Köyün ilk araba sahibi; baba parasıyla da olsa ben isem, ilk üniversite heyecanını tadacak olan da ben olacaktım!

Biraz gerilere gidecek olursam köyde okumak isteyen kardeşlere ortaokul ve lisede de öncülük eden bendim. Kar, kış, kıyamet demeden, kurttan, çakaldan, andıktan(1) korkmaksızın, Ahmet Amcanın, daha doğrusu Ahmet Ağanın traktörü ile babam beni anayola kadar götürür, okul minibüsü gelinceye kadar da başımda beklerdi.

O tarihlerde ne traktör, ne de bir araba almak vardı aklımızda ve bütçemizde. Ancak iftiharla(1) söylemeliyim ki; köyde imece(1) yanında, aşırı boyutta bir sevgi ve yardımlaşma birlikteliği vardı, atalardan beri devam eden gelenek olarak.

Önce ineklerimizden birini sattı babam. Sonra el elden(2); “Harmanda, baharda, buzağılayınca, kuzulayınca ödersin!” diyen, “Kefen Parası(2)” diye sakladıklarını bile çıkınlarından(1) çıkartarak veren tüm köylümüz karınca kararınca(2) anne ve babamı desteklemiş, onlar da arabayı benim adıma alıvermişlerdi. İlk el mi, ikinci el mi? Ne önemi vardı, ne de bilmemin gerekliliği…

Başlangıçlarda asfalta kadar götürüyordu babam, ya da babamın işi varsa ağabeyim. Ağabeyim benden on-on beş yaş kadar büyük, evli-barklı, çoluk-çocukluydu. Ben bir bakıma son numara, tekne kazıntısıydım(2) diyebilirim, kendim için. Buna rağmen ismim; Soner, Yeter, Tanrıverdi gibi bir isim değil, Nedim idi.

Nedim ismini belki de beni edinmelerine nadim olduklarından(3), Nadim ismini koymaktan utandıklarından, yakıştıramadıklarından dolayı koymuş olabilirler. Yoksa atalardan birinin emanet bıraktığı bir isim miydi? Ne ben sordum büyüklerime, ne de onlar kendiliklerinden söyledi, her bakımdan, ne de önemliydi benim için.

Benim hevesim(1), arzum, dileğim; diğer benim gibi arzulu köyüm çocukları için de önderlik olmuş, babam da hepsini benim adıma, benimle birlikte okula gitmek için teşvik etmiş(3), babalarına, annelerine;

“Nasıl olsa oğlum için gidiyorum, sizinkileri de götüreyim!” deyince önceleri bir-iki olan öğrenci sayısı sonraları üç-beş derken daha da artmıştı.

Evvelden şehre kadar rahatça, şarkılarla giderken, sonraları nefes alamaz bir durumda sıkış-tepiş gider(2) olmuştuk okula. Bir keresinde dokuz kişi olmuştuk arabada. Saydığımdan değil, Trafik Polisi Amca saymış, bir kereye mahsus olmak üzere; “Olmaz!” demişti, tekrarında niyetinin ne olduğunu belli eder, gibi.

Babam o gün okul dönüşü için bir minibüsü, okul minibüsü olarak ayarlamış, köyümüzün artan nüfusu, okumaya meyilli çocuklarını köylümüzün desteği ile o minibüs götürüp-getirmeye başlamıştı.

Günler, daha doğru bir tarifle yıllar geçtikçe okumaya meyilli çocukların sayısı daha da artmıştı. Önceleri minibüste ayakta giden çocuklarla, oturan çocuklar arasında yer tutma konusunda ufak-tefek(2) münakaşalar olmuyor değildi.

Ayrıca Trafik Polisi Amca fonksiyonunu(1) da unutmamak gerekti! Bu olaylar, bu nedenle beni yeni bir düşünceye yönlendirmişti. Baktım olmuyor, liseye başladığım sene, babama yalvarmıştım;

“Yaşımı büyüt, köye bir minibüs alalım, ben kullanayım!” diyerek. Muhtarın göz yumması ve uygun(!) şahitliği ile yaşım büyümüş, on sekiz hayali yaşla, on altı yaşımda ehliyet, ya da Sürücü Belgesi denen şeyi edinmiştim.

Öğrenciler iki gruptu, köyde de araba sahibi olanlar artmıştı. Minibüse sığışamayan çocukların bir kısmını ben, ikinci bölümü de erken geliş sırasına babam ya da köy amcalardan biri arabası ile getirip götürüyordu okula.

Aslında sıralama yapmak pek akıl kârı(2) gibi görünmediği için bu sistemi akıl etmiştim. Çünkü geç kalan bir öğrenci için beklemek, erken gelen bir öğrenci için “Sen falanca amcanın arabasıyla geleceksin!” demek uygun değildi.

Bir bakıma; “Erken gelen, hak edendi, geç gelen de hak etmediğini yitiren”. Ancak bunda düzensizlik, gecikerek hep arabayla gelip gitmek arzusunda olanlar da gözümden kaçmıyordu. Açık açık tehdit ediyordum;

“Geç gelip de her gün arabayla gelmeyi alışkanlık haline getirme! Eğer ısrarcı olursan bir gün arabayı ben kullanırım, seni bilerek almam, sen de açıkta kalır, o dersini kaybedersin!” şeklinde.

