... Ve sevdim örneği bu şehirde,
Maviyi gökte, denizde yaşadım İzmir’de,
Bir yanda dağlar, bir yanda ova, deniz bir de,
Sanırım yaşam bile güzeldir boş kabirde.
Cenneti bilemem ama İzmir olsa gerek,
Ulaşılması düşünülen gerçek bir erek,
Mutlu, hem mesut oldum ben İzmir’e giderek
Balığı güzel, üzüm güzel, hatta incir de.
Karşıyaka bir yanda, Konak diğer bir yanda,
Tükenir mi ömür (bile), yok eden talanda?
Anlatılamaz bir şehir doğruda, yalanda
Gönlüm kalmıştır bir uçakla Gaziemir’de.
Varyant, Teleferik bir âlem ki, sorma gitsin!
İskelede tutulan balık, hepimize yetsin,
Dersin; “Özlem, burada, İzmir’de toptan bitsin!”
Özlem çekenler için bu (belki); gerekir de!
Hatıralarımda yer alır, Göztepe, Altay,
Bel Kahve’de içilir mükemmel, demli bir çay,
Güzel, iyi insanlar; çoluk-çocuk, bayan-bay
Beton yığınını unutmalı Mavişehir’de.
Demokrasi-hürriyet yaşar İzmir soyunda,
Yaşam şekil bulur, toprağında ve suyunda,
Mutluluk-saadet yürünür Kordonboyu’nda
Yaşamı uzatmağa artı ömür verir de.
Ege’nin doyulamayanı, sanki bir inci,
Bu kıyılardaki iller içinde birinci,
Türkiye’min umut dolu yarını, sevinci,
Anlatmak zor İzmir’i (sanırım), bu devirde.
Muhteşemdir mavi deniz, al yazmalı dağlar,
Görenlerin yüreklerinde aşk, sevgi çağlar,
Görmeyenlerse göremediklerine ağlar,
Hele bir dene, çıkamazsın içinden, gir de.
Gezmeğe gitmem etkiledi beni o kadar,
Kim bilir başka ne doğa güzellikleri var,
9 Eylül İzmir için en kuvvetli duvar,
Bu şehir için yazılır; roman da, şiir de.
Sanki yıllar öncesinden burası evimdi,
Aslında küçük bir ziyaret için geldimdi,
Ayrılmak, düşünmek kadar zor, n’olacak şimdi?
Ben gideceğim, ama ben kalacak İzmir’de!(5)”
Adım Göksenin. Babam içindeki göklere egemen olma arzusunun, kendisinin kısıtlı imkânları nedeniyle önüne geçememiş, bana kendini ve gökleri yaşamam için o ismi koymayı uygun görmüş. Tüm çabalarıma, yüksek tahsil, belki de kurallara uymaksızın Türk Hava Kurumunda paraşütle atlama, askerlik görevimi komando(4) olarak yapmama rağmen pilot olamamıştım.
Ve de en önemlisi babamın tüm destek, ilgi, araştırma, soruşturma, ilgilenme ve kovuşturmalarına rağmen, kalbimde oluşan ekstrasistol(4), anormal kalp çarpıntısı(2), kalpte tekleme(2) artık her ne denirse o ufak pürüz(4), benim göklerin hâkimi olmamı engellemişti.
Evet, pilot olamamıştım, ama yeteneklerim, bilgi birikimim, arzu ve dileklerim ve de devletimin verdiği imkânlarla bir havaalanı görevlisi olarak sık sık göklere hâkim olma serüveni yaşıyordum.
İnsanın içindeki ihtiras(4), mutlu olmasına yetiyor, hatta artıyordu bile. Ankara’da görevli bir elemandım. İlerleyen zamanda babamın yatalak gibi, annemin de ayakta olmasına rağmen bakıma muhtaç olması nedeniyle atanmamı istemiştim İzmir’e. Bekliyordum…
Anne ve babamın bakımları için Türk, Kırgız, Azeri, Rus bulduğum tüm hizmetlilere oldukça doyurucu bir ücret ödememe rağmen, en fazla iki, bilemedin üç ay dayanabiliyorlardı anne ve babamın hizmetlerine. Kimi; “Kusura Bakma Abey(2)!” kimi; “Özür dilerim komşi(2)!” deyip aldıkları ücreti bile iade etmek arzusuyla “Allahaısmarladık!” deme tavrını yaşıyorlardı ne de olsa insan eti ağırdı(6).
Hiçbirinin ücretini iade etme tavrını, isteğini, dileğini kabullenmedim. Sanırım bunda babamın da, annemin de huysuz(4), geçimsiz, kaprisli(4), aşırı istekli olmalarının etkisi de olsa gerekti, yaşlarının ya da gereken yardımı aşırı şekilde görmek istemelerinin gereği.
Ablamın sık sık, eniştemin sıktan biraz kısıtlı, hatta yeğenlerimin genelde ziyaretleri, özenleri, himayeleri, arzularını yerine getirme dilekleri, sevgi yönünden manevi ve gereğince maddi ihtiyaçlarını karşılamaları yeterli olmuyordu.
Oysa annemin de, babamın da paraları-pulları, her şeycikleri vardı, öbür tarafa götürmelerinin asla mümkün olamayacağı. Atamamın çıktığı ve içindeki kiracıyı ev sahibi olmanın avantajı ile çıkarabildiğimiz takdirde İzmir’de atalarımızdan kaldığı için yerleşmeyi düşündüğümüz, o mükemmel evde rahat ve huzur içinde yaşayabilecektik.
Komşi de, abey de, dünya erenleri(2) denenler de oldukça mevcuttu İzmir’imde.
Babamın bir devlet memuru, annemin öğretmen olarak emekli olduklarını söylemem gerek! Neredeyse ben emeklilik çağıma yaklaşıyordum desem espri(4) olarak, onların da zamanın koşullarına göre neredeyse emekli olmaktan bile emekli olacaklarını iddia edebilirdim.
Ablam gibi evli-barklı olmadığımdan tüm yük omuzlarımda olduğundan, handiyse(4) babam ve annem için benim de “Emeklilik vaktimin geldiğini düşünmemde hiçbir abartı yok!” gibiydi, gibime gelir!
Ben annemin ve babamın başlarında olsam, doktora gerek kalmadan, ablamla, hatta iyi bir hatta iki yardımcı ile onları tedavi etmem, her dertlerine koşmam, ilgilenmem mümkün olabilirdi, haksız, yanlış, abes gibi görünecek olsa da iş-güç umurumda değildi. İzmir’e tayin olmak için dilekçe vermiştim ve çok zaman vaktim uygundu.
Uçaklar kendi kendilerine inip kalkıyorlardı bensiz, üstelik hiçbir vukuat(4) olmadan. Tüm pilotlar, hostesler, kabin memurları(2) arkadaşlarım, kardeşlerimdi, yerdeki görevli, bana destek olanları, benimle aynı koşullarda, fedakârlık ederek benim yerime de göreve devam edenleri saymam bence onlara karşı haksızlık, saygısızlıktı, benim ailevi durumumu bildiklerinden dolayı.
