“Dünyada tek sevdiğim sensin! (1) dediğim, adımı Melih olarak koyan anneme medyunum(2). Sanırım herkesin düşüncesi de benimki gibidir. Aksi takdirde anneler yerine; “Cennet, babalarının ayakları altındadır, ağlarsa babam ağlar, Babayüreği, Babadolu, Babayasa, Toprakbaba” derlerdi değil mi?

Sözümün gemiciklerin(!) bağlandığı o babalarla ilgisi yok, üstelik bir şeyler değil, çok şeyler; “Babalar gibi satılmazdı(3)!”

Maksadım; bir yerlerde, ensesi(4) yahut da sırtı kalın(4) olarak yaşayan yahut da bu şekilde olamayıp da yaşamayan birilerine lâf sokuşturmak(3) değil! Ancak, gerçekten lâf çakıştırmak(3) arzum da söz konusu atalarımızın dediği gibi; “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!” demek isterdim. Bilinen gerçek!

Annem muhterem, gerçekten önünde saygıyla eğilecek bir anneydi. Her ne kadar aklı evvel(4) biri; “Anneme, babama, şükran minnet borçlu değilim, sebep olmasalardı; ‘Neden doğmadım, neden yaşama katılmadım?’ gibi bir sözüm olmayacaktı ki(5)!” ya da benzeri bir söz söylemişse de fikrine katılıp katılmamakta herkes serbesttir, ama ben katılmıyorum, iki-iki; ister çarp, ister topla neticede eşittir dört, işte bu kadar!

Ayrıca kutsal kitabımızın benim düşüncemi destekleyen; “Anne babanıza ‘Üf!’ bile demeyin(6)!” Ayetini hatırlatmak isterim.

Yaşarlarken annem de, babam da bana oldukça düşkündüler. Ancak bir sınıflama yapmam gerekirse annemin bana düşkünlüğü, babamın düşkünlüğüne en az 3-5 kat daha fazla basardı! Kaba bir söylem mi oldu? Değiştirip düzelteyim o halde, annemin duygusallığı, babamınkine göre 3-5 misli daha üstündeydi!

Bu düşkünlük, babamı yitirmemizin ardından daha da uçuk(2) bir halde belli etmişti kendini.

Öncesinde babam, sonrasında annem emekli olduklarından tüm birikintilerini uç uca getirip(3) de satın aldıkları bu kâgir tek katlı, gecekondu bile sayılmayacak (hatta denilmeyecek) evde yaşıyorduk.

Bir bakıma kira derdimiz yoktu, ama annem; babamın ısrarı ile satın alırken de, oturup yaşarken de ısınamamıştı bu eve, bir türlü.

“Ben de ölünce bu evi sat, birikmişlerimizle, eşten-dosttan borç alarak mı, durum-vaziyeti(!) öğrenip bankalardan borç-kredi her ne deniyorsa ondan al, komşularının da iyi olacağına inandığın bir eve sahip ol, apartman dairesi de olabilir ve orada otur!” demişti vasiyet eder, gibi.

Bu sözleriyle bir bakıma anlamlı bir şekilde bakışlarını üzerimden eksik etmemiş olduğunu da hissettirmiş oluyordu.

Annemin;

“Ben ölmeden evlenir, çoluk-çocuğa…” şeklinde başladığı cümleyi tamamlamasına ise çok zaman fırsat tanımıyordum, bu fırsatı hak ettiğine inanıyor olsam da. Bir bakıma onun benim olmasını dilediğiyle nişanlı, hatta nikâhlıydık da, sadece benim için zamanın geldiği inancında değildim.

Ancak annemi de kırmak aklımın ucundan geçmediğinden(3) damat olmak için hazır olmadığım gerekliliğini yaşıyordum, onun gelin olmak için hazır ve hazırlıklı olmasına karşın. Aslında bu konuda sadece kendimi bir matah(2) gibi kabullenmem yanlış, onu da söylemek isterim.

Aşk yerine mantık evliliğinin gereği nikâhımız kıyılmış, hemen akşamına da düğünümüz yapılacakken, gelin adayının annesinin belki de birlikte yaşayacağımızı vadetmemize rağmen, tek evlâdının elden-evden gidiyor olmasına yüreği dayanamadığından rahatsızlanmış, bu nedenle babası ve gelin, yani müstakbel(2) karım düğünü gelecekteki uygun bir zamana ertelememizi istemişlerdi.

Makul ve mantıklı(4) bir dilekti, nasıl kabullenmezdik ki?

O, yani karım, benim kendisine ilgide kusurum olan, uzaktan da olsa bir akrabamızın, ya da yakınımızın kızı idi. Gerçekten güzel, alımlı, eğitimli olup, maddi-manevi eksiği olmayan, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, sadece sevilmeyi dileyen, iyi çocuklar doğurmayı isteyen bir eş, bir anne adayıydı.

Annem dâhil tüm çevrem bunun bir evlilik için yeterli olduğu düşüncesindeydi, sevilmeyi arzulayana sevgiyi verecek olanın…

Önemi olabilir miydi başlangıç olarak?

Ve yine başlangıç olarak, bilemediğim bir zamana kadar, hani meselâ balayına gitsek, dönsek “İçgüveysi(7)!” gibi beraberce oturacaktık…

Annemin arzusu gereği, sevgi denilen şeyi gönlümde yaşayamıyor olsam da, anneme, çevreme ve özellikle kendime saygım dolaysıyla öncesinde nişanlım, sonrasında nikâhlım olan Meliha gerçekten düğün-dernekle evlenmeyi düşüneceğim bir eş adayıydı, annemin düşündüğü gibi.

Umudum; düğünümüz sonrasında onu sevmek, tüm yaşamım boyunca ona önce saygı, sonra sevgi duyarak, mutluluğu ve saadeti hissettirerek bağlı kalmak, onunla yaşayıp bir ömrü tüketmekti.

Ben Melih, nasıl biri miydim? Eh! Yakışıklılık konusunda aslında hiç de önemli olmayacak, film artistleriyle aşık atamayacak(3) gibi olsam da, kara kaşlı, kara gözlü, esmer, uzun boylu hatta yakışıklı bile sayılacak biri olduğumu iddia etmesem de, söyleyebilirim.

Meliha ile aynı yaştaydık galiba, ya da nikâh cüzdanı bende değil, bakamıyorum, olsa olsa ben bir, bilemedin iki yaş büyük olabilirdim.

En az Meliha kadar (ilerilerimde artırabileceğimi sandığım) yokluk içinde yaşayan aileme göre maddi varlığım iyi idi ve iyi bir işim vardı. Bir de, özetle ve özenle söylemem gerekli ki Meliha nasıl bir evin canı, ciğeri, nefesi, soluğu tek çocuğu idiyse, beni de leylekler getirmemişti(!), ben de evimin tek çocuğu idim.

Meliha ile tek farkımız; onun anne ve babasının başında olmasıydı. Benimse tek servetim, medyun olduğum annem vardı başımda.

Nişanlımın yani nikâhlımın çok zaman söylediği, beraberliklerimizde dillerimizin ucunda gevelediğimiz(3), ailelerimizin, özellikle annemin arzuladığı (çoğul olarak) yavrular idi…

Yani çocuklarımız, onların torunları…

Elbette gerekliydi, ama egoistçe bir düşünce, ancak söylememde sakınca yok, babamın yaşarken belirttiği gibi, neslin, soy ismin devamı için biri mutlaka erkek olmalıydı çocuklarımızın ve üç yeterliydi, ikisi anne babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır(dı)!

Annemin ve babamın, ekstra, ya da bağıntılı olarak Meliha’nın da annesinin babasının, çocukları bu kadar çok sevmelerine rağmen yaşantımızda bizlerin yanlarımıza birer kardeş yerleştirmeyip yaşantımızda bizleri tek başımıza bırakmalarına akıl sır erdiremiyordum, tek istisna; bizlerin yaşaması için kendilerinde fiziksel kusurların meydana gelip ikinci bir bebeğe sahip olmamaları gibi.

Gerek Meliha’nın, gerekse benim bir kardeşimizin olmamasının bizlerde yaratığı sıkıntıyı ne ben, ne de Meliha anlatabilirdik karşımızdakilere, ne de karşımızdakilerin bizleri anlayacaklarına inancımız vardı.

Kendim, kendimleyken, belki ben de çocukları çok sevdiğim için olsa gerek, üçe kanaat etmeyi bırakıp futbol sahalarındaki futbolcuları teşvik sloganı(4) gibi; “Bir-ki-üç de yetmez, dört-beş-altı olsun!” gibi bir dileğin gönlümden geçmesini engellemek istemezdim.

Ancak felsefeme geri dönersem; insanın bakacağı, yetiştirebileceği, eğitebileceği, kendine, ailesine, çevresine, ülkesine ve ülkesinin insanlarına yararlı olacak sayıda çocuk sahibi olmasının gerektiğini biliyor, hem de çok iyi biliyordum, bu felsefeyi ve anlayışı benimsemiş çevremden.

Ayrıca…

Öhö! Öhö! Bana ilgi gösteren çok zaman dertleştiğimiz, aramızda sevgi birlikteliği olmamasına(!) rağmen dostluğundan, yakınlığından (anlatmak istediğim gerçek ve gerçekten yakınlığından) hoşnut olduğum Melis’ten ayrılmak da düşüncelerimde yer almıyordu!

Evlenirsem, yani gerçekleşecek evliliğim dışındaki her şeyden elimi, ayağımı çekmem, bir bakıma eski tabirle “Mazbut(2) bir yaşama dönmem” gerekecekti, inancıma, düşünceme, felsefeme, ahlâkıma, terbiyeme, örfüme göre.

Çocuklarımın anası olacak kadın, bana hükmetmeli ve kapı dışına bırakmamalıydı beni. Bu; o kadar önemli değildi, önemli olan benim kapı dışına çıkmak için arzu duymamam, istememem, hatta aklımın ucundan bile geçirmeyi düşünmemem olmalıydı.

Ve bu kez…

Annemin tüm ısrarlarına, Meliha’nın beklenti ve dileklerine, hatta içgüveyi olmamdan vazgeçerek şimdilik kiralanan, kira ile oturacağımız evimizin düzeni için çeyizini alarak, birçok şeyin peşinatını vererek, bir kısmının tamamını ödeyerek satın almamıza ve hazırlıklı olmamıza rağmen evlenmeyi arzulamıyor, geciktiriyordum.

Yoo! Öyle annemden ayrılmanın bana zor geleceğinden, annemi yalnız bırakmak, ayrı bir evde yaşamak beni hüzünlendireceğinden dolayı değildi evlenmeyi istemememin sebebi. Gerçekten de ne evlenmekten korkum vardı, ne de Melis ile yakınlığımın devam etmeyecek oluşundan dolayı endişem. Evim, yuvam her şeyim olurdu evlendiğimde, olmalıydı da…

Muhterem bir insandı annem. Gerçekten…

Babamın vefatından sonra, kendisinin ve babamın adına tahakkuk ettirilen aldığı maaşlardan birini her aybaşında bana veriyor; “Kredi kartları, telefon, elektrik, su bedellerini öde, kalanı, kendi kazandıklarını da ekleyerek düğün-dernek giderleri için, o günlere kadar dokunmamak üzere bankada biriktir!” diyordu.

Sözlerinde hissettiğim, ancak anlayamadığım bir istihza(2), gözlerinde hak vermekte zorlandığım bir umutsuzluk seziyordum.

Annemin özellikle ramazanlarda eli daha da açık olurdu. Mahalleden bildiği tanıdığı, bilgilendirildiğinde iftara davet edeceği, ettiği kişi ve aileler için sabahtan iftar sofrası hazırlıklarına başlar, ikindiden sonra tüm vaktini bu hazırlıklar için ayırır, fitresini, zekâtını onlara dağıtırdı hem de “Kardeş Payı(4)” diyerek. Böyle “Hayır Duası(4)” aldığı çok kimse vardı.

Bir aybaşında suskun kalmıştı annem. Her zaman uzattığı elini uzatamadı bana. Devlet değil, yeni hükümet her nedense, kadının kocasından da aldığı emekli maaşını, Anayasamızda belirtilen maddeye(8) göre geri alınmaması gerekirken çok görmüştü.

Yaşlı, neredeyse teneşire birkaç adımı kalmış, üç-beş yaşlının maaşını hükümet kırpmakla, bir bakıma “Vatanı kurtaracağını” düşünerek ikinci maaşlara el koymak bir yana handiyse(2) “Rest çekmişti(3)”. Annem bu nedenle;

“Bundan sonrası için başının çaresine bak oğlum!” demişti bana.

Annemin yuva kurmam konusundaki arzusunu yerine getirmek için maaşım yeterliydi, birikmişim de vardı. Sorunum sadece eşimle içgüveysi olmaksızın kiralanan evde nasıl yaşayacağımız üzerineydi, bir de kendi evinde kalması nedeniyle annemin yalnızlığı...

Ve bu düşünce, benim için bu yaşlarıma kadar saçını süpürge etmekten(3) çekinmeyen annemle ilgili kurgularım nedeniyle dünyamı daraltıyordu(4). Tıkanıyordu hayallerim, tıkanmıştı da hatta farkına varmakta sıkıntı çektiğimi bilerek.

Meliha ile sevgi konusunda tereddütlerimize, birbirimizi istememize rağmen içinden sıyrılamadığım düşünceler beni evlilik konusunda ileriye doğru adım atmam konusunda geciktiriyor ve engelliyordu.

Melis’ten ayrılacak, uzaklaşacak olmam da endişelerim arasında yer alıyordu, her ne kadar evlenince ondan uzaklaşmak düşüncelerimde yer alıyor gibi görünse de, kendime karşı dürüst olup söylemem gerekirse bu gerçekten bir hayaldi. Çünkü Melis iyi, hanımefendi, güzel, becerikli(2), sevgi konusunda noksanı olmayan biriydi bana göre ve görücü usulüyle(4) de olsa nikâhlandığımı ve düğünüm sonrası ondan ayrılmak mecburiyetinde olacağımı biliyordu.

Dürüst davranmıştım Melis’e karşı. Tereddüde yer bırakmayacak şekilde evlenme konusundaki gerekçelerimi peyderpey(2) ya da taksit-taksit anlatmıştım ona. İşin tuhaf tarafı çok şeyi benimle yaşamış olmasına rağmen; biliyormuşçasına, başından geçmişçesine, bana önerilerde bulunuyor, yapmam gerekenleri öğütlüyor, sadece; “Ellerini, gözlerini benden ayırma hiç, ne olur?(9)diyordu.

“Her anlamdaki sevgin, doyurucu arkadaşlığın, ellerimi tutman, gözlerime bakman, yemek ısmarlaman, tiyatroya, sinemaya götürmen, bana vakit ayırman, benimle olman mutluluğum!” diyerek sözlerini yoğunlaştırıyordu.

Karşısındaki benim kaz kafalı(4), dengesiz bir insan oluşuma aldırmaksızın, bir bakıma gözlerini, gözlerimde tüm hukuk kurallarına aykırı olarak birleştirirken, dünyayı umursamaksızın öpüyordu beni ve belki ben de aynı yanlışlığı yapıyor, öpüyordum Melis’i.

İnsanların yaşamlarındaki, hatta hayallerindeki, umutlarındaki dünya, istemeseler de vakti gelince kararıyordu(4), çünkü sınırları belli olan ömür, bir dakika öncesinde olmadığı gibi, bir dakika sonrasına da kalmadan bitiyordu(10).

İşte böyle bir günün sabahında, neredeyse düğünümüze çeyrek kala, kahvaltı soframızın hazır olmadığını görerek telâşla girdim annemin odasına. Çünkü her daim(4) sabah namazına kalkan annem, iki eli kanda olsa(4) bile, mutlaka hazırlardı, sabah kahvaltımı.

Kalkmamı bekler, bence dualarla ve çok zaman, inancına uygun olarak arkamdan bir bardak su dökerek uğurlar ve (tahmin ederim) istirahatine ya da benim çok zaman söz olarak sarf etmekte kusurum olmadığına inanç yaşadığım “Güzellik Uykusuna(4)” devam ederdi…

O sabah annemi yitirmiştim. Birkaç uzak dıdının dıdısı(4) diyeceğim akrabayı göz ardı edersem(3), yalnız yapayalnız kalmıştım dünyada. İçim daralıyor(3), annemin yokluğunda birçok anılara şahit evimizin duvarları üstüme, üstüme geliyordu(4).

Defin için Nüfus Kâğıdını ararken reçetelerini, ilâçlarının kutularını bir torbaya yerleştirmeye çalışırken annemin sık sık kurcaladığı, ancak öldüğü ana kadar merak etmediğim bir kutu geçti elime. Eski bisküvi, çikolata kutuları gibi tenekeden yapılmış bir kutu idi bu, hem oldukça büyükçe.

Bu kutu içinde; “Hepsi senin canım, sevgili oğlum, bir tanem!” şeklinde el yazısı ufak bir kâğıt parçası ile hemen saymamın mümkün olamayacağı miktar ve cinste altınlar vardı, irili-ufaklı(4).

Bir de yıllar önce, onun için karalamaya çalıştığım, çoğu silinmiş birkaç şiir dizesi, belki de kardeşlerimin de olacağı düşüncesiyle çoğul olarak “Annem” için kaleme almaya çalıştığım;

“Gece dinlemedi, gündüz demedi
Tek yavrularım rahat etsin diye
İcabında yemek dahi yemedi
Acep ödenir mi bu hak anneye?

Büyütmek için pek çok emek verdi,
Tehlikelere karşı kanat gerdi,
Başkası olsaydı çabuk bezerdi
Hiç muhtaç etmedi, bizi sevgiye.

Bizler için çok şeye etti veda,
Onu yıldırmadı çektiği cefa,
Ninnisiz bırakmadı hiçbir defa
Doymadık işittiğimiz ninniye.

Binlerce ızdırap, türlü meşakkat,
Ederdi onu her gün harap, fakat,
Bir gülümsememiz verirdi takat
Yılmayarak uğraşırdı hep, niye?
(11)

            Hatıralarımın ilk günlerdeki gibi taptaze, sımsıcak olduğu bu evde annem olmaksızın yaşayamazdım. Üstelik üstümde birikecek sorunlardan da bekâr biri olarak baş edebileceğim aklımın ucundan geçmiyordu.

Her ne kadar resmi olarak karım olsa da gerçekte karım olmayan karım Melâhat’tan ve Melis’ten destek alacağım inancını yaşasam da kendimi bekârlıkla ve yalnızlıkla bu sıkıntılardan azat edebileceğim aklımın ucundan geçmiyordu.

Bu nedenle bu evi satıp bir başka ev almak için sordum, soruşturdum, aradım, araştırdım. Öyle olmalıydı ki, sessiz, sakin, geniş, evlendiğimizde Melâhat’ın beğeneceği bir ev olmalıydı evim kısaca.

Cümleyi belki de doğru olarak şu şekilde düzeltmem gerek herhâlde; evleninceye kadar ben evde yokken yıkayacak, ütüleyecek, yemek ve ortalık temizliği yapacak, önerilecek, ihtiyacı olan birinin evimle ilgilenmesi gibi.

Para-pul önemli değildi. Haftada bir gün de olsa, her gün de olsa, “Çocuğu ile hatta kocası ile bile yiyip içmeleri benden olsun!” demek arzumdu.

Bekâr biri için değil kiralık, satın alacak bir ev bile bulmak sorundu, “Sora sora Bağdat bulunur!” diye kim demişse, yanlış olsa gerek, cümlenin fiili bence; “Bulunmaz!” olsa gerekti.

Doğrusu bir komisyoncuyla anlaşıp, gurk tavuk gibi oturup ondan gelecek haberi günlerce beklemek de aklımdan pek geçmiyordu.

İşte bugünlerde insan bir dost eline, ya da dost, arkadaş tavsiyesine ihtiyaç duyuyordu. Yakın bildiğim, masum bir öpüşmeyi reddedebilirsem tüm varlığımla güvendiğim, bağlı olduğum birine; Melis’e. Melis;

“Bizim sitede, hemen benim üst katımdaki daire satılıktı. Bir sorup soruşturayım, fiyatını öğreneyim, plânı benim evim gibi olsa gerek, ek bir şeyler yaptırmışlarsa bilemem tabii. Bu nedenle komşulardan birine rica ederim, onunla birlikte beraberce benim evimi gezeriz. Komşuyu istememin nedeni; ‘Elin ağzı torba değil ki, büzesin!’ dedikodularından çekindiğim için, yoksa sana güvenmeyip de kime güveneceğim ki?”

“Yani demek istiyorsun ki, annem-babam başımda değil, sana kahve, çay falan ikram edemem, öyle mi?”

“Eh! Onları da taşınırsan sen ve hanımefendi bana yaparsınız artık!”

“Yani evleninceye kadar seni bana yasaklıyorsun?”

“Sözü tersinden anlama! Demek istediğim eşin olacak hanımın evi beğenip beğenmeyeceği tereddüdünü yaşamam…

Ve deminki sözümü düzeltmek istiyorum. Eğer eşin de beğenirse evleneceğin tarihe kadar ev işlerinde sana yardımcı olurum, destekte bulunurum gücümün yettiğince. Artık o akşamlar lokale(2) gidersin, ya da Cumartesi-Pazar maça falan gidersin, ayda bir de olsa…

Ya da gerek yok, yevmiyeli bir şekilde evine gidip gelirim, hatta bebeleriniz olunca onlara da bakıcılık yaparım, artık gelin hanım ne yevmiye takdir ederse ki, umurumda değil!..

Ya da istemezsen bana gelen temizlikçi abla sana da uygun günlerinden bir gün ayırır, o yapar işlerini. Dürüst, temiz, iyi, güvenilir bir kadın, o abla!”

“Senin dışında birinin evime gelip gitmesini düşünmek bile istemiyorum.”

Düşünceli bir şekilde baktı gözlerime, söyleyip söylememe şeklinde bir tereddüdü olduğunu düşündüm, devam etti, belki sakınarak, sessizce;

“Ben de seni çalıştığımız daire dışında daha çok görürüm. Belki arabanla beni de daireye götürür, getirirsin, eğer eşin müsaade ederse, kıskanmazsa. Ben, derim ki; ben arzularım, ama eşin de gelip, bir baksın, ben ev sahibinden anahtarı alır, sana veririm…

Eşin de beğenirse o zaman satın almaya karar verirsin. Eksiğin çıkarsa, biraz birikmişim var, babamdan, annemden de isterim. Ödersin sonraları. Banka kredisi alacak olursan, kefil arama, çekinme ve asla dışarılara bakma, ben burdayım…

Ve son sözüm; gecikme bir an önce yap şu düğününü!”

“Allah nazardan saklasın(4) seni, bu kadar iyi olmanı hak ediyor muyum?”

“Hak etmek ne demek, ben senden öğrendim yaşamla ilgili her şeyi(12), işimin inceliklerini, karşılıksız yardımcı olmayı, sevmeyi, saygıyı, tahammül edebilmeyi, güzelliği, iyiliği…

Hepsi sayende yani…

Gönlümün, ruhumun, kalbimin, beynimin sahibi sensin, evlenmeden önce de biliyordun, evlendikten, daha doğrusu evlenmen gerekliliğinden sonra da biliyorsun bunu…

Anne hakkı kutsal, aşktan da üstün(13), ana sözü de öyle…

Bırak dünyalar, dünyada kalsın, sözlerin, gözlerin, ellerin, nefesin yeter benim için, bana…”

İçinden geçen birikmişleri söylemekte zorlanıyor, kesik kesik söyleniyor gibiydi.

“Gerçekten ben bir budalayım, ne diyeceğimi bilemiyorum!”

“Bilme de! Bırak öğrettiklerinle, öğrendiklerimle yaşayayım, ömrüm boyunca yeterli bunlar bana, benim için. Umarım evi nikâhlın da beğenir, dizi-dizi bebelerinizi sevmek de bana yakışır, bana nasip olur(3), nasıl olsa geldiğim gibi çıkacağım Tanrımın huzuruna!”

“Son sözlerin yakışmadı diline, ama karımın evi beğenmesi için; ‘Umarım! İnşallah!’ demek geçiyor içimden, yakınlığını yakınımda hissetmek bana da iyi gelecek çünkü…”

Ertesi gün Meliha, annesi ve babası ile birlikte geldik evi tanımak, tanıtmak için. Annesi başlangıçta burun kıvırmasına(3) rağmen Meliha “Bayıldım!” deyince babasının görüşü de boyun eğmesine(3) bakılırsa kızı ile aynı yönde idi. Meliha devam etti;

“Sen kendi arzuna göre, ama beni dinlersen çok açık, gök mavisi gibi badanasını yaptır. Avizelerim hazır. Evinden neleri istiyorsan al, getir, bir kenara yerleştir, beraber aldıklarımızı ve çeyizimi de ben getiririm, beraberce yerleştiririz, ya da benim yerleştirmeme izin ver!”

Anlamıştım demek istediğini, hak vermem gerekti, hak verdim, gitti!

Kayınpederim (ne akla hizmet etmekse “Adayı” demek içimden gelmemişti!) kulağıma eğildi, sözüm ona karısı, kızı duymasın ister gibi;

“Paraya-maraya ihtiyacın olursa, çekinme, önce bana haber ver!”

Bu kadar iyi ve “Üzerinde şeytan tüyü(3)” olan bir insan olduğuma doğrusu kendim de inanamıyordum (Gerçekten, hem de. Ancak karısının babasına avuç açacak(3) kadar küçülmem de mümkün değildi).

Oysa bırak şeytan tüyünü, bulunmayacak Hint kumaşı olmadığımı(4) ailenin tümü de biliyordu, artı ben de tabii.

Evi satın aldım, banka kredisine ihtiyaç duymadan, alt kattaki komşumun desteği ile üstelik senetsiz, sepetsiz, sadece “Toplam şu kadar borcum vardı ve peyderpey faizsiz olarak onun banka hesabına yatırılacaktı!” İşte o kadar.

Ev sahibi yılgındı(2), üst kattaki çocukların gürültüleri nedeniyle ve hoşgörüsü(2) ve himmeti ile yeni evlenecek oluşumuzu dikkate alarak bir miktar da kendiliğinden indirim yapmıştı;

“Düğün hediyem olsun!” diyerek.

Doğum kontrolü(4) nedir bilmeyen ailenin kaç çocuğu olduğunu evi satan ağabey bilmiyordu, benim, bizim de bilmemize gerek yoktu. Ne de olsa çocuktu onlar, nihayeti birikmiş enerjilerini bir şekilde boşaltacaklardı ve üstelik düğün-dernek zamanına kadar evde bulunacağım zaman kısıtlıydı, ana-baba-kız evi yerleştirirken de kendi gürültülerinden dolayı üst kattaki bebelerin seslerini duymazlar, ya da duymazlığa gelirler kanaati vardı içimde.

Evlendikten sonra Meliha soruna çözüm bulabilirdi. Ya da en kötüsü, gündüzleri evi, geldiği günlerde Melisa’nın bulduğu kadına teslim eder, anasına giderdi. En kötü diğer ihtimal; akşamları “Kahvaltı yaparız hayatım!” deyip annesinin evinden getirdikleriyle nefsimizi köreltmeye(3) çalışırdık.

“Hadi hayatım, beni yemeğe çıkar!” ya da “Hadi hayatım, şurdan pizzacıya veya şuraya-buraya telefon edip ısmarlayıver, bu akşam değişiklik olsun!” derdi.

Basit, deneyimsiz bir kurgu; üstelik İhlâs’tan sonra Kevser’i okumak(14) gibi şaşkınlık içinde, üstelik “Çocuktur!” dememe rağmen!

Evimizi birkaç gün içinde yerleştirdi Meliha ve eklentileri. Bu arada ben de ev için ilâm(4) alarak, gazetelere “Satılık” ilânı verip satın alacak müşteriyi evimde bekleyerek kendi evimi satmıştım.

Üstelik bana göre değerinin üstünde, emsallerine bakarak, yoksa komisyoncuya falan danışmış değilim. Çünkü Melisa’ya taksit olmaksızın borcumu ödemek aklımdaydı.

Meliha da, ailesi de evi nasıl satın aldığımı merak etmemişlerdi. Çünkü jest yapmış(3) tapuyu Meliha’nın üstüne yapmak için onu ite-kaka(3) Tapu Dairesine götürmeme rağmen, kabul etmemiş, kaçmıştı. Jeste jestle karşılık vermek olsa gerekti bu!

Annemin vefatı nedeniyle de acele etmelerine “Dur!” demişlerdi Meliha ve ailesi. Benim de korkularım ve hatta isteksizliğim geçmemiş olsa gerekti, evlenmek konusunda. Çamaşır, yemek, ev temizliği konularında bana haber vererek aşağı yukarı her günümde Meliha, hafta sonlarında da Meliha, Melis ya da onun kadını yardımcı oluyorlardı bana.

Çok zaman Meliha ve Melis sohbetlerinin koyuluğunda evimde kalıyorlardı bile…

İnsanlar yaşadıkça öğrenirmiş bazı şeyleri, o nedenle değil miydi, aklın yaşla ilgisinin olmadığı iddiası?

Yok! Bu söz buraya “Cuk!” oturmadı(3)! O zaman sözü şöyle değiştirmem daha uygun olacaktı; “İnsanlar yaşadıkça, karşılarına ummadığı, tahmin bile edemeyecekleri, hatta akıllarından, hayallerinden bile geçiremeyeceği şeylerle karşılaşınca anlıyordu, ne ya da neler olduğunu.”

Meselâ; Gökyüzünün başka renginin de, taşın sert olduğunu ve her doğan günün başına dert açtığını(15) anlamak gibi.

Huzurlu bir yaşamım olmuştu!

“Du!” dedim, geçmiş zaman ekiyle. Evlenmeyi düşündüğüm bir nikâhlım, her derdime koşup benimle ilgilenen, beni sevdiğini bildiğim bir gönül dostum ve…

Evet, bu “Ve” kelimesini açmam, hem de çok detaylı açmam(3) gerek, çünkü “Üçlem” içindeydim, susak ağızlı(4), şapşal şarlatan(4), ayran gönüllü(4), şıpsevdi(4) olmak gibi kavramları hak eden.

Üçlem ne demek, ben mi uydurdum, bilemiyorum, ama ikilem(2) olduğuna göre üç olasılık, ya da olay, faraziye(2), örnek olduğunda da üçlem olması da gerekir diye düşündüm. Çünkü…

Evet, çünkü kısaca anlatmam gerekirse…

Evet, kısaca…

Karşımdaki dairedeki, çok nadiren(2) karşılaşıp gördüğüm Melisa, ya da Melissa isimli dul kadın aklımı başımdan almıştı(3). Evet, evlenmiş, kocasını kaybetmiş ve yaşamda yapayalnız kalmıştı, benim annemi yitirdiğimde hissettiğim duyguları belki aynen, ya da farklı olarak yaşayarak.

Neyle geçinir, ne yer, ne içer, nasıl yaşardı, bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey güzel ötesinde güzel, başını kaldırmaktan ve hatta herhangi bir yere bakmaktan bile çekinen biri olmasıydı.

Ama ne zaman kapılarımızı beraber açsak gülümsüyor, “Merhaba!” desem, “Merhaba!” diyerek cevapsız bırakmıyordu beni. O kadar işte!

Oysa onu her görüşümde, onunla her karşılaştığımda, ona her seslenişimde, istemesem de onu içimden kıyaslıyor, Meliha ve Melis’e göre daha farklı olarak, kalbim yerinden fırlayacakmış(4) gibi oluyordu!

Ve ben, benim farkımda değildim, üstelik hissettirmemek, fark edilmemek gayretiyle yorulmuş olarak. Yöneticiden öğrenmiştim, aidat konusunda konuşurken bir vesile ile adını, dul olduğunu.

Eşinin anasından-atasından kalanlarla ve bankaya borçlanarak bu daireyi aldıklarını ve talihsiz bir iş kazası ile eşinin vefat ettiğini, aldığı tazminata ek olarak sitedeki bir kısım daireler ile dışarılarda birkaç yere gidip temizlik işlerini yaparak, geçimini ve bankaya borç ödemelerini bitirmeye gayret ettiğini anlatmıştı Site Müdürü.

Gerçi nikâhlım, Melis ve ona da yardım eden temizlikçi kadın, gün aksatmadan bana yardımcı oluyorlardı. Ancak eğer Meliha ile uygulamaya çalışacağımız bir plânımız yoksa özellikle tatil günlerinde Melis bir alt komşu olarak mutlaka bana gelerek gereken işler ne ise yapıyordu.

Çok zaman beraberce sohbet ediyor, hatta kendi odası saydığı odada yatıp uyuyordu bile, kimseyi umursamaksızın ve alt kata gitmeye erinerek.

Bilemiyorum, Melis’in bu rahat davranışında, daha önce de bir nebze(4) belirttiğim gibi, danışmak arzumun etkinliğinin, ona muhtaç oluşumun etkisi olsa mı gerekti ki? Çünkü bilirdim ki; “Danışan dağı aşmış, danışmayan yolu şaşırmıştı…” Yoksa “Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır!” mı demeliydim?

İsmini öğrendiğim karşı komşum olan bu kadın temizlik ve diğer ev işleri için acaba plânları içine alıp benim evime de uğrayabilir, bakabilir miydi? Yorulmamalarını, benim için ayrıca vakit harcamak şeklinde fedakârlık yapmamaları düşündüğüm Meliha ve Melis’e bunu anlattığımda nasıl karşılarlardı, bilmiyordum, hem umurumda değildi, nihayeti bir insanın geçimine katkıda bulunacak, mutlu olacaktım.

Oysa umurumda olmasının, dereyi görmeden paçaları sıvamamam gerektiğini düşünmeli, bilmeliydim.

Netice itibariyle evimin anahtarından bir kopya da Melisa’ya verecektim, Meliha ve Melis’e olduğu gibi. Melis’e gelen kadın benim evime de gelecekse Melis’in evindeki askılardan hangisinde kapı anahtarımın asılı olduğunu biliyor ve gerektiğinde alıyordu zaten.

Eğer Melisa evimin işlerini yapmayı kabul edecek olursa, hizmetinin, gerekliliklerin ve emeğinin karşılığını masanın üzerine koyup sabah kapıyı çarpıp çıkacaktım evden. Akşamüzerine doğru, internet bağlantım nedeniyle ev telefonum olduğundan o telefondan kendisini arayacak ve o ne zaman gelmemi emrederse(!) yani “Şu vakte kadar bitiririm, bitirebilirim!” derse o vakitten sonra, eğer telefona cevap vermezse, “Demek ki işi bitmiştir!” şeklinde düşünerek evime dönecektim. Bunun herhangi bir sakıncası olabilir miydi, şu ya da bu şekilde?

Rica ettim Melisa’ya evimin gerekliliklerini, kapısından. “Peki!” dediğinde aklım başımdan gitmişti(3), gülümseyen gözlerine bakıp da derinliklerinde kendimi görmüşüm gibi.

Oysa bir insan iki kez aklını yitirebilir miydi(3)? İnanıyorum ki; bazen insan bir şeyi anlatmakta sıkıntı çekerse, herhalde şaşkınlığı onu farkında olmadığı yeni yönlere, söylemlere itekleyebilirdi.

O, unutması gerekeni unutmuş, yalnızlığına alışmış biri gibiydi. Bilmediğim; hiç mi bir yakınının, akrabasının olup olmadığı idi. Yoksa çeşitli nedenlerle yakınları mı, kendinden uzaklaşmış, yakınları mı uzak olmayı, uzaklaşmayı yeğlemiş(3), ya da o mu yakınlarını uzaklaştırmıştı kendinden?

Bilmem mümkün değildi başlangıçta. Devamında da bilmemin hiç mi, hiç önemli ve gerekli olmayacağını düşünüyordum.

Ama onu unutmak mı? Hak getire(4)! Devamlı karşılaşmak, kapılarımızı her karşılıklı olarak açtığımızda onu görmek, görüşmek arzusu perişan ediyordu beni.

Meliha, annemin tüm mevlitlerini(16) aslında bizim olan benim evimde gereğince ve gerektiği gibi okutmuş, hayırlarını dağıtmış, mezarını ziyaret etmem için beni zorlamıştı. Bu vesileyle annemin eski, benim başta Melis ve Melisa olmak üzere eski ve yeni komşularımızın bir kısmıyla tanışmış ve hatta önce Allah’a sonra da Melis ve Melisa’ya emanet etmişti beni!

Gülümsemem bile bu anda kendi adıma ihanetti, tehlikeliydi de aynı zamanda.

Bir kısım meseleleri iç içe yaşamam gerekliliğini unutmamam gerekti. Bunlardan başta geleni, annem için Meliha’nın okuttuğu mevlit sırasında tanışmalarına rağmen Meliha, Melis ve Melisa üçlüsünün üçlem yaşadığım şu ortamda, benim ve birbirinin birbirine gereken(!) izahatı vermek zorunda kalmamamızın gereği idi!

Evet, benim gibi kadir kıymet bilmeyen(3) hayâsız(2) bir varlığın yaşamında üç kadın vardı; Sahiplendiğim ve ömür boyu sahipleneceğim nikâhlım Meliha, sahip olup da sahip olduğumu anlayamadığım, anlamakta da gerzekliliğimden şüphe edilmemesi gereken Melis ve sahiplenmek istediğim halde sahiplenemeyeceğim, sahiplenme isteğimin farkında olmayan, tüm benliğime egemen olan Melisa.

Neyi, ne zaman, nasıl, niçin ve ne yapmam gerektiğini bilmiyor, bilemiyordum.

Son mevlidi okuttuktan, hoca dâhil herkes evlerine çekilip, anne ve babası yatsı namazına durduktan sonra, yanıma gelip oturdu Meliha. Elimin birini avucunun içine aldıktan sonra;

“Seni teselli etmekte uzak kaldım, özür dilerim. Ben hazırım, eğer sen de kendini hazır hissediyorsan gecikmeyelim. Seni sevdiğimi hissediyorum, başlangıcımız öyle olmasa, gözükmese de. Ama bildiğim şey şu; sensiz olmak, sensiz yaşamak aklımın ucundan bile geçmiyor. Aynı duygular içindeysen, sarıl bana, öp, iste beni. Sana ait oluşumu hissettir bana, bileyim ki yaşıyorum!”

“Ama annen, baban?”

“Boşuna mı yatsı namazına durdular, evde de kılabilirlerdi! Sana ait olduğumdan, eşin olacağımdan tereddütleri mi var, sanıyorsun? Sadece üzüntüleri var, benden ayrılmak gibi. Ama onu da halledecekler…

Bugünlerde ya da yuvamızı kurduktan sonra bu sitede bir daire boşalır boşalmaz, ya kiraya taşınacaklar, ya da satın alacaklar ve gün boyu beni ‘Yalnız kaldı!’ diye düşünmen gerekmeyecek. Aslında bebeklerimiz olunca yararları olacağını söylesem çok mu erken konuşmuş olurum ki?”

“Seni seviyorum Meliha!”

“O kadar söz söyledim, tek cevabın bu mu?”

“Güzelliğin, tatlı dilin(4) beni benden öylesine almış ki, aklım başımda değil!”

“Peki! Aklın başına gelince ara beni! Hatta yemeğe gidelim beraber, ya da ne bileyim bize gel veyahut menemen falan bir şeyler yap, ben sana geleyim, izin alıp ya da öncemizde ben bir şeyler hazırlayıp getireyim, ya da evinde yapayım, Melis ya da Melisa’nın yardımlarıyla. İçinden ne geçiyorsa söyle, iste beni benden, mademki kocamsın seni istiyorum, senin olmak istiyorum, şimdiki konumumuz kâğıt üzerinde görünüyorsa da…”

Söylediklerinden utandı mı, yoksa bana mı öyle geldi, duraklar gibi oldu çünkü ve devam etti;

“Çocuklarımız olsun istiyorum, bakıp yetiştireceğimiz kadar. Çocuklarımızın büyüdüklerini yaşarken görelim, istiyorum. Demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Bunları söylüyorum ki, baskı altında olmadan içinden geldiği gibi ne istiyorsan onu söyle, istersen evlenme teklifini yineleyebilirsin, tekrarlıyorum; eğer istersen!”

“Ben sana evlenme teklif etmedim ki hiç! Ailem seni istedi, ben ‘He!’ dedim, ailen ve sen de ‘He!’ dediniz ve ‘He!’ deyişlerimizle anlaşıp nikâhlandık!”

“O zaman şimdi dene; ‘Evlenme’ teklifini!”

“Benimle evlenir misin?”

“Çok yavan, duygudan yoksun bir teklif, ama gene de düşüneyim!”

“Annen, baban, ya da yakınlarından sana ‘Zalim!’ diyen oldu mu hiç?”

“Peki! Onu da düşüneyim!”

“Düşünme süren bitti, cevap alayım!”

“Seni sevdiğime, nikâhımız da kıyıldığına göre seninle evlenmeye mecburum!”

“Hem ‘Seviyorum!’ diyorsun, hem de kendini evlenmeye mecbur hissediyorsun, bu ne demek şimdi?”

“Kısaca; ‘Ömrüm senin!’ demek, eğer anlamak konusunda ciddi isen!”

İçimden, ona karşı haksızlık yaptığım düşüncesi geçiyordu. Dürüstçe başlangıcımızı ve sonrasını bana anlatan birine karşı duygusuz, yalancı ve yabancı idim, çünkü Melis beni saygısını yitirmeksizin seviyor, ben ise Melisa’yı zihnimden silemiyordum. Hele ki bu akşam Meliha ve ailesi kapıdan uğurlayıp asansöre bindirdiğimde, karşımdaki kapı belki de çöp poşetini koymak için açıldığında;

“Bulaşıklar çok, üstesinden gelmem(3) mümkünsüz. Yarın bir ara gelip halledebilir misin lütfen? Ben dışarı çıkarım, merakın, endişen olmasın!” dediğimde;

“Yarın sabah erkenden gelip bir düğün evine götürecekler beni. Belki daha sonra ilgilenir, yıkarım efendim. Ya da durun bakayım, durumunuz müsait ise, siz televizyon izlerken ben hemen bulaşıklarınızın üstesinden gelmeye çalışayım!”

“Peki!” dediğimde güçsüzlüğümü kanıtlayan, engelleyemediğim bir heyecan vardı içimde. Dilim-damağım kurumuş(3), darmadağınık olmuştum(3), neredeyse.

O evden içeriye adımını attığında Tanrının karşı koyulamaz itekleyişi içindeydim. Öyle ya, genelde biz insanlar, özelde erkek milleti ne zaman yanlış yapsak, yanlışlığa, hataya, günaha yönelsek sebep Tanrı değil miydi, hep?

Nefsimiz ve şeytan her zaman masumdu(2)! Yer Çekimi Kanunun(17) elma Newton’un başına düştüğünde değil, Newton’un böyle bir anda elma ağacının altına gitmesini Tanrının emrettiğini adım gibi biliyor, inanıyordum.

Bir koku egemen olmuştu tüm benliğime, içtenlikle: Duş yapmış olmalıydı, ertesi günkü düğüne hazırlıklı olmak için olsa gerek. Melisa’nın tüm bedenine nefis bir sabun kokusu hâkimdi. Hani anaların çocuklarına, çocukların analarına dedikleri, yaşımın hiç de gereği olmadığına inandığım bir söz vardı; “Misler gibi kokmak(3)!”

Evet, Melisa misler gibi kokuyordu ve ben direncimin kaybolmak üzere olduğu, hatta kaybolduğu anı yaşıyordum.

Beni ona çeken gücün ne olduğunu bilemez gibiydim. Belki de benliğimde saklayıp gizlemeye çalıştığım şey; kısaca cinsellik olsa gerekti, sevgiyle hiçbir ilintisi olmayan. Belki de yalnızca sevgi, cinsellikle hiç ilgisi olmayan. İnsan sevilmek istedi miydi, her ne şekilde olursa olsun, arıyordu bir şeyleri.

Bana yetmeyen galiba Meliha’nın sevgisi olsa gerekti. Nedenini, niçinini izahtan yoksun olduğum.

Usulca yaklaştım Melisa’nın arkasından, elimi karnına dolayıp saçlarını koklamaya çalışırken;

“Ne yapıyorsunuz efendim? Nişanlınız, nikâhlandığınız kız, şimdi çıktı kapıdan, ona karşı saygısızlık olmuyor mu bu davranışınız? Bırakın beni lütfen!”

“Bende akıl denen bir şey bırakmadın ki Melisa!”

Direnemedi, belli ki bazı şeyler onun da içindeydi, belki de açtı, acıkmıştı!

Meliha’nın çantasını benim evimde unuttuğunu ve anne-babasından özür dileyerek anne-babasıyla geri döndüğünü, sırf beni rahatsız etmemek için kapıyı sessizce açıp içeriye girdiğini, bizim yaşadığımız o anımızda, o sohbetimizde(!) onun ayak seslerini duyamadığımızı, ama onun bizlerin sesini duyduğunu bilemezdim.

Kapının hızlı bir şekilde kapanması ve merdivenlerdeki, asansörü beklemeyen ayak sesleri beni kendime getirdi. Kapının gerçek dışı gürültüyle kapanması Melisa gibi, Melis’i de hareketlendirmişti.

Meliha adına da konuşmam gerek, dördümüz de akşamın ilerleyen bu vaktinde komşuların rahatsızlıklarını umursamaz gibiydik. Nihayeti Melisa ve ben yaşamımızda ilk kez ve ilk yanlışlığı yapmıştık ve tedavisi imkânsızdı. Ama bunu komşular bilse?

Meliha arabasının direksiyonuna oturdu, annesinin ve babasının hayretten açılmış gözlerine aldırmaksızın, çantasını arka kanepeye attı.

“Pencereyi aç, iki kelime lütfen, yanlış anladın!” ve eki söz ve yalanlarıma inanıp kanacak gibi değildi, gerek ağız, gerekse el işaretlerimle inandırma yalvarışlarıma karşın başını döndürmedi bile, camı iyice kapatıp, kapıları kilitleyerek hışımla, patinaj yaptırarak uzaklaştı.

O sinirle hareket eden Meliha fazla uzaklaşmadan, farkında olmaksızın, daha neredeyse üç yüz-beş yüz adım, ya da metre bile uzaklaşmadan stop lâmbaları yanmayan, herhangi bir emniyet tedbiri almadan park etmiş kamyonun altına girmiş, kendisi ve babası anında, annesi ise kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirmişti.

Bir anlık vakitsiz ihtiras üç cana mal olmuştu, bilemediğim.

Kulağım acı acı çınlamaya(4) başlamıştı. Kötü haber tez duyulurmuş. Trafik Polisi, Meliha’nın cep telefonundaki en son aranan numaralardan bana ulaşmıştı, saklamaksızın, karımı, annesini ve babasını yitirdiğimi söylemişti.

Telâşla aklıma bir şey gelmeksizin, ya da ne yapacağımı bilmeksizin, olay sonrası kazadan habersiz evlerine dönen Melis ve Melisa’nın kapılarını çaldım, üstelik kirli olarak, yıkanmam gerekirken;

“O, yok artık!” dedim. Bakışları değişti ikisinin de ve bu bakışlar onları son görüşüm olacağının habercisi idi, bilemezdim. İki satırlık notları evlerine asılmış, yöneticiye vekâlet verip telefon numarasını alıp, kendi telefon numaralarını değiştireceklerini söyleyerek öylece ayrılmışlardı evlerinden.

Hak etmediğim cenazelerin defninden döndüğümde, akrabalarının maşallahlarının olduğuna şahit olmuştum. Ölüm İlâmını çıkartmayı beklemeksizin, beni yok sayarak neyi, ne kadar varsa, nasıl hesaplayıp üleşmeleri gerekiyorsa kâğıt üzerinde hepsini üleşmişler, hatta beni de unutmayıp; “Bir isteğin, bir dileğin varsa, söyle!” ve ekini de söylemeyi unutmamışlardı; “Ölüm hak, miras helâl!” şeklinde.

Ben dâhil insanlar ne kadar bencil ve duygusuz idiler ve üstelik nelerden, nasıl habersizdiler. Çünkü ben evliydim ve karımın ölenleri nedeniyle tek mirasçısı bendim. Eşimle evli gözükmem dolaysıyla tüm akrabalar aldıklarını bana devretmek zorunda kalmışlar, mala-mülke gark olmuştum(3).

Ama çevremde sadece ve sadece sessizlik ve kimsesizlik vardı. Ne demişti büyük din insanı; “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi, mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan!(18)

Malda, mülkte gözüm yoktu, gark olduğum kalanların tamamına el sürmeksizin bir hayır kurumuna devrettim, maşallahları olanlara zırnık koklatmaksızın(3).

Melisa; bana ait posta kutusuna “Ben sebep oldum!” diye üç kelimelik, imzasız bir not bırakıp evini dayalı, döşeli bir şekilde bırakıp küçük bir valizle kaybolmuştu ortalıklardan, yöneticiye vekâlet verdiğine göre dönmesi mümkün değil gibiydi.

Melis ise; aynı posta kutusuna, bir başka not bırakmıştı; “Sevgisine, sevgilisine, karısına değer vermeyenin, ihanet edenin indimde değeri yoktur!” şeklinde.

O ayrıca emekliliğini istemiş, öncesinde tüm izinlerini kullanmak için almış ve adres bırakmaksızın ayrılmıştı işinden. Prensip olarak bilgiler müdürde olsa gerekti, bana bildirilmesi istenmeyen. Onunla da tekrar karşılaşma umudum yoktu, onun da yöneticide vekâleti olduğuna göre.

Ben gamlı hazan(19) değil, gamlı Melih’tim, hayatımı hiçbir şekilde yeniden düzene koymamın mümkün olamayacağı. Yapacağım, ya da yapmam gerekenlerin ne olduğunu bilemiyordum.

Üstelik vicdan azabı(4) denilen bir illet(2), tüm yaşamıma, tüm bedenime hükmederken.

Gizli-gizli, kendim-kendime “Üçlem” diyerek belki de zırvalayarak(3) övünür gibi iken, aşkı, sadakati, sevgiyi bilemediğime inanan Tanrım “Al sana ‘Üçlem!’ istediğin gibi” demiş, beni bağışlamak hakkını kullanmamıştı.

Zaten Tanrının beni bağışlamaya niyetinin olmadığı, belliydi. Yoksa niye Meliha’nın çantasını unutmasına, yarı yoldan dönüp de sessizce, üstelik rahatsız etmemek gibi bir düşünceyle evime yönelmesine engel olsundu ki?

Bundan sonra yalnızdım, çünkü yalnızlığı, yalnız kalmayı hak etmiştim, umudum Tanrının şefkat(2) elini uzatıp, beni ahrette(2) sevdiğim insana(!) çabuk göndermesi üzerine idi ve eğer yüzüm tutarsa(3)

Ve dahi sevdiği kimdi? Merak konusu…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Üçlem;  Moleküllerle ilgili bir terim ve Hristiyanlıkta “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” olarak Tanrının düşünülmesi ise de öyküde anlatmak istediğim şey; ikileme benzer bir sunum. Aslında insanlar, üçlem, dörtlem gibi söylenecek sorunların çözümü olacak konular için bile dilimize yerleşmiş “İkilem” sözünü kullanmaktalar. Öyküde bu tabuyu engellemek istedim.

Melih (Erkekler için) Meliha, Melâhat (Kadınlar için); Güzel, şirin, sevimli.

Melissa, Melisa, Melis; Bal, Balarısı, tatlı şey, can. Melisa; Çayırlık. Baklagillerden yaprakları limonu andıran kokulu bitki. Oğulotu. (Türkçe) (Melis ismi, çok zaman Melisa’nın kısaltılmışı gibi algılanıyor ki, yanlıştır. Çünkü Melis Yunan mitolojisinde geçen bir rahip adıdır sadece ve gerçek anlamı; şişman ve tembel olan, bir şeyi tutan kişidir.  Kısaltma olarak düşünülmesi, Melis’in Melisa anlamını yüklenmiş olması mümkün değildir).

(1) Dünyada biricik sevdiğim sensin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a Bestesi; Akın ÖZKAN’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(2) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Becerikli; Becerisi olan, elinden iş gelen, işi iyi sonuçlandırabilen, ustalaşmış, usta.

Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Hayâ; İnsanların yaratılışlarından sahip oldukları, edep, mahcubiyet, utanmak, ar ve namus, insanın çirkin şeylerden sakınması ve bunlardan uzak durması (Hayâsız; hayâ sahibi olmamak).

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Lokal; Asıl anlamı; belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı bir dernek ya da kuruluşun üyelerinin buluşması için ayrılmış yer anlamındadır. Ayrıca hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi).

Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz. Küçük çocuk.

Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Medyun; Verecekli, borçlu. (Medyum; Ruhötesi deneylerinde, ruhlarla insanlar arasında aracılık ettiğini öne süren kimse ile karıştırılmamalıdır).

Müstakbel; İleri bir tarihte, gelecek, bulunulacak olan.

Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.

Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

Yılgın; Yılmış, korkmuş, bıkmış, usanmış. Morali bozulmuş, çökmüş.

(3) Aklı Başından Gitmek; Çok sevinçten, ya da korkudan ne yapacağını bilemez olmak. Bilincini yitirmek, bayılmak.

Aklını Başından Almak; Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.

Aklını Yitirmek; Deli gibi olmak, deliye dönmek, delirmek.

Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Aşık Atmamak; Yarışmamak, Yarışma yapmamak, yarış etmemek.

Avuç Açmak; Yardım istemek, dilenmek, para istemek, ya da para ister duruma düşmek.

Babalar Gibi Satmak; Rahmetli olan eski  Maliye Bakanlarından birine ait söz. Ekonomik sorunlar nedeniyle devlet mallarının gerekçe uydurularak  satılması (Bence yanlış bir söz dizisi ve tutum).

Boyun Eğmek; Bir şeye isteyerek ya da istemeyerek uymak, katlanmak. Karşısındakinin gücünü kabul edip ona karşı durmayı bırakmak.

Burun Kıvırmak; Değer vermemek, önemsememek, beğenmeyip küçümsemek.

Cuk Oturmak; Tam yerine denk gelmek, rast gelmek, uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren deyim.

Darmadağınık (Darmadağın) Olmak; Tarumar, çok dağınık, karmakarışık bir ruh hali içinde olmak.

Detaylı Açmak (Açıklamak); Ayrıntılı bir şekilde açıklamak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde izah etmek.

Dili Damağı Kurumak (Dili Damağına Yapışmak); Aşırı heyecandan, susuzluktan, ya da çok konuşmaktan dolayı ağzı kurumak.

Gark Olmak; Bir şeyden bol miktarda olmak. Suya ya da toprağa gömülmek, suya batmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

İçi Daralmak; Benliğini sıkıntı kaplamak, sıkılmak, bunalmak, içini sıkıntı basmak. Kasveti olmak.

İki Kelimeyi (Lâfı, Sözü) Uç Uca Eklemek (Getirmek); Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır (Öyküdeki anlamı ise; Tüm birikintilerin bir araya toplanması anlamındadır).

İte-Kaka Götürmek; Kaba ve hoyrat bir biçimde iterek, zorla, Güçlüklerle götürmek.

 Jest Yapmak; Gönüllemek. Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranışta bulunmak.

Kadir (Kıymet) Bilmemek;  Değerini, kıymetini bilmemek, anlamamak.

Lâf Sokuşturmak (Çakıştırmak); Küfür etmeden, kibarca, nazikçe, iğneleme, yıpratma, üzme  şeklinde karşıdakini rahatsız etme şekli.

Misler Gibi Kokmak; Yeni banyo yapmış birinin bedeninin hoş koktuğunun anlamı (Özellikle çocuklar için kullanılan bir deyim).

Nasip Olmak; Fırsat düşmek, Olanak doğmak, elvermek. Her türlü güzel şeylere erişmek, kavuşmak, ulaşmak.

Nefsi Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

Rest Çekmek; Herhangi bir konuda tutumunu belirten sert ve kesin sözü söylemek (Pokerde; önündeki paranın tümünü ortaya koymak).

Saçını Süpürge Etmek; Birileri için çok özveride bulunarak çalışan, hizmet eden kadın.

Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Üstesinden Gelmek; Üzerine aldığı işi başarmak, istenildiği gibi yapmak.

Yeğlemek; Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp o şeye yönelmek, tercih etmek.

Yüzü Tutmak; Olabilecek duruma gelebilmek. Bir şeyin olmak üzere bulunması. Biçim ve renk değiştirmek.

Zırnık (Bile) Koklatmamak; Çok değersiz, en ufak, en kötü bir şeyi dahi vermemek.

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(4) Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

Allah Nazardan Korusun (Saklasın); Bir insanın diğer insanların kötü düşüncelerinden, çekememelerinden ve kem gözlerinden korunup kollanması temennisi.

Ayran Gönüllü;  Bir bakıma Sarkak Gönüllü olmak deyimiyle aynı içerikte gözükse de  her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir.

Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.

Doğum Kontrolü; Geçici ya da kalıcı olarak hamileliği engellemek ya da hamile kalma olasılığını azaltmak amacıyla çeşitli yöntemlerin, araç-gereçlerin ya da ilâçların kullanılması.

Duvarların Üstüne Üstüne Gelmesi; Kişinin psikolojik durumuyla bağlantılı ve sürekli olarak ev, işyeri, hapishane,  hücre gibi ortamlarda bulunması nedeniyle sıkılması, yaşamakta zorluk çekmesi.

Dünyanın Daralması; Kişinin bunalması, sıkılıp sıkışması, başının, dünyasının daralması.

Dünyanın Kararması; Umulan şeyin, ya da şeylerin olmaması ile meydana gelen durum. Hüsrana uğramak. Olmayan konuda (özellikle aşk) acı çekmek.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.

Hayır (Hayr) Duası; İyi dua.

Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.

İki Eli Kanda Olsa; Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılmayacak olsa bile.

İrili Ufaklı; Büyük küçük karışık bir durumda.

Kalbin Yerinden Fırlayacakmış Gibi Atması; Türkçemizde böyle bir kelime dizisi yoktur. Yöresel olarak; kalbin heyecandan, bunaltıdan, telâştan olağan öte (nabzı yükselmiş olarak) atması ifade edilmektedir.

Kardeş Payı; Eşit bölüşme. Eşit pay.

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Kulağın Acı Acı Çınlaması; Uğuldama, vızlama, vızıltı, ya da çınlama şeklinde şiddeti kişilere göre değişen tıbbi bir olgu. Ancak; hurafe olarak yorumlanacak bir görüşe göre sağ ve sol kulağa göre çınlama, iyi ya da kötü haber olarak yorumlanır. Ancak konunun hafife alınmaması, devamlılık halinde mutlaka bir KBB mütehassısına görünmenin gerekli olduğu ifade edilmektedir.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Ölüm İlâmı; Ölümün tescili olan, üstünde ölüm ile ilgili konuların yazılı olduğu mahkeme kararına ait belge.

Sırtı Kalın (Sırtı Pek, Sırtı Kavi); Varlığı yerinde. Kalın giyinmiş. Genelde, uzmanlık konusu yağcılık olarak birilerine sırtını dayamış, bu nedenle hakkı olmayan şeyleri (özellikle para) kazanan, muhtemelen para ile her şeylere sahip olabilen değersiz kişi.

Susak Ağızlı; Yöresel olarak anlamsız, boş konuşan, boşboğaz, geveze.

Şapşal Şarlatan; Aptalca alıkça davranışlarla mallarını, ya da kendi niteliklerini abartarak anlatan ve hiçbir davranışlarına, sözlerine, giyimine-kuşamına özen göstermeyen kimse.

Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.

Tatlı Dil; İncitmeyen, gönül alıcı söz. Tatlılıkla konuşma.

Teşvik Sloganı; İsteklendirme, özendirme, yüreklendirme amaçlı kısa ve özlü söz.

Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.

(5) Annem-babam oldukları, doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Felsefe olarak; André GIDE veya Stuart MILL sözü.

(6) Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle. Kur’an’da ki bu ayet İsra Suresinin 23. Ayetidir (Diyanet İşlerinin açıklaması).

Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu güçsüzlükten güçlüğe uğrayarak karnında taşımıştır. Kur’an’ı Kerim, Lokman Suresi 14. Ayet.

(7) Matrilokal;  Evlenen bir erkeğin kadının ailesi ile birlikte oturmasına “MATRİLOKAL” adı verilmektedir. Genelde “İç Güveylilik” denen kavram.  İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” şeklinde kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir.

(8) Kazanılmış Hakların (Müktesep Hakların) Korunması; Anayasanın 2. Maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin gereklerinden biri.

(9) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(10) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.”

(11) KARATEKİN, Erol. 1961 Yılı. “ANNEM” dizelerinden.

(12) Gözlerinden içti gönlüm neşeyi, senden öğrendim gönülden sevmeyi… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği Segâh Makamında olup, Güftesi; Hasan Âli YÜCEL’e, Bestesi; Şükrü ŞENOZAN’a aittir.

(13) Aşktan Da Üstün; Bu isimde ülkemde çevrilen iki film hatırlıyorum. Birinde; Zeki MÜREN ve Filiz AKIN, diğerinde; Ayhan IŞIK, Ahmet MEKİN ve Peri HAN başrollerdeydi. Ancak bu sözle en ünlü yapım; orijinali “NOTORIOUS” ismiyle her konuya Alfred HITCHCOCK’un el koyduğu, Ingrid BERGMAN ve Gary GRAND’ın başrollerini paylaştığı, Türkçe çevirisi “AŞKTAN DA ÜSTÜN” olan filmdir.

(14) İhlâs’tan sonra Kevser’i okumuş gibi;  Namaz kılarken zammı sure dediğimiz ayetler sırasıyla okunmaktadır. Kevser Suresi (Kur’an’da 108. Sure, 3 Ayet) İhlâs Suresinden (Kur’an’da 112. Sure, 4 Ayet) önce geldiği için önce Kevser Suresi okunmalı. Geri dönülmesi mümkün olmayacak, şaşkınlık belirten bir söz dizisi. Namaz sırasında bu yanlış yapılırsa sehv-i secde gerekir.

(15) Cahit Sıtkı TARANCI’nın “YAŞ OTUZ BEŞ” şiirinin alıntıladığım dizelerin aslı; “Gökyüzünün başka rengi de varmış! / Geç fark ettim taşın sert olduğunu. / Su insanı boğar, ateş yakarmış! / Her doğan günün bir dert olduğunu, / İnsan bu yaşa gelince anlarmış.” şeklindedir.

(16) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.

(17) Yerçekimi Kanunu (Gravitasyon); Newton’un elmanın yere düşmesi (özgün bir öyküye göre; başına düşmesi) üzerine gerçekleştiği sanılan keşif. Oysa ilk insanlardan beri bırakılan cisimlerin yeryüzünün merkezine doğru (Yerçekimiyle) çekildikleri bilinen bir gerçektir. Dolaysıyla bunun bir kanun, keşif olduğunu varsaymak zannımca doğru olmasa gerek.

(18) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.

(19) Ben gamlı hazan, sense bahar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sıtkı ENGİNBAŞ’a, Bestesi; Melâhat PARS’a ait olup eser Hicaz Makamındadır. İkinci mısraında; “Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!” denilmektedir.