Okumaya öylesine meraklı idiler ki, hiçbir öğrenciyi tekrar ikaz etmem(3) gerekmemişti.

Tek düşüncem, ilerilerde üniversiteye gittiğim takdirde, tabiidir ki demek istediğim; “Gidebildiğim takdirde” bu yaşam biçimimize göre kurgulayışım; “Benden sonrası tufan(2)!” dememek üzerineydi. Endişelerimi açıkladım muhtara. Muhtar;

“Kolay! Hallederiz, yeter ki sen üniversiteyi kazan! Ya askerde ehliyet alanlardan biri, sizin arabayla götürüp getirir çocukları, ya da yoğunluğa bakarak ikinci bir minibüs daha tutarız ya da durumumuz uygun düşerse köy adına alırız!” deyince rahatlamıştım.

Bu rahatlayışla, liseyi iki yaş büyük olarak başarı ile bitirmiş, üniversiteli bile olmuştum, köyümde ilk olarak. Herkesin bakışları bana gıptaylaydı(3); dedeler-nineler, anneler-babalar, kardeşler-çocuklar…

Ben de koca şehri görecek olmaktan dolayı mutluydum. Askere giden ağabeylerin bir kısmı anlatmışlardı oraları, ama kişinin kendi gözüyle görüp tanıması ve üniversite nedeniyle ve bir süreliğine de olsa oralarda yaşaması bir başka sevinç olmalıydı, ama nasıl?

Bizim köydeki geleneklerden birisi beşik kertmesi(2) olmak, diğer askerlik sonrası için kız-oğlan sözleşmesi idi. Doğduğumda annem-babam bana uygun birini ya görmemiş, ya da o tarihlerde nasibim(1) olacak herhangi bir kız çocuğu dünyaya gelmemiş olsa gerekti!

İlerleyen zamanda da okuma arzum, dileğim nedeniyle o taraklarda bezim olmamış(3), ne göz süzdüğüm, ilgilendiğim, ne yavuklum olsun istediğim, ne de “Ben büyüyünce” deyip “Gönlümün sultanı bu olsun!” dediğim, diyeceğim biri olmuştu.

Bütün köy çocukları, hem zaten askere gidenlerin (Anlamı; benden küçük olarak!) sözlüleri de benim kız kardeşlerim, ben de onların ağabeyleri idim…

Üniversite sınavını kazanınca ilk yapmam gereken şeylerden birincisi; hani Sürücü Belgesi almak için yaşımı iki yaş büyük yazdırmıştım ya, düzeltmenin düzeltmesinin yeniden olmayacağını öğrenerek öncelikle askerlikle ilgili tecil işlemlerimi, sonra ikinci olarak; koca köydeki üniversiteye gidip kaydımı yaptırmak, üçüncü olarak yaşayacak bir kümes(!) bulmaktı.

Köyden inen şehire, şaşırırdı ya birdenbire, doğrusu aynı şaşkınlığı yaşamıştım, anlatılanlara, dinleyip öğrendiklerime rağmen, yol-iz bilmemekten dolayı. Şöyle ki daha şehirlerarası otobüsten inince şaşkın ördek(22) gibi servis aracı yerine, otobüsle ulaşmak istemiştim, otobüste servis anons edilmesine rağmen.

Önce üniversiteye, sonra babamın tarif ettiği pastane adresine gidecektim.

Bindiğim otobüsün şoförü, kibarca;

“Otobüs paralı değil, biletli!” deyip inmemi, ya da otobüs içindeki birinden bilet isteyip almamı öğütlemişti. Orta kabindeki gruptan genç bir kız;

“Gel kardeşim! Öğrenciyim, ama yedek olarak tam biletim de var, ben sizin yerinize bileti basarım!” dedi.

Başımı kaldırdığımda öyle gözlerle karşılaşmıştım ki, dünyamı aydınlatan gözlere alık alık bakmaktan(3) dolayı genç kızı bunalttığımı fark ettim, üstelik iki erkek arkadaşının yanında, elimde tahta denecek bavul, yakası açık bir rençper gömleği(2) ve bana has özel giyimimle. Farkı fark etmemle birlikte centilmen bir köy çocuğu olarak, şehir lisanına girmekte gecikmişçesine bir lehçeyle;

“Borcumu ödeyeyim, bacım!” dedim. Yüzüme baktı;

“Bugün ben sana yardımcı oldum, yarınlarda sen de bir başkasına yardımcı olursun, ödeşmiş oluruz(4)!” dedikten sonra fazla söze gerek duymamış olsa gerek ki, sırtını dönüp yanındaki gençlerle konuşmaya devam etti.

Benim gerçek yaşımda, belki de daha genç olan o delikanlılar, biraz sonra bir durakta indiler.

Hiç cesaretim yoktu, ama bilet alışverişi sonunda tanışmış gibi, etkilendiğim gözlerinden kendimi azat edemediğim için yanına yaklaştım;

“Bu, benim şehre ilk gelişim!”

“Yaa?” dedi hayret eder, “Ne gereği var!” gibi sorarcasına, “a” harfini oldukça uzatarak.

“Ve bana bu şehirde ilk defa yardım eden bir insan olarak dualarımı sizin adınıza Tanrıya ulaştırmam için adınızı bağışlar mısınız?”

Köyde yetişmeme, köyümün şehrinde iyi öğretmenlerle kendimi her bakımdan yetiştirmiş olduğuma inanmakla birlikte, aslımdan kurtulamamıştım.

Hem aslımı inkâr edip neden haramzade(5) olaydım ki?

“Hiç gereği yok! Bir bilet, sadece üç-beş kuruşluk…

Üstelik söz verdiğinize inanmak düşüncesiyle bir başkasına yardım edeceğinize inanarak…

Verdim, bitti-gitti ve unuttum bile!”

“Yani demek istediğiniz; ‘Haddini bil(3), bilet mesafesinde uzak kal ve uzaklaş!’ Öyle mi?”

“Yani!”

“O halde teşekkür ediyor ve defoluyorum!”

Genç kız başını kaldırıp baktı sadece. Mahvolduğumu, iliklerime kadar titrediğimi(3) hissettim, hemen başımı eğip genç kızın yanından uzaklaştım. Arka tarafta otobüsün camından şehri, arabaları, gözlerimin ulaşabildiği vitrinleri izlemek, hatta araçların plâkalarına bakarak, kiminin tek, kiminin iki, kiminin üç harfli oluşuna hayret etmek haklarımı kullandım!

Biraz sonra arkamdan fısıldamaya yakın bir ses duydum, o sesti, arkama bakmaya çekinmek değil, düpedüz korktum. O gözlere tekrar bakarsam, yamru-yumru olmak(3) düşüncesini yaşamak ürkütüyordu beni.

Oysa o öyle görününce karşısındakini çarpacak bir şeytan değil, indimde melek, hatta melekten de üstün, tarifte bile zorlanacağım melek üstü bir varlıktı.

“Demek istediğim, dediğiniz, düşündüğünüz gibi bir şey değildi, kırdıysam özür dilerim!”

Ve dönüp cevap vermemi beklemeksizin otobüsten indi. Zaten mahvolmamak için, bir kez daha görüp göremeyeceğim endişesini yaşarken o gözlere bakmaktan çekiniyor, korkuyor, arzulamama rağmen o genç kızı tekrar görmeyi istemiyordum.

Otobüs hareket ettiğinde yeni bir dünyayı, kendi dünyamı yaşamaya başlayacağımı, unutmam gerekeni unutmamın gerekli olduğunu düşünme telâşı içindeydim, asfaltın o kapkara koyuluğunda kaybolmayı istercesine.

Oysa insan istemese de şahit olması gereken gereklilikler önüne bir ibadethane gibi dikiliyor, ibadet etmenin gerekliliğini hatırlatıyor ve yaşatıyordu.

Ve eğer bir şeyi (yani o genç kızı) bilmeden bir şeyler yapmayı düşünüyor ve yapmaya çalışıyorsam, bunun karanlıkta el yordamıyla o şeyi aramandan ne farkı vardı ki?

Otobüsün arka camına, belki de yalnızca bana öyle bir baktı ki o genç kız, aklım başımdan uçacakmış gibisine, neredeyse çişimi tutamamak raddesine gelmiştim(3). Bu şehirdeki tüm kızların hepsi onun gibiydiyse sidikli biri olup yeryüzünde bir fani olarak dolaşacağıma yüzde bin emindim. O halde kör olmalı çevreme bir daha hiç bakmamalıydım.

O andan sonra o durumu, o duyguyu, pantolonumu ıslatma tedirginliğini bir daha hiç yaşamadım. Gerçekten kör mü olmuştum, ne? Belki bu şehrin, ülkemin, hatta dünyanın en güzel kızları ile karşılaştığım zihnimde yer etmiyordu. Başka güzel bilmiyordum ki? Belki de yaşamam gerektiği halde yaşamadığım, yaşayamadığım ilk çarpılma idi bu.

Unutmam gerekti, belki de unuttum, unutmuştum onu, kendime yalan söylemek zaruretmiş(1), kendimi kandırmak kolay olacakmış gibi…

Koca şehirde ben ve üniversite için her şey hazırdı, diyebilirim. Köyden göçüp koca şehre yerleşen, karısı, kızı ve damadı ile pastane işleten Lacivertsırmalı Kara Osman Bey Amca bana pastanesinde part-time(2) iş vermişti.

Üst kattaki “Çocuk Emzirme, Oyun ve Dinlenme Salonuna” da portatif bir yatak koydurup; öğrenci yurtlarından birinde yer bulup ya da birkaç arkadaşım ile bir araya gelip bir ev kiralayıp yerleşinceye kadar kalmam için “Şimdilik kaydıyla” yer de göstermişti bana.

İşimin bu anda en kötü tarafı, oraya gelişimle birlikte “Artık gereği yok!” deyip yıllardır yanlarında çalışan üniversite son sınıfa kadar gelmiş, tıpkı bana önerildiği gibi part-time çalışmış Aysın Ağabeyin işine son verme girişimleri olmuştu.

Kabullenemezdim. Yalvardım Osman Bey Amcaya;

“Benim yüzümden biri yokluk çekmesin, zarar etmesin, ben başka bir iş bulmaya çalışayım, ya da benim için ne düşünürsen onun yarısını, hatta çoğunu mezun olmak üzere olan bu ağabeye ver. Biliyorsun; ‘Ne verirsen elinle, o da gider seninle!’ ve ‘Hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz!’ Osman Bey Amca!”

Osman Bey Amca yufka yürekliydi(2). Gözünde biriken iki çiy(1) damlasını göstermek istemeksizin omzumu okşadı;

“İşte benim ülkemin, Türkiye’min; ’Türküm, doğruyum, çalışkanım!’ andını söyleyerek büyüyen çocuğu” dedikten sonra sözlerini;

“Peki, ikiniz de kalın!” diyerek tamamladı.

Aysın Ağabeyin bu konuşmamızdan hiç haberi olmadı, ama hissetmiş olmalıydı, sanırım…

İnsanlar doğuyor, büyüyor, yaşadığını sanıp süreleri dolunca da gitmeleri gereken yere gidiyorlardı. “Unuttum!” demem yeterli değildi. “Yaşadığını sananlar” kavramı içindeydim, itirazsız itiraf etmem gereken.

Ha! Yaşamak; yiyip, içmektiyse insan için, benim için de yaşam aynen o şekilde okul ve pastane arasında geçiyordu, paravanla bölünmüş gibi.

Gece kararıp pastane üzerimden kilitlenince, yalnızlığımda o bakışlar vitrinlerde, fırınlarda, tezgâhlarda, masalarda artık ne varsa pastane içinde, hepsinde o gözlerin sahibi şekilleniyordu.

Uykum gelmiyordu, belirli bir süre silip süpürmem, temizlik yapmam, düzeltmem ve gereken ne varsa yapma gayretinde olmam, uykumun gelmesi ve uyumam için yeterli olmuyordu.

Geceleri, bir kısım lâmbaların yanık kalmasına, bazen masalardan birinde, önümdeki kitaba kapaklanarak uyumama aldırmaz gibi olmuşlardı gece bekçileri. Kuvvetli bir düdük sesiyle, beni kendime getiriyorlar; “Işıkları kapa, git yukarıya yerine yat!” anlamında işaretler yapıyorlardı.

Yarım kalan işleri (varsa), sabah ezanını odamda okuyan(!) müezzin sayesinde Osman Bey Amcalar gelinceye kadar tamamlama gayretini yaşıyordum. Çok zaman ablanın akşamdan hazırladığı miktarda suyu ve mayayı ekleyerek hamur teknesini çalıştırıyordum.

Onlar da sabah namazlarını kılıp öyle geliyorlardı pastaneye. Üstümdeki kepenkleri açıyor, bana anında taze poğaça, açma, simit, börek yapma gayretini yaşıyorlardı, müşterileri için hangisine öncelik vermeleri gerekiyorsa.

Sıcak su ocak üstünde, ya da çaydanlık gibi bir alet içinde hazır oluyordu zaten, onlar gelinceye kadar. Bu nedenle içecek derdim olmuyordu.

Eğer o gün dersim varsa, açık zihinle fakülteye gidiyor, yoksa göreve devam ediyordum, çünkü Aysın Ağabeyin dersleri daha ağırdı ve fakülteye devamlılığı daha çok gerekiyordu. Ancak hemen itiraf bölümüne geçmeliyim ki, bana en çok yardımcı olan kişi Aysın Ağabeydi.

Pardon, affetsin, kulağına gitmesin, benim ondan öğreneceğim çok şey vardı, bir bakıma ben onun çömezi(1), müridi(1), yamağı(1), çırağıydım. Üstelik birikmiş bilgisi ve üstün Türkçesi ile benim öğretmenimdi de.

Çok zaman dil alışkanlığı ile “r” harflerini yutarak kısaca; “Gidiyom, geliyom” bazen getireverem, götürüverem” gibi deyişleri bana o unutturmuştu. Keza “Poğaça” yerine “Bohça”  “Börek” yerine “Böğrek” demekten de o vazgeçirmişti beni.

Bir şeylere kızdığımda kendi kendime de olsa hınzır, yavşak, yalaka kelimelerini kullanmamı yasaklamıştı bana ve ben unutmam gerekenlerin neler olduğunu onun sayesinde öğrenmiştim.

Galiba unutmayı, unutmam gerekeni de unutmuştum, ya da ben öyle sanıyordum.

Günlerden bir gün bir öğrenci grubu olduğunu tahmin ettiğim bir grup gelip bahçedeki daha doğrusu vitrin önündeki masalardan birine oturdular.

Doğam gereği ve her zamanki gibi yanlarına koştum ve gözlerime inanamadım. Siparişleri alırken, elim-ayağım titriyor(3), kalemim sipariş listesi üzerinde ahenksizce ilerleme gayretini yaşamaya çalışıyordu. Herkes siparişlerini verdikten sonra o;

“Defolma var mı?” deyince beni unutmamış olmasının sevincini neredeyse belli edecektim. Ancak o ince istihzayı, ya da kinayeyi de göz ardı etmem imkânsızdı. Arkadaşları diye düşündüğüm kızlı-erkekli grup ne denildiğini ya da ne siparişi verildiğinin farkında değil gibiydiler.

Kendime gelmem gerekti. Geldim de sanırım;

“Bugünkü menüde o yok efendim, yapmadık yani. Tekrar teşrifinizde olur mu, bilemem. Beni dinlerseniz bu sabah yaptıklarımızdan profiterol, sup ya da krem şokola önerebilirim!”

“Neden sizi dinleyeyim ki?”

“Sözün gelişi efendim, affedersiniz!”

“Peki, tamam siz bana bir dilim o meşhur çikolatalı pastanızdan getirin!”

“Anladım, peki!”

“Bir de su!”

Şaşkındım, kendimde değildim;

“İçmek için mi?”

“Hayır, banyo yapmak için! Soyunmama da yardım eder misin? Tövbe(1)! Tövbe!”

Delikanlılardan biri atıldı;

“Kese de yapsaydın bari!”

“Bağışlayın efendim! Yanında pipet mi, bardak mı getireyim demek istemiştim! Dilim sürçtü(3)!” diyerek hemen uzaklaşmak gayretini yaşadım, mahcubiyetle.

Arkamdan sitem edercesine;

“Pet şişeyle! Pet şişeyle!” dediği ulaştı kulağıma.

Gerçekten ağzı açık ayran delisi gibi mahcup olup üzülmüştüm yapmış olduğum gaf(1) için. Bu nedenle siparişleri götürmesi için Aysın Ağabeye rica ettim;

“Pot kırdım(3) ağabey, utandım, yüzüm yok! Sen götürür müsün?”

“Hayhay! Emrin olur Nedim Kardeşim!”

“Ağabey emir değil, haddim de değil, biliyorsun, sadece utanç diyeyim!”

“Şaşkınlığının katkısı olsa gerek?”

Ses etmedim, etmem de gerekmiyordu galiba.

Aysın Ağabey tepsiyle gitti, su isteyen genç kızla bir süre konuştuktan sonra aynı tepsiyle geri geldi yanıma;

“Hanımefendi, yani o genç kız ısrarla senin servis yapmanı istiyor. Al! Ne halin varsa gör! Bir daha da beni böyle şeyler için alet etme!”

“Anlamadım ağabey, seni üzecek bir şey yaptımsa Allah canımı alsın!”

“Canın sana gönül dünyan için gerek! Hadi şimdi git, ayılıp bayılmadan tepsiyi boşalt ve dön!”

Neden bu sözleri sarf ettiğini anlamadım. Başımı kaldırmadan, ses etmeden ve ses almadan tepsidekileri masanın üstüne dizdim, sadece pastanın ve suyun sahibini bilerek.

Hesap almaya Aysın Ağabey gitti, prensip olarak. O genç kız ödedi hepsinin bedelini.

Ve gün bitti, daha doğrusu o gitti, ömrümden bir gün değil, yıllar eksildi. Derslerinde başarılı olmak arzusundaki Aysın Ağabey, önlüğünü yerine astıktan sonra;

“Akşama, pastane kapanıncaya kadar bir programın yoksa beraber bir yemek yiyelim Nedim?” dedi sorarcasına, ama sanki emir verir, mecbur eder gibi.

Akşamın karanlığı şehirden önce pastaneye inerken Osman Bey Amca hem bana, hem de Aysın Ağabeye izin verdi; Kapatmadan önce burada ol, ha!” tekdir ve temennisiyle.

Züğürt iki üniversite öğrencisinin yemeği dört başı mamur(2) olamazdı tabii ki. İskender, arkasından künefe ve çay…

Sonrasında ağabey ağzındaki baklayı çıkardı(3);

“Senin pastanede yalnızlığını yalnızlığınla paylaşmana gönlüm razı değil. Kız kardeşimle paylaştığım dayalı-döşeli evde beraber kalalım, diye düşünüyorum. Kız kardeşim Aysun kapı komşumuz arkadaşlarının evlerine taşınacak…

Ben de mezun olunca ev sana kalır. Ev sahibimiz makul ve mantıklı bir amca. Kirayı tek başına ödemek sana ağır gelirse yanına kafadar(1) olacak arkadaşlarına izin verir, ne dersin? Üstelik bugüne kadar kızlara ben ağabeylik yaptım, bundan sonra da namusları sana emanet, sen korursun onları!”

“Benim için rahatınızı bozmasaydınız ağabey!”

“İnsan olarak dileğimi iletmek istedim. ‘He!’ de, olsun, bitsin!”

“Düşüneyim!”

“Düşünme! Hemen uygulayalım!”

“He! Yani, peki!”

El elden taşıdık eşyalarımı diyeceğim, ama el elden taşınacak kadar eşyam yoktu ki! Bir koliye sığan kitaplarım, notlarım, sıkış-tepiş de olsa bavuluma sığan çamaşırlarım, ablamın, eniştemin verdiği, aldığı elbiseler, pabuçlar, bir-iki de çanak-çömlek emsali bardak, tabak, tas…”

Elimin ayağımın titremesine, bacaklarımın dermansızlığına, tansiyonumun düşüp gözlerimin kararmasına neden olan bir değişimle eve ulaştığım daha ilk saniyelerde karşılaşacağım, beynimi ne kadar zorlarsam zorlayayım aklımın ucundan bile geçmeyecek, geçiremeyeceğim bir olguyu yaşamak zorunda kalmıştım.

Evet! Yan kapıdan çıkan genç kız, aklımı başımdan alan o idi, adını bile bilmediğim, şehre adımımı atar atmaz, ilk adımımda beni gözlerine, bakışlarına hapseden, pastaneye gelişinde beni şaşkına çeviren.

Bu demekti ki; her gün değilse bile karşılaşacağımız her anda imaları, istihzaları, kinaye ve sitemleri; ömrümün günlerle, aylarla ve belki de senelerle tükenişi olacaktı, eğer tahammül edebilirsem, kaçmak hakkımı kullanmazsam…

“Tanrım ben ne yapmıştım, ne günah işlemiştim ki beni bu güzellikle terbiye etme amacını, gayretini yaşadın, daha ilk günümden ve sabrımı denemek için bugünlerde de?”

Genç kız gülümsedi, ömrümden bir kez daha ve bu kere birkaç yıl üzerine, birkaç yıl daha eksiltircesine. Aysın Ağabeyin;

“Hadi kardeşim, girsene içeri!” deyişi beni kendime getirmişti. Bir somya, bir gardırop, bir çalışma masası ve her şeyden önemlisi tank görünümünde de olsa bir bilgisayar vardı çalışma masasının üstünde.

“Biz kardeşimle diz üstü aldık kendimize. Bunu da bizim çok kahrımızı çektiği(3) için elden çıkaramadık!”

“Biz?”

“Evet! ‘Kız kardeşimle beraberiz!’ demiştim ya! O, artık yan komşumuz oldu. Ben okulu bitirdiğimde, hele ki askere gittiğimde gözüm arkada kalmaz(3), ona ve diğer kardeşlerine de göz-kulak oluverirsin(3) artık! Himaye eder, korur, esirgersin değil mi Aysun’u?”

Başımı kaldırdığımda salonun duvarında ikisinin, yani beni perişan edenle(3), Aysın Ağabeyin yanak yanağa resimleri çarpmıştı gözlerime.

“Aysun, kardeşiniz mi gerçekten ağabey?”

“Evet! Yanlışlık mı var? Neden öyle hayret ettin ki?”

“Pastanede söylemedin de!”

“Söylesem, değişecek bir şey olacak mıydı?”

“Evet! Bu her gün daha doğrusu her karşılaşmamızda fırça yiyeceğim, sitemli sözler işiteceğim anlamında olacak. Üstelik kardeşiniz benim için fedakârlık da etmemeliydi. Onun benim yüzümden ev değiştirmek mecburiyetinde kalmasını da istemezdim. Keşke önceden haberim olsaydı, rahatınızı bozmak aklımın ucundan bile geçmezdi…”

“Diyorsun! Ben de ‘Takma kafana!’ diyorum!”

Sesini çıkarmadı ağabey. Sinsi bir gülümseme mi hissettim yüzünde? Yoksa bana mı öyle gelmişti? Gene de kendi adıma söylemem gerek ki, için-için sevinmek(3) içimden geliyordu.

İsmini öğrenmiştim ya! Fotoğrafıyla her an birlikte olacak ve ağabeyinden sonra himaye edecektim ya onu. Körün istediği tek gözdü, Allah vermişti iki göz, nasıl şükretmezdim ki? Düşünüyordum ki, acaba doğumum bir Kadir Gecesine(6) rastlamış olabilir miydi?

İnsanın yaşamında en kötü olay ya da şeyler; Aç tavuğun kendini darı ambarında tahayyül etmesi, dereyi görmeden paçaları sıvaması, armut piş, ağzıma düş, kendi kendine gelin-güvey olması… gibi tasavvurları olsa gerekti.

Ben ona gönlümü vermiştim, ama o; “Aldım, kabul ettim!” demiş miydi? Öğrenmenin yaşı yoktu ve hem gün doğmadan neler doğardı? Gene de yaradılışımdan gelen çekinikliği üzerimden atmam için zaman gerekecekti. Bu zamana ihtiyacım olduğundan kesinkes emindim.

Kaç gün olmuştu eve taşınalı, bilemiyorum. Benim kadar Aysun da karşılaşmamaya dikkat ediyordu. Hüsnü kuruntu(2) mu? Olsun o kadar! Bu; benim boşu boşuna ümitlenmemem için bir gayret, ya da onun kendi duygularına yön vermek için kendisine uygulamaya çalıştığı bir sınav mıydı, bilemiyordum.

Ha! Akla gelen soru şu; bugünleri yaşarken etim ne, budum neydi(2), sevgi (aşk, diyemiyorum) konusunda halt yememem(3) için?

Bir akşamüzerine doğru, tam pastaneyi kapatmak üzereyken, kar maskeli iki kişi girdi pastaneye paldır-küldür(2), yokluğu bilerek, tasarlayarak. Birinin elinde parıldayan bir bıçak, bıçaklı olandan daha zayıf görünen diğerinin elinde bir tabanca vardı.

Bıçaklı adam, sol elindeki kirli siyah torbayı Aysın Ağabeye uzatırken, emretti;

“Kasayı torbaya doldur!” Öteki, elinde tabancayla dikiliyordu sadece. Aysın Ağabey kasaya dokunmazdı, gereklilik olmadıkça.

Ve biliyordu ki Osman Bey Amcanın bulundurma ruhsatlı silâhı(7) her şeyi hazır olarak kasadaydı. Aysın Ağabey torbayı Osman Bey Amcaya uzattı ve sanırım bıçaklı olanın hakkından gelebileceğinin hesabını yaptı.

Aysın Ağabey yaylanırken bıçaklı (belki de profesyonel(85) olan) adam onun hareketini algılamış ve yönelişine göre bıçağı ona doğru doğrultmuştu.

Bu dünyadan ne alacağım, ne de vereceğim vardı. Üstelik aşk denilen o bilgelikten de tek taraflı olarak yaşama gayretiyle nasibimi alamamıştım. Yaşamamın, ya da yaşamamamın değeri yoktu.

Siper ettim bedenimi Aysın Ağabeye. Aysın Ağabey kendini kurtarmış, ancak sarsıntı ile yere düşünce başını çarpıp baygınlık geçirmiş olsa gerekti. Ancak beni kurtaramamıştı o bıçaklının saldırısından, ya da ben kurtaramamıştım kendimi, netice itibariyle ikisi de aynı şey demekti.

Bıçak karnımda kalmıştı saplı olarak, kar maskeli adamın iki el silâh sesinden sonra hayretle açılan gözleri son görüntü ve son duyumum olmuştu, anlamakta zorluk çektiğim. Ne kadar zaman halsiz kaldım öylece, ne oldu, neler oldu, neleri yaşadım duymadan, duygusuzca, bilmemek bir yana hatırlayamıyordum bile.

Zihnimdeki karanlıklar aydınlanmaya çalışırken yaklaşan ayak seslerini duydum çevremde.

Nasıl olduğunu bilmem mümkün değil, ama kötü haber çabuk yayılıyor, anında duyuluyordu herhalde, kıpırdamaya bile mecali(1) olmayan gözkapaklarımda hissettiğim.

Üstüme eğilen bir ses, göğsümü yumrukluyordu, yumruklamaya devam etmeyi durdurmak meylinde görünmüyordu his olarak. Etrafımızdakiler o yumrukların sahibini engellemeye çalışıyorlar gibiydi, ya da ben öyle zannediyordum.

“Katil! Katil! Ağabeyimin katili!” diyen ses, “Gel kardeşim!” diyen sesti, otobüste ilk kez duyduğum, sonrasında yaşamımın bir parçası gibi olan Aysun’un. Ancak neden öyle seslenip, göğsümü yumruklamasının sebebini anlayamamıştım.

Gözlerimi birinciyi takip eden ikinci o darbelere karşın aralamaya çalıştım, o sesin verdiği cesaretle mi, kızgınlıkla mı, sitemle mi, o halsiz halimde ve bitkin, kendinden geçmeme gayretinde mi, bilmemin mümkün olmadığı.

Kızgın, öfkeli gözlerle bana bakıyordu Aysun. Ölen ve öldüreni görememiş olsa gerekti. Bir yanlış anlama ile belki de ağabeyini yitirdiği endişesini yaşıyor olsa gerekti. Olacak şey değildi…

“Ne oluyor Aysun? Nedim beni saldırgandan kurtarmak isterken kendisi yaralandı, ben de düşerken kafamı çarpmış olmalıyım herhalde. Neden ona öyle bağırıyorsun ki? Ben buradayım ve sapasağlamım işte, görüyorsun!”

“Pastaneye baskın olduğu, gençlerden birinin öldüğü söylenince seni de göremeyince çılgına döndüm. Bilmiyorum ki bu hareketimi nasıl affettireceğim?”

Düşünüyordum ki, kardeş-ağabey sevgisi aşktan da üstündü(8).

Ağabey-kardeş sevgiyle sedyemi iteklerlerken Aysın Ağabeyin sesi çınladı kulaklarımda;

“O seni çoktan affetmiştir, çünkü onun seni canından çok sevdiğini biliyorum. Beni dinlersen, sen de onu, onun seni sevdiğinden çok sevdiğini, onsuz olamayacağını anlat ona!”

O bakışları hissettim yüzümde, nefesini ve dudaklarının temasını yanağımda.

Ve katil olmadığıma öylesine sevindim ki!..

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykülerim; Genelde öykülerimde memleketim Bilecik ve civarındaki illerin plâka numaralarını (11, 16,  26, 14, 43, 54) ve enteresan, ya da duyulmamış, az duyulmuş isimleri kullanmaya gayret ederim. Ve dahi öykülerimi bire bir yaşıyormuşum gibi kaleme aldığımı söylemeliyim.

(1) Andık; Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.

Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Çiy; Şebnem. Havada buğu durumundayken, akşamın, gecenin serinliğiyle yere inen ya da bitki yaprakları üzerinde toplanan su damlacıkları.

Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.

Fonksiyon; İşlev. Bir nesnenin gördüğü iş, nesnenin iş görme kabiliyeti, görev.

Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.

Heves; Bir şeye karşı duyumsanan istek, eğilim, arzu. Gelip geçici istek.

İftiharla; Kıvançla, övünçle.

İmece; Genellikle kırsal yerleşim merkezlerindeki topluluklarda birçok kişinin toplanıp, örneğin herhangi bir nedenle tarlasını işleyemeyen bir kişinin tarlasını sürmek, köyün yolunu yapmak vb. gibi işlerin el ele yapılması, işlerin sırasıyla herkes tarafından çabuk bitirilmesi.

Kafadar; Anlayışları, görüşleri, gidişleri bir olan kimselerden her biri.

Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

Mürit (Mürid); Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş.

Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.

Tecil; Erteleme, tehir ettirme.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Yamak; Bir işte yardımcı olarak çalışan erkek.

Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(2) Akıl Kârı Değil; Akla uygun ve yatkın olmayan.

Benden Sonrası Tufan; “Ben öldükten sonra dünya yansın!” şeklinde de kullanılan deyim. Kendinden, ölümünden sonra kendisini hiçbir şeyin ilgilendirmeyeceği, “Benden geçsin!”  anlamında bir söz.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Dört Başı Mamur; Tam istenildiği gibi olan, eksiksiz, kusursuz.

El Elden; Bir konuda yardımlaşma amacıyla berber davranmak.

Eti Ne, Budu Ne; Parası yok denecek kadar az. Olanakları, gücü kısıtlı. Çok küçük, küçücük, çelimsiz, güçsüz.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Kefen Parası; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken ölümlük-dirimlik gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

Part Time; Kısa, az süreli, bütün gün çalışılmayan, kısmen çalışılan.

Rençber (Reçber, Rençper) Gömleği; Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişinin giydiği yöresel olarak genelde düğmeleri, yakası olmayan, ya da çıtçıtla kolay açılıp çözülecek gibi yakası olmayan gömlek.

Sıkış Tepiş; Dopdolu, ağzına kadar dolu, tıkışık, hıncahınç, balık istifi.

Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.

(3) Ağzından Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.

Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.

Dili Sürçmek; Konuşurken ağzından, istemediği bir sözü kaçırmak. Konuşurken kimi sözcükleri yanlış söylemek.

Eli Ayağı Titremek; Şaşkınlıktan, heyecandan, korkudan, sağlık sorunlarından dolayı aşırı derecede titremek, kendini titrer gibi hissetmek. Zangır zangır titremek.

Gıpta Etmek; Başkalarında bulunan bir özellik ya da varlığa imrenmek.

Göz Kulak Olmak; Korunması, gözetilmesi gereken bir kimse ya da şeyi görüp, gözetmek, korumak, ona bakmak. Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye, bilgi edinmeye çalışmak.

Gözü Arkada Kalmamak; Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı işin ya da kimsenin ne durumda olacağının, olduğunun merakı içinde kalmamak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

İçin İçin Sevinmek; Çok isteyerek sevinmek. Aşırı bir şekilde sevinçli bir ruh haline bürünmek.

İkaz Etmek; Uyarmak, dikkatini çekmek.

İliklerine Kadar Titremek; Çok heyecanlanmak, tahammül sınırlarının sonuna ulaşacak kadar titrer bir durum yaşamak.

Kahır Çekmek; Uzun süre sıkıntıya katlanmak.

Nadim Olmak; Pişman olmak.

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Perişan Etmek; Eski durumundan daha kötü, bozuk, çirkin, beğenilmeyen hale getirmek. Darmadağınık, viran, bakımsız, berbat hale getirmek.

Pot Kırmak; Gaf yapmak, lâfın nereye gideceğini düşünmeden konuşmak.

Raddesine Gelmek; Son derecesine, son kertesine, tahammülünün ya da dayanıklılığının en son noktasına erişmek.

Teşvik Etmek; Birinde bir şeyi yapma isteği uyandırmak. İsteklendirme, özendirme, yüreklendirme amaçlı kısa ve özlü söz söylemek.

Yamrı (Yamru) Yumru Olmak; Eğri büğrü, çarpık, engebeli olmak.

(4) Fazla Bileti olan Var mı; 7.MART.2006 tarihli Hürriyet Gazetesinde Ayşe ARMAN, kendi köşesinde Mehmet UHRİ’den “FAZLA BİLETİ OLAN VAR MI?” diye bir öyküyü kaleme almış. İnternetten öykü alınılabilir.

(5) Aslını İnkâr Eden (Saklayan) Haramzâdedir (Kâfirdir); Hazreti Ali’ye mal edilen sözle; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır” kastedilmektedir.

(6) Kadir Gecesi; Kur’an’ın Hazreti Muhammed’e indirilmeye başlandığı gece olarak Müslümanlarca çok kutsal ve 1000 aydan daha hayırlı sayılan Ramazan ayının 27. Gecesi. (Rivayet, Bidat; O gece doğanların ömür boyu şanslı olacakları).

(7) Silâh Bulundurma Ruhsatı; Ev ve işyerlerinde bulundurmak için her iki konum için ayrı ayrı alınması gereken izin belgesi. Taşınması, bir yerlere götürülmesi 6136 sayılı kanuna göre yasaktır. Gerekiyorsa “Silâh Taşıma Ruhsatı” alınabilir.

(8) Aşktan Da Üstün; Bir sevginin (Vatan, toprak, bayrak, ana, kardeş vb. gibi) aşk ile, sevgili ile kıyas edilemeyecek yücelikte olduğunun anlamıdır. Bu isimde ülkemde çevrilen iki film hatırlıyorum. Birinde; Zeki MÜREN ve Filiz AKIN, diğerinde; Ayhan IŞIK, Ahmet MEKİN ve Peri HAN başrollerdeydi. Ancak bu sözle en ünlü yapım; orijinali “NOTORIOUS” ismiyle her konuya Alfred HITCHCOCK’un el koyduğu, Ingrid BERGMAN ve Gary GRAND’ın başrollerini paylaştığı, Türkçe çevirisi “AŞKTAN DA ÜSTÜN” olan filmdir.