Bir bakıma işte bu nedenleydi, bu bayram için sevincim ve arabamla İzmir’e yönelişim. Yazdan arta kalmış, İzmir için yaprakların sonbaharla inatlaşırcasına dallarına tutunmaya çalıştığı günlerin berisinde, sıcak bir günde olmuştu İzmir’e yönelişim. “İyi ki arabam varmış!” diye düşünmüştüm.
Kısa olmasa da uzun da olmayan bir süre sonunda ablama, enişteme, orada yaşamak arzusundaki diğer konutlardaki kardeşlerimi ve yeğenlerimi ziyaret etmek, görmek, kucaklayıp koklamak, öpmek; sevinç ve mutluğum olacaktı.
Doğal olarak; İzmir’e taşınabileceğimizin beklentisini de ve onların annem ve babam konusunda yardımlarını da beklediğimi anlatacaktım!
Bu arada hemen ekleyeyim ki, babamın memuriyeti nedeniyle doğum yerim de, nüfus kütüğüm de ayrı yerler olsa da ben halis, muhlis(2) İzmirliydim.
Trafik yoğunluğunu düşünerek gece yarısından sonra çıkmıştım yola. Otoban ve ışık ikazları yardımcımdı. Bir gün evvel arabamın, yağına, suyuna, tuzuna, şekerine(!) baktırmış, yakıt deposunu da tamamlatmıştım.
Karnını doyurunca, bayram temizliği gibi temizliğini de yaptırınca saat gibi çalışan arabamın maşallahı vardı; 100 metre koşucusu gibi süratli, çabuk, maraton koşucusu gibi güçlü, dayanıklı…
Sabah kahvaltısına yetişmemiz sürpriz olacaktı, nitekim oldu da. Bayram namazına ucu ucuna yetişebilmiştim, sadece ben, babamı, annemi ablama bıraktıktan sonra. Annem, babam kurbanlıklarını “Kesilmek ve yemek kazanına konulmak” kaydıyla iki yardım kurumuna bağışlamışlardı.
Eniştem ise kendi kurbanını bahçesinde kesmek dileğindeydi ve o kurban hepimize yeterdi, dini gereklilikleri de hallettikten sonra.
Yeğenlerimin mahzun gözlerinin ucunda eniştemin kurbanlığı akıbetini(4) bekliyordu. İyi ki annem, babam kurbanlarını bağışlamışlardı, yoksa üç tanesinin hakkından gelmemiz mümkün değildi, ancak bir tanesinin hakkından gelebilirdik.
Eniştem uzman değilse de kesim konusunda ustaydı. Hiçbir bayramda kendi bedeninde bir arıza ya da telefata(4) neden olmadığı gibi, bu bayram da çocukları evin içine gönderip; “Bismillâhi Allahüekber!” diyerek gerekenleri başından sonuna kadar kendisi tek başına halletmişti.
Eh! Biraz da olsa benim ve ablamın inkâr edilmesi(1) zor katkılarımız olmuştu tabii.
Yaradılış itibariyle beni, annemi ve ablamı kan tutar(1), kurbanlık kesilirken bırak bakmayı o “Kıh!” sesini duyarken bile tüylerimiz diken-diken olurdu(1). Ancak sonrası “Homini gırtlak(7)” moduna girince de bizi tutana aşk olsundu(8)!
Aileyle birlikte yaşanan bayram sabahlarının mutluluklarla dolu olduğu bir gerçek! Ancak zorunluluklar da inkâr edilmemeliydi. Eniştemin ailesi de İzmir’deydi ve onların da oğullarını, gelinlerini, torunlarını görmelerine ve onların sevgilerini hissetmeye hakları vardı.
İnsanların mutlulukları bazen umulmadık bir şekilde kısıtlanıyordu. Bu, onlar için doğanın bir terbiyesi, ya da aşırı coşkuyu ve sevgiyi engellemesi olsa gerekti.
Akrabalarımızdan babamın ablası olan halam bayramın birinci gününün telâşının bitmesini bekleyip gece yarısını az biraz geçerekten emaneti teslim etmişti Tanrısına.
Yaşlılığın ilerisinde ne kadar sebep sayılırsa sayılsın, onlardan biri ya da birkaçı olsa gerekti ölüm sebebi. Ancak bu bayram gününde hiç de hatırımızdan geçmezdi.
Öğrendiğimiz vakitte uçakla da olsa hiç olmazsa cenaze namazına yetişmemiz için İzmir’den Ankara’ya ulaşmamız mümkün değildi. Belki ben tek başıma olsam ulaşabilirdim, uçakla, arabayla, ya da şöyle-böyle herhangi bir imkânla. Ancak babamın ablasına, annemin görümcesine vazifelerini yerine getirmelerine engel olmam mümkün müydü?
Her türlü Trafik Cezasını riskini göze alarak(1) annemin ara sıra da olsa “Yavaş Oğlum!” diyen öneri ve tehditlerine kısmen de olsa uyarak ikindi namazından birkaç dakika önce camiye ulaştık. Halam musalladaydı(4). Babam, ister istemez gözyaşlarına engel olamadı.
Vakit namazı, sonrasında “Hatun kişi niyetine” cenaze namazı ve halamı, onun çoluk, çocuk ve torunlarıyla mezara indirilişi…
Sonrası…
“Bir varmış, bir yokmuş…”
Gece yatısına hiç de gerekmediği halde akrabalardan biri aldı bizi evine, evimiz boş olduğundan, otele gitme arzumuza kulak asmaksızın(1). Babam ısrarcı, annem destekleyici idi, halamın dini vecibelerden(9) sayılan(!) yedi mevlidine kadar kalmak için, anlamı her neyse…
Mevlit okunurken cep telefonum çaldı ısrarla. Biz burada huşu ile(4) mevlidi dinlerken, eniştem de babasını yitirmişti, hemen bayramın ertelerinde, yani halamın yedi mevlidi okunurken.
Oysa daha genç sayılırdı, babamın yaşını dikkate alırsam, biraz kiloluydu o kadar. Galiba “Boğazına hâkim olamamıştı!” diye düşünmem gıybet(4), ya da günah olabilir miydi?
Babam, ertesi gün kaldırılacak cenaze için; “Gitmemiz gerek!” dedi. “Emir, demiri keserdi!”
Hemen yola çıktık, bu kere vaktimiz müsaitti, gecikme telâşımız yoktu, dura-kalka(2), gak-guk(2), ihtiyaç molası vere vere ilerliyorduk.
Yakıtımız bitmek üzere olduğundan bir istasyona girmiş, yakıtımızı almış, tam yola çıkmak üzereyken arabamızla aynı marka ve modelde ve fakat beyaz renkli bir arabaya yol vermek zorunda kalmıştım. Ne de olsa anayolun sahibi o idi ya!
Şoför dikkatsiz, ya da araç hakkında bilgi noksanlığı olan amatör bir şoför olsa gerekti. Sol arka tekeri ya patlamış yahut da inmiş, jantı neredeyse yere sürtmek üzereydi.
Arkasına oldukça yanaşıp, korna çalıp selektör yaptım ve yetmeyeceği düşüncesiyle elimi camdan çıkartarak “Sağa yanaş!” şeklinde işaret yapmaya çalıştım.
Önce yavaşlar gibi olan araç, sonrasında “Can havliyle(2)” diyebileceğim bir şekilde süratlendi ve TIR’ların park halinde olduğu bir cebe girip durdu.
Sanırım bu, belki de kendini emniyete alma düşüncesinin eseriydi. Belki kaba bir benzetiş, muhtemelen TIR şoförlerine hakaret gibi olacak, ama varsayım(4) olarak “Yağmurdan kaçarken, doluya tutulmak!” olarak da düşünmemeliydi mi? Belki de “Denize düşen yılana sarılırdı!” demem mi daha uygun olurdu?
Direksiyondan genç bir kız arabasından indi, sinirliydi, belki de rahat kullanmak için giydiği topuksuz sağ ayakkabısıyla toprağı dövüyordu, neredeyse; bunun anlamı bana göre; “Neden beni durdurmaya çalıştınız?” sorusunun şekillenişi gibiydi.
Babamın da benimle birlikte araçtan indiğini görünce ayaklarının temposu değişti, yavaşladı ve tekrar; “Neden?” dercesine yüzüme baktı.
Ben yaşamımda, şu ana kadar böyle bir bakışla, böyle sinirle tebessüm diyeceğim bir tavır(4) ve güzellikle karşılaşmamıştım(10), yemin ederim.
“Hanımefendi” demek yerine şaşkınlığımla; “Kardeşim, bacım!” demek geçmişti içimden, köyden inip şehre yerleşmemizin üzerinden çok zaman geçmiş olmasına rağmen, hele ki arabanın arka kapısı açılıp bir erkek çocuğu da arabadan inince.
“Sol arka tekerleğiniz patlak, ya da tubeless(4) lâstikse havası inmiş, arabanın çekişinde normale göre hiç mi bir ahenksizlik hissetmediniz? Hiçbir güçlük çekmedi mi dikkatinizi efendim? Onu ikaz etmek istemiştim size korna çalarak ve farlarla selektör yaparak…”
“Fark etmedim!” derken sözü mahcubiyetten(4) ziyade, azarlar gibiydi.
“Yardım edeyim, üç-beş dakikalık iş, TIR şoförü arkadaşlar da yardım ederse, hemen yola devam edebilirsiniz!”
“Olur! Teşekkür ederim! Asabiyetten(4) kaşları eğilmiş, gözleri çakmaklaşmıştı sanki.
Arabanın ön koltuğu, arka koltuğunun çocuğun oturacak kadar bölümü, üstelik bagaj da zımbacık(1) doluydu. Bu, stepneyi ne kadar zorlukla çıkartacağımın da belgesi gibiydi.
Nitekim arka bagajda gözüme rastlayan şey, belki de yükün çokluğunun bende yarattığı şaşkınlıktı, “Şaşırmadım!” desem, yalan, ama neden? Çünkü uğraşarak, didinerek kontrol ettiğim stepnenin de uzun zamandır kontrol edilmeyişi nedeniyle havası yoktu, ya da stepne de inikti.
Allah insanlara, zekâ vermekte belki kısıtlama yapmak, ya da bonkör davranmak(1) yerine, çekimser, tasarruflu davranmış olsa da zeki olmasam da akıllıydım galiba, azıcık da olsa. Kendi arabamdan stepneyi çıkardım ve;
“Eğer mümkünse, arabamı kullanabilirseniz ki aynı cins, aynı model, renginden başka, en yakın benzinliğe gidin, ihtiyarları bekletmenin doğru olmayacağını siz de kabullenirsiniz herhalde, beni orada bekleyin. Sanırım orada lâstik tamircisi, ya da hava basma makinesi olabilir.
Ben lâstiğinizi değiştirir değiştirmez hemen gelirim!” derken, kendi arabamın bagajından birkaç gazete ve çöp torbası almayı ihmal etmedim. Öyle ya, zımbacık dolu araçtan çıkaracağım lâstiği nereye koyacaktım ki?
Delikanlı, benimle kalma arzusunu hissettirdi.
“Lâstiği çıkardıktan sonra nereye koyacağım ki delikanlı? Arabada sana yer kalmayacak galiba, maalesef. Sen de annenle beraber git!” dedim, kafamın çalışmaması özrünü umursamaz gibi.
Öyle ya; stepneyi bir yere sıkıştırırsam, diğer yer o genç adamın olmaz mıydı ki? Gaf(4) işte! Sanki o genç kadın, bu genç delikanlının annesiymiş de…”
Lâstiği değiştirmem, işlerin bitmesi, benzin istasyonuna geldiğimde, lâstik tamircisinin yardımıyla lâstikleri değiş tokuş yapmam ve gereklilikleri halletmem bir bakıma kısa sürmüştü.
Çünkü çoğumuzun dubleks dediğimiz “tubeless” tipti lâstikler için yapılması gereken gereklilikler bu nedenle çok kısa sürmüştü.
“Aldım, kabul ettim, zahmet oldu, sağ olun, teşekkür ederim!” ve karşılığı “Aman efendim ne beis var(1)?” Her ne demekse, karşılıklı klâsik sözlerin ardından genç kız, ya da oğlu olan genç anne gülümsemiş, hatta gülmüştü bile galiba.
Oğluyla beraber, tek başına seyahat eden bir kadın ve ben…
Canım acıyordu, hissediyordum, doğrusunu söylemem gerekirse. Arabasına binerken;
“Acelemiz var, hemen yola devam etmemiz gerek!” dedi. Gülümseyince, gülünce gözlerinin içi gülüyordu(11). Kendimi ona vermiş ve geri alamamıştım, hakkım(1), haddim olmadığını(1) bile bile.
O benzinlikten ayrılırken bir şarkı sanki gecenin bu vaktinde tüm evreni aydınlatıyordu; “If you go away…(12)” şeklinde.
Ne uzaklaşması? Gitmiş, kaybolmuş, yok olmuş, yitmişti, o adını bile söylemeyen efsane.
Dalgınlığımda, ya da hakkım haddim olmadığına inandığım güzelliğinden etkilenişim nedeniyle arabasının plâka numarasını zihnime kazımayı ihmal etmiştim, her ne işe yarayacaktıysa? Hem aracının o kadar yüklü olmasını, “Oğlu” dediğim o genç delikanlıyı bile arabasına sığdırmak için sıkıştırmasını ve gülümsemeye çalışmasına rağmen o hüzünlü halini algılamak konusunda yoksunluk, cahillik içindeydim.
Ya da şöyle söylemeye çalışayım; bir bakıma anlamını adlandırıp çözümlememin mümkün olamayacağı bir rüya görmüştüm, hayattayken, ayaktayken, gözlerim açık. Bir rüzgârdı(13), ya da kasırga olduğunun farkında olmadığım, olamadığım, kısaca.
Unutamıyordum, unutmam da mümkün değildi. Hatta “Çık arkasından, takip et, hiç olmazsa arabasının plâka numarasını öğren, ara, araştır, bul, tanımaya çalış!” o bile gelmiyordu aklıma. Hem gelse bile bu bir insana karşı saygısızlık olmaz mıydı, hele ki bir cenazeye giderken, hele ki annem, babam yanımdayken?
Bu düşüncelerim, ben ayaktayken, hiç de ilgisi olmadığı halde gidip de geri dönmeyecek bir geminin arkasından(14) bakar gibi, ağzım, ellerim, kollarım açık bir şekilde gerçekleşmişti, farkında olmadığım.
Bunda annemin ve babamın benzin istasyonunun kafeteryasında gevşekçe oturmalarının da, vaktimizin uygun görünmesinin de etkisi var mıydı, bu; düşüncelerim arasında not olarak yer almamıştı.
Yola çıktık yeniden, ahenksiz…
Eniştemin babası için gereklilikleri yaptık. Tatilim olan sayılı gün, hele ki git-gel trafiği ile çabuk geçmiş, geçiyordu. Bu kez dönerken araba kullanmak hiç içimden gelmiyordu. Dalgınlığım, gönül yorgunluğumun, sözüm ona tatil yapmakla gevşeyeceğini sandığım fiziksel yorgunluğumu tetikledi, belki de beynimdeki şekiller, sözler, gözler yanlışları yaşatacağı inancını yaşıyordum.
Bu vakitten ya da üst üste yaşadığım “Giden gemilerden” birinin yaşamımdan, diğerinin dünyamdan çekilişi hüzünlendirmişti beni ve canım yanıyordu hâlâ.
Ve canımın yanması yaşam düşüncemi de yok etmişti. Ancak ola ki arabamla giderken kaza yaparsam, hele ki suçlu olup karşımdakilere bir şeyler olursa suçsuzluğumu nasıl iddia edebilirdim ki, ölüp kurtulsam da, yaşayıp vicdan azabı(2) çekerken? Arabamı, arkadaşlarımdan birinin kapalı garajına bırakıp annem ve babamla birlikte uçakla dönmüştüm şehre ve işimin başına, bir-iki gün erken gözükse de.
Uzun süreli karmakarışık da olsa, bir tatilden dönüş ne kadar monotonlaştırır(1) insanın yaşamını? Zevk alamaz insan yaşamdan, hele ki yüreğinde de hakkının ve haddinin olmadığı inancını yaşadığı bir ağırlık, gönlünün her şeye rağmen dolu oluşunun yorgunluğu varsa.
Ve mesainin başladığının farkında olmayan insan, mesainin bitmesini dört gözle bekliyordu, arzulasa da, ulaşamayacağı geleceği bile bile.
İçkiyi severdim, aram iyiydi de, hem dost meclislerinde, hem de kendi dünyamda. Hem artık içiyorsam, sebebi vardı(15).
Eğer ufak bir şişeyi tek başıma kendimle üleşirsem bir avuç sarı leblebi yetiyordu bana, kendi başıma, kendimle, Atatürk’üm gibi. Üstelik benim Atatürk’üm gibi; “Vatanı kurtarmak, lâik bir cumhuriyet kurmak” gibi dertlerim de yoktu. Gerekli olan sadece kendimi kurtarmaktı!
Evvel Allah bir avuç leblebiyle ayarında bırakmasını, kimseyi rahatsız etmemesini, anneme ve babama hissettirmemesini bilirsem içki mutluluğumdu.
Ve “Dünya var imiş, ya da yoğ imiş! (16)” umurumda olmuyordu. Hele ki unutmam gerekeni unutmayı başarabilmişsem!
Ama bir yere kadar! Ya da kaderin, Tanrının müsaade ettiği ana kadar…
Sonrası? Sonrasını ancak Tanrı bilebilir, yaşatabilir, ya da bitirebilirdi, kulunun yanlışlıklarına ne kadar ve ne zamana kadar sabredebilirse. Tövbe(4)!
Felsefem(17); doğru dürüst ve ayarında içki içen insanların içten pazarlıklı olmayacakları(2) idi. Kötülük düşünmez, kötülük düşünmeye vakti de, imanı da olmazdı. Çünkü beyninin o bölgeleri uyuşur. “Allah!” diyerek her şeyi o yüce varlığa sığınarak yapan din bezirgânlarının(2) (sözüm meclisten dışarı(18) beyinlerinin o tarafları ise hep ve her zaman açıktır.
Şimdi aklım başımda değildi. Başımda olması gereken aklımı o genç anne alıp gitmişti. “Kader, kime şikâyet edeyim (ki) seni? (19)”
Ola ki, hayallerimi zorlasam bile gerçekleşeceği konusunda umudum olmasa da, karşılaşırsam, demek isterdim ki;
“Evli-barklı, çoluk-çocuklusun, ama gönül ferman dinlemiyor(1)…”
“Seni ne çok sevdiğimi, söylesem de bilemezsin…(20)” bir şarkı olsa da içimden gelen bir seslenişti.
Haddimi bilmeliydim, karşımdaki aileye saygım olmalıydı, unutmam gerekeni, unutmam gereken anları kazanmam için bu zıkkımla ciğerlerimi biraz daha törpüleyip hırpalamalıydım. Gıyabında(4) da olsa, karşımdaymış gibi ondan özür dilemeli, saygısızlığımı affetmesi için dizlerine kapanmalıydım. Ama öncelikle Tanrım affetmeliydi beni, felsefem bunu emrediyordu.
Tahminimde yanılmayacağım bir sezgi(4) vardı içimde. O genç kız, ya da genç anne, beni benzinlikte beklerken, adımı, sanımı, telefon numaramı, arabamın plâka numarasını anne ya da babamdan öğrenmiş olabilirdi, bir düşünce, tasarı, varsayım, ihtimal ya da özlem…
Belki de annem babam onunla ilgili bilmediğim gerçekleri, adını, sanını öğrenmiş olabilirlerdi.
Anneme ya da babama şu ya da bu şekilde sorup öğrenmemin mümkün değildi. Hem, öyle olsa bile aramadığına göre ilgisini çekmemiş olmalıydım, ya da annem, babam “Şöyle de şöyle…” diye başlayan cümleler dizisiyle bana yarayacak sözleri uygun görmemişlerdi.
Düşüncelerimin en acı verici yanı, kapsama alanım(2) içindeki “Evli oluşu” idi. Ne demişti birileri;
“Rüya ve hülya yaşanmaz
hissedilir
Sevgi ve aşk hissedilmez
(belki, ama)
Yaşanır!(21)”
Günlerden bir gün, bir mesai zamanında cep telefonumdan aranmıştım. Gördüğüm numara, İzmir’e ait, bir mekân numarasıydı. Duymak istediğim, hafızamdan silemediğim, hissettiğim, arzuladığım, duymak istediğim ancak bana ait olmayanın numarası olabilir miydi bu? Aradım;
“Göksenin Bey! Acele etmemin ve yüklü sorunlarımın gerekliliği nedeniyle, size yeterince ve gereğince teşekkür edemedim. Sağ olun! Sadece hareketimle ilgili kısa bir bilgi vermemin gerekli olduğu inancındayım, acele edişim konusunda. Annemi ve babamı yitirdim. Daha sonra öğretmen olarak yıllardır özlemle beklediğim şehrime atanmam nedeniyle kardeşim İhsan’la İzmir’e gitmemiz gerekiyordu...
Anneme babama ait çok özel eşyaları arabama yükledim ve gecikmemem gereken zamanda yola çıktığımda rastladım size. Tekrar teşekkür ederim, sağ olun!”
“Aramama izin ver lütfen. Bu ev mi, okul numaranız mı?”
“Postaneden arıyorum, özellikle. Hiç gerekli değil, sağ olun tekrar ve Allahaısmarladık!”
Cevap vermemi beklemedi. Muhtemelen beklentisi yoktu, sözlerinde; “Özellikle” kelimesini vurgulayarak söylemiş olsa gerekti. Yahut da beklentisi bir başkası için olsa gerekti. Abla kardeş olduklarını öğrenmemin mutluluğuyla hissettiklerimi hissetmesini nasıl bekleyebilirdim ki?
Karanlıkta göz kırpıp, bu göz kırpışından sonra el yordamıyla arayıp bulacağım umudunu yaşayıp bekleyen bir zavallıydım, ya da bu tarifin içine sığacak bir başka varlık…
İzmir, hatta dünya kazan olsa, ben kepçe olup onu arayacaktım, “Yaşam sebebimin olduğu” da karşılaşmamızın ilk anında söyleyeceğim söz olacaktı. Her hafta sonu İzmir’e gidecektim, anne-babama gideceğim yer ve sözüm ona görevim konusunda yalan söyleyerek, bazen de doğrudan doğruya ablamı, yeğenlerimi özleyerek gibi.
Umudum; bir ahır, ya da depo dolusu samanlık içinde iğne aramak, ya da bir traktör römorku dolusu pirinç içinde bir çakıl taşını bulmak şeklinde gerçekleşecek olsa bile onu bulmak, yaşamda bir ya da bir arada olmak görünmese de etkilenmek ötesinde hayallerimden ve düşüncelerimden asla çıkmadığını, sevdiğimi söylemekti.
Ve hemen dilekçemi araştırıp soracaktım öncesinde İzmir’e atanmam için verdiğim. Annemi ve babamı da yanımda götürmek yükümlülüğümdü. Eğer atamam İzmir’e olursa bıkmaksızın, usanmaksızın tüm İzmir’in de, ilçelerinin de okullarını arayışım olacaktı, cisminden başka hiçbir şeyini bilmediğim bana tahakkümünü(4) inkâr edemeyeceğim genç kızın.
Bir kez daha söylemek isterim ki, o tüm varlığıma egemen olan “Dünyadaki biricik sevdiğim(22)” ayrıca o; kokusunu yitirmeksizin ciğerlerime hapsettiğim; “Mis kokulum, Dünyamın aydınlığı” idi.
Geliyor, gidiyor, şehri harmanlıyor, ama rastlayamıyordum ona, ne okullarda, ne de caddelerde, sokaklarda, balkonlarda, “Sapık” sözünü hazmederek. Hem artık onun benim olmasında bir sakınca olmadığı kanaatindeydim, çünkü benim sevgim ikimiz için de yeterliydi.
Eğer evli değilse, ya da “Evlenme amaçlı olarak bir arkadaşı varsa” diyerek mülâhazat hanesini(2) açık bırakmamamın gerekli olduğunu da aklımdan çıkarmamam gerekti.
Annem-babam gamsız-meraksız, ablam-eniştem şüpheli, yeğenlerim mutlu, amirlerim ise özellikle atama dilekçemi tekrarlayışımdan sonra tedirgindi. Annemin, babamın ve ablamın da desteği ile bakımlarının gerekmesi nedeniyle atamamı istediğim yalanım işe yaramış ve İzmir’e tayinim şıpınişi(4) yapılmıştı.
Bunun bana iki türlü yararı olmuştu, ileriler için üçüncüyü umut etmemin de hiçbir sakıncası yoktu. Birincisi; onu aramak için geniş boyutlu vaktimin olması idi.
İkincisi ise evimizin boya-badanasını yaptırmamız nedeniyle tiner, aseton, boya kokusuna tahammülü olmayan, alerji(4) konusunda üstün(!) yeteneklere sahip annemin ve dolaysıyla babamın ablamda kalmalarıydı.
Bu kokunun benzer bahanelerinden(4) biri olan içkiyi, zorlama olmadan, gönül rızasıyla, kendi kendime bırakmam, unutmak için gayretli olmak, hatta unuttuğumu iddia etmemdi(1).
Sigara alışkanlığım zaten yoktu. O yasak, yıllar öncesinin bir özentisiydi, bir kere deneyip de ağzımın payını aldığım(1). Bir övünme payı kendime; içkiyi bırakmam iyi bir gelişme, başarı idi, benim için…
Kabin Memuru olarak görevli bir arkadaşın eşinin doğum yapması nedeniyle, amirlerimin özrüme rağmen ara sıra gerçekleştirdikleri gibi o arkadaşım yerine İzmir-Ankara-İzmir seferi için kabin memuru olarak görev yapmak zorunda kalmıştım.
“Zorunda kalmak”; yavan bir cümle kurulumu olsa gerek, “Bayılmıştım(1), zevkle kabul etmiştim, kabullenmiştim!” cümlesi daha doğru ve gerçek bir söz olacak. Çünkü uçmak; sınırlı bir tatil süresi için şuradan-şuraya gitmek-dönmek şeklinde olmaksızın üstesinden gelemeyeceğim bir tutku, zevk, mutluluk ve heyecandı benim için.
Sırf bu nedenle bazen şirkete ait uçakta boş yer olursa, uçuş listesinde görünmek kaydıyla, genelde çok zaman olmasa da bazı bazen hafta sonlarında kaçak yolcu, ya da yedek kabin memuru (meselâ!) oluyordum.
Ve ona rastladım. Demokrasilerde çare, bende niyetimi gerçekleştirme arzusu tükenmezdi, hele ki o koridor tarafına oturmuşsa.
Gerekli anonslar yapılmış, uçak kalkmış, hatta servis başlamıştı. Yanına yaklaştım, servis arabası yaklaşıncaya kadar olan süre içinde beni anlatma gayreti yaşayarak;
“Ne kadar saklanırsanız, saklanın. İsmimi biliyorsunuz zaten, hem yakamda da yazılı. İtiraz etmeksizin ya isminizi söylersiniz, ya da yolcu listesinden ben öğreneyim. Beni sevindirmek istemez misiniz, bu teşekkür ötesinde bir teşekkür olmaz mı?”
“Afitap!” dedi sessizce.
“Bir de ipucu lütfen! Ne zaman döneceksiniz?”
Biletine baktı;
“Yarın, gene bu uçak, saat 16.00 ve 11 C!”
“Beni görmeyi arzular, umursarsanız o uçakta da hizmetinizde olmayı isterim!”
“Estağfurullah(4)!” dedi aynı sessizlikle. Bir kabin memurunun bir yolcu ile uzun süreli sohbeti yadırganabilirdi. Bu nedenle onun; “Evet! Peki!” anlamında mı, “Hayır! Teşekkür ederim!” anlamında mı söylediğini anlayamadım ve zaten konuşma hakkımı sonuna kadar kullanmıştım, “Hangi anlamda?” diye sorma hakkım da kalmamıştı.
Ancak arayıp da bulduğunu yitirmemek insanlar için bir zorunluluk olmalıydı.
Gönül neyi, ne kadar arzularsa arzulasın, neyi gereğine uygun plânlarsa plânlasın olacakla, öleceğin önüne geçilemiyordu.
Evet, ertesi gün söylediği koltuk onundu, ben onu görmekten dolayı mutluydum. Kalkıştan inişe kadar koridoru birkaç kez arşınlamış ve bir ikram anında, annesini babasını anlatmak istemediği bir şekilde yitirdiğini fısıldamıştı.
İki kardeş onları gördüğüm gün, anne ve babasından kalan evin satış işlemlerini yerine getirmesinin gerekliliği nedeniyle hüznünü anlattı birkaç kelime içine sıkıştırarak.
Hostes arkadaşlarım merak etmişlerdi; “Kim?” diyerek. Yalanım hazırdı; “Uzun zamandır görüşemediğim akrabalarımdan biri, ‘Ne var, ne yok!’ ‘Çoluk-çocuk sohbeti!..’
‘En son anne ve babasını yitirdiğimizde görüşebilmiştik, hüznünü hâlâ engelleyemediği!’ işte!”
Ve uçuş listesine bakmaları ihtimaline karşı da ismini ünlemiştim; “Afitap!” Ve “Kardeş!” takıntısı da geçti aklımdan, onları inandırabilmek için, ama ölürdüm o zaman, onu canımdan çok severken onun için değil, onu saklamak için intihar etmem gerekli değildi!
Sözleri, arabasını tıka-basa(1) doldurmasının nedeni idi. Hüznüne rağmen gülünce hâlâ gözlerinin içi gülüyordu, belki de kurgum bu idi, daha fazlasına hakkım olmayan, işte o kadar!
O kısacık söz düellosu sona erdikten sonra başı eğik, ne bir başka şey sordu, ne bir başka şey söyledi, ne de bir şey istedi. Sadece, belki hüsnü kuruntum(2) olsa gerek, bakışları üstümde, gözleri gözlerimdeydi.
İniş anonsu öncesinde yanından geçtim ve “Ne olur, ara beni!” dedim. O vakte kadar hatırıma getiremediğim öğrenmem gerekenler geçti aklımdan. Beynimi emanete almıştı, bu nedenle “Aklımdan” dediğime bakılmamalı, aklım da ondaydı
Gene de onu yitirmemek, aramama ihtimaline karşı peşinden koşmak, onu takip etmekti niyetim. Ancak görev zamanı ve yeri değişmiş olsa da kabin memurlarının yapması gerekenler, diğer bir deyişle inen yolcuları takip etmeme, yalanlarına hosteslerin şüpheyle bakmamalarını temin etmek gibi lüksleri vardı!
Onu bir kere daha kaybetmiştim, “If you go away!” diye kendim kendimle didişirken(1). Oysa bir gün evvel gelip uçağını karşılayıp onunla İzmir’i paylaşamayışımın (bu kez akıl edemeyişimin demek içimden geçmedi), hüznünü değil ıstırabını yaşıyordum tüm varlığımda.
Onun bakışlarından anladığım kadarıyla beni aramayacaktı, bundan % 100 emindim, nereden bu kanaati yaşadıysam, haydi biraz yanılma payıyla “% 99,99 emindim!” diyeyim. Bu; benim avucumu yalamamın(1) simgesi, belirtisi, emaresi, sembolü, alâmeti farikası(2) artık başka her ne denirse o olsa gerekti.
“İnsanın ölesi gelir
Böyle mi olmalı yaşamın sonu?
‘Hayır!’ diyenin
alnını karışlarım!(23)”
Evet, pek yakışıklı değildim, mesleğim de belki muteber(4) sayılmazdı, üniversite mezunu, yani yüksek tahsilli olmama rağmen. Ama bir çırpıda(2) bir kenara atılmam, bir bakıma boş bir süt şişesi gibi kapı önüne konulmam gibi bir gelişimi de mantığım kabullenemiyordu.
Gözlerime öyle bakmak yerine, ne bileyim; “Tipim değilsin, enerji alamıyorum, elektrik yok, uyuşamayız, ben size fazla gelirim, sevdiğim biri var, nişanlıyım, nikâhlıyım, evliyim!” gibi bir şeyler söylese, yalan da olsa inanırdım.
Ama dediğim gibi; boş bir süt şişesi yerine bir peçete, ya da bilmem ne kâğıdı gibi kullanılmadan bir kenara atılmak zoruma gitmişti.
Gene de ve içimden geçirdiğim her şeye rağmen umutlanmamam için bir sebep yoktu, “Bir gün mutlaka!” şeklinde. Mademki iade şartı olmaksızın gönlümü ona vermiştim, mademki beynim ve aklım ondaydı, mademki ona sevgim ile yüreğimi doldurmuştum, o halde ölünceye kadar değil, sonsuza kadar onu umut etmem, beklemem, hakkım olsa gerekti!
Bunu istemem zor mu olacaktı?
O kaçıyor, gözükmüyor, kayıplarda oluyor, ben onu aramaktan asla vazgeçmiyordum, vazgeçemezdim de. Çünkü o sadece düşlerimin, hayallerimin sahibi olmayı bırakmış, iliklerimde, kanımda her ne deniyorsa o yuvarlarımın, çarpıntılarımın, nefes alıp verişimin bile sebebi olmuştu.
Sabahlarım onunla başlıyor, akşamlara onunla erişiyor, ulaşıyordum. Yemek-içmek-uyumak yaşam değildi. Günden güne eriyişimi ben hissetmiyorsam da, çevrem fark edip ikaz ediyordu, ortada ne fol, ne de yumurta olmadığı(2) için sebebim anlaşılamıyordu, uzaktan takip etseler, bir şeyler anlamaya çalışsalar, zehir hafiye olsalar bile.
Ben bilmiyordum ki, onlar, yani ailem bilip anlasalardı. Keşke annemin alerjisi, babamın despot(4) gibi yönlendirişi olmasaydı, leblebili hayata devam ediyor olsam, olabilseydim, ihtiyaçmış gibi.
Ancak bu mümkün değildi. Çünkü alışkanlığımı yitirmiştim, arzulamıyor, istemiyordum da. Geç vakitlere kadar sokaklarda avare-avare dolaşıyor(1) olmam dikkati çekiyor, her ihtimale karşı alkol kokusu kontrolünden sonra sahneden çekilmeme izin veriyordu, annem babam.
En yakın dostum, kendimi dinlediğim, yüzeyinde dinlendiğim denizdi.
“Dalgaların sessizliğinde
onların musiki dolu ritminde
ve palmiyelerin salınımında
kendini arayanım
ben
ve
kendini bulamayan…(24)”
Günlerden bir gün…
Her zamanki gibi arabamla etrafıma bakınarak giderken farkında olmadığım beyaz bir araba geçti yanımdan ve önüme geçti, fark edilmesini istercesine sanki. Frene dokunmak zorunda kaldım. O da frene dokunup bıraktı, stop lâmbalarından anladığım kadarıyla.
Sonra dörtlü ikaz ışıklarını yakarak, kolunu camdan sarkıtıp “Sağa yanaş!” şeklinde bir işaret verdi, tıpkı benim senelerce önce yaptığım gibi bir hareket olarak hatırladığım.
Farklı olarak ben onu, o benim arkamdan gelirken gündüz vakti farlarını “Yol ister” gibi yakıp söndürdüğünü fark etmemiştim, ya da o böyle bir hareket yapmak yerine doğrudan doğruya önüme geçmeyi tercih etmişti.
Beyaz renkli araba benzinliğe saptığında, içimden dua ettim Tanrıma, içimden gelerek;
“Allah’ım! Ne olur, o; o olsun!” diyerek.
Beyaz arabanın kapısı açılmadı. İndim arabamdan, kapısını açtım, bakışları ile beni yok etmek istemez gibi başı eğikti, belki de benim yanına gelmemi beklerken;
“Gayret etmeme rağmen, unutamadım seni, böyle konularda bugüne kadar sağlıklı bir şekilde başarılı ve cesur olmama rağmen!”
Elinden tutup arabasından çıkmasına yardımcı olma gayretindeyken;
“Beni, kaybolarak sensizliğe mahkûm etmen zulüm değil mi Afitap!”
“Ben kendi adıma başarılı olamazken, senin kendini sınamanı(1), duygularından emin olmanı beklemek saçmalıktı, biliyorum. Üstelik seninle anne-baba olarak iftihar edenlerden seninle ilgili her şeyi bilmeme rağmen.”
Yol-yordam, çevre-cadde, görevliler ve insanların bakışları, hatta şaşkınlıkları beni hiç ilgilendirmiyordu, yalnız İzmir, ülkem, dünya değil, tüm evren benimdi çünkü.
Kucakladım onu sıkı sıkı, koynuma saklamak istedim, büzülmesi mutluluğumdu, öpüyor, öpüyordum onu ve dudaklarım serbest kaldıkça da; “Mis kokulum, Dünyamın aydınlığı” diyordum.
Gerçek şu ki, çevremi umursamazcasına, uluorta, ikimiz için oluşturduğum evrende öpüşlerim karşılıksız değildi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Göksenin; Gök sana ait. Bu ismi kullanmamın edeni, öykü sahibinin babasının da göklere aşkını anlatmak içindi.
İhsan; Bağışta bulunma, bağışlama, iyi davranma, iyilik etme.
Afitap; Çok güzel, alımlı, parlak yüzlü, güneş gibi yüzlü, yüzüne nur inmiş şeklinde tarif edilen kadın ismi.
Mis Kokulum, Dünyamın Aydınlığı, Bir Tanem, Aşkım, Heyecanım, Tatlım Kıymetlim… vb. genelde yaşı oldukça ilerlemiş kocaların yatak odalarına yönelmeden önce eşlerine söyledikleri Cumartesi gecelerinin, ya da kızlarına her daim söyledikleri iltifat cümleleri.
(1) Ağzının Payını (Ölçüsünü) Almak; Verilen bir karşılıklı bir kimseye bir şey söylediğine veya yaptığına pişman olmak.
Avare-Avare (Avara-Avara) Dolaşmak; İşsiz-güçsüz, başıboş, aylak aylak dolaşmak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Bayılmak; Aşırı ölçüde hoşlanmak, kendinden geçercesine sevmek, çok sevmek, beğenmek. Kan dolaşımının ve solunum görevleri sürmekle birlikte yavaşlaması, duyumların ortadan kalkması, fizyolojik aksamalarla geçici bir süre için kendinden geçmek, kendini yitirmek, baygın duruma geçmek.
Beis Yok! (Beis Görmemek! Beis Olmamak); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
Bonkör Davranmak; Eli açık, cömert, iyi yürekli davranmak.
Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak. Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.
Ferman Dinlememek; Genelde Gönül ferman dinlemez!” şeklinde kullanılır, padişahtan gelse bile emir, buyruk dinlememek.
Göze Almak; Bir iş, bir davranış dolaysıyla uğrayıp karşılaşabileceği kötü durumu, tehlikeyi önceden düşünüp kabul etmek.
Haddi Olmamak; Bir şeyi yapmaya hakkı ya da yetkisi olmamak.
Hak Etmemek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmamak, hak kazanmamak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görememek, alamamak.
İddia Etmek; Bir sav öne sürmek. Söylediklerinde ayak diremek.
İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.
Kan Tutmak; Kan görünce bayılmak. İnsan öldüren bir kimsenin kaçamaması, şok geçirmesi.
Kıyak Geçmek; Birinin yararına yapılan olumlu bir davranışı, işi, kayırmak, iyilik yapmak. Benzerlerinden üstün olan, çok güzel, çok hoş, çok iyi bir şey yapmak.
Kulak Asmamak; Önem vermemek, dinlememek.
Monotonlaşmak; Tekdüzelik, hep aynı tonda olmak. Yeknesaklık, donukluk, durgunluk, sıkıcılık, çeşitliksiz olmak durumu.
Sınamak; Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için birini, bir nesneye veya bir düşünceyi yoklayıp denemek, tecrübe etmek. Bilgisini, yeteneğini, yeterliliğini, niteliğini yoklamak imtihan etmek.
Tescil Etmek; Bir şeyi resmi olarak kaydetmek, resmileştirmek, kütüğe geçirmek, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yapmak.
Tüyleri Diken Diken Olmak; Üşümekten, ya da korkudan vücuttaki kılların dipleri kabarıp, kılların dikilmesi, korkmak, tiksinmek.
Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(2) Abey, Komşi; Genelde sınır komşumuz Bulgaristan ve Yunanistan vatandaşlarının Türklerle ilişkileri olanların genelde Trakya sınır komşuluklarında kullandığı “Ağabey, Komşu” şeklindeki söylem.
Alâmeti Farika; Marka. Ayırıcı özellik, ayırıcı nitelik. Üretilen bir malın üzerine konulan ve o malın üreticisini ya da o malı ötekilerinden ayıran resim, harf ve benzer tanıtıcı özel işaret.
Anormal Kalp Çarpıntısı; Heyecan, stres, hızlı koşam, ya da aşırı kafin tüketiminin sonucu, kalp ritmi bozukluğu (aritmi) belirtisi ki bu kalp çarpıntısının hangi durumlarda tehlikeli olduğu ise uzman kardiyologlar tarafından belirlenmektedir.
Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.
Can Havli İle (Havliyle); Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Din Bezirgânı; Dinimizi alet ederek, dinimizi sadece kendi kazanımları için kullanan kimse. Alışverişte din ve dindarlık sömürüsü ile verilenden daha fazla kâr etmeyi meziyet sayan kişi.
Dura Kalka; Ara sıra durarak, durup kalkarak, dinlenerek, konaklayarak.
Dünya Erenleri; Dünya erkekleri, yiğitleri, kahramanları, tecrübeli kişileri, ermişleri, şeyhleri.
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Gak-Guk; Yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler anlamlarındadır.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Halis Muhlis; (Güçlendirici bir şekilde) Gerçek dost. Katışıksız, saf, düz.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan, kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.
Kabin Memuru; Uçaklarda yolcularla ilgilenen, onların uçakta rahat bir yolculuk geçirmelerini sağlayan uçak personeli. Erkek olanlara; Host, bayanlara; Hostes denir.
Kalpte Tekleme; Kalbin düzenli çalışmaması. Kekeleme.
Kapsama Alanı; İletişimin kolaylıkla sağlanabildiği yerleri içine alarak uzaklık, kesintisiz iletişim. Özellikle cep telefonları ve telsizlerde bu şekilde iletişimin kurulabilen coğrafya noktaları.
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakma; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmama.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(3) Kutlu Doğum Haftası; Yanılmıyorsam (her yıl miladi takvime göre 14-23 Nisan ya da ilerleyen tarihlerine kadar uzanan, ancak sonrasında (1994-2018) hicri takvime göre uygulanmaya başlanması öngörülen hiçbir olumlu gerekçesinin makbul olmadığı peygamberimizin doğum günü için yapılan bir etkinlik.
(4) Akıbet; Son, sonuç. Eninde sonunda, en sonunda, sonunda.
Alerji; Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi.
Asabiyet; Sinirlilik hali.
Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen sözde neden, noksan, kusur.
Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba.
Ekstrasistol; Yürek ve damarlarda olağan iki kasılma arasında oluşan fazladan kasılma.
Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam. Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da Zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…
Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.
Gıyap (Gıyab); Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, gönlü korku ve saygı dolu olma.
Huysuz; Huyu iyi olmayan, geçimsiz, şirret.
İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.
Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan (Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak).
Komando; Özel yetiştirilmiş askerlerden oluşan birlik. Bu birlikte görevli asker. Vurucu kuvvet.
Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
Mazeret; Kendini veya başka birini özürlü göstermek için ileri sürülen sebep, özür, bahane. Bir kimseyi özürlü gösteren durum veya olay. Bir şeyden kurtulmak için ileri sürülen gerekçe.
Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.
Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.
Pürüz; Bir işte, bir konuda ortaya çıkan engel, güçlük. Bir şeyin düzgünlüğünü bozacak kabarcık, çıkıntı, gedik ya da kusur.
Sezgi; Sezme yeteneği, seziş, feraset. Gerçeğin deneye ve akla vurmadan doğrudan bilinip, anlaşılması. Elde herhangi bir kanıt olmaksızın olmuş, ya da olacak bir şeyi anlama, sezme.
Şıpınişi; Kolayca ve çabukça yapılan eylem.
Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
Tavır; Davranış, tutum, durum. Yapay davranış, büyüklenme.
Telefat; Savaş, kaza, deprem, su baskını gibi nedenlerle uğranılan can kaybı (ve eklenti ile meselâ; kurban kesiminde kişinin kendine zara vermemesi)
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Tubeless; İç lâstiği olmayan dış lâstik.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Vukuat; Olanlar, olan bitenler. Polisi ilgilendiren olaylar.
(5) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İZMİR’E AİT KISACIK BİRKAÇ DEYİŞ”
(6) İnsan Eti (Yükü) Ağır; Bakmakla yükümlü olduğu kimselerin hizmeti çok zaman aileyi çok yorar (maddiyatla hiç ilgisi olmaksızın, sadece gönül üzüntüsü olarak). Bakmakla, ilgilenmekle, her derdine çare olup üretmekle (özellikle de yükümlü değil gibi görünen gelin, damat gibi kimseler için) yaşanan sıkıntı ve bir bakıma yük.
(7) Homini gırtlak … Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(8) Tutabilene Aşk Olsun; Çok sinirli bir şekilde, coşkuyla, aceleyle, heyecanla bir şeyleri yapabilme gayretinde hiçbir şeyle ilgilenmeme.
(9) Dini Vecibeler; Din ile ilgili farz (Hac, Zekât, Oruç, Namaz, Kelim-i Şahadet) Vacip, sünnet gibi gereklilikler. Ölünün arkasından mevlitlerin okunması dini bir vecibe değildir. İbni Abidin adındaki bir İslam bilginin sözleri aynen şöyledir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde (ki sene-i devriye mevlidi de bunlardan biridir) evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”
(10) O tebessüm, o tavırlar, o levendâne hiram… olarak başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Bedri Ziyâ AKTUNA’ya, Bestesi; İsmail Bahâ SÜRELSAN’a ait olup eser Acemâşiran Makamındadır. Son kelime daha çok “Hiram” şeklinde kullanılan bir erkek ismidir, Farsça olan bu kelime salınmak, salınarak edalı yürümek anlamında kullanılmaktadır. Levendane; yakışıklı, gösterişli bir biçimde, levent gibi anlamındadır.
(11) Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser, Hicaz Makamındadır.
(12) If You Go Away; “Uzaklara gidersen eğer…” Shirley BASSEY’in en güzel yorumla seslendirdiği şarkı. Sanırım ki şarkının en güzel bölümü; “Uzaklara gidersen eğer, yaz gününde güneşi de al götür beraberinde” dizesi olsa gerek.
(13) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.
(14) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Sessiz Gemi” adlı şiirinden bir (ç)alıntı. Bilindiği üzere bestesi de yapılan şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. Ve özel bir öyküsü vardır.
(15) İçiyorsam (Her akşam) sebebi var… Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; Metin EVERES’e ait, Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği. Ayrıca Müslüm Gürses tarafından arabesk olarak bestelenmiştir.
(16) Aslı; “İç bâde, güzel sev, varsa akl-ı şuûrun, dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş, ne umurun…” şeklinde başlayan Terkibi Bent eserinin Güftesi; Ziya Paşaya ait olup eserin; Hacı Arif Bey veya Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelendiği söylenmiştir.
(17) Felsefe; Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.
(18) Sözüm Meclisten Dışarı; “Konuşmam sırasında hoşunuza gitmeyecek, kaba olabilecek, ağza alınması mümkün olmayan sözler kullanabilirim, ancak bunların sizinle ilgisinin olmadığını belirtmek isterim!” anlamında söz.
(19) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(20) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(21) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (3)” bir boyut.
(22) Dünyada biricik sevdiğim sensin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a Bestesi; Akın ÖZKAN’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(23) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (3)” bir boyut.
(24) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (1)” diğer bir boyut.