Nedim, akıllı, zeki, uslu, terbiyeli bir çocuktu. On sekiz yaşında, civanmert(1), uzun boylu, lise son sınıfı bitirmek üzere, varlık durumu inkâr edilmeyecek bir evin tek ışığı, tek geleceği idi.

Cömertti(1) de…

Yolda, şurada, burada “Allah rızası için” diyerek kim önüne geçerse geçsin asla boş çevirmezdi. Yalakalık olsun diye; “Allah hayırlısını nasip versin! Derslerinde başarılı etsin!” gibi dileklere önem vermezdi.

Karnı aç olanı lokantaya sokar, ne isterse, yedirir, içirir, vakit kaybı olarak yorumlamaksızın başında bekler ve yemek sonrasında hesabı ödedikten sonra da o garibin cebini desteklerdi. Kim öteki tarafa, ne götürmüştü ki?

Bu nedenle de yol üstü ziyaretçisi hiç eksik olmazdı, ama kapı önü değil. Hoşlanmadığı şeydi; kapısına gelip de kendisine acındıranlar. Hiç müsamahası(1) olmazdı. Hele ki başka kardeşi olmadığından ve kendi aklı başına geldikten sonra, yalnızca birbiriyle yaşamayı düşünen ve tercihlerini bu şekilde yapan, oldukça zayıf ve güçsüz emekli birer öğretmen olan anne ve babasının yaşamlarını dikkate aldığında…

Bu nedenle belki çekindiğinden, belki de aklına gelmeyen, aklına getirmemeyi düşündüğü nedenler dolaysıyla anne ve babasına kesin ricası;

“Sakın ‘Kim o?’ demeden kapıyı açmayın!” şeklindeydi.

Aklına getirmemeyi düşündüğü nedenlerin ne olduğunu belki kendi de bilmiyordu. Onlar yaşlı insanlardı ve zaman kötüydü. “Bi şey diyecem! Adres sorcam!” diyenler, bohçacısı, anketçisi, pazarlamacısı gibi ne idiği belirsiz(2) kimselerin saygısızca ve araştırma niyetiyle evleri kontrol ettikleri bir gerçekti. Ayrıca “Aldatıcılık” denilen bir tavsiyesi de olmuştu büyüklerine, kapıyı;

“Elektrik, su, doğalgaz, PTT, kargo…” gibi sözlerle zorla açtırmak isteyenler olursa;

“Polis oğlum gece nöbetinden henüz geldi!”  ya da “Polis oğlum, nöbete çıkmak üzere!” diyerek açmamaları gereğini, hiç olmazsa geciktirmelerini ve kontrol gözünden geleni mutlaka gözetlemelerini belirtmişti.

Genç adam kendi tasavvuruna göre; gelenin kısa süre içinde gitmesi şüpheli niyetinin göstergesi, gitmeyenin ise gerçek görevli birinin olması idi, eğer siparişleri varsa, beklenen bir şeyler varsa.

Tabiidir ki hırsız ve uğursuzların bu kadar aptal olmaları beklenemezdi, onların da kendilerine göre çözüm yolları, her türlü geçerliliği olan numaraları olsa gerekti. Güpegündüz yapma imkânları olmasa da, elektrik, su, doğalgaz gibi panoları(1) dışarılardaysa meselâ kapatmak gibi hareketlerle istediklerini gerçekleştirebilirlerdi.

Gecelerin ilerleyen vakitlerinde kör noktalara(2) merdiven dayamak, ya da kapı aralığından içeriye su akıtmak, ateş yakıp dumanını içeriye yelpazelemek, üflemek gibi aklına hemen geliverenler…

Bir yazar; “Şimdiki Çocuklar Harika(3)” demişti, tıpkı onun gibi “Şimdiki Hırsızlar Harika” demek istiyorum, Sülün Osmanlar halt(4) etmişlerdir onların yanında. Şimdiki harika hırsızların baş edemedikleri, aşık atamadıkları(4) Harun gibi gelip Karun olanlar olsa gerekti!

Nedim, yakışıklı ve dalyan gibiydi(2) de, uzun boylu olması yanında, güçlü, kuvvetli. Okulun basketbol takımının çok, ya da en iyisi değilse de gerçekten kendini vererek, göstererek oynayan iyi oyuncularından biriydi. Ayrıca amatör futbol takımında da boy göstermekten(4) hoşlanıyordu.

Okul ve civarındaki tüm genç kızların değilse de oldukça fazla miktarda genç kızın yüreklerini hoplatan(4), favori(1) ve gözdesi(1) idi. Hele ki varlıklı oluşunu bilenlerin…

Oysaki onun gönlünün kimde olduğunu kendisi ve o bildiği gibi herkes de biliyordu, ancak şansını ertelemeyi düşünmeyenler de vardı; “Umut; fakirin ekmeği” ya da “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar(5)!” umut ve hayalleriyle.

Okul maçlarında olmasa da amatör küme futbol maçlarında, galip geldikleri her maçın sonunda Kulüp Yöneticisi, ya da patronlar aynı miktardaki bahşişi, ikramiyeyi, pirimi, ödülü, harçlığı, her ne denirse o miktar parayı her bir sporcuya ayrı ayrı eşit miktarda dağıtırdı.

Nedim, her dağıtım sonrasında kendisine verileni, belirlediği ve muhtaç olduklarına inandıklarının çantalarına yüklüyordu, adaletlice, eşit miktarda, sessizce ve kendini hissettirmeden.

Başlangıçta anlamayan, iyi oynadıkları için kendilerinin diğerlerine göre daha fazla mükâfatlandırıldığını düşünenler, ya da ayrıca teşvik pirimi(2) verildiğini düşünenler, daha sonra ne kadar gizlenirse gizlensin, gizlenmeye çalışırsa çalışsın “Nedim gerçeğini” öğrenmişlerdi.

Ve daha sonra her kazandıkları maçın sonrasında Nedim’i kucaklayıp öperek onun kendilerine bağışı için teşekkür etmişlerdi kendisine.

Aslında Nedim bunu hak ediyordu da. Her türlü elverişli şartlara rağmen, ne yeni bir ayakkabı, ne yeni bir eşofman takımı alıyor, emsalleri gibi kulübün verdikleriyle yetiniyor, asla ayrıcalığının olmasını beklemiyor, istemiyordu, neyi ne kadar hak ettiğinin bilincinde olarak.

Bu arada söylemek gerekli mi, öyle görmemiş, ne oldum delisi(2) sosyete çocukları gibi; boynunda, kollarında gösterişli, parlak, pahalı şeyler taşımıyordu, saat bile kullanmıyordu. İlkel sayılabilecek babasının yenisini edinmesi dolaysıyla devrettiği(!) ikinci el cep telefonu ve o telefonun saati kendisine yetiyordu.

Oysa kendine göre daha mütevazı(1) ailelerden geldiklerine inandığı arkadaşlarının çoğunda yeni model cep telefonları vardı.

Ayrıca, mantığına, imanına, düşüncelerine ters gelen anlamını bilmediği, bilmesine gerek olmayan saçma-sapan dövmeleri de yoktu Nedim’in. Yaptırmış olan arkadaşlarına da mantıklarının kabul edebileceklerine inandığı kadarıyla sadece sitem etme hakkını kullanıyordu.

Derslerini hiç aksatmıyordu Nedim. Evdeki çalışma ortamı ve beyni yeterliydi kendisinin başarılı olması için. Bu nedenle liseden mezun olacağına inandığı için üniversite sınavlarına hazırlanıyordu harıl harıl(4).

Dileği, umudu, ya da hayali mühendis olmaktı; elektrik, elektronik, makine, inşaat…

Hangisi olursa… Çünkü annesinin de, babasının da dilek ve arzuları tıpkı kendisinin de dilek ve arzusu gibi mühendis olması idi ayrımsız. O halde üzerinde hakkı olanların sözlerini dinlemeliydi. Hatta kendini mecbur hissetmeksizin, dinleyecekti de…

Nedim’in gönlünün sahibine gelince; Gönül kimi severse güzel odur!” felsefesine uygun olarak; “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın!(6) dercesine “”Gülünce gözlerinin içi gülen…(7) bu nedenle esiri olduğu, “Kendini ondan alamadığı” bir kızdı Nesrin.

Güzel miydi Nesrin? İtiraf etmeliydi ki sınıfta ondan daha güzelleri vardı, fiziksel olarak. Ama o başkaydı, hele ki kaşının kenarındaki o koca ben, itici bir çirkinliği ispat edercesine görünse bile.

Esmer, kara kalem kaşlı, zeytin gözlü, kısa siyah saçlı, hatta kendisine göre biraz kısa gibi görünse de, çok iyi sıçradığı için okul kız basketbol takımının “Top taşıyıcısı” olarak en iyi oyuncularından biriydi.

Şöyle bir tarif daha gerçekçi görünecek; Nedim ve Nesrin yan yana geldiklerinde, el ele tutuştuklarında boy farkları o kadar önemsenecek gibi görünmüyordu, hani Edi-Büdü(2) gibi.

Her ikisinin de hiçbir şey umurlarında değildi beraberken, duyguları karşılıklı idi. Kendileri dışında hoşgörü sahibi öğretmenleri dâhil, herkesin bilip anladığı gibi iki iken bir olan idiler.

Nihayeti lisede son sınıfın, sonları idi, yasalara, kurallara göre değilse de insani duygularla sevdaları için hoşgörüye sığınmak hakları değil miydi?

Nesrin’in Nedim’e göre eksikliği; evindeki kalabalık nüfus durumu ve ders çalışma imkânlarının kısıtlılığı nedeniyle olsa gerek vasat bir öğrenci olmasıydı. Ayrıca aşk konusunda duygusallık genç kızların naturalarında(1) vardı. Bu nedenle bütünlemeye kalmadan mezun olması, pek olası görünmüyordu. Belki kaba anlamda mucize gibi bir şey olacaktı sene sonunda onun mezuniyeti.

“Hatırım için mezun ol!” diyen ve en boş aralıkta bile bildiklerini aktarma gayretinde olan Nedim’in çabalarının da yeteri olmayacağı kesinkes denilecek kadar belli idi. Çünkü Nesrin, Nedim’in gözlerinde hülyalara dalıyor, onun dedikleri, anlattıkları; bir kulağından girip diğer kulağından çıkıp gidiyordu(4).

Nesrin’in ailesi mutaassıp(1), haneden bir boğazın eksilmesi umuduyla Nesrin’i okutmayı düşünmüyorlardı. Çünkü başlık parası(2) alır gibi bir otomobil karşılığı ile evlendirmeyi düşünüyordu ailesi, damat adayı hazırdı.

Damat adayının kırklarını geçmiş olması, yaşlı olması önemli değildi, otomobil vardı ya nikâhın ucunda.

Nesrin’in Nedim’le ders çalışmaları sırasında yaşadığı duygusal yaşamla, gelecekteki yaşamının tasavvuru aklını başına devşirmesine(4) engel oluyordu. Belki de bu nedenle liseden mezun olmayı düşünmüyordu, Nedim’in düşüncelerinden farklı olarak.

Sanki okuldan mezun olmazsa, ya da olamazsa başına gelmesi muhtemel otomobil karşılığı evlenme olayından kurtulacakmışçasına bir durum söz konusuymuş gibi görünüyordu da…

“Bıçağın kemiğe dayandığı(4), gerçeklerin su yüzüne çıkmasının(2) gerektiği zaman…” diye düşündü Nesrin ve okulun bitmesine, neredeyse on beş-yirmi gün kala, ailesine aşkı konusundaki gerçeği söyledi ve olan oldu, hem de anında…

Ertesi gün okula gidemedi Nesrin, gitmedi değil. Bir-iki gün sonra sekerek, dudağı patlamış, gözü morarmış olarak gelmişti okula, herhalde maksadı devamsızlıktan kalmamak, kalan dersleri ilgiyle takip etmesinin gerekliliği, zorunluluğu nedeniyle olsa gerekti.

Gerçeğini anlatmak istemedi, ama Müdür Bey ve öğretmenleri cümleleri ağzından cımbızla çekerek de olsa alıp, gerçeği öğrendiler. Okula çağırılan baba Necati;

“Benim kızım, evlâdım, değil mi? Döverim de, söverim de, severim de! İstersem okutmam da!” deyip hiçbir söze, hiçbir öneriye kulak asmadan kızını kolundan tuttuğu gibi sürüklercesine okuldan çıkartmıştı, üstelik kızının ağlamalarına, arkalarından bakanlara aldırış etmeksizin.

Nedim, Nesrin ve babasının arkasından bakarken, okun yaydan çıktığını(4) hissediyordu. Gazetelerin üçüncü sayfalarından birkaçı geçti gözlerinin önünde, lalettayin(1) örnek verme arzusuyla;

“Babanın pompalı dehşeti… Baba; kızını ve oğlunu öldürmüş, eşi kurtulmuş!” Katil baba!

“Ev basan eski öfkeli koca, bayramı kana buladı, eşini öldürmüş!” Katil koca!

“Kızını ve iki yakınını öldürüp intihar etti!” Eden baba!

“Karısını bıçakladı, oturup ambulans bekledi!” Kadıncağız yaralı kurtulmuş, ölmemiş!

“Borç yüzünden sevgilisinin boğazını kesti!” Kızcağız ölmüş.

“Harem kurmuş!” Falanca, ismi lâzım değil olanlardan biri.

Anaların, bacıların, kız evlâtların, sevgililerin acıları ile inim inim inliyordu bu sayfalar. Şiddetin, cinsel tacizin, tecavüzlerin iğrençliği bu sayfalarda açık açık sergilenircesine belli ediliyordu, sadece Nesrin’in yaşamındaki gibi babasının darp etmesiyle(4) bitse…

Bazılarının sonu, sonucu örneklerde de belirtildiği gibi hayatın sona ermesi ya da sona erdirilmesiyle bitebiliyordu.

Yasalardaki boşluklar, eksiklikler, yanlışlıklar, parlamentodaki erkekler lehine bir kısım dokunulmazlık zırhı içinde kayırmalar, bu kayırmalara sığınmışların densizlikleri(1) nedeniyle, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için hataların düzeltilmesinde yaşanan gecikmeler tacizcilerin taciz konusunda başarılarını artırmaları imkânını yaratıyordu.

Özellikle geri kalmış yörelerde kız babalarının maddi olarak doyurulmaları ile “rızaen(1)” açıklamaları, ya da imam nikâhı ile alıp da üç defa “Boş ol!” dedikten sonra genç kızın durgun hayatına geri gönderilmesi tüm bu gibi sapıkların başarı hanelerine “Artı” olarak ekleniyordu.

Ondan sonrasını gururuna yediremeyen ve yenilen, yaşamı kabullenemeyen, çekilmezliğini yaşayan gencecik, hatta on iki-on üç yaşlarındaki genç kızların intiharları, bu yaşantıya sebep olanların kıllarını bile kıpırdatmıyor, bu edepsiz yavşakları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

Konuyu bu kadarla sonlandırmak da mümkün değil. Gerek din ile ilgili kurumun çok iyi bilirlermiş gibi hacı-hocaları, din adına saçma-sapan, bencil, garip(1), tuhaf fetvaları(1), hükümet değişiklerinde uygulanan akıl almaz “Af furyaları(2)” kadınların iyice sinmelerine sebep olup onları yaşamdan soğutuyordu.

Namussuzlar, yani hak edip de bu konuda ceza yiyenler, hiçbir şey olmamış gibi arsızca(1) ellerini kollarını sallayarak serbest olmalarının keyfini yaşadıkları gibi nispet yapar(4) gibi taciz, ya da iğfal ettiklerinin(4) çevrelerinde fütursuzca(1) çevrelerinde tur atıp sadistçe zevk alma uğraşı veriyordu.

Başvuru? Yasalar; “Herhangi bir olay olmadan, her hangi bir tedbir alınmasına imkân vermiyordu.”

“Bu bana zarar veriyor, beni öldürecek yahu?”

“Hele bir öldürsün de ondan sonra gereğini yaparız?”

Hadisene yahu? “Ölme eşeğim ölme!” örneği gibi. O halde devlet, o halde yasalar, o halde baştakiler niye varsınız ki, benim ölümümü görüp de devreye girecek olduktan sonra? İşte kadın cinayetlerinin hazin gerçeği…

Bu konuda ilginç bir Fadime Öyküsü gerçeği o kadar iyi yansıtıyor ki.

“Fadime, kendisine tecavüz edip hapse giren adamın çarşıda serbestçe dolaştığını görünce, olaya şahit olan karakola gidip amirine; ‘Neden?’ diye soruyor. Yanıt; ‘Hükümet affetti!’ deyince zıvanadan çıkıyor(4) Fadime; ‘Hükümete ne oluyor ki? O bana tecavüz etti, hükümete değil. Ben affetmedim, affetmiyorum, hükümet nasıl affeder ki?’ der.”

Evet, böyle olayların sonucu ne oluyor? Ucu bucağı belli olmayan kan davası(2) gibi kısasa kısas(2), kendi işini kendin gör, hallet, şöyle ya da böyle, nasıl olursa olsun, ister kendi başına, ister eş, dost, akraba, arkadaş yardımıyla, ister maşayla.

Peki, bu durumda kim haksız, ya da haklı olan biri, ya da birileri var mı?

Yaşamak, yaşatmak ek olarak mutlu etmek ve mutlu olmak için Nesrin’i muhtemel sondan kurtarma gereğine inandı Nedim.

Konuyu ailesine açtığında annesinin de, babasının da gözleri ışıltıyla parladı, hem de ummadığı bir şekilde ve “Hemen!” dediler, bir ağızdan.

Kız babası “Hemen” sözünü birkaç gün geciktirmekle beraber araya eş dost girince;

“Peki, gelsinler bakalım, öncesinde başka sözümüz var, amma…” demişti.

Nedim’in babası gerekli konuşmalara ara ya da boş vererek; “Allah’ın emriyle…” diye söze başlayınca, Nesrin’in babası mazeretlerini sıralamaya başlamıştı;

“Kızımın yaşı küçük…”

“On sekizini geçtiğini biliyoruz, onu geç bir kalem…”

“Söz vermiştik…”

“Sözler tutulmamak için verilir! Hem ceremesi(1), ya da kefareti(1) ödenirse söz sakıt(1) olur!”

“Otomobil?”

Nesrin’in satışının pazarlıkları başlamıştı sanki.

“İstediğiniz renk, marka, model sizin adınıza sıraya girip hemen alınacaktır. Bu konuda her türlü taahhüt, senet, sepet ne isterseniz, hemen hazırlayıp imzalayıp verebilirim. Başka?”

“Hiçbir masrafa karışmaksızın düğün, dernek isteriz!”

“O da kolay! İstediğiniz yerde, istediğiniz vakitte, istediğiniz şekilde, sadece çocukların mezuniyetlerinden sonra, onların mutlulukları için…”

Kız babası, satışta daha fazlasını iyi olacağı kanaati ile;

“Ayrı ev isteriz!” deyince Nedim’in babası;

“İşte bu olmadı Necati Bey! Koskoca ev, dayalı-döşeli, üstelik bizlerin, birer ayağımız çukurda zaten, onların ayrı evi olamaz. Yanlış anlama lütfen, içgüveysi(2) tipinde, iç gelini(2) gibi bir şey düşünme!..

Gerekirse kiralık evlerimizden birini rica eder, boşaltır, üç-beş parça eşya ile orada yaşarız biz. Yeter ki çocuklarımız mutlu ve huzurlu olsunlar. Ancak demem o ki; Nesrin kızım bizim böyle bir yaşamı tüketmemize rıza gösterir mi?”

“Eee! Kabul etmediğinize göre kızım da sizin değildir!”

“İyi düşündünüz mü? Kızınız on sekizini geçmiş. Gönlünün de kimde olduğu belli, üstelik karşılıklı olarak birbirlerini seviyorlar. ‘Hayır!’ dediğiniz anda iki aile olarak acı çekeceğimizi ve bunun tek sorumlusunun siz olacağını bilin…

Ayrıca; ne de olsa bizim imkânlarımız kısıtlı değil. Ne kadar bağlarsanız bağlayın, göz önünde tutarsanız tutun, mutlaka açık vereceğiniz bir an olur, olabilir, bakarsınız bir gün, ya da bir gece ‘Ana-baba haklarımızı helâl etmiyoruz!’ deseniz de kızınız evden uçup gidivermiş…”

Nefes almak için mi, sözünü tamamlamak için mi duraklamıştı bilenmez, devam etti;

“Bu durumda yasalar karşısında yapabileceğiniz bir şey yok! Yıldırım nikâhı ile kızınız oğlumun soyadını taşıdığı müddetçe de kızınıza ne cebir(1), ne dayak, ne duygusal, ne de psikolojik baskı uygulayamazsınız. Yasaların emrettiği izin verdiği her türlü tedbiri alırız. En iyisi sonunda elinizi öpmek için affedip çağırmak yerine çocuklarımız için şimdiden kaygısız olun, elinizi öptürün…

Bence en iyisi yol yakınken yanlış sayılabilecek hiçbir şey konuşmamışız gibi ‘He!’ deyin, hepimiz gönül rahatlığı yaşayalım, ne dersiniz?”

“Düşünmem gerek!”

“Düşünmeniz için ‘Peki!’ dediğimizi farz edin. Birkaç gün…

Sonrasında annesi ve kardeşleriyle konuştuktan sonra nasıl olsa aklınızı başınıza devşireceksiniz, gibime geliyor. Gelin bu sözü gecikmeden bu gece tamamlayalım!”

Yapacak tek şey kalmıştı Nedim’in babası için. Ayağa kalktı Nesrin’in babasına sarıldı, kucakladı, emrivaki(4) gibi;

“Dünürümün anlayışına hayranım!” dedi.

Necati Bey yan odaya seslenip kızını ve diğer çocuklarını çağırdı yanına. Nedim zaten umutvar bir şekilde sandalyesinde başparmaklarına(9) birbiri üstünde takla attırarak sessizce, dizleri birleşik, dört numara gibi, ses çıkarmaksızın, tünemiş ve uyuklar gibi başı önünde söylenilenleri dinliyor gibiydi!

Necati Bey karısının da elinden tutarak hepsini yanına alarak, hepsi adına bir kez daha kucakladı Nedim’in babasını. Üstelik;

“Evlât, sizin evlâdınızdır, hem hiçbir karşılık ve beklenti olmaksızın!” dedi.

Çaylar demlendi. Tatlılar yenildi. Resmi nişan tarihi belirlenmesine rağmen, “Her ihtimale karşı” hazırlıklı gelindiği için Nesrin’in ve Nedim’in babaları beraberce taktılar nişan yüzükleri, “El-gün bilsin(2)!” diye.

Nedim’in annesi jest olsun dileğindeydi sanki parmağındaki ata yadigârı(2) yüzüğü, bol gelmesi nedeniyle Nesrin’in orta parmağına taktı. Nesrin’in annesi boş durur mu? O da kolundaki en kalın bileziği çıkartıp kızının koluna taktı.

İki farklılık vardı göz ardı edilmemesi(4) gereken.

Birincisi; ataerkil(1) bir aileden gelen Nesrin’in erinin, yani Nedim’in elini öpüp başına koymasıydı. Nedim bu durum ve hareket karşısında şaşkındı. Nesrin’in başını çenesinden tutarak kaldırdı ve ilk defa alnından öptü onu.

İkincisi; yüreğindeki coşku ve Nedim’in destekleriyle Nesrin’in liseyi bütünlemeye kalmadan başarıyla bitirmesiydi. Bunda yaşanılanları öğrenen hakları inkâr edilmeyecek ve ödenmeyecek, elleri öpülesi öğretmenlerinin de katkısı var mıydı? Bilinmez!

Nesrin için okumaya devam izni çıkmıştı. Üniversite sınavlarına hazırlanmak için babalarının izniyle kız evinde ders çalışmaya başlamışlar ve çalışmalarına hararetle devam ediyorlardı.

Mezuniyetlerinden sonraki birkaç gün içinde çevre gereklilikleri(!) düğün-dernekle nikâhlanacaklar, ancak evlenmeyeceklerdi!

Üniversite uzun bir evreydi, imkânları geniş olmasına rağmen evlenmemeleri, evli olmamaları, bir yastığa baş koymamaları gerekiyordu kendilerince. Birbirinin olmak için uzun bir zaman vardı önlerinde. Sabırlı olmalıydılar, hele ki üniversite sınavlarına girip kazansınlar…

Mezun olmuşlardı, üniversite sınavlarına girdiler beraberce, başarılı oldukları inancıyla döndüler evlerine. Bir parantez açıp hemen söylemeli ki; Kocası Nedim’in evi Nesrin’in de evi idi ve dünya onlarındı (artık)!

Sonbahar çıplaklaştırma gayretindeydi savunmasız ağaçları. Sokağın temizlik görevlileri (Eski deyimle artık; “Çöpçü” demek yakışmaz) toplamaya yetişemiyorlardı, analarından ayrılan, analarından önce terki can (dünya) eden(2), ömrünü sona erdirmiş sararmış yaprakları süpürerek…

Sınav sonuçları açıklanmış, Nedim de, Nesrin de başarılı olmuşlardı, Nesrin’in bir an önce evinin kadını olmak, çocuklarını doğurup yetiştirmek arzusuna rağmen.

Oysa sınavda Nesrin’in puanları Nedim’e göre daha fazlaydı. Aşk, nelere kadir değildi ki, bir sınavın üstesinden gelemesin! Nesrin’in beklentisi; tıp, Nedim’in beklentisinin mühendislik olduğu biliniyordu zaten.

Her ikisinin de beklentisi, umudu yaşadıkları aynı şehirde kalmaktı. Gerçi tercihlerini bu düşünceyle yapmışlardı, ama bir-iki tane de “Her ihtimale karşı” diyerek işaretledikleri dolgular vardı.

Olur muydu? Olurdu tabii, hem neden olmasındı ki? Tanrı ufuklarında gönüllerinde sonbahar için ne yazmışsa onu görüp yaşayacaklardı.

Can sıkıntısını gidermek, müşterek streslerini(1) uğurlamak için, kâğıt üstünde karı-koca olarak ırmak yatağının kenarındaki basketbol potalarının olduğu, tellerle çevrili alanda, bir-iki mahalle arkadaşlarının da eklenmesiyle basketbol oynamaya başlamışlardı. Keyifleri de neşeleri de yerindeydi.

Birden yakınlarındaki bir yerlerde;

“Ah! Anam! Yapmayın! Etmeyin!” gibi sesler duydular.

İlgilenmemek, duygusuz kalmak yakışmazdı Nedim’e. Tel örgüdeki yırtıktan faydalanarak sesin geldiği yöne ulaşan Nedim, pehlivan yapılı(2), hanzo tipli(2) iki adamın, kendilerine göre daha az cüsseli, ancak onların cüssesine yakın yapıdaki bir adamı çelik tel ve zincirlerle dövdüklerini, hırpaladıklarını gördü.

Evet, güpegündüz, düpedüz dövüyorlardı adamı.

O adamın elini bile kaldıracak gücü yok gibiydi, o yalvarıyor, ötekiler;

“Evli-barklı, çoluk-çocuklu adamsın! Nasıl yaparsın bunu ulan(1)! Nasıl kirletirsin bizim bacımızı deyyus(1)? Hiç mi Allah korkusu yaşamadın? Daha bu yediğin ne ki o… çocuğu(2). Bunu saklayan kardeşimize de sıra gelecek. Önce ye sopayı, alalım önce senin canını, ondan sonrası Allah Kerim…” dedikçe boş durmuyorlar, ellerindekiyle canını yok edecek bir şekilde habire(1) vuruyorlardı.

Diğer bir kenarda o adamı dövenlerden daha genç, yanında ayakta duran delikanlıdan üç-beş, belki de sekiz-on yaş büyük bir genç kız vardı. Bu Nedim’in sınıf arkadaşı, ona yakınlığını hissettirmeye çalışan, ancak Nedim’in Nesrin’e olan bağlılığı ile ortadan çekilip, okulu bırakan genç kızdı.

Belki de karşılıksız sevgisinin durgunluğu ile o adamın tecavüzüne karşı gelmemiş, gelememiş olabilirdi.

Başı eğik olan genç kız olayla ilgilenmiyor gibi, duygusuz, utangaç, kaderine razı ve çaresiz bir görüntü ile ayaktaydı. Diğer bir yönde genç bir delikanlı tedirgindi, ikide bir pantolonun arka tarafındaki silâhı kontrol ediyordu. Ablasının tecavüze uğradığını, bunun kendi rızası ile olmadığından emin gibi, bu olayı ablasına yaşatanın ağabeyleri tarafından dövülüşünü duygusuzca seyretmekle yetinir gibiydi.

Olayın belki de ölümle sona ermesinin, kendisinin de yerine getirmesi gereken görevin sıkıntısı içinde gibiydi. Genç kız ise kaderinin o tecavüz nedeniyle kararmasının isyanı içinde sessiz, durgun, başı eğik, gözleri yere çevrili, geleceğini, yani sonunu beklemenin hüznü içindeydi.

Allah kahretsin(2) denecek; töreler(1), örfler(1), kurallar ne emrediyorduysa o, ya olacak, ya da olacaktı, başka bir ihtimal yoktu, ama ne zaman? Bugün, çok yakın bu saatlerde, ama ne zaman? Alınan her nefes yaşam içindi, ancak aldığı her nefes onun ölümü ile(8) sonuçlanacaktı.

Genç kız, belki de ölümüyle alay edilmesinin tedirginliğini yaşıyor gibiydi. Sonu; ağabeylerinden birinden birinin başparmağını aşağıya doğru işaretlemesi(9) ile gerçekleşecekti, tıpkı eski Roma’da son dövüşünü kazanması mümkün olmayan gladyatörlerin(2) ölüm fermanı(2) gibi olacaktı.

Genç kız belki de bu nedenle kendine tecavüz edenin hal, tavır ve acınacak hali nedeniyle yalvarışların gözlemiyor, aldırmıyordu. Onun sonunun gelmesi, kendi sonunun da parmak işareti ile tescili(1) olacaktı, çünkü biliyordu!

Nedim sopa yiyenle, atanlar arasına girme teşebbüsünde bulunurken gözlemlemişti eski sınıf arkadaşının duyarsız davranışını;

“Yapmayın! Etmeyin ağabeylerim!” deme gayreti içindeydi. Ancak karşısındaki kişiler öfkelerine yenikti, söylenenleri anlamalarını beklemek hayaldi, davranışı genç kıza ancak ve belki iki kez daha nefes almasını sağlamak olmuş olabilirdi. Karşısındaki kişiler; işlevlerine devam ederken, bir taraftan da Nedim’e söz geçirme çabası içinde gibiydiler;

“Ne? Nasıl? Nasıl? Niye? Ha?” gibi kelimelerle başlayan cümlelerle sopa atmaya devam ederlerken, kendisini dinleme niyetinde olmadıklarını hissediyordu.

Nedim, Yaradan’a sığınıp zincirle vuranın elindeki zinciri almaya çalıştı. Bu; dayak yemekte olan, yüzü-gözü kan çanağına(2) dönmüş, belki de dermanının kalmadığı zannedilen taciz ve tecavüzü gerçekleştiren ihanet sembolü(2) korkak adamın cesareti için yeterli olmuştu.

Bir çırpıda(2) ellerinden kurtularak, topallayarak, sekerek de olsa büyük bir atılganlıkla ve büyük bir ihtimalle de can korkusundan nehre atlamıştı. Metrelerce sürüklenmeyi göze almasına ve karşıya geçebileceği için umutlansa da unuttuğu iki eksikliği vardı; yediği dayak nedeniyle dermansızdı, yüzme bilmiyordu ve nehrin su hızı olağandan fazlaydı.

Bir-iki kez daldı çıktı, tek kolunu havaya kaldırarak. Boğulmuştu. Tanrı onun cezasını ertelemeyi uygun görmemiş olsa gerekti.

Boğulmasa önünde sonunda yaşayacağı gerçekten ne kadar zamana kadar kurtulabilirdi ki? Eğer niyet ve netice olayında gerçeklik payını ve belki de yasaları düşünürse…

Güçlü kuvvetli iki pehlivan yapılı insan, suçlunun kaçmasına neden olan Nedim’e dikmişlerdi bakışlarını. Nesrin ve sonunu bekleyen genç kızın bir ağızdan, sözleşmişler gibi; “Kaç Nedim!” sözleri hareketlenmesine neden oldu, yol, iz bilmeksizin.

Tren köprüsüne yöneldi, basketbol oynaması nedeniyle, dövme yorgunluğu yaşayanlara göre daha yorgundu. Üstelik ritmik koşu(2) yerine, bacaklarına aşırı şekilde yüklenmesi nedeniyle, bir bacağına kramp girmiş, sekerek koşmaya çalışması nedeniyle de ister istemez yavaşlamış ve yakalanmıştı pehlivanlara.

Zincirli olan elinden bırakmadığı zinciri savurdu, beline gelen zincirin acısıyla “Of!” diyerek eğilirken, ötekinin suratına inen yumruğuyla “Ah!” bile diyemeden cansız bir şekilde iki büklüm yığılıverdi raylar üstüne bedeni, yarı yarıya raylar üstünde kalarak.

Nedim’in öldüğünü fark eden pehlivanlardan biri, gereği için başparmağını yere doğru işaretleyerek en küçük kardeşe ulaşması gereken hareketi bildirmişti. Sonra;

“Ne yaptık biz?” deyip kendini köprüden aşağıya, ırmağın kuru, henüz canlanıp yaşlanmamış yatağına attı kendini iri yarı pehlivanlardan işareti veren o biri. Kuru toprak üstüne düşen bedeni sadece “Pof!” diye ses çıkartmıştı, “Allah!” bile diyemeden canını verdiğinde.

Diğeri sakınmaksızın gelen trenin tekerlekleri arasına atmıştı kendini, öncesinde kardeşinin “Ne yaptık biz?” ve düştüğünde çıkan “Pof!” sesi ardından. “Gık” bile demeden bedeni parçalanıvermişti.

Nedim ölmemiş olsaydı bile, bu badireden parçalanarak nasibini almıştı. Tanrı “Canı Alınacaklar Listesine” onu kaydetmişti çünkü.

Ablasının başında dikilen genç delikanlı;

“Bu yanlışlık, bu ayıp, bu günah ve karnındaki yükle yaşaman ailemiz için zulüm, yüz karası…” dedikten sonra, çıkardığı tabancaya mermiyi sürüp ablasının arkasına geçmişti. Ablası Kelime-i Şahadet(10) getiriyordu, ekledi sesini, onun sesine aynı makam, aynı tecvit(1) ve aynı nakaratla.

Ablasının sesi kesilir kesilmez tetiğe asıldı genç delikanlı ablasına ensesinden. Ablası önce yerinde sallandı, sonra dizlerinin üstüne çöktü, yüzükoyun toprağa devrilirken, emaneti yükselmeye başlamıştı Tanrısına.

Genç delikanlı pişman ve perişandı, günah saydığı bir gebelik için kendini iki cana birden kıymış gibi hissediyor ve bunun ıstırabını yaşıyordu.

Tabancayı şakağına dayadı, ateş etmeden önce ablasının yanına uzandı ve tetiği çekti. Genç delikanlı; ağabeyleri, ablası ve Nedim’le aynı mekânda, ahretteydi(1) şimdi. Peki, sonra?

Hepsi ölen gençlerin dul anneleri haberi alınca şoke olmuş(4), çıldırmış, kendinden geçmişti. Dört evlâdını birden, bir anda yitirmesi akli dengesini yitirmesine neden olmuştu.

Muhtar, İhtiyar Heyetinin de desteği ile onun tımarhaneye, yani akıl hastanesine kaldırılmasını sağlamıştı.

Nedim’in annesinin, haber kendisine ulaştığında dili tutulmuş, olduğu yere çökmüş, yatalak kalmış(4), babası sinir gerginliği ve kahırla pencereyi yumrukladığında, atar damarları kesilmiş, hastaneye ancak yetiştirilmesi ile hayata döner gibi olmuştu, dönüşü; nasıl bir dönüş idiyse?

Ve Nesrin nikâhlanıp da, gelinlik giymeden, duvak bağlamadan, kırmızı kurdeleyi beline takmadan, aynı yastığa baş koymadan, üniversite hayalleri ile dul kalmıştı.

Şimdi şunu söylemek gerek; bir Ceza Avukatı bu tip suçlular için; “İdam Cezası olmalı!” demiş, yanlış mı?

Uçkuruna, sapık hislerine egemen olamayan, fiziksel doyumu için güç kullanıp masum bir genç kızı kirleten tam anlamıyla gebererek dünyayı terk eden bir tecavüzcü beş kişinin katili idi, biri tımarhanede, diğeri yatalak, bir diğeri genç yaşında evlenmeden dul kalmıştı insanların.

Allah’ın işine karışmak, onun kararlarına saygısızlık göstermek asla mümkün değil, ama dünyayı kirleten böyle birinin cezasını çekmeden ölüp gitmesi hak mıdır? Dünya kendisini, evli-barklı, çoluk çocuklu olmasına rağmen şehevi arzuları ile kirleten birini kendinde asla kabul edemezdi, yediği dayak-sopa her neyse ve Tanrının cezası olarak ölümü yeterli gibi görünse de...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tecavüz; Ötesine geçme, hakkını çiğneme, saldırı, gasp, sınırı aşma. Saldırma, saldırı, sarkıntılık. (Öyküde anlatılmak istenen Irza Tecavüz, Cinsel Taciz, Cinsel Tecavüz, Namusuna sataşmak.

Irza Geçme; Bir kişi ya da kişilerin, bir kişiyle istememesine rağmen seks yapması, şiddet, tehdit ya da ısrarlar sonucu, rızası olmaksızın birlikte olma mecburiyeti

Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek.

Tacizci; Tedirgin eden, rahatsız eden, huzur vermeyen.

Tecavüzcü; Tecavüz eden, mütecaviz adam, bozan, ihlâl eden, sözünü tutmayan kimse.

Tecavüz Konusunda Ufak Bir Hatırlatma; Türk Ceza Kanunu (Ya da Yasası) nın 102, 103, 104, 15 ve 414. Maddeleri tecavüz, taciz ile ilgili bir kısım belirlemelerde bulunmuş. Ancak 13 yaşındaki kız çocuklarının evlenebileceklerini söyleyen, daha bir sürü konularda (bana göre) uygunsuz fetva veren, dini bir kurum ile resmi nikâh yetkisini imamlara devreden bir zihniyet karşısında nasıl bir sonuç elde edileceği hakkında kesinlikle müspet bir kanaatim yok!

Tecavüzcü idam edilsin; Ünlü Ceza Avukatı Rahmi ÖZKAN’la yapılan bir söyleşide bu söz temenni halinde söylenmiş, bununla ilgili her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğum ve televizyonlarda izlediğim olaylar, haberler, bu öykünün sıra dışı olarak kaleme alınmasının nedenidir.

(1) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Arsızca; Utanıp sıkılmaksızın, sırnaşıkça, yılışıkça, yüzsüzce.

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temelini soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir.  Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Cebir; Zor kullanma, zorlayış, zora başvurma, zor.

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Civanmert; Özü-sözü bir, yüce gönüllü, yürekli, yiğit.

Cömert; Eli açık. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.

Densizlik; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşulacağını bilmeyen insanların davranış biçimleri.

Deyyus; Karısının ya da kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman, hatta onu pazarlayan kimse.

Favori; Herhangi bir yarışta üstünlük sağlayacağına inanılan kimse, takım, hayvan, şey. En çok beğenilen.

Fetva; İslâm hukukuyla ilgili bir konunun, bir sorunun dinsel hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, müftüce verilen hüküm. Bir işle ilgili yargıda bulunmak, bir işin yapılmasına olur vermek.

Fütursuzca; Aldırış etmeksizin, aldırmayarak, önemsemeksizin, çekinmeksizin.

Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.

Gözde; İyi nitelikleri dolaysıyla benzerleri arasında üstün tutulan, önem verilen, beğenilen şey, ya da kimse. Önemli bir kimsenin beğendiği kadın.

Habire; Durmadan, sürekli bir biçimde.

Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.

Lalettayin (Lâalettayin, Lâlettayin); Gelişigüzel.

Lan ya da Ulan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kuranı Kerimde ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır.

Mutaassıp; Bağnaz. Bir düşünceye ve anlayışa aşırı ölçüde körü körüne bağlanan ve ondan başka doğru bulunmadığına, bir düşünce ve inanışı kabul olmaması gerektiğine inanan kimse.

Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Mütevazı; Alçak gönüllü, gösterişsiz, iddiasız.

Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.

Pano; Üzerine bildiri, açıklama ya da tanıtma saçları, kâğıtları tutturulan levha. Elektrikle çalışan aygıtların kontrol ve komuta düğmelerinin, ekran, sinyal lâmbası gibi parçalarının bir arada toplandığı bölüm.

Rızaen; Razı olarak. İsteyerek, arzusuyla.

Sakıt; Düşen, düşmüş, geçersiz, hiç önemi kalmamış, önemini yitirmiş

Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

Tescil; Bir şeyi resmi olarak kaydetme, resmileştirme, kütüğe geçirme, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kayıt.

Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.

 (2) Af Furyası; Olağandan bol, aşırı çoklukta uygulanan, kapsamı oldukça geniş tutulan af.

Allah Kahretsin; Biri, ya da bir şey için kullanılan; “Tanrı yıkıma uğratsın, cezasını versin!” anlamında ilenme sözü.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Başlık Parası; İlkel toplumların bir geleneği olarak kız ailesi tarafından uygulanan evlilik ile ilgili bir terim, ya da söz. Kadının anne ve babasına ya da akrabalarına ödenen, toplumsal ve hukuksal hediye niteliğinde bir ödeme şeklidir. Bu; para, mal, mülk, büyük ya da büyükbaş vb. çeşitli birimler şeklinde gerçekleşebilir.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Dalyan Gibi (Flinta Gibi); Boylu-boslu.

Edi-Büdü (Türkçe Uyarlaması); Aslı; Ernie ve Bert adlı, biri zayıf uzun boylu, diğeri şişman kısa boylu iki pelüş kukla karakteri olup hayal ürünleri sergilemektedirler.

El-Gün; Başkaları, yabancılar, herkes.

Gerçeğin Su Yüzüne Çıkması; Gerçeğin belli olması, aydınlanması.

Gladyatör (Savaşçısı); Eski Roma’da profesyonel savaşçılara verilen ad. Yaşanan dünyamızda birbiriyle kıyasıya mücadele anlamında kullanılan, birinden birinin mutlaka kazanması ile sonuçlanan olay.

Hanzo Tipli; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı görünen kimse.

İç Gelini; Öyküde de belirtildiği gibi İç güveysi sözüne uydurulmuş bir söz olup, yaşamımızda böyle bir söz ve olay yoktur.

İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.

İhanet Sembolü; Hıyanetin, hainliğin gösterişli durumu. Güveni, aczi kötü kullanma şekli. Bir kimsenin güvenini yok etme hali.

Kan Çanağı Gibi Gözler; Gözlerin uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle çok kızarmış olması.

Kan Davası; Geçmişte aralarında kan akmış olmaktan kökleşmiş düşmanlık bulunan iki ailenin karşılıklı düşmanlık gütmesi olayı.

Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

Kör Nokta; Görülmesinin mümkün olamadığı kör alan. Gözün ağ tabakasının (retina) art duvarında görme sinirlerinin girdiği, çanak ve koni hücrelerinin bulunduğu nokta.

Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

O… Çocuğu; Kötü kadının, babası belli olmayanın çocuğu anlamında bir söz.

Ölüm Fermanı; Bir kimsenin öldürülmesini bildiren yazılı belge.

Pehlivan Yapılı; Çok iri bedeni, yapısı olan kimse.

Ritmik (Ritimli) Koşu; Düzenli aralıklarla tekrarlanan koşu.

Terki (Can, Dünya) Hayat; Ölme.

Teşvik Primi; Yasal olarak kabul edilen, bir takımın direnmesi veya direnmemesi için verilen bir bakıma karşı takıma verilen (küme düşmeme, bir üst lige çıkma gibi konularda) rüşvet.

(3) Aziz Nesin Romanı ve öyküsü; “ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR HARİKA”

(4) Bir Kulağından Girip, Öteki Kulağından Çıkmak; Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak.

Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

Bıçak Kemiğe Dayanmak; Artık katlanamayacak bir duruma gelmek.

Ok Yaydan Çıkmak; Geri dönülmesi mümkün olmayacak bir iş yapmak, söz söylemek, ya da harekette bulunmak.

Harıl Harıl (Vızır Vızır) Hazırlanmak; Çok ve durmadan belirli bir konu ile ilgli hazırlanmak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

Aşık Atmamak; Yarışmamak, Yarışma yapmamak, yarış etmemek..

Boy Göstermek; Görünmek. Bir iş yapmaksızın yalnızca gösteriş olsun diye bir yerde bulunmak.

Yürek Hoplatmak (Oynatmak, Kaldırmak); Heyecanlandırmak.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Yatalak Kalmak (Olmak); Yataktan  kalkamayacak durumda olmak.

Göz Ardı Etmemek (Edilmemek); Gereken önemi vermek, verilmek.

Umutvar  (Ümitvar) Olmak; Ümitli olmak. Ümitle beslenmek.

Nispet Yapmak (Vermek); Karşısındakini kızdıracak, üzecek şekilde gösteriş yapmak.

İğfal Etmek; Bir kadını aldatarak, kandırarak, zorla ırzına geçmek. Baştan çıkarmak, aldatmak, kandırmak, ayartmak.

Sadistçe; Acı çektirmekten zevk alırcasına.

Zıvanadan (Aklı) Çıkmak; Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek.

Emrivaki (Emir vaki) Yapmak; Oldubittiye getirmek, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.

Darp Etmek; Vurmak, dövmek, çarpmak. Para basmak.

(5) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(6) Bağdat Yolu;  “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(7) Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser, Hicaz Makamındadır.

(8) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(9) Başparmak, ya da Parmak Hareketleri; Bu konuda her ülkenin kendi örf ve âdetlerine göre belirlenmiş anlamları vardır. Öyküde; Roma’da gladyatör yaralanırsa, yenen gladyatörün imparatorun başparmağının işareti aşağı doğruysa; “Öldür!” anlamında kullanıldığı ifade edilmek istenmiştir. Yukarı doğru hareket; “Bağışla!” anlamındadır. Genelde Türkiye’de bizim geleneğimizde olmamasına rağmen başparmağın yukarı doğru işareti; “Okey! Tamam! Uygun! Peki!” vb. anlamı taşır.

Başparmaklara takla attırılması ise; mahcubiyet, korku, endişe, sinirlilik gibi hallerden birinin görünüşüdür.

(10) Kelime-i Şahadet; Